• "Sıradan olan, alıştığınız şeydir. Size şimdi sıradan görünmeyebilir;ama bir süre sonra öyle görünecektir, sıradan olacaktır. " Yaşadığımız hayatı tamamen kendi algılarımıza göre yorumladığımızın en çıplak kanıtı olsa gerek bu cümle. Acı, sevinç, hüzün, heyecan ne kadar duygu varsa hepsi görecelidir. Bir grup insan aynı olaya şahit olsa da gruptakilerin hepsi aynı tepkileri vermez. Bunun en büyük sebebi alışılagelmiş olaylar karşısındaki tepkilerimizin yaşanmamışlıklara verdiğimiz tepkiye göre daha sığ olmasıdır. İşte hikayemiz başlıyor.


    Hepimiz sabah uyanan, işe/okula giden, alışveriş yapan "bireylerin" olduğu günlere gözlerimizi açıyoruz her gün. Bir sabah uyandığınızda hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını görüyorsunuz. Elinizdeki tüm haklar alınmış birisiniz artık,özellikle kadınsanız. Ne olduğuna anlam veremiyorsunuz başta. Defalarca kendinize NEDEN diye soruyorsunuz. Yeni bir rejim kendini göstermeye başlıyor: Gilead rejimi. Belki siz seçmediniz onları, ama unuttuğunuz bir şey var ki onlar kendilerini buna hazırlarken siz sessiz kaldınız. Kısıtlamalara göz yumdunuz, olaylar karşısında kayıtsız kalarak günlerinizi her zamanki gibi geçirmeye devam ettiniz."Hiçbir şey bir anda değişmez:Derece derece ısınan bir küvette farkına varmadan haşlanarak ölürsünüz." İşte tam olarak bu olmuştu,ölmüşlerdi.


    Belki bedenen ölmediler. (Hoş, bedenen ölen de sayısız insan vardı.Sonuçta "Yeni şeylerin pürüzlerini gidermek zaman alır." diyerek karşı çıkanları gözlerini kırpmadan öldürüyorlardı.) Fakat özgürlüğümüz yoksa, bizi biz yapan fikirlerimiz yoksa, arkadaş edinemiyorsak, yürüyüş şeklimiz, giyimimiz, yemek saatimiz ve ne yiyeceğimiz bile bir başkasının elindeyse kendimize yaşıyorum diyebilir miyiz? Size bir rol biçiliyor ve sizin göreviniz bu rolü kuralına göre oynamak, farklı hiçbir şey yapmamak. Yani toplum sınıflara ayrılıyor. Erkekler: tüm haklara sahip olan Komutanlar ve komutanların işlerini yapanlar,rejimin düzenli işleyip işlemediğini denetleyen "Gözler ", güvenlikten (!) sorumlu Muhafızlar ;kadınlar ise doğurgan olan Damızlık Kızlar ve doğurgan olmayan Marthalar, komutanların eşleri olan Eşler. Bir de her iki cins için rejime karşı gelenlerin gönderildiği koloniler var.


    İyi kavramı görecelidir. Yaşadığınız bir şeye iyi diyebilmek için onu başka bir şeyle kıyaslayabilmeniz lazımdır. Eğer siz normal dünyayı bilmeden böyle bir dünyada doğsaydınız bu size zor gelmeyecekti. Çünkü hatıralarınız yok, zihniniz tertemiz. Fakat normal dünyayı yaşarken sizi alıp böyle bir yere getirseler adapte olmak ne denli zor olur siz düşünün. Bu yüzden "Aldırmamak cehaletle aynı şey değildir, üstünde çalışmak gerekir." Fakat başka çareniz yok, en ufak bir kaçma girişiminde öldürülüp sizi ibret olsun diye herkesin görebileceği bir duvara asıp çürümeye bırakıyorlar. İntihar edebileceğiniz bir alet de yok. Tek yapmanız gereken şey aldırmadan, öylece yaşamayı öğrenmek,yaşamak denirse tabi. Sizden istenen şey ise bunu kabullendiğiniz gibi bununla mutlu olmayı da öğrenmeniz. "Çok şeyiniz olursa bu maddi dünyaya aşırı bağlanır ve manevi değerleri unutursunuz." görüşünü savunuyor bu rejim. "Şimdiki zamanda yaşa, tadını çıkart. Sahip olduğun her şey bu."


    Belki başta vermem gereken bir bilgiydi ama söylemek için geç değil :) Kitabımız konusu itibariyle sanki geçmişte geçiyor gibi ama aslında gelecekte geçiyor. Kadınların iş hayatına fazlaca atılması ve bu nedenle doğum oranlarının azalması ve artan kimyasal kullanım sonucu her şeyin genetiğinin bozulması yüzünden yok olmaya yüz tutmuş nüfusu tekrar oluşturmak için kadınları tüm işlerden çekip çıkarıyorlar ve tek işlerini çocuk doğurmak yapıyorlar. Okunduktan sonraki ilk yorum kadın haklarının ezilmesine bir tepki olarak yazıldığı fakat bence bu ezilme tek yönlü değil, toplumun kadın erkek her bireyi eski özgürlüğüne, eski işine, eski yaşayışına sahip değil dolayısıyla ben kitabı feminizm kitabı olarak göremedim. Erkeklerin kadınlardan daha avantajlı konumda olması, bir kadının şahitliğinin yeterli sayılmaması bakımından erkek üstünlüğü var gibi görünse de teması bence hümanizmdi. Çünkü bu rejim sadece kadınlara karşı değil, insanlığa karşı, duygulara ve duyulara karşı bir saldırı niteliğinde benim gözümde.


    Kitabın sonuna gelirsek, böyle güvensiz bir ortamda gerçekten birine güvenip güvenemeyeceğimiz sorusu cevapsız bırakılmış. Bildiğimiz kısım şu ki eğer güvenmekle doğru bir şey yapılmışsa bu eziyet son bulacak ve normal dünyadaki yaşama tekrar kavuşulabilecek.Kitabı henüz okumayanlar olabileceği için fazla ayrıntıya girmeden ancak bu kadar yorumlayabildim. Umarım faydalı olmuştur. :)

    Tırnak içindeki ifadeler kitaptan alıntıdır.
  • Yazar: İclâl.
    Hikaye Adı : Ölürken 'var' olmak
    Link: #32472986
    Ressam : Kahlo

    http://hizliresim.com/pnGDla

    Odamdayım. Evde kimse yok. Evde pek kimse olmaz zaten. Yatağımdayım. Tavanı izliyorum. Yer yer rutubet izleriyle dolu beyaz tavana sıçratılan boyanın bıraktığı izleri izliyorum. Boya damlaları kimi yerlerde kocaman bir damla şeklinde kururken, bazı yerler neredeyse pürüzsüz bir şekilde kalmış. Düzensiz. Karmaşık. Dağınık.
    Tavandan söz ediyorum.

    Yalnızlıkları düşünüyorum tavana bakarken. Tek kişilik yalnızlıkları, iki kişilik yalnızlıkları, çoklu yalnızlıkları. Mono, duo, poli… Mutsuz bir kahkaha atıyorum.
    Bir hayata sığdırıyorum bütün yalnızlıkları.
    İlk andan başlıyorum. Anne karnına düştüğüm o ilk andan:
    ...
    Yapayalnızım, tek başıma. Büyüyorum. Varla yok arası sesler duyuyorum, bir de kalp atışları.

    Doğuyorum. Annem ölmüş. Yalnızım.

    Zaman geçiyor. Seviyorum. Yalnızlığın üzerine bir perde çekiliyor. Bir yanılsama.

    Kadınım artık. Yalnızlığım şekil değiştiriyor. İki kişilik yalnızlığıma kapıyı aralıyorum. Çift kişilik yataklarda tek olmayı öğreniyorum. Düşündüklerimi söylememeyi, kendimi saklamayı, kendim olmanın yalnızlığını öğreniyorum. İki kişilik bir yalnızlığın bedelini, tek kişilik yalnızlığa tahammülüm kalmadığında geldiğim sınırı, kendimden kaçmanın sonucunu görüyorum.

    Yalnızlığımla mutlu olmayı öğreniyorum sonra. Mutlu olmayı sorgulamadığım hesapsız günleri yaşıyorum. Bir tüccarım, bu hayatla mutluluk arasında en karlı alışverişi yapmaya uğraşan. Ya da hayattan mutluluk dilenen, tüccar kılığına girmiş bir dilenci… Ne fark eder sahi?

    Perdelerimi sürekli temiz tutarım ben, güneşliklerimi ise çekili. Yalnızlıklarımın önü örtülü olmalı her zaman. Gözlerim pencerelere kapalı. Evim bir mum ışığının aydınlığına muhtaç olmalı her daim.

    Kanatlarım en şık aksesuarım, hiçbir işe yaramayan gösterişimin bir parçası. Uçmak eylemsiz bir fikir zihnimde. Kanatlarımı kullanmamaya yeminliyim.

    Karanlık bir yalnızlık denizinde yol alan bir gemiyim çoğu zaman. Gemim delik. Yolculuğum delikten içeri sızan yalnızlıkları kovayla boşaltmakla geçiyor.

    Delik büyüyor. Kovayı deniz alıyor.
    Ben büyüyorum.

    Çoklu yalnızlıkları öğreniyorum sonra. Yalnızlığımda yalnız olmadığımı. Apartman katlarındaki dairelere hapsolmuş yalnızlıkları, sayıları büyüdükçe azalan insanları, doldukça boşalan evleri, geldikçe giden hayalleri, güldükçe yiten mutlulukları öğreniyorum.

    Yalnızlığın sayılarla ilgisi olmadığını anlıyorum.
    Fakat vebanın bir salgın olduğunu öğrenmek içimi rahatlatmıyor. Yalnız olmadığımı bilmek beni yalnızlıktan kurtarmıyor.
    Yoruluyorum.
    İstifa etmek, soyunmak istiyorum tüm yalnızlıklarımdan.

    Ölmek?
    Ölüm de bir yalnızlık değil mi? Çırılçıplak bir yalnızlık hem de. Maskelerden, mecazlardan, duygulardan arınmış; saf bir yalnızlık.
    Tek kişilik, çift kişilik ya da çoklu değil, hiçli bir yalnızlık. Bir hayata sığdırılamayacak türden. Yalnızlığın hakkını veren karanlık bir yalnızlık.

    Birden bir fikir geliyor aklıma. Hızlıca doğruluyorum yattığım yerden. Yüzümde ilk defa gerçek bir gülümseme var. El ve ayak tırnaklarıma kıpkırmızı bir oje sürüyorum. Uzun zamandan beridir ilk defa makyaj yapıyorum. Özenli bir şekilde giyiniyorum. Çıkarken aynaya bakmıyorum. Telaşlı bir heyecan ve hızlı adımlarla rutubet kokan dairemden ayrılıyorum. Apartmanın kapısından ayrılırken birisine çarpıyorum. Mahcup bir şekilde özür diliyorum. Kim olduğunun farkında değilim ama şaşkınca bana bakıyor. Herhalde tanışıyoruz. Umrumda değil ama. Doğruca aradığım dükkana giriyorum. İhtiyacım olanları alıyorum. Ederinden çok daha fazla bir miktarı kasaya uzatıp ‘üstü kalsın’ diyorum. Adamın yüzündeki memnun şaşkınlığa gülümseyerek hızla daireme dönüyorum.
    Yolda bir şarkı mırıldanıyorum. Hatırlamadığım yerleri kafamdan uyduruyorum. Bir müddet sonra sesimi daha da yükseltiyorum, utanmadan çekinmeden… Bana garip bir şekilde baktıklarındaysa gülümsüyorum.
    Gülümsüyorum…

    Daireme girer girmez poşetten tuvali ve boyaları çıkarıyorum. Ve çiziyorum: Bütün yalnızlıklarımı çiziyorum. Çizdikçe yalnızlıklarımdan kurtuluyorum. Çizdikçe yalnızlıklarımı anlatıyorum. İlk defa yalnız hissetmiyorum. Tutku, bütün bedenimi ele geçirmiş durumda. Damarlarımda hayatımda hiç duyumsamadığım bir duyguyu hissediyorum. Anlatamıyorum.
    Ellerim benden bağımsız bir şekilde hareket ediyor, gözlerim hayata ilk defa böyle bakıyor.
    Ve son fırça darbesinden sonra… bitiyor. Bitiyorum.
    Garip bir tamamlanmışlık hissiyle gözlerimi kapatıyorum.
    Bitti.
    Bütün gerçekliğim bir tuvalin içinde canlanıyor; yaşayan bir beden yerine, çürümüş bir leş taşıdığımı hissediyorum. Fazlalıklarımdan kurtulmak için can çekişen adımlarımı banyoya doğru atıyorum.

    Yaşarken olamadığım dünyada, ölürken var oluyorum. Sonsuza kadar.
  • http://hizliresim.com/pnGDla

    Odamdayım. Evde kimse yok. Evde pek kimse olmaz zaten. Yatağımdayım. Tavanı izliyorum. Yer yer rutubet izleriyle dolu beyaz tavana sıçratılan boyanın bıraktığı izleri izliyorum. Boya damlaları kimi yerlerde kocaman bir damla şeklinde kururken, bazı yerler neredeyse pürüzsüz bir şekilde kalmış. Düzensiz. Karmaşık. Dağınık.
    Tavandan söz ediyorum.

    Yalnızlıkları düşünüyorum tavana bakarken. Tek kişilik yalnızlıkları, iki kişilik yalnızlıkları, çoklu yalnızlıkları. Mono, duo, poli… Mutsuz bir kahkaha atıyorum.
    Bir hayata sığdırıyorum bütün yalnızlıkları.
    İlk andan başlıyorum. Anne karnına düştüğüm o ilk andan:
    ...
    Yapayalnızım, tek başıma. Büyüyorum. Varla yok arası sesler duyuyorum, bir de kalp atışları.

    Doğuyorum. Annem ölmüş. Yalnızım.

    Zaman geçiyor. Seviyorum. Yalnızlığın üzerine bir perde çekiliyor. Bir yanılsama.

    Kadınım artık. Yalnızlığım şekil değiştiriyor. İki kişilik yalnızlığıma kapıyı aralıyorum. Çift kişilik yataklarda tek olmayı öğreniyorum. Düşündüklerimi söylememeyi, kendimi saklamayı, kendim olmanın yalnızlığını öğreniyorum. İki kişilik bir yalnızlığın bedelini, tek kişilik yalnızlığa tahammülüm kalmadığında geldiğim sınırı, kendimden kaçmanın sonucunu görüyorum.

    Yalnızlığımla mutlu olmayı öğreniyorum sonra. Mutlu olmayı sorgulamadığım hesapsız günleri yaşıyorum. Bir tüccarım, bu hayatla mutluluk arasında en karlı alışverişi yapmaya uğraşan. Ya da hayattan mutluluk dilenen, tüccar kılığına girmiş bir dilenci… Ne fark eder sahi?

    Perdelerimi sürekli temiz tutarım ben, güneşliklerimi ise çekili. Yalnızlıklarımın önü örtülü olmalı her zaman. Gözlerim pencerelere kapalı. Evim bir mum ışığının aydınlığına muhtaç olmalı her daim.

    Kanatlarım en şık aksesuarım, hiçbir işe yaramayan gösterişimin bir parçası. Uçmak eylemsiz bir fikir zihnimde. Kanatlarımı kullanmamaya yeminliyim.

    Karanlık bir yalnızlık denizinde yol alan bir gemiyim çoğu zaman. Gemim delik. Yolculuğum delikten içeri sızan yalnızlıkları kovayla boşaltmakla geçiyor.

    Delik büyüyor. Kovayı deniz alıyor.
    Ben büyüyorum.

    Çoklu yalnızlıkları öğreniyorum sonra. Yalnızlığımda yalnız olmadığımı. Apartman katlarındaki dairelere hapsolmuş yalnızlıkları, sayıları büyüdükçe azalan insanları, doldukça boşalan evleri, geldikçe giden hayalleri, güldükçe yiten mutlulukları öğreniyorum.

    Yalnızlığın sayılarla ilgisi olmadığını anlıyorum.
    Fakat vebanın bir salgın olduğunu öğrenmek içimi rahatlatmıyor. Yalnız olmadığımı bilmek beni yalnızlıktan kurtarmıyor.
    Yoruluyorum.
    İstifa etmek, soyunmak istiyorum tüm yalnızlıklarımdan.

    Ölmek?
    Ölüm de bir yalnızlık değil mi? Çırılçıplak bir yalnızlık hem de. Maskelerden, mecazlardan, duygulardan arınmış; saf bir yalnızlık.
    Tek kişilik, çift kişilik ya da çoklu değil, hiçli bir yalnızlık. Bir hayata sığdırılamayacak türden. Yalnızlığın hakkını veren karanlık bir yalnızlık.

    Birden bir fikir geliyor aklıma. Hızlıca doğruluyorum yattığım yerden. Yüzümde ilk defa gerçek bir gülümseme var. El ve ayak tırnaklarıma kıpkırmızı bir oje sürüyorum. Uzun zamandan beridir ilk defa makyaj yapıyorum. Özenli bir şekilde giyiniyorum. Çıkarken aynaya bakmıyorum. Telaşlı bir heyecan ve hızlı adımlarla rutubet kokan dairemden ayrılıyorum. Apartmanın kapısından ayrılırken birisine çarpıyorum. Mahcup bir şekilde özür diliyorum. Kim olduğunun farkında değilim ama şaşkınca bana bakıyor. Herhalde tanışıyoruz. Umrumda değil ama. Doğruca aradığım dükkana giriyorum. İhtiyacım olanları alıyorum. Ederinden çok daha fazla bir miktarı kasaya uzatıp ‘üstü kalsın’ diyorum. Adamın yüzündeki memnun şaşkınlığa gülümseyerek hızla daireme dönüyorum.
    Yolda bir şarkı mırıldanıyorum. Hatırlamadığım yerleri kafamdan uyduruyorum. Bir müddet sonra sesimi daha da yükseltiyorum, utanmadan çekinmeden… Bana garip bir şekilde baktıklarındaysa gülümsüyorum.
    Gülümsüyorum…

    Daireme girer girmez poşetten tuvali ve boyaları çıkarıyorum. Ve çiziyorum: Bütün yalnızlıklarımı çiziyorum. Çizdikçe yalnızlıklarımdan kurtuluyorum. Çizdikçe yalnızlıklarımı anlatıyorum. İlk defa yalnız hissetmiyorum. Tutku, bütün bedenimi ele geçirmiş durumda. Damarlarımda hayatımda hiç duyumsamadığım bir duyguyu hissediyorum. Anlatamıyorum.
    Ellerim benden bağımsız bir şekilde hareket ediyor, gözlerim hayata ilk defa böyle bakıyor.
    Ve son fırça darbesinden sonra… bitiyor. Bitiyorum.
    Garip bir tamamlanmışlık hissiyle gözlerimi kapatıyorum.
    Bitti.
    Bütün gerçekliğim bir tuvalin içinde canlanıyor; yaşayan bir beden yerine, çürümüş bir leş taşıdığımı hissediyorum. Fazlalıklarımdan kurtulmak için can çekişen adımlarımı banyoya doğru atıyorum.

    Yaşarken olamadığım dünyada, ölürken var oluyorum. Sonsuza kadar.
  • O zaman, akıllı ya da akılsız bütün ezilenler, yani bizim caddedeki insanların çoğu, yani öcü geliyor diye küçükken beni korkuttukları çolak ve topal Deli Rüstem ile ben ve benimle birlikte bar kızı Leylâ kendisine yüz vermedi diye intihara teşebbüs ederek beynine iki kurşun sıkan fakat ancak kafatasını delerek alay edenlerden kurtulmak için bütün hayatınca yolda kalpak giyerek dolaşmak zorunda kalan meyhaneci Hızır ve onunla birlikte ortaokulda kekemeliği ve garip mistik düşünceleriyle arkadaşlarının alay konusu olan ve şimdi havagazıyla intihar ettiği için ölmüş bulunan ve evlerindeki şecere ağacında taze yağlı boyayla yeni boyanmış yeşil, titrek bir yapraktan ibaret kalan Ercan ve Ercan’la birlikte annesi Rus babası İtalyan olan ve sınıfta ve bahçede paltosunu hiç çıkarmayan ve daima gözlüğü ve paltosuyla ilkokul birinci sınıf çocuklarıyla top oynayan ve gâvur diye ve kambur diye horlanan Altan ve Altan’la birlikte zeki ve siyah gözleriyle bana hep muhabbetle bakan ve yedi kardeşiyle ve annesiyle ve babasıyla ve teyzesiyle ve dayısıyla Evkaf apartmanının en üst katında labirent gibi karışık koridorlardaki yüzlerce odadan sadece birinde oturan ve sınıf birincisi olduğu halde ilkokuldan sonra elektrikçi çıraklığına başlayan Osman ve onunla birlikte bütün gülünçlüğüne rağmen aşağılığı sefaletinden ve sefaleti aşağılığından ileri gelen mimar Cemil (Uluer) Turan ve Mimar Cemil’le birlikte sakat olduğu için hiç yürümeyen ve hep altını kirleten ve misafirler görmesin diye ve sosyetik annesi rahatsız olmasın diye yaz kış balkonda tutulan ve hep bağıran ve altına yapan ve güzel yüzüyle ve akıllı sözüyle beni büyüleyen ve balkonda yerde kendini oradan oraya atan zavallı Ayhan ve onunla birlikte bodrum katta evdeki yedi ve bahçedeki yirmi yedi kedisiyle yaşayan ve kimseye zararı dokunmayan ve ölmüş kocasını unutamayan Rus madam ve madamla birlikte yirmi iki yaşında veremden ölerek bizleri ve ailesini elemlere boğan ve Albay Sait Beyin biricik oğlu ve liseden dört defa kovulmuş olup sanatoryumdan altı kere kaçan ve yağmurlu bir ilkbahar akşamı hastaneden son kaçışında ıslak elbiselerini çıkarmaya fırsat bulamadan kanla boğulan Ertan ve onunla birlikte basit bir kamyon şöför muaviniyken lastik karaborsasından zengin olarak genç yaşında kumar denen illete tutulan ve bu uğurda servetini ve dostlarını kaybeden ve karısı ve kızı ve oğlu tarafından terkedilen ve meteliksiz kalan ve bir gün bir kahve köşesinde kendini vuran ve eski ve samimi aile dostumuz Orhan ve Orhan Beyle birlikte, Orhan Beyle birlikte olmaktan muhakkak gurur duyacak olan ve elkapısında dünyaya gözlerini açıp ve kaderi ve mesleği hizmetçilik olan ve komşumuz Saffetlerin üçüncü hizmetçisi Kezban yargıç kürsüsünde bulunacağız.
    Mahkemede, suçlu sandalyesinde, bilerek ya da işledikleri suçları bilmek zahmetine katlanacak kadar dahi düşünmediklerinden bilmeyerek, eziyet eden, hor gören, aşağılayan, ihmal eden, aldırmayan, unutan, kötüleyen, alay eden, ıstırabı paylaşamayan, insanlar arasına duvarlar çeken, küçümseyen, çaresiz bırakan, yalnız bırakan, terkeden, baskı yapan, istismar eden, ezen, cesaret kıran, iyilik etmeyen, değer vermeyen, kalbi temiz olmayan, doğruyu yanlış gösteren, yanlışı doğru gösteren, samimiyetsiz, insafsız, korkutan, yanına yaklaştırmayan, başkasının yaşama hakkına saygı duymayan ve kendinden memnun olabilmek için her davranışı meşru sayan onlar, yani bizim küçük kalabalığımızı hava sızdırmayan tabakalar halinde üst üste saran, nefes almamızı dahi engelleyen, yani mahallemizin bütün bileği kuvvetli ve içi boş küçük kabadayıları ve onların büyük ortakları, yani esasında sayıca üstün olanlar, yani her zavallıdan daima bir rütbe bir kademe bir sınıf yukarıda olanlar, yani şekilsiz hüviyetleriyle daima vuran ve kaçınabilenler, yani hem ezip hem de ezdiklerini kabul etmeyenler, yani bir mertebe aşağıdayken ezilen ve bir derece terfi edince ezenler, yani çırağını, birşeyler öğretmesine karşılık her zaman döven ve ona insan muamelesi etmeyen ustalar, muavininin başına vuran şöförler ve onlarla birlikte memurlarına dalkavukluk ettiren amirler, duygusuz amirlerle birlikte garsonlara paralarıyla orantılı olarak bağıran müşteriler ve kaba müşterilerle birlikte hakkını arayanlara yumruklarını gösteren görevliler ve yetkilerini kötüye kullanan görevlilerle birlikte bilgisizin bilgisizliğini suratına çarpan ve ondan bir kelime fazla bilen bilgiçler, yani öğrenmek isteyen herkese eziyet eden öğreticiler ve onlarla birlikte bilgisizlerin bilgisizliğine gülen onlardan daha bilgisizler ve cahillerle birlikte her değişik davranışa saldıran şekilsiz kalabalık ve kalabalıkla birlikte onlara alkış tutanlar ve onlarla birlikte her tartışmada en bayağı usullerle haklıyı haksız çıkaranlar ve onlarla birlikte her savaşta kazananı tutanlar ve onlarla birlikte kimseye zararı olmayan zayıfları ezerek kuvvetli olma duygusunu tatmin edenler ve onlarla birlikte her zaman ve her yerde her sınıftan ve her ideolojiden ve her düşünceden insanlar arasında daima ön safa geçerek aslan payını kendilerine ayıranlar ve ayırır ayırmaz insanlarla aralarına aşılmaz duvarlar örenler ve böylelerine her zaman haklı çıkarıcı bahaneler sebepler yasalar kurallar sınıflamalar bulup çıkaranlar yani her zaman insanları insanlardan ayıranlar ve onları birbirlerine düşman edenler ve onlara körü körüne uyan kalabalıklar ve gerçeği boğanlar ve onlarla birlikte insanı bu koca dünyada yalnız bırakarak arkadaşlık dostluk sevgiyle uzatacakları sıcak bir elleri olmayanlar yani elsiz gözsüz akılsız kalpsiz ve kansız gerçek sakatlar yani onlar onlar onlar onlar onlar onlar... karşımıza oturacaklar.
    Ve biz onlara diyeceğiz ki:
    Hesaplaşma günü geldi. Şimdiye kadar yalnız din kitaplarında yargılandınız. Biz fakirler, zavallılar, yarım yamalaklar, bu kitapları okuyup teselli olurken içinizden güldünüz. Ve çıkarınıza baktınız. Hatta gene sizlerden, sizin gibilerden, büyük düşünürler çıktı ve bu kitapların bizleri uyuşturmak için yazıldıklarını ileri sürdüler. Biz zavallılar, ya bu düşüncelerden habersiz kaldık, ya da bunları yazanları bizden sanarak alkışladık. Yani uyuttular alkışladık, uyandırıldık alkışladık. Her ne kadar bugün siz suçlu, biz yargıç sandalyesinde oturuyorsak da gene acınacak durumda olan bizleriz. Esasında, sizleri yargılamaya hiç niyetimiz yoktu; sizin dünyanızda, o dünyayı bizlerin sanıp yaşarken, hepinize hayrandık. Sizler olmadan yaşayabileceğimizi bilmiyorduk. Ayrıca, dünyada gereğinden çok acıma olduğuna ve bizim gibilerin ortadan kaldırılmamasının sizlerin insancıl duygularına bağlandığına inanmıştık. Bu çok masraflı dünyada bir de bizlere bakmanız katlanılması zor bir fedakârlıktı. Arada bir bize benzeyen biri çıkıyor ve artık yeter diyordu. Onunla birlikte bağırıyorduk: artık yeter! Bazen kazanıyorduk, bazen kaybediyorduk ve sonunda her zaman kaybediyorduk. Onlar da sizler gibi onlardı. Düzeni çok iyi kurmuştunuz. Hep bizim adımıza, bize benzemeyen insanlar çıkarıyorduk aramızdan. Kimse bizim tanımımızı yapmıyordu ki biz kimiz bilelim. Gerçi bazı adamlar çıktı bizi anlamak üzere; ama bizi size anlattılar, bizi bize değil. Tabii sizler de bu arada boş durmadınız. Bir takım hayır kurumları yoluyla hem kendinizi tatmin ettiniz, hem de görünüşü kurtarmaya çalıştınız. Sizlere ne kadar minnettardık. Buna karşılık biz de elimizden geleni yapmaya çalıştık: kıtlık yıllarında, sizler bu dünyanın gelişmesi ve daha iyi yarınlara gitmesi için vazgeçilmez olduğunuzdan, durumu kurtarmak için açlıktan öldük; yeni bir düzen kurulduğu zaman, bu düzenin yerleşmesi için, eski düzene bağlı kütleler olarak biz tasfiye edildik (sizler yeni düzenin kurulması için gerekliydiniz, bizse bir şey bilmiyorduk); savaşlarda bizim öldüğümüze dair o kadar çok şey söylendi ki bu konuyu daha fazla istismar etmek istemiyoruz; bir işe, bir okula müracaat edildiği zaman fazla yer yoksa, onlar kazansın, onlar adam olsun diye biz açıkta kaldık; yani özetle, herkes birşeyler yapabilsin diye biz, bir şey yapmamak suretiyle, hep sizler için birşeyler yapmaya çalıştık. Bütün bunlar olurken birtakım adamlar da anlayamadığımız sebeplerle anlayamadığımız davalar uğruna yalnız başlarına ölüp gittiler. Böylece bugüne kadar iyi (siz) kötü (biz) geldik. Bize, sizleri, yargılamak gibi zor ve beklenmeyen bir görev ilk defa verildi; heyecanımızı mazur görün.
    Aramızda hukukçu olmadığı için söz uzatılmadı, sanıkların kendilerini savunmalarına izin verilmedi. Gereği düşünüldü. Sanıkların ellerinden başarılarının alınmasına oybirliğiyle karar verildi.
    Oğuz Atay
    Sayfa 222 - İletişim
  • Yüreğinin Götürdüğü Yere Git
    Susanna Tamaro
    İnsanın hayatını yaşarken elinde sihirli değnek yok ki açmazlara düştüğünde hemen istediği oluversin. Yaparak yaşayarak öğreniyor hayatı. Ve tecrübelerinin birikimi ile bundan sonraki hayatına daha doğru adım atmaya daha çok tecrübeler edinerek çabalıyor.
    Kimi insanlar ise hayatın zorluklarına baştan teslim olarak adına da “kader” tanımlaması koyarak yaşamaya devam ediyor. Oysaki baştan kabullenilmiş yenilgiler yıllar içinde biriktikçe mutsuzluklarının da birikmesine neden oluyor.
    Yüreğinin götürdüğü yere git, gençlik yıllarımızdan itibaren zaman zaman sürüklendiğimiz hatalara, gerek kendi hayatımız, gerekse orta yaşlara doğru geldikçe sahip olduğumuz çocuklarımıza yaklaşımlarımız ve gerekse daha ileri yaşta çocuk büyütmenin ne derece hassas olduğunu öğretiyor bize.
    Öğrenmek ve fiziksel yaşımız büyürken ruhsal yaşımızın da büyümesi gerektiğini anlatıyor kitap. Deyim yerinde ise “kamil insan” olmak gerekiyor.
    Roman 80 yaşındaki bir anneannenin öz eleştirel biçimde bir yaşam öyküsü. Kızına gösteremediği özeni torununa göstermeye çalışıyor. İnsan ilişkilerinin pamuk ipliğine bağlı olduğunu anlatıyor.
  • Emare'yi Wattpad'de belli bir yere kadar okumuştum, yani kitaba hakimdim. Birkaç ekleme haricinde yeni bir şey yoktu; o eklemeler de geçmişle alakalıydı ve kitabın akışını değiştirmiyordu ama kesinlikle çok yerindelerdi.

    Kitap, genel konu olarak psikolojik ve gizem üzerine. Kurguya ve anlatım diline bakarak kitabın oldukça özgün olduğunu söyleyebilirim.
    Kitaptaki Minel ve Korel karakterlerinin o muazzam zihinlerinden geçen düşünceler çok güzeldi; oldukça farklı ve anlamlı bir bakış açısına sahiplerdi, yazarı bu konuda ayrıca tebrik ederim. Kitabı okurken olayların ilerleyişiyle birlikte anlıyoruz ki Emare, zekice bir olay örgüsüne sahip: Yapılan planlar, gerçekleşen olaylar, görünenin arka yüzündeki gerçekler ve daha birçok şey.
    Kitapta bir şeyler oluyor ve yapboz parçaları gibi parça parça bilgiler elde ediyoruz ama büyük parçaların eksikliğini duyumsayarak asıl resme yaklaşma anlamında pek bi' ilerleme kaydedemiyoruz, -ki sonuçta ilk kitap- soru işaretleriyle kalakalıyor ve tahmin yürütmekte bile zorlanıyoruz. Yazarın zihni kesinlikle fazla iyi.

    İnsanın kendi geçmişine dair bir şeyler hatırlamaması çok can sıkıcı bir durum. Ve tabii, aynı şekilde hatırlanmamakta... Düşünün: Bu tarz bir durumun içindeyken yeni biriyle tanışıp aslında onu daha önceden tanıyor olduğunu hissediyorsunuz, sanki onun varlığı sizin geçmişinize değmiş ve emareler bırakmış... Minel, bir yalanın içinde, bilmediği tehlikelerin yakınında ve geçmişindeki bilgilerin uzağında yaşarken artık bir şeyleri öğrenmek ve farkında olmak istiyor.

    Minel karakterinin dans tutkusu kitaba çok güzel bir yan katmış ve kitap, tehlikenin kucağında dans eden güçlü bir kız, imgesi bırakıyor zihnimize.

    Psikolojik sorunları olan insanların gittiği bir merkez ve o merkeze gidenlerden biri olan, geçmişini hatırlamayan Minel... Küçüklüğünden itibaren ona öğretilen tek şey kaçmak! Ama o artık kaçmak istemiyor. Geçmişinin karanlığına değen ve ona bir şeyler hatırlatarak biraz da olsa ışığın gölgesini yansıtan Korel ve onunla cereyan eden olaylar silsilesi... Geçmiş, Minel'in bugünlerine karışıyor.