• Bir sigara kâğıdını şu masaya koy, üstüne bir taş bırak, kapıları kapa ve git! Üçyüz sene sonra gel, yerinde bulursun. Belki sararmış, belki buruşmuş, fakat yine o. Bir sigara kâğıdı kadar yaşayamıyoruz.
  • Ölen bir cenazemizin arkasindan biz öyle bir hale geldik ki; "Acımızı yaşayamıyoruz."
    Gelene gidene hizmet edip, ölenin nasıl öldüğünü(!) anlatmaktan... Hatta iki ara bir derede iki gıybetin belini kıran ve uzun zamandır birbirini görmeyip cenaze günü fısır fısır kaynatan akrabadan... Yanyana tıkış tıkış oturup cenaze kalkmadan ikram bekleyen komşulardan... Dert ettiğinden değilde, sırf merakını tatmin için cenaze sahibini konuşturanlardan...
    Ahhh o pideler illa kıymalı olmalı, helva öyle kavrulmaz! İçine çam fıstığı atmalı!

    Gömülenin kıyameti kopmuş, arkada dulu yetimi kalmış kimin umurunda. 40'ı okutulurken bi sarma sarılmazsa konu komşu ne der?
    Tavuk yerine kırmızı et koyulursa birde aman aman... O tabaklar nasıl gururla taşınır...
    Sübhanallah hanımlar!
    Ne kadar çirkinleştik farkında mısınız?

    Birde son moda olarak; kokulu taş, tespih, mıknatıslı magnet dağıtma çılgınlığı başladı ki dağıtmayanı dövüyorlar desem abartmış olmam.
    Yahu insan ölmüş insan!!!
    Belki kabirde kemikleri birbirine geçti azaptan, sen onun adına kokulu taş dağıtarak sevap mı umuyorsun ey kardeşim...

    Kim soktu bu çirkin işleri bizim fıtratımıza?
    Biz ahireti bilen, kabrin ve sorgu sualin dayanılmaz zorluğunu bilen bir ümmet olarak nasıl ölüm gibi ciddi bir işi şaklabanlık malzemesi haline getiririz?

    Hele mevlüt kreasyonu şıklık yarışına hiç girmiyorum. Nerde ne altını varsa takmış, evin içinde topuklu terlikle geziyor birde elinde gül suyu...
    Yahu adam ölmüş adam!
    Diriden utanmazsın da Allah'tan da mı korkmazsın, sen de öleceksin!
    Cenazelerinizi festivale döndürmüşsünüz farkında değilsiniz.

    Eğer ölümü 1 dakikacık tefekkür edebilseydi, bu toplum bir kaşık pilav yiyemeyecek hale gelirdi.
    Bakın ne samimiyetimiz kaldı, ne ciddiyetimiz, ne edebimiz, ne de Allah ve ölüm korkumuz..
    Kaldi ki nerde cenaze sahibine saygı duymak ve insanları rahat bırakmak..

    Evden ölüden önce pide, lahmacun, yemek kokuları çıkıyor..
    Cenaze sahipleri uyuşmuş bir vaziyette gelenlere tabak taşıyıp hizmet ediyor...
    Ben bunu kabul edemiyorum hanımlar!
    Bu işleri siz başlattınız, bitirecek olanda yine sizlersiniz...

    Kim ne derse desin, reddedin bu bidatleri!
    Ölümü; ölüm gibi yaşayın... Resulullah evlatlarının arkasından, Fatıma'tu Zehra ana babasının arkasından ne yaptıysa sizde onu yapın..
  • Her ne yaparsak yapalım, ne kadar çok şeye sahip olursak olalım, isteklerimiz ve arzularımız hiçbir şekilde sona ermeyecek.

    Sonsuz bir yaşamımız olsaydı bunu anlardım, sonuna kadar da hak verirdim lakin sonu var. Her şeyden önce bu hayatın bir sonu var. Midemizin aldığından fazlasını yiyemiyoruz, ömrümüzün yettiğinden fazlasını yaşayamıyoruz. İşin kötü yanı hepimiz bunu biliyoruz ama hala açgözlüyüz. Hırsımız, arzularımız, yeni yeni isteklerimiz ne zaman son bulacak?

    Ne zaman elimizdekinin kıymetini bilip mutlu olmaya bakacağız? Sahi ya biz ne zaman bir mola verip yaşayacağız?

    #ŞH
  • Çünkü sadece kendi kaderlerini bir gizem olarak yaşayabilenlerin gerçek anlamda yaşadıklarına inanıyorum.
  • Bir sigara kâğıdını şu masaya koy, üstüne bir taş bırak, kapıları kapa ve git! Üçyüz sene sonra gel, yerinde bulursun. Belki sararmış, belki buruşmuş, fakat yine o. Bir sigara kâğıdı kadar yaşayamıyoruz.

    Necip Fazıl Kısakürek
  • 121 syf.
    ·Puan vermedi
    bir nilgün marmara kitabı.yazarı 25 yaşımdan sonra okumaya başladığımı da belirtmek isterim.

    bu zamana dek önyargılı bir şekilde yaklaşmamın en büyük sebebi sürekli yazardan alıntı yapanların depresif güzellemelerine şahit olmamdı. "kırmızı kahverengi defter"ini bundan bir ay önce okudum. bazen aynı şeylerin hüznünü yaşadığımızı görmek garip hissettiriyor ama aslında hepimiz aynı varlığız,hezeyanlarımı kendi yaş grubumunda asla özel bir yere yerleştirmiyorum yanlış anlaşılmasın.

    kitabı okurken altı çizdiğim yerler oldu ve bu çizdiklerimle ilgili de ufak tefek notlar aldım.
    "Saklamanın ve kaydetmenin sevinci ve acısı" diye yüklemsiz yarım bir cümle var mesela. bir şeyleri saklamak,biriktirmek çoğu insanın yaptığı bir eylemdir. sanırım nilgün marmara burada sakladıklarımızla ilişkili olan anlam yüklediğimiz nesnelerin veya insanların kaybından doğan bir acıdan bahsediyor.sevdiğimiz bir kumsaldan aldığımız taş ve bir daha o kumsalı göremememiz, aşık olduğumuz insanla gittiğimiz bir şehirden aldığımız bir kitap ve bir daha aşık olduğumuz insanı göremememiz..

    sevinci kısmı için tuttuğum not: "anı biriktirmek belki gelecekte kaydetmenin verdiği rahatlıkla daha net hatırlayacağını bilme hissi, benim içinse yaşadığını fark etmek daha sonraları.." acısı için tuttuğum not: bir daha görememe ihtimali veyahut kaybedeceğini bilmenin burukluğu bir de gelecekte tebessümle anma ihtimalinin bir saniyeliğine akıldan geçmesi)

    nilgün marmara'nın bu cümlesi voznesenski'nin "insanın ensesi geçmişe bakar." sözünü de çağrıştırmıyor değil bu arada.bir alıntı daha yapmak istiyorum.milan kundera demiş ki:"nostalji insanın anavatanıdır."işte bu cümleler saklamak,biriktirmek ve kaybetmek kelimelerini beynimde döndürüp durdu kitabı okurken.

    77.sayfada diyor ki

    "Biz niye kendi zamanlarımızı yaşayamıyoruz, niye hep başka zamanlar ve hep başka kendimiz? Ne bu, ertelenen, bir tansık olma dileğiyle- tansığın olmasını beklemek değil, özün tansığa dönüşmesini ummak- ben'i ve biz'i tansık yapmak arzusu? 'şimdi' nin karanlığı daha ne kadar üretilecek? Bu karanlıkta beslenen ruh kurtçukları daha ne kadar maledecek bizleri kendilerine? Bu kurtlar içten içe daha ne kadar uluyacaklar? Bu görünmez salıncakta daha ne kadar sallanacağız "Aya dokunmak istiyorum" tümcesini sessiz bir çığlık olarak yineleyerek.Bu huzur için çığlıklar ne köpekler toplumunda, kim duyar? Çığlıklar neden bu den sessiz? Bu balıkhaneler bu kancalar niye varlar, yüzlerimiz neden yüz bedenlerimiz niçin balık öyle asılı dururken ve dönerken ağır aksak?"

    85. sayfada diyor ki
    "Merkezden uzak olunca bile onun çevresinde sızıp uyumak, ölmek, uyanmak istememek, uyanınca yine insanlara kendine sonsuzca birbirine dönüşen kendi-başkası-kendine saldırmak, merkezi unutamamak, başkasından arınamamak, vazgeçememek; öfke, umarsızlık... Çembere katılamamak, merkezle donamamak, değirmi dilin sözcükleriyle sarınamamak... Sonra yine, yakın, içinde ve göbeğinde olmasa bile, yakın çevresinde unutmak."

    bu cümleler üzerine sayfalarca yazılır aslında ama şimdilik bu kadar yeter.