idris yılmaz, Yüreğinin Götürdüğü Yere Git'i inceledi.
 17 May 02:04 · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

Yüreğinin Götürdüğü Yere Git
Susanna Tamaro
İnsanın hayatını yaşarken elinde sihirli değnek yok ki açmazlara düştüğünde hemen istediği oluversin. Yaparak yaşayarak öğreniyor hayatı. Ve tecrübelerinin birikimi ile bundan sonraki hayatına daha doğru adım atmaya daha çok tecrübeler edinerek çabalıyor.
Kimi insanlar ise hayatın zorluklarına baştan teslim olarak adına da “kader” tanımlaması koyarak yaşamaya devam ediyor. Oysaki baştan kabullenilmiş yenilgiler yıllar içinde biriktikçe mutsuzluklarının da birikmesine neden oluyor.
Yüreğinin götürdüğü yere git, gençlik yıllarımızdan itibaren zaman zaman sürüklendiğimiz hatalara, gerek kendi hayatımız, gerekse orta yaşlara doğru geldikçe sahip olduğumuz çocuklarımıza yaklaşımlarımız ve gerekse daha ileri yaşta çocuk büyütmenin ne derece hassas olduğunu öğretiyor bize.
Öğrenmek ve fiziksel yaşımız büyürken ruhsal yaşımızın da büyümesi gerektiğini anlatıyor kitap. Deyim yerinde ise “kamil insan” olmak gerekiyor.
Roman 80 yaşındaki bir anneannenin öz eleştirel biçimde bir yaşam öyküsü. Kızına gösteremediği özeni torununa göstermeye çalışıyor. İnsan ilişkilerinin pamuk ipliğine bağlı olduğunu anlatıyor.

TSena_gl, Emare'yi inceledi.
10 May 22:18 · Kitabı okudu · 8 günde · Beğendi · 10/10 puan

Emare'yi Wattpad'de belli bir yere kadar okumuştum, yani kitaba hakimdim. Birkaç ekleme haricinde yeni bir şey yoktu; o eklemeler de geçmişle alakalıydı ve kitabın akışını değiştirmiyordu ama kesinlikle çok yerindelerdi.

Kitap, genel konu olarak psikolojik ve gizem üzerine. Kurguya ve anlatım diline bakarak kitabın oldukça özgün olduğunu söyleyebilirim.
Kitaptaki Minel ve Korel karakterlerinin o muazzam zihinlerinden geçen düşünceler çok güzeldi; oldukça farklı ve anlamlı bir bakış açısına sahiplerdi, yazarı bu konuda ayrıca tebrik ederim. Kitabı okurken olayların ilerleyişiyle birlikte anlıyoruz ki Emare, zekice bir olay örgüsüne sahip: Yapılan planlar, gerçekleşen olaylar, görünenin arka yüzündeki gerçekler ve daha birçok şey.
Kitapta bir şeyler oluyor ve yapboz parçaları gibi parça parça bilgiler elde ediyoruz ama büyük parçaların eksikliğini duyumsayarak asıl resme yaklaşma anlamında pek bi' ilerleme kaydedemiyoruz, -ki sonuçta ilk kitap- soru işaretleriyle kalakalıyor ve tahmin yürütmekte bile zorlanıyoruz. Yazarın zihni kesinlikle fazla iyi.

İnsanın kendi geçmişine dair bir şeyler hatırlamaması çok can sıkıcı bir durum. Ve tabii, aynı şekilde hatırlanmamakta... Düşünün: Bu tarz bir durumun içindeyken yeni biriyle tanışıp aslında onu daha önceden tanıyor olduğunu hissediyorsunuz, sanki onun varlığı sizin geçmişinize değmiş ve emareler bırakmış... Minel, bir yalanın içinde, bilmediği tehlikelerin yakınında ve geçmişindeki bilgilerin uzağında yaşarken artık bir şeyleri öğrenmek ve farkında olmak istiyor.

Minel karakterinin dans tutkusu kitaba çok güzel bir yan katmış ve kitap, tehlikenin kucağında dans eden güçlü bir kız, imgesi bırakıyor zihnimize.

Psikolojik sorunları olan insanların gittiği bir merkez ve o merkeze gidenlerden biri olan, geçmişini hatırlamayan Minel... Küçüklüğünden itibaren ona öğretilen tek şey kaçmak! Ama o artık kaçmak istemiyor. Geçmişinin karanlığına değen ve ona bir şeyler hatırlatarak biraz da olsa ışığın gölgesini yansıtan Korel ve onunla cereyan eden olaylar silsilesi... Geçmiş, Minel'in bugünlerine karışıyor.

Milena, Sevdalinka'yı inceledi.
 08 May 15:41 · Kitabı okudu · 10 günde · 9/10 puan

İnsan söze nasıl nereden başlayacağını bilemiyor bu romanı okuduktan sonra… Hiç beklemezdim bu kadar etkilenebileceğimi…

Savaşın kahrolası etkilerini yüreğinizde hissedeceğiniz ama aynı zamanda içerisinde annelik, aşk, arkadaşlık, tarih, bir tutam siyaset barındıran, okumaya dahi zorlandığım şiddet bölümlerinde beni benden alan enfes bir roman.

Genel manada Yugoslavya’nın dağılma süreci ile Sırplar ve Hırvatların soykırımları (onların tabiriyle temizlik), buna bağlı olarak Boşnakların çektiği çileler acılar olarak özetleyebilirim kitabı. Ayşe Kulin bu kitabı yazarken okurlarının ruhlarına edeceği eziyeti mutlaka göz ardı etmiş olmalı ki kitap insana bazı şeyleri gerçekten yaşatıyor. Biz okurken bu kadar etkileniyorsak, Boşnaklar bu olanları bizzat yaşarken neler hissetmiş olmalılar… Şu an bunları yazarken bile düşünmekten kaçıyor, kitabı bir an önce hafızamdan silmek istiyorum. Yalnız asla kitap kötü olduğu için değil, ruhumda açtığı yaralar için… Kitaplığımda çocukların ulaşamayacağı yerlerde saklayacağım ancak benim için değerli bir kitap olarak kalacak.

Sevdalinka sevda şarkıları manasına geliyor ve benim kitap üzerine bu incelemeyi yazarken belki de bahsetmem gereken bir aşk öyküsü de mevcut ancak ben yaşanılmışlıklardan öylesine etkilendim ki şu an romantizm konusuna bağlayamıyorum cümlelerimi. Özetle aynı kadına aşık farklı ırklardan iki adam… Kadın bunlardan biriyle evli, diğerine ise delicesine aşık… Okumanızı şiddetle tavsiye ederim. Hem yakın tarihimizi öğrenmek için hem de Ayşe Kulin’in bu güzel eserini iliklerinize kadar hissetmeniz için…

Küçücük bir eleştiri hakkım var ise eğer affınıza sığınarak belirtmek istiyorum ki kitabın başlarında fazlasıyla verilmiş olan siyasi isimlerden oldukça sıkıldım. Kitapla bağlantım koptu hatta bazı yerlerde kim kimdi Sırp mıydı komutan mıydı neydi ayırt edemediğim halde okumaya devam ettim. İyi ki de öyle yapmışım.
Sonuç; mutlaka OKUMALISINIZ !

Orçun, bir alıntı ekledi.
23 Nis 00:24

Gülmek; "SAF" denme riskini göze almaktır.
Ağlamak ise; "DUYGUSAL" görünme riskini...
Birine yakınlaşmak; "KENDİNİ KAPTIRMA" riskini,
Duygularını açmak; "KENDİNİ ORTAYA KOYMA" riskini,
Hayalleri ve düşünceleri sergilemek ise;
"ONLARI BAŞKASINA KAPTIRMA" riskini göze almaktır.
Sevmek; "KARŞILIK GÖREMEME" riskini...
Yaşamak ise; "ÖLME" riskini göze almaktır.
Umutlanmak; "HAYAL KIRIKLIĞINA UĞRAMA" riskini
Çabalamak ise; "BAŞARISIZ OLMA" riskini göze almaktır...
Ama riskler yaşanmalıdır,
çünkü; hayatımızın en büyük riski hiç risk almamaktır.
Hiç risk almayan kişi, belki acı ve üzüntülerden korunabilir
ama büyüyemez, sevemez, değişemez, hissedemez, öğrenemez.
Garanti arayışlarıyla zincirlenmiş bir köle olarak yaşarken,
bedelini; özgürlüğünü kaybederek öder.
Sadece; riski göze alabilen kişi hürdür.

Yaşamak, Sevmek ve Öğrenmek, Leo BuscagliaYaşamak, Sevmek ve Öğrenmek, Leo Buscaglia

Bilmek ve öğrenmek istenmeyenleri reddedip ertelesen de gün gelir hayat sana onları yüz üstü süründürerek öğretir. Öğrenmek okumaktır. Okumak fark etmektir. Fark etmeyen uykuda fark etmek uyanmaktır. Siz sadece insanlar ölünce mi uyandırmaya çalışırsınız? Yaşarken uyandırmak isteyenlere neden bu kadar düşmansınız?

Rahime, Endülüs'e Veda'yı inceledi.
 12 Şub 17:05 · Kitabı okudu · 7 günde · Puan vermedi

"Gemileri yakmak."Biz bu deyimi, geri dönüşü olmayan bir karar alıp, uygulamak  olarak kullanırız genelde. Ama bu deyimin bir de hikayesi vardır.

Ünlu Emevi komutanı Tarık bin Ziyad, kumandaksındaki binlerece kişilik orduyla birlikte Cebeli Tarık boğazından gemilerle İspanya'ya geçmiş. O sırada İspaya kralının yüz bin kişilik devasa ordusuyla üzerlerine doğru geldiğine dair bir dedikodu yayılmış askerler arasında. Tarık bin Ziyad, akserlerinin korku duymaya başladığını fark edince hepini yüksekçe bir tepeye çıkarmış, arkalarında kalan birkaç askere de geldikleri gemleri yakmalarını emretmiş. Askerler bu emre şaşırıp kalmışlar. Ama emir büyük yerden olunca gemileri ateşe vermişler. Tarık bin Ziyad şaşkınlık içindeki askerleri ile birlikte gemilerin yanışını izlemiş. Sonra da gür sesiyle "Askerlerim! Karşımızda deniz gibi ordu, arkamızda ordu gibi deniz var. Artık geriye dönüşümüz kalmadı. Düşmana saldırıp bu toprakları almaktan başka çaremiz yoktur. " demiş. O gün iki ordu savaşa tutuşmuş. Tarık bin ziyad ve ordusu canla başla savaşarak büyük bir zafere imza atmış ve böylece Endülüs Emevi Devleti'nin temelleri atılmıştır. (Bazı tarihçiler Tarık bin Ziyad, gemileri yakmadı, gemileri geri gönderdi diyor. En nihayetinde ikisininde geri dönüşü yok ve aynı anlamlara geliyorlar her ikiside kabulümüzdür. )

Bu devlet, 711-1492 yıllar arasında hüküm sürmüş ve ilim, kültür ve medeniyette dünyanın bir numarası haline gelmiştir. Ayrıca üç semavi dinin, sevgi ve saygı içinde yaşanmasını başarmış bir devlettir Endülüs devleti.

Devletin merkezi olan Kurtuba, Avrupa'nınen kalabalık ve en geniş şehri haline gelmiştir. vezir ve memurların ikamet ettikleri yerler dışında yüz on üç bin ev , altı yüz cami üç yüz hamam (evdeki banyolar hariç), elli hastahane , seksen resmi okul, orta tahsil için on yedi okul, yüksek seviyede tahsil veren bir çok yer , ve bu okullarda tahsil gören dört bin talebe varmış. Ayrıca Kurtuba'da içinde yüz binlerce kitabın bulunduğu yirmi tane devlet kütüphanesi ve buna ek vakıf kütüphaneleri de varmış.

İnsanlar , fen ve din ilimlerinin her çeşidi ile ilgileniyorlar, araştırmalar yapıyorlarmış. Bunu duyunca çok şaşırdım ama hayvanlarda suni tohumlama bile yapılıyormuş. Avrupa'nın aydınlanması da böyle ilim ve medeniyet merkezi olan Endülüs sayesinde olmuştur. Hatta Avrupa'yı rönesans'a Endülüs Devleti'nin taşıdığı söyleniyor.

Endülüs Emevi Devletnde ilme ve alime çok değer verilmiş ve ilim ve fende çok ileri gidilmiştir. Her memleketten insanlar ilim öğrenmek için akın akın kurtuba ya gelmişlerdir. Kurtuba'da büyük ve mükkemmel bir tıp fakültesi kurulmuş ve Avrupa kralları ve devlet adamları buraya tedavi olmak için gelirlermiş. Yine Kurtuba'da altı yüz bin kitap bulunan büyük bir kütüphane yapılmış ve bilhassa tıp ve astronomi alanında çok ileri gidilmiş. Muhyuddin ibn Arabi, Kadı Ebu Bekri ibni Arabi, Nureddin Batruci, Ebu Abdullah bin Muhammed kurtubi, Kadı Iyad Yahsubi gibi pek çok alim yetişmiştir.

Fen ilimleri de Endülüs'te ileri dereceye ulaşmış, kimya alanında Abbas bin Firnas, cam yapma tekniğini geliştirmiş ve tanıtmıştır. Kimya alanında ki gelişmeler ile yeni ilaçlar da yapılmış ve eczaneler kurulmuş, ilaçlar ile ilgili kitaplar yazılmıştır.

O devirde dünyanın en meşhur ve gözde üniversitesi yine Kurtuba'da kurulmuştur. Dünyanın bir çok yerinden buraya talebeler ilim öğrenmeye gelmişlerdir. Endülüs devleti ilimde altın çağını yaşarken, Avrupa'da okuma yazma bilen bile son derece azmış.

İşte böyle büyük bir medeniyetmiş  Endülüs Emevi devleti. Ne mi oldu bu devlete? Görülmemiş bir vahşetle yok edildi. Papaz Bartolome de Laz Cassas'ın anılarında  İspanyollar tarafından  yapılan vahşetler şu şekilde dile getiriliyor "İspanyollar atlarıyla, kılıçlarıyla ve mızraklarıyla yerlileri kolayca savuşturup öldürdüler ve onlara karşı her türden vahşeti sergilediler,yerli yerleşim bölgelerine zorla girerek küçük çocukları, yaşlı erkekleri, hamile kadınları,hatta yeni doğum yapmış kadınları,karşılarına çıkan herkesi katlettiler, şiddetle vurarak parça parça kestiler,sürüler halinde ağıla toplanmış koyunlar gibi karınlarını yardılar. Bir adamı, tek bir darbede ikiye bölüp bölemeyeceklerine veya bir kişinin başını, gövdesinden ayırıp ayıramayacaklrına ya da bir tek balta darbesiyle,bağırksaklarını çıkarıp çıkaramaycaklarına dair bahislere bile girdiler. Memeden kesilmiş bebekleri ayaklarından tutup annelirinin  göğüslerinden ayırdılar ve baş aşağı kayalara çarptılar bütün bunlar olurken diğerleri ise gülüp,eğleniyorlar bebekleri omuzlarının üzreinden bir nehre atıp "Kıvran seni gidi küçük velet" diye bağırıyorlardı yollarına çıkan herkesi öldürdüler..."  Bunlar sadece bir kısmı...

Bu soykırımın yanında bütün mimari yapılar yıkılmış, camiler tahrip edilip kiliseye çevrilmiş, din adamları  zorla vaftiz edilip hıristiyan olmaya zorlanmış ve katledilmiş, kütüphaneler ve binlerce kitap yakılmış.

Avrupa'da radyolojinin kurucusu olan Madam Curie," Müslüman Endülüs'ten bize 30 kitap kaldı atomu parçalayabildik. Şayet yakılan bir milyon kitabın yarısı kalsaydı çoktan uzayda galaksiler arasında geziyor olacaktık. Orada bilim sıfırlanınca biz yeniden sıfırdan onların yüzyıllar önce keşfettiği şeyleri bulmaya çalıştık ve yüzyıllar kaybettik" diyor. İslam dünyasında iki büyük felaket vardır bunlar Moğol istilası ve ispanyolların geri fethi Rekonkista... Bu iki büyük olay İslamın dünyasının, bilimde altın çağını yaşamasını sekteye uğratmıştır. Yani bazılarımızın dediği gibi "Altın Çağın" bitmesinin sebebi 'Tasavvuf' değildir.

Ben tüm bunları Endülüs'e Veda kitabını okuduktan sonra kısa bir araştırma yaparak öğrendim. Açıkcası VIII. Henry'nin altı karısını bilip de koskoca Endülüs medeniyetinden bir haber olduğum için kendime bir hayli kızdım.

Kitabın konusu Endülüs'te geçtiği için Endülüs Emevi Devlet'i ile ilgili öğrendiğim bu bilgileri paylaşmak istedim.

Kitaba gelecek olursak bin bir zorlukla kurulan, ilmek ilmek işlenen muhteşem bir medeniyetin dünya hırslarına, makam ve mevki sevdasına nasılda heba olduğunu anlatıyor. Aslında kitabın adı '"Endülüs'e Veda" değilde  "Kahpe içerden olunca, kapı kilit tutmaz oğul" olmalıymış. Zira yapılan hainliklere yürek dayanmaz .

Kitapla alakalı  şunu da söylemeliyim ki çok iyi bir şey çıkacakken sanki aceleye gelmiş ve bir şeyler yarım kalmış gibi bir  havası var. Hikaye güzel, karakterler güzel olayların geçtiği yerler ve olaylar güzel ama sanki tam anlamıya kotarılamamış. İskender Pala bu tarihi romanlarda daha iyi sanki. Ama Yavuz Bahadıroğlu'nun da hakkını yemek istemem okuru sıkmayan hoş bir üslupla yazmış ve kesinlikle okunmaya değer. Ayrıca bu kitap vesilesiyle Endülüs Devleti hakkında araştırma yapıp bir çok şey öğrenmiş oldum. Bunların bir kısımını  sizlerle de paylaştım.

Keyifli okumalar.

Hande Kırkımcı, Yakıcı Sır'ı inceledi.
 10 Şub 11:39 · Kitabı okudu · 5 günde · 9/10 puan

Bir baronun kendi çıkarları için küçük bir çocuğu kullanarak, annesine ulaşmak istemesi. Bu çocuğun, baronun gerçek amacını anlayip, barona ve annesine nasıl davrandığını okurken şahit oluyoruz. Yetişkin insanlar olayları yaşarken, çocukların herseyin farkında olduklarını, ne kadar hassas olduklarını, nasıl tepki verdiklerini ve birseyi öğrenmek istediklerinde peslerine nasıl dustuklerini okurken bir kez daha anladım.Satranc kitabıyla hayran olduğum bu yazara, eserleri okudukça daha bu hayranlık büyümeye devam etti. İyi kide okumusum.

Göksel Göktürk, Genç Bir Doktorun Anıları'ı inceledi.
03 Şub 23:24 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 9/10 puan

Bulgakov kitapları okuma etkinliği vesilesiyle okuduğum ilk ve ömrüm yeterse de kesinlikle son olmayacak Bulgakov kitabını okumuş bulunuyorum. Kitapla ilgili aldığım küçük notlar ve incelemem aşağıdadır. Kitabı okumamış olanlar için bir kısım içerikten bahsetmiş olabilirim bunun ayırdında olmayı da ihmal etmeyin derim.Şimdiden teşekkürler okuyacak olanlara.

Horozlu havlu hikayesindeki betimlemeler öylesine gerçekçiydi ki bir an okumamayı bile düşündüm, kızı o halde hayal etmek ve hatta ölmesini düşünmek bile istemiyordum. Ancak içimdeki merak duygusu korkunun önüne geçti ve iyi ki de geçti. Mutlu sonlu hikayeleri seviyorum.

Tipi hikayesine geçtiğimde asistan olan, öğrencilikle doktorluğun arasında gidip gelen bir gencin doktor olmaya gittikçe yaklaştığını gördüm. Hikaye o kadar akıcı ki bin sayfa olsa okuyabilirim gibi hissettim. Bu tipi konusu neredeyse her Rus yazarın işlediği bir konu heralde. Hikayenin sonunda daha önce buna benzer hikayeler okuduğumu anımsamıştım. Ama yinede güzeldi. Yalnız bu hikayenin bir yerinde okuduğu bir öyküyü hatırlayıp Tolstoy'a kızgınlık duyduğunu söylüyor doktor Bomgard, bilen varsa bu hikayeyi öğrenmek isterim. Merak ettim çünkü.

Çelik soluk borusu da nefessiz okuduğum, doktorlara bir kez daha saygı duyduğum bir anı oldu. Cümleleri okurken sanki kendi Boğazıma neşter vuruluyormuş gibi hissettim. Bulgakov anlattıklarını hissettirmekte çok güçlü.

Mısır karanlığında da ise ücra bir köşede doktorluk görevine devam eden karakterin yaşadıklarından bir anıya daha şahit olduk. Hani bazen bizim köylerimizde de böyle okumuş insanlara karşı haddinden fazla saygı duyan insanlar olur. Veya Ambulansın sedyesi kirlenmesin diye ayakkabısını çıkartanlar, işte bu hikayede anlatılan olay da öyle bir olaydı. Doktora eziyet olmasın diye 10 günlük ilacı bir kerede içmişti yaşlı değirmenci..

Ters vaftiz olayında resmen elim ayağım titredi. Realizmin doruklarına ulaşmış Bulgakov. Çok başarılı buldum. Çok.

Yıldız döküntü ise frengiyi anlatıyor. İlk başta okuduktan sonra çok da bilgim olmadığı için kitabı kapatıp biraz hastalığı araştırdım, çok değişik bulaşma yöntemleri varmış. Anlayacağınız Allah kimsenin başına vermesin diyeceğiniz türden. Ancak, N. Bölgesinde yaşayan insanlarsa bu hastalıktan hiç korkmuyorlarmış, ben okurken korktum onların yaşarken korkmaması da hem doktora hem bana çok garip geldi. Bu bölümde beni etkileyen şey doktorun, küçük bir kızın vücudundaki yıldız biçimindeki yaraları "ayaza çekmiş bir gecede gökyüzünün haline" benzetmesiydi. Ve yine bundan 100 yıl önce böyle korkunç bir hastalıkla baş edilebilmesi, baş edebilecek eğitimin verilmesi insanı gerçekten hayrete düşürüyor.

Morfin olayı bambaşka bir olay hiç anlatmak bile istemiyorum. Sadece Bulgakov'a sonra Bomgard'a ve bize notlarını bıraktığı için Polyakov' a içten teşekkürlerimi sunuyorum. Bu satırlar sadece okunarak kendi duygularınızla hissedilebilir. Bir Psikiyatristin Gizli Defteri kitabında aldığım tada benzer bi tat aldım ben bu kitaptan.

Bunların yanı sıra, Gillette ve Zeiss gibi bugün bile hala alanında bir numara olan markaların 100 yıldır dünyaya hüküm sürmesini göstermesi açısından da önemli oldu bu kitap benim için.

Birde gereksiz gibi gelecek ama doktor N. Bölgesine gittiğinde 23 bilemedin 24 yaşındaydı. 1.5 yıl orada çalıştı. 3 ay da şehirde çalıştı. Sonra arkadaşı mektup yazdı doktor olan. Ve bu sırada Bomgard dediki arkadaşından için hepitopu benden 2 yaş küçük 25 yaşında. Şimdi düşündüm Bomgard' ın bu sözü söylerken 25 bilemedin 26 yaşında olması gerekiyor. Ama gözünden mi kaçmış Bulgakov'un yoksa ben mi yanılıyorum bir yerlerde bilmiyorum.

Aslında burada değinmek istediğim bir konuda Vlademir Mihayloviç yani namı diğer doktorumuzun psikolojik ruh hali. Farkettiyseniz üniversiteyi bitirir bitirmez hiç bilmediği bir bölgeye genç bir doktor atandı. Kimseyi tanımıyor, ne yapacağını bilmiyordu. Bu süreçte ve sonrasında da en yakın arkadaşı hep kendi oldu. Kendiyle konuşamadığı zamanlar içlerinde binlerce Latince kelimenin olduğu tıp kitaplarıyla konuşuyordu. Yani doktorumuz birkaç hasta bakıcı ve sağlık memurundan başka o zamandan başlayarak ve hatta şehire geldiğinde de yalnızdı. Kitabın bir yerlerinde çok bekledim, bir hasta gelecek aşık olacak, sevgi göreceğiz diye. Ama kimse gelmedi. Gelmediği gibi de doktor bey sürekli kendiyle konuşmaya devam etti. Düşünsenize iki yılda 20.000 e yakın hasta tedavi etmiş bir doktorsunuz ve sizi düşünecek gönül bağı kurduğunuz hiç kimse yok kendinizden başka. Ve bunu sorun bile etmiyorsunuz. İşte görev adamı olmak bu demektir. Bu cümlelerin hepsi belki de sonradan bölgeye atanan ve hastalığından( bağımlılığından ) dolayı kendinden ümidi keserek, kendi ölümüne kendisi karar veren doktor Polyakov için de söylenilebilir. Farklı olarak tabi konuşacak bir günlüğü olması bu günlüğünde bize bahsettiği şeyler olması söz konusu, sevgilisi tarafından aldatılması gibi bir çok özel şeyle birlikte Anna hanıma önceleri pasif daha sonradan birazda olsa karşılıklı olan aşkını da unutmamak lazım tabi. Ha birde Polyakov sorunlarını morfinle çözüyordu. Git gide artan dozlarda kendi mutluluğunu o toz da buluyordu. Ve nitekim sonunu da bu getirdi. Üzüldüm doğrusu. Ama ben olsam farklı davranır mıydım ? Hastaneden getirdiğim gazlı bezi perde diye takar mıydım ? Yaptığım her harekete bir anlam arar mıydım S. Vasilyeviç gibi. Cevap veremiyorum. Belki onun kadar bile dayanamazdım. Feryadına karşılık bulacak bir kimse bile kalmadığında ne yapar insan ? Hem tek insan nedir ki, sadece bir damla.

İyi okumalar diliyorum.

Serkan, bir alıntı ekledi.
15 Oca 16:59

Yaylı kapıyı iterek geçti. Burnuna hafif küflü ve keskin bir kitap kokusu geldi. Kitapçı dükkânlarının özel bir kokusu vardır Olric: nevi şahsına münhasır derler eskiler, işte ondan. Kasada duran genç adam başını kaldırdı ve gülümsedi. Taşra usulü bıyık bırakmış kibar bir adam. Kitapçı olabilir: bu sıfata uygun bir adam. Kitapçıların ve çiçekçilerin bazı özellikleri olmalıdır Olric. Gelişigüzel insanlar bu mesleklerin içine girmemeli. Kitaplar ve çiçekler özel bir itina isteyen varlıklardır. Ne yazık, bu meslekler de artık olur olmaz kimselerin elinde, sattıklarıyla ilgileri olmayan kişilerin. Durmadan kitaplara ve çiçeklere eziyet ederler, onlara nasıl davranılacağını bilmezler. Bana kalırsa, bir “kitapları koruma derneği” kurmalı ve kitaplara kötü muamele edilmesini önlemeli. Herkes bu işi yapamaz. Bazı zalim insanlar, binbir itinayla hazırlanan o çiçek gibi kitapları alırlar, hiçbir koruyucu tabakaya sarmadan, evet olduğu gibi, üst üste koyarlar; sonra kalın ve çirkin bir iple bağlarlar. Zavallı kitapların, özellikle en üstte ve en altta kalanları, bu işlem sırasında kurban edilirler: kapaklarının üstünde haç biçimi yaralar meydana gelir. Kaba taşıyıcılar da onları oradan oraya fırlatırlar. Lekeler ve buruşukluklar kitapları incitir. Kapaklar, dizgiler, baskılar için gösterilen bunca itinaya yazık olmaz mı? Satıcılar da gelişigüzel dizerler onları: isimlerini bile öğrenmeden. Onlar için en iyi kitap, en çok satılan kitaptır. Müşterinin ne biçim bir insan olduğuna bakmadan, yalnız en çok satılan kitapları överler onlara. Bu adamları bir imtihandan geçirerek yeterlik belgesi verilmeli Olric. Herkes kitap satamamalı. Cahil kitapçıların, iyi okuyucuları rahatsız etmelerine izin verilmemeli artık. İyi okuyucu az bulunan, ürkek bir kuş gibidir. Kapıdan girer girmez kaçırmamalı onları. Bir zamanlar Selim, Balkanların ve Ortadoğu’nun en hassas okuyucusu olmakla övünürdü. Bu çeşit okuyucular, daha kapıdan içeri girer girmez sonsuz bir hürriyet havası duymalıdırlar. Kitapları serbestçe koklayarak başıboş dolaşabilmelidirler. Oysa, bu cahil kitapçılar hemen yanına yaklaşır, tüyler ürpertici kitap adları sayarlar. Kendi akıllarınca müşteriye yararlı olmak isterler. Ne gibibir kitap istediğinizi sorarlar size: polisiye bir şey mi olsun, yoksa bir aşk romanı mı? Bazı kitapları insanın burnuna sokarak, bunların çok tutulduğunu, herkesin satın aldığını söyleyerek baskı yaparlar. Oysa bu okuyucular, kaçmak için küçük bir bahaneye bakarlar: uçup giderler hemen. Bu az bulunur kuşların çekingenliğini hep yanlış yorumlarlar aptal kitapçılar. İşte, derler, ne istediğini bilmeyen bir müşteri daha. “Aşkın Günahları”nı sattım gitti. Olmazsa, Gece Kokan Cinayet’i yuttururum. Bu “iyi” kitapları uzatmakla, zavallılara nasıl hakaret ettiklerini bilmezler. İnsan bazı kitapçıları kapıda görünce, onların bekleyişinden korkar da içeri adımını atamaz.
Bu adam onlara benzemiyor. Kitaplara bakacağını söyledi. Bu söze karşılık vermezse, gerisi kolaydır. Vermedi. Kitapların arasında biraz kaybolalım. En iyisi büyük kitapçılardır. Müşterilerle fazla meşgul olamadıkları için, koridorlarda, rafların arasında rahatça dolaşabilirsin. Kasaba kitapçılarında da, tükenmiş nice kitabı bulabilirsin. Selim de Oblomov’la böyle bir kitapçıda tanışmış. Çalışmak için gittiği bir taşra şehrinde rastlamış ona. Okuduktan sonra bir hafta kendine gelememiş: o ayrı hikâye. Önce rafları gözleriyle bir taradı: birinci keşif. Hiçbir sırayı, hiçbir kitabı atlamadan, kitap yığınlarını gözden geçirdi. Acele etmeden dolaşıyordu. Bir kitap çekti, sayfalarını karıştırdı: iri harflerle basılmış bir kitap. Bizdeki kitapların çoğu iri harflerle basılıyor Olric. Kültür seviyemizi gösteriyor bu iri harfler. Okumayı yeni öğrenen bir millet olduğumuz için iri harfleri tercih ediyoruz. Daha harfleri yeni söktüğümüz için, onları satırlar arasında kaybetmekten korkuyoruz. Az gelişmiş harfleri seviyoruz. Geniş aralıklı satırlar, sayfanın kenarlarında büyük boşluklar, içimizi serinletiyor. Bütün babalar, oğullarına: “Oku da adam ol” diyorlar. Gene de kimse okumuyor. Biz adam olmayız Olric. Efendim? Faydalı kitapları okuyoruz tabii: bizim kayınpeder gibi. Ben ne yaptım bugüne kadar? Satın alıp kütüphaneye yığdım. Sonra hepsini geride bıraktım. Hiç olmazsa onları yanıma almama izin verilseydi. Benim gibi kim bilir ne kadar çok insan vardır: alır okumaz. Kulaktan dolma aydın: Turgut Özben. Artık vaktimiz olacak Olric. Selim de şaşırmamış mıydı Oblomov’u bana okuttuğu zaman; beğendiğimi görünce, gerekli sözleri söylediğimi görünce sevinmemiş miydi? Bende, kitaplarla doğuştan bir akrabalık olduğunu söylememiş miydi? Dur bakalım, bununla daha ne kadar övüneceğiz? Bıktırıncaya kadar. Kimi bıktırıncaya kadar efendimiz? Bilmem. Öyle ya, kimi? Belki seni, Olric. Biliyorsunuz, ben her seferinde yeni duymuş gibi olurum anlattıklarınızı. Size yakışıyor, deme Olric. Artık beni kandıramazsın. Bir iki kitabı ayırarak tezgâhın üstüne koydu. Boşuna dolaşmıyoruz sayın kitapçı: endişelenme. Selim’de, okuduklarını anlatmak için bitip tükenmez bir heves vardı Olric. Farkına varmadan ne kadar çok şey öğrenmişim ondan. İnsan zekâsının durmadan değişen görünüşlerine hayrandı. İşte Tolstoy: bunu da alalım. Bu Dostoyevski’yi de. Neden hiç anlaşamamışlar acaba? Tolstoy gibi bir deha neden değerini anlayamamış Dostoyevski’nin? Ben ikisini de anlıyorum. Aynı devirde yaşadıkları halde hiç görüşmemişler. Hiç mi merak etmemişler birbirlerini? Nasıl kaçırmışlar bu fırsatı? Bir bilseydiler. Dostoyevski’nin kanında Yahudice bir şey var diyor Tolstoy. Ne yazık. Yazarlar birbirlerini değil de yazmayı seviyorlar galiba efendimiz. Selim, sürrealist bir resim göstermişti bana Olric. Ressam, yakın arkadaşlarını çizmiş: hatıra fotoğrafı gibi bir şey. Bir kısmı oturmuş yere ön tarafta; bir kısmı da arkada ayakta duruyor. Sanki bir mektebi yeni bitirmişler de bahçeye çıkıp resim çektirmişler. Aralarına Dostoyevski’yi de koymuş ressam. Ben de onunla aynı özlemi duyuyorum. Böyle bir fotoğraf çektirmeyi ne kadar isterdim bilsen. Bu adamların bizden uzakta ve ölmüş olmalarına dayanamıyorum. Selim’in ölümüne dayanamadığım gibi. Öldükten sonra insanların bir yerde buluştuklarını söyleyenlere inanmak isterdim. Yaşarken, ne sıkıcı ve soluk insanlarla birlikte geçiriyoruz ömrümüzü. Hiç olmazsa öldükten sonra, aralarında bulunmaktan zevk alacağımız insanlarla yaşasaydık. Fakat ne garip, onlar da yaşarken görmek istemiyorlar birbirlerini. Belki öldükten sonra anlarlar. Kavga gürültü eksik olmaz aralarında gene. Elbette olmaz. Önemli olan bu değil. Selim dinleseydi beni, gülerdi bu düşüncelerime. Dedikodularını yapacağına, onları oku önce, derdi. Selim de yaparmış dedikodu. Ne yapalım? Kendi seviyemizde düşünmedikçe yakınlık duyamıyoruz onlara. Belki de bu yazarları okumaya cesaret edemeyenlere onları böyle basit, günlük olaylar çerçevesinde anlatmanın bir yolu bulunsaydı, daha çok okunurdu bu kitaplar. İnsan beyninin böyle farklı güçte olması, birinin yazdığını, ötekinin okuyacak kadar bile bir zekâya sahip olmaması çok üzücü. Kelimeleri herkes biliyor. Bilmedikleri de bildiklerinin yardımıyla öğretilebilir onlara. Yalnız, bu masum kelimeler bir araya gelince, içinden çıkılmaz ağlar örüyorlar. Üstelik, kelimeler karşısındaki çaresizliklerine üzülmüyor insanlar. Bu kusurlarını önemsemiyorlar benim gibi; yalancı çarelerle avunmuyorlar; onu bunu çekiştirip teselli aramıyorlar.
Şu Dickens’ı alalım. Dostoyevski’yi çok etkilediği söyleniyor. Bir dedikodudur gidiyor, değil mi Selimciğim? Franz Kafka’yı alalım Olric: bir tereddütün romanı. Böyle bir roman vardı galiba, bizim eskilerden birinin yazdığı. Eskilerimizi de unutmayalım. İnsandan bahsediyorlar ne de olsa. Fakirlerin, kütle romanından haberleri olmadığı için, ne yapsınlar, insandan, tek insandan bahsetmek gibi modası geçmiş bir yola sapmışlar. Lisedeki edebiyat öğretmeni Ömer Seyfettin’i severdi. Efruz Bey’di galiba, kendini bir-denbire kahraman sanıp sokağa fırlayan. Bu öğretmen ilginç bir adamdı Olric. Bize okuma sevgisi aşıladı biraz. Bizlere ne kadar aşılanabilirse o kadar. İşini seven, az bulunur öğretmenlerden biriydi. Efruz Bey var işte. Onu da ayıralım. Dikkat ediyorsan, itibarlı bir müşteri oluyoruz yavaş yavaş. Duruma çok sevinip de kitap tavsiye etmek gibi bir çılgınlığa kalkışmazsa, bulunmaz bir kitapçı. İnsan, Goethe’yi okumazsa olur mu? Olmaz. Bu adam da hiç kitap satamıyor galiba. Her çeşit kitap var. Bilirsin, bizde biten bir kitabın yerine yenisi konmaz; o kitap çabuk bitmemişse tabii. Biraz dedikodu yapalım gene: bu Goethe’yi de Beethoven hiç sevmezmiş. Burada Goethe kazanıyor: çünkü öbürü müzisyen; o anlamaz. Beethoven de kızmış, Dokuzuncu Senfoni’ye Schiller’in şiirini koymuş. Malumu âliniz, Schiller’le Goethe’nin arası biraz şekerrenk. Zaten Beethoven, Goethe’ye parkta imparatora selam verdi diye içerliyor. Anlayamadım efendimiz: yani Beethoven’in arası iyi değil mi imparatorla? Ne aptal şeysin Olric. Ondan değil. Sosyal meseleler bakımından canım! Sosyal bakımdan bilinçlenmiş her adamın evinde bu nedenle Dokuzuncu Senfoni bulunur. Yalnız, bu Goethe hakkında çok iyi şeyler duydum. Biraz aklınız karışacak galiba efendimiz. Bilmem ki. Karışsın Olric. Bugüne
kadar boş bir kâğıt gibi temiz kaldı. İyi koruduk uzun süre. Biraz da zorlansın. Saflığını kaybetsin biraz. Aklımız, maceralardan korkmasın biraz. Ne demek biraz? Hiç korkmasın. Hiç yorulmadan mı ölelim istiyorsun? Sonra, Oblomov gibi erken ölürüz. İyiyi kötüden ayırmasını öğrenmek istiyorum. Uğraştı da beceremedi desinler. Biraz heyecanlanıyorum; bilmediğim, görmediğim hayallerin baskısını hissediyorum, efendimiz. Sizin için korkuyorum. Belki, çok önceden hazırlığa girişmeliydiniz efendimiz. Gülünç olurum diye
mi korkuyorsun Olric? Zarar yok, gülünç olalım. Bir yere varalım da ne olursak olalım. İyi aklıma getirdin Olric:Don Kişot’u da almalıyız. Çok iyi niyetli bir ihtiyardır. Aklın macerası önemli Olric. Ben de okumadığım kitaplardan en iyi anlayan insanım bu dünyada.
Biraz da kâğıt almak istemez misiniz efendimiz? Kâğıt mı? Ne kâğıdı? Kâğıt, efendimiz yazmak için. Ne yazmak için? Benim büyük ve mustarip bir ruhum yok ki Olric. Ben on ikinci dereceden resmî bir Türk vatandaşıyım. Törelerime bağlıyım. Yazamam ben. Ben fakir bir Turgut’um. Turgutların en önemsizi. Şimdiye kadar yaptırdığım bütün tahliller normal çıktı; böyle bir şeye rastlanmadı. Ben, düz bir çizgi üzerinde sürüp giden yaşantımın, bazı beklenmedik olaylar -bunlara olay demek de fazla iyimserlik olur -nedeniyle küçük titreşimler göstermesi üzerine, aslında çok zayıf olan bağlarımı kopararak -buna koparmak dersem fazla kötümserlik olur- süresi ve sonu belirsiz bir atılışa, benden başka kimsenin farkına varmayacağı bir kavgaya sürüklenmeye karar vermek için elindeki imkânlarla düşünmeye çalışan bir macera heveslisi, bir karınca, bir ne bileyim, böyle şartlar altında herkesin aptallık sayacağı bir teşebbüsün basit bir noktasıyım. Beni ilerde kimse tarihe sormayacak. Belki bir soran bulunur, efendimiz. Belki günün birinde kendini, gene sizin gibi önemsiz sayan biri, çağınızı merak eder, bütün belgeleri karıştırır. Bugünden kalan her şeyi araştırmaya kalkışır. Sayısız belge inceler, bugünün özellikleri hakkında sayısız bilgi edinir. Gene de sonunda, bakarsınız, bir eksiklik duygusu kalır içinde, size benzediği için. Sizin gibi, yani kendi gibi birinin ne düşünmüş ne duymuş olduğunu, nasıl bir insan olarak yaşadığını merak eder bakarsınız. Saçma! Benim gibi bir adamsa bu sayın araştırmacı, benim gibi bir adamın arkasından belge gibi bir soğukluk bırakmayacağını da bilir; böyle bir davranıştan hırs duyacağını bilir. Bunu çok konuştuk, artık bırakalım Olric. Bu sayın incelemeciye sıra gelinceye kadar eleştiri kargaları cesedimi didik didik mi etsin istiyorsun? Bu belgeye ondan başka önem verecek biri çıkmayacaktır ki efendimiz. Ne bugün, ne yarın, ne de bu adam sizi buluncaya kadar kimse sizi rahatsız etmeyecektir. Herkes kendi başının çaresine baksın Olric. Size de yardım eden olmadı mı efendimiz? Aynı şey değil Olric. Ben kendim bulup çıkardım bir sürü karmaşıklığın içinden onları Olric. Bu adam da öyle yapacak efendimiz. Yalnız, bu karmaşıklığın içinde sizden de bir şey bulunmalı. Ben de öyle karışık yazarım ki hiçbir kelimesini anlamaz. Beni, olduğumun tam tersi olarak değerlendirir. Ben de içimden ne kadar sevinirim. Ne anlamsız bir araştırma. Ben böyle adamları sevmem Olric. Sizin gibi bir adam efendimiz. Ben, benim gibi olanlardan hiç hoşlanmamışımdır. Ne sıkıcı bir karşılaşma olurdu. Bu kadar şiddetle karşı koymanızdan, bu düşüncenin size çok yabancı gelmediği kanısındayım efendimiz. Öztürkçe konuşan bir Olric: seni gülünç buluyorum. Yeter artık: bu konuşmayı çok uzattık. Kitapçı farkedecek. Masanın üstüne bir Gorki daha koyun efendimiz: ağzı kapanır. Adamın ağzını açtığı yok Olric. Kâğıt da alın biraz: kitapçı sevinir. Yeni bir yazar doğuyor, diye mi? Beni kandıramazsın Olric: gülünç olurum sonra. Biraz önce gülünç olmayı göze alan ve bu nedenle rahmetli Don Kişot’u örnek veren siz değil miydiniz? Kitaplar senin terbiyeni bozuyor Olric.
Buradan bir an önce çıkmalıyız. Ayrıca, bütün kitap kurtlarımızı burada dökmeyelim. Çok para harcamayalım birden. Sevgili ailemizden gizli biriktirdiğimiz paralarımızı da çabuk bitirmeyelim. Bir organımızı kaybetmiş gibi oluruz. Henüz yerini nasıl dolduracağımızı bilemediğimiz bir organ, bu para denen şey. Bu parayı kimse bilmediği halde, gene de bankadan çekerken heyecanlandım Olric. Oysa bu çok gizli bir hesabımızdı. Küçük hesaplar, diyeceksin belki. Henüz o kadar cesur değilim belki. Seni de nasıl gizledim uzun süre. Başlamak için böyle gizli hesaplara ihtiyacım vardı. Kitapları, camlı tezgâhın üstüne yığdı. Kitapçı da, kitapçılarda bulunmayan bir içgüdüyle, belki bu adamla fazla konuşmamak gerektiğini sezmişti. Adam kitapların parasını hesapladıktan sonra, Turgut, bir paket de kâğıt istedi. Bir kelime söylemek yok Olric. Peki efendimiz. Kitapları sardırmadı. Kitapçıyla birlikte onları arabaya taşıdılar, arka kanepenin üstüne yığdılar.

Tutunamayanlar, Oğuz Atay (Sayfa 580581582 - İletişim Yayınları)Tutunamayanlar, Oğuz Atay (Sayfa 580581582 - İletişim Yayınları)
Zehra San, Genler Unutmaz'ı inceledi.
10 Oca 14:10 · Kitabı okudu · 18 günde · 10/10 puan

Gen gibi esasen karmaşık bir konuyu, olabilecek en açık ve anlaşılır dille anlatıyor bu kitap. Genlerin sadece atalarımızdan bize aktarılan bir şey olduğunu düşündüğümüzü fark ettirip yaşarken de genlerimizi değiştirdiğimizi ve bunları geleceğe aktardığımızı söylüyor.

"...bir nesildeki travma sonraki iki neslin de genetiğine işliyordu." gibi cümlelerle her türlü merakı kamçılarken tıp gibi bir alanın dehlizlerinde gezinmek iyi geliyor.

Yapılan araştırmalar, genler üzerine edinilmiş yanlış bilgiler, günümüzde de gerçekleşmeye devam eden yeni araştırmalar ve deneylerin genlere olan bakışı nasıl değiştirdiğini gösteriyor. Sağlık üzerine, kendi vücudu üzerine okumak ve okurken yeni şeyler öğrenmek isteyenlere önerebileceğim bir kitap.