• 135 syf.
    ·3 günde·Beğendi·7/10
    Macaristan doğumlu, 1940 yılından emekli olduğu 1977 yılına kadar İngiliz BBC'nin çeşitli kademelerinde görev alan Martin Esslin, hem izleyici hem de işin mutfağından birisi olarak
    Televizyon Çağı'nı anlatıyor. Emekli olduktan sonra ABD Kaliforniya Standford Üniversitesinde misafir drama profesörü olarak da çalışmış. Bu sayede Amerikan televizyonları hakkında bilgiye de sahip. Bunları sentezleyerek bu kitap ortaya çıkmış.

    İngilizcesi The Age of Television olup, 1981 yılında yayımlanmıştır. Türkçesi ise Televizyon Çağı olarak yayımlanır. İlk baskılar da ise kitabın Türkçesi "TV - Beyaz Camın Arkası" idi.

    Kitap 6 ana başlığa sahip. Bu ana başlıklar altında ise konuyu irdeleyen alt başlıklar da mevcut. Bu sayede kitabın içinde tam olarak ne var ve hangi sayfada olduğu kolay bir şekilde görülebiliyor. Bu da okuyucuya avantaj sağlar.

    Yazar televizyonun olumlu ve olumsuz yönlerini anlatırken örnekleri Amerikan televizyonlarından aldığını da belirtiyor. Bunu yaparken de gördüğü sorunları ve rahatsızlığını en başta anlatır.

    Martin Esslin, 1970'li yıllardan televizyon için geleceğe bakıp şunu ifade eder: "Hayat tarzlarının, kültürünün ve sosyal alışkanlıkların gelişiminde büyük bir devrime yol açtı (s.9)". Dün, bugün ve yarına bakıyor. Ama esas kendi zamanında yaşanan olaylara açıklık getirmeye çalışıyor.

    Marshall McLuhan da "İletişim Araçlarını Anlama" (Medya Mesajı, Medya Masajıdır) ve "Global Köy" (Global Köy (The Global Village)) ile kitabın içinde kendine yer bulur.
    Global Köy ile elektronik medyanın -kendisi interneti hele bir görseydi neler yazardı acaba-, insanları tek çatı altında birleştirdiğini uzakların yakına geldiğini söyler. Martin Esslin de Marshall McLuhan'dan yararlanır.

    Televizyon sayesinde her anın tekrarlanabilmesi, düzenlenmesi, kopyalanması kendini gösteri unsuru hale getirir. Bu gösteri sayesinde artık evden rahat ve kolay bir şekilde o gösteri içine dahil olunabilir.

    Gerçek kurgu arasında yer alan düşüncelerin televizyon ekranından halka seyrettirilmesi ve bu izleme içinde bir
    çeşit röntgencilik gibi camın arkasındankilerle camın önündekilerin mücadelesine sahne olur.

    Televizyon artık herşeyi söyleyen bir araçtır. Film, dizi, sağlık, spor, yaşam, oyun, alışveriş, müzik, haber, dedikodu yani kısaca herşey yanı başımızda kurgulanmış bir şekilde bize sağlanır. Oturulan yerde her türlü bilgi karşımızda. Dost da orada düşman da orada.

    Televizyon evimizin baş köşesinde kendine ait bir yeri vardır artık. Belki çoğu kişinin evde kendine ait odası yokken,
    televizyonun her daim bir yeri vardır. Genelde sabittir yeri. Hep buyur eder insanı. Kimseye kızmaz, bağırmaz, üzmez;
    sadıktır ve anlayışlıdır. Bizlerin ondan vazgeçemeyeceğimizi bildiğinden ona göre, günün şartlarına göre davranmasını da bilir. Televizyon üreticileri ve televizyon yayın sağlayıcıları artık toplumun her kesimine ulaşmak için üretirler ve ona uygun
    içerik sağlarlar. Olmazsa olmaz veya başka bir şekilde düşünürsek reklamlar da burada var. Hatta reklamlar sayesinde o yayınlar o televizyonlar var da denildiği de olur.

    Martin Esslin de drama, gerçek, yeniden üretim, yeni kurgu ile insanların bir ekran içine hapsedilmesinden bahseder. Yazar, gerçeğin kurgulanmasından da bahseder. Artık gerçek nedir? Bize gösterilen 'gerçek', gerçek mi? gibi sorularla bazı kavramların anlaşılmasını amaçlar. Buradan hareketle Jean Baudrillard, Simülakrlar ve Simülasyon (Simülakrlar ve Simülasyon) kitabı da okunmaya değer.

    Örneğin, bir tiyatro eseri olarak üç saat boyunca 'Hamlet' oyunu tiyatroda seyredildiğinde bu üç sat boyunca oyunun etkisi altında kalınabilir. Hatta 'gerçek' bir kişi olduğu bile düşünülebilir. Ama bu olay sınırlı zaman içinde gerçekleşir. Peki, 'Pembe Diziler' tabiriyle yayımlanan diziler ise yayımlandıkları süre içinde hem de çok daha sonraları için bile etkisini sürdürür. Bunun yeniden üretim olduğu unutulup, o konuyu, kişiyi ekrandan çekip alıp onları birer birer yeniden bedenlendirip onunla yaşamaya başlarız. Televizyon dizileri uzun süre etkisini sürdürür. Gerçekle kurgu iç içe geçmiş bir durum ortaya çıkarır. Sanal karakterler gerçekmiş gibi algılanır. Oyunu iyi kurgulayan televizyoncuların bir çeşit başarısıdır. Bu başarı reklamlarla desteklenir. Artık reklamlar film ya da dizinin içinde, karakterler reklam diliyle konuşur ve camın önündekiler de o ileti doğrultusunda harekete geçirilerek meta gerçek kişilerle buluşturulur. Reklamlar sayesinde tüketim de kamçılanarak üretim artışı da gerçekleştirilir.

    "Günümüz medeniyetinin başka hiçbir faktörü -ne eğitim sistemi, ne din, ne de bilim veya sanat- televizyonda sunulan dünya kadar kök salmış, onun kadar etkin, toplumun bütün bireylerince onun kadar toptan kabul görmüş ve ortaklaşılmış değildir (s54)". Esslin durumu anlatır.

    Televizyon evimize girdi. Anlık olarak herşeye her an ulaşılabiliyor ve herkesi evimize davet ediyoruz. Sevdiklerimiz olduğu gibi sevmediklerimiz de ev içinde. Televizyonun olmadığı bir devirde yaşanan olaylar başka bir yerde bilinmez, duyulmazken artık televizyon sayesinde biraz da McLuhan'ın
    dediği gibi "Global Köy" içinde hayatı yaşıyoruz.


    Ezcümle: Yıllar önce okuyup beğenmiştim. Tekrar okuyup alıntılar ekleyerek küçük bir inceleme yazısı yazmaya çalıştım.
    Okuduğum kitap Mart 1991 tarihlidir.
  • 263 syf.
    ·8 günde·Beğendi·Puan vermedi
    “Bu şehir baştan sona yitirmiş umudunu”

    Bir taraf da Krallık, dini hiyerarşi ve zengin sınıf diğer tarafda ekmek bulamayan açlık, sefalet, yoksulluk çeken, üst tabaka tarafından ezilen, aşağılanan halk. Ve bu insanlar içlerinde biriktirdikleri nefret ve öfke ile bastille hapishanesini basarak oradaki suçluları serbes bırakıp silahlara el koyarlar ve suçlu suçsuz demeden insanları öldürürler. Özgürlük, Adalet, Eşitlik ve Cumhuriyet adına. Sonuçta amaçlarına ulaşırlar ve 1.Cumhuriyet ilan edilir.

    Yasa yapma yetkisi de artık halktadır yargılama yetkiside. Deyim yerindeyse niye gözün üzerinde kaşın var diye adam öldürülür. Binlerce Fransız ölür o dönemde, çoğunun da hiçbir suçu olmadan.

    Doktor Manette’de 18 yıl yatmıştır Bastille hapishanesinde ordan çıktığında ise artık hiç bir şey hatırlamıyor ve akli dengesini yitirmiştir, onu hayata döndüren kızı Lucie’dir. Fransa’dan kaçarak İngiltere’de yaşarlar. Onlar gibi Fransa’dan kaçan Charles Darnay İle bir mahkeme salonunda karşılaşırlar ve Darnay Lucie’ye aşık olur,sonunda evlenirler. Yıllar sonra yaşanan bazı olaylar sonucunda tekrar Fransa’ya dönmek zorunda kalır Darnay hem de tam ihtilalin zirve yaptığı 1789 senesinde. İnsanların ellerinde silahlar, bıçaklar, ortalık da insan cesetleri, halkın yüzünde öfke ve giyotin ile öldürülen insanları izlerken duydukları zevk. Darnay hapse atılır yargılanır onu kurtarmak için ailesi de peşinden gelir ama bu durumda yapılacak çok da bir şey yoktur. Bu vahşet içerisinde ordan kurtulmak için büyük bir yaşam mücadelesi verirler.

    Tarihe ‘Kanlı ihtilal’ diye geçen Fransız İhtilali on yıl sürmüştür. Krallık yıkılıp cumhuriyet İlan edilmiş, adalet, eşitlik ilkeleri benimsenmiş, milliyetçilik etkili olmuş,İnsan hakları bildirgesi tüm dünya tarafından benimsenmiş, yeni çağ bitmiş yakın çağ başlamıştır.İhtilal sadece Fransa üzerinde değil tüm dünya üzerinde etkili olmuştur.
    Keyifli okumalar..
  • BEN KADINIM;
    Ben doğurdum hepinizi! Kız, erkek ayrımı yapmaksızın!.. Aynı sürelerde taşıdım karnımda!.. Uçan kuştan sakındım, kendi canımdan fazla korudum!.. Ki, zarar gelmesin hiç birinize karnımda!.. Bir şey olsa bir yerinize, sizden fazla yandı canım…
    BEN KADINIM; TANRI’DAN SONRAKİ YARATICINIZIM!..

    BEN KADINIM!..
    Doğurdum sizi!.. Doğurdum!.. Kız, erkek fark etmedi, aynı sevdim, aynı acıyı çektim. Can koptu canımdan, sizi canımdan aziz bildim… Güneşe de, yağmura da bedenimi siper ettim!.. Süt verdim mememden, aldırmadan kendi açlığımda!.. Tarlada, kreşte, okulda, her yerde ama her yerde hep sizinleydim… BEN KADINIM; TANRI’DAN SONRA SİZİ İLK KOLLAYANDIM…

    BEN KADINIM;
    Okullara gittiniz, okul önlerinde bekledim sizi, kar, yağmur, fırtına demeksizin… Asker oldunuz, nöbet tuttum sizinle, geceler boyu!.. Hiç haberiniz yoktu, uyuyordunuz, üstünüzü örttüm kış gecelerinde… Başarın, siz başarın diye, yapmadığımı bırakmadım!.. Dualar ettim, yatırlara gittim!.. BEN KADINIM; HİÇ BİRİNİZİ AYIRMADIM; AMA, BEN HEP AYRILDIM!..

    BEN KADINIM;
    Çoğu kez ayrıldım erkek kardeşimden, daha az sevilendim!.. Hep, gidici gözüyle bakıldı bana, miras paylaşımlarınızda harcandım!.. Ki, parçalanmasın toprağınız, akraba evliliğine zorlandım… Ben kadınım, yaşanan her olumsuzluğun başkahramanı yaptınız, unuttunuz yüreğimi!.. BEN KADINIM; TANRI’DAN SONRA EN ÇOK ŞEFKAT TAŞIYANIM!..

    BEN KADINIM;
    Eğitimde uzak tuttunuz, yanlış törelerde, Berdel’lerde soldurdunuz!.. Pazarladınız beni, kirli evliliklerin aktörleri yaptınız!.. Erkek egemenliğinde sizin, hep en sonda gelen oldum, ama, en çok yıpranan yaptınız!.. BEN KADINIM; TANRI’DAN SONRA EN ÇOK DAYANANIM!..

    BEN KADINIM;
    Okulda, çarşıda, pazarda, metroda, tarlada, gözlerinizle soydunuz, hep cinselliğimde takılıydı aklınız!.. Küfürlerinizi, yakıştırmalarınızı bile cinsellik üzerine kurdunuz, sizi de doğuran bir kadındı unuttunuz!.. BEN KADINIM; TANRI’NIN VAAD ETTİĞİ CENNETİM BEN, GÖREMEDİNİZ!..

    BEN KADINIM;
    Kazanana kadar, her yolu denediniz, uykusuz kaldınız sabahlara kadar, mesken tuttunuz köşe başlarını, sokak çeşmelerini… Uğruma ölümlerden söz ettiniz, büyüklüğünden sevdanızın!.. İntiharlar ettiniz uğruma, öldünüz, öldürdünüz!.. Cezalar yattınız uzun yıllar, sözde, hep benim namusumdan sorumlu oldunuz!.. BEN KADINIM; TANRI’DAN SONRA EN AK YARATIK BENDİM!.. KİRLETTİNİZ!..

    BEN KADINIM;
    Tacizlere uğradım, tecav*üzler yaşadım… Yataklarda zorlanıldığım oldu, tarafınızdan başkalarına sunulduğum da…
    BEN KADINIM;

    Öküzünüzden sonra geldim çoğu kez, yoktum, yok sayıldım!.. hep, tarafınızdan alındı kararlar, uymak zorunda bırakıldım… Toplumda da, siyasette de, kurumlarda da, yoktum… Bir yok gibi yaşadım… BEN KADINIM; TANRI’DAN SONRAKİ EN BÜYÜK GERÇEĞİNİZİM SİZİN!..

    BEN KADINIM;
    İşsiz kaldınız, çalıştım… Sakat kaldınız, baktım… Kumar oynadınız, yutkundum… Alkollere sığındınız, katlandım… İşyerimde, sokakta, yaşamın her alanında, her an saldırılmaya hazır, stresli yaşadım, aldırmadınız!.. Farklı isteklerle karşılaştım, sustum, yasalarınız hep erkekten yanaydı!.. BEN KADINIM; TANRI’DAN SONRAKİ EN ADİL YARATIKIM!..

    BEN KADINIM;
    Çocuklar doğurdum size, yardım ettim kariyerinize… Çoğu kez, yemeğinizi yetiştirmek uğruna, dört döndüm evinizde!.. Yorgunluğuma bile aldırmadınız, anlamadınız, yatakta iyi olmamı istediniz… Tanrı’ya kulluk yapar gibi, size uymamı istediniz!.. BEN KADINIM; TAPILMASI GEREKEN KUL OLACAKSA EĞER, İLK TAPILAN OLMALIYIM!..

    BEN KADINIM;
    Dışladınız… Yıprattınız…. Yaşlandırdınız…. Anlamadınız…. İlk fırsatta, elinize geçen ilk fırsatta, ya kuma getirdiniz üstüme, ya da aldattınız!… BEN KADINIM; TANRI’DAN SONRAKİ EN SEZGİLİ VARLIĞIM… ALDATILDIĞIMI DA, YERİMİ DE, İSTEKLERİMİ DE BİLİYORDUM; ALDIRMADINIZ!..

    BEN KADINIM;
    YOK MU SANMIŞTINIZ?
    BEN VARIM!..
    BEN HEP VARDIM!…
    BEN YARATANDIM!..

    BİLİYOR MUSUNUZ?
    BEN SİZDEN FAZLAYIM…
    BEN SİZDEN FAZLAYIM…
    BEN SİZDEN FAZLAYIM…
    ESENLİKLER DİLERİM…

    RAHMİ ÇELİK
  • 164 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Dönemi içerisinde çok değeri anlaşılamamış , günümüzde- nereden ortaya çıktığını anlamadığım -popülerliğini koruyan bir eser. Güzel mi?Evet güzel. Bir hatıra defterinden yola çıkarak anlatılan bir aşk hikâyesi. Eser olağanüstülük barındırmayan bir yapıya sahip. Vıcık vıcık yaşanan bir aşk olmaması nedeniyle akla da hitap eden bir eser.Sabahattin Ali mezarından kalksa eserinin yillar sonra en çok satilanlar arasında olduğunu görse ne çok sasirirdi görmek isterdim.İyi okumalar
  • 288 syf.
    ·Puan vermedi
    İhtilal yada devrimler sonrası hayat yaşam çok zordur. Çünkü bu devrimler doğrudan hayata etkide bulunur. Özellikle bu devrim Fransa gibi her şeyi zirvelerde yaşayan ülkelerde daha çok hissedilir. Bunun üstüne birde elimizde hayata birbirinden farklı iki kadın varsa işte orada bir deha ortaya çıkar ve baslar bize anlatmaya. Balzac ağa be sen nasıl her karakterin içine bu kadar içtenlikle geçebiliyorsun. Iki gelinin anıları "Genç werther'in acılarında" kitabında da hatırlayacağımız gibi mektup üzerinden yazılmış ve daha çok gençliğinin ilk döneminden 30 yaşına kadar geçen kısımda iki gelinin biribirleriyle ve gerçeklesen hayata ait durumları gözler önüne seriliyor.
    Kanundaki değişiklikleri insanları da değiştiriyor. Biri aşkı bulup hayati tesis etme yolunda olan kadın diğeri ise hayatı tesis edip aşığını kendi ellerinde oluşturmaya çalışan kadın. Aşk zirvede tek başına yaşanan bir duygudur ve yanına ikinci bir duygu istemez ama sevmek hep artmaya devam eder.
    Hayata anlam katacak şeyler yıllar içinde tıpkı insanlar gibi değişir genç iken aşkın peşinde koşmak anlam katarken yaşlar ilerledikçe bunun yanına başka sevgileri de eklemek gerekiyor.
    Kitabın bende bıraktıkları öncelikle devrim dönemlerinde  yeni sistem benimsenene kadar bir kuşak kimlik bunalımı yaşar. Sonra yıllara göre sevginin çeşidini ve şiddetini dengelemek gerekir ve son olarak ne olursa olsun gördüğünü de duyduğunu da iki defa check et sonra karar ver vesselam
  • "Ey masumiyet içinde yaşanan o ilk yıllar! Tasasız ergenlik dönemi! Bir rüzgardim, dalgaydim sanki. Bitkiydim kuştum. Kabıma sığamiyordum."
  • Uykunda ağlıyorsun...
    Uykunda öpüyorum seni... Korkmadan ağlıyorum
    seninle...
    Senin için bir şey yapamayışıma, seni bu dünyada
    yapayalnız, kimsesiz bırakışıma ağlıyorum...
    Senin için gerçeklik yok, bu hayat, bu hayatın
    kuralları yok... Kendine nasıl derinden ve katıksız
    inanıyorsan, bu hayata, bu insanlara da öyle
    inanıyorsun... Bunu sana ben anlatamam. Bak bu sensin,
    bak bu da hayat, bu da kuralları; bak, insanlar seni
    aslında nasıl görüyor, yok bu hayatta duygularının
    karşılığı, diyemem. Seni sevginden uyandıramam...
    Yıllar önce senin olduğun yerdeydim ben de. Tam orta
    yerde. Benim de saçlarım sevecen bir kardeşlik
    kokardı.
    Herkese koşarken açıkta kalırdı öldürülmeye en açık,
    en savunmasız yanlarım. Nereme bıçak saplanırdı
    bilmezdim, ama hep yersiz kanayan o zavallı saçlarıma
    dostluklara gölge düşürüyor, diye kızardım...Umudu
    ürkütüyor diye yaralarıma kızardım... Ben en çok beni
    yaralayanlara koşar; bir suç, bir yanılgı varsa,
    çoğunu omuzlamak için kendimden vazgeçerdim...
    Sırf sevgiler bitmesin, sırf hayatın sevinci
    gölgelenmesin, dostlukların son günü gelmesin diye
    üstüme alırdım bütün günahları, bütün yanılgıları,
    geçmiş ve gelecek bütün kötülükleri... Sevginin
    umutları sürsün diye, göze alırdım kalbime akıtılacak
    zehirleri... Göze alırdım eksik yaşanmış bütün
    sevgilerin tanığı ve sürgünü olmayı...
    Sonra baktım kimsesiz ve tesellisiz ölüyorum... Gördüm
    kendimi nasılsa. Gördüm anısız ve habersiz öldüğümü...
    Son kez baktım etrafıma, bir yakın, bir içten ses, bir
    kardeş kokusu aradım kendime. Bağlanmak istedikçe
    öylesine kopmuştum ki insanlardan, öylesine çok
    sevmiş, öylesine çok inanmıştım ki, nasıl oldu
    bilmiyorum, içimden bir kötülük, bir acımasızlık;
    içimden zavallı bir intikam duygusu çıkartıp, o yaralı
    kendimi, beni ben yapan o kimsesiz sevgimi o boşluktan
    çekip aldım... Aldım onu ve korumaya başladım.. O
    yaralı, o parçalanmış, o kimsesiz sevgimi, kötülükle,
    acımasızlıkla, hırsla, kıskançlıkla korumaya
    başladım... O da yetmedi, yazmaya başladım sevgili.
    Yazmaya... Ne hissedersem, ne hissedeceksem, hayatımda
    ne varsa, her şeyi yazmaya başladım...
    Yazmak, acılardan, aşklardan, yitirişlerden, itilip
    kakılmalardan kurtulmanın en geçerli yolu oldu benim
    için...
    Kimse elimden söküp almasın diye o yaralı, o kimsesiz
    sevgimi ve bir daha o karanlık boşluğa düşmemek için
    yazmaya başladım...
    Yıllar sonra şimdi sen o boşluktasın. O yaralı, o
    kimsesiz sevginle bir zamanlar benim olduğum yerdesin.
    Saçlarındaki kan kokusunu buradan duyabiliyorum. Bu
    kokuyu iyi bilirim. Çünkü yıllarca, sevginin peşinden
    koşulsuzca koştuğum o yıllar boyunca hep kendi kanımı,
    hep bu kokuyu koklamak zorunda kalmıştım...
    Arzuladığım ne varsa her şey karşılıksız kaldı bu
    hayatta. Saçlarımdaki kan kokusu şimdi içimde sahipsiz
    bir nefrete dönüştü...
    Kin öyle bir şeydir ki sevgili, her şeyi; yaşanmış ve
    yaşanan bütün sevgileri, gerçek adına ne varsa her
    şeyi çamurunda gizler.. Gün gelir, artık hiçbir şey
    anlaşılmaz olur. Haklılar haksızlara, kurbanlar
    cellatlara, sevgiler nefretlere karışır... Ve bir
    bakarsın, sen de bu acımasız hayatın hakemliğini kabul
    etmişsin. O kanlı nehrin kenarına gider ve günlerce,
    hatta yıllarca oradan düşmanının cesedinin geçmesini
    beklersin... Bu bekleyişin sonu yoktur. Çünkü
    düşmanlarının sonu yoktur... Biri biter, diğeri gelir
    ardından. Ve sen düşmanlarınla uğraşmaktan bezgin ve
    kimsesiz sevginle uğraşmaya dayanamaz, öylece
    kalırsın...
    Yalnızlığınla birlikte düşersiniz boşluğa. O çok
    korktuğun boşluğa... Öyle kirletirsin ki yalnızlığını,
    o kirlettiğin yalnızlığını sevsinler diye, dünyanın en
    samimiyetsiz insanlarına, kardeşim, diye sarılırsın...
    Biliyor musun, sen benim o çok eski halimsin... Sana
    bakıyorum yazılarımı yazdığım bu soğuk, bu uzak
    odadan. Bana umutsuzca sevdalanmanı seyrediyorum.
    Bende hiç umut yokken, beni vazgeçilmezin yapmanı
    seyrediyorum... Seni seyrediyorum sevgili, seni...
    Saçlarındaki kan kokusunu içime çekiyorum. Yıllar
    önceki kendi kokumu içime çekiyorum... Hayır,
    acımıyorum sana, sendeki kendimi özlüyorum en çok.
    Sendeki o çocuk cesaretini, o çıplak sevgiyi
    özlüyorum. Sendeki o kanayan, o kimsesiz, ama saf, o
    tepeden tırnağa sevgiye inanan kendimi özlüyorum...
    Bedelsiz, acıtmayan, hesap sormayan ve çok savunmasız
    bir güzelliğin vardı senin... Duygusuzlara göre çok
    kolaydın. Kurbanın o doyumsuz şehveti vardı sende. En
    kırgın, en yaralı insanları bile bir cellat yapardı o
    saf, o gerçeküstü sevgin...
    Seyrederdim seni o uzak odamda, bir şey yapamadan
    seyrederdim seni yazarken...
    Buruk bir sevinçle izlerdim cellatlarınla sevişirken
    aldığın hazzı. Nasıl da kıskanırlardı seni,
    kendilerine duyduğun sevgiyi bile kıskanırlardı...
    Seninle sevişirken aldığın o inanılmaz hazzı
    kıskandıkları gibi... Sen o çıplak, o bedelsiz
    sevginle bütün dengelerini bozardın onların. Aldığın o
    hazla kendilerine duydukları o bütün sahte güvenlerini
    derinden sarsardın... Senin bu sınırsız hazzı, bu
    çıplak sevgiyi, bu derin ve çılgın bağlanışı onca
    yitirişler, onca göze alışların sonucunda kazandığını
    anlamazlıktan gelirlerdi... Ne kadar zevk alsalar da
    bu kimsesiz sevginden, her yakınlığa hazır oluşundan,
    çabucak bağışlamandan, yine de seni kendilerine
    benzetmek, dahası yorulmanı, güce ve gerçeğe teslim
    olmanı, onları bütün o kayboluşlarında,
    tükenişlerinde, yani her durumda, her şekilde
    kabullenmeni isterlerdi...
    Onları her halleriyle kabul ettiğinde ise senden
    korkmaya başlarlardı... Çünkü öylesine korunaklı,
    öylesine derinlerde saklıydı ki sevgileri, seni
    anlaşılmaz, tuhaf, hatta bulaşıcı bir hastalığa
    yakalanmış, tehlikeli biri gibi görmeye başlarlardı...
    O çıplak, o sahipsiz sevgin yıllar önce terk ettikleri
    kalplerini, düşlerini, inançlarını hatırlatırdı
    onlara. Çekiciliğine kapılıp yanına geldikleri anda ve
    seni anlar anlamaz ölümcül bir ürküntüye kapılmaları
    bu yüzdendi...
    Çünkü bugünün insanı kimden korkuyorsa, kim ona yok
    ettiği kendisini hatırlatıyorsa onu öldürmek ister
    sevgili.
    Safı, çıplağı, koşulsuz seveni, kendisine yitirdiği
    insanlığını hatırlatanı öldürmek ister...
    Kabul et artık, kimi sevsen, kimin özgürlüğünü istesen
    ölümünü istemedi mi senden. İstemedi mi... Kabul et
    artık...
    Ben onlardan hiç olmadım. Ben gözümü senden hiç
    ayırmadım. Çünkü sen benim saf çocukluğumdun. Sen
    benim o yaralı, o kimsesiz gençliğimdin...
    Hayatı bitirdiğim yerde sen yeniden başlıyorsun..
    Dokunurken içimi acıtan başında benim kanım var...
    Anla artık, seni değil, en çok kendimi yalnız
    bırakıyorum o rutubetli evde... Senin o affedemediğin
    kalbinde yatıyor benim tek ve gerçek sevgim...
    Tek umudum senin bu savunmasız halin. Senin bu
    kimsesizliğin... Uyumsuzluğun. Tek çıkışım senin bu
    deli, bu çıplak sevdan...
    Kötülüklerin yok muydu, yok muydu hırsların... Vardı
    elbet. Ama öylesine acemiydi ki hırsların;
    kötülüklerin bu hayat karşısında öylesine çaresiz ve
    öylesine masum kalırdı ki, sonunda yine sana dokunurdu
    zararı; karşındakileri değil seni engellerdi o
    kimsesiz öfken... Kötülüklerinin zararı sonunda sana
    dokunmasaydı, yenseydin karşına çıkanları, yenseydin
    kalbini, hayat senin için hiçbir zaman böyle
    olmayacaktı... O kutsal, o hiç sönmeyen ışık nereye
    gitsen ardından gelmeyecekti... O sevinçli ıstırap
    kalbini hiçbir zaman böylesine içtenlikle
    ısıtmayacaktı.
    Bu şehri ebediyen terk edip giderken, bana söylediğin
    o son sözde saklı olmayacaktı hayatımızın gerçeği:
    'Hayatın kuralları derdin hep, biliyor musun, bu
    hayatta hiçbir şeyi başaramadım ben...'