• Kafama bir düşünce saplandı :

    Yaşamımda ilk kez, onca şair tarafından dile getirilen, onca düşünür tarafından nihai bilgelik olarak ortaya konan gerçeği gördüm.

    Gerçek: İnsanın özleyebileceği nihai ve en yüksek hedef, sevgidir.
  • Yaşamın anlamı her zaman değişir,ancak hiçbir zaman yok olmaz.
  • Viktor E. Frankl "in İnsanın Anlam Arayışı Kitabından:

    Ama gözyaşlarından utanmamız gerekmiyordu, çünkü gözyaşları, bir insanın cesaretlerinin en büyüğüne, acı çekme cesaretine sahip olduğuna tanıklık ediyordu.

    ... insanı en çok yaralayan şey (ki bu hem yetişkinler hem de cezalandırılan çocuklar için geçerlidir) fiziksel acı değil, haksızlığın, mantıksızlığın verdiği ruhsal ıstıraptır.

    Eğer acıdan kaçınılabiliyorsa, yapılacak anlamlı şey nedenini ortadan kaldırmaktır, çünkü gereksiz yere acı çekmek, kahramanca değil, mazoşistçe bir durumdur.

    Frankl, Nietzsche'nin şu sözünü anmayı çok seviyor: "Yaşamak için bir neden'i olan kişi, hemen her nasıl'a dayanabilir."

    "Aklınızı kaybetmenize neden olacak şeyler vardır ya da kaybedecek aklınız yoktur." Anormal bir duruma gösterilen anormal bir tepki normal bir davranıştır.

    Aramızda tıp mesleğinden olanların ilk öğrendiği şey buydu: "Kitaplar yalan söylüyor!" İnsanın, şu kadar saat uyumaksızın yaşayamayacağı söylenirdi. Kesinlikle yanlış! Kesinlikle yapamayacağım şeyler olduğuna inanırdım: Şunsuz uyuyamam ya da şununla veya bununla yaşayamam. Auschwitz kampındaki ilk gece yattığımız yataklar, ranzalar halinde düzenlenmişti, İki-iki buçuk metre kadar olan her bir ranzada, kuru tahtanın üzerinde dokuz kişi yatmıştık. Her dokuz kişi için iki battaniye verilmişti Elbette sıkışıklıktan ötürü sırt sırta, üst üste yatıyorduk, bu da acı soğuk nedeniyle avantajlı bir durumdu. kafalarımızı neredeyse çıkık hale gelen kollarımızın üzerine dayamak zorundaydık. Yine de uykumuz gelmiş ve birkaç saatliğine acıları alıp götürmüştü.
    Nelere dayanabileceğimize ilişkin birkaç benzer sürprizden daha söz etmek isterim: Dişlerimize bakma olanağımız yoktu, yine de buna ve ağır vitamin eksikliğine rağmen, diş etlerimiz her zamankinden çok daha sağlıklıydı. Aynı gömleği, ta ki gömlek görünümünü tamamen yitirene kadar, altı ay giyiyorduk. Su borularının donması nedeniyle günlerce yıkanamamamıza rağmen, toprakta çalışmaktan kirli ellerimizin üzerinde oluşan yara ve sıyrıklar (soğuk ısırması olmadığı sürece) iltihap kapmıyordu. Ya da örneğin yan odadaki en hafif bir gürültüyle uyanacak kadar uykusu hafif olan birisi, kulağının dibinde gürültüyle horlayan bir yoldaşa yaslanıp deliksiz bir uyku çekebiliyordu.
    Şimdi bize, insanı kabaca her şeye alışabilen bir varlık olarak tanımlayan Dostoyevski’nin sözlerinin doğru olup olmadığı sorulacak olursa, cevabımız, “Evet, insan her şeye alışabilir, ama nasıl olduğunu bize sormayın,” olacaktır. Psikolojik araştırmalarımız henüz oraya gelmedi; biz tutsaklar da o noktaya ulaşmış değildik. Henüz ruhsal tepkimizin ilk evresindeydik.

    İnsanın temel uğraşı haz almak ya da acıdan kaçınmak değil, yaşamında bir anlam bulmaktır.

    "Kişi, yaşamın anlamını veya değerini
    sorguladığı an, hastadır."
    Ama ben, yaşamın anlaminı merak
    eden bir insanın, ruh hastalığını dişa vurmaktan çok, insanlığını kanitladığına inaniyorum. Yaşamda anlam arayışina yönelmek
    için nevrotik olması gerekmez, ama gerçekten de insan olmasi gerekir. Ne olursa olsun, daha önce de belirttiğim gibi anlam arayışi insan olmanın ayırdedici bir özelliğidir. Başka hiçbir
    hayvan, hatta Konrad Lorenz'in kazları bile, yaşamda anlam olup olmadığını merak bile etmez.

    Bir insanın acı çekmesi, boş bir odadaki gazın davranışına benzer. Boş bir odaya belli miktarda gaz verildiği zaman, oda ne kadar büyük olursa olsun, gaz odanın tamamına yayılır. Dolayısıyla insanın çektiği acının "büyüklüğü" kesinlikle görecelidir.

    Bitirilecek ne kadar çok acı var.

    insanın çektiği acının “büyüklüğü” kesinlikle görecelidir.

    Ama anlamlı olan sadece yaratıcılık ya da zevk değildir. Eğer yaşamda gerçekten bir anlam varsa, acıda da bir anlam olmalıdır. Acı da yaşamın kader ve ölüm kadar silinmez bir parçasıdır. Acı ve ölüm olmaksızın, insan yaşamı tamamlanmış olmaz.
    Bir insanın kendi kaderini ve içerdiği olanca acıyı kabul ediş yolu, kendi davasını seçiş yolu, ona, en ağır koşullar altında bile, yaşamına daha derin bir anlam katma fırsatı verir. Yaşam, yiğitçe, onurlu ve özgecil olabilir. Ya da bu şiddetli kendini koruma kavgasında kişi, kendi insan onurunu unutup bir hayvan düzeyine inebilir. Burada, insanın, zor bir durumun sunduğu ahlâki değerlere ulaşma fırsatlarından yararlanma ya da vazgeçme arasındaki seçimi yatmaktadır. Bu da, o insanın acılarına değip değmediğini belirler.
    Bu varsayımların, dünyalık ve gerçek yaşamdan çok uzak olduğunu. Ancak az sayıda insanın böylesine yüksek ahlâki standartlara ulaşma yetisine sahip olduğu doğrudur. Onca tutukludan sadece birkaçı içsel özgürlüklerim tamamen koruyabilmiş acılarının sağladığı değerlere ulaşabilmiştir, ama bu türden bir örnek bile, insanın içsel gücünün, onu dışsal kaderinin üstüne çıkarabileceğini kanıtlamaya yeterlidir. Bu insanlar sadece toplama kamplarında görülmez. İnsan, kendi acılan yoluyla bir şeye ulaşma şansıyla birlikte, her yerde kaderle karşı karşıyadır.

    İntihar düşüncesi, kısa bir süreyle de olsa, hemen herkesin kafasını kurcalıyordu.

    Psikiyatride "af yanılsaması" denilen bir durum vardır. İdama mahkum edilen bir insan, infazından hemen önce, son dakikada affedilebileceği yanılsamasına kapılır.

    Yaşamın anlamına ilişkin sorular, genel ifadelerle yanıtlanamaz. Tıpkı yaşamdaki işlerin son derece gerçek ve somut oluşu gibi, “yaşam” da bulanık bir şey değil, son derece gerçek, son derece somut bir şey anlamına gelir. Bunlar, her bireyde farklı ve eşsiz olan kaderi oluşturur. Hiçbir insan ve hiçbir kader, bir başka insanla ya da kaderle kıyaslanamaz.

    Çünkü yaşamın anlamı insandan insana, günden güne, saatten saate farklılık gösterir.

    İnsan seçim yapmak zorundadır.

    Çünkü yaşamın anlamı insandan insana, günden güne, saatten saate farklılık gösterir.

    Dünya kötü bir durumda ve her birimiz elinden geleni yapmadığı sürece her şey daha da kötüye gidecek.

    "Ama üstünlük, gerektiği takdirde acı çekmesini bilmektir."

    Yaşamak acı çekmektir, yaşamı sürdürmek, çekilen bu acıda bir anlam bulmaktadır.
    Eğer yaşamda bir amaç varsa, acıda ve ölümde de bir amaç olmalıdır.
    Ama hiçkimse, bir başkasına bu amacın ne olduğunu söyleyemez. Herkes bunu kendi başına bulmak ve bulduğu yanıtın öngördüğü sorumluluğu üstlenmek zorundadır.

    En küçük bir merhamet karşısında bile minnet duyuyorduk.

    Yaşamak acı çekmektir; yaşamı sürdürmek, çeki­len bu acıda bir anlam bulmaktadır.

    İnsanlar araçlara sahip, ama amaçları yok.

    Anlam mantıktan derindir.

    Yaşamın en samimi tanıkları... gözyaşları...
    Ama gözyaşlarından utanmamız gerekmiyordu...

    Sevgi, sevilen insanın fiziksel varlığının çok çok ötesine geçer. Sevgi en derin anlamını, kişinin tinsel varlığında, iç benliğine bulur.


    Ruhunu ve bedenini kanatırcasına kazıyarak öğrenmek.
    ... dünyada, kişinin en kötü şartlarda bile yaşamını sürdürmesine, yaşamında bir anlam olduğu bilgisi kadar etkili bir şekilde yardımcı olan başka hiçbir şey yoktur.

    henüz bu dünyaya ait değildik.

    birbirimize,”bu fazla yaşamaz...” ya da “sıra bunda...” diye fısıldıyor ve akşamları günlük bit ayıklayışımız sırasında,kendi çıplak bedenlerimizi görerek,şöyle düşünüyorduk:işte bu vücut,benim vücudum,bir cesetten başka bir şey değil.

    "Hayat benim için bir cehennemdi."


    Varoluşsal boşluk temel olarak kendini can sıkıntısı durumunda dışavurur. İnsanlığın, bunaltı ve can sıkıntısından oluşan iki uç arasında sonsuza kadar mekik dokumaya mahkûm olduğunu söyleyen Schopenhauer’i anlayabiliriz.

    ... dünya kötü bir durumda ve her birimiz elinden geleni yapmadığı sürece her şey daha da kötüye gidecek. Bu nedenle uyanık olalım; iki anlamda uyanık olalım: Auschwitz’den bu yana insanın ne yapabileceğini biliyoruz. Hiroşima’dan bu yana da neyin tehlikede olduğunu biliyoruz.


    ... çok büyük bir atmosfer basıncı altında bulunduğu dalgıç hücresinden birdenbire ayrılması halinde, dalgıcın fiziksel sağlığının tehlikeye girmesi gibi, ruhsal baskıdan birdenbire kurtulan bir insanın, ahlâki ve ruhsal sağlığı da hasar görebilir.

    İnsan sonlu bir varlıktır ve özgürlüğü sınırlıdır. Bu, koşullardan özgürlük değil, koşullara yönelik bir tavır alabilme özgürlüğüdür.

    Ne kadar küçük ya da büyük olursa olsun, acı da İnsan ruhuna ve bilincine tamamen yayılır. Dolayısıyla insanın çektiği acının
    " büyüklüğü " kesinlikle görecelidir.

    "Kimsenin ahlaki sorunlara kafa yormaya ne zamanı ne de arzusu vardı."

    Eğer acıdan kaçınılabiliyorsa, yapılacak anlamlı şey nedenini ortadan kaldırmaktır, çünkü gereksiz vere acı çekmek, kahramanca değil, mazoşistçe bir tutumdur öte yandan eğer kişi acı çekmesine neden olan durumu değiştiremiyorsa , buna karşın tutumunu belirleyebilir.

    Hiçbir insan ve hiçbir kader ,bir başka insanla ya da kaderle kı yas la na maz ...

    Beni öldürmeyen şey, beni daha güçlü kılar.

    Acının sınırı yoktur.
    Yıllar boyunca olası her türlü acının mutlak sınıra ulaştığını düşünen bir insan, şimdi acının sınırı olmadığını ve daha çok, daha yoğun acılar çekebileceğini anlıyordu.

    lnsanın gerçekte ihtiyaç duyduğu şey, gerilimsiz bir durum değil, daha çok, uğruna çaba göstermeye değer bir hedef, özgürce seçilen bir amaç için uğraşmak ve mücadele etmektir.

    Yaşamı anlamlı ve amaçlı kılan şey de, insanın elinden alınamayan işte bu ruhsal (tinsel) özgürlüktür.

    “psikiyatrist olarak bizler bile bir insanın örneğin bir tımarhaneye kapatmak gibi anormal bir duruma yönelik tepkilerinin,normalliğin derecesiyle orantıladığımız zaman anormal olmasını bekleriz.”

    Peki bir insan anlam bulmaya nasıl başlar? Charlotte Bühler'in ifade ettiği gibi: "Yapabileceğimiz tek şey, nihai olarak insan yaşamının ne olduğuna ilişkin sorularının yanıtlarını bulmuş gibi görünen insanlarla, bulamayan insanların yaşamlarını araştırmaktır."

    Mutluluğun kendiliğinden olması gerekir, aynı şey başarı için de geçerlidir.
    elinden alınamayan işte bu ruhsal (tinsel) özgürlüktür.

    Logoterapiye göre yaşamın anlamını üç farklı yoldan keşfedebiliriz: 1. Bir eser yaratarak veya bir iş başararak, 2. Bir şey yaşayarak ya da bir insanla etkileşerek 3. Kaçınılmaz acıya yönelik bir tavır geliştirerek

    Bir insanın, yaşamın yaşamaya değer oluşuna ilişkin kaygısı, hatta umutsuzluğu, varoluşsal bir bunaltıdır. Ama kesinlikle bir ruh hastalığı değildir.
    Böyle bir şeyi ruh hastalığı terimiyle yorumlayan bir doktor, hastasının varoluşsal umutsuzluğunu uyuşturucu ilaçlar yığınının altına gömebilir. Bunun yerine onun görevi, varoluşsal gelişim ve gelişme krizi boyunca hastaya yol göstermektir.

    Kişinin, soyut bir “yaşamın anlamı” arayışına girmemesi gerekir. Herkesin yaşamında özel bir mesleği veya uğruna çaba harcanacak bir misyonu, yerine getirilmeyi bekleyen somut bir görevi vardır. Ne onun yeri değiştirilebilir ne de yaşam tekrarlanabilir.

    “Dünyadaki hiçbir güç yaşadığın şeyi elinden alamaz”

    ... yaşamın anlamı, insandan insana ve an be an değişir. Bu nedenle yaşamın anlamını genel terimlerle tanımlamak olanaksızdır.

    ... yaşamın anlamı, insandan insana ve an be an değişir. Bu nedenle yaşamın anlamını genel terimlerle tanımlamak olanaksızdır.

    Kişinin, soyut bir “yaşamın anlamı” arayışına girmemesi gerekir. Herkesin yaşamında özel bir mesleği veya uğruna çaba harcanacak bir misyonu, yerine getirilmeyi bekleyen somut bir görevi vardır. Ne onun yeri değiştirilebilir ne de yaşam tekrarlanabilir.

    Yaşamak acı çekmektir, yaşamı sürdürmek, çekilen bu acıda bir anlam bulmaktadır. Eğer yaşamda bir amaç varsa, acıda ve ölümde de bir amaç olmalıdır. Ama hiç kimse bir başkasına bu amacın ne olduğunu söyleyemez. Herkes bunu kendi başına bulmak ve bulduğu yanıtın öngördüğü sorumluluğu üstlenmek zorundadır.

    her şey bir şekilde anlamsızlaşıyordu.

    "Başarıyı amaçlamayın. Bunu ne kadar amaç haline getirip bir hedefe dönüştürürseniz, kaçırma olasılığınız da o kadar artar. Çünkü mutluluk gibi başarının da peşinden koşamazsınız; kendisi ortaya çıkmalı, kendisi oluşmalı.

    Yaşamak acı çekmektir; yaşamı sürdürmek, çekilen bu acıda bir anlam bulmaktadır. Eğer yaşamda bir amaç varsa, acıda ve ölümde de bir amaç olmalıdır.

    O ana kadar çok iyi öğrendiğim tek şeyi biliyordum: Sevgi, sevilen insanın fiziksel varlığının çok çok ötesine geçer. Sevilen kişinin gerçekte orada olup olmaması, yaşayıp yaşamaması, bir anlamda önemli olmaktan çıkıyor.

    Eğer yaşamda gerçek bir anlam varsa, acıda da bir anlam olmalıdır. Acı ve ölüm olmaksızın, insan yaşamı tamamlanmış olmaz.

    Dinsel inancın derinliği ve gücü,
    sık sık, yeni gelenleri şaşırtıyor ve derinden etkiliyordu.

    Fotoğraftaki insanlar hiç de o kadar mutsuz olmayabilirdi.

    O ana kadar çok iyi öğrendiğim tek şeyi biliyordum: Sevgi, sevilen insanın fiziksel varlığının çok çok ötesine geçer. Sevilen kişinin gerçekte orada olup olmaması, yaşayıp yaşamaması, bir anlamda önemli olmaktan çıkıyor.

    Artık özgür oldukları için, özgürlüklerini saygısızca ve acımasızca kullanabileceklerini düşündüler.

    Latince *finis* kelimesinin iki anlamı vardır: Son ya da varış (finiş) ve ulaşılacak bir hedef. "Geçici varoluşu"nun sonunu görmeyen bir insan, yaşamdaki nihai bir hedefe yönelemiyordu.

    Geçmişteki hiçbir şey geri kazanılmaz bir şekilde kaybedilmemiş, her şey geri dönülmez bir şekilde kaydedilmiştir.

    Gelecekte bir hedef göremediği için kendini çöküşe bırakan bir insan, kendini geçmişe yönelik düşüncelere dalmış buluyordu.

    "Mizah, kendini koruma savaşında ruhun bir başka silahıydı."

    kafama bir düşünce saplandı: yaşamımda ilk kez, onca şair tarafından dile getirilen, onca düşünür tarafından nihai bilgelik olarak ortaya konan gerçeği gördüm. gerçek: insanın özleyebileceği nihai ve en yüksek hedef, sevgidir.

    Herkesin acısı kendine büyük...
    Ne kadar küçük ya da büyük olursa olsun, acı da insanın ruhuna ve bilincine tamamen yayılır. Dolayısıyla insanın çektiği acının “büyüklüğü" kesinlikle görecelidir.

    Nietzsche: "Yaşamak için bir nedeni olan kişi, hemen her 'nasıl' a katlanabilir."
    Viktor E. Frankl
    İnsanın Anlam Arayışı, Viktor E. Frankl

    İnsan varolmakla yetinmez, bunun yerine her zaman için varoluşunun kaderine, bir sonraki anda kendisinin ne olacağına karar verir.

    Boş bir odaya belli miktarda gaz verildiği zaman, oda ne kadar büyük olursa olsun, gaz odanın tamamına yayılır. Ne kadar küçük ya da büyük olursa olsun, acı da insanın ruhuna ve bilincine tamamen yayılır. Dolayısıyla insanın çektiği acının "büyüklüğü" kesinlikle görecelidir.

    Psikiyatride "af yanılsaması" denilen bir durum vardır. Idama mahkûm edilen bir insan, infazından hemen önce, son dakikada affedilebileceği yanılsamasına kapılır. Biz de umut kırıntılarına dört elle sarılmıştık ve sonuna kadar, çok kötü olmayacağına inanmıştık.

    Hiçbir insan ve hiçbir kader, bir başka insanla ya da kaderle kıyaslanamaz. Hiçbir durum kendini tekrarlamaz ve her bir durum farklı bir tepki gerektirir.

    “Gereksiz yere acı çekmek, kahramanca değil, mazoşistçe bir tutumdur.”

    "Bazen insanın sadece kendi kaderini kabul etmesi, kendi talihsizliğine katlanması gerekir."

    geçen günlerin ve saatlerin gerilim ve heyecanından sonra, barış için ettiğimiz dualar, insan sesinin alabileceği en coşkulu tonla yapılmıştı.

    Yaşam için değil, yaşama veda edercesine elimi sıktı.

    Bazı şeyler yaşanmadan anlaşılmaz.
    O olayları yaşamayanlar ise ne o zaman hissettiklerimizi ne de şimdi hissettiklerimizi anlayabilir.

    "Bazen insanın sadece kendi kaderini kabul etmesi, kendi talihsizliğine katlanması gerekir."

    Hiç uğruna ölmek istemiyordu. Hiçbirimiz bunu istemiyorduk.

    "Çelişik niyet " adı verilen logoterapi tekniği, korkunun korkulan şeyi yarattığı ve aşırı niyetin, arzulanan şeyi olanaksızlaştırdığı gerçeğine dayanmaktadır.
    Bir benzetme yapacak olursak, bir insanın acı çekmesi, boş bir odadaki gazın davranışına benzer. Boş bir odaya belli bir miktarda gaz verildiği zaman, oda ne kadar büyük olursa olsun, gaz odanın tamamına yayılır. Ne kadar küçük ya da büyük olursa olsun, acı da insanın ruhuna ve bilincine tamamen yayılır. Dolayısıyla insanın çektiği acının “büyüklüğü” kesinlikle görecelidir.

    Yaşam için değil, yaşama veda edercesine elimi sıktı.

    geçen günlerin ve saatlerin gerilim ve heyecanından sonra, barış için ettiğimiz dualar, insan sesinin alabileceği en coşkulu tonla yapılmıştı.

    Uykusuzluk sorununa uykuya direnme çağrısı...
    Uykusuzluk korkusu, uyumaya yönelik aşırı bir niyete yol açar. Bu da dönüp, kişinin uyumamasına neden olur. Bu korkunun üstesinden gelmesi için genellikle hastaya kendini uyumaya zorlamamasını, bunun yerine tam tersini denemesini, yani yatakta olabildiğince çok uyanık kalmaya çalışmasını öğütlerim.

    ...
    Yaşamdan ne beklediğimizin gerçekten önemli olmadığını ,asıl önemli olan şeyin yaşamın bizden ne beklediği olduğunu öğrenmemiz ve dahası UMUTSUZ İNSANLARA ÖĞRETMEMİZ gerekiyordu.

    Acı da yaşamın kader ve ölüm kadar silinmez bir parçasıdır. Acı ve ölüm olmaksızın, insan yaşamı tamamlamış olmaz.

    Psikiyatride 'af yanılsaması' denilen bir durum vardır. İdama mahkum edilen bir insan, infazdan hemen önce, son dakika affedilebileceği yanılsamasına kapılır.

    Hâlâ hayatta olanların umutlanmak için nedeni vardı. Sağlık, aile, mutluluk, mesleki yetenekler, talih, toplumdaki konum: Bütün bunlar tekrar kazanılabilecek yada eski durumuna getirilebilecek şeylerdi. Her şey bir yana, kemiklerimiz hâlâ yerindeydi. Yaşadığımız şeyler, gelecekte bizim için bir değer olabilirdi.

    "Her düşüp kalkışımın hesabını tuttun; gözyaşlarımı da şişene koy! Bunlar kitabında yok mu?
    Varoluşumuzun geçici olması, bunu kesinlikle anlamsız kılmaz, ama sorumluluklarımızı oluşturur.

    “ Bir insanın ruhsal durumuyla -cesareti ve umudu ya da bunların bulunmayışı- vücudun bağışıklık durumu arasında ne kadar yakın bir ilişki olduğunu bilenler , umut ve cesaretin birdenbire yitirilmesini öldürücü bir etkisi olabileceğini anlayacaktır. Arkadaşımın ölümünün nihai nedeni , beklediği özgürlüğün gelmemesi ve ağır bir hayal kırıklığı yaşamasıydı.”

    Acı soğuk ve rüzgar içimize işliyordu.

    Acı da yaşamın kader ve ölüm kadar silinmez bir parçasıdır.

    Bir insanın kendi kaderini ve içerdiği olanca acıyı kabul ediş yolu, kendi davasını seçiş yolu, ona, en ağır koşullar altında bile, yaşamına daha derin bir anlam katma fırsatı verir.

    Gereksiz yere acı çekmek, kahramanca değil, mazoşistçe bir tutumdur.

    Bir insanın kendi kaderini ve içerdiği olanca acıyı kabul ediş yolu, kendi davasını seçiş yolu, ona, en ağır koşullar altında bile, yaşamına daha derin bir anlam katma fırsatı verir.

    Acı soğuk ve rüzgar içimize işliyordu.

    En küçük bir kışkırtmada, bazen de hiçbir neden olmaksızın dayak fasılları yaşanıyordu.
    ...
    Bu tür durumlarda insanı en çok yaralayan şey (ki bu hem yetişkinler hem de cezalandırılan çocuklar için geçerlidir) fiziksel acı değil, haksızlığın, mantıksızlığın verdiği ruhsal ıstıraptır.

    "Her düşüp kalkışımın hesabını tuttun; gözyaşlarımı da şişene koy! Bunlar kitabında yok mu?
    Hâlâ hayatta olanların umutlanmak için nedeni vardı. Sağlık, aile, mutluluk, mesleki yetenekler, talih, toplumdaki konum: Bütün bunlar tekrar kazanılabilecek yada eski durumuna getirilebilecek şeylerdi. Her şey bir yana, kemiklerimiz hâlâ yerindeydi. Yaşadığımız şeyler, gelecekte bizim için bir değer olabilirdi.

    Frankl, Nietzsche’nin şu sözünü anmayı çok seviyor: “Yaşamak için bir
    nedeni olan kişi, hemen her nasıla dayanabilir."

    Ne olursa olsun, duşlardan gerçek su akıyordu.

    Hepimiz, kendimizi canlıdan çok bir ölü gibi hissediyorduk.

    Özgürlük, olumlu yanı sorumluluk olan olgunun tamamen negatif yanından başka bir şey değildir. Aslına bakılacak olursa, sorumluluk terimiyle yaşanmadığı sürece özgürlük, salt keyfiyet içinde yozlaşma tehlikesiyle karşı karşıyadır.

    Bazı otoritelere göre anlamlar ve değerler, “savunma mekanizmalarından, tepki oluşumlarından ve yüceltmelerden öte bir şey değildir.” Ama bana göre, ben, sadece “savunma mekanizmalarım” uğruna yaşamak istemeyeceğim gibi, sadece “tepki oluşumlarım” uğruna ölmeye de hazır değilim. Öte yandan insan, kendi idealleri ve değerleri için yaşayabilme, hatta ölme yetisine sahiptir.

    özgürlüğüne kavuşan tutukluların yaşadığı şeye,psikolojik açıdan “kişiliksizleşme” denilebilir.kelimenin tam anlamıyla eğlenme,hoşnut olma yeteneğimizi kaybetmiştik;bunu yavaş yavaş tekrar öğrenmemiz gerekecekti.

    Kuşkusuz, kalabalıktan uzak durmanın olası,hatta gerekli olduğu zamanlar da vardı.

    "Zengin bir entelektüel yaşama alışmış olan duyarlı insanlar daha çok acı çekmiş olabilirler(bu insanlar çoğunlukla hassas bir yapıya sahiptir), ancak iç özlerinin (benliklerinin) maruz kaldığı hasar daha az olmuştur. Bu insanlar çevrelerindeki dehşet verici dünyadan kopup, içsel zenginlikten ve tinsel özgürlükten oluşan bir dünyaya çekilebilmişlerdir."


    Acı duygusu ,net ve kesin bir tablo oluşturduğumuz an , a c ı olmaktan çıkar.

    Tutuklunun ruhsal tepkilerinin ikinci evresinde ortaya çıkan semptomlar, duygu yitimi, yani kişinin hissetmeyi göze alamadığı coşku ve duygularını köreltmesiydi ; bu da sonunda tutukluyu , her gün ve her saat karşı karşıya olduğu dayağa karşı duyarsızlaştıriyordu .Bu duyarsızlık yolu ile tutuklu , kendini kısa zamanda çok gerekli ve koruyucu bir kabukla kaplıyordu.

    İkinci defa yaşıyormuşçasına ve ilk kez şimdi yapmak üzere olduğumuz gibi hatalı hareket etmişçesine yaşayın.

    İnsan, kelimenin tam anlamıyla bir numara olup çıkıyordu; canlı veya ölü olmasının bir önemi yoktu; bir numaranın yaşamının kesinlikle hiçbir anlamı yoktu. Numaranın arkasında olan şey, yaşam, kader, tarih, söz konusu insanın adı, çok daha önemsizdi.

    Eğer yaşamda gerçekten anlam varsa, acıda da bir anlam olmalıdır. Acı da yaşamın kader ve ölüm kadar silinmez bir parçasıdır.

    Ama mutluluk aranmaz; ortaya çıkması gerekir. İnsanın “mutlu olmak” için bir nedeni olmalıdır. Bu neden bulunduktan sonra mutluluk otomatik olarak gelir

    İnsan, kendi idealleri ve değerleri için yaşayabilme, hatta ölme yetisine sahiptir.

    Tutuklunun ruhsal tepkilerinin ikinci evresinde ortaya çıkan semptomlar, duygu yitimi, yani kişinin hissetmeyi göze alamadığı coşku ve duygularını köreltmesiydi ; bu da sonunda tutukluyu , her gün ve her saat karşı karşıya olduğu dayağa karşı duyarsızlaştıriyordu .Bu duyarsızlık yolu ile tutuklu , kendini kısa zamanda çok gerekli ve koruyucu bir kabukla kaplıyordu.

    İnsanın özleyebileceği nihai ve en yüksek hedef, sevgidir. O anda, insan şiirinin ve insan düşünce ve inancının vermesi gereken gizin anlamım kavradım: İnsanın sevgiyle ve sevgi içinde kurtuluşu. Dünyada hiçbir şeyi kalmayan bir insanın, kısa bir an için de olsa, sevdiği insana ilişkin düşüncelerle ne kadar mutlu olabileceğini anladım.

    "Bütün bu acıların,çevremizdeki bunca ölümün bir anlamı var mı? Çünkü eğer yoksa hayatta kalmanın kesinlikle hiçbir anlamı yok!Çünkü anlamı böyle bir rastlantıya bağlı olan yaşam,nihai anlamda yaşanmaya değmez.

    Bazıları umutlarını hepten yitirmişti, ancak en can sıkıcı olanlar, uslanmaz iyimserlerdi.

    İkinci defa yaşıyormuşçasına ve ilk kez şimdi yapmak üzere olduğumuz gibi hatalı hareket etmişçesine yaşayın.
  • 277 syf.
    ·Beğendi·9/10
    -SPOİLER, ÖZET VE BİRAZ DA YORUM İÇERİR-
    Kalemimin kitaptan önce bittiği özel bir kitap desem yanlış olmaz herhalde. Altı çizilecek o kadar çok yer vardı ki sanırım sadece buraları tekrar okumak istesem kitabı 2. kez bitirmiş kadar olurum.

    Bir çırpıda biten ve günlük hayattaki pek çok olayı anlatmış olan bu kitap kesinlikle ufuk açıcı. Gece ve gündüzden çocuk yapmaya; ilişkilerden ideolojilere pek çok konuya değinilmiş.

    ''Papa'nın cennetine inanmayan Giordano Bruno'nun anısına'' diyerek ve Wilhelm Reich'in: “Asıl açıklanması gereken, neden aç insanın çaldığı ya da sömürülen adamın grev yaptığı değil, neden aç insanların çoğunun çalmadığı ve sömürülenlerin çoğunun greve gitmediğidir.” cümlesini alıntılayarak başlıyor kitap.

    Kitapta övülen şeyler genelde insanların günlük hayatta olumsuzluk atfettiği şeyler: Gece, deliler, cehennem gibi. Yine aslında özgürlük, seçim serbestliği, aşk gibi olumlu çağrışımlar yapan kavramların da zannettiğimiz gibi olmayabileceğinden bahsedilmiş. İyi bir şeyi övmek kolay ama bu kavramlara böyle bakıp bunları kuvvetlice temellendirmek ancak Gündüz Vassaf gibi bir ustanın yapabileceği bir şey.

    İlk bölümde Gecenin özgürlük, gündüzün ise totaliter kurumların baskısını getirdiğini iddia eder. Aslında totalitarizmi sadece her şeye muktedir güçlerin dayatması olarak görmez yazar. Bazen hatta çoğunlukla bu kurumları biz kendi kendimize inşa ederiz.

    Gündüz hızlı tüketim yapıp düzene hizmet etmemiz gerektiği için yemeği de hızlı yeriz. Fast food dayatmasıyla karşılaşırız ama gece yemek konusunda özgürüzdür mesela.

    ''Aslında, tüm totaliter kurumlarda, daha doğrusu, tüm kurumlarda insan her zaman erken yatmak zorundadır - yatılı okullarda, manastırlarda, ailede, cezaevlerinde, hastanelerde... Kişinin istediği saatte yatma hakkını destekleyen, bu özgürlüğe onay veren hiçbir kurum tanımıyorum. Aşk (?) üzerine kurulu olan ve iki kişinin özgür iradesiyle gerçekleşen evlilik kurumunda bile, çiftler yatağa aynı saatte girmezlerse, biri daha geç yatar, geceyi daha fazla yaşarsa, sorunlar çıkmakta gecikmez. Kurum her zaman “geç” yatanı suçlar, erken yatanı değil'' der ve ''Gün ışığı içimizdeki teslimiyetçiliği ortaya çıkarır, ama geceleri kendimizi özgür hissederiz.'' diyerek geceye karşı olan nefretimizi sorgular. Adı Gündüz olan birisinin geceye övgü ile başlaması sanırım büyük bir ironi olsa gerek.

    ''Düzen güçleri bizi, geceden, özgürlükten kaçınmaya koşullandırmışlardır. Kitaplar gece okunur. Sinema, tiyatro ve müzik gösterileri gece olur. Gece sarhoş oluruz, gece kumar oynarız.''

    ''Yaşamın anlamı” gece duyumsanır ve sorgulanır. Kimse
    bunu öğle yemeği sırasında tartışmaz. Yaşam, gecenin konusudur.''

    Cennetin sıkıcı olduğu için Adem'in yasak elmayı yediğinden bahseder. Yoksa Dante'nin Cehennemi kadar Cennet'ini de beğenirdik der. Ama hayır. Cennet kısmı hatırlanmaz bile. Çünkü cennete gitmek için pek çok aracı varken cehenneme giden yolda yalnızızdır. Hatta öyle yalnızızdır ki kötüyü asla göstermeyen hükümetler, reklamlar vardır ve hatta mezarlıklar bile şehir dışındadır, köyün uzağındadır. Çünkü sadece cenneti görmek ister; cehennemi ise hayal dahi etmek istemeyiz.

    Sözcüklerin de esiri olduğumuzu söyler.
    Her aşk farklı ise hepsinin bir hikayesi varsa neden standart bir cümle ile: Seni seviyorum ile tekdüzeleştiriyoruz hayatı?

    ''Peki, ya aşkın karşılığı olan hiçbir sözcük olmasaydı? O zaman aşk olmayacak mıydı yani? Aşk duyulmayacak mıydı o zaman? Aşk, sözden önce de vardı.'' sanırım her şeyin özeti olan cümle.

    Karşıdakini dinlediğimiz zaman bile ''Anlıyorum'' diyerek aslında söz sırasının bize geçmesi için beklediğimizi, sıra bize geçince de az önce karşıdakinin yaptığı gibi sözcüklerle diğer tarafa hükmetmeye çalışacağımızı, rolleri değişip onun yerine geçeceğimizi söyler.

    ''Dünyayı sözcüklerle tutsak ettik. Bu süreçte biz de, kendi sözcüklerimizin tutsağı olduk.''

    Deliliğin hakim görüşlere meydan okuma olduğunu ve bu nedenle garipsendiğini iddia eder. Öyle ya çocukla çocuk oluyorsak deli deli hareket etme derler, oy kullanmazsak delirdin mi? derler. Çünkü hepimiz öylesine delirmişizdir ki deliliği basit şeylere indirgemişizdir.

    Her meslekte önemli olan başarılı olmaktır ama psikiyatrlar için bu böyle değildir. Henüz deliliği iyileştirdiğini kanıtlayabilen yoktur ama bu meslek hızla büyür. Neyin delilik sayılacağına hakim ideoloji karar verir, psikiyatristler de buna hizmet eder. Öldürürsen delisindir ama askersen ve öldürmemişsen yine delisindir. Bunu ancak örgütlü olmakla aşabiliriz. Ne de olsa eş cinsellik de delilikti ama bugün delilik değil. Delilerin bayrağı, partisi, tabuları yoktur. Deli özgürdür.

    ''Yarışın kendisi asla sorgulanmaz. Tersine, yarışı sorgulayanlar psikiyatrist tarafından sorgulanırlar.''

    Kahramanların bile kendimizde bulamadığımız gücün ve cesaretin simgesi olduğu yazar. Sosyalist ülkelerdeki kahramanlar başa geçene göre değişirken, kapitalist ülkelerde ise tüketim toplumu gereği kahramanlar çok daha çabuk değişir.

    ''Totaliter bir toplum, kahramansız olamaz. Özgür bir toplum ise kahramanlarla var olamaz.''

    Peki ya haberler ve gündem? Onu da o kadar çok tüketir ve o kadar çok bilgi bombardımanına tutuluruz ki analizini yapamadan uçar gider. Şuurumuz kaybolur.

    ''Tarih bilinci az olan ya da hiç olmayan bir toplumu yönetmek kolaydır. Böyle bir toplum eleştirici değildir ve kurulu düzenden kolayca duyar.'' Alın size totalitarizm.

    İlk üniformamızın bebekken giydiğimiz mavi ya da pembe kıyafetler olduğunu ve daha bu yaşta taraf seçmeye zorlandığımızı, oyunlarla da bunu sürdürdüğümüzü söyler. Normalde ''Biz'' kelimesi çokluğu ifade etmeliyken siz ve biz ayrımı yaparak azınlığı temsil etmeye başlar. Bu nedenle de seçmek totaliterdir. Seçilenler bize bir şey vaat ediyor gibi görünse de biz seçimlerimizle onlara bir şeyler vaat ederiz ve zenginleşen hep onlardır.

    Eskiden olduğu gibi hâlâ yöneticilerimiz var. Farklı olan, yasallıklarını Tanrı'dan değil, bizden almaları.

    ''Seçmek, böl ve yönet kuralını kendi kendimize dayatma yöntemidir. Seçerek ve taraf tutarak, gerek bilgiyi gerekse insanları bölüyoruz. ''

    Taraf seçmemek, kurulu düzenin meşruiyetine meydan okumaktır.

    Yaratıcılığın insanı kötülüklerden alıkoyduğunu; idama, soykırıma, katliama muhalefet olunmasının imkansız olduğu, bunun ancak üretmekle son bulacağı yazıyor. Neşet Ertaş'ın: ''Nerede bir türkü söyleyen görürsen, korkma! Yanına otur, çünkü kötü insanların türküleri yoktur.'' cümlesi aklıma geldi.

    ''Yaratıcılıkta taraflar yoktur. İnsan, yaratıcılık eylemi sırasında, bunu şuna tercih etmez. Yaratıcılıkta muhalefet yoktur.''

    Bir kelam da işçi sınıfına söylemiş Gündüz Vassaf. İşçilerin ücretler ve çalışma saatleri konusundaki mücadelelerini bomba yapmamak, dinamit imalinde bulunmamak gibi konularda gösteremediklerini çünkü özel menfaatler dışında mücadele eden bir insanlık olmadığını söylemiş.

    Önceden bebekler uzakta olur, yaşlılar el üzerinde tutulurdu. Artık yaşlılar huzur evlerinde, bebekler ise AVMlerde. Çünkü yaşlılığı unutmaya çalışıyoruz.

    Yaşlanma, yaşlılık ve ölüm marjinalleştiriliyor, bertaraf ediliyor.

    Hakkımızda çok şey bilinmesi de kurulu düzene hizmet eder. Çok şey bilmeleri için de çok fikir belirtmemiz lazım. Her konuda fikrimiz var. Anketlerde hiç fikrim yok seçeneği üstün çıkmıyor.

    Sosyal medyada savaş çığırtkanlığı yapanlar var. Çünkü önceden düşmanıyla yüz yüze gelen savaşçı, her türlü saygıyı da gösterirdi. Şimdi her şey bir tuşa bağlı. Makineler ile görüyoruz işimizi. Düşman karşımızda olmayınca empati yeteneğimizi de kaybediyoruz. İşin özünden uzaklaşıp sürece katılmıyoruz.

    ''Düğme bizi gitgide daha cahil kılıyor. Düğme bizi gitgide daha totaliter kılıyor. Eylemlerimizin özünü yitirdik artık, sadece önceden belirlenmiş davranış kalıplarını tekrarlayıp duruyoruz.''

    Elimizin altındakinin değerini bilmiyoruz. Öyle olmasa hayatımızda ilk kez gördüğümüz yerde sürekli foto çekip hep bulunduğumuz yerlerde bu eylemi ihmal eder miydik? Anı yaşamıyoruz.

    Darwinist de olsak yaratılışçı da olsak insanın en üstün olduğuna inanıp bencilce davranıyoruz. Evrenin merkezine kendimizi koyuyoruz.

    ''Homo sapiens'i varoluşun merkezine oturtmamız, birkaç yüzyıl öncesine kadar dünyayı her şeyin merkezine yerleştirmemiz kadar gülünç. Yadsınamaz fizik gerçeklerine dayanarak fiilen Kopernik devrimini yaptık.''

    ''Bir yandan spor için başka canlı türlerini öldüren avcılara kupalar, ödüller verirken, bir yandan da kendi türünden olanları öldüren insanları idam cezasına çarptırıyoruz.''

    ''Ne var ki homo sapiens'in amacı, yaşamdan daha zengin bir anlam çıkarmak, onu daha yoğun algılamak değil, kendi çıkarlarını kollamak ve yaşama hükmetmek olmuştur.''

    Çocuk yaparken de çevresel ve geleneksel faktörlerin etkili olduğu ve çocuğu ancak o doğduktan sonra kabullendiğimiz bence çarpıcı bir gerçek.

    Aşkı da anlayamadığımız açık.

    ''Aşka, tüketilecek, sahip olunacak ya da teslim olunacak bir nesne gözüyle bakıldığı zaman nefret de ortaya çıkar. ''

    Duygularımızı yeterince gösteremediğimiz, sadece kendisine tahakküm edebildiğimiz evcil hayvanlar veya çocuklar karşısında bunu yapabildiğimiz veya para karşılığı ilişkilerde efendi köle ilişkisi oluşunca bunu yapabildiğimiz gibi bir tespit var.

    Velhasılıkelam, her konuya farklı açıdan yaklaşılan bu kitap okuduğum iyi kitaplardan biriydi.
  • OLİGARŞİK KOLEKTİVİZMİN TEORİ VE PRATİĞİ, Emmanuel Goldstein

    Birinci Bölüm
    Cehalet Güçtür.

    Bilinen tarih boyunca, olasılıkla Neolitik Çağ'ın sona ermesinden bu yana, dünyada üç tür insan olagelmiştir: Yüksek, Orta ve Aşağı. Bunlar kendi içlerinde de pek çok alt bölüme ayrılmışlar, sayısız ad taşımışlar, sayıları ve birbirlerine karşı tutumları çağdan çağa değişmiş, ama toplumun temel yapısı hiçbir zaman değişmemiştir. Olağanüstü ayaklanmalar ve kesin görünen değişimlerden sonra bile, tıpkı ne kadar hızlı döndürülürse döndürülsün dönme ekseni doğrultusu hep aynı kalan bir jiroskop gibi, aynı düzen hep kendini yeniden dayatmıştır.

    "Julia, uyanık mısın?" diye sordu Winston.
    "Evet, sevgilim, kulağım sende. Devam et. Müthiş."
    Winston devam etti:

    Bu üç kesimin amaçları asla uzlaştırılamaz. Yüksek kesimin amacı, bulunduğu yeri korumaktır. Orta kesimin amacı, Yüksek kesimle yer değiştirmektir. Aşağı kesimin amacı ise –bir amacı varsa kuşkusuz, çünkü Aşağı kesimin temel özelliği, ağır ve sıkıcı işlerin altında çoğu zaman gündelik yaşam dışında hiçbir şeyin bilincine varamayacak kadar ezilmesidir– tüm ayrımları ortadan kaldırmak ve tüm insanların eşit olacağı bir toplum yaratmaktır. O yüzden, ana çizgisi değişmeyen bir savaşım tarih boyunca tekrarlanıp durmaktadır. Yüksek kesimin uzun dönemler boyunca iktidarı güvenli bir biçimde elinde tuttuğu görülmüş, ancak önünde sonunda ya kendine olan inancını ya da güçlü bir biçimde yönetme yeteneğini yitirdiği, hatta her ikisini birden yitirdiği dönemler de hep yaşanmıştır. Böyle dönemlerde, özgürlük ve adalet uğruna savaşıyor görünerek Aşağı kesimi de yanına alan Orta kesim tarafından devrilmiştir. Ne var ki, Orta kesim, hedefine ulaşır ulaşmaz, Aşağı kesimi eski kölelik konumuna geri gönderir ve kendisi Yüksek kesim konumuna geçer. Çok geçmeden, öteki kesimlerin birinden ya da her ikisinden de kopan yeni bir Orta kesim ortaya çıkar ve savaşım yeniden başlar. Bu üç kesimden, hedeflerine geçici de olsa hiçbir zaman ulaşamayan, yalnızca Aşağı kesimdir. Tarih boyunca hiçbir somut gelişme olmadığını söylemek abartılı olabilir. Günümüzdeki çöküş döneminde bile, ortalama insan, birkaç yüzyıl öncekinden fiziksel olarak daha iyi durumdadır. Ama refahın artması da, hareket tarzındaki yumuşamalar da, reformlar ya da devrimler de, insanlığı eşitliğe bir adım bile yaklaştırmamıştır. Aşağı kesim açısından, hiçbir tarihsel değişiklik, efendilerinin adının değişmesinden başka bir anlam taşımamıştır.

    On dokuzuncu yüzyılın sonlarına gelindiğinde, pek çok gözlemci, bu sürecin durmadan yinelendiğini açık seçik görmüştür. O zaman, tarihi döngüsel bir süreç olarak yorumlayan düşünce okulları doğmuş, bunlar eşitsizliğin insan yaşamının değişmez yasası olduğu savını öne sürmüştür. Hiç kuşkusuz, bu öğretinin savunucuları geçmişte de her zaman olmuştu; ama bu kez ortaya konuluşunda gözle görülür bir farklılık vardı. Eskiden, hiyerarşik toplum düzeninin gerekliliği, özellikle Yüksek kesimin öğretisiydi. Krallar ve aristokratlar ve onların asalakları rahipler, hukukçular ve benzerleri tarafından savunulmuş ve ölümden sonra düşsel bir dünya vaatleriyle yenir yutulur hale getirilmişti. Orta kesim, iktidarı ele geçirmek için savaşım verirken, hep özgürlük, adalet ve kardeşlik gibi kavramlardan yararlanmıştı. Şimdilerde ise, henüz yönetimde olmayan, ama çok geçmeden yönetimde olmayı umut eden insanlar kardeşlik kavramına sarılmaya başladılar. Eskiden, Orta kesim eşitlik bayrağına sarılarak devrimler yapmış, ama eski zorbalık düzenini devirir devirmez kendisi yeni bir zorbalık düzeni kurmuştu. Yeni Orta kesimler ise zorbalıklarını önceden ilan ettiler. On dokuzuncu yüzyıl başlarında ortaya çıkmış bir kuram olan ve eskiçağların köle isyanlarına kadar uzanan düşünceler zincirinin son halkasını oluşturan sosyalizm, hâlâ eski çağların ütopyacılığının etkisi altındaydı. Ama sosyalizmin, 1900'den başlayarak ortaya çıkan her değişkesinde, özgürlük ve eşitliği sağlama amacı gittikçe daha açık biçimde terk edildi. Yüzyıl ortalarında doğan yeni akımlar, Okyanusya'da İngsos, Avrasya'da Neo-Bolşevizm, Doğuasya'da herkesçe bilinen adıyla Ölüme Tapınma, bilinçli bir biçimde özgürlüksüzlük ve eşitsizliği sürekli kılmayı hedefliyordu. Bu yeni akımlar, hiç kuşkusuz, eski akımların bağrından doğmuştu ve onların adlarını koruyor, ideolojilerine sahte bir bağlılık gösteriyordu. Hepsinin amacı, ilerlemeyi durdurmak ve tarihi kendi seçtikleri bir anda dondurmaktı. O bildik sarkaç bir kez daha salınacak, sonra da duracaktı. Orta kesim, her zamanki gibi, Yüksek kesimi alt edip onun yerini alacak; ama bu kez Yüksek kesim, bilinçli bir strateji yürüterek, konumunu sürekli kılmayı başaracaktı.

    Yeni öğretiler, biraz da, tarihsel bilginin birikimiyle ve on dokuzuncu yüzyıldan önce hemen hiç var olmayan tarih bilincinin gelişmesiyle ortaya çıkmıştır. Tarihin döngüsel işleyişi artık anlaşılır bir şeydi ya da öyle görünüyordu ve anlaşılır bir şey olduğuna göre, değiştirilebilirdi de. Ama yeni öğretilerin ortaya çıkışının temelinde yatan başlıca neden, insanların eşitliğinin daha yirminci yüzyılın başlarında teknik bakımdan olanaklı duruma gelmiş olmasıydı. Gerçi insanların hâlâ doğuştan yetenekleri açısından eşit olmadıkları ve uzmanlık gerektiren işlerde bazı bireylerin öbürlerine yeğ tutulması gerektiği doğruydu; ama artık sınıf ayırımlarına ya da büyük servet farklılıklarına gerçekten gerek kalmamıştı. Önceki çağlarda, sınıf ayırımları yalnızca kaçınılmaz değil, aynı zamanda istenen bir şey olmuştu. Uygarlığın bedeli eşitsizlikle ödenmişti. Ne var ki, makine üretiminin gelişmesiyle birlikte durum değişmişti. İnsanların farklı işlerde çalışmaları hâlâ gerekli olsa da, artık farklı toplumsal ve ekonomik düzeylerde yaşamaları gerekmiyordu. Dolayısıyla, iktidarı ele geçirmenin eşiğinde olan yeni kesimlerin gözünde, artık uğruna savaşım verilmesi gereken bir ülkü olmaktan çıkmış, önüne geçilmesi gereken bir tehlike olmuştu. Adil ve barışçı bir toplumun mümkün olmadığı daha ilkel çağlarda, eşitliğe inanmak epeyce kolaydı. İnsanlar, binlerce yıldır, yasalar ve ağır işlerin olmadığı bir toplumda kardeşçe yaşadıkları bir yeryüzü cenneti düşlemişlerdi. Ve bu düş, her tarihsel değişimden kazançlı çıkan kesimleri de belirli ölçüde etkilemişti. Fransız, İngiliz ve Amerikan devrimlerinin mirasçıları insan haklarına, söz özgürlüğüne, yasalar önünde eşitliğe ve benzerlerine bir ölçüde inandıklarını kendilerince dile getirmişler ve hatta belirli ölçüde bu kavramlar doğrultusunda davranmaya özen göstermişlerdi. Ama yirminci yüzyılın kırklı yıllarına gelindiğinde, siyasal düşünce alanındaki tüm ana akımlar otoriter bir niteliğe bürünmüştü. Yeryüzü cenneti, tam da gerçekleşebilir olduğu anda gözden düşmüştü. Bütün yeni siyasal kuramlar, hangi adla ortaya çıkarsa çıksın, önünde sonunda yeniden hiyerarşiye ve sınıflandırmaya varıyordu. Ve 1930 dolaylarında genel görünüm sertleşmeye başlarken, çok uzun zamandır, bazı yerlerde yüzlerce yıldır terk edilmiş uygulamalar –yargılamasız hapsetmeler, savaş tutsaklarının köle gibi kullanılması, meydanlarda toplu idamlar, itiraf ettirmek için yapılan işkenceler, rehinelerin kullanılması ve geniş kitlelerin sürülmesi– yeniden yaygınlaşmakla kalmamış, kendilerini aydın ve ilerici sayanlarca bile hoş görülür, dahası savunulur olmuştu.

    İngsos ve rakipleri, ancak dünyanın dört bir yanında uluslararası savaşlar, iç savaşlar, devrimler ve karşı-devrimlerle geçen bir on yıl sonra, tam anlamıyla oluşturulmuş siyasal kuramlar olarak ortaya çıktılar. Ama yirminci yüzyılda daha önce belirmiş ve genel olarak totaliter diye nitelenmiş çeşitli sistemler bunların habercisi olmuştu ve var olan kargaşadan doğacak dünyanın ana hatları çoktan anlaşılmıştı. Bu dünyayı ne tür insanların yöneteceği de anlaşılmıştı. Yeni aristokrasi büyük ölçüde bürokratlar, bilim insanları, teknisyenler, sendika yöneticileri, tanıtım uzmanları, toplumbilimciler, öğretmenler, gazeteciler ve profesyonel politikacılardan oluşuyordu. Kökenleri ücretli orta sınıf ve işçi sınıfının üst kesimlerinde yatan bu insanlar, tekelci sanayi ve merkezi yönetimin verimsiz dünyasınca biçimlendirilmiş ve bir araya getirilmişlerdi. Bunlar, eski çağlardaki benzerleri kadar açgözlü ve lüks düşkünü değildiler, ama iktidar özlemiyle yanıp tutuşuyorlardı ve en önemlisi de ne yaptıklarının daha fazla bilincinde oldukları gibi, muhalefeti ezmekte de daha kararlıydılar. Özellikle de muhalefeti ezmekte daha kararlı oluşları çok önemliydi. Bugünkülerle karşılaştırıldığında, geçmişin tüm buyurgan yönetimlerinin isteksiz ve etkisiz kaldıkları görülür. Egemen kesimler şu ya da bu ölçüde liberal düşüncelerden hep etkilenmişti ve işleri gevşek tutma, yalnızca apaçık ortada olan işi göz önüne alma ve uyruklarının ne düşündüğüyle pek ilgilenmeme eğilimindeydi. Günümüz ölçütleriyle kıyaslandığında, Ortaçağ'ın Katolik Kilisesi bile hoşgörülü sayılabilirdi. Bunun bir nedeni, eskiden hiçbir yönetimin yurttaşlarını sürekli denetim altında tutma gücüne sahip olmamasıydı. Ne var ki, matbaanın bulunması kamuoyunu yönlendirmeyi kolaylaştırdı, sinema ve radyo bu süreci daha da güçlendirdi. Televizyonun gelişmesiyle ve aynı aygıtın hem alıcı hem de verici olarak kullanılmasını olanaklı kılan teknolojik ilerlemeyle birlikte, özel yaşam ortadan kalktı. Bütün yurttaşlar ya da en azından izlenmeye değer bütün yurttaşlar, günün yirmi dört saati polis tarafından gözetlenebiliyor, bütün öteki iletişim kanallarından uzak tutulabildikleri gibi, sürekli resmi propagandaya bağımlı kılınabiliyorlardı. Artık ilk kez, yalnızca devlet iradesine tam bir boyun eğişin dayatılması değil, tüm yurttaşların tümüyle aynı düşüncede olmaları da sağlanmıştı.

    Elliler ve altmışların devrimci döneminin ardından, toplum, her zaman olduğu gibi, yeniden Yüksek, Orta ve Aşağı kesimlere ayrıldı. Ama yeni Yüksek kesim, öncekilerin tersine, içgüdüleriyle hareket etmiyor, konumunu korumak için neyin gerekli olduğunu biliyordu. Oligarşinin biricik güvenli temelinin kolektivizm olduğu çoktan anlaşılmıştı. Servet ve ayrıcalığı korumanın en kolay yolu, bunlara ortaklaşa sahip olmaktır. Yüzyıl ortalarında meydana gelen "özel mülkiyetin ortadan kaldırılması", gerçekte, mülkiyetin eskisinden çok daha az kişinin elinde toplanması anlamına geliyordu; şu farkla ki, yeni mülkiyet sahipleri bireylerden oluşan bir kitle değil, bir kesimdi. Hiçbir Parti üyesi, ufak tefek özel eşyalar dışında, kendi başına bir şeyin sahibi değildir. Okyanusya'da her şey kolektif olarak Partiye aittir, çünkü her şey Parti'nin denetimi altındadır, üretilen her şeyi Parti uygun gördüğü biçimde değerlendirir. Devrimi izleyen yıllarda Parti bu egemenliği hemen hiçbir karşı koyuşla karşılaşmadan elde edebilmişti, çünkü söz konusu durum tümüyle bir kolektifleştirme olarak sunulmuştu. Eskiden beri, kapitalist sınıfın mülksüzleştirilmesini sosyalizmin izleyeceğine inanılmıştı ve kapitalistler gerçekten de mülksüzleştirilmişlerdi işte. Fabrikalar, madenler, topraklar, evler, ulaşım, her şey ellerinden alınmıştı ve bütün bunlar özel mülk olmaktan çıktığına göre artık hepsinin kamu malı olması gerekirdi. Eski sosyalist hareketin bağrından doğan ve onun terminolojisini olduğu gibi miras edinen İngsos, sosyalist programın ana maddesini gerçekten de yerine getirmiş, böylece önceden beklendiği ve istendiği gibi ekonomik eşitsizlik kalıcı kılınmıştı.

    Ne var ki, hiyerarşik toplumu sürekli kılmanın sorunları bundan derindir. Egemen kesimin iktidardan düşebilmesinin yalnızca dört yolu vardır. Ya bir dış güç tarafından alt edilecektir, ya ülkeyi yönetmekte kitlelerin baş kaldırmasına yol açacak kadar yetersiz kalacaktır, ya güçlü ve hoşnutsuz bir Orta kesimin doğmasına engel olamayacaktır ya da kendine olan güvenini ve yönetme isteğini yitirecektir. Bu nedenlerin hiçbiri tek başına işlemez, dördü de şu ya da bu ölçüde bir arada etki eder. Kendini bunların hepsine karşı koruyabilen bir egemen sınıf sürekli iktidarda kalabilir. Önünde sonunda, belirleyici etken, egemen sınıfın zihinsel eğilimidir.

    Yüzyılımızın ortalarından sonra, ilk tehlike gerçekten de ortadan kalkmıştı. Bugün dünyayı bölüşmüş olan devletlerin üçü de aslında yenilmezdir; ancak yavaş gerçekleşen demografik değişiklikler sonucunda yenilebilirler, ki güçlü bir yönetim bunu kolayca önleyebilir. İkinci tehlike de yalnızca kuramda kalan bir tehlikedir. Kitleler kendi başlarına asla ayaklanmadıkları gibi, sırf ezildikleri için ayaklandıkları da görülmemiştir. Açıkçası, kıyaslama olanağından yoksun bırakıldıkları sürece, ezildiklerinin farkına bile varmazlar. Bir zamanların sürekli yinelenen ekonomik bunalımları tümden gereksiz olmuştur ve artık meydana gelmelerine izin verilmemektedir. Ama daha başka ve daha büyük çarpıklıklar meydana gelebilir ve gelmektedir de; hem de hiçbir politik sonuca yol açmadan, çünkü insanların hoşnutsuzluklarını açıkça dile getirebilecekleri hiçbir olanak yoktur. Makine teknolojisinin gelişmesinden bu yana toplumumuzda kendini hissettiren üretim fazlası sorunu ise, aynı zamanda halkın moralinin gerekli düzeye yükseltilmesine de yarayan sürekli savaş düzeniyle (bkz. Üçüncü Bölüm) çözülmüştür. O yüzden, bugün bizi yönetenler açısından gerçek tehlike, becerikli, yarı-işsiz, iktidara susamış insanlardan oluşan yeni bir kesimin kopup ortaya çıkması ve kendi saflarında liberalizm ve kuşkuculuğun gelişmesidir. Demek, sorun eğitimle ilgilidir. Hem yönetici kesimin hem de onların hemen altındaki, yürütmeyle görevli daha geniş kesimin bilincinin sürekli olarak biçimlendirilmesi sorunudur. Kitlelerin bilincinin ise yalnızca olumsuz yönde etkilenmesi gerekmektedir.

    Burada anlatılanlar temelinde, önceden hiçbir şey bilmeyen biri bile, Okyanusya toplumunun genel yapısını anlayabilir. Piramidin tepesinde Büyük Birader oturmaktadır. Büyük Birader yanılmaz ve her şeye kadirdir. Tüm başarılar, tüm kazanımlar, tüm zaferler, tüm bilimsel buluşlar, tüm bilgiler, tüm bilgelikler, tüm mutluluklar ve tüm erdemler doğrudan onun önderliğinden doğar ve ondan esinlenir. Büyük Birader'i bugüne kadar gören olmamıştır. O, duvarlardaki posterlerde bir yüz, tele-ekranlarda bir sestir. Onun asla ölmeyeceğinden kesinlikle emin olabiliriz, ne zaman doğduğu ise belirsizdir. Büyük Birader, Parti'nin dünyaya görünmek için büründüğü surettir. İşlevi, bir örgütten çok bir bireye karşı daha kolay duyulabilecek sevgi, korku ve saygı gibi duyguları kendisinde odaklandırmaktır. Büyük Birader'den sonra, üye sayısı altı milyonla ya da Okyanusya nüfusunun yüzde ikisinden azıyla sınırlı olan İç Parti gelir. İç Parti'nin altında Dış Parti yer alır; İç Parti devletin beyni ise, Dış Parti de devletin eli kolu sayılabilir. Ondan sonra, nüfusun belki de yüzde seksen beşini oluşturan, genellikle "proleterler" dediğimiz suskun kitleler gelir. Proleterler, daha önceki sınıflandırmamıza göre, Aşağı kesimdir; sürekli olarak bir egemenin elinden bir başka egemenin eline geçen ekvatoral ülkelerin köle halklarına gelince, onlar bu yapının kalıcı ya da gerekli bir parçası değildir.

    Bu üç kesime üyelik, ilke olarak, kalıtsal değildir. İç Parti üyesi olan bir ana babanın çocuğu, kuramsal olarak, İç Parti üyesi olarak doğmaz. Parti'nin her iki bölümüne de on altı yaşında yapılan bir sınavla girilir. Herhangi bir ırk ayırımı yapılmadığı gibi, bir eyaletin başka bir eyalete belirgin bir üstünlüğü de söz konusu değildir. Parti'nin en üst kademelerinde Yahudilere, Zencilere ve saf Yerli kanı taşıyan Güney Amerikalılara rastlanabilir; bölge yöneticileri de o bölgenin insanları arasından seçilirler. İnsanlar, Okyanusya'nın hiçbir yöresinde, uzak bir başkentten yönetilen bir sömürge halkı oldukları duygusuna kapılmazlar. Okyanusya'nın başkenti yoktur, resmi başkanı ise yerini kimsenin bilmediği biridir. İngilizce'nin her yerde konuşulan başlıca dil, Yenisöylem'in de resmi dil olması dışında, Okyanusya'da herhangi bir merkezileşme yoktur. Yönetenleri bir arada tutan, kan bağı değil, ortak bir öğretiye bağlılıktır. Toplumumuzun, ilk bakışta kalıtsal temellere dayalı görünen katmanlara, hem de çok katı katmanlara ayrılmış olduğu doğrudur. Farklı kesimler arasında gidiş gelişler, kapitalizmde, hatta sanayi öncesi çağlarda olduğundan çok daha azdır. Parti'nin iki bölümü arasında belirli ölçüde bir değiştokuş olabilir; ama bu, zayıfların İç Parti'den çıkarılması ve Dış Parti'nin hırslı üyelerinin yükselmelerine izin verilerek zararsız kılınmalarıyla sınırlıdır. Ne var ki, uygulamada, proleterlerin Parti'ye girmelerine izin verilmez. Hoşnutsuzluk kaynağı olabilecek en yeteneklileri Düşünce Polisi tarafından belirlenip yok edilir. Ama bu durum bir süreklilik göstermediği gibi, bir kural haline de getirilmemiştir. Parti, sözcüğün eski anlamında bir sınıf değildir. İktidarı ille de kendi çocuklarına aktarmak gibi bir amacı yoktur; en yeteneklileri başta tutmanın başka bir yolu kalmasa, proleterler arasından yepyeni bir kuşağı saflarına katmakta hiç duraksamaz. Parti'nin kalıtsal bir örgüt olmaması, zor yıllarda, muhalefetin tarafsızlaştırmasında hiç de azımsanmayacak bir rol oynamıştı. "Sınıf ayrıcalığı" denen şeye karşı savaşım vermek üzere eğitilmiş eski türden sosyalist, kalıtsal olmayanın sürekli olamayacağı kanısındaydı. Oligarşinin sürekliliğinin fiziksel olmasının gerekmediğini görmediği gibi, kalıtsal aristokrasilerin her zaman kısa ömürlü olduğunu, buna karşılık Katolik Kilisesi gibi edinik örgütlerin kimi zaman yüzlerce, binlerce yıl sürebildiğini durup düşünmemişti bile. Oligarşik yönetimin özü babadan oğula geçmesi değil, ölülerin yaşayanlara dayattığı belirli bir dünya görüşü ve belirli bir yaşam biçiminin sürdürülmesinde diretilmesidir. Yönetici kesim, ardıllarını ortaya koyabildiği sürece yönetici kesimdir. Parti, soyunu değil, kendisini sürdürmekle ilgilenir. İktidarı kimin elinde tuttuğu önemli değildir, yeter ki hiyerarşik yapı hep aynı kalsın.

    Zamanımızı nitelendiren tüm inançlar, alışkanlıklar, beğeniler, duygular, düşünsel eğilimler gerçekte Parti'nin gizemini korumak ve günümüz toplumunun gerçek doğasının anlaşılmasını önlemek üzere düzenlenmiştir. Şu anda somut bir başkaldırı, hatta bir başkaldırı hazırlığı bile olanaksızdır. Proleterlerin korkulacak bir yanı yoktur. Kaderlerine terk edilmiş olan proleterler, yalnızca başkaldırı dürtüsünden yoksun olarak değil, aynı zamanda dünyanın daha farklı olabileceğini kavrama gücünden de yoksun bir biçimde kuşaklar ve yüzyıllar boyunca çalışacak, üreyecek ve öleceklerdir. Proleterler, ancak sanayi teknolojisinin gelişimi onların daha ileri düzeyde eğitilmelerini gerekli kılsaydı tehlikeli olabilirlerdi; ama askeri ve tecimsel rekabet artık önemini yitirdiği için, halkın eğitiminin düzeyi düşmektedir. Kitlelerin ne düşündükleri ya da ne düşünmedikleri, ilgilenmeye değmez bir sorun olarak görülmektedir. Bir düşünceleri olmadığı için onlara düşünsel özgürlük tanınabilir. Buna karşılık, bir Parti üyesinin en önemsiz konuda bile en küçük bir düşünsel sapma göstermesi hoş görülemez.

    Parti üyesi ömrü boyunca Düşünce Polisi'nin denetimi altında yaşar. Yalnızken bile yalnız olduğundan bir türlü emin olamaz. Uykuda ya da uyanık, çalışıyor ya da dinleniyor, banyoda ya da yatağında, nerede ne yapıyor olursa olsun, hiçbir uyarıda bulunulmadan ve denetlendiğini bilmeden denetlenir. Yaptığı her şey ilgilenilmeye değerdir. Dostlukları, dinlenceleri, karısına ve çocuklarına karşı tutumu, bir başınayken yüzünde beliren ifade, uykusunda mırıldandığı sözler, hatta vücudunun kendine özgü hareketleri kılı kırk yararcasına incelenir. Yalnızca açıktan açığa yanlış davranışlarının değil, gösterdiği her türlü tuhaflığın, alışkanlıklarında meydana gelen her türlü değişikliğin, bir iç savaşımın belirtisi olabilecek her türlü öfkelenişin saptanmaması olanaksızdır. Hiçbir konuda seçme özgürlüğü yoktur. Öte yandan, nasıl hareket edeceği herhangi bir yasaya ya da açık seçik belirlenmiş davranış ilkelerine bağlanmış değildir. Okyanusya'da yasa diye bir şey yoktur. Saptandıkları zaman kesin ölüm demek olan düşünceler ve davranışlar resmi olarak yasaklanmamıştır ve ardı arası kesilmeyen temizlikler, tutuklamalar, işkenceler, hapse atmalar ve buharlaştırmalar gerçekten suç işlemiş olan kişileri cezalandırmak için değil, ileride suç işleyebileceği düşünülen kişileri yok etmek amacıyla uygulanır. Bir Parti üyesinin yalnızca düşüncelerinin değil, içgüdülerinin de doğru olması gerekir. Ondan beklenen inançlar ve davranışların pek çoğu hiçbir zaman açık seçik belirtilmez; açık seçik belirtilse, İngsos'un bağrındaki çelişkiler açığa çıkacaktır. Parti üyesi su katılmadık bir bağnazsa (Yenisöylem'de derindüşünür), her koşulda, hangi inancın doğru olduğunu ya da kendisinden hangi duygunun beklendiğini, düşünmeye gerek duymadan, bilecektir. Kaldı ki, çocukluğunda gördüğü ve suçdurdurum, aklakara ve çiftdüşün gibi Yenisöylem sözcükleri çevresinde dönen incelikli zihin eğitimi, onu, neyle ilgili olursa olsun derin düşünme konusunda isteksiz ve yeteneksiz kılar.

    Bir Parti üyesinden kişisel duygular taşımaması ve coşkuya kapılmaması beklenir. Dışarıdaki düşmanlara ve içerideki hainlere karşı bitmek bilmeyen bir nefretle, sürekli bir zafer sevinciyle ve Parti'nin gücü ve bilgeliği karşısında kendini aşağılayarak yaşaması gerekir. Yaşadığı yavan, doyumsuz hayatın neden olduğu hoşnutsuzluklar İki Dakika Nefret gibi yöntemlerle dışarıya yöneltilip giderilir ve kuşkucu ya da asi bir kişilik yaratabilecek kuruntular genç yaşlarda aşılanan iç disiplinle önceden yok edilir. Küçük çocuklara bile öğretilebilecek bu iç disiplinin ilk ve en basit aşamasına Yenisöylem'de suçdurdurum denir. Suçdurdurum, her türlü tehlikeli düşüncenin eşiğinde adeta içgüdüsel olarak ansızın durabilme becerisi anlamına gelir. Kıyaslamaları kavramama, mantık hatalarını algılamama, İngsos'a ters düşüyorsa en basit görüşleri bile yanlış anlama ve sapkınlığa varabilecek her türlü düşünceden sıkılma ya da nefret etme gücünü içerir. Sözün kısası, suçdurdurum, koruyucu aptallık demektir Ne ki, aptallık yeterli değildir. Tam tersine, gerçek anlamda bağnazlık, zihnin işleyişine, bir akrobatın bedenine hükmettiği kadar hükmedebilmeyi gerektirir. Okyanusya toplumu, sonuçta, Büyük Birader'in her şeye kadir, Parti'nin de yanılmaz olduğu inancına dayanır. Ama aslında Büyük Birader her şeye kadir, Parti de yanılmaz olmadığı için, olguların ele alınışında her an sürekli bir esneklik gereklidir. Buradaki anahtar sözcük, aklakara'dır. Pek çok Yenisöylem sözcüğü gibi bu sözcüğün de birbiriyle çelişen iki anlamı vardır. Düşman söz konusu olduğunda, apaçık gerçeğin karşısına dikilerek küstahça aka kara, karaya ak demektir. Bir Parti üyesi söz konusu olduğunda ise, Parti disiplini öyle gerektirdiğinde gönülden bir sadakatle aka kara, karaya ak demektir. Ama aynı zamanda, akın kara olduğuna inanmak, dahası akın kara olduğunu bilmek ve o güne kadar bunun tam tersine inandığını unutmak anlamına gelir. Böyle bir şey geçmişin sürekli olarak değiştirilmesini gerektirir, ki bunu olanaklı kılan da geri kalan her şeyi kapsayan ve Yenisöylem'de çiftdüşün diye bilinen düşünce sistemidir.

    Geçmişin değiştirilmesi iki nedenle gereklidir. Bunlardan biri yan nedendir ve önlem niteliği taşır. Yan neden, Parti üyesinin, tıpkı proleter gibi, günümüz koşullarına biraz da elinde hiçbir kıyaslama ölçütü bulunmadığı için katlanıyor olmasıdır. Parti üyesi, yabancı ülkelerden kopartıldığı gibi geçmişten de kopartılmalıdır, çünkü atalarından daha iyi durumda olduğuna ve ortalama yaşam düzeyinin sürekli yükseldiğine inanması gerekmektedir. Ama geçmişin yeniden düzenlenmesinin asıl önemli nedeni, Parti'nin yanılmazlığının korunmak zorunda olmasıdır. Parti'nin öngörülerinin hep doğru çıktığını göstermek için söylevlerin, istatistiklerin, tekmil kayıtların sürekli güncelleştirilmesi yeterli değildir. Aynı zamanda öğretide ya da politik çizgide en küçük bir değişikliğe izin verilmemelidir. Çünkü fikir ya da politik çizgi değiştirmek, zayıflık belirtisidir. Örneğin, Avrasya ya da Doğuasya (hangisi olursa olsun) bugün düşmanınsa, o ülkenin eskiden beri hep düşmanın olmuş olması gerekir. Gerçekler bunun tersini mi söylüyor, o zaman gerçekler değiştirilmelidir. Böylece tarih sürekli olarak yeniden yazılır. Geçmişin Gerçek Bakanlığı tarafından günü gününe çarpıtılması, düzenin varlığını korumak açısından, Sevgi Bakanlığı'nca yürütülen baskı ve istihbarat çalışmaları kadar gereklidir.

    Geçmişin değişebilirliği, İngsos'un ana ilkesidir. Geçmişte olup bitenlerin nesnel bir varlığının olmadığı, varlığını yalnızca yazılı kayıtlarda ve belleklerde sürdürdüğü ileri sürülür. Kayıtlar ve bellekler neyi kabul ediyorsa, geçmiş odur. Parti tüm kayıtları da, üyelerinin zihinlerini de tam bir denetim altında tuttuğuna göre, geçmiş de Parti nasıl olmasını istiyorsa öyle olacaktır. Ayrıca, geçmiş değiştirilebilir olsa da, değiştirildiğine ilişkin tek bir örnek bile yoktur. Çünkü o anda gerek duyulduğu biçimde yeniden oluşturulduğunda, geçmiş artık bu yeni biçimdir, daha önce farklı bir geçmiş yaşanmış olamaz. Çoğu zaman olduğu gibi, aynı olayın bir yıl içinde pek çok kez değiştirilmesi gerekse de geçerlidir bu. Mutlak gerçek her zaman Parti'nin tasarrufundadır ve şurası açıktır ki, mutlak hiçbir zaman bugünkünden farklı olmuş olamaz. Bundan da anlaşılacağı gibi, geçmişin denetim altına alınması her şeyden önce belleğin eğitilmesine bağlıdır. Tüm yazılı kayıtların o günün bağnazlığıyla uyuşmasını sağlamak yalnızca mekanik bir iştir. Ama olayların istendiği biçimde meydana geldiğini anımsamak da gereklidir. Ve birinin anılarını yeniden düzenlemek ya da yazılı kayıtları çarpıtmak gerekliyse, o zaman bunları yaptığını unutmak da gereklidir. Bunun nasıl becerileceği herhangi bir zihinsel teknik gibi öğrenilebilir. Parti üyelerinin çoğu ve elbette bağnaz oldukları kadar zeki de olan herkes bunu öğrenmiştir. Eskisöylem'de buna açıkça "gerçeklik denetimi" denmiştir. Yenisöylem' de ise, çok başka şeyleri de kapsasa da, çiftdüşün denir.

    Çiftdüşün, insanın iki çelişik inancı zihninde aynı anda bulundurabilmesi ve ikisini de kabullenebilmesi anlamına gelir. Partili aydın, anılarının ne yönde değiştirilmesi gerektiğini bildiği gibi, gerçeklikle oyun oynadığını da bilir; ama çiftdüşün uygulayarak kendini gerçekliğin çiğnenmediğine de inandırır. Bu işlem bilinçli bir biçimde yapılmak zorundadır, yoksa yeterince kusursuz olmaz; ama aynı zamanda bilinçsiz bir biçimde de yapılmak zorundadır, yoksa insanda bir sahtelik, dolayısıyla da suçluluk duygusu uyandırır. Parti'nin asıl işi, uğrunda savaşılan amaçta tam bir dürüstlükle kararlı olmayı elden bırakmadan, bilinçli yanıltmayı da uygulamak olduğundan, İngsos'un özünde çiftdüşün yatar. İçtenlikle inanarak bile bile yalan söylemek, artık uygun görülmeyen her türlü gerçeği unutmak, sonra yeniden gerektiğinde de gerekli olduğu sürece yeniden anımsamak, nesnel gerçekliğin varlığını yadsımak ve bütün bunları yaparken yadsıdığın gerçekliği göz önünde bulundurmak... Bunların hepsi de olmazsa olmaz şeylerdir. Çiftdüşün sözcüğünü kullanırken bile çiftdüşün uygulamak gereklidir. Çünkü insan bu sözcüğü kullanmakla, gerçeklikle oynayıp onu çarpıttığını kabulleniyordur; yeni bir çiftdüşün'le bunu kafasından siler ve yalan her zaman gerçeğin bir adım önünde, bu böyle sürüp gider. Sonuç olarak, Parti çiftdüşün sayesinde tarihin akışını durdurabilmiştir ve hepimiz biliyoruz ki, daha binlerce yıl durdurmayı sürdürebilir.

    Tüm eski oligarşiler ya katılaştığı ya da yumuşadığı için yıkılmıştır. Ya pusulayı şaşırıp kibre kapıldıkları, değişen koşullara ayak uyduramadıkları için devrilmişlerdir ya da gevşeyip ürkekleştikleri, zor kullanmaları gerektiğinde ödünler verdikleri için. Demek, ya bilinçlilikten ya da bilinçsizlikten yıkılmışlardır. Parti'nin başarısı, bu iki durumun aynı anda var olabildiği bir düşünce sistemi yaratmış olmasındadır. Kaldı ki, Parti'nin egemenliği ancak böyle bir düşünsel temel üstünde kalıcı kılınabilirdi. Yönetmek ve yönetimini sürekli kılmak istiyorsan, gerçeklik duygusunu yolundan çıkaracaksın. Çünkü yönetmenin sırrı, bir yandan kendinin yanılmazlığına inanırken, bir yandan da geçmişteki hatalarından ders çıkarabilmektedir.

    Söylemeye bile gerek yok ki, çiftdüşün'ü en ustaca uygulayanlar, çiftdüşün'ü icat edenler ve onun sonsuz bir zihinsel yanıltma sistemi olduğunu bilenlerdir. Toplumumuzda, olup bitenleri en iyi bilenler, aynı zamanda dünyayı olduğu gibi görmekten en uzak olanlardır. Genellikle, kavrayış ne denli fazlaysa, yanılma da o ölçüde fazladır: Zekâ ne denli fazlaysa, akıl o ölçüde azdır. Bunun açık bir örneği, bir insan toplumsal skalada yükseldikçe savaş isterisinin de şiddetlenmesidir. Savaş karşısında nerdeyse en akılcı tutumu gösterenler, durmadan el değiştiren bölgelerin bağımlı halklarıdır. Savaş, onların gözünde, tepelerindeki dev bir gelgit dalgası gibi sürekli gidip gelen bir tehlikeden başka bir şey değildir. Hangi tarafın kazanacağı konusunda tam bir kayıtsızlık içindedirler. Efendilerinin değişmesinin hiçbir şeyi değiştirmeyeceğinin, yeni efendilerinin de onlara eski efendileri gibi davranacağının, eski efendileri için ne kadar çalışıyorlarsa yeni efendileri için de o kadar çalışacaklarının ayırdındadırlar. "Proleterler" dediğimiz, azıcık daha iyi koşullardaki işçiler ancak zaman zaman savaşın bilincine varırlar. Gerektiğinde kışkırtılarak korku ve nefret taşkınlıklarına yöneltilebilirler, ama kendi başlarına kaldıklarında da savaşın olduğunu uzun süre unutabilirler. Asıl savaş coşkusu, en çok Parti saflarında, özellikle de İç Parti'de görülür. Dünyanın ele geçirilmesi gerektiğine en çok bunun olanaksız olduğunu bilenler inanırlar. Karşıtların –bilgi ile bilgisizliğin, siniklik ile bağnazlığın– her nasılsa kaynaştırılması Okyanusya toplumunun belirleyici özelliklerinden biridir. Resmi ideoloji, en küçük bir pratik nedenin olmadığı durumlarda bile çelişkilerle doludur. Sözgelimi, Parti, sosyalist hareketin savunduğu temel ilkeleri yadsıyıp yerin dibine batırır ve bunu sosyalizm adına yaptığını ileri sürer. İşçi sınıfını yüzyıllardır görülmemiş bir biçimde aşağılarken, üyelerine, bir zaman kol emekçilerinin giydiği ve bu nedenle seçildiği söylenen bir üniforma giydirir. Aile dayanışmasını sistemli bir biçimde baltalarken, önderine doğrudan doğruya aile bağlılığını çağrıştıran bir ad yakıştırır. Bizleri yönetmekte olan dört Bakanlığın adları bile, gerçeklerin kasıtlı olarak tersyüz edilmesindeki saygısızlığın yansımasıdır. Barış Bakanlığı savaşın, Gerçek Bakanlığı yalanların, Sevgi Bakanlığı işkencenin, Varlık Bakanlığı yokluğun bakanlığıdır. Bu çelişkiler rastlantısal olmadığı gibi, sıradan bir ikiyüzlülükten de kaynaklanmaz; bunlar, çiftdüşün'ün bilinçli uygulamalarıdır. Çünkü iktidar ancak çelişkilerin uzlaştırılmasıyla sonsuza kadar korunabilir. Eski döngü başka hiçbir biçimde kırılamaz. İnsanların eşit olmaları engellenecekse –bizim deyimimizle Yüksek kesimdekiler yerlerini hep koruyacaklarsa–, ağır basan zihin hali denetimli çılgınlık olmalıdır.

    Ama şu ana kadar nerdeyse göz ardı ettiğimiz bir soru var. O da şu: İnsanların eşitliğinin neden engellenmesi gerekmektedir? Sürecin işleyişinin doğru tanımlandığını varsayarsak, tarihi belirli bir zamanda dondurmak için verilen bu kılı kırk yararcasına planlanmış dev uğraşa neden gerek duyulmaktadır?

    Burada sırrın özüne varıyoruz. Daha önce gördüğümüz gibi, Parti'nin, en çok da İç Parti'nin üstün becerisi, çiftdüşün'e bağlıdır. Ama bunun da derininde, ilk önce iktidarın ele geçirilmesine yol açan, ardından da çiftdüşün, Düşünce Polisi, sürekli savaş ve tüm gerekli donanımın ortaya çıkmasını sağlayan güdü, o hiç sorgulanmayan içgüdü yatar. Bu güdü aslında..

    (...)

    Üçüncü Bölüm
    Savaş Barıştır.

    Dünyanın üç büyük süper-devlete bölünmesi, yirminci yüzyılın ortalarına gelinmeden öngörülebilecek ve gerçekten de öngörülmüş bir olaydı. Avrupa'nın Rusya tarafından, Britanya İmparatorluğu'nun da Birleşik Devletler tarafından ele geçirilmesiyle birlikte, var olan üç devletten ikisi oluşmuştu bile. Üçüncü devlet Doğuasya ise, ancak on yıl kadar süren karışık savaşlardan sonra ortaya çıktı. Üç süper-devlet arasındaki sınırlar kimi yerlerde rastgele oluşmuştur, kimi yerlerde savaşın gidişine göre değişip durur, ama genellikle coğrafi konuma uyar. Avrasya, Portekiz'den Bering Boğazı'na kadar, Avrupa'nın ve Asya anakarasının tüm kuzeyini kapsar. Okyanusya, Kuzey ve Güney Amerika'yı, aralarında Britanya Adaları'nın da bulunduğu Atlas Okyanusu adalarını, Avustralasya'yı ve Afrika'nın güneyini içine alır. Ötekilerden daha küçük olan ve batı sınırı pek o kadar belirli olmayan Doğuasya ise, Çin ve onun güneyindeki ülkeleri, Japon adalarını ve Mançurya, Moğolistan ve Tibet'in büyük ama durmadan değişen bir bölümünü kapsar.

    Bu üç süper-devlet, saflaşmalar değişmekle birlikte, son yirmi beş yıldır birbiriyle sürekli savaşmaktadır. Ne var ki, savaş artık yirminci yüzyılın ilk onyıllarındaki amansız yok etme savaşı olmaktan çıkmıştır. Birbirlerini yok edemeyen, birbirleriyle savaşmaları için hiçbir somut nedenleri olmadığı gibi, aralarında gerçek bir ideolojik ayrılık da bulunmayan taraflar arasında, sınırlı hedefleri olan bir savaştır bu. Ancak bu, çarpışmaların ya da savaşla ilgili tutumun eskisi kadar gaddarca olmaktan çıktığı ya da daha soylu bir niteliğe büründüğü anlamına gelmemektedir. Tam tersine, savaş çılgınlığı tüm ülkelerde olanca evrenselliğiyle sürmekte; ırza geçme, yağmalama, çocukları boğazlama, tüm halkı köleleştirme, hatta tutsakların kaynar suya atılması ve diri diri gömülmesi gibi eylemler olağan sayılmakta, dahası bütün bunlar düşman tarafından değil de kendi ülkeniz tarafından yapılıyorsa, övgüyle karşılanmaktadır. Ama doğrudan savaşa giren insanların sayısı pek az olduğu gibi, bunların çoğu iyi eğitim görmüş ve uzlaşmış kişilerdir; üstelik savaş eskiye oranla çok daha az kayba yol açmaktadır. Meydana gelen çarpışmalar da, sokaktaki insanın pek haberinin olmadığı belirsiz sınırlarda ya da deniz yollarındaki stratejik noktaları koruyan Yüzen Kalelerin çevresinde gerçekleşmektedir. Savaş, uygarlık merkezlerinde, tüketim maddelerinin durmadan kısıtlanmasından ve arada sırada otuz kırk kişinin ölümüne yol açan tepkili bombalardan başka bir anlam taşımamaktadır. Aslında savaş nitelik değiştirmiştir. Daha doğrusu, savaşın nedenlerinin önem sırası değişmiştir. Yirminci yüzyılın başlarındaki büyük savaşlarda sınırlı bir rol oynayan güdüler artık başat bir duruma gelmiştir ve bilinçli bir kabul görmekte ve temel alınmaktadır.

    Bugünkü savaşın niteliğini anlamak için –çünkü tarafların birkaç yılda bir yeniden saflaşmalarına karşın, savaş aynı savaştır–, her şeyden önce, kesin bir sonuca ulaşmasının olanaksız olduğunu kavramak gerekir. Üç süper-devletten hiçbiri, öteki ikisi bir araya gelse bile, kesin bir yenilgiye uğratılamaz. Çünkü aralarında sarsılmaz bir güç dengesi vardır ve doğal savunmaları olağanüstüdür. Avrasya'yı uçsuz bucaksız toprakları, Okyanusya'yı Atlas Okyanusu ile Büyük Okyanus'un engin suları, Doğuasya'yı da halklarının doğurganlığı ve çalışkanlığı korumaktadır. İkincisi, artık maddi anlamda uğruna savaşılacak bir şey kalmamıştır. Üretim ile tüketimin birbirine uyumlu kılındığı, kendi kendine yeterli ekonomilerin oluşmasıyla birlikte, daha önceki savaşların ana nedeni olan pazar kapışmaları son bulmuş, hammadde kavgaları artık bir ölüm kalım sorunu olmaktan çıkmıştır. Üç süper-devletin de toprakları o kadar geniştir ki, gereksinim duyduğu hammaddelerin hemen hemen tümünü kendi sınırları içinde elde edebilmektedir. Yine de, savaşın dolaysız bir ekonomik amacı olduğu düşünülecek olursa, bugünkü savaş bir işgücü savaşıdır. Süper-devletlerin sınırları dışında, hiçbirinin kalıcı egemenlik kuramadığı geniş bir dörtgen yer almakta, dört köşesini Tanca, Brazzaville, Darwin ve Hongkong kentlerinin tuttuğu bu bölgede dünya nüfusunun yaklaşık beşte biri yaşamaktadır. Üç devlet sürekli olarak bu yoğun nüfuslu bölgeleri ve kuzey buz başlığını ele geçirmek için savaşım vermektedir. Sonuçta, tartışmalı bölgenin tümünü tek başına hiçbir devlet denetim altına alamamaktadır. Bölgenin çeşitli bölümleri durmadan el değiştirmekte, şu ya da bu yörenin apansız bir ihanetle ele geçirilmesi sonucunda, cepheleşmelerde sürekli değişiklik olmaktadır.

    Tartışmalı bölgelerin tümünde değerli madenler bulunmakta ve kauçuk gibi, daha soğuk iklimlerde daha pahalı yöntemlerle yapay bir biçimde üretilmek zorunda kalınan önemli bitkisel ürünler yetişmektedir. Ama en önemlisi, buralarda bitmez tükenmez bir ucuz emek kaynağı bulunmasıdır. Ekvatoral Afrika'yı, Ortadoğu ülkelerini, Güney Hindistan'ı ya da Endonezya Takımadalarını denetimi altına alan devlet, boğaz tokluğuna başını kaldırmadan çalışan yüz milyonlarca ırgatın bedenlerini de ele geçirmiş olur. Bu bölgelerin nerdeyse açıkça köleleştirilmiş olan insanları, durmadan bir istilacıdan bir başka istilacının eline düşerken, daha çok silah üretme, daha çok toprak ele geçirme, daha çok işgücünü denetleme, daha da çok silah üretme, daha da çok toprak ele geçirme yarışında kömür ve petrol gibi kullanılırlar. Gerçekte, çarpışmaların asla tartışmalı bölgelerin sınırlarının ötesine geçmediği bilinmelidir. Avrasya'nın sınırları Kongo havzası ile Akdeniz'in kuzey kıyısı arasında gidip gelir; Hint Okyanusu ve Büyük Okyanus'taki adalar Okyanusya ile Doğuasya arasında durmadan el değiştirir; Moğolistan'da Avrasya ile Doğuasya arasındaki sınır çizgisi sürekli değişir; üç devlet de, büyük ölçüde ıssız ve keşfedilmemiş yörelerden oluşan, Kutup çevresindeki uçsuz bucaksız topraklarda hak iddia eder: Ama güç dengesi hemen hemen hiç değişmez ve her süper-devletin ana topraklarına hiçbir zaman dokunulmaz. Üstelik Ekvator çevresindeki, sömürülen halkların emeği aslında dünya ekonomisi için hiç de gerekli değildir. Bunlar dünyanın zenginliğine hiçbir şey katmaz, çünkü ürettikleri her şey savaş için kullanılır, savaşmanın amacı ise her zaman, verilecek başka bir savaşta daha iyi bir konumda olmaktan başka bir şey değildir. Köle halkların emeği, yalnızca sürekli savaşın temposunun hızlandırılmasını sağlar. Onlar olmasa da, dünya toplumunun yapısı ve varlığını sürdürme yolu temelde değişmeyecektir.

    Modern savaşın ana amacı (bu amaç, çiftdüşün ilkelerine uygun olarak, İç Parti yönetiminin beyinleri tarafından aynı anda hem benimsenmiş hem de reddedilmiştir), genel yaşam düzeyini yükseltmeksizin, makinelerin ürettiklerini tüketmektir. On dokuzuncu yüzyıl sonlarından bu yana, tüketim malları fazlasının ne yapılacağı, sanayi toplumunun gizil bir sorunu olagelmiştir. Pek az insanın yeterince yiyecek bulabildiği günümüzde bu sorun hiç kuşkusuz ivedilik taşımamaktadır; dahası, hiçbir yapay yok etme süreci yaşanmıyor olsaydı bile ivedilik kazanmayabilirdi. Günümüz dünyası, 1914'ten önceki dünyayla, hele o dönemin insanlarının düşledikleri gelecekle karşılaştırıldığında, çorak, açlık çekilen ve yıkıntıya dönmüş bir yerdir. Yirminci yüzyılın başlarında, nerdeyse bütün okuryazar insanların aklından, son derece zengin, insanlara boş vakit sağlayan, düzenli ve verimli bir geleceğin toplumu düşü –cam, çelik ve karbeyaz betondan oluşan parlak, pırıl pırıl bir dünya– geçmekteydi. Bilim ve teknoloji baş döndürücü bir hızla gelişiyordu ve bu gelişmenin böyle sürüp gideceği doğal görünüyordu. Ne var ki, biraz bitmek bilmeyen savaşlar ve devrimlerden dolayı güçten düşülmesi yüzünden, biraz da bilimsel ve teknik ilerleme tekdüzeleştirilmiş bir toplumda asla var olamayacak deneysel düşünceye dayandığı için, beklenen olmadı. Bir bütün olarak bakıldığında, bugün dünya elli yıl öncesinden daha ilkel. Gerçi bazı geri kalmış bölgeler kalkındı, savaşlar ve polis istihbaratıyla ilgili olarak pek çok aygıt geliştirildi, ama deneyler ve buluşlar büyük ölçüde durdu ve bin dokuz yüz ellilerdeki nükleer savaşın yol açtığı yıkımlar hiçbir zaman tam anlamıyla onarılmadı. Kaldı ki, makinelerin içerdiği tehlike olduğu gibi duruyor. İlk makinenin ortaya çıktığı andan başlayarak, aklı başında bütün insanlar, ağır çalışma koşulları ve eşitsizliğin sürmesine gerek kalmadığını açık seçik anlamışlardı. Makineler bilinçli olarak bu amaçla kullanılmış olsaydı, açlık, aşırı çalışma, pislik, cehalet ve hastalık birkaç kuşak sonra yok edilebilirdi. Aslında, makine, böyle bir amaçla kullanılmamasına karşın, kendiliğinden bir işleyişle –bazen paylaştırılmak zorunda kalınan bir zenginlik üreterek– on dokuzuncu yüzyılın sonu ve yirminci yüzyılın başındaki yaklaşık elli yıllık bir dönemde ortalama insanın yaşam düzeyini çok büyük ölçüde yükseltti.

    Gel gör ki, zenginliğin genel yükselişinin hiyerarşik bir toplumun ortadan kaldırılmasını tehlikeye düşürdüğü, ama aslında hiyerarşik toplumun bir anlamda ortadan kaldırılması demek olduğu da açıktı. Belli ki, herkesin daha az çalıştığı, yeterince yiyecek bulduğu, banyosu ve buzdolabı olan bir evde yaşadığı, bir arabası, hatta uçağı olduğu bir dünyada, eşitsizliğin en belirgin, belki de en önemli biçimi ortadan kalkmış olacaktı. Zenginlik, bir kez genelleşti mi, ayrım tanımayacaktı. Hiç kuşku yok ki, kişisel mülk ve lüks anlamında zenginliğin eşit bir biçimde dağıtılacağı, buna karşılık iktidarın küçük bir ayrıcalıklı zümrenin elinde toplanacağı bir toplum düşünmek mümkündü. Ama böyle bir toplum uygulamada uzun süre ayakta kalamazdı. Çünkü boş vakit ve güvenlik herkesçe paylaşıldığında, yoksulluğun serseme çevirdiği geniş kitleler okuryazar olacak, kendi başına düşünmeyi öğrenecek, o zaman da hiçbir işe yaramadığını sonunda fark ettiği ayrıcalıklı azınlığı ortadan kaldıracaktı. Hiyerarşik toplumun varlığı, uzun sürede, ancak yoksulluk ve cehalete yaslanarak sürebilirdi. Yirminci yüzyılın başlarında bazı düşünürlerin hayalini kurdukları gibi, geçmişin tarım toplumuna geri dönmek de uygulanabilir bir çözüm değildi. Bu, hemen hemen tüm dünyada handiyse içgüdüselleşmiş makineleşme eğilimine ters düşüyordu; dahası, sanayileşmede geri kalan her ülke askeri açıdan da güçsüz düşüyor, daha gelişmiş rakiplerinin dolaylı ya da dolaysız boyunduruğu altına giriyordu.

    Mal üretimini kısıtlayarak halk kitlelerinin yoksulluğunu sürdürmek de yeterli bir çözüm değildi. Kapitalizmin son aşamasına geldiği, kabaca 1920 ve 1940 yılları arasında büyük ölçüde böyle oldu. Birçok ülkenin ekonomisi durgunluğa bırakıldı, topraklar ekilmedi, yeni makine yatırımları yapılmadı, halkın geniş kesimleri çalıştırılmadı ve yarı aç yarı tok, Devlet yardımına terk edildi. Ama bu da askeri bakımdan güçsüz düşülmesine yol açtı ve getirdiği yoksunluklar açıkça gereksiz olduğundan, muhalefeti kaçınılmaz kıldı. Sorun, dünyanın gerçek zenginliğini artırmadan sanayinin çarklarının nasıl döndürüleceğiydi. Üretimin sürdürülmesi, ama ürünlerin dağıtılmaması gerekiyordu. Uygulamada bunu gerçekleştirmenin tek yolu da, savaşın sürekli kılınmasıydı.

    Savaşın asıl yaptığı, yok etmektir; ama ille de insanları yok etmesi gerekmez, insan emeğinin ürünlerini de yok eder. Savaş, halk kitlelerini fazlasıyla rahata erdirecek, dolayısıyla uzun sürede kafalarının fazlasıyla çalışmasını sağlayacak araç gereç ve donatımı paramparça etmenin, stratosfere yollamanın ya da denizin dibine göndermenin bir yoludur. Savaşta kullanılan silahlar yok edilmese bile, silah yapımı, tüketilebilecek herhangi bir şey üretmeksizin işgücünü kullanmanın uygun bir yoludur. Sözgelimi, bir Yüzen Kale'de, birkaç yüz şilebin yapımında kullanılabilecek emek yatar. Sonunda, kimseye somut bir yarar sağlamadan sökülüp hurdaya çıkarılır ve yeniden büyük emekler harcanarak yeni bir Yüzen Kale yapılır. Savaş uğraşı, ilke olarak, her zaman halkın basit gereksinimleri karşılandıktan sonra geriye kalabilecek üretim fazlasını tüketecek biçimde tasarlanır. Uygulamada, halkın gereksinimleri hiçbir zaman yeterince değerlendirilmediği için, sonunda zorunlu gereksinimlerin yarısı hep eksik kalır; ama bu bir avantaj olarak görülür. Ayrıcalıklı kesimlere bile sıkıntı çektirmek, bilinçli bir tutumun sonucudur; çünkü genel bir yoksunluğun hüküm sürmesi küçük ayrıcalıkların önemini artırır ve böylece bir kesim ile öbürü arasındaki farkı büyütür. Yirminci yüzyılın başlarındaki ölçütlere baktığımızda, bir İç Parti üyesinin bile çok yalın bir yaşam sürdüğünü, çalışarak yaşadığını görürüz. Ama yine de, sahip olduğu birkaç lüks –dayalı döşeli büyük bir apartman dairesi, daha iyi kumaştan yapılmış giysiler, yemeği, içkisi ve tütününün daha kaliteli olması, iki üç uşağının bulunması, özel arabası ya da helikopterinin olması– onu bir Dış Parti üyesinden farklı bir konuma yerleştirir; Dış Parti üyelerinin de, "proleterler" dediğimiz dibe vurmuş kitlelerle karşılaştırıldığında, benzer avantajları vardır. Sanki kuşatma altındaki bir kentte yaşanmaktadır da, zenginlik ile yoksulluk arasındaki ayrım bir parça at etine sahip olup olmamaya bağlıdır. Aynı zamanda, savaşta, dolayısıyla da tehlike altında yaşıyor olmanın farkındalığı, tekmil iktidarın küçük bir zümrenin ellerine teslim edilmesini, hayatta kalmanın doğal, kaçınılmaz koşulu kılar.

    Savaş, görüleceği gibi, gerekli yıkımı sağlamakla kalmaz, aynı zamanda bu yıkımı psikolojik bakımdan kabul edilebilir bir biçimde sağlar. İlke olarak, tapınaklar ve piramitler yaptırarak, çukurlar kazdırıp sonra yeniden kapattırarak, dahası çok büyük ölçülerde mal üretip sonra hepsini yakarak, dünyanın emek fazlasını boşa harcamak çok kolay olurdu. Ama bu, hiyerarşik bir toplumun yalnızca ekonomik temelini gerçekleştirirdi, duygusal temelini değil. Burada söz konusu olan, düzgün bir biçimde çalışmayı sürdürdüğü sürece davranışları önem taşımayan halk kitlelerinin morali değil, Parti'nin moralidir. En sıradan Parti üyesinin bile işinin ehli, çalışkan ve belirli sınırlar içinde de olsa zeki olması beklenir, ama korku, nefret, yaltaklanma, zafer düşkünlüğü gibi ruh halleri bulunan saf ve cahil bir bağnaz olması da gerekir. Başka bir deyişle, zihinsel yapısının savaş haline uygun olması gereklidir. İlle de gerçekten savaşılıyor olması gerekmez; belirleyici bir zafer mümkün olmadığından, savaşın nasıl gittiği de önemli değildir. Gerekli olan tek şey, bir savaş halinin var olmasıdır. Parti'nin üyelerinden istediği ve savaş ortamında daha kolay sağlanan zekâ yarılması artık genelleşmiştir, ama rütbe yükseldikçe bu daha da belirginlik kazanır. Savaş isterisi ve düşmandan nefretin en güçlü olduğu yer İç Parti'dir. Bir İç Parti üyesi, yönetici niteliği taşıdığı için, savaş haberlerinin uydurma olduğunu çoğu zaman bilmelidir ve tüm savaşın düzmece olduğunun, ya savaş diye bir şey olmadığının ya da açıklananlardan çok farklı amaçlar uğruna savaşıldığının çoğu zaman ayırdında olabilir; ama bunları bilmenin etkisi çiftdüşün tekniğiyle kolayca giderilir. Bu arada, bir İç Parti üyesi, savaşın gerçek, zaferin kaçınılmaz ve Okyanusya'nın tüm dünyanın tartışılmaz efendisi olduğuna gizemli bir biçimde inanmakta bir an bile duraksamaz.

    Tüm İç Parti üyeleri yaklaşmakta olan bu zafere yürekten inanırlar. Zafer ya giderek daha fazla toprak ele geçirip böylece olağanüstü bir güç üstünlüğü oluşturarak ya da yeni ve karşı durulmaz bir silah keşfederek elde edilecektir. Yeni silah arayışları aralıksız sürmektedir ve yaratıcı düşünceye yatkın beyinlerin at oynatabildiği pek az etkinlikten biridir. Bugün Okyanusya'da, eski anlamıyla Bilim, yok olmanın eşiğine gelmiş bulunmaktadır. Yenisöylem'de, "Bilim"i karşılayan tek bir sözcük yoktur. Geçmişin tüm bilimsel başarılarının dayandığı deneysel düşünce yöntemi, İngsos'un en temel ilkelerinin karşısındadır. Dahası, teknolojik ilerleme bile, ancak ürünleri insan özgürlüğünün daraltılmasında kullanılabiliyorsa gerçekleşir. Dünya, tüm yararlı uğraşlarda ya yerinde saymakta ya da geriye gitmektedir. Kitaplar makineler tarafından yazılırken, tarlalar atların çektiği sabanlarla sürülmektedir. Ne var ki, yaşamsal önem taşıyan konularda –açıkçası, savaş ve güvenlik casusluğu gibi konularda– deneysel yaklaşım hâlâ özendirilmekte ya da en azından hoş görülmektedir. Parti'nin iki hedefi, tüm yeryüzünü fethetmek ve her türlü bağımsız düşünme olasılığını tümden yok etmektir. O yüzden, Parti'nin çözmeye çalıştığı iki büyük sorun vardır. Bunlardan biri, bir insanın ne düşündüğünün kendisinden habersiz nasıl okunabileceği; öbürü de, yüz milyonlarca insanın önceden uyarılmadan birkaç saniye içinde nasıl öldürülebileceğidir. Bugün yapılmakta olan bilimsel araştırmaların konusu budur. Günümüzün bilimcisi, ya insanların yüz ifadelerinin, el kol hareketlerinin ve ses tonlarının anlamını kılı kırk yararcasına inceleyen ve uyuşturucuların, şok tedavisinin, hipnozun ve fiziksel işkencenin doğruyu söyletme etkilerini sınayan bir psikologla sorgulamacının bir karışımıdır ya da uzmanlık alanının yalnızca insanların canını almayla ilgili dallarıyla uğraşan bir kimyacı, fizikçi ya da biyolog. Uzmanlardan oluşan ekipler, Barış Bakanlığı'nın koskocaman laboratuvarlarında ve Brezilya ormanları, Avustralya çölleri ya da Antarktika'nın yitik adalarındaki gizli deney istasyonlarında, bıkıp usanmadan çalışmaktadır. Bazıları geleceğin savaşlarının lojistiğini planlamakta; bazıları her geçen gün daha büyük tepkili bombalar, gittikçe daha güçlü patlayıcılar ve gittikçe daha delinmez zırhlı levhalar geliştirmekte; bazıları koca kıtaların tekmil bitki örtüsünü yok edebilecek miktarlarda yeni ve daha ölümcül gazların, çözünür zehirlerin ya da her türlü antikora karşı bağışıklık kazanmış hastalık mikroplarının nasıl üretilebileceğini araştırmakta; bazıları suyun altında ilerleyen bir denizaltı gibi toprağın altında gidebilecek bir araç ya da bir yelkenli gibi hiçbir üsse bağımlı olmadan uçabilecek bir uçak üretmek için uğraşmakta; bazıları güneş ışınlarını uzayda binlerce kilometre uzaklıkta asılı duran merceklerde odaklandırmak ya da yeryüzünün merkezindeki ısıyı çekip sızdırarak yapay depremler ve deprem dalgaları oluşturmak gibi daha da uzak olasılıkları mümkün kılmaya çalışmaktadırlar.

    Gel gör ki, bu projelerin hiçbiri azıcık olsun gerçekleşmediği gibi, üç süper-devletten hiçbiri öbürleri üzerinde belirgin bir üstünlük kuramamaktadır. Daha da ilginci, üç devletin de daha şimdiden, bugünkü araştırmalarıyla keşfedileceklerinden çok daha güçlü bir silaha, atom bombasına sahip olmasıdır. Parti, her zaman yaptığı gibi, bu buluşu kendine mal etmeye çalışsa da, atom bombaları ilk kez bin dokuz yüz kırklarda ortaya çıkmış, on yıl kadar sonra da ilk kez geniş çaplı olarak kullanılmıştır. O sıralar özellikle Avrupa Rusyası, Batı Avrupa ve Kuzey Amerika'daki sanayi merkezlerine yüzlerce bomba bırakılmıştır. Sonunda, bütün ülkelerin egemen kesimleri, birkaç atom bombası daha atılacak olursa düzenli toplumun ortadan kalkacağını, dolayısıyla iktidarlarının son bulacağını anlamak zorunda kalmışlardır. O günden sonra, hiçbir resmi anlaşma yapılmadığı gibi, böyle bir anlaşmanın sözü bile edilmemiş olmasına karşın, tek bir bomba bile atılmamıştır. Üç devlet de atom bombası üretmeyi sürdürmekte ve önünde sonunda kullanma fırsatını bulacağına inanarak bir yerlere yığmaktadır. Bu arada, savaş sanatının son otuz kırk yıldır pek fazla değiştiği söylenemez. Gerçi helikopterler eskisinden daha çok kullanılmaktadır, bombardıman uçaklarının yerini büyük ölçüde güdümlü füzeler almıştır, kolay batırılabilen savaş gemileri ise yerini, batırılması nerdeyse olanaksız Yüzen Kalelere bırakmıştır; ama bunun dışında pek az gelişme olmuştur. Tanklar, denizaltılar, torpiller, makineli tüfekler, hatta tüfekler ve el bombaları hâlâ kullanılmaktadır. Bitmek bilmeyen kıyımların gazetelerde yer almasına, tele-ekranlarda gösterilmesine karşın, birkaç haftada yüz binlerce, hatta milyonlarca insanın can verdiği eski savaşların amansız çarpışmaları bir daha asla tekrarlanmamıştır.

    Üç süper-devletten hiçbiri, ağır bir bozguna uğrama riski taşıyan bir harekâta girişmez. Geniş çaplı bir harekâta kalkışılacaksa da, bu genellikle bir müttefike baskın yapmak biçiminde olur. Üç devletin izlediği ya da izler gibi göründüğü strateji aynıdır. Plan, çarpışmalar, pazarlıklar ve iyi zamanlanmış ihanetleri bir arada yürüterek, rakip devletlerden birini tümüyle kuşatan bir üs çemberi oluşturmak, sonra da o devletle bir dostluk antlaşması imzalayarak her türlü kuşkuyu gidermek üzere yıllarca barış içinde kalmaktır. Bu süre boyunca tüm stratejik noktalarda toplanacak atom bombası yüklü roketler, en sonunda aynı anda ateşlenecek ve düşmana karşılık verme olanağı tanınmayacaktır. İşte o zaman öteki süper-devletle bir dostluk antlaşması imzalanarak yeni bir saldırıya hazırlanılacaktır. Bu tertip, söylemeye bile gerek yok ki, gerçekleşmesi olanaksız bir hayaldir. Kaldı ki, Ekvator ve Kutup çevresindeki tartışmalı bölgeler dışında hiçbir yerde çarpışma olmamaktadır; düşman topraklarının istilasına hiçbir zaman girişilmemektedir. Süper-devletler arasındaki sınırların bazı yerlerde değişken olmasının nedeni de budur. Örneğin, Avrasya, coğrafi olarak Avrupa'nın bir parçası olan Britanya Adaları'nı kolayca ele geçirebilirdi ya da buna karşılık, Okyanusya'nın sınırlarını Ren nehrine, hatta Vistül nehrine kadar genişletmesi hiç de zor olmazdı. Ama bu da, bütün tarafların hiç dile getirmedikleri halde bağlı kaldıkları kültürel bütünlük ilkesini çiğnemek olurdu. Okyanusya bir zamanlar Fransa ve Almanya diye bilinen bu bölgeleri ele geçirecek olsaydı, orada yaşayanların kökünü kazımak gibi çok güç bir işe kalkışmak ya da teknik gelişme açısından aşağı yukarı Okyanusya'nın düzeyine ulaşmış yüz milyonluk bir nüfusu özümlemek zorunda kalacaktı. Üç süper-devlet de aynı sorunla karşı karşıyadır. Yapıları gereği, savaş tutsakları ve renkli kölelerle belirli ilişkiler dışında, yabancılarla kesinlikle hiçbir bağlantı kurmamaları gerekmektedir. O andaki resmi müttefike bile her zaman büyük bir kuşkuyla bakılmaktadır. Sıradan bir Okyanusya yurttaşının, savaş tutsakları dışında, bir Avrasya ya da Doğuasya yurttaşını görme olanağı bile olmadığı gibi, yabancı dil öğrenmesi de yasaktır. Yabancılarla bağlantı kurmasına izin verilirse, onların da kendisi gibi birer beniâdem olduklarını ve kendisine anlatılanların çoğunun yalan olduğunu anlayabilir. İçinde yaşadığı kapalı dünyanın duvarları yıkılabilir ve maneviyatının bağlı olduğu korku, nefret ve üstünlük duygusu yerle bir olabilir. O yüzden, İran, Mısır, Cava ya da Seylan sık sık el değiştirse de, üç süper-devlet, ana sınırlardan içeriye bombalardan başka bir şeyin asla girmemesi gerektiğinin farkındadır.

    Bunun altında, hiçbir zaman seslendirilmeyen, ama söylenmeden anlaşılan ve göz önünde tutulan bir gerçek yatmaktadır: Yaşam koşulları üç süper-devlette de birbirinin aynıdır. Okyanusya'daki egemen felsefenin adı İngsos'tur; Avrasya'da buna Neo-Bolşevizm denir; Doğusya'da ise bunun Ölüme Tapınma diye çevirebileceğimiz, ama belki Özünden Geçmek de diyebileceğimiz Çince bir adı vardır. Bir Okyanusya yurttaşının öteki iki felsefenin ilkelerini öğrenmesine izin verilmez, tam tersine o ilkeleri ahlâk ve sağduyuya yöneltilmiş barbarca saldırılar olarak lanetlemesi istenir. Aslında bu üç felsefenin birbirinden pek farkı olmadığı gibi, destekledikleri toplum düzenleri arasında da hiçbir fark yoktur. Her yerde aynı piramit yapısı, yarı kutsal bir öndere tapınma, sürekli savaşa dayanan ve sürekli savaşa hizmet eden bir ekonomi söz konusudur. Dolayısıyla, üç süper-devlet birbirinin topraklarını fethedemeyeceği gibi, bundan bir yarar da sağlayamaz. Tam tersine, birbirleriyle çatışmayı sürdürdükleri sürece, birbirine yaslanmış üç ekin demeti gibi birbirlerini ayakta tutarlar. Ve her zamanki gibi, üç devletin egemen kesimleri, ne yaptığının hem farkındadır hem de farkında değildir. Yaşamlarını dünyayı fethetmeye adamışlardır, ama aynı zamanda bilirler ki, savaşın sonsuza dek ve zafere ulaşmadan sürüp gitmesi gerekmektedir. Bu arada, fethedilme tehlikesinin olmaması, İngsos'un ve karşıtı düşünce sistemlerinin bir özelliği olan, gerçekliğin yadsınmasını olanaklı kılmaktadır. Gerçi daha önce de söylemiştik, ama süreklilik kazanan savaşın niteliğinin temelden değiştiğini bir kez daha vurgulamak isteriz.

    Eski çağlarda savaş, handiyse tanımı gereği, önünde sonunda son bulan, genellikle kesin bir zafer ya da bozgunla sona eren bir şeydi. Yine bir zamanlar, savaş, insan toplumlarının somut gerçeklikle sürekli ilişkide tutulmasını sağlayan başlıca araçlardan biriydi. İktidarı ellerinde tutanlar, her çağda, yönettikleri insanlara dünyaya ilişkin düzmece bir bakış açısı dayatmaya çalışmışlar, buna karşılık askeri güçlerini zayıflatabilecek hiçbir yanılsamaya arka çıkmayı göze alamamışlardır. Yenilgi, bağımsızlığın yitirilmesi ya da istenmeyen başka bir sonuç anlamına geldiği sürece, yenilgiye karşı alınacak önlemlerin ciddi olması gerekiyordu. Somut gerçekler göz ardı edilemezdi. Felsefede, dinde, ahlâkta ya da politikada iki kere iki beş edebilirdi, ama iş bir top ya da uçağın yapımına geldi mi, iki kere iki dört etmek zorundaydı. Güçsüz ülkeler önünde sonunda fethedilmeye mahkûmdu, güçlü olmak için verilen savaşımda ise hayallere yer yoktu. Dahası, güçlü olmak için geçmişten dersler çıkarmak, bunun için de geçmişte olup bitenleri iyi bilmek gerekiyordu. Hiç kuşkusuz, gazeteler ve tarih kitapları her zaman yanlı ve yanıltıcıydı, ama bugün uygulanan çarpıtmalar söz konusu değildi. Savaş, mantıklı davranmanın güvenilir bir bekçisiydi; hele egemen sınıflar açısından, mantıklı davranmanın belki de en önemli bekçisiydi. Savaşların kazanılması ya da kaybedilmesinin sorumluluğundan hiçbir egemen sınıf tümüyle kaçamazdı.

    Ama savaş gerçekten sürekli bir nitelik aldığında, tehlikeli olmaktan da çıkar. Savaş sürekli olunca, askeri gereklilik diye bir şey kalmaz. Teknik gelişme durabilir, en elle tutulur gerçekler bile yadsınabilir ya da göz ardı edilebilir. Daha önce de gördüğümüz gibi, bilimsel denebilecek araştırmalar savaş amaçlı olarak hâlâ sürdürülmektedir, ancak bunlar birer hayal olmaktan öteye geçmediği gibi, sonuç vermemesi de önem taşımamaktadır. Etkili olmaya, hatta askeri bakımdan etkili olmaya bile artık gerek kalmamıştır. Okyanusya'da Düşünce Polisi'nden başka hiçbir şey etkili değildir. Üç süper-devlet de alt edilmez olduğundan, sonunda her biri düşüncenin kolaylıkla saptırılabildiği ayrı bir dünya olup çıkmıştır. Gerçeklik, baskısını ancak gündelik yaşamın gereksinimlerinde duyurmaktadır: yeme ve içme, barınma ve giyinme gereksinimi, zehir içerek ya da üst katların pencerelerinden atlayarak canına kıymaktan sakınma gereksinimi gibi. Gerçi yaşam ile ölüm arasında, bedensel zevk ile bedensel acı arasında hâlâ bir ayrım vardır, ama hepsi bu kadar. Dış dünya ve geçmişle tüm bağlantıları kopmuş olan Okyanusya yurttaşlarının, uzayda yıldızlar arasında, neresinin yukarısı, neresinin aşağısı olduğunu bilemeden dolaşan birinden farkı yoktur. Böylesi bir devleti yönetenler, firavunların ya da Roma imparatorlarının hiç olamadıkları kadar mutlaktırlar. Kendilerini izleyen geniş halk kitlelerinin açlıktan ölmesini önlemekle, aynı zamanda da rakipleriyle aynı düşük askeri teknoloji düzeyinde kalmakla yükümlüdürler; ama bu asgari yükümlülükleri yerine getirdikten sonra, gerçekleri çarpıta saptıra diledikleri biçime sokabilirler.

    Demek, savaş, daha önceki savaşlarla karşılaştırarak değerlendirdiğimizde, bir düzenbazlıktan başka bir şey değildir. Boynuzları birbirlerini yaralayıp bereleyemeyecek biçimde oluşmuş, gevişgetirenler takımından bazı hayvanlar arasındaki dövüşlere benzemektedir. Ama savaşın, gerçek olmasa da, tümüyle
  • 274 syf.
    ·8 günde·10/10
    SİYAH DERİLİ KARDEŞLERİMİN GAZABINI ÜZERİME ÇEKSEM DE SÖYLEYECEĞİM: SİYAH İNSAN İNSAN DEĞİLDİR! (FRANTZ FANON)

    İnsan kozmik bir titreşim içinde titreşip duran bir EVET’tir.Kökünden koparılan,kovalanan,yokuşa sürülen ve kendi varoluş sorunsalı içinde bulup çıkardığı gerçeklerin birbiri ardından yokolup gittiğini görmeye mahkum edilen insanın,kendisiyle birlikle var olan bir zıtlık,bir çelişki çıkarmaktan vazgeçmesi beklenir.(Fanon) Peki o halde bu çelişkiler nasıl bir arada olabilir.Buna sadece diyalektik deyip geçecek miyiz? Hegel’in “Tin ancak negatifin yüzüne dimdik baktığında ,yuvasını orada kurduğunda bir güç haline gelir” önermesi bu noktada işimize yarar.Fakat son kertede bizi yarı yolda bırakabilir.İnsan bir varolmama uğraşının içinde konumlandırıyor kendisini.O halde negatif de kendine dayatılan pozitifin yüzüne dimdik baktığında bir güç haline gelir. Peki insan derisinin negatifliğinin sembolize eden kara derililer niçin pozitifine(üstüne basarak söylüyorum ona dayatılan) dimdik bakmaz da kendi kendine dimdik bakar,kendine konum alır,kendine yabancılaşır,kendi karşısında konum olur.Siyah adamın amacı nedir? Tek bir amacı vardır;Beyaz olmak?

    Peki niçin Beyaz olmak ister? Onu kendine yabancılaştıran,kendinden tiksindiren,onu tıp diliyle derealizasyona,depersonalizasyona sürükleyen nedir? Sebepleri çok fazla bir kısmını kendimce yorumlayacağım…Zaman zaman Fanon’dan biraz kopmam gerek,sebepleri daha iyi açıklamak adına kendi dilimden,kendi ülkemdeki zenci algısından da bahsedeceğim.İnceleme biraz öznel,bazen akademik,bazen duygusal olacak.Zaman zaman dekonstrüktif taraflara da kayma olabilir.Dolayısıyla sıkıcı olacak.Zaten çoğunun okumaya tahammül edeceğini düşünmüyorum.

    BENSE BU KİTAPTA SİYAH ADAMIN YARASINA EN ZAYIF YANINA DOKUNMAYA AZLETMİŞ GÖRÜYORUM KENDİMİ.NEŞTERLE VE BELKİ BİRAZ ACITARAK,DUYGUSAL YAKINLIĞI ELDEN BIRAKMADAN(Fanon)

    Siyah insanların bir çoğu zamanında Avrupalılar ve Amerikalılar tarafından yerinden yurdundan edilmiştir.Bir çoğu da sömürgeleştirilmiş,kendi vatanlarında gurbette gibi yaşamışlardır.Bazıları avrupaya göç etmiş,oraların dilini öğrenip bir Avrupalı olma(daha doğrusu beyaz olma) mücadelesi vermişlerdir.Fakat ne mümkün? Efendileri hiçbir zaman buna müsaade etmemiştir.Onların zenciliğini her zaman bir tokat gibi yüzlerine çarpmıştır.Zenci vazgeçmemiştir,evet kapkaradır.Zifir gibidir,bok gibidir,böcek gibidir.Efendisinin gözüne girmeli ve ondan aferin almalıdır.Bu aferinler onun için beyaz olmaya giden bir yoldur.

    ZENCİ VE ÇOCUK

    Faşizmin kol gezdiği tüm ülkelerde azınlıklar küçük bir çocuk gibi görülür.Bu çocuk görme asla masum değildir.Deliliğin Tarihindeki “deli” imgesiyle benzer minvaldedir.Çocuk buralarda akıl dışını,akıl eksikliğini gösterir.Zencilere bu yüzdendir ki hey babalık denir filmlerde.Adeta bir çocukmuş gibi konuşulur.Onların bozuk Amerikan aksanı taklit edilir,sözde onlara hoşgörü gösterilir,çocukla çocuk olunur.Benzeri ülkemizde Kürtlere de yapılır.Bir Kürtle bozuk bir Türkçeyle konuşmak onu verilen bir imtiyazmış gibi düşünülür.Esasında onun dil yetisi gelişmemiş bir çocuk yerine konduğunun birçoğu farkına varmaz.Nasıl ki bir yetişkin bir “çocukla şen yokmuşun şennn” demesi çocukla çocuk dilinden konuşmaksa bir Kürde “Çevayi başe” demek de aynı kapıya çıkar.Ya da bir Erzurumluya “Neydirsen Gardaş” demek de.Üç davranış türünde de aynı lütufkar bakış aynı riyakar gülümseme…Mantıksız geldiyse gözünüzde canlandırın,anlarsınız..İki tarafta da hem söyleyen hem söylenen,hem imleyen hem imlenen,hem bilgi-iktidar mekanizması hem sözce kendiliğinden,adeta itkisel olarak bunu yapar.Irkçılık sıradan bir olgu gibi,fark ettirmeden işler…

    Elbette zenci olayı bunun çok ötesindedir.Her dilde tüm kötücül çağrışımla siyah rengiyle özdeşleşir.Şiire sanata dahi bu şekilde yansır.(Savaşın kartalı(siyah) Barışın güvercini(beyaz) Beyaz bayrak barışı temsil eder,beyaz en hızlı kirlenen renktir.Yani hızlı siyahlaşan.Beyazın beyazlığı beyaz olmasından değil siyaha en uzak renk olmasından gelir ve bu yüzden değerlidir.Bilinçdışı bir dil gibi yapılanmıştır.Dil ise zaten kendiliğinden yapılanmıştır.Dilin kurmaca gerçekliğinden çıksak dahi Saussurecü yaklaşımla düşünürsek başka bir dile,başka bir bilgi-iktidar mekanızmasına çarpar başka bir (F)aşist imleme ekonomisine çarparız..Çünkü zencinin derisini soyan bir zımpara değil,beyaz gözlerdeki beyaz bakışlardır.Ama asla siyah değil,siyah rengini bu incelemede hiçbir kötücül anlamda kullanmamaya gayret edeceğim.

    Peki zenci bu durumda ne yapar.Fanon’a göre o da kendi bakışıyla kendi derisini soyar.Siyahlığından iğrenir,bir beyaz olmak ister.Bir beyaz gibi hür ve temiz.Bunun olmayacağını bilir,beyazlardan aldığı her aferin onu biraz beyazlaştırır.Bu yüzdendir ki tüm kameraların kadrajları 32 dişini gösterip bir Çocuk(!) gibi sırıtan zenciyi göstermeye her daim hazırdır.Çünkü bir çocuktur neticede,her şeye rağmen hiçbir şeyin farkına varmaksızın acı acı gülen bir çocuk..Hiçbir zaman kirlenme lüksü yoktur zencinin,çünkü zaten pistir.Çünkü zaten en kirli renge sahiptir…Beyaz olmak ister,ne kadar olabilirse o kadar beyaz.Çünkü vazgeçmenin renginidir kahverengi.(Hüseyin Köse) Vazgeçer zenci,derisinden,onunla aynı deriye sahip olan kendi soydaşlarından utanır.Bir zenci bir zenciyi arzulamaz,ancak ötekinin arzuladığı beyazı arzular bu yüzden.Bu yüzdendir zenci film izlerken beyazı öldürmek için gelen zenciden nefret eder.Ölmesini ister,kendini beyazla özdeşleştirir,onunla katarsis yaşar..

    ZENCİ VE CİNSELLİK

    Zenci penisinin büyük olduğunu hepimiz bir yerlerden duymuşuzdur.Ya da zihnimiz bizatihi bu nicelikselliği siyahlığın çağrıştırdığı vahşet yoluyla algılarımıza zerketmiştir.(araştırmalar bunun böyle olmadığını gösterse de) Örneğin zenci futbolcular için sık sık şu espriler yapılır; “O zaten her zaman 30cm ofsaytta” Buradaki 30cm her nedense birçoğunun diline dolanmıştır.Sanırım ülkemizin Weber Eşiği 30cm’den başlıyor.Bunu kolektif bilinçdışıyla bağdaştırmak saçma olur,niteliksel olarak belki ama niceliksel olarak kolektif bilinçdışının rolüne inanmıyorum.Evet siyahlık çağrışımları;siyah-kötü-karanlık-vahşet-acı-seks-bozma-büyük penis…Belki Jung böyle bir serbest çağrışım yöntemi izleyebilirdi,geçelim.. Hikayenin bir kısmı gerçek bir kısmı uydurmadır.Şimdi büyük penis imgesi esasında alıştığımız bir imge. Fakat bir gün öyle bir şey oldu ki bu büyüklük imgesinin kadın zencinin beyazın zihnindeki fenomeni karşısında dehşete düştüm.Arkadaşım bir gün abisinin bir seks macerasını anlatıyordu,hikayeye göre abisi zenci ile girdiği ilişkide zencinin vajinası adeta vakum gibi penisi içeri doğru çekiyormuş.Bu hikaye bana başlangıçta saçma gelmişti,şimdi ise gelmiyor.Şu anda olayın maiyetini daha iyi anlıyorum.Zenci kadın-derinlik-siyah vajina-kuyu-düşme-çekme…İşte bu olayın bilinçdışındaki birkaç imgesi.İlk defa siyah derili bir ilişkiye girecek beyaz bir erkekte olması muhtemel sanrılar.Çünkü zenci Fanon’un deyimiyle insan değildir(insanlara göre) Erkeğin zihnindeki meşhur mağara imgesi bu kez en yüksek dozda kendini var ediyordu.Adeta erkeğin dışarıdanlığını bir vakum gibi hem kendi azametine çekiyor hem de felaketiyle beyaz adamı zelzeleye tutuyordu.Bu arzunun bilinçdışındaki kaynağı nedir;”Negrofobi!” Belki fakat sadece bu değil…Hikayeye devam ediyorum(buradan sonraki olaylar o anda bizle beraber aynı odada bulunan olayı dinleyen bir arkadaşın sonradan bize anlattıklarından derlenmiştir) Bu olaya kadar zencilere yönelik hiçbir fantezim yoktu.Hatta olayı şaşkınlıkla dinledim,daha önce kendimi bir zenciyle hayal dahi etmemiştim.Fakat vakum hikayesi beni gerçekten çekti.Freud’un deneylerinde zencilerden korkup histeri krizine tutulan fakat zenci kelimesi geçtiği anda dahi çağrıştırdığı vahşi fantezilerle orgazm olan kadındaki gibi bir çeşit “Vahşetin Çağrısı”nı duyumsadığımı hatırlıyorum..Vakum,kuyu,bir kadında kaybolmak,içe çekilmek,içkinleşmek,bir kadın tarafından kadın organıyla becerilmek..Zihnim gerçekten beni yanıltıyor muydu bilmiyorum ama o anda hiç duymadığım bir hisse kapıldığımı hatırlıyorum.Aradan birkaç gün geçti.Bütünlemelerde bir zenci kadın bana sınavla ilgili yarım-yamalak bir Türkçeyle bir şeyler sordu. Sınavın başlamasına az kalmıştı,çalışmamıştım ama ona nedense bilmediğim halde bir şeyler söylemeye başladım.Biliyormuş gibi davrandım,arkama oturup kopya vereceğimi söyledimNedeni bir zenci tarfından bilgisiz görülmeme isteği mi,yani bir ego mücadelesi mi olduğunu bilmiyordum.Diğer taraftan ona kur yapmak için,iyi görünüp onu kendimce avlamak için mi olduğunu da bilmiyordum.Sınavda ara ara kağıdımı açtım,zenci kıza kur yaptım.O beni vakum gibi çekiyordu,bense bu sam yeline kapılıp gidiyordum.Sınav bitti teşekkür etti,elimi sıktı.Eli terliydi.Düşündüm niçin? Niçin terlemişti,o bir kadındı ve zenciydi.Değil mi ki derisi güneşi emmek için siyahtı? Onlarda ter bezi daha fazlaymış.Google’dan aradım ve buldum.Fakat niçin aradım.Aramamın sebebi zenci olması mıydı? Terlemesi mi? Bu pislik tiksintisi nereden geliyor? Diyordu Artaud? Yoksa Foucaltcu deyimle histerikleşmiş sekssiz bir seksin bilgi istencinden mi? Ya da Proust’taki entegre olmuş sekslerin altında fokurdayan cinsellikten mi? Bilemiyorum.

    ZENCİ VE PORNO

    Pornolardaki zenci imgesine girmek istiyorum.Fanon yaşadığı dönemde hem porno sektörü,hem pornolardaki hayal gücü bu kadar gelişmediğinden konuya dahil etmemiş.Fanon’un siyah erkek,beyaz kadın ve beyaz erkek siyah kadın imago’sunun ters yüz edilişini faklı bir şekilde ele almak istiyorum.Pornolarda en sık duyduğumuz cümlelerden biri “so big”dir. Hemen her pornoda penis boyu küçük de olsa bu cümleyi duyarız,fakat bunun zenci erkek beyaz kadın pornolarında müsavi derecede olmadığını söyleyebilirim.Beyaz erkeğin penisine atfedilen “çok büyük” iltifatı esasında onun bir penis boyu saplantısını gözler önüne serer.Neticede pornolar beyazların ülkesinde çekilir,beyazların büyüklük algısı normal bir penis boyu algısının dönüştürülmesi yoluyla beyaz adamın saplantılarını azaltacak şekilde inşa edilir.Peki ya siyah adamın pornodaki yeri nedir.Beyaz kadın siyah adamın penisiyle karşılaşır ve yüzünde sadece ufak bir gülümseme vardır;”Zaten bunu bekliyordum” Çünkü zenci onun gözünde yürüyen bir penistir.Zaten penisi olması gerektiği gibidir.Çünkü Fanon’un dediği gibi batının gözünde zenci yürüyen bir fallustur.Bir organdır sadece.Bir büyüklüktür,bir vahşettir,acılı seks fantezilerinin bir nesnesidir.Siyah bir dildodur sadece.Araştırmalar her ne kadar zencilerin penis boyunun beyazlarla eşit olduğunu gösterse de beyaz adam buna asla inanmaz.Çünkü kendi bilincinde vahşeti çağrıştıran bu insanın penisi elbette bir “eşeğinki” kadar olmalıdır.Çünkü zenci yarı homo sapienstir.Maymundan sonraki evredir onun gözünde.Evrim şemasının insandan birkaç basamak öncesine aittir o…İşte Fanon “Zenci insan,insan değildir” derken tam da bunu kasteder.Zaten batı erkeğinin onu iğdiş etmesindeki temel sebep penisindeki büyüklüktür.Çünkü her zenci iflah olmaz bir erkeklik salgılar beyaza göre.Onunla asla penis boyunu yarıştıramaz,zenciye göre yarı erkektir o..Bu yüzdendir nefretinin en büyük sebebi,bu yüzdendir ki onu sürekli iğdiş etme telaşesi içindedir.Bu yüzden “Bafetimbi Gomis” her daim 30cm ofsayttadır der Bein Sports’un kahvehane halkı..Onları, onlarda en kıskandıkları yönleriyle vururlar.Begsoncu deyimle Gülme’nin tüm kötücül eylemleriyle gülerler onların üzerine.Esasında dalga geçtikleri yalnızca kendi penislerinin küçüklüdür,lakin onların penis büyüklüğü bir bozukluk,bir vahşilikmiş gibi dalga geçerler..

    LACAN VE FANON

    Fanon her nedense Lacan’a çok az değinmiş.Değindiği yerlerde ise esasında doğru yerde durup Lacan’a yanlış bir gözle bakmış.Halbuki Lacan’ın Freud’un terimlerini yeniden yorumlayıp geliştirmesi gibi bir girişime,kendisi Lacan terimleri üzerinden zenci sorunsalına giden biraz çetrefilli de olsa bir yol yapabilirdi.O halde ben bu iki değerli düşünürü bir araya getirmeye çalışacağım,bu noktada ikisinin de kavramlarını aşındıracağım;Öyleyse Lacan’ın ruhsal yaşamın üç psişik düzlemini ele alarak başlayalım;
    İmgesel Zenci: insan kendini ancak dilde,
    yani Öteki'nin nezdinde gene Öteki tarafından ona
    dayatılan bu yabancı ortamda, kendine yabancılaşmış)
    olarak imleyebilir, Fanon buna katılmaz.Çünkü ona göre zenci sorunu diğer öteki sorunlarından çok farklıdır.Yahudiler,eşcinseller,trans bireyler şüphesiz bu yabancılaşmanın başat öznesi,gerçek öznenin de başat ötekisi olarak imlenebilir.Onlar bu toplumda kendilerine dayatılan düzeni kabul etmedikleri için ötekileştirilmiş,sonrasında “dil”in bilinçdışı işleviyle kendilerine yabancılaşmışlardır.Burada söz konusu olan virtüel bir yapı vardır,bir yapaylık,kısmen bilinçli bir süreç.Oysa zenci sadece dilde değil görünüşü itibariyle (ötekinin bilinçdışında)oluşturduğu imgesiyle doğal bir ötekileşmenin kısmi bir nesnesi olmuştur.Zenci sadece kelimelerle ve sadece özne tarafından değil;mensup olduğu zenci topluluklar ve hatta kendisi tarafından da (pis)zenci olarak görülür.Ve siyah olsun beyaz olsun her insan onları gözleriyle bir nevi rendeler,derisini söküp atmak ister.Bu imgeler de yine yine Lacan’ın deyimiyle bilinçdışında bir dil gibi yapılanıp adeta insan zihnindeki(insan çünkü zencilerde de böyledir) tüm kötücül çağrışımlarla bir dil gibi baştan başa kuşatılmıştır. Bu hem içeriden hem dışarıdan bir kuşatmadır.Deleuze’cu çokluk kavramında olduğu gibi bu ötekileşme bizatihi ortadan başlar.Ne belirli bir sistematiğin ürünüdür;ne de salt kendiliğinden oluşan bir negrofobluk..Burda öteki salt öteki tarafından değil,zencinin kendi kendine dayatmasından bahsedersek Lacan’cı kuramın Fanon tarafından yıkılmasa dahi oyulduğunu söyleyebiliriz.Zihin salt beyazın karşısına siyahı dikerek orada konumlanmış,öteki değil adeta bir “ var olmayan” fenomenine dönüşmüştür. Lacan’ın Kadın Yoktur’una binaen;Zenci yoktur! Yine Lacancı kuramın en çok ses getiren “Ayna Evresi” kuramından yola çıkabiliriz. Lacan’a göre bir yetişkin aynaya baktığında kendinin farkındadır.Fakat bir çocuk aynadaki varlığın başka bir varlık olduğunu düşünür.Ayna ile bütünleşmez.İşte zenci tam da bu noktadadır.Ve tüm ömrü boyunca bu noktada kalacaktır.Aynayla tüm ömrü boyunca bir kez bile özdeşleşmez,çünkü bedeni ve rengi bir beladır.Aynada tek gördüğü şey beyaz olmamanın yarattığı hezeyan,onun ruhuna giydirilmiş çürük bir kılıftır.Kendi bedeni değildir,aynadaki kendi değildir.

    İşte beyaz maske olayı budur.Maske için ne Jung’un Personasına başvurmaya ne tiyatro terimleriyle konuşmaya gerek var..Oscar Wilde’e kulak vermek yeterlidir;”Hayat zaten bir tiyatrodur,roller kötü dağıtılmıştır” Zenciye kötü bir rol düşmüştür,siyah olmanın cezasını çekecektir..Peki bu roller nasıl değişir? Nasıl yaşanabilir bir dünya yaratılabilir.Biraz bunun üzerine düşünelim…

    DÜNYAYI BİLMEK DEĞİL DÜNYAYI DEĞİŞTİRMEK! MESELE BU!(FANON)

    Bilmek elbette ki yetmez.Bildikçe ölüyoruz hem niçin bilelim.Bilinçte bir kez var olan bir daha asla yok olmaz diyor Bergson.Peki vaz mı geçeceğiz? Üzerini m örteceğiz,görmezden mi geleceğiz? Elbette hayır.Unutmak asla insanın elinde değil.Siyahın anlamlarını değiştirmek,yeni bir bilinçdışı yaratmak da..Yine de çıkış yolunu yine Bergson gösteriyor.İnsanlar artı ve eksi terimlerle düşünmeye meyillidir.Bunu öncelikle aşmak gerek,düşünceyi bir çokluğa yaymak zaman zaman Spinoza gibi etrafından dolaşmak gerek.Bergsona göre insanlar doğa farkının olduğu yerlerde derece farkları görürler.Zenci meselesi tam da böyle bir meseledir.Zenciyle beyaz arasında derece farkı değil yalnızca doğa farkı vardır.Burada yanılsamanın kaynağı yine zekanın derinliklerindedir.Yok edilemez ancak bastırılabilir. Bu eğilime ancak “Sezgi” ile karşı koyabiliriz.Çünkü sezgi doğru ve yanlışı ayıracak ölçütleri zekaya iletir.Zeka ise problemi ortaya koyar.Problemi bulunca gerisi eminim ki kolay olacaktır ve insanlar bununla başa çıkabilcek,yaşanabilir bir dünya yolunda ilk adımı atacaklardır.Zencilere siyahi demek lütfunda bulunmak,engellilere engelsiz diyip riyakarlıklarını gizlemek,yüreğimiz kömür “KARA”sı ya da bugün “AN KARA” demek yerine gerçek “AN”ı yakalayıp akla karayı doğa farkı bakımından ayırmasını öğreneceklerdir..

    Yazının yetersiz ve kopuk olduğunun farkındayım.Bu sadece bir kısmıdır.Kaynakça vereceğim,gerisini size bırakıp bu yazıyı bitirme tezi yapmak için devam edeceğim…
    KAYNAKÇA
    SİYAH DERİ BEYAZ MASKELER/FRANTZ FANON
    BERGSONCULUK/GİLLES DELEUZE
    ŞAİR VE TAİFESİ/HÜSEYİN KÖSE
    FOUCAULT/GİLLES DELEUZE
    FALLUSUN ANLAMI/JACQUES LACAN