• Avrupa insanı geçmişte “demokrat” oldu, “liberal” oldu, “mutlakiyetçi” oldu, “feodal” oldu, ama artık değil. Bu acaba artık kesinlikle bunların hiçbiri değil mi demek oluyor? Elbette ki hayır. Avrupa insanı hâlâ bu şeylerin hepsi olmayı sürdürüyor, evet, ama “olmuş olmak” biçiminde. Eğer o deneyimleri yaşamış olmasa, onları geride bırakmış olmasa, olmuş olmak denen o özel biçimiyle hâlâ öyle olmasa, bugünkü siyasal yaşamın güçlükleri karşısında o tutumlardan birini denemekten medet umabilirdi. Ama “bir şeyi olmuş olmak” o şeyi bir kez daha olmayı kendiliğinden önleyen güçtür.
  • Ana babaların sevinçleri de üzüntüleriyle korkuları da gizli kalır; sevinçlerinden söz edemezler, ötekilerden de söz etmek istemezler. Çocuklarla yaşamın güçlükleri tatlı, mutsuzlukları ise daha acı görünür; çocuklar yaşam kaygılarımızı arttırırlar, ama ölüm tasamızı azaltırlar. Üreme yoluyla soyumuzu sürdürmek bütün canlılarla ortak özelliğimizdir; ama ünle anılmak, değerli bir kişilik göstermek, yüce işler başarmak yalnız insanlara özgüdür. Kuşkusuz en soylu işlerle kurumlar, bedenlerinin bir benzerini yaratamadıkları için yeryüzünde ruhlarıyla bir iz bırakmayı denemiş çocuksuz kimselerin yapıtıdır; öyleyse, çocuğu olmayanlar, bizden sonra gelecekleri daha çok düşünüyorlar. Bir hanedan kuran kimseler çocuklarına çok gevşek davranırlar, çünkü çocukların gelecekte yalnız soylarını değil görevlerini de sürdüreceğini düşünür, onları hem çocukları hem de yapıtları olarak görürler.
  • Guclukler onunde gerilemenin en belirgin disavurumu intihar olayidir. Intiharla, yasamin guclukleri karsisinda pes edildigi aciga vurulur, durumu duzeltmek icin elden hicbir sey gelmedigi inanci dile getirilir. Intiharin her zaman bir suclama, bir oc alma anlamina geldigini dusunduk mu, bu eylemin temelinde bir ustunluk caba ve egiliminin yattigini anlayabiliriz. Canina kiyan herkesin, olumunden sorumlu tutmak istedigi biri vardir.
  • Kitabın Yorumu

    “Yaşamın Anlamı”; Avusturyalı tıp doktoru, psikoterapist ve bireysel psikoloji ekolünün kurucularından Alfred ADLER (1870-1937)’in, insan yaşamının anlamını psikolojik bakış açısıyla irdelediği ve bireyin sorumluluklarını vurguladığı kitabıdır.
    Eser; yaşam felsefesine değinmeyen, sadece somut olguları konu edinen, bilimsel nitelikte olmakla birlikte mesleki terimler içermeyen, öğretici, ikna edici ve güçlü delilleriyle yönlendirici bir başucu kitabıdır.
    “Yaşamın Anlamı” kitabı; güzel bir “toplumsal yaşam kılavuzu” ve kapsamlı bir “insanı/kendini tanıma rehberi”dir.
    Bizce, kitabın üç kelimeyle özeti; “İşbirliği, Psikoloji, Çocukluk” üç kelimeyle yorumu ise; “Ebeveynlere, Anlaşılır, Değerli.”
    Kitabın adı, konusuna uygun seçilmiş, kitabın içeriği ise yaşamın anlamı üzerine uzun ve psikolojik açıklamalardan, çözümlemelerden, tavsiyelerden örneklerle oluşturulmuş. Son yıllarda kitap; “Yaşamın Anlamı ve Amacı” adıyla da yayınlanıyor.
    Bireysel psikolojinin önemli konularının irdelendiği kitapta;
    - Ana tema olan “toplumsal işbirliği"nin en önemli kavram olduğu,
    - İşbirliğinin (yardımlaşmanın) topluma / toplumsal yaşama katkıda bulunmak için yapılması gerektiği, sadece onay almak veya bundan menfaat temini için yapılan işbirliğinin sağlıklı olmadığı,
    - İşbirliği yapmanın tüm sorunlardan çıkış yolu, bireylerin kafalarına işlenmesi gereken en kritik fikir, suçluların topluma kazandırılmaları için tek reçete olduğu,
    - Küçük veya büyük tüm psikolojik sorunların ve davranış bozukluklarının, sanıldığı gibi kalıtsal özelliklerden değil, tamamen çocukluktaki yaşanmışlıklardan ve yanlış yetiştirilme şeklinden (şımartılmış çocuk, ihmal edilmiş çocuk veya baskılanmış çocuk) kaynaklandığı,
    - Bireysel ve toplumsal sorunların çözümü için; bireylerin bu anormalliklerinin kaynağının tespit edilmeden tedavilerinin mümkün olmayacağı,
    - Bireyin yaşamda üç ana sınırlamasının ve bu sınırlamaların getirdiği üç sorumluluğunun bulunduğudur.
    Yazara göre bunlardan ilki; “Dünyada yaşadığımız gerçeği”dir. Bu sınırlama bize; dünyaya katkı sunmamız, kendimizi, aklımızı, bedenimizi geliştirme sorumluluğumuzu getirmektedir ki bu toplumsallığın gereğidir. İkincisi; “Çevremizde başka insanlar da var. Biz onlarla birlikte yaşamak zorundayız.” sınırlamasıdır. Bu bireye sosyal bir insan olma ve meslek sahibi olma sorumluluğu getirmektedir.
    Üçüncü sınırlama ise; “İnsanların iki cinsten oluştuğu”dur. Bu sınırlama, bireylerde ve toplumda evlilik ve aile sorumluluğunu doğurur.
    Kitabın dili sade ve anlaşılması kolaydır. Kısa cümlelerden oluşan ve kesin hükümler kitapta; dolambaçlı tasvirlere girilmeden doğrudan anlatım metodu kullanılmış ve mesajlar net olarak ortaya konmuş. Ayrıca; konuların sadece teorik değil, gerçek örneklerle de ortaya konulması kitabı daha okunur kılmış.
    Eğer özgün metindeki anlatım kusurlarından kaynaklanmıyorsa, bir çeviri sorunu olarak; bazen cümleler arası anlam atlamaları veya manayı tam karşılamayan kelimelere rastlayabiliyoruz. Yine de, bunlara ç🆗 takılmaya gerek yok, çünkü yazarın kastı rahatlıkla anlaşılabiliyor.
    İçeriğinin dolu olması ve yorum gerektirmesi nedeniyle; kitabın, bir çırpıda okumaktan ziyade, parça-parça ve zamana yayarak okunmasının daha mantıklı olduğunu belirtmemiz gerekir.
    Kitabı bitirip kapağını kapatınca; akla “Keşke daha önce okusaydım” fikri geliyor (klasik bir cümle olsa da kitap bunu hak ediyor). Ayrıca; tuhaf, dengesiz veya sıra dışı her bireysel davranışın, geçmişten gelen bir sebebi olduğuna, bunu anlamak için de uzman olmak değil, dikkatli bir gözlemci olmak gerektiğine ikna oluyorsunuz.
    Sonuç olarak; başta anne-babalar olmak üzere çocukların eğitiminden sorumlu olanlar ve aile üyeleri için faydalı bir eserdir. Hem ders kitabı kalitesinde, hem de bir roman akıcılığındaki Alfred ADLER’in “Yaşamın Anlamı” kitabının okunmasının, bireysel ve toplumsal olgunlaşma adına faydalı olduğunu düşünüyorum.

    Kitaptan Alıntılar

    * “Şımarık çocuk, isteklerinin yasa olmasını beklemek üzere yetiştirilmiştir.(Sayfa 21)
    * “İlk anılar önemlidir. Öncelikle kökenleri ve en basit ifadeleriyle yaşam biçimini gösterirler.” (Sayfa 76)
    * “Bir psikoloğun dediği gibi ‘Bizler rüyalarımızda şairiz.’ Neden rüyalar şiir ve mecaz dilinden konuşur? Yanıt basittir. Simgeler ve mecazlar olmadan düz bir şekilde konuşursak sağduyudan kaçamayız.” (Sayfa 101)
    * “Aile içindeki konum bireyin yaşam biçiminde silinmez bir iz bırakır. Gelişimde karşılaşılan her güçlük aile içindeki rekabet ve işbirliğine ilişkin eksikliğin doğal sonucudur.” (Sayfa 148)
    * “Mozart’ın ailesi müzikle ilgiliydi ama Mozart’ın yeteneği kalıtsal değildir. Ailesi onun müzikle ilgilenmesini istemiş ve ona bu konuda her türlü desteği sağlamıştı.” (Sayfa 162)
    * “Büyük bir ağacın gölgesinde büyüyen küçük bir ağaç gibi ağabeyinin gölgesinde büyümüş, iyi huylu ağabeyine kıyasla önemsenmediği ve ihmal edildiği izlenimi edinmişti.” (Sayfa 194)
    * “Yaşamda en büyük güçlükleri yaşayanlar ve başkalarına en büyük zararları verenler başkalarıyla ilgilenmeyen bireylerdir.” (Sayfa 238)
    * “Anlaşılması gereken bir başka nokta, aşkın her soruna çözüm getiremediğidir. Ç🆗 çeşitli aşklar vardır ve evlilik sorunlarını çözmek için çalışmaya, eşlerin birbirine karşı ilgili olmasına ve işbirliğine güvenmek daha iyidir.” (Sayfa 266)
  • Yaşamın karşımıza çıkardığı güçlükleri bize verilmemesi gereken haksız cezalar olarak göreceğimize, terslikleri, üzüntüleri yenmekle daha da güçleneceğimizi düşünmekte inanç ve gözüpeklik ister
  • Varışımdan yirmi bir saat sonra Viyana’dan uzaklaşırken, geniş trafik yollarının kavşaklarında gazete satan uzak ve yoksul ülkelerin kara insanları, gene acıya boğuyor beni. Yaşamlarının, sorunlarının güçlükleri, onları Orta Avrupa’ya sürükleyen yoksulluk karşısında hak edilmemiş mutluluklara, rahatlıklara duyulan öfke. Çelişkiler o denli iç içe ki, ne gitmekle, ne de kalmakla çözümleniyor. Giderek büyüyor. Öfkenin derin boyutlarında, huzursuzlukların acılarında.
  • “Ağır baskı altında eğitilen, hayli sert bir eğitim gören çocukları da yine toplumdan soyutlanma tehlikesi bekler. Bunlar da ikide bir, dört bir yandan çıkıp gelen tatsız yaşantılarla karşılaşır, yaşamı olumlu bir ışık altında göremezler. Ya tüm güçlükleri boynu bükük sineye çekmek zorunda olan kimseler, ya da düşman bir çevreye saldırı için hep hazırda bekleyen savaşçılar gibi görürler kendilerini. Yaşamı ve yaşamın karşılarına çıkardığı ödevleri pek büyük güçlükler bilirler. Dolayısıyla, böyle bir çocuğun aklı fikri kendi dünyasının sınırlarını korumadadır; bir kayba uğramamaya, çevresini sürekli bir güvensizlikle göz altında tutmaya dikkat eder. Aşırı bir sakınmanın baskısı altında geliştireceği eğilimle büyük güçlük ve tehlikelerin kokusunu önceden almaya çalışır, düşüncesizce davranıp herhangi bir yenilgiye uğramaktan sakınır kendini. Bu çocukların hepsinde ortak olan bir diğer karakteristik özellik, aynı zamanda toplumsal duygularının sağlıklı gelişemediğini gösteren bir diğer belirti de, başkalarından çok kendilerini düşünmeleridir. Bu da, ilgili çocukların gelişim çizgisini tümüyle gözlerimizin önüne serer. Söz konusu çocuklar büyüdüklerinde kötümser bir dünya görüşü edinir, yanlış yaşam modellerinden yakalarını kurtaramadıkları sürece hayattan bir türlü zevk alamazlar.”