• Uzun yıllar kurumsal hayatın içerisinde kalıp , ofislerin vahşi ormanları aratmayan oksijensiz ortamından bunalıp çocukluk hayallerinin peşinden Uganda'ya yerleşen yazarın yaşam öyküsü. Renkli olduğu kadar zorlu ve mücadeleli bir öykü. Afrika'ya seyahat planladığımdan fikir vermesi için aldığım bir solukta okuduğum, sayfalara gömülüp hızlıca okurken, diğer yandan da bitmesini istemediğim bir kitap oldu. Yazar hayallerine giden yolculuğunu o kadar içten bir şekilde paylaşmış ki sanki bende ona bu yolculukta eşlik etmiş gibi oldum. Farklı kültürleri, yaşamları tanıdıkça dünyanın ne kadar büyük ve bizlerin ne kadar küçük, önemsiz olduğunu insan daha fazla anlıyor. Günlük koşturmacamız içerisinde aslında ne kadar önemsiz şeylere üzülüyor, ayrıntılarda gizli olan küçücük mutluluk pırıltılarını ıskalıyoruz.Hayata kendi sırça köşkümüzden bakınca dünyayı minicik kendimizi dünyayı kurtaran insan sanıyoruz. Oysaki belki bir toz zerresi kadar hacmimiz var bu yeryüzünde . Kitap kesinlikle bir gezi kitabı değil, sadece hayallere giden yolda içten ve zorlu bir yolculuk. Yazar arkadaşlarına anlatır gibi yaşadıklarını yazmış. Ancak sadece tozpembe bir aydınlanma hikayesi değil, bu uğurda dökülen gözyaşları, yaşanan acılar hüzünler de var. Kısacası yaşamın içinden bir kesit. Sadece adını duyduğumuz ama bilmediğimiz bir ülkede yabancı olmanın nasıl bir şey olduğunu hissettiren bir kitap.
  • Ben bu kitapta neyi anladım, bana katkısı ne oldu, iyi ki okudum mu, kitapta anlatılan ideal aşk hakkında farklı bir şey öğrendim mi…öncelikle onu söylemek istiyorum.
    1- Bana katkısı oldu. Katkısı da şu doğru bildiklerimi bir nevi teyit ettirdim.
    2- İyi ki okudum. Çünkü o güzel sevdaların şu an çok zor olduğunu ama geçmişte yaşandığını ve geçmişte yaşandığı gerçeğine dayanarak şu anda da yaşamanın imkânsız olmadığını düşünmemi sağladı.
    3- Pek farklı bir şey öğrenmedim. Ben zaten hep öyle düşündüm Allah’ın izni ile de Ahirete kadar da düşüneceğim.
    Aşk neydi sahiden? Aşk sevgilinin gözlerinde tutsak olmak mı yoksa sevgiliyi delicesine sevmek mi ya da sevgilinin uğrunda ölmek mi? Neydi aşk,neden tanımlanamıyor bu üç harflik kelime! Aslında tanımlanmasın herkes kendi aşkını kendi sevdiğine göre tanımlasın… Kimisi için aşk bir çift göz, kimisi içinse saf bir tebessüm, kimisi içinse sevgili uğrunda her şeyi göze almak olsun. Hem böyle daha da iyi olmaz mı? Sadece senin, sana ait…Bana göre aşk yukarıda saydığım her şeyi göze almaktır.
    Aşk için ne diyor Hazreti Mevlana;
    “Aşk; bilmektir Ey sevgili!
    Bir tek yâri bilmek, onu candan daha aziz bilmektir.
    Ondan gayrı bildiklerinin hiçbir şey olduğunu, dünyanın onunla mana bulduğunu bilmektir.
    Onun selamı ile gelen bela da olsa EyvAllah diyebilmektir.
    Kızmana, gülmene, gelmene, gitmene hepsine EyvaAllah… Bilesin!”
    “RABBİM HERKESE UĞRUNDA HER ŞEYİ FEDA EDECEK KADAR BİR AŞK NASİP EYLESİN…”
    Kitapla ilgili pek bir şey yazmadım ama kitap hakkında az çok fikir edinmenizi sağlayacak kadar bir şeyler yazmaya çalıştım. İnşaAllah faydalı olur.
    “Yar! Yüreğim yar,
    Gör ki neler var.”
    YUNUS
    Böyle güzel bir söylemle başlayan kitapta önünüze çıkanlara hazırlıklı olmanız gerektiği kanaatindeyim. ŞEHNAZ BESTE kısmıyla kitap başlar. Dilşeker musikinin büyüsüne kendini kaptırmış hiçbir şeyin farkında olmayan Dilşeker. Ve tabi ki müziklerinin dinleyicisi olan babaannesi Hayalhatun. Dilşeker kendini musikinin büyüsüne kaptırmış ama babaannesinin müziğin sözlerinden ne derecede etkilendiğinin farkında bile değil. Babaanne de ne anasının gözüdür geçmişteki aşkını “şairi” hatırlıyor. Neylersin aşk bu ne yaş tanır ne de mazi Allah yardım etsin…. Hikâye babaannenin aşkıyla devam eder. Ne mi oldu? Kusura bakmayın onu da siz okuyuverin güzel şeylerle karşılaşacağınızı düşünüyorum ;)
    “Pervanenin Kanatlarında” bölümünde ise Müslüman Ebubekir Efendi ve Hristiyan Tiryandafila ya da gerçek adıyla Despina arasında geçen aşk anlatılıyor. Aralarındaki yaş farkı da oldukça fazla. Eee olur mu öyle şey diyeceksiniz, efendim olur hem de bal gibi olur dedim ya aşk bu! Ebubekir Efendi Despina’ya aşık olur ama aradaki kültürel, sosyal ve dinsel farklılıkları da göz ardı etmez. Despina’nın babasının ona Hristiyan ol kızımı sana vereyim demesi de bu konuda haklı olduğunu da gösteriyor. Bu talep üzerine yıllarca hafızalardan silinmeyecek söz dökülür Ebubekir Efendi’nin dudaklarından “ kırk yıllık Kâni olur mu Yani!..” Olaylar tabi bu kadar hızlı gelişmiyor kitabı okuyunca nasıl olduğu konusunda olduğunu merak edenler fark edeceklerdir.
    “Denizler Boyunca Aşk” bölümünde ise öncelikle neden bölümün adının bu olduğunu söylemek istiyorum. Japon heyetine iade-i ziyaret amaçlı görevlendirilen heyet ile beraber giden Ali Ruhi Bey ve Zabit’in dertleşmesi ile başlayan ve özlemin onları ne derece etkilediğini birbirleriyle yaptıkları sohbetlerden anlıyoruz. Hikaye değişik örneklerle desteklenerek devam ediyor.
    “Aşk ve Şiir” adlı 4. bölümle kitap devam eder. Bu bölümde de İlyas ve Cemile’nin aşk hikâyesine şahitlik ediyoruz. Bu bölüm oldukça karışık. Bu bölümden sizlere söyleyebileceğim tek şey; ortada uzun yıllar boyunca yaşanan kavuşma hasreti, daha sonrasında kavuşma. İlyas’ın kör olma süreci var. Yani anlayacağınız olaylar olaylar…..
    “Yollarda” son bölümle de kitap biter. Bu bölümde ise ortada sürekli olarak yapılan bir mektuplaşma süreci var ve bu mektuplar sayesinde de kafalardaki soru işaretleri de cevap buluyor. Açıkçası bu bölümde oldukça sıkıldım.
    Okursanız iyi olur :) Şimdiden bol istifade edip bu istifade ettiklerinizi hayatınızda da uygulamanızı temenni ediyorum. İyi Okumalar…
  • Neresinden başlamam gerek inanın bilemiyorum. Kitabı okurken ağzımda bıraktığı toz tadından mı, Murathan Mungan'ın enfes üslubundan mı, hikayesinden mi, hissettirdiği duygulardan mı, kitabın edebi yönünden mi?  

    Herşeyden önce başlatmış olduğu güzel etkinlik ile kitabı okumama vesile olan sevgili Nausicaä ya teşekkür etmek isterim.

    Kitaba gelirsek, çoğu kişi "kısa roman mı?" yoksa "uzun hikaye mi?" ikileminde kalmış. Benim için formun hiç bir önemi yok. Yüzlerce sayfa romanın anlatamayacağı anlattı, hissettirdi.

    Murathan Mungan'ın kalemi çok kuvvetli. Akıcı bir üslubu ve okuru sıkmayan bir anlatımı var. Yazdığı metni ustaca betimlemeleriyle görsele çeviriyor; kusursuz bir şehir atmosferi yaratıyor ve sizi de tam ortasına bırakıyor.
    O ruhunu yitirmiş şehri iliklerime kadar yaşadım, hissettim.

    Kitaba ismini veren Çador, Müslüman kadınların saçlarını örtmek için kullandığı bir çeşit başörtüsü. Burka ise, katı İslam kurallarının olduğu ülkelerde, kadınları örten, saklayan, kimliklerini toplumdan silen, kadınlığı, kadın olmayı topluma unutturan bir giysi.

    "Burkaya giden yolu çador açar. Çador, ninelerimizin masum başörtüsü değildir yalnızca. Kafalarımızdaki köprüdür. Örtünmek bir ahlak haline getirildiğinde arkası gelir; karara karara gelir. Örtünmenin sonu yoktur. Kadınlar kefene kadar örtünmek zorunda kalırlar."
    Yabancı bir kadının ağzından çador bu şekilde anlatılıyor kitapta.
    Bu argümanda sorunun başlangıç noktası yukarıda da belirtildiği gibi örtünmenin ahlak haline gelmesi. Kadın zamanla erkeğin namusu, ahlakı haline geliyor ve kendi bedeni üzerinde söz hakkını kaybediyor. Kitapta yanında erkek olmayan kadının sokağa çıkması bile yasak.

    Odak noktamız, baş karakterimiz Akhbar. Uzun zamandır uzak kaldığı ülkesine, ailesine, özlemle hatırladığı çocukluğuna dönen Akhbar'ın, umduğunu bulamadığı, tüm çocukluk hayallerinin birer birer yıkıldığı, herkesin yabancılaştığı ülkesindeki hayal kırıklıklarının hikayesi anlatılıyor Çador'da.
    Kadınların bedensizleştirilmesinin sadece kadınların değil, kadın imgesini unutan erkeklerin de kaybolmasını anlatıyor. Murathan Mungan'ın deyimiyle "Hayatın yarısı yok" çünkü. Kadınlar yok. Görüntüleri yok, anaçlıkları yok, sesleri bile yok. Kadınların yüksek sesle konuşmaları, kahkaha atmaları bile yasak çünkü.

    Önce dış, sonrasında iç savaş yaşanan ülkede İslam devrimi sonrası yaşananlar anlatılıyor. Bu ülkenin neresi olduğunu açık açık söylenmiyor fakat ipuçlarıyla okur yönlendiriliyor. İslam devrimi yaşamış, kadınların burka giydiği, baharat kokularının yükseldiği bir çöl ülkesi.
    Verilen ipuçları doğrultusunda, öykünün Taliban rejimi tarafından yönetilen Afganistan’da geçtiğini tahmin ediyorum. Dış savaş ABD destekli Afgan mücahitlerinin, Sovyetler Birliği ile savaşını anımsatıyor. Hatırlarsınız; Sovyetler Birliği'nin Afganistan'dan çekilmesinin ardından, Kabil'deki hiçbir işlevi olamayan iktidar devrilmiş yerini yıllar süren iç savaşa bırakmıştı.
    Kitapta da savaşlar sonunda ülkenin geldiği hal, insanların hissizleşmesi, mekanların kimsesizleşmesi anlatılıyor.

    Murathan Mungan'ın usta kalemi sayesinde kitabı hissederek okudum. Bir çırpıda bitiyor. Tavsiyemdir. Okuyun, pişman olmayacaksınız.
  • (Not: İnceleme biraz uzun oldu. Ama bu eser için az bile diye düşünüyorum. Keşke biraz daha fazla üstünde çalışma fırsatım olsaydı. Fakat amatör bir inceleme anca bu kadar olur deyip üzerinde fazla durmanın manası yok. Çok beğendim kitabı. İncelemeyi gelir de okuyan olursa İÇERİK bölümüne dikkat etsin. Orada spoiler bulunuyor maalesef. Kitabı okumayanlar o başlığı şimdilik okumasın. İyi okumalar dilerim.é

    TANIŞMA HİKAYEM

    Kitap, kütüphanemde keşfedilmeyi beklerken ben askere gittim. Acemi birliğine sadece bir kitapla gitmiştim. Okumaya da pek fırsatım yoktu. Usta birliğine geçerken öğretmen bir arkadaşımla rastgele bu eser hakkında sohbet etmeye başladık. O, bu kitabı daha önce okumuş ve tesirinde kalmıştı. Açıkçası ben de merak ettim. Fakat o esnada imkan kısıtlığı yüzünden kitabı edinmem çok zordu. Bir an ailemle konuşurken bir şeye ihtiyacımın olup olmadığını sordular. Benim çok fazla ihtiyacım vardı. Bunların hepsini sıraladım. Ertesi gün kitap istemediğimin farkına vardım. Mesai saatleri içinde olduğumdan dolayı ailemle kısa bir görüşme yapıp bana birkaç kitap göndermesini söyledim. Asla kitap ismi vermedim. Rastgele birkaç tane seçip yollasın istedim. O da önüne gelen 3-4 kitabı seçip kargolamıştı.

    Kargo geldiği vakit kitaplar arasında bir de ne göreyim: Genç Werther’in Acıları. Gerçekten buna çok sevinmiştim. Hemen okumak için fırsat yaratmaya çalıştım. Genellikle gazinoda okuma yapıyordum. Kitabı masaya bırakırdım. Kimse de karışmazdı. Kitabın ilk 30-40 sayfasını okumuşken birden kitap ortadan kayboldu. Kim aldı diye etrafta dolansam da bulamadım. Günler sonra ben, başka kitaplara başladım. Birden bizim komutanımız: “Bir kitap vardı, üstünde adın yazılı. Ben aldım onu. Okumak istedim.” Dedikten sonra gerçekten içime serin sular serpilmişti. Bulduğuma sevindim fakat komutanın bu izinsiz davranışına da içten içe kızmıştım.

    Daha sonra ben teskere almaya yakın kitabı getirdi. Bitirememiş, zaman bulamamıştı. Aldım, çantaya bıraktım. Askerden geldikten sonra tekrar gözüme ilişti ve okuma fırsatına eriştim. Ama ne okuma! Tam da zamanıymış mübarek. Tabii bir şey gibi adeta. Okunacak zamanını kendi seçmiş gibiydi. Karşımda dipdiri dururken bana sunduğu hikaye tam da hayatımın hapsolduğu bir hikayeydi. Tıpa tıp olmasa da resmen yaşadığım anların benzerini günü gününe tekrar ederek okuyordum.

    Ve nihayet bitti. Keşke bitmeseydi dediğim kitaplardan biri. Okuduğum eserler arasında ilk beşe, başucuna koyacağım bir eser. Bugün oturmuş onun hakkında naçizane hikayemi yazıyorum.

    BİÇİM AÇISINDAN

    Goethe’nin alışık olduğumuz sade bir dili var. Okunası yazarlar köşesine yıllar önceden bu işin kurtları tarafından yerleştirilmiş bir yazar için yorum yapmayacağım. Sadece naçizane kitabi bilgilerimle yorumlarımı sunmaya çalışacağım.

    Kitap, ilk bakışta ince olmasıyla çoğu tembel okuyucunun dikkatini çekse de ileride sırf inceliği için seçilmiş olmasından dolayı biraz hüsrana uğratıyor. Evet, 18.yy.da yazılmış sade bir kitap. İlk bakışta mektup tarzında kurgulanmış bölüm bölüm -ki bu da birçok soluk almaya olanak sağlıyor- ayrılmış kitabın bu kadar geç biteceğini tahmin etmemiştim.

    Goethe’nin inkâr edemediğimiz şair kimliği, tek nefeste okunacak kalınlıktaki bu eseri maalesef bana bir haftada okuttu. Düzyazılarında bile şair kimliğinden, felsefi bakış açısından vazgeçemeyen yazar kitabı hikaye içerisine dağıtılmış bir nevi ‘aforizmalar’ külliyatına çevirmiş.

    İçinden birçok yeri alıntıladığım doğrudur. Ki ben, alıntı yapmakta biraz cimri biriyimdir. Fakat imkânım olsa kitabın hemen hemen her sayfasından birkaç paragrafı kesip alacaktım.

    Biçim açısından son olarak söyleyeceğim şu ki, gerçekten içine çekip uzaklara götürebilen bir tarzla yazılmış. Çeviriyi yapanın da hakkını vermek lazım. Öyle ki günümüzde birçok eserin gerçek değerine ulaşamamasının en büyük müsebbipleri çevirmenler olduğu kadar tam tersi durumun da sağlayıcıları onlardır.



    İÇERİK AÇISINDAN

    Genç Werther’in Acıları, biraz kaba bir isim gibi duruyor. Bugün bana soracak olurlarsa kitap için önereceğim en makul isim ‘Lotte’nin Aşk ve Vefası’ olurdu. Niye diye soracak olursanız içeriğe değindikten sonra beni daha iyi anlarsınız.

    Daha önce de belirttiğim gibi kitap, resmen aforizmalar saldırısına uğramış gibi. Hikaye görünümlü bir aforizma kitabı. Bu kitap, maddi kaygıları taşımayan ve kendini az çok geliştirmiş genç bir bireyin hikayesinden ziyade insan ruhundaki ezeli kavgayı temsil eder. Bu kavgada kazanan yoktur. Hep kaybeden vardır. Bu kavga, akıl ile yürek kavgasıdır. Aşk ile vefa, aşk ile sevgi, aşk ile mantık kavgasıdır. Gördüğünüz üzere, sürekli bir tarafta aşk ve diğer taraflarda daha çetin ve daha gerçekçi düşmanlar vardır.

    Werther, arkadaşına yazdığı mektuplarla ısrarla üstüne gittiği bir sonunu anlatmaktadır. Daha ilk başta Lotte hakkında uyarılmasına rağmen bunun farkında olarak üstüne gitmektedir. Lotte’nin nişanlı olması ya da bahsedildiği kadar tehlikeli bir güzelliğe sahip olması aslında onu daha da cezbeder. Sonuçta aşk, kavuşamamaktır temasını her gerçek hikaye konu edinmiştir.

    Evet, kavuşamamayı bile bile kavuşmak için yola koyulur. Çok efendi, ahlaklı ve dürüst biridir. Nitekim yazdığı mektuplarda bunu çokça görüyoruz. Müşkül durumdaki insanlara karşılıksız yardımları, Lotte’ye olan beklentisiz bağlılığı ve hatta Lotte’nin mutluluğu için evliliğini dahi kabul edebilmesi onun ne kadar naif bir karakter olduğunu sunar bize.

    Lotte’ye kavuşamamıştır. Fakat bu, ona acı verse de onu hırçınlaştırmaz, uzaklaştırmaz; aksine sevdiği kadına daha da büyük saygıyla yaklaşmasını ateşler. Hatta kocası olan Albert ile bile samimi bir arkadaşlık kurar.

    Bir zaman sonra çektiği acılara katlanamayacağını hisseder ve başka yerlere göç eder. Bu göç, onu öyle kararlı bir hale sokmuştur ki bir daha asla geri dönmeyeceğini düşünür. Ama öyle mi dersiniz? Werther, benim de anlam veremediğim bir biçimde Lotte’ye geri dönmüştür. Ondan daha fazla uzak kalamamıştır. Hatta kendisi için büyük bir mesleği reddederek bunu yapmıştır. Burada hem Werther’in ne kadar kendinden emin olduğunu hem de aşkın bir insanı ne kadar da kör ettiğini görürüz.

    Bu bölümlerde çok fazla alıntı yapmak isterim. Werther’in hayatı sorgulayan cümleleri gerçekten de isabetli bir alıntı olacaktı.

    “Şu zavallı varlığımızı sürdürmekten başka hedefimiz yok. Salt ihtiyaçlarımızı gidermekle uğraşıyoruz, başka bir şey yaptığımız yok. İçimizin rahat ettiği zamanlardaki sakinlik boyun eğişten geliyor.”

    “Ne diyeceğimi bildiğim için işte sana itiraf ediyorum; bebeklerini sürükleyen, onları soyup giydiren, annelerinin pastaları sakladığı dolabın etrafında ağır ağır dolaşan, bu pastalardan biraz elde edince de aç gözlülükle yiyip, ‘daha isterim’ diye bağıran çocuklar gibi yaşayanlar en mutlu kişilerdir. Bunlar talihli yaratıklardır. Değersiz uğraşılan veya basit heveslerine büyük payeler veren, bunların insanlığın kurtuluşu ve iyiliği için yapılmış büyük fedakârlık gibi gösterenlere ne mutlu! Ne mutlu böyle olabilene! …”

    Burada yazar daha çok bilgilenmenin getirdiği sıkıntılardan, bilgisizlikten dem vurmaktadır. Nitekim çoğu filozofun dediğine geliriz. Bilgi, daha çok bilgisizliği meydana getirir. Bilgi aslında yüktür insana. Werther’in yakındığı da buydu. Nitekim ileride de Werther, ‘Ah, ne olurdu biraz gamsız olabilseydim…” diye iç geçirecektir.

    Daha sonraları ise Lotte’ye duyduğu aşkla ruhunu saran serkeşliği öyle güzel betimliyor ki hayatında aşkı tadamamış, ayrılığa erememiş insanın anlayacağı cinsten basit değildir bunlar. Henüz Lotte’yi tanımasına rağmen şu cümleyi kurar:

    “Tanrı’nın sadece sevgili kullarına bağışladığı mutlu günler yaşıyorum, her an sarhoş gibiyim. Bundan sonra başıma ne gelirse gelsin, yaşamın en güzel sevinçlerini tatmadım diyemem.”

    Buradaki naifliğe bakar mısınız? Bu aşk ile sonunu hazırladığını bile bile bunları söylüyor. Hatta bu aşk uğruna son nefesini verirken dahi bu duygularından asla vazgeçmiyor. O, bir aşk şehidi olarak kabul ediyor kendini. Sevdiği dostu Albert ve sevdiği kadın Lotte için kurban ediyor kendini. Canına mal olsa da bu aşk, ona asla kızmıyor. Asla pişman olmuyor. Düşünsenize, sizden canınızı hangi bedel karşılığında alabilir tabiat? Hangi bedel ki hiçbir şekilde ona kavuşamayacağınız?

    “Lotte, bir hastayı nasıl görüyorsa; benim zavallı kalbimin de öyle görülmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu kalp, yatağında inleyen herhangi bir hastadan daha çok acı çekiyor.”

    “Aşksız yaşamak neye yarar Wilhelm! Sihirli fener ışıksız olur mu?”

    “Mutluluk da bir aldanış mıdır dersin, Wilhelm?”

    Werther, bu ruh halini bu yoğun aşk ve farkındalık halini şöyle ifade ediyor:

    “Ben eğer bir deli olmasaydım, şüphesiz dünyanın en rahat, en mutlu adamı olurdum.”

    Evet, Werther, acemi bir aşık değildir. Hayatın getirilerine kulaklarını kapamış, cahil bir adam da değildir. Her şeyi farkında olarak yaşıyor. Acılarını farkında olarak kabul edip çekiyor. O, asla farkında olmadan bir kara sevdaya tutulmamıştır. O, bile bile bütün yüreğini bir insana vermenin mutluluğu içinde acıdan kıvranmıştır. Gerçek de böyle değil midir? Farkında olmak… Bilerek ve farkında olarak bir şeyleri yapmak ne kadar da asil bir şeydir! O, asla şikayet etmez, isyan etmez. Sadece arzular. Arzuları bir süre sonra kendisine karşı suç buyursa da bunu bastıracaktır.

    Hikaye öyle kurgulanmış ki Werther, aslında sonucu bildiren cümleleri alttan alttan sezdirerek okuyucuya vermektedir. Nitekim Werther, intihar edecektir. Fakat bunu, kitabın sonlarında değil de daha 47. Sayfada Albert ile yaptığı tartışmadan yakalıyoruz:

    “Yaşamına son veren bir insana korkak demekle ateşler içinde yanıp kavrularak ölen bir kimsenin korkak olduğunu söylemek arasında bir fark göremiyorum.”

    “Nasıl oluyor da insanı mutlu eden bir şey aynı zamanda onun felaketinin de kaynağı oluyor?”

    Bir süre sonra bir nevi de Lotte’nin iyiliği adına mekan değiştirmeyi dener. Fakat aslında insanın mekanlarla ilgili bir sorununun olmadığını ve asıl sorunun insanın kendinde olduğunu fark eder. Mekan değiştirmek, bir nevi kaçmaktır. Fakat kaçılan şeyin kendi gölgesi olduğunun farkında olamamaktır. Zaten bunu fark ettikten sonra tekrar geri dönmeye karar veriyor.

    “Ah, sevgili dostum, belki içinde bulunduğum durumu değiştirmek isteyişim, hiçbir yerde peşimi bırakmayacak olan bir sıkıntı yüzünden değil mi?”

    Daha önce de belirttiğim gibi Werther, bilginin bilgisizliğinden ve sıkıntısından yakınır. Fakat bilgiden ziyade her zaman yürekte yaşanan yani daha doğru bir ifadeyle manevi yaşantılardır esas olan. Duygusallığı, romantikliği; bilime ve mantığa tercih eder. En açık ifadeyle Werther, aşk ile sevgi arasında aşkı seçer, mantığı ve soğuk getirilerini reddeder. Daha doğru bir ifadeyle o, sonsuzluğu ister. Dünya içinde geçici, suni kazançları değil; ebedi arzuları, ilahi arzuları kovalar.

    “Her şeyin kaynağı, bütün gücü kuvveti, bütün sevinçleri ve acıları veren kalptir. Benim bildiklerimi herkes bilir ama bu kalp yanız benimdir.”

    “Bu sevgi, bu bağlılık, bu düşkünlük bir şairin uydurması değil. Cahil ve kaba dediğimiz insanların gönlüde bu duygular bütün kuvvetiyle ve temizliğiyle yaşıyor. Asıl biz aydınlar adamakıllı bozulmuşuz.”

    İşte, romantik Werther! Aşkta matematiği reddeder. Mantığı, çıkarı, hesabı, planı alaşağı eder.

    “Çok şeye sahibim. Ama onu düşünmek her şeyimi silip süpürüyor. Nelerim var! Fakat onsuz bana her şey hiç oluyor.”

    Romantik olduğu kadar naif, saygılı ve bir o kadar da şerefli olan Werther, istenmediği ve rahatsızlık verdiğini gördüğü anda artık ne pahasına olursa olsun ortamdan uzaklaşmak gerektiğini anlar. Çamura yatmaz, pislik yapabilecekken asla yeltenmez. Çünkü o, aşık olduğu kadar naif bir kişidir de. Nitekim ölümünde de göreceğimiz gibi, şerefli bir ölüme nail olacak.

    “Bütün mesele, perdeyi kaldırıp öteki tarafa geçmek. Peki neden titremeli, neden tereddüt etmeli? Perdenin arkasında ne olduğu bilinmediği için mi? Bir daha geri dönülmediği için mi? Yoksa, bilmediklerimizi korkunç ve karanlık görmenin ruhumuzun bir özelliği olmasından mı?”

    Artık kesin gitmenin, dönüşü olmayan nihai yola çıkmanın kararını vermiştir. Nitekim Werther, ölüme gitmenin kararını verdiğini unutmuş gibi sadece karar verebildiğine dahi mutlu olmaktadır. Artık uzun bir aradan sonra ne yapacağını bilmektedir. Ne zaman ve nasıl olacağına kendisi karar vereceği bir gün doğmuştur onun için. Lotte’ye kesik kesik yazdığı son mektubunu okumanızı tavsiye ederim. Bu acıklı ve bir o kadar da güçlü bir aşığın son seslerini duymakta fayda vardır.

    Werther, ölmek üzereyken bile harçlık verdiği çocukları, aileleri unutmayacak kadar naif bir insandır. Öperken bile çocukları, öpemeyeceği günler yerine de birkaç defa daha fazla öpmektedir. Bu, bir idam mahkumunun vedası gibi olmaz. Bu daha çok idam edilmiş mahkumun ruhunu yansıtır. Dikkat toplamak, bilinmek, üstüne gelinmesinden hoşnut olmak gibi aşağılık halleri yoktur. Bu kararı kendi vermiştir. Yalnız başına uygulayacaktır.

    Albert’ten yolculuk bahanesiyle silahları ister. Fakat daha öncesinde Lotte’ye kavuşma sahnesi vardır ki her insanın içini burkar. Lotte’den fazla bahsetmedik. Lotte, Albert’e sadakat ile bağlı kalmanın sorumluluğunu gayet yerine getiriyor. Hani namuslu, helal süt emmiş kız tabiri vardır ya, tam da ona uyar bu tabirler. Fakat Werther’e duyduğu ilgi, -reddetse de- derinden derine duyduğu bağlılık ve önemlisi önüne geçemediği aşk, onu da bir anlığına ele geçirir. Ve kendini kısa süreliğine Werther’e bırakır. Werther’e değil; ısrarla kaçtığı, reddettiği ve mantığıyla düşman ettiği aşkın kucağına atılır o. Zincirlerini kırmış ve kendini bir anda Werther’in dudaklarında bulmuştur.
    Werther’in bu hareketten doğan mesudiyetinin haddi yoktur. Öyle güzel anlatır ki mutluluğunu hemen orada ölmekten vazgeçip Lotte için mücadele edecek diye bekliyor okur. Fakat şerefli Werther, ne kadar aşka kurban gitse de sevdiği kadını ve saygı duyduğu adamı bu aşka kurban etmez. Ona umutların en yücesini vermeye yetecek güçte olan bu öpücük bile onu aşağılık biri yapmaz. Kararından vazgeçmez. Sadece ölüme giderken daha mesut gidecektir. Lotte’nin onu sevdiğini sayıklayarak günahlarından arınacaktır.

    “Lotte, onun kollarının arasından kurtulduktan sonra perişanlık içinde ve sevgiyle karışık bir öfkeyle titreyerek, ‘bu artık sonuncu, Werther! Beni bir daha görmeyeceksiniz’ dedi. Onu şefkat dolu bir bakışla süzdükten sonra bitişik odaya koştu, kapıyı kapattı.”
    “… elveda Lotte, sonsuza kadar elveda!”

    “Albert senin için sadece bu dünyada bir koca. Ne çıkar! Sonsuz evrende benim olacaksın.”

    Werther Ölüyor…

    “Bunlar bana senin elinden geldi. Tozlarını sen almışsın. Onları öpmeye doyamıyorum. Ellerin değmiş onlara. Sen, ey göklerin meleği, benim kararımı onaylıyorsun. Sen, Lotte, bu silahları bana elinle veriyorsun. Ölümü bana senin sunmanı isterdim. İşte, bu isteğim de oldu.”

    “Kader bu, önüne geçilmez. Lotte! Elveda!”

    Ve gerçekten de Lotte’nin onayıyla kendini huzur içinde sonsuzluğa bırakıyor Werther. Silahları isteyen uşağa titrek ellerle silahları vermişti. Biliyordu. Fakat engel olacak kuvveti asla bulamıyordu içinde. Belki de Lotte, bunu istiyordu. Bir ölüm, aşkı meşrulaştırırdı. Yoksa yaşamak değildi aşk.
  • ****Bu inceleme iki ayrı incelemenin ayrı ayrı eklenmesiyle yani birbirinden bağımsız iki farklı zaman ve yerde yazılmış incelemeyi içerir. Hangisini ekleyeyim diye emin olamadım, o yüzden ikisini de ekledim****
    ---------------------------------------Birinci anlatım-------
    Çığlık. Antalya'nın bir ilçesine bağlı yerleşim yeri değil
    ya da Malatya'nın bir ilçesine bağlı yerleşim yeri de değil. Veya kekliğin öterken çıkardığı seste değil.
    Ya da bir korkuluk hiç değil.
    Çığlık, feryat figandır. TDK böyle açıklamış.
    Örnek olarak da martılardan bahsediyor.
    Ama insan olgusu yok.

    Ülkemizin bir ilinde tecavüz olayı yaşanıyor ve çocuklar mağdur fakat çocukların bu sesini duyan yok. Bir Türkiye gerçeği ile karşı karşıyayız. Ne zaman ki olay, azıcık ucundan basına yansıyınca, hemen bir takım kişilerin devreye girmesiyle olay kapatılmaya çalışılmış. Mustafa Hoş da yaşanan sürecin, insani yönünü kişilerle konuşarak, internet ve basında çıkan haberlerden hareketle bizlere anlatmaya çalışıyor. Hem yaşanan yerde hem de mahkeme süreci içinde yaşanan olayları okuyacağız.

    Çığlık. Korku filmi adı ya da korku filmlerinde çok kullanılan bir efekt. Çığlık, Mustafa Hoş'un yönettiği bir korku filmi değil ama. Gerçeğin, gerçeklerin yaşandığı yerde belli bir olay örgüsünün hikayeleştirilmiş halidir.

    Hikaye ama masal ya da fantastik, distopik bir şey de değil. Bu zaman diliminin çok yakın zamanında gerçekleşen hiçte iç açıcı olmayan durumun dışa vurumu. Çığlık, bildiğimiz ve duyduğumuz çığlığa da benzemiyor. Sessiz ama derinden. Nahoş bir şeylerin yaşandığı ama şantaj, tehditle bastırıldığı bir olayın anlatımı.

    Mustafa Hoş bir gazeteci olarak, olayın peşinden gidip, arşiv taramasıyla dün ve bugün kıyaslaması yaparak bizim de çığlığı duymamızı istiyor.

    Gerçek olayların hikayeleştirilmiş halini okuyacağız. Kişiler gerçek, zaman gerçek, olay gerçek ve kısaca 'duyun bu çığlığı'.

    ********ikinci anlatım****

    Mustafa Hoş'un 2016 yılında çıkan kitabını maalesef taaa 2018 mayıs ayında okuma fırsatım oldu. 'O' olay gibi o da sessizce sıranın kendisine gelip, anlaşılacağı günü bekliyordu. Gün bu zaman diyerek okumaya başladım. Üzerinden iki yıl geçmiş, o günkü gazete ve TV'lerin nasıl haber verdiklerini unutmuştum,
    ama iyi ki kitaplar ve bu sayede elimizde kaynak eser kalıyor.

    Mustafa Hoş, kitabının adını 'Çığlık' olarak seçmiş. Ama 'sessizinden'. Ne demekse? Ama o olay da unutuldu ve sessizliğe büründü. Artık gören, duyan, bakan yok. O da tarihin tozlu sayfaları arasında yerini aldı.

    Peki 'Çığlık' ya da alt başlığıyla beraber tam adı 'Türkiye'yi Sarsan Ensar Vakası' ile anlatılmak istenen nedir? Karaman ilinde meydana gelen taciz, tecavüz olaylarında adı karışan Ensar vakfının bu olaylarla ilgisi nedir? Ensar vakfı ile taciz, tecavüz arasında nasıl bağlantı var? Yoksa bir iftira ile karşı karşıya kalan bir vakıf mı var?

    "Bu kitap Karaman Ensar Vakfı ve KAİMDER yurtlarında yaşanan çocuklara tecavüz davasının perde arkasını anlatıyor"
    diyerek kitabın içinde neler olacağının haberini veriyor.

    Herşey merkez medya dışında olan bir gazetenin haberiyle başladı. 4 martta hissedilip 12 martta haberleştirilen olaylar da
    anlatılanlar ne kadar doğru? Yetkililer buna nasıl bir tepki verdi? Bir olay, bir vakfın tüzel kişiliğini bağlar mı? Yoksa
    münferit olarak değerlendirilebilir mi? Adı geçen vakıf bu konuda ne dedi? Soruşturma yapıldı mı? Ve hukuk, hukuk
    gerçekten işledi mi? Eğer olaylar doğru ise verilen cezalar alınabilecek en yüksek ceza mı? Herşeyin bittiği ama hukukun var olduğu bir ortamda hukuk buna ne dedi?

    Yazar, haberin Birgün gazetesinde yayımlanmasından kısa bir süre sonra Karaman iline giderek, orada olayı anlamaya çalışmış, konuşabildiği tüm taraflarla konuşmuş, mahkeme sürecini takip etmiş ve ailelerle konuşarak o içte yaşanan sessiz çığlığı dış dünyaya aktarmaya çalışmış.

    Kitapta olaya adı karışan kişi, daha önce çalıştığı yerler, haberlere uygulanan sansür gibi bir takım bilgilere yer veriliyor.
    Kitapta olaylar ayrıntılı bir şekilde anlatılıyor. Medya, bürokrasi, sivil toplum ayağı, birbirine bağlı ve ayrık yerlerden de tek
    tek bahsediyor.

    Ensar vakfının kuruluşu, kuruluşunda yer alan kişiler, yıllar içinde katettiği aşamalar da kısaca anlatılıyor.

    Kitabın bitiş cümlesi olayı tekrar hatırlatmak babında dikkate değer. 'Karaman'da çocukların sessiz çığlığı hala yükseliyor...Duyacak mısınız bu çığlığı?'

    Tabi bir olaydan dolayı bir kurumu ya da örgütü toptan suçlamak da olmaz. Fakat bunun üzerinde dikkatli durulması ve olaya karışan o kişiyle varsa başka işbirlikçilerinin de sorgulanması, açığa çıkartılması ve yargılanması gerektiğinden
    bahsediyor.

    Mustafa Hoş kitabının sonlarına doğru "10 maddede Karaman Karanlığı" başlığı altında ise bazı sorular soruyor. Bunlar tam olarak cevaplanabilirse o zaman belki olay tam olarak aydınlatılabilir. Ama tek celsede mahkemenin bitirilmesi sonucu bazı şeylerin havada asılı kaldığını belirtiyor.

    10 çocuk bir kişi tarafından 'istismar' edilirken susan da suç ortağıdır" diyerek, bu sessiz çığlığın duyulmasını ve
    ses verilmesini bekliyor.

    Mesele buradaki a, b, c vakıf, dernekler değil. Orada yaşanan bir takım haksızlık, hukuksuzluk karşısında alınacak
    tavırdır. Bizden ya da bizden değil diyerek olaya baktığımızda sadece günü kurtarırız ama vicdan altında kalmış oluruz.
    Çünkü o olaylar kendi çocuğunuzun başına gelirse ne yapardınız? Yine birileri gibi sessiz mi kalırdınız yoksa olayın
    aydınlatılması için mi uğraşırdınız? Bam teli burası. Kendi çocuğunuzun başına gelseydi ne yapardınız?

    Maalesef hergün bu ve buna benzer olaylarla karşılaşıyoruz. Medyada duymasak yok sayacağız ama maalesef ülkemizde böyle olaylar yaşanıyor ve kısaca 'duyun bu çığlığı'.

    Ezcümle: Okuduğum kitap Aralık 2016 tarihli, Destek Yayınları'ndan çıkmış. 27/5/2018 tarihinde okudum, notlar çıkardım, önincelemeyi yazdım ama son incelemeyi 8/7/2018 tarihinde yazarak siteye ekledim.

    **'Çığlık'ın duyulması açısından okunması önemli bir kitap.
  • Diljîn Kovexî'yi bu sitede buldum. Sonra o yürekte iz bırakan birçok şiirini de.

    Şimdi size Diljîn Kovexî kimdir biraz bahsetmek istiyorum.
    DİLJÎN KOVEXÎ

    26 Ekim 1977 yılında Şırnak'ın İdil ilçesine bağlı Kovex köyünde doğmuştur. Dokuz çocuklu bir ailenin beşinci çocuğu olarak dünyaya gelen şairin asıl ismi Mehmet Şefik Arslan’dır. Okul hayatına Derecik Köyü okulunda başlar dönemin zor şartları ve özellikle ilerleyen yıllarda yaşadığı bölgenin koşulları ve sonrasında meydana gelen siyasi olaylar, eğitiminin aksaklığa uğramasına sebep olmuştur. 1994 yılında köyü devlet tarafından yakılarak boşaltılmıştır. Bu tarihte göç etmek zorunda kalan şair ailesi ile birlikte Adana’nın Yüreğir ilçesine bağlı Misis beldesine yerleşmiştir. Eğitim hayatı, daha sonra yaşadığı bir kaza sebebiyle yürüme yetisini kaybetmesine bağlı olarak yeniden aksaklığa uğramış ve artık devam etmemiştir. Uzun yıllar yaşamını Misis kasabasında geçirmiş okuma ve yazma yolculuğu da burada başlamıştır. Yazmaya Kürtçe ile başlayarak uzun bir dönem Kürtçe yazmıştır. 2003 yılında Zembilfiroş ve 2004 yılında Nuza dergilerinde Diljin Kovexi ismi ile yazmaya başlamıştır. Dergilerde Kürtçe makale, öykü ve şiirleri yayımlamıştır. Sonraları Türk ve dünya edebiyatına yoğunlaşan şair ilerleyen yıllarda Türkçe şiir ve öyküler yazmaya başlamıştır. 2009 yılında öykü ve şiirlerini sosyal medya aracılığıyla okurlarla paylaşmaya başlamış kısa sürede büyük ilgi almıştır. 2013 yılında memleketi İdil’e tekrar yerleşmiştir. İlk şiir kitabı Epilya 2017 yılında Sokak kitapları yayınevi tarafından mayıs ayında okurlarıyla buluşmuş, kitabının yayımlanmasından çok kısa bir süre sonra 16 Haziran 2017 tarihinde mide rahatsızlığı sebebiyle kaldırıldığı İdil Devlet Hastanesinde hayata gözlerini yummuştur. İdil Şex Hesen Mezarlığında toprağa verilmiştir. Arkasında basılmamış yüzlerce eserini bırakmıştır. söz konusu eserlerinin kısa süre içinde tek tek kitaplaştırılması planlanmaktadır.

    Diljin KOVEXî , şairin kendine verdiği isimdir.Diljin Kürtçe'de ‘yürekteki yaşam’ manasına gelmektedir. Kelimeyi oluşturan "dil" yürek "jîn" ise yaşam demektir. Kovex şairin doğduğu ve çocukluğunun geçtiği köyün ismidir. Kovexî kelimesinin Türkçe karşılığı ise ‘Kovex köyünden’ anlamına gelmektedir. Bu soyadını kullanma sebebi köyünün tarihinde yaşanan olaylardır. Kovex köyü tarihte Süryani köyüdür ve kelime Süryanice bir kelimedir. Köy devlet tarafından zorla boşaltılıp Süryaniler köyden sürgün edilince şairin dedeleri bu köye yerleştirilmiştir. Süryanilere yaşatılan bu sürgün onun açısından kabul edilemezdi, şairin bu soy ismi kullanmak istemesinin sebebi kendi ifadesiyle "Süryanilerin itibarını yaşatmaktır" Şiirleriyle beraber bu gayesi Soyisminde yaşayacaktır....

    Diljin’i anlatmaya ‘coğrafya kaderdir’ sözü ile başlanabilir ve Diljin, her daim mücadele olan yaşantısıyla, kadere yön verilebilir veyahut kader değiştirilebilir düşüncesiyle de anlatılabilir. Coğrafya kaderdir onun için çünkü doğduğu toprakların zorluklarını birebir yakından yaşamıştır. Fakat yazdıklarıyla bu gerçeklikleri yansıtacak ve bu uğurda bir mücadele yolu olarak kalemini konuşturacak ve aynı zamanda daha şimdiden edebiyat dünyasında farklılığıyla yer edinmeye başlayan ve belki de ilerleyen dönemlerde birçok kişiyi etkileyecek, kendine özgü olan yazın dünyasını yaratacak donanıma ve iradeye sahip olmuştur.
    Eğitim hayatına başlaması için, nüfusta dayısının adına kaydedilmişti kim’liğin en çok sorgulandığı coğrafyasında durmadan geri istenecek bir kimliği olsun diye. Yaşadığı yerin koşulları da okumasına müsaade etmemiştir. Sonraki yıllar Süryanilerin kaderiyle başlayan köyünün tarihi de, devlet tarafından yakılması ile yeni bir sürgüne tanıklık ederek devam edecektir. Henüz çocuk yaşta köyünden Çukuru ova’ya başlayan yolculuğu karanlık bir tünel olarak adlandırmış ve bu göçü hep 'ülkeden sürgün' olarak ifade etmiştir. 
    Cumartesi annelerinin sesi olmaya çalışan sesi bir Cumartesi kardeşi olarak kendi içinde yankılanmıştır. Yazmak insanın kendi içine seslenmesiydi biraz da ona göre. Yazma süreci şüphesiz uzun bir okuma süreci ile başlamıştı onun için ve her ikisinin hevesi de ‘bu hayatta en değer verdiğim insan olan’ diye tanımladığı abisinin öğretisi olarak kalmıştı ona.

    ............

    O zamanlar babam mahkumdu hep,
    askerlerden kaçıyordu, bir aşiret kavgasından dolayı
    ve annem beni,
    dayım adına kaydetmişti okumam için.
    Okumadım tabii,
    ben bir aylak gibi evden kaçardım sürekli 
    Charlie Chaplin’i görmek için...(Epilya/taşların kalbi şiiri)

    ……………….
    Ne olur parola sorma bana
    Çantamda, tifo hastalığına yakalanan
    hüviyette ismim Şefik, suya okunan bir dua gibi onu da 
    telaffuz hatası say! (basılmamış şiirlerinden)
    ………………….

    Abimle aramda annemin tek bir sancısı vardı, 
    benden yalnızca bir dakika önce doğmuştu 
    ve ben hep ona yetişmeye çalıştım, 
    oysa yetiştiğim hep gölgesi oluyordu,
    sonra her gölgesi üzerine bir taş bıraktım,
    her taşa bir isim verdim 
    ve her ismin başına bir ağaç diktim,
    ağaçlar büyüdükçe 
    bir orman hızla yüzüme çarpıyordu 
    ve sevdiğim tüm atlar hasta düşüyorlardı kollarımda,
    sonra hep koştum. (basılmamış şiirlerinden)
    ……..

    artık hiç bir tanrıça saçını uzatmıyor,
    hiç bir anne çocuk doğurmuyor bu topraklarda,
    ben hak dedim
    hain oldum,
    tutanaksız bir ölüyüm.
    tarih ki ninovadan beri hiç uğramadı buralara,
    şimdi
    istikamet toplu mezarlara,
    gaz kuyulara
    ve DNA testlerine,
    sen yinede uzat ellerini sevgilim
    ben karanlıktan çok korkuyorum,
    daha önce ölmek gibiydi oysa şimdi.?
    aranızda adımı bilen var mı...?
    ........

    Okumaya Kürtçe eserlerle başlamıştı Ehmed Hüseyni, Arjen Ari, Berken Bereh ,Ahmede Xané, Melaye Ciziri ve Cigerxwin gibi edebiyatçılar en çok ilgisini çekenlerdi. Yazma süreci de Kürtçe ile başlamış ve ilerleyen dönemlerde Kürtçe yazdıkları 2003 yılında Zembilfiroş ve 2004 yılında Nuza dergilerinde yayımlanmıştır.
    ……….
    Tu nîqaşên min ê şikeva mayî difiroşî
    U zikê xeyalên hilatî didirînî
    Di şevên nêr û mê de
    Dema tu çuyî, di sewtêna kemença
    Mitriban de reqs tevizî 
    Şev li stêr qedexe bû 
    Û kemana baskên awazên xwe xwarin 
    Rondikan xelekên narincokên xwe
    Dikişandin
    Di bêdebarîya ji te peydabûyî de..( Nuza dergisi/2004. Nîqaşén Şikeva Şiiri)

    Sonraları Türk ve Dünya edebiyatına yoğunlaşmış ve Türkçe yazmaya başlamıştır. Dünya devrimleri, ezilen halkların mücadeleleri, mitolojik öğeler ve aşk ilgisini çeken konulardır öyle ki şiirlerinde de çokça işlediği konular olmuşlardır. Mayakovski, Lorca ,Neruda, Füruğ Ferruhzad, Dostoyevski ve Bukowski gibi şair ve yazarlar sık sık şiirlerinde geçen isimler olmuştur. Türk edebiyatında ise en çok Cemal Süreya, Turgut Uyar, Ahmed Arif, Arkadaş Zekai Özger, Murathan Mungan, Can Yücel,Umay Umay ve Küçük İskender ‘i okumuştur.
    Türkçe şiirleri daha sonra edebiyatçılar tarafından belki de olgunluk dönemi diye anılacak Epilya ve Jose şiirlerinin yanında, devrim tarihlerini, kendi toplumunun sesini, mitolojik öğeleri ve kadının ezilmişliğini konu alan şiirler olmuştur. Kadının yaradılışı ve kadın bedeni her zaman doğayı çağrıştıran kendine özgü ve çokça mitolojk desenli bir öğe olarak anlam ifade etmiştir onun için. Epilya kendi yarattığı ütopya ve isimdir; kendi dünyasını yaratan güçlü aşk kadını anlamını vermiş ve ‘Epilya benim şiirde kanayan aklımdır’ şeklinde ifade etmişti.

    ...........

    Bildiğim tüm şarkılar,
    şarkın
    şah damarlarını tehdit altında tutuyor
    arkasında hiç şahit bırakmadan
    ney'in kanına girerek,
    huzuruna çıkmaya hazırlanan aşk
    kortejde yer bulmadı.
    Ve emrivaki gelen bir maktul
    Mayakovski’nin son mektubunu okuyor kulaklarıma.( Epilya/ Kulaklarım şiiri)
    ………………….

    Sonra,
    sokaklar panzerin altında kaldı.
    Ayaklarıma sarılan anılar
    ahşap evlere kapanan bir çığlığın eteğine
    kırmızı papatyalar iliştirdi itinayla...
    İlahi duaların tümü,
    peş peşe atladılar öfkeye batmış
    keskin bir kılıcın üzerine.
    Cemal Süreyya silueti,
    sürgün edildi Dersim’in alnından.
    Ve kayıp kızlar
    kutsanmış kan ritüeline rivayet
    yazıldı devletin bekası için...(Epilya/vagon şiiri)
    …………..

    Kadın,kına ve kan.
    bu coğrafyada hiç değişmeyen tarihsel bir üçlem...
    …………….

    Şayet emeğin dini varsa,
    tanrısı da kadın olmalı...
    ……………..

    dışarıda korkunç ağlayan kitaplar 
    ve kaos 
    ve ben hangi tarafa baksam
    çırılçıplak şehvet kokan büstler,
    dışarıda kavgaya soyunan güzel çocuklar,
    çirkin çocuklar,
    dışarıda içini kusan obez köpekler
    ve dışarıda kendini unutan bir ben.
    Adını versem ölürüm,
    adımı veriyorum senin yerine Epilya... (Epilya/Çığlık şiiri)
    ......

    ‘Herkesin kendinden bir şeyler bulduğu sanat eseri’ sözü, Diljin’in yazdıkları için yanına,…ve herkesin kendinden bir şeyler bulmak istediği eserler sözünü de almaktadır sanırım, bu da kişiliği ve yaşantısının da bir sanat yapıtı halini almasından kaynaklıdır ondan bahsedilince en çok güçlü bir irade ve soylu savaşçıların hikayeleri hatırlanmalı. Yaşamı ve kalemi hep mücadele olmuştur. Bu mücadele gerek yaşadığı toprakların zulmünü duyurmak için ve gerek edebiyatın bilhassa şiirin hak ettiği değere ulaşması için verilmiştir. Kendisi bunu şöyle ifade etmiştir. ‘ Şiir, insanın kendine varma arayışının yanı sıra toplumcu gerçekleri aydınlatmaya yönelikte en soylu erdemdir aynı zamanda ve yaşadığımız kirli ya da berbat çağda şiirin savaşçısı olmak şiir yazmaktan daha soylu bir duygudur.’ Ticari gayelerle yapmacık duygu krizleri ile yazan ve yaşantısıyla yazdıkları arasında uçurum olan yazarların satış sıralamalarında ilk sıralarda yer almasının korkunç bir durum olduğunu ifade etmiştir. Türk Edebiyatında şiirin ikinci yenilerden bu yana bir çıkmaz içerisinde olduğu ve bu çıkmazı aşan birkaç isim dışında bu uğurda kayda değer bir çabanın olmadığını düşünmekteydi.
    2013 yılında memleketine geri dönmüş ve idil ilçe merkezine yaşamaya başlamıştı. Çocukluğunda başlayan karanlık tünelin uzun yolculuğu sona ermiştir. Bu dönüşü de hep ‘ülkeye dönüş’ olarak adlandırmıştır. 2017 Şubat ayında kitabının hazırlıkları başlamış, Epilya kitabı Sokak Kitapları Yayınevi tarafından mayıs ayında okurlarıyla buluşmuştur. Kitap çıkarma gayesi hiçbir zaman olmamıştı yazdıkları da asla ‘insanların maneviyatını birer hastalıklı popülist basamak gibi kullanmaya yönelik ajitasyon ve duygu sömürüsüne dayalı’ ezilmişlik duygusunu barındırmamıştır, okurlarının ve yakınlarının ısrarı ile ilk kitabını çıkarmış ve bu yolla, somut olarak edebiyat dünyasına henüz adım atmıştı. Kitabı ve diğer eserleri hakkında kendisini anlatacak ayrıca edebiyat üzerine konuşacak çok fazla cümlesi yarıda kaldı mütevaziliğinden kendisini ne kadar anlatırdı bilinmez ama edebiyata ve şiire dair söyleyecek çok şeyi vardı. Onu anlamak ve anlatmak isteyenler için geride yazdıkları kaldı.

    Ne olur
    beni yormayın!
    Ve
    hüzne peşkeş çekmeyin,
    ben
    penisler mezarlığında
    salavat getiren hiç bir
    kadın arkasında ağlamadım,
    acil servislerde açık kalmış
    yaralarıma refakatcı oldum
    hep
    seruma bağlanmış taşak
    sancılarım için,
    elmacık kemiklerimin altında
    ihtişam sonrası
    ayrılıklardan kalmış
    sevdiğim
    kadınların resimlerinden
    oluşan bir müze gizliyorum
    hala,
    ne olur beni arzularınıza
    peşkeş çekmeyin!
    Beni tecavüz sonrası göt
    deliklerinde ahlak izini arayan
    pezevenklere benzetmeyin.
    sizden hiç merhamet dilemedim
    hasta yatağıma da
    bir tek uygarlığı evlat edindim
    yalnızlığıma,
    sevdiğim ilk kadınla kan
    grubumuz uyuşmadı
    ve
    beni ilk yardım öncesinde
    erteledi,
    sevdiğim son kadın ise
    henüz...? (basılmamış şiirlerinden).

    Kitaplarını bulmak biraz zor olabilir ama okumak için geç kalmayın!
  • Harun Karadeniz'in bu eseri, 68'lilerin kavgasını, dönemin bütün olaylarıyla yansıtılarak sanki yaşananlar daha dün olmuş gibi bir duyguya sürüklüyor insanı.

    "Olaylı Yıllar ve Gençlik" i okudukça özellikle o dönemde sol içinde yaşanan ayrılmaları daha iyi anlıyoruz. Ayrıca yine bu kitabı incelemeye ve okumaya teşvik eden bir unsur daha var ki, o da kitabın içinde yer alan öğrenci birliklerinin o dönemlerde yayınladığı bildiriler.

    68'lilerin ruhunu derinlemesine incelemek ve 68'lilerin hikayesini bizzat 68 Kuşağı öğrenci liderlerinden Harun Karadeniz'in kaleminden öğrenmek isteyen herkes okusun derim.