Namık incekara, İki Şehrin Hikâyesi'ni inceledi.
19 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Olay Paris ve İngiltere arasında geçiyor.
1780 li yıllarda yaşanan Paris devrimiyle alakalı olaylar.
Soylu ve sınıf ayrımı soyluların halkı tanımayıp yok sayması halkın kabarıp devrim e ve soyluları katletmesine kadar varıyor. Sınıf ayrımını ortadan kaldırıp kanunla vatandaşlık geliyor. Ölümler mahkumlar hücreler.
Ve olaylar içinde yıllar önce soylular tarafından katledilen bir ailenin intikamını almak için soylu ailenin soyunu kurutma ya yemin etmiş bir kardeş.
Ve bu durumu kendi canı pahasına düzelten bir dost'un hikayesi ve dahası.
İncelemeleri okuduğum da en çok satılan kitap olduğunu öğrendim. Bu yüzden okuyun demiyorum

Bria, Şampiyon'u inceledi.
26 May 23:08 · Kitabı okudu · 23 günde · 7/10 puan

Herkese selam!!

Buraya iki yeni iyi haberle geldim.

Bunlardan ilki, şükürler olsun ki Efsane serisini bitirdim, başardım! Bir an hiç bitmeyecek sanmıştım ama bitti işte!

İkincisi ise seriyi sevdim mi yoksa… sevmedim mi..? Deha incelememden sonra sanırım incelemeyi okuyanlar seveceğimden biraz kuşkuluydu çünkü karakterleri ve seriyi baya gömmüştüm. Ama sonra Şampiyon’un başları hiçte fena olmayınca kendime ‘eğer bu kitap gerçekten iyi olursa sanırım seriyi affedeceğim’ dedim ve tebrikler Marie Lu! Bana seriyi affettirmeyi başardı. Peki Buna rağmen neden okuman neredeyse 1 AY SÜRDÜ??! Diye soracak olursanız cevabım hazır.

Çünkü adam gibi başına oturup okuyana kadar kitaba hala umutsuz vakaymış gibi bakıyordum ve okumak isteği gelmiyordu içimden ve ayrıca sınav haftasına girmiştim ve bu da bu isteğimi olumlu yönde tetikliyordu. Yani okumam bu yüzden bu denli uzun sürdü.

Ama bu sabah uykudan uyanır uyanmaz kitabı aldım ve bitirene kadar da yataktan kalkmamaya inat ettim. (sabah bunu yapabilmek için akşamdan kitabı başucuma koymuştum) ve sonunda kitabı bitirdim. (Hatta son 50 sayfayı gerçekten çok merak ederek elimden bırakamadan okudum)

Gel gelelim Deha’dan nefret edip bu kitabı neden bu kadar beğendiğime… İlk öncelikle serinin sadece bu kitabında bir ruh vardı. Sanırım en temel nedeni bu.

İlk kitapta her şey olması gerektiği gibiyken, ikincide her şey, bunu tanımlayabilecek bir kelime bile bulamıyorum o denli saçma, çelişkili ve nefret ettiriciydi ama bu kitap, bu kitapta işte her şey oturmuştu abi.

Yazar sonunda karakterlerin ruhuna inebileceğimiz o merdiveni bizim için hiçbir eksiği olmadan hazırlayabilmişti. (Deha da o merdivenin olup olmadığına bakmadan aşağı inmeye çalıştığım için yere yapışmıştım. Ki baksam da bir şey değişmezdi çünkü ortada merdiven yoktu)

Bu kitapta artık Cumhuriyet ve Koloniler’in son ve büyük savaşı anlatılıyordu. Koloniler de mutasyona uğrayan yeni bir virüs üremişti ve Cumhuriyet’i bir tedavi bulması konusunda kenara sıkıştırıyor eğer bulamazlarsa ateşkesi bitirip savaş açacaklarını söylüyorlardı. Ve bu kenara sıkıştırmada dünyada teknolojileri en çok gelişmiş ülkenin müttefiği olmalarının da etkisi büyüktü tabii.

Ama öte yandan Cumhuriyet’in hiçbir dayanağı ve müttefiği yoktu. Tamamen yalnızdılar. Onlara yardım etmeyi kabul eden tek ülke Antarktika bile onlara ancak topraklarının bir kısmını onlara vermeleri karşılığında Cumhuriyet’e yardım edeceklerini söylüyordu ve bu durumda ölen babasının yerine daha yeni geçmiş Anden’ı ve omuzlarına yüklenen ağır yükü bir düşünün… İşte o ağırlığı bu kitapta bende tattım.

Öte yandan Day, bu kitapta duyguları su yüzeyine çıkmıştı artık tamamen. Suyun içindeki o buğu gitmişti. Hastaydı, belki ölecekti ama hala daha değer verdiği insanların hayatını düşünüyordu. Onları hayatta tutmaya çalışıyordu ve hepsine bu denli değer verirken ve saldırılar sürekli devam ederken hangi birinin güvenliğine yetişeceğini düşünüşünü, bunu sağlamaya çalışmanın verdiği yorgunluk ve zorluğu, işte bu kitapta Day’in yaşadığı tüm bu ezici duyguları tattım.

Bu kitapta artık tamamen harika olmadığını, hasta olduğunu kabullenişini ve diğer insanların da bunu kabullenişini gördüm ve onun için üzüldüm ve kısa bir an için keşke diğer kitaplarda onu bu kadar harika gördükleri için diğer karakterleri bu kadar ezmeseydim diye bile düşündüm.

Ve ayrıca Day’i bu kitapta çok sevmemin nedenlerinden biri, halka karşı yaptığı konuşma. Ne olursa olsun burası sizin vatanınız ve onu elinizden gelen her şekilde koruyun diye ülkeye komut verdi ve sonra yaşanan o şeyler… Allahım… tüm o ülkesini korumaya çalışan insanların içinde milliyet duygusunu hissettim. Sanki elden giden benim ülkemmiş gibi, onu korumaya çalışanlardan biriymişim gibi o savaşın içinde olduğumu hissettim bir an. HARİKAYDI. Marie Lu’nun ‘vatanı koruma’ duygusunu veriş şekli tek kelimeyle harikaydı. Onu tebrik ediyorum.

Ve June’a gelirsek… bu kitapta ara ara yine beni deli ettiği yerler olmuştu amma velakin öyle bir sahnesi vardı ki kitapta… işte June beni orada tam kalbimden vurdu. Ona karşı tamamen eridim ve gözlerim doldu.

Abisinin mezarının kenarında, 27. Yaş gününde, doğum gününü bir başına kutlayan kız. Ağlayarak diyor ki, “Ben artık senin küçük kız kardeşin değilim. Biz artık aynı yaştayız.”

Benim bunu yüreğim kaldırmadı işte abi, June’nın çektiği o abi özlemini en derinden hissettim ve o merdiveni koşarak geri tırmanmak istedim. İstemeden çok derine inmiştim. Hatta şimdi bile gözlerim doldu…

Ve June’nın kitapta yaptığı olgunluk… bana saçma gelmişti çünkü ben o iradeye ve sabra sahip biri olabilir miyim bilmiyorum. Ama geniş çaplı düşündüğümüzde bu kimsenin yapmayacağı bir şey olabilir. Tabii saçma olduğunu değiştirmez de neyse… sanırım ben yapmazdım.

Karşımdaki kişi yaşadığımız hiçbir şeyi hatırlamazken ona kim olduğumu anlatmaya çalışırdım, neler yaşadıklarımızı, birlikte neler paylaştığımızı… Çünkü bir zamanlar iki kişinin taşıdığı o anıları tek başına taşımaya başlamak. İşte bu çok koyar insana. Ben 10 yıl bekleyemezdim.

Gerçi bu pek beklemek sayılmaz ve kitabı sevmeme sebep olan şeylerden biri de bu.

Kim kimi 10 yıl bekler Allah aşkına? Şurada mantıklı konuşalım. Kimse. Kimse kimseyi kusura bakmasın ama 10 yıl beklemez yani. Hayal dünyasına girmeye gerek yok hiç.

Belki başlarda acı çekersin ama sonra unutursun, ara ara hatırlarsın ve hayatına devam edersin. June’a da aynısı oldu ve o da hayatına bir süre sonra devam etmek zorunda kaldı. Yaşadığı şeyleri ve Day’i unutmadı ama devam etti çünkü başka çaresi yoktu.

Aynı zamanda Tess de aynısını yaptı. Küçüklüğünü sokakta geçirdiği en yakın arkadaşıyla (aynı zamanda aşık olduğu kişiydi?) bir süre sonra irtibatı koptu ve hayatına devam etti.

Olması gerekende odur. Ne olursa olsun her ey devam eder. Yaşanan hiçbir şey, duygu yıllar geçince aynı şiddette kalmaz. Etkisi azalır.

Ancak 10 yılın sonunda yeniden karşılaştılar ve işte saçma olan yerde bu karşılaşma sahnesiydi ama neyse dedim, görmezden geleyim.

Ve geldim de.

Sanırım o kadar acıdan sonra birazcık hayal dünyası onlar için sorun olmaz. Bunu hak ettiler.

Ve aynı şekilde ben de seriyi tamamladığım için bir aferini hak ettim bence!

Sever misiniz, sevmez misiniz bilmiyorum ama yani bilmiyorum djdkjf

Ya hiç başlamayın bu seriye ya da sonuna kadar devam ettirin. Sanırım verebileceğim en yararlı tavsiye bu :D

DİPNOT: Daha aktif olacağım… (umarım)

HerseyinBlogu, Hayvan Çiftliği'yi inceledi.
23 May 21:37 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 8/10 puan

İlk okuduğum da biraz anlam veremedim aslında ama biraz üzerinde düşününce ne kadar da hayatımızın içinde yaşanan olaylara benzerliği George Orwell resmen geleceği görüyormuş dedim. Yazarın yıllar önce yazdığını bizim bu dönemlerde yaşamamız gerçekten şaşırtıcı.

Nikolay Ostrovski
İnsanın en paha biçilmez varlığı hayatıdır. Hayat bir kez verilir insana ve bu hayatı öyle yaşamalı ki, hiçbir amacı, anlamı olmadan yaşanan yıllar için insan utanç duymasın, miskin, pis pis heveslerle geçen günler için insanın yüzü kızarmasın ve hiç değilse ölürken kendi kendine diyebilsin ki; “Ben ömrümü, bütün gücümü dünyada en mükemmel şeye, insanlığın özgürlüğe kavuşması için mücadeleye adayarak yaşadım.”

Murat Ç, bir alıntı ekledi.
18 May 21:20 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

Tespit Gibi Tespit...!!
-->>Yıllar içinde Türkiye ’de biri doğru, biri sahte, aynı zamana ait iki ayrı tarihe inanan iki kitle oluştu.
-->>Yakın tarihimizle ilgili hiçbir milli gün birlikte ve içtenlikle kutlanamıyor, milli değerler paylaşılamıyor. -->>Özellikle imam okullarında ve Kur'an kurslarında sahte tarihe inandırılan ve olaylara o bilgiyle bakan yüzbinlerce gencin bir bölümü yaşça olgunlaşarak, idarede, siyasette, ticarette, hukukta, kültür hayatında söz sahibi oldular.
-->>Bu kimseler milletimizin ve devletimizin yakın geçmişinden ve yaşanan gerçeklerden neredeyse bütünüyle habersizler. Beyinleri yalanlarla, masallarla yıkanmış. Bunların, o masalların ve o masalları uyduranların etkisiyle, açık söyleyemeseler bile, Türkiye Cumhuriyeti'ni adım adım bir din devletine dönüştürmek ham hayalini paylaşıp desteklediklerini, ümmetçiliği uyandırmaya çalıştıklarını kim reddedebilir?

19 Mayıs 1999 Atatürk Yeniden Samsun'da, Turgut Özakman (Sayfa 61 - Bilgi Yayınevi, 10.Basım, İki Cilt Birleştirilmiş)19 Mayıs 1999 Atatürk Yeniden Samsun'da, Turgut Özakman (Sayfa 61 - Bilgi Yayınevi, 10.Basım, İki Cilt Birleştirilmiş)
KİTAPBUCH, Toprak Ana'yı inceledi.
17 May 22:30 · Kitabı okudu · 11 günde · Beğendi · 6/10 puan

TOPRAK ANA
Orijinal Adı: Материнское поле
Yazarı : Cengiz AYTMATOV
Yayınevi : ÖTÜKEN Neşriyat
Çeviren : Refik ÖZDEK
Basım : 25. Basım, Eylül 2012 (1.Basım, 1995) / 138 Sayfa
Türü : Roman
Kategori : Ortaöğretim / Yetişkin

Kitabın Yorumu
Ülkemizde de tanınan ünlü yazar Cengiz “Toprak Ana” Romanı; Kırgız köylüsünün hayatını, kocası ve çocuklarını savaşta kaybeden bir kadının yaşadıkları üzerinden anlatmaktadır.
Romanın kahramanı TOLGANAY; yaşadıkları sevinçleri ve çektiği acıları tarlasıyla yani toprakla dertleşerek paylaşmaya, azaltmaya çalışan dirayetli bir köylü kadınıdır. Roman iki ananın, yani toprak ana ile TOLGANAY’ın diyaloğuyla başlar, devam eder ve sonlanır.
Romanın en önemli vurgusu; “sabır”. Yaşanan büyük acılara dayanmak, hayattan kopmamak ve umudu yitirmemek için ihtiyaç duyulan sabır. Bu nedenle; “kocasını, üç oğlunu ve gelinini kaybeden (hayatta kaybedecek fazla da bir şeyi kalmayan) dertli bir kadının güçlü duruşu”nu düşününce, küçük kayıplar karşısında sabrı tüketmenin ve umudu yitirmenin anlamsızlığı da okurun karşısına çıkıveriyor.
Romanın cümleleri kısa, dili anlaşılır. Anlatımın gücü ve okuru etkilemesi ise bizce orta seviyede. Bunun sebebi; olayların gereksiz detaylarının da verilmesiyle konunun dağılması ve yoğun duyguların okura güçlü olarak yansıtılamaması olabilir. Bir klasikten bahsettiğimizi kabul edersek; bu yorumu ya benim değerlendirmemin acımasızlığına verelim, olmadı kusuru romanı orijinal dilinden okuyamadığıma yükleyip konuyu kapatalım. Yine de; köy hayatının bakirliği, az şeyle yetinmeyi bilen dingin insanların ruh hali okura tesir ediyor. Bir de sayfalara serpiştirilen ve yazarın bilgeliğine işaret eden hayatla ilgili özdeyiş niteliğindeki cümleler de, kitabı çekici kılıyor.
Sonuç olarak; bir ailenin savaş nedeniyle yok olmasını, büyük olaylar karşısında insanların topyekûn kabullendikleri çaresizlik duygusunu hissetmek ve Rus coğrafyasının 70 yıl önceki köy hayatını okumak isteyenler için, uygun bir kitap olduğunu değerlendiriyorum.

Kitaptan Alıntılar
* “Yine de insan gerçeği öğrenmelidir Tolganay” (Sayfa 6)
* “İnsanın büyük bir mutluluğa ihtiyacı yoktur Tolganay. Bir çiftçi için mutluluk, kendi tarlasını sürüp ekmek ve ürün almaktır.” (Sayfa 11)
* “Hayatını zehir edecek kadar çalışmana ne gerek var?” (Sayfa 14)
* Gerçek mutluluk yavaş yavaş azar azar gelir ve… Mutluluk birbirini tamamlayan ufak şeylerin birleşiminden doğar.” (Sayfa 20)
* “Geleceğin ne getireceğini kimse bilemezdi ve şimdi olanları düşünüp üzülmenin de hiçbir faydası yoktu.”(Sayfa 46)
* “Bazen insanın kaderi dağdaki patika gibidir. Bazen çıkar, bazen iner, bazen de dibi görünmeyen bir uçurumun başına gelir durur. İnsan tek başına böyle bir yolda ilerleyemez…”(Sayfa 70)
* “İyi yıllar, kötü yıllar görmüştük ama Suvankulla birlikte geçirdiğimiz uzunca bir hayatımız da olmuştu. Çektiğimiz sıkıntıların karşılığı olan mutluluğu da yaşamıştık.” (Sayfa 73) İnsanların hepsi bir değildir. Ben kendim iyi insan olmak isterim, fakat kötü olanlara da hayretle bakmam. Hatta kızmam bile, ancak kötülükleri bana taalluk ederse kendimi müdafaa ederim. Şunu esas olarak kabul etmeliyiz ki, insanların hemen ekserisi yalnız kendilerini düşünür. Dünyadaki bütün felaketlerin, uygunsuzlukların, bayağılıkların sebebi işte bu her şeyden evvel kendini düşünmek illetidir. İlk bakışta insana bir kurnazlık ve akıllılık gibi görünen bu hal hakikatte aptallıktır.
* "Utancı da, bütün güçlükleri ve acıları da üstleneceğim.” (Sayfa 118)

* Değerlendirmem *
6 /10
* Dış Değerlendirmeler *
- 1000 kitap’ ta değerlendirme notu; 8.8 /10 (1265 okur).
- Goodread’deki değerlendirme notu; 4.22 / 5 (1138 okur).
İyi okumalar.

Morhinnap, bir alıntı ekledi.
15 May 20:56 · Kitabı okudu · 8/10 puan

Yıllar boyunca, gözünün önünde çocuklar büyürken, gençler yaşlanırken, nice hikâye yaşanır onca hatıra birikirken için için yandığı gecelerde etrafında yaşanan her şeye tanık olmuş, tanık olduğu her şeyi içine atmış.

Mücellâ, Nazan Bekiroğlu (Sayfa 190 - Timaş Yayınları)Mücellâ, Nazan Bekiroğlu (Sayfa 190 - Timaş Yayınları)
Yasin Bektaş, Kazan Töreni'yi inceledi.
12 May 19:00 · Kitabı okudu · 8 günde · Beğendi · 10/10 puan

1957 yılı basımı okuduğum bu harika kitabın giriş sayfasında şu bilgiye yer veriyor varın siz düşünün nasıl bir eser olduğunu.

Bu kitap.... 1957'de 8000 tane basılmış, kısa zamanda da bitmiştir. İkinci baskısını yaptığımız bu kitabın ilk hikayesi ( Kazan Töreni) 1957 yılında İtalya'da yapılan Dünya Mizah Yarışması'nda birinciliği almış ve "ALTIN PALMİYE" armağanı kazanmıştır.

Eski basım bir kitap okumayalı uzun yıllar olmuştu. Kitabı okurken sanki daktiloda yazılmış gibi bir görüntü sergileniyor. Bazı harfler üzerinde fazla bulunan mürekkeplerin olması lisede daktilo dersinde yazdığım metinleri aklıma getirdi. Kitapta birbirinden güzel ve farklı konularda hikâyeler var. Kitaba adını veren Uluslararası ödül alan Kazan Töreni adlı hikâyeyi başka bir kitabında da okumuştum. Dolmuşun Kapısı adlı hikayede arabaların az olduğu dolmuşların kapılarının bir türlü açılmadığını zamanın bir problemi olarak gösteriyor. Gina Terzihanesi adlı hikayenin konusu ise hiç anlatılamayacak bir edepsizlik konusunu anlatıyor. Muhasebeci adlı eserini okurken hem güldürüyor hemde düşündüren eşsiz bir konu. Elektrik Direğine Bağlanan Adam adlı eserde ise İngiltere'de yaşanan gerçek bir olayın İstanbul'a uyarlanan kısmı ülkemiz gerçeğini farklı bir pencereden gösteriyor. Gel De Anlat adlı hikayede ise İstanbul Karaköy'de bulunan meşhur sokakta yaşananları anlatmakta. Buna benzer eşsiz konulu başka hikayeler yer alıyor. Mutlaka okuyun hoşunuza gidecektir. Herkese iyi okumalar.

@kitapfisiltisiofficial, Leylak Kızlar'ı inceledi.
 10 May 11:56 · Kitabı okudu · 5 günde · Beğendi · 10/10 puan

1939 yılları....

İkinci dünya savaşı dönemi...

Ravensbrück" te bir toplama kampı...

Ve hayatları kesişen üç kadın...

Fransız Konsolosluğu"nda aile yardımı başkanı olarak gönüllü çalışan Amerikalı Caroline...

Hitler'in özel olarak kadınlar için yaptırdığı toplama kampına tek kadın doktor olarak katılan Alman Hertha...

Polonya Kız İzcilik grubunun üyesi olarak ülkesi için siyasi çalışmalar yapan Kasia...

#leylakkizlar gerçek bir hikayeden yola çıkılarak kitap haline getirilmiş. Yazar, yıllar süren bir çalışma sonucunda geçmişte yaşanan ve yaşatılan gerçekleri en ince ayrıntısına kadar araştırıp okuyucuyla buluşturmuş. Bugüne kadar Hitler hakkında romanlarda okuduklarımızın, filmlerde izlediklerimizin en gerçeği. Tüyler ürperten olaylar, işkenceler, açlık ve en kötüsü de Polonyalı kadınların kampta "tavşan" olarak alınmasına neden olan insanlık dışı deneylere tabi tutulmaları.

Leylak kızları okumak benim için zordu. Etkilendiğim yerlerde ara vermek zorunda kaldım. Uzun bir süre de unutacağımı sanmıyorum. Kitabı okurken ilk başlarda yaşadığım sıkıntı Almanca kelimelerin çokluğu idi. Bilmediğim bir dil olduğu için zorlandim. Ama hikayenin geçtiği yer olması nedeniyle normal diye düşünerek dipnotlarla olayı çözmek kolay oldu. Zaten sonra da kelimeler kendiliğinden aktı. Onun dışında kitabın kapak tasarımına bayıldım. Ciltli ve büyük boy olması da ayrı bir güzellikti. Dönem kitaplarını seviyorsanız bu kitabı kaçırmayın derim.

Martenteo, Korkunç Yıllar'ı inceledi.
 10 May 10:57 · Kitabı okudu · 8 günde · Beğendi · Puan vermedi

Bu kitap okuduğum kitaplar içerisinde en değerlilerinden biri çünkü bana çok değerli bir dostum tarafından hediye edilmişti hem de hep aradığım, edebiyatımızda çokça yer almasını istediğim bir konuyu bizim bakış açımızdan ele almış. Hep eleştirdiğim bir konu şudur ki toplama kamplarında ölenler sadece Yahudiler değildi. O toplama ve imha kamplarında Yahudiler, Rus savaş esirleri, Polonyalılar, İtalyan muhalifler, Romanyalılar,Çingeneler,Kırımçaklar(Kırım Yahudileri ki Türktürler),Karaylar(Litvanya Yahudileri ki onlar da Türktür),Rusya lehine savaşmaya zorlanmış Azeri, Kırgız, Tatar, Özbek, vb. bir çok Avrupa ve Asya halkından insan yaşamını yitirdi. Bu konuda ne yazık ki bizim edebiyatımız da film sektörümüz de Yahudiler kadar kuvvetli değil ve ne yazık ki o ana toplama kamplarında ve onlara bağlı yüzlerce daha küçük kampta ölen insanlarımızın hikayesini yazmıyoruz. Cengiz Dağcı bu konuda gayet başarılı bir eser ortaya koymuş ve şu an adı sanı bilinmeyen duyulmayan iki kampta gördüklerini, yaşanan acıları, insan hayatının nasıl hiçe sayıldığını, bir lokma yiyecek için neler yapılabildiğini,insan denilen varlığın yeri geldiğinde nasıl iğrenç,duygusuz, adi bir canavara dönüşebileceğini oldukça çarpıcı bir biçimde anlatmış.Bu önemli eserin ülkemizde yeterince ilgi görmediğini düşünüyor ve daha çok okunup hakettiği yere gelebilmesi için tüm kitapseverlere şiddetle tavsiye ediyorum.