• 120 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Bazı yazarları değerli kılan şey, yazım ve anlatım konusundaki üstün becerileri değildir; Asıl değerlerini, hangi konu üstünde düşünüp araştırarak, insanlara farklı bir bakış açısı da kazandırabilen, cesur söylem ve eylemci karekterlerinde bulurlar.

    İşte "Amerigo" böyle bir eserdir. Toplumsal kabul görmüş her bilginin sorgulanması gerekliliği üzerine yazılmış, dünya tarih ve coğrafya bilimi içindeki rastlantısal ve bilinçdışı oluşmuş bir yanılgı kümesini bizlere belge ve kronolojik bir anlatımla sunan ,bence tam da felsefi bir eser.

    Bazen gerçeklerden çok, yaratılan algıların ve popüleritenin ne derece yapay saygınlıklar ve statüler kazandırabildiğini görmekteyiz. Özellikle günümüzde bunun, reklamcılık ve propaganda sayesinde yaşamın her alanında başvurulan ve bir bilim dalı gibi uzmanlaşma gerektiren bir konu olması nedeniyle, bizim için uyarıcı etkisinin önemi düşünülerek okunması gereken bir kitap "Amerigo"
  • Ernesto Laclau & Chantal Mouffe

    Postmarksizm ve Radikal Demokrasi

    Postmarksizmin kuram olarak ortaya çıkışı ve popülerleşmesi, Laclau ve Mouffe’un birlikte yazdığı ve ilk olarak 1985’de yayımlanan “Hegemonya ve Sosyalist Strateji: Radikal Demokratik Bir Politikaya Doğru” adlı eser sayesinde olmuştur.
    Postmarksizm, ideoloji ve politikayı ekonomi ve sınıfsal ilişkilerden uzaklaştıran bir yaklaşım olarak, aslında Marksist teorinin belli ilkelerinin reddi olarak karşımıza çıkar.
    Bu aşırı sorgulayıcı ve postmodern felsefeden etkilenen yaklaşımlar, kapitalizmin erken aşamalarında etkili olan sınıf kategorisinin artık öneminin kalmadığına işaret etmektedir. Bu bakış açısına göre, artık günümüz toplumları sınıflı toplumlar değildir.
    Marksizmin klasik öncüllerinden uzaklaşmayı öneren Postmarksizm; bu kavramların yerine yeni toplumsal hareketler, radikal demokrasi, kimlik ve farklılık, özne konumları, söylem, eklemlenme, rastlantısallık vb. kategoriler önermektedir.
    Birey yalnızca bir emek-gücü satıcısı değil, diğer pek çok toplumsal ilişki yoluyla sermayeye bağımlı hale gelmiştir ve kapitalist üretim ilişkilerinin her yere nüfuz edişi toplumsal yaşamın metalaşmasma yol açmıştır
    Kapitalist toplumsal düzenin dayandığı özgül ilişki yerini sömürü ilişkilerinden tabiiyet ilişkilerine bırakmıştır.
    Laclau ve Mouffe, günümüzde yaşanan kapitalist gelişmelerin sonucunda ortaya çıkan küreselleşme, bürokratikleşme, toplumsal hayatın metalaşması ve homojenleşme süreçlerinin “yeni toplumsal hareketleri” ortaya çıkardığını öne sürmektedirler.
    Bu anlayışa göre, Marx burjuva ve proleterya arasında gelişen “yeni orta sınıf”ı tamamen ihmal etmiştir.
    Laclau ve Mouffe’a göre sınıf çatışması ortadan kalkmıştır, bu çatışmanın yerine zaman zaman baskıcı olan bir devlet karşısında sivil toplum, yani halk arasındaki çatışma geçmiştir.
    Postmarksizm kuramının temel varsayımları:
    1) Sınıf kavramı yerini vatandaş, azınlıklar, farklı kimlikler, özne konumları,
    ‘öteki’ler ve bireylere bırakmıştır.
    2) Marksizmdeki ekonominin toplumsal alandaki her şeyi belirlediği ekonomik indirgemeci anlayış terk edilmelidir.
    3) Günümüz toplumlarında “sınıf” gibi evrensel kimlikler ve nesnel çıkarlardan söz edilemez.
    4) Eşitlik ve özgürlük idealine Radikal Demokrasi Projesinin dayandığı burjuva demokrasinin derinleştirilmesi ve genişletilmesiyle ile ulaşılabilir.
    5) Radikal demokrasi stratejisi toplumsal olguların tamamlanmamış ve açık bir karakteri olduğundan hareket etmektedir. Toplumsal olan tarihseldir, önceden belirlenemez. Radikal demokrasi, bu öznelerin çoğullaşmasını ve birey merkezli hakları temele alır ve herkese uyabilecek bir evrensellik fikrini reddeder.
    6) “Toplumsal” olan her şey söylemseldir. İdeolojik ve politik çıkarlar ancak, söylem yoluyla kurulabilir. Siyaset, güncel duruma uygun olarak çoğullaşmış özne konumlarını eklemleyecek hegemonik bir pratik olarak kavranmalıdır.

    MARKSİZM ÜZERİNE ELEŞTİRİLER
    Postmarksist kuram, Marksizmin temel ilkeleri olan;
    1. Üretim tarzı ve ilişkilerinin siyasal alandaki belirleyiciliği,
    2. Bir bütünsellik olarak toplum kategorisi,
    3. İşçi sınıfının toplumsal değişimdeki ayrıcalıklı konumu ve öncülüğü,
    4. Proletarya diktatörlüğü,
    5. Sosyalizme politik bir devrimle ulaşılacağı,
    6. İdeoloji ve politika gibi üstyapısal unsurların son kertede ekonomik ilişkiler tarafından biçimlendirildiği,
    7. Tarihin sınıf mücadelesi ve onun kaynaklık ettiği emek-sermaye çatışması
    (antagonizmalar) ekseninde oluştuğu gibi temel ilkelerin sorgulanması noktasından hareketle Marksizmi eleştirmektedir.
    Postmarksizme göre, Marksizmin yaptığı gibi özne konumları çoğulluğunu sınıf sorunlarına indirgemek yerine, toplumsal çoğullukların varlığı ve bunların birbirine indirgenemezliği kabul edilmelidir.
    Bu anlamda postmarksizmin temel dayanakları,
    a) evrensel olarak kurulmuş sınıf birliği inancının reddi;
    b) toplumun kuruluşunun söylemsel pratiklerle oluştuğunun kabulü ve
    c) toplumsal karşıtlıkların işçi-burjuva çelişkisi yerine daha geniş alanlara yayıldığının kabulüdür. Bu üç temel özellikle bağlantılı olarak önerilen siyasal yapı ise, sosyalizm ya da liberalizm ve onların demokrasi anlayışları yerine, radikal bir demokrasidir.

    POSTMARKSİZMİN TEMEL KAVRAMLARI

    Söylem
    Postmarksist düşünürler, post-yapısalcı kuramdan derinden etkilenmiş ve kuramın temel ilkelerini post-yapısalcı anlayışa dayandırmışlardır. Toplum, özne konumları ve söylemler öbeğine dönüşmüştür. Buna göre, bir sınıfa kimliğini sadece bir hegemonik formasyon içindeki eklemlenişi vermektedir. Bu anlamda kimlik ya da Laclau ve Mouffe’un deyişiyle özne konumları sabit ve kararlı olmayıp tamamen ilişkiseldir. Siyaset ise, hegemonik pratikler yoluyla kurulacak özne konumlarına dayanmaktadır.
    Laclau ve Mouffe hegemonyanın alanını artık farklı tikelliklerin bir arada bulunduğu bir alan olarak değerlendirir.
    Postmarksizme göre, siyasal ve ekonomik çıkarlar maddi pratikten türemezler, söylemsel pratikler yoluyla oluşturulurlar. Dolayısıyla, söylemsel pratikler, çıkarları inşa etmenin ve politika yapmanın temel araçlarıdır.
    Tüm nesneler söylem nesneleri olarak oluşmuştur ve her söylem maddi bir karaktere sahiptir. Buna göre, söylem dışında tanımlanabilecek hiçbir özne, hiçbir sabit kimlik, hiçbir mutlak çıkar, hiçbir belirleyici koşul, hiçbir çelişki ve mücadele, hiçbir zorunlu ilişki yoktur.

    Hegemonya
    Hegemonya, herhangi bir kurucu öznenin ya da merkezin ürettiği bir iktidar değildir. Hegemonya, Marksist anlamda basitçe sınıfların bir sınıfın (işçi sınıfı) önderliğinde bir araya gelmesi değil, karmaşık toplumsal formasyonu farklı ve çeşitli mücadeleleri birbirine bağlayan bir “eklemlenme süreci”dir.
    Hegemonyanın nasıl kurulacağı ya da bu eklemlenme sürecinin nasıl gerçekleşeceği hakkında Laclau ve Mouffe nerdeyse hiçbir şey söylememektedir.
    Postmarksist kuramcılar için en önemli iki kategori “söylem” ve “farklılık”tır. Bu iki kategori Laclau ve Mouffe’un Gramsci’nin “hegemonya” kavramını sınıf indirgemeci olmayan bir tarzda okumasını sağlar.
    Laclau ve Mouffe’un söylem kuramının kilit kavramı hegemonyadır. Eklemlemenin, kendisine antagonist olan eklemleyici pratiklerle karşı karşıya gelmesi yoluyla oluşması gerekir. Dolayısıyla hegemonya, antagonizmaların kesiştiği bir alanda ortaya çıkar ve bu nedenle de eşdeğerlilik ve sınır etkileri fenomenlerini varsayar. Hegemonik bir eklemlenmenin iki koşulu olduğu söylenebilir: İlki antagonist güçlerin varlığı, ikincisi ise bunları ayıran sınırların kararsızlığıdır.

    YENİ TOPLUMSAL HAREKETLER
    1960’ların sonlarından itibaren Batı’da bir dizi düşünsel akım ve politik hareket ortaya çıkmıştır. Bu gruplar toplumdaki baskın kültürden farklı olan, onaylanmayan ve bastırılmaya çalışılan görenek ve hayat tarzlarını temsil etmektedirler. Yeni toplumsal hareketler paradigması altında temellendirilen bu hareketlerin “yeniliği” kimlik temelli olmalarından kaynaklanmaktadır.
    Yeni toplumsal hareketlerin ortaya çıkışı dört toplumsal süreçle açıklanmaktadır:
    1. Teknolojik gelişmelerin ve endüstriyel büyümenin yarattığı yeni sorunlar,
    2. Kapitalizmin yeniden yapılanmasıyla birlikte, üretim yapısında esnek üretime doğru gerçekleşen değişimler.
    3. Sınıf çatışmalarından farklı olarak ortaya çıkan yeni toplumsal çatışma biçimleri. Bu gelişmeler çerçevesinde sınıf çatışması yerini, çevrecilik, barış, kadın sorunları etrafında somutlaşan daha toplumsal çatışmalara bırakmıştır,
    4. Eğitimli bir yeni orta sınıfın gelişmesi.
    Yeni toplumsal hareketlerin ortaya çıkmasıyla birlikte siyaset de artık sınıflar arasındaki mücadelelerin şekillendirdiği bir eylem değil, farklı kimliklerin çoğul taleplerini birbirine söylemsel olarak eklemlemeyi sağlayan hegemonik bir performans olmaktadır.
    Bu yeni toplumsal hareketlerin iktidarı ele geçirmek gibi bir amaçları yoktur. Daha çok, sivil toplumda özerklik ve eşitsizliklerin giderilmesi türünden kültürel bir takım talepleri dillendirmektedirler.
    Laclau ve Mouffe, sivil toplumu dönüştürecek siyasal partilerden çok yeni toplumsal hareketlerin gücüne dayanan liberal-demokratik bir toplum önerirler.

    POSTMARKSİZM VE RADİKAL DEMOKRASİ SİYASETİ
    Radikal demokrasi projesi, liberal demokratik ideolojiyi reddetmek yerine onu çoğul bir demokrasi doğrultusunda derinleştirme ve genişletme siyaseti olarak tanımlanabilir.
    Antagonizmaların tanınması Radikal Demokrasi nosyonuna ait teorik zeminin ilk koşullarıdır.
    Laclau ve Mouffe’a göre, solun görevi, Liberal Demokratik ideolojiyi reddetmek değil, tersine, onu radikal ve çoğul bir demokrasi doğrultusunda derinleştirmek ve genişletmek olabilir.
    İhtiyacımız olan şey, demokratik değerlerin bir hegemonyasıdır ve bu da demokratik pratiklerin çoğaltılmasını, bir özne-konumları çoğulluğunun demokratik matris yoluyla oluşturulmasına el verecek şekilde çok daha çeşitli toplumsal ilişkiler içinde kurumlaştırılmasını gerektirir.

    Agonistik Demokrasi
    Radikal demokrasi kuramları iki başlık altında incelenebilir: müzakereci demokrasi ve agonistik demokrasi.
    Müzakereci demokrasi sivil toplum alanını, kamusal alanda siyasi ve ahlaki açılardan özgür ve eşit bireylerin rasyonel bir diyalog ile konsensüse varabilecekleri bir alan olarak kavrar.
    Agonistik demokrasi, çatışmacı bir “kimlik siyaseti” geliştirme gerekliliğine vurgu yapar. Agonistik demokrasi teorisi, yeni toplumsal hareketlerin bir “kimlik siyaseti” uyguladığına vurgu yapar. Bu nedenle de bu hareketler kimlik ve fark temelinde çatışmayı da içine alan bir demokrasinin geliştirilmesinin koşullarını yaratırlar.

    POSTMARKSİZME YÖNELTİLEN TEMEL ELEŞTİRİLER
    Postmarksizm, Marksizmi geliştiren ve ileriye götüren postmarksist bir konum olmaktan çok, “post-liberal” bir konum olduğu yönünde eleştiriler almıştır.

    Radikal demokrasi yaklaşımı siyaseti maddi belirlenimden ve sınıf anlayışından tümüyle bağımsız bir olumsallık alanı olarak konumlandırarak aslında siyasal alanı olumsallaştırmış, içeriksizleştirmiş olur.

    ---
    Çağdaş Sosyoloji Kuramları
    Editör: Prof.Dr. Aylin Görgün Baran & Prof. Dr. Serap Suğur
  • 80 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Kitap Yorumu//Korku-Stefan Zweig
    .
    Rahat ve korunaklı bir yaşam süren saygın bir kadın, sekiz yıllık evliliğinden sıkılmış, burjuva dünyasının kozasından çıkarak kendini genç bir piyanistin kollarına atmıştır. Ancak bu gizli ilişkiden haberdar olan bir şantajcının ansızın zuhur etmesiyle, hayatında yeni farkına vardığı bütün güzellikleri yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalır ve kahredici bir korkunun pençesine düşer.
    .
    Stefan Zweig’in 1920’de kaleme aldığı ve bir kadının duyguları üzerine yazdığı, en etkili hikâyelerinden birisi olan Korku, burjuva yaşamın kapılarından girerek kadın erkek ilişkilerini dramatik bir dille anlatıyor okurlara. Korkunun insan ruhunu adım adım ele geçirdiği hikâyede; utanç duygusu, suçluluk ve öfkeyle dolup taşan bir kadının dünyası, en can alıcı noktalarıyla gözler önüne seriliyor. Varoluşun sorgulanması, kadın erkek ilişkilerinin iç yüzü ve toplumsal baskıların insanları nasıl değiştirdiği Stefan Zweig’in gerçekçi ve detaycı üslubuyla ele alınıyor.
    .
    Korku insanı bilinçdışına itilmiş utanç verici deneyimlerden, bastırılmış pişmanlıklardan özgürleştirebilecek güçte bir yapıt.
  • 80 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Stefan Zweig’ın 1920’de kaleme aldığı ve bir kadının duyguları üzerine yazdığı, en etkili hikâyelerinden biri olan Korku, burjuva yaşamın kapılarından girerek kadın erkek ilişkilerini dramatik bir dille anlatıyor okurlara.
    Korkunun insan ruhunu adım adım ele geçirdiği hikâyede; utanç duygusu, suçluluk ve öfkeyle dolup taşan bir kadının dünyası, en can alıcı noktalarıyla gözler önüne seriliyor.
    Varoluşun sorgulanması, kadın erkek ilişkilerinin içyüzü ve toplumsal baskıların insanları nasıl değiştirdiği Stefan Zweig’ın gerçekçi ve detaycı üslubuyla Korku hikâyesinde ele alınıyor.
    ***
    Rahat ve korunaklı bir yaşam süren saygın bir kadın, sekiz yıllık evliliğinden sıkılmış, burjuva dünyasının kozasından çıkarak kendini genç bir piyanistin kollarına atmıştır. Ancak bu gizli ilişkiden haberdar olan bir şantajcının ansızın zuhur etmesiyle, hayatında yeni farkına vardığı bütün güzellikleri yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalır ve kahredici bir korkunun pençesine düşer.
    Korku insanı bilinçdışına itilmiş utanç verici deneyimlerden, bastırılmış pişmanlıklardan özgürleştirebilecek güçte bir yapıt.
     
  • 1980’li yıllardan sonra düşünce hayatımızın genel özellikleri köklü olarak değiştirilmiştir. Bu ülkede yaşayan insanlar bir bütün olarak düşünceden, sistematik fikirden, ideolojilerden, estetikten, etikten, bilimden uzaklaştırılmıştır. Bu yıllarda insanların temel referans kaynakları önemli oranda yerle bir olmuş, bunun yanı sıra okuma edimi köklü olarak aşağılanmıştır. Darbenin doğrudan etkilerinden birisi “okuma ediminin” bir bütün olarak hor görülmesi, aşağılanması, tehlikeli bulunması ve üniversitelerde öğretim görevlilerinden öğrencilere kadar her kesimde orijinal metinlere yönelik okumaların yapılmamasının olağan bir hale gelmesidir. 1980’li yılların ilk üç yılı televizyonlardan yasak yayın diye önemli ölçüde bilimsel, sanatsal, edebi ve felsefik yayınların gösterilmesiyle geçmiştir, öyle ki bu yayınların önemli bölümü pek çok Avrupalı ülkede üniversitelerde ders kitabı olarak okutuluyordu, bunun yanı sıra aynı yıllarda yakılan kitap sayısı milyonları geçiyordu.

    Bu yıllarda toplumun kendi geçmişine yönelik “korkunç bir tablo çizilmiş”, bu tablonun yaratıcısı olarak da öğrenciler ve aydınlar gösterilmiştir. Aydın düşmanlığı 1980’lerin en tipik özelliklerinden birisidir. Kamusal mekânlarda insanların birbirlerine yönelik söyledikleri “iki negatif emir” kipi olarak “entellik yapma”, “felsefe yapma” deyimleri o kadar yaygın hale gelmişti ki, Özal’ın vizyonunda insanların pratiği yüceltme ve para kazanma eğilimi bir bütün olarak toplumu ahlaken, aklen, varoluşsal düzlemlerde kirletmiştir. Bir bütün olarak düşünmekten ve felsefenin en önemli ereği olarak tutarlı ve sistematik olmaktan uzaklaştı düşün hayatımız.

    Bunların yanı sıra aynı zamanda kendilerince yeni filozofları, siyaset teorisyenlerini baz alarak yeni bir kültür icat etme eğilimi de vardı. Öylesine düzeysiz, öylesine bulamaç halinde metinler çıktı ki bu eğilimden ortaya reklâm metni yazarlığı düzeyinde “eserler” kalmıştır. Ancak Türkiye’de yapısal bir bozukluk olarak teori üretemeyince onu ithal etme, farklı akımların ve farklı yazarların taşıyıcısı olma eğilimi de bu dönemde belirleyici bir hastalık olarak öne çıktı. Aslında felsefeyle uğraşanlar bunu yakından bilir, kendinizi yeterince geliştirmemişseniz, belirli bir sistematiğe ulaşamamışsanız, öğrendiğiniz her yeni bilgi kıtası karşısında onun esiri olursunuz, dolayısıyla felsefenin doğası gereği içermesi gereken bir yön duygusu, bir bütün oluşturma, belirli bir bilgi kıtasının içinde yer alma yerine, eklektik ve parçalı bir anlatıcı olursunuz.

    Türkiye’de bir felsefe akımı, bir düşünsel sistem oluşturmak yerine, bizzat felsefe yapamamaktan dolayı, diyalektik uslamlama yerine belirli felsefi akımların pedagojik söylemli taşıyıcısı ve öğreticisi olursunuz: bunun adı sıradanlaşmadır, esoterik değil eksoterik üretimdir, Türkiye’deki felsefe çalışmalarının tipik özelliğidir. Ülkemizde son çeyrek yüzyıllık dilimde pek çok batılı felsefecinin taşıyıcısı olduğunu ileri süren, ama kendisinin hiçbir felsefi eseri olmayan birçok prof’umuz mevcuttur; unutulan özellik, eleştirel teorileştirme çabasıdır, felsefe kendilerinden önce yapılan düşünsel üretimi yeniden okuma, yeniden yazma, yeni bir bütün oluşturma, yaşamla felsefe arasındaki ilişkileri bütünüyle yeniden kurma çabasıdır. Felsefe akılcı bir yapıya sahip olduğu kadar etik bir varoluş alanı yaratma çabasıdır da. Aynı zamanda felsefe dünyayı bütünüyle yeniden yorumlama, onu yepyeni bir gözle görebilme çabasıdır. Özellikle diğer pek çok alandaki gelişmelerden yararlanıp yeni felsefi disiplinlerin oluşturulması aşamasında, örneğin bir tarih felsefesi, örneğin yeni bir toplum-birey ilişkisi kurulması, örneğin insanın bilgiye nasıl ulaştığı ve bilgiyle modern toplumsal ilişkilerin arasındaki gerilim noktaları, bilim-düşünce arasındaki ilişki -bilimin modern toplumlardaki yeni işlevleri- bilimsel bilgiyle siyasi iktidarların ilişkisi ve onu kullanma biçimleri, aynı şekilde modern bir alan olarak siyasi iktidarın insanlık tarihinin temel özlemi haline gelmiş bir kavram olan özgürlük üzerine etkileri ve yaşamın bir bütün olarak gözetim altına alınmasının özgürlük dediğimiz kavramı nasıl yeniden tanımlamaya bizi ittiği gibi alanlar, insanın varoluş koşullarının ve mekânlarının nasıl önemli ölçüde değiştiği, bunun sonucunda yeni bir başlık olarak etik (modern toplumsal yapılarda varoluşsal bir sorun olarak etik), sanat-toplum ilişkileri arasındaki ilişkilerin ve sanatçıların yaşam koşullarının ve izleyiciyle-okuyucuyla karşılaşma alanlarının ve biçimlerinin yapısal değişimiyle bir sanat felsefesi oluşturulmasının gerekliliği ve hatta zorunluluğu… Felsefe aslında bir bütün olarak neo-liberalizmle birlikte dünya sahnesinde gerilemektedir ve yaşamın gitgide uzağına düşmektedir, bu belirli ölçülerde geçmişte felsefenin iktidara hakikati söyleyen bir yapıya bürünmesi sürecinden, günümüzde iktidarın saflarına geçmiş, onun bir aracı haline gelmiş, eleştirel söylemini kaybetmiş, insanlığa yeni bir yaşam ve yeni bir varoluş tarzı sunmaktan uzaklaşmış hale gelmesinin doğal sonucudur. Dolayısıyla toplumun ve insanlığın ona en çok ihtiyaç duyduğu bir dönemde felsefe kamusal yaşamın dışına itilmiştir. Geçmişin diyalektik felsefesi günümüzde önemli ölçüde skolâstikleşmiştir. Yaşamsal işlevini kaybeden felsefe giderek kendi yaşam koşullarını, raison d’etre (varlık nedenini) kaybetmektedir. Öyleyse yaşamı yorumlamak kadar, insana yaşanılası bir dünya sunma çabası da, insan için kendi kaderini tanrıların buyruklarından çıkarma iradesi ve özgürlük aranışı sunma çabasını vermek de gereklidir. Tanrı adına felsefe yapmak bir yerden sonra insan dolayımıyla tanrısal kanunlar, yasaklar koyma çabasından başka bir şey olamayacağını aslında insanlığın felsefe öyküsünde bulmak olasıdır. Felsefe bugün en çok özlemini duyduğumuz varoluşsal alan olarak özgürlüğü yaşamak ve yaşatmak mücadelesinin bir parçası olmalıdır. Felsefe bir direnme biçimidir, geçmişte de böyleydi.

    Oysaki çağımızda felsefe yaşamı yaşanılası kılma çabasından uzaklaştığı ölçüde, bir tür metalaşarak ve aynı zamanda skolâstikleştirilerek bir tür “kendi içinde bilme ereğine” dönüşerek aklın anlama çabasından aklın köleleştirilmesi sürecine bir geçiş “çağımızın vicdanı-insanlığın ulaştığı son evre” olarak insanımıza sunulmaktadır. İdeolojisiz bir toplum ve ideolojisiz bir insan nasıl düşünebiliyorsa (felsefik olarak böylesi bir tanım kullanmak imkânsızdır. Nasıl ve neyi savunduğunu bilmeyen insanların çoğunlukta olması, çelişkili düşünceleri aynı anda taşımak gibi unsurlar vardır, kendi düşüncelerinin felsefik ve ideolojik adlandırmasını bilmeyen ve yapamayan insanların çoğunlukta olması, onların belirli bir ideolojinin taşıyıcısı olduğu gerçeğini değiştirmez, ideolojiler öldü denildiğinde aslında denilmek istenen bir tür “evrensel insanlık ideallerin” ölüm fetvasıdır. Bu anlamda ikinci dünya savaşı sonrasında yaygınlaşan ve “öznenin ölümünü” ilan eden felsefe bir tür itaatin yazıcısı-meşrulaştırıcısı, bir tür insanın köleleştirilmesidir. 1990 sonrasında post-modernist söylemler sol liberaller tarafından insanlığın ulaştığı son safha olarak, aynı zamanda gerçek doğruları bulmuş bir eda takınarak pazarlandı bu ülkede. Genel söylem bir insanı aşağılama, küçük ve ucube bir yaratık olarak insanın portresini çizme olarak bir değişikliğe uğramıştı.

    Benim her zaman şaşırdığım ve anlamsız bulduğum bir diğer önemli belirleyende kültür-felsefe-siyaset alanlarında referans noktalarının giderek şiddetli bir biçimde “felsefe bilmez, tarihten anlamaz, kendilerini süper insanlar olarak gören, cahilliğiyle ve dindarlığıyla ünlü” ABD kaynaklarının son çeyrek yüzyıllık dilimde çok daha fazla kullanılmasıdır. Komik bir tragedya olarak siyasi iktidarların toplumların geleceği üzerinde en fazla etkin oldukları dönemlerden birisi olan son çeyrek yüzyıllık dilimde, papağanlar korosu olarak “öznenin ölümü”nün ilan edilmesidir. Devasa bir tümöre dönüşen kapitalist ve emperyalist iktidarlar karşısında umutsuzluk ve değiştirilemezlik vaazları vermek düpedüz gericiliktir; en azından yüzlerine ne kadar ucuz felsefeye sahip olduklarını haykırmamız verdiğimiz özgürlük mücadelesinin bir gereğidir. Toplumları manipüle etme araçlarının çok yoğun olarak geliştiği, insan yaşamının gitgide batılı toplumlarda sistematik olarak “kontrol ve gözetim” altına alındığı yıllarda varolan iktidarların ötesi imkânsız olarak gösteriliyordu. Felsefe bir anlamda işlevsizleşmiş, insan yaşamını yönlendiren, insana bir yaşam alanı sunan, yaşamı ve bilgiyi sorgulayan, iktidara hakikati söyleyen özelliklerini kaybetmiş, gitgide statükocu özellikler kazanmıştı bu yıllarda. Dolayısıyla 1980’li yıllarda ithal edilen ve baş tacı edilen felsefe bu felsefedir ve reddedilmesi gereken felsefe de bu felsefedir, çünkü ucuz ve hiyerarşik ve iktidar yanlısı bir felsefedir. Dolayısıyla bu anlamda felsefe, batı siyasetinin taşıyıcısı, bir tür siyasi iktidarın kendini rasyonalize etme çabasının aracı haline geldiği ölçüde toplumsal dayanaklarını kaybetmektedir; doğal olarak bu süreç kaçınılmaz olarak etik olmayan ve etikten gittikçe uzaklaşan bir forma bürünmeye zorlanmaktaydı insanları, nitekim de öyle olmuştur. Eğer sosyalist terimlerle konuşursak, burjuva felsefesi giderek küçük burjuvalaşmış, insanlar dünyayı anlamak için değil, kendilerinin merkezde olduğu bir portre çizmek için “varolanı meşrulaştırıcı”-“çıkışsız”-“değiştirilemez” bir evrende her şey mubah demek için başvurulan bir alana dönüşmüştür. Akıl kendini güçsüz hissettikçe haksız-ve-güçlü olana yaslanmak için, ona hizmet etmeye adamıştır kendini. Sorgulanmayan yaşam, yaşanmamış ve insani olmayan bir sürecin sorgulanması -çıkışsız ve reddettiğimiz miras budur. Tarihi yeniden yazmak için yeni bir tarih yazmak da zorunlu ve kaçınılmazdır. Bir Arjantinli yönetmenin Resmi Tarih adlı filminde çok önemli bir sahne vardır; darbeden bir hayli nemalanan bir burjuvanın karısı tarih öğretmenidir. Arjantin tarihi üzerine bir öğrenci kendi tarihlerinin büyük katliamlarını anlatır sınavda. Öğretmen liberal bir edayla sınıfa gelip “Tarih kitaplarının böyle anlatmıyor” dediğinde, öğrencinin yatını sınıfta buz gibi bir hava estirir; “Eli kanlı köpekler tarihi yazarlarsa, kimlerin mazlumların katili olduğu bilinemez.” Dolayısıyla yeni bir tarih yazma çabası aynı zamanda yeni bir tarih yaratma çabasıdır da. Özgürlüğü arayanlar özgürlük mücadelesinin bir parçası da olmalıdır.

    İkinci dünya savaşı sonrasında her türlü siyasete yönelik aşağılama eğiliminin ve güvensizliğin, çeyrek yüzyıl sonra, hiçbir şey değiştirilemez düşüncesine ulaşması, genel olarak insanı aşağılaması, kötümserlik ve öznenin ölümünün ilan edilmesi; bunlar arasında bir ilişki gör(e)memek, saçma olurdu.

    Belirli bir süreklilik ve ardışıklık olduğu sürece, bu sürecin tarihsel olarak incelenmesi hem bir özgürlük aranışı için gereklidir, hem de insanın özgürleşmesi için çıkış noktasıdır.

    Felsefe metinlerinde bin yıldan fazladır temel belirleyici unsur olarak “tutarlılık-geçerlilik-meşruluk-doğruluk” aranışı varken, çağımızın batı felsefesi önemli ölçüde bir kolaja dönüşmüştür, bunun çevre ülkelerine yansıması bir tür karikatür biçimine bürünerek anlamsız imgeler yığını halinde konfüzyon içindeki taşıyıcılar tarafından yeniden topluma sunulmasıdır. Artık batılı toplumbilimlerde ve aynı şekilde düşünce dünyasında (felsefe de dâhil olmak üzere) bütünsellik-süreklilik-düşünsel kökler konusu unutulmaya yüz tutmuş, bunun sonucu olarak da geçmişin mirasına doğrudan yönelmek, insanlığın ürettiği metinleri orijinal kaynaklarından okumak unutulan bir edim haline gelmiştir. Türevin sonu yoktur, sistematik yanılgı belirli ölçülerde buradan kaynaklanmaktadır, tüketim toplumunun tüketici ideolojileri, ülkemizde hayranlık ve övgüyle karşılanan think-tank’lere bahşedilen her şeyi bilen adlandırılmalarıyla bir bütün olarak oyun olgusu içinde incelenmiştir. Ne felsefe bir oyundur, ne de yaşam ve insan hayatı etik-dışı bir konu.

    Yeni bir felsefenin kendi varoluşsal ilkeleri yalındır oysa ki;
    Yaşamı ciddiye almak,
    felsefeyi yaşama yöneltmek ve yaşamdan beslenmek,
    aklı sorgulamak için göreve çağırmak,
    felsefeyi insanlığın bilgi birikiminin bir parçası yapmak ve
    insanların merak-boş zaman kullanım alanlarından çıkarıp yaşamsal-işlevsel-etik bir yapıtaşı haline getirmek,
    felsefeyi insanlığın özgürlük mücadelesinin bir parçası yapmak,
    insanlığın tarihindeki köklü işlevlerine yeniden kavuşturmak,
    felsefeyi bir kez daha aklileştirmek,
    aklımızı köleleştirmemek… dolayısıyla iktidarı hakikati söyleme çabası aynı zamanda direnişin destanını yazma çabasıdır.
    Bu bağlamda felsefeye yeniden yönelmek, belirli disiplinler halinde kendi alt dalları içindeki önemli metinleri okumak ve en önemlisi de bunları tartışmak, felsefenin yüzünü yeniden yaşama döndürmek ve aynı zamanda yaşamı bu düşüncelerin doğrultusunda yeniden sorgulamak. Sanıyorum ki felsefe içine düştüğü nihilizmden, işlevsizlikten ve toplumsal ilgisizlikten çıkmak için yeni bir yörüngeye girmek durumunda ve kendisinden önceki düşünürlerle belirli bir tanışıklık, belirli bir hesaplaşma, belirli düzeylerde onları kapsama çabası göstermeden böylesi bir silkinişi gerçekleştiremez. Bu anlamda son çeyrek yüzyıllık dilimin yalnızca ülkemizde değil, dünya genelinde geçmişin mirasını kendi yazarlarından değil, türetilmiş ve açıkçası çarpıtılmış yorumlardan öğrenme girişimi büyük bir akıl kirliliğiyle sonuçlanmıştır. Temel psikanalizden hiç anlamadan Lacanvari yorumlar yapmaya çalışmak ve bu medikal-felsefik-kültürel terimleri büyük oranda yanlış kullanmak günümüzün olağan olguları arasına girmiştir. Öyle ki, bırakın eleştirmenleri, psikiyatristler içinde bile çoğunluk bir Elektra’yı bir Kral Oidipus’u okumamaktadır, temel kavramların inşa edildiği literatürden habersiz olmak günümüz için olağan bir olgudur. Türkiye’de her alanın sayısız “bilmez-bilirkişileri” mevcuttur. Sadece televizyonları seyredip, bilirkişileri dinlerseniz bile, belli bir birikiminiz olduğu anda teşhiste zorlanmayacaksınız bu toplumsal olgunun. Türkiye bir anlamda felsefik anlamda son yüzyıllık tarihinin en yoksul dönemini yaşamaktadır, geçmişte felsefe denilince bilme isteği ve bildiği düşünülen insanlara yönelik duyulan saygı da bu süreçte yıpratılmıştır.

    Peki, bu anlamda bugün ne yapabiliriz? Günümüzde felsefeye gereksinim duyan, düşünmeyi zül görmeyen, yaşamı sorgulamaya çalışan, bir ot gibi yaşamak istemeyen insanlar için felsefe pek çok nedenle günceldir, insan olan insan için zorunludur da. İnsanlığın siyaset, sanat, kültür, psikoloji, sosyoloji, iktisat ve hatta teoloji için ürettiği kavramların önemli bir kısmı kökenini felsefecilere borçludur. Geçmişin felsefecileri kendi çağlarının bilim adamlarıydılar ve ürettikleri düşünceler belli oranlarda çağlarının aklını temsil ediyordu, buradan devam edersek, günümüz yaşamının akıl-dışılığıyla felsefenin “öteki” muamelesi görmesi arasında yoğun ve belli ölçülerde doğrudan bir ilişkisi olduğu da iddia edilebilir. Eğer çağımızın geçer akçesi olan ve belli ölçülerde varolan durumu nitelemek için kullanılabilecek “çağımızın vicdanı” için etik-dışı denilebilirse -ki rahatlıkla denilebilir- bununla siyasi iktidar ve birey ilişkisinin doğrudan bir ilgisi vardır. Birey bu kadar yoksul olmasaydı bilimsel ve toplumbilimsel bilginin bu kadar yoğun üretildiği çağda insan yaşamı da bu kadar yıpratıcı-yok edici-yaşanmaya değmez olmazdı. Ama asıl açmaz buradadır, tek tek insanlar dünyayı kavrama çabasını kendi başlarına yaşatamazlar. Böyle bir çabaya girişenlerde buldukları sonuçları yaşama geçirmek için yine tek başlarına etkin olamazlar. Dolayısıyla bir kez daha örgütlülük ve anlama çabasıyla örgütlülük iç içe geçmelidir; düşünceyi üreten düşünceyi yaşamsallaştırma çabasında kendini yalnız hissettiği anda, kaçınılmaz olarak kolaylıkla ve ivedilikle umutsuzluk kapısını çalacaktır. Kendi yaşamımızı yeniden üretmek için bilmeye ihtiyacımız var. Bugün milyarlarca insan için insanlığın bilgisine sahip olma, insanlığın bilgisinden yararlanma ve kendilerini yetiştirme olanağı kalmamıştır. Siyasi iktidarlar bilgiyi ve dolayısıyla felsefeyi metalaştırarak, insanları daha kolay yöneteceklerini biliyorlar, insanlarımız bilmedikleri ölçüde katlanmayı-sinmeyi-itaat etmeyi öğreniyor. Bilmemek belirli anlamlarda dünya genelinde köleleştirme süreçlerinin bir parçası haline geliyor. Bilmeyen insanların yoğun olduğu yerde bilmez-bilirkişilerin yoğunluğu da olağan hale geliyor. Felsefe kendi içinde yoğun bir bilme ve anlamlandırma çabasının bir ürünüdür. Oysa günümüzde bırakın toplumun yapıtaşı olan sıradan insanları, felsefe öğrencilerinin bile önemli kısmı felsefe üzerine ciddi bir literatürü takip etmemektedir. Ama en korkuncu, ülkemizde 1980 sonrasında 10 yıllık bir süre yaşayan ve düzenli çıkan tek bir önemli felsefe dergisinin bile olmamasıdır. Bırakın felsefe öğrencilerini, önemli sayıda akademisyen hayatları boyunca kendi alanlarının felsefesi üzerine hiçbir üretmeden koltuklarında yan gelip yatmaktadır. Sonuç olarak sanat sosyolojisi dersleri de veren bir Emre Kongar, kendi sitesinde Vizontele’yi “en iyi Türk filmi” olarak lanse edebilmişse, bilin ki sanat felsefesi hakkında yalnızca bir hiç olduğundandır.

    Böylesi konularda okumak isteyen insanlar her zaman nereden başlanacağı sorusu karşısında kendini çaresiz hisseder; dolayısıyla Felsefe Yazarlarından Seçme Metinler bu soruya verilebilecek ilk elden yanıtlardan birisi olabilir. Bu kitap böylesi “düşündürücü” tablo düşünülerek hazırlanmış bir eserdir. İçinde Antik Yunan’dan günümüz felsefecilerine kadar önemli filozofların binyıllar boyunca ürettiği metinler belirli konular halinde gruplandırılarak, belirli bir mantık gözetilerek oluşturulmuştur. Hayatı bilmeden yaşamak istemeyenler için, bilmeden eylemenin sonuçlarına katlanmamak isteyenler için bir başlangıç noktası olabilir.
    ZAHİT ATAM