• Eduardo Galeano yaşanan, yaşanmış ve yaşamaya devam edecek olan olayları okadar açık ve okadar net belirtmiş altını çize çize üstüne basa basa bağıra bağıra anlatmış ki. Bu dünyanın düzenini Bu dünyadaki açlığı yoksulluğu ve bunların nedenlerini öyle güzel sermişki insan önüne sayfa sayfa yaprak yaprak ancak o kadar olur hani. Çokcuk işçilerden yüz yıllardır yaşanan olaylardan öyle güzel bahsetmiş ki bu bahsi geçen olaylar bu gisiş ile yüz yıllar daha yaşayacak yaşanacak. Çağımızın plastikliğinden öyle güzel dem vurmuş ki. Plastik aşklar, plastik istekler ve hayalleri plastik olmuş insanlardan. Uyuyalım güzel dünyamın güzel insanları hiç uyanmayalım Tüketelim taki kendimizi tüketene dek tüketelim yallerimizi varımızı yoğumuzu Tanrımızı tüketelim başkalarının Tanrılarına sövelim. Dünyada eşitlikten tek bir stadyumda bahsetmiş bakıldığı zaman okadar doğru ki sadece bahsi heçen stadyum fakat diğerleri hariç. Bakış açıları öyle hoş ki ve o kadar acı ki insan yüreği acıyor doğrusu.
    Kadınlar pıtlantalar taksınlar beş taşlar on taşlar
    Gerdanları zümrüt yakut dolsun
    Erkekler öyle roleksler bilmem neler
    Öyle afilli markalar ceketler giysinler
    Ve afrikada bir çocuk öldürülsün
    Sonrasında gelin hep birlikte
    Afrikada çocuklar öldürülmesin
    Kolombiada öldürülmesin
    Dünyada çocuklar öldürülmesin diyelim
    Nazım’dan dem vuralım pankartlar boyu
    Çocuklar öldürülmesin şeker de yiyebilsinler diyelim
    Boyumuza elmaslar ellerimizde yakutlar
    Üzerimizde altından çeketlerle
    Hep birlikte söyleyelim.......
  • Öncelikle belirtmeliyim ki ben kitabı orijinal dilinde okudum ve gayet kolay anlaşılır bir dille yazılmış olduğunu söyleyebilirim. Pratik yapmak isteyenler kendilerini deneyebilirler. Bu nedenle çevirisinin nasıl olduğu hakkında bir fikrim yok.

    Kitabımız kurgu bir evrende geçiyor ve türü fantastik. Uzun yıllar önce insanların ve perilerin dünyası yaşanan büyük savaş sonrasında duvar denilen bir bariyerle ayrılmıştır. Perilerin varlığı unutulmuş ve hikayelerde kalmıştır. Hikayemiz bu görünmez barikata yakın bir yerleşim yerinde, iki ablası ve sakat babalarıyla bir kulübede yaşayan Feyre ile tanışmamızla başlıyor. Sert kış koşullarına rağmen evin en küçüğü olan Feyre hayatta kalabilmeleri için avlanmaya çıkmaktadır. Bir zamanlar zengin olan ailesi talihsizlikler eseri tüm varlığını kaybetmiştir ancak ablaları bu durumun farkında değilmişçesine bencil yaşamlarını sürdürmekte, Feyre’nin fedakarlıklarını görmezden gelmektedirler. Bir gün av bulabilmek için ormanın iç kısımlarına ilerlemek zorunda kalan Feyre iri beyaz bir kurtla karşılaşır ve onu öldürür. Ancak öldürdüğü kurt değil, görünmez duvarda açılmış zayıf bir noktadan gizlice insanların dünyasına geçmiş peri ırkından birisidir. İşlediği cinayet ölen perinin arkadaşlarının gazabını genç kadının üzerine çeker ve isteği dışında periler diyarına götürülmesine neden olur.

    Kitabın dili oldukça akıcı. Karakterlerin her biri birbirinden canlı. Masalsı hikayeler okumaktan hoşlanıyorsanız kesinlikle kaçırmamanızı tavsiye ederim. İkinci ve üçüncü kitapları okumuş biri olarak yazarın sizleri ilerleyen kitaplarda tahmin etmediğiniz bir yöne sürükleyeceğini söyleyebilirim. Ben ikinci ve üçüncü bölümde biraz hissettiğim tekrarlardan sıkılır gibi olduysam da sırf yan karakterlerin başlarına ne geleceğini merakımdan onlar hakkında daha fazlasını okuyabilmek için sabırsızlıkla aldım.

    Keyifle okuyacağınıza inanıyorum. Sevgiyle kalın :)
  • Yıllardır yolculuk yapıyorum. Belki de on iki yıldır ya da on üç. Liseyi başka bir ilçede okudum, üniversiteyi başka bir şehirde, şimdi de başka bir şehirde görev yapıyorum. Bütün bu yolculuklarımda inanılmaz derecede çok insan gördüm ve hepsi de inanılmaz derecede birbirinin aynısıydı. Belki de burada "bütün bu insanların hepsi de inanılmaz derecede birbirinden farklıydı" demem gerekiyordu fakat hayır, hepsi de birbirine o denli benziyordu ki onları birbirinden ayırt edemezdiniz. Bu insanları bu kadar aynı yapan şey sürekli bir şeyler taşımalarıydı. Hepsi de evlerine bir şeyler götürüyorlardı. Kimisi bir poşet meyve taşıyordu evine kimisi bir bluz, kimisi birkaç ekmek, kimisi biraz kıskançlık, kimisi bir parça haset, kimisi iki göz dolusu öfke, kimisi bir kalp büyüklüğünde nefret, kimisi büyük bir ağız dolusu dedikodu, haset, özenti, aynılık, önyargı, eleştiri ya da hayır tam tersi kimisi evren büyüklüğünce bir sevgi, kimisi bir demet gülücük, kimisi ışık saçan iki göz, kimisi bir kalp dolusu şükran, kimisi iki cep dolusu övgü götürüyordu evine. Evet bütün bu insanlar evlerine bir şeyler götürüyorlardı. Ev, duvarlar bu kadar yükü, eşyayı, duyguyu nasıl kaldırabilirdi? O yüzden bir köşe seçmeliydik kendimize yolculuklarımızın durağı olmayan. Bu köşe, șu an bulunduğum köșe, benim zamansız ve mekansız köşem. Burada ne geçmiş var ne de gelecek. Dünyanın tozu, ellerin kiri, kalplerin nefreti, gözlerin öfkesi, ağızların sözleri yok burada. Burada, bu sade köşede güneş ışığına karışmış "an"lar var. Hayal yok, umut yok. Hayal kurmayı bırakalı uzun yıllar oldu, hayal kurmanın hayal kırıklığını ne zaman yaşamıştım hatırlamıyorum bile. Ve geleceğin hesapları, planları ve geçmişin bir sağlaması mı? Hayır hiçbiri buraya adımını atamaz. Burası "an köşesi", okuyup yaşama, yaşayıp görme, o an'ı hissetme köşesi. Yolculuktan getirdiklerim kapıda bekliyor fakat onları asla içeri almayacağım. Ve burada yaşanan hisleri, hissedilen duyguları buradan yolculuğa çıkarmama imkan yok. Her insanın bir köşesi olmalı kahkahalarını dinlemiş, gözyaşlarını raflarına saklamış duvarları olan. Her insanın bir köşesi olmalı kalbindeki süveyda gibi, beynindeki o üçüncü göz gibi. Ve her insanın bir köşesi olmalı dünyadan, dünyanın soğuk rüzgarlarından uzak ve yolculuklarının son durağı olmayan.

    Ferda H.
  • Ana karakterlerin yaşadıkları olayların kaleme alınış tarzındaki gerçeklikle okuyucuyu kendine çeken kitapta, yer yer ölümle ilgili keskin ifadeler dikkat çekiyor. 90’larda yaşanan olayları, bir çocuğun gözüyle hafızalarda canlandıran yazar, acıların yıllar geçse de hala ne kadar derin bir şekilde hissedilebileceğini ifade ediyor. Doksanlarda çocuk olan bir jenerasyonun anılarını su yüzüne çıkaran yazar, o dönemde yaşanan zorlukları ve mücadeleleri anlatıyor. Hayatları acı çekerek geçen çocukların mücadelesini ele alan yazar, olay örgüsünün yalın ve sade bir dille okuyucuya sunuyor. 90’ların irdelendiği kitapta o dönemde yaşanmış birçok olayın da perdesi aralanıyor. Ölümle yaşam arasında gelgitler içerisindeki ruh halini yansıtan yazar, yer yer özeleştirilere de açıklıkla yer veriyor.
  • Zweig haklı olarak niçin Amerika kıtasına 'Amerigo Vespuci'nin adının verildiğini sorguluyor. Ama unutmayalım ki, bu sorgulama 1900'lü yılların ilk döneminde yapılmış. Şimdi bize basit (ki, mevzu basit de değil) gelebilir ama bize de okullarda hep Amerika'yı Kolomb buldu ama orasını Hindistan sandığı için yani yeni kıta olarak görmediğinden dolayı Kolomb ismiyle
    anılmadı diye biliyorduk. Bu kadar. Ama, onlarca soru sorulup cevabını pek bulamadığımız veya 'niçin' sorusunun cevabını tam olarak bilemediğimiz bir durumdur bu. Tam bu noktada Zweig da oturmuş, araştırmış, okumuş ve yazmış.

    Ya! Burada bir yanlışlık olmasın demiş. Ne demek Kristof Kolomb keşfetmiş ama Amerigo Vespuci'nin adı verilmiş. Ne ayak bu diyerek bu kitabı yazmış. Ben de Zweig ne demiş diyerek kitabı okumaya başladım ve bakalım bu olayın içeriği nedir; yanlışlık ve doğruluk durumunu öğrenelim.

    Zweig biyografi ile bir şeyleri bize anlatmaya çalışıyor. Gerçekten de Amerika kıtasını kim keşfetmiş ve niçin bu isim verilmişin 'tarihini' okuyacağız. Yani bir çeşit 'Yıldızın Parladığı Anlar' (#27623852) diyebiliriz bu kitap için.

    Amerigo Vespuci'nin adı niçin verildi. Bir kaşif mi yoksa dolandırıcı, sahtekar mı? Ve Zweig çok önemli bir şey söylüyor okuyuculara. Kısaca diyor ki, tüm bildiklerinizi unutun, kafanızın içini boşaltın ve Amerika kıtasının biçimini, görünümünü kafanızdan silerek bu kitaba bakın. Bazı olayların
    tam aydınlatılabilmesi için biraz da kafayı 'temizlemek' daha doğru olmaz mı?

    Hem ön yargı hem de bildiğimiz doğru veya yanlışlarla dünyayı şekillendirmeye kalktığımızda çevremizde yaşanan bazı olayları tam olarak kavrayamadığımız oluyor. O yüzden Zweig okuyucuyu baştan uyarıyor. Amerika ismi dahil her şeyi unutun ve hiç duymadığınız bir şeymiş gibi olaya bakarak durumu anlamaya çalışın.

    Kitap, 'Amerigo' başlığında bir girizgahla başlayıp, Zweig'in yazma amacı hakkında kısa bilgiler veriyor. Tarihsel durum kısmında ise 1000 yılından başlayıp fetihlerin olduğu dönemin bir panoraması sunuyor. Belki benim dikkatimi çekti ya da ben biraz abartıyorum ama ilgimi çeken bir cümleyle başlıyor:
    "Yıl 1000. Batı dünyasının üzerinde uyuşturucu bir uyku ağırlığı vardır." Acaba burada ne demek istiyor. Batı dünyasındaki uyuşukluğu, uyuşmayı nereyle kıyaslıyor.
    Batıyı batıyla kıyaslamadığına göre doğuyla mı yoksa başka bir yerle mi kıyaslıyor; belki de güney veya kuzeyle. Çünkü devamında Zweig diyor ki, "İnsanların gözleri etrafını dikkatle gözlemleyemeyecek kadar yorgun, duyuları merakla harekete geçemeyecek kadar tükenmiştir" (s:14).

    Bir zamanlar o kadar fetihler yapmış Roma'dan başlayıp, Mısır'a, Britanya'ya kadar yelken açanlar niye şimdi yoklar
    diye de bir soru soruyor. Korktuklarından mı diye de devam ediyor. Bir zamanlar seyyahlar vardı, dolaşırlardı, kitaplar vardı, okunurdu ama şimdi atalet içinde bir yapı; durağan bir Batı, ilerlemeyi kendince sonlandıran bir batıyı görüyoruz diyor.

    Dünyanın mahşer gününe yaklaştığına inanan topluluklar, herşeyden elini eteğini çekip tamamen inzivaya çekildiğinden bahseder.

    Batı, bu fetihler neticesinde o farklı, dinsiz ya da başka türlü isimlerle çağrılan toplumlardan daha da ileri gitmek için öğrenmenin, okumanın önemini kavrayıp, Siena, Salamanco, Oxford gibi yerlerde üniversiteler açılır.

    1300 yılında Batı'yı yeni bir cesaret kaplar. Artık Güney'e Hindistan'a, Mısır üzerinden bir yol olduğu öğrenilir. Ama bir sorun var. Buralar 'dinsizlerin' kontrolünde. Peki, ne yapılacak?

    1400 yılında Hindistan'a ulaşmak için Marko Polo'nun anlatımlarının etkisiyle ataletten kurtulmalarını sağlayacak bir cesaret gelir ve devir yeni şeyleri keşfetme zamanı derler.

    Gemide çalışan mürettebatının çoğu, okuma yazması olmayan sıradan kişilerden oluşurdu. O zaman içinde insanlar yeni yerlerin keşfedildiğinden habersizdi.
    Bir kişi çıkıp gelir ve kimsenin duymadığı, bilmediği, görmediği yerleri gördüm, gittim, duydum diye anlatmaya başlarsa, diğerlerinin de ilgisini çeker ve o kişi artık aranan, istenen ve bilen biri olur. Gitmese de, görmese de ama duyduklarını gördüm diye anlatmasıyla iş değişir.


    Ve Amerigo Vespuci'ye ait olduğu iddia edilen ve kendisinin yazdığı söylenen belgeyi Zweig 'asla yazmamış ve Vespuci'nin günlükleri gibi bir eser de günümüze ulaşmamıştır' (s:37) diyerek olayı kendince kapatır. [Anne Frank'ın Günlüğü ve Sultan Abdülhamit'in Hatıra Defteri bu sahte günlük/defterlere örnek sayılabilir]

    Peki o zaman Vespuci'yi ön plana kim çıkardı? Yapılan hata mı, yanlış anlaşılma mı yoksa gerçeğin ifadesi mi? Bir matbaacı, bir rapor ve şimdiler de bile süren tartışmaların kaynağı nedir?

    'Tarihsel bir yanlışlığın hikayesi'n de Zweig'i okuduğumuzda, gerçekten de ilginç bilgiler ulaşıyoruz. Zweig bunu 1942'de yayımladığına göre çok önceleri aramış, incelemiş. Şimdi bile bu tarz çalışma yapanların sayısı az olduğunu düşünürsek Zweig büyük emek harcamış.

    Bir de Zweig'i okuduğumuzda sanki karşımızda ya da amfide konuşarak, örnekler sunarak yani kısaca dikte ettiren değil, öğreten, bilgilendiren ama bunun yanında sanki yaşamış gibi bize olayları anlatır bir durumla karşılaşıyoruz.

    Anlatım dili oldukça akıcı ve sorular sorarak ilerlediği için bize sonrakini merak ettiriyor.

    Ama özellikle biyografi eserleri bence hikayelerden çok daha etkili ve çok başarılı. Tabi ki, ustaya not verecek halimiz yok. O bize olayları anlatmış şimdi bizde anladığımızı anlatmaya çalıştık, esas Zweig bize not vermeli.

    Amerika adının nasıl oluştuğunu anlatmak için bile kendisini borçlu hissetmiş ve yazmış. Çeşitli söylentiler, yazılar, belgeler eşliğinde Amerigo'nun America'ya dönüşünü ve Kolomb'u, Vespuci'yi ve devrin diğer kişilerini de anlatarak örgüyü bitirmiş.

    1512 yılına geldiğimizde Zweig çok güzel anlatımıyla Vespuci'nin sessiz sedasız gömülmesini de anlatır. Ayrıca Kolomb da aynı şekilde kimse bilmeden duymadan gömüldü diyerek bir durum tespiti de yapar.

    Kitap ilerledikçe ağırlık artıyor. İzinler, yayınlar birbiri içine giriyor. O yüzden çok dikkatli okunmasında fayda var. Yoksa anlaşılmaz.

    Zweig derin inceleme sunmuş. Hem de 1940'lı yıllar da! O yüzden bile okunmaya değer ve tarihin içinden nasıl bilgi, belgelerin çıkartılıp, bunların birleştirilip ortaya bir eser sunmanın güzel örneği diyebilirim.

    Ezcümle: Okuduğum kitap Can Yayınları'na ait, 8.Baskı Haziran 2017 yılına ait. Hem yayımcı hem de çevirmenin eline sağlık. 19-21 Eylül 2018 tarihinde okunup notlar çıkartılmış ve 10 Ekim 2018 tarihinde bu yazı yazılıp, siteye eklenmiştir. Tavsiye ederim.
  • Size bir sır vereceğim!
    Bu sır öyle bir sır olacak ki bu zamana kadar hiç bir sır bu kadar açık anlatılmayacak.
    İstanbulda hayal edin şimdi kendinizi Kız Kulesinin tam karşısında...
    Kız kulesi gözlerinizin önünde dalgalar ve rüzgar.
    Şimdide kendinizi Mısır Piramitlerinin yanında hayal edin. Biraz ötenizde Mısır piramitleri ve siz. Biraz rüzgar var Rüzgarla beraber uçuşan kum taneleri. İnsan düşüncesi ışıktan daha hızlı hareket eder.
    Bunları insana yaptıran ruhunuzdur.Bunu yapabilecek güçle donatılmış ruhunuz belli bir müddet e kadar ten kafesinizde hapsedilmiş durumda. Ruh, sadece gece olup melekut alemine gittiğinde özgürdür ve tüm güçleri orada ortaya çıkar.
    Bunun için Allah, Kuran-ı Kerim de Zümer suresi 42. ayette derki: ' Allah, canları,ölümleri sırasında alır, ölmeyenleri de uykuları sırasında. Sonra haklarında ölüm hükmü verdiklerini alıkoyar. Diğerlerini belirlenen bir süreye kadar salıverir. Bunda, iyice düşünen bir toplum için ibretler vardır...


    Peki ya Günde beş defa minarelerden yankılanan ezan nasıl ortaya çıkmıştı?
    Peygamber efendimiz namaz vakitleri girdiğinde bazen vaktin başında bazende vaktin ortalarnda kılardı. Bunu kestiremeyen bazı sahabeler bazen erke gelir bekler bazılarıda geç kalır yetişemezdi. buna bir formül bulmak için sahabelerine danıştı. kimi ateş yakmak, kimi boru çalmak, kimide bayrak dikmeyi önerdi. bu yöntemlerin hiç biri Allah resülünü tatmin etmedi. bu düşünceler içerisinde o gece herkes evlerine dağıldılar. O gün orada olan Abdullah ibn Zeyd(r.a) adında ensardan bir sahabe bir rüya gördü. rüyasında yeşil elbiseli bir adam gelmiş. evin duvarında durmuştu. Elinde çan vardı. Zeyd Sordu:
    Onu bana satarmısın?
    Ne yapacaksın?
    Namazımızın vaktinde çalarız.
    Yeşil elbiseli adam,
    Sana daha iysiini göstersem olmazmı? Dedi. ve sonra kıbleye karşı durup, "Allahu Ekber"diyerek bugün beş vakit duyduğumuz o muhteşem ezanı baştan sona kadar okudu.
    Sonra peygamber efendimize giderek gördüğü rüyayı Resulullaha anlatır.
    Peygamber efendimiz. Gördüğün rüya gerçektir. Müjdedir. Bilalin sesi gürdür bilale öğret okusun
    Zeyd ezanı bilale öğretir ve bilal (r.a) bir evin damına çıkıp ezanı okudu.
    Ezanı duyan Hz.Ömer yoldaydı mescide doğru geliyordu. Hz.Bilalin sesini ve söylediklerini yani ezanı duyunca heyecanla koşmaya başladı. Mescide varınca peygamber efendimizin yanına gidip. "Seni hak dini gönderen Allaha andolsun ki, bu sözleri rüyamda duydum yeşil elbiseli bir adam okuyordu. Namaz vakitlerinde okursunuz demişti. Uyandım sevinçle size geliyordum anlatmak için,bilalin sesini duydum dedi. işte Günde beş defa kesintisiz okunan ezan böylelikle haytımıza bir rüya vesilesi ile girmiş oldu..

    Rüyalar bizim içimizdeki kader yazgılarından birinden diğerine atlama tahtalarıdır. Sen rüyandaki sırrı bulursan ve gerekli adımı atarsan senin içindeki en ideal kaderine ulaşırsın.
    peki nasıl olacaktı bu. Kitabı okurken öyle rüyalardan bahsedilmişti ki,kendimin görememe mahcubiyeti yaşarken aklıma sadece şu soru gelmişti. Yaşadığımız hayatta rüyalardan çıkan ilhamlar sayesinde bir çok insanın kaderi değişmişti ve bunlar tüm insanların aklına örnek hikayeler olarak girmişti. Hitlerin kendini rüyasında yaralandığını gördüğü ve sabah uyandığında koluna kurşunun isabet etmesi. Abraham lincoln suiskasta kurban gitmeden bir kaç gün önce bunu nerde ve ne zaman yaşayacağını rüyasında görmesi. bunlardan en ilginci de 1947 de yaşanmıştı.Boksör Ray Robinson bir sabah terler içinde uyanır. az önce gördüğü rüya açık bir haber niteliği taşıyordu.
    Rüyasını kendisi şöyle anlatıyordu:
    " Doyle ile birlikte ringde bulunuyordum hedefi bulan bir kaç yumruktan sonra onu sarsmıştım .Oda donuk bakışlarla bir süre sendeledikten sonra yere düştü. Bense ne yapmam gerektiğini kestiremedim. Hakem 10 a kadar saymaya başlamıştı ki. Seyirciler öldü...öldü...öldü. Diye bağırıyorlardı.
    Robinson gördüğü bu rüya yüzünden maça çıkmama kararı almıştı. Antrenörü,menajeri böyle bir olayın budalalıktan başka birşey olmayacağıı söylüyorlardı tüm ikna çabalarını kullandılar ve sonunda Robinsonu ikna etmeyi başardılar.
    o günün akşamında karşı karşıya gelen iki rakip 7 raunt boyunca yumruklaştılar. 8. Rauntta Robinson rakibinin açığını yakaladı. Midesine ve yüzüne vurduğu darbelerle rakibini yere serdi. Robinson ayakta duruyordu ve rüyasında olduğu gibi ona bakıyordu. Hakem saymaya başlamış ve nakauntu vermişti. Doyle yerde kıpırdamadan yatıyordu. yenik boksör hastahaneye kaldırıldı ertesi gün öğleden sonra miğdesine aldığı darbeler yüzünden iç kanama geçirmiş ve ölmüştü...

    Peki böyle bireşy gerçekten mümkünüydü. Eğer yaşanılacak olan olayı görecek olanlar olsaydı bu müslümanlar olabilirdi. peki neden hayatımızın bir çok örneğinde Bir dine mensup olmayanlar batılılar mevcut oluyordu. işte bu Rüyalar aleminin bilinmeyenli tam bir sırrı idi. Çünkü doğru ve gerçek rüya görmek bu rüyayı da gerçekle kıyaslamak için 'YALAN' söylememek gerekiyor. Hayatlarında yalan söyleyen insanlar rüyalarında gördükleri şifrelerin çözülmesi imkansız bir hal aldığı için rüya yorumlamasıda zorlaşıyor hatta imkansızlaşıyor. Halbuki bazı ülkelerde yalan söylemenin çok büyük bir utanç sayıldığı bir çok yerlerde. Rüyalar içinde yaşanılanın gerçekleşme riski çok daha artıyordu.

    Osmanlı devleti zamanında Rüyalara çok önem veriliyor ve pahidaşların gördüğü her rüya ustaca yorumlanıyordu. Doğru ve hedefini bulan her rüya sonrasında alınan tedbirler de Osmanlı devletinin daha da güçlenmesine sebep oluyordu. Yalan konuşmayan Halkını bensemiş, Hakları koruyan bir padişahsa tahtta oturan bunun haberi tez yayılır dünyaya. gücü anlatılır İyiliği anlatılır ve bu sadece padişahın değil bir devlete maal edilir. Ve işte öyle zamanlardan birinde Daha Osmanlı devleti viyana kapılarına dayanmadan önce. Osmanlının vatanseverliği insan haklarını koruması iyilikleri Dünyanın bir ucunda olan insanlara ulaşmıştı. Bu ulaşanlarda bir taneside ileride dünya çapında bir müzisyen olacak olan Mozarttı. Türkleri çok seviyor ve herşeyini türk usüllerine göre yapmaya çalışıyordu. Hatta Hatta Bir çok elbisesini İstanbuldan getiriyor. Mozartın el yazması eserinde Türklerden aldığı elbiselerin içinde huzur bulduğunu ve bu huzurun çok doyumsuz bir lezzet olduğnu söylüyordu. Ve bu sayede Türklere olan sevgisini daha fazla içinde saklayamayarak bunu Notalara dökmüş ve Türk senfonisi adlı eseri yapmıştı...

    Aslında rüyalar bu kadar önemli iken rüyalarla Amel edilebilirmiydi. bunun en güzel örneğini 1898 yılında kaleme aldığı Titan adlı Eserde gizliydi. Morgan Robertson 1 yıl gibi bir zamanda yazdığı kitap. 1912 yılında acı bir şekilde batacak olan binlerce insanın öleceği titanik kazasını birebir anlatıyor hatta kitabın içinde yaşanan aşka kadar hepsini kaleme alıyordu. yüzlerce cilt satmasına karşılık sadece hikaye olarak bakan insanlar 14 yıl sona olacak olan bu elim sonda kaçamadılar. peki Morgan 14 yıl önce bunu nasıl bilmiş ve aynı yaşandığı gibi 14 yıl önce bunu nasıl kaleme almıştı.
    işte bu sırların çok daha ötesinde bir sırdı.
    Bazı seçilmiş insanlar rüya aleminde gezebiliyor ve istedikleri yerlere gidebiliyorlardı. buna üstün bir yetenek olarak bakıldığında bu özelliğe sahip bir elin parmaklarını geçmeyecek şekilde bilinen insanlar mevcuttu. Bunu nasıl geliştirdiklerine gelince " Canlı su içiyorlar,soğan ve sarmısak yemiyorlar ve asla yalan söylemiyorlardı." Rüyalar alemine açılan kapının gizli üç anahtarı buydu.

    14 yıl önce bir gemi kazasını en ince ayrıntısına kadar kaleme alan insanı anlayınca. Aslında çinde izin verilmeyen Türklerin atalarının yaptığı söylenen piramitlerin içinde 2023 şifresini anlamakta zorlanmayacağımızı düşünüyorum. Kendi görüşüm olarak belirtmem gerekirse ve kitabı okurken aklıma gelen durumu göz önünde bulundurursam peygamber efendimizin "İlim çinde de olsa gidip alın" hadisi ile binlerce yıl öncesine mesaj gönderip 2023 yazan bir konuyla bağlantı kurulabilirmiydi? Bunuda sizin takdirinize bırakıyorum.

    Konun anakahramanı olan Tekin zengin su ve rüyalar üzerine araştırma yapan firmaların sahibi. Lise yıllarında rüyaların tabirlerini merak edip araştrmakla başlayan hayatı Şemsin türbesine gidip Karşısına çıkan adamın ona verdiği bir kitapdan sonra hayatı değişir ve her anlatılan rüyanın aslını görmeye başlar. Sonrasında Allah rızası için yaptığı her iyilik ve öğrenme azmi onu yıllar sonra çok zengin biri yapar. Rüyalarıda arkadaş ortamında yorumladıkça ve gerçekleştiklerni görünce kısa zamanda tüm ülke tarafından bilinen rüya tabircisi olur. istemeye istemeye de olsa bir çok rüya tabiri yapan tekin. hocasına söz verdiği gibi umreye gitme niyeti ile havalimanina gitmeye karar verir. hocası onu havalimanında beklemekte ve biraz sohbet etmek istemektedir. Umre programını 15 gün ertelemesini ister ve istanbula gidip orada onu 40 lardan biri( Hızır Aleyhisselama verilen 40 kişilik,Allahı sevenler listesi) beklemektedir. Bunu nasıl bulacağını sorduğunda. gözün yerde olsun Görüşeceğin kişinin gölgesi yoktur sırrını verir....

    Hayranlıkla okuduğum tavsiye ettiğim dilimden düşürmediğim kitaplardan birtanesi olma yolunda olan "sana bir sır vereceğim 2" beklediğimden çok daha muhteşem bir şekilde bitti. Rüyaların içinde bulunan sırların ve insanın kaderin değiştirecek olan zıplama tahtaların rüyalarda olacağına inancım artmaya devam etmekte. Tavsiyeyi az görüp, şiddetle tavsiye etmekdeyim. Rüyalarınızın, kader kapılarınızı aydınlatması dileği ile.
    İyi okumalar
  • Üç-beş dolar almak ya da satmakla bir para birimi üzerinde baskı oluşturulabilir mi?
    Ama milyonlarca dolar ya da altına, aynı anda al veya sat emri verildiğinde bir şeyler yerinden oynar mı ya da ses getirir mi?

    Eğer birinin düşeceğini bilip, diğerinin de yükseleceğini hissedersen ya da biliyorsan ve 'çok özel' duyum almışsan bu riske girer misin?

    Paul Erdman'ın Türkçeye 'Altın Dosyası' olarak çevrilen 'The Billion Dollar Killing' adlı finans-macera romanı, üç-beş dolar değil ama milyonlarca doların el değiştirdiği piyasalarda
    yaşanan sıradışı macerayı anlatıyor.

    Devletlerin açık veya kapalı girdiği, bankaların, spekülatörlerin ve bilumum para haricinde başka malları da elinde bulunduranların paradan para kazanma mücadelesini okuyoruz.

    Siyasi, ekonomik, tarihi bilgiler ve gerçek olaylardan hareketle yaşanan para trafiğine tanıklık ediyoruz.

    Amerikan dolarının devalüe edilip, altının değerinin artmasını daha önceden kestiren ya da bunu planlayanların planlarının bir şekilde sızması nasıl bir durum ortaya çıkartır?

    Hikaye, profesyonel kasa hırsızın değerli bir evrağı kasadan çalmasıyla başlar.

    Olayı bize aktaran bir dış ses. Onun gözünden olayları görüp, onun bize anlattığı kadar bilip, ona göre iyi veya kötüyü öğreniyoruz.

    1 Ons altının 35 dolar olarak sabit tutulduğu bir devirde (altına bağlı sabit döviz kuru), tüm paraların da dolara bağlı olması neticesinde belli bir süre Amerika'nın bunun kaymağını yemesi ama sonra, özellikle Avrupa devletlerinin para kazanmaya başlamasıyla bu sistemin zora girmesi Amerika'yı derin derin düşünmeye sevk eder.

    Peki, ABD altının onsunu artırınca ne kazanır veya ne kaybeder? Ya da bu durumda Avrupa devletleri ne kazanır veya ne kaybeder? Finans-macera dolu bir hikaye.

    Ezcümle: Çok yıllar önce aldığım ama okuma sırası yeni gelen kitabı en sonunda okudum. Günümüz piyaslarında
    yaşanan olayların perde arkasını görmek isterseniz, okumaya değer. Yüksek miktarda bankalar arası döviz alım satımı ya da
    spekülatörler tarafından yapılan yüklü alım-satımlarda - o günkü şartlar- nasıl yol izlenip, İsviçre'nin niçin kullanıldığını da görüyoruz.