• Nerelerden başlasam kalaylamaya?
    Kalaylamak kelimesini pek bir kullanır oldum, aslında peşkeş çekmek daha çok hoşuma gidiyordu ama maalesef aynı anlamda değilmiş, çok geç öğrenmiş oldum.
    İlkin kitabın diliyle ilgili İlber Ortaylı'nın (her ne kadar kendisini artık dalkavuk bulsam bile) yorumunu şuraya bırakıyorum:

    https://www.youtube.com/...Gw15sWiw&index=4

    Sonrasında da Sayın Akpınar'ın hem kitabın dili hem Pamuk'un varoluşsal yorumunu
    şuraya iliştiriyorum:

    https://www.youtube.com/...Gw15sWiw&index=3

    Ve son olarak Şık'ın sorgulayıcı yorumunu ekliyorum:

    https://www.youtube.com/...Gw15sWiw&index=2

    Eveeeet, şimdi bu üç kişilik, genel kitlenin sevdiği tipler diye düşünüyorum, yanılıyor olabilirim çünkü artık bu ülkenin davranışlarından asla emin olamıyorum.
    Biri Türkiye'nin profili için önemli bir tarihçi, bir diğeri senelerce benim kuşağımı hem güldürmeyi hem ağlatmayı başarıyla becermiş bir oyuncu ve öteki haksız yere içeri tıkılmış bir gazeteci. Baktığımız zaman toplumsal basamakları birbirinden farklı insanlar ve bir şekilde Nobel ödüllü bu yazarı eleştiriyorlar. Eleştirmelerinin sebebi bu Kürt, Ermeni probleminden çok dil ve cesaret problemi aslında. Açıkça konuşmak gerekirse Pamuk'un takındığı bu tavrı veya Türkiye'yi dünyaya nasıl gösterdiğiyle pek ilgilenmiyorum. Evvelden de sevmezdim kendisini.
    Pamuk Fransız gazetesi olan Le Monde'da şöyle demiş: " Türkiye'de 1 milyon Ermeni ve 30.000 Kürt öldürüldü ve bu ülkede bundan söz edebilen tek kişi benim!" Bu demece baya bir güldüm ve benim gibi okuyan birçok Türk'ün veyahut Türkiye'de yaşayan insanın güldüğünü düşündüm. Bir etnik kökeni savunmasam bile Pamuk'un Türkiye'de dönen olaylardan haberdar olup ondan sonra bu cümleyi kurmasını dilerdim. Zira Türkiye sadece onun söyledikleri sayesinde var gibi konuşmayı kendine görev edinmiş. Bu sığlık İsveç'in gözünde başarılı olmuş ve tüm dünyaya başarısını duyurmuş bir yazar için inanılmaz aciz bir durum.
    İsveç'in gözü demişken, Nobel Edebiyat Ödülü'nü veren İsveçli aile o sene kötünün iyisini seçtiklerini söylediler ama bunu kimse takmadı. Peynir ekmek gibi sattı Pamuk.
    Ben neden bu kitabı okudum? Üniversitedeyken tüm sınıf Pamuk'a karşı sadece bir önyargı değil aynı zamanda da nefret besliyorduk. Çok ilginçtir ki biz edebiyatçılar olarak utanmadan kitabını okumamış, havadan sudan yorumlara kulak asarak yazarı eleştirmiştik. Hocalarımızdan biri bu tutumumuzu görüp elinde beyaz kaplı bir kitapla sınıfa girdi ve açtığı sayfayı arkadaşlardan birine okuttu. Okuduğu pasaj Pamuk'undu, yani birçoğuna göre güzel, bir çoğuna göre yavan bir yazarındı. Hoca kitabı kaplayan A4'ü çıkardığında kimin karakterinin ve düşüncelerinin asla değişmeyeceğiyle ilgili aramızda şakalar yaptık. O, bize Pamuk'u sevdirmek için yapmıştı bunu, ama yarı yarıya etkili olabilmişti, etkilenen diğer yarının Çağrı hocanın etkisiyle beğendiğini düşünüyorum çünkü o bir edebiyat hocasıydı ve kötü olan bir kitabı okuyun diye bize denetmezdi. Tabi psikolojik bir testten de geçmiş olduk böylece.
    Pamuk ile olan alengirli hikayem işte böyle başladı. Sonra gene üniversiteden çok çok sevdiğim ve inanılmaz yakın olduğum bir arkadaşım bu kitabın çok güzel olduğunu ve mutlaka okunması gerektiğini söyledi. Onun zevklerine güvenir, bilmediğimiz bir yere yemeğe gittiğimizde verdiği siparişin aynısını verirdim. Kitap bittikten sonra onun bir kızıl fetişi olduğunu ve bu yüzden Pamuk'u sevmeye başladığını düşünmeye başladım. Ne yazık ki bunu ona itiraf ettirip, bilincine girmek benim için zor olacak ama daha fazla zehirlensin istemiyorum.
    Kitapla ilgili hikayelerim bu kadar. Buraya kadar kafa şişirdim, biraz düşüncelerimi söyleyeyim; dili çok kötü. Poposu primalı (bu bir reklam değildir.) dünkü Emrah Serbes'in Türkçesi bile bu heriften daha düzgündür yahut o uzun cümleler kurmaya çekindiğinden daha doğrudur diyeyim. Ki sevmediğim o hoca var ya, Teke Tek programında kuru pastaları löp löp götüren, der ki: "İlla okuyacaksanız çevirisini okuyun, çünkü orjinal dilden ikinci dile çeviri yapılırken yazım yanlışları, anlam kaymaları vb. şeyler muhakkak düzeltilir." Ben de tercümanları kelimeleri ve cümleleri ameliyat eden doktorlar gibi görmeye başladım ve bu bakış açısı inanılmaz hoşuma gitti. E-Kitap falan bulduk bir şekilde İngilizcesini. Karşılaştırıyorum; kesinlikle okunacaksa Türkçe'den okunmamalı.
    Gelelim temaya ve menopozlu bir kadında bile olmayan Pamuk'un gelgitlerine. Şu "babalık" mevzusu Türkiye'de biraz "Höt! Sus! Otur!" gibi işliyor. Babalarımız ne kadar sıcak insanlar olsa bile "baba" sıfatını taşıdıkları için bir yerden sonra saygı çizgisini çektiğimiz insanlar. O yüzden bizler bu konudan söz etmeyi çok sevmeyiz. Daha doğrusu bu korkuyu veyahut hissi yaşayan insanlar söz konusu babalık olduğu zaman bir adım geriden gider ve BENCE kelimelerini özenle seçerler. Ne kadar tanıdığım erkek arkadaşım varsa mutlaka akıllarında kalan bir baba fırçası var. İnsanlara babanla ilgili anılarınızı anlatın dediğim zaman azar yedikleri anıları anlatırken, anne ilgili konularda bu anlatı 2. seçim oluyor.
    Şimdi Pamuk bunların yaşandığı ülkede çok güzel bir konuya parmak basmış. Babalarımızla aramızdaki ilişkiyi kavrayabilme konusu ve bu konuyu o kadar çok yönlü anlatmış ki, illa ki o çok yönlü karakterlerden birinde kendinizi buluyorsunuz. Mesela ben babamın sürekli uzakta olmasını ortak bir yön olarak gördüm ve bu yüzden ona öfkeleniyordum. Şimdiiii, bu biraz faydacı bir tutum. Kitap bir yerden tutmazsa başka bir yerden tutar kafası. Benim çok hoşlandığım bir tutum değil, çünkü kitabı satma kaygısını hissediyorum ve çok ticari buluyorum. Bu tarz davranışlar işin içine girince, kitaptaki ticari kaygıyı hissettiğiniz vakit yazarın samimi olmadığını anlıyorsunuz.
    Gel gelelim şu destan, mit veyahut efsane konularına. İki adet efsaneyi alıp Doğu ve Batı olarak ayırdıktan sonra arasında ayrım yapmak Pamuk gibi evrensel Nobel Ödüllü bir yazara yakışmadı diyeceğim ama zaten ticari kaygı güttüğün her an taraf ne olursa olsun bir yerlere geçirmekten çekinmiyor. Bir gün Kürt haklarını savunurken, başka bir gün kitabında tüm Kürtleri kötü bir sıfat altında toplayabiliyor. Bu kitapta buna şahit olacaksınız. Pamuk size Cem'in üniversiteden arkadaşı olan "Doğulu" Murat'ı, tüm doğulular gibi kurnaz ve kolaycı olarak tanıtacak. Doğu ve Batı olgularını ele aldığında da yaptığı şey farklı değil. Bu kitabında Batı'nın "ahlaksız" efsanelerini eleştirirken, Batı'nın verdiği para ödülünü gönül rahatlığıyla harcayabiliyor. Neden mi? Ben size hemen söyleyeyim savunmasını; çünkü Batı'da insan haklarına önem veriliyor. İki gün sonra Almanya'nın almadığı Suriyeliler'den söz ederken iki kuruşluk para gibi Avrupa'nın İnsan Hakları'nı harcayacak ama, demedi demezsiniz. Buraya yazdım.
    Cinsiyetçiliğin hat safhada olduğu, kadının bu kadar aşağılandığı bir kitap olarak ele aldığımda, Pamuk'un kafa sağlığından şüphe ediyorum. Sorsak: "Neden bu kadar sapkın yazdınız?" desek, "Türkiye'nin gerçekleri" der. Bilmiyorum tabi tüm kırmızı saçlı kadınlara orospu item'ı atamak Türkiye'nin kaderinde mi vardı? Ayıbı örtmek mi gerekti? Yoksa açığa çıkarmak mı? Bunları Nobel'i alan adama sorduğumuzda Le Monde gazetesine verdiği demeçteki gibi cesur davranacak, ama Montaigne'nin 16.yy'da her şeyden korktuğu gibi dizleri titreyecek.
    Pamuk'u kesinlikle cesur bulmuyorum. Tamamen yararcı ve ticari kaygısı olan bir yazar olarak görüyorum. Eğer cesur birilerinden söz edecek olursa Duygu Asena'nın adını anmayı tercih ederim. Orhan Pamuk'un oluşturduğu Türk kadını portföyünün aksine Asena çok cesur bir kadın.
    Bir yazar ülkeyi daha ne kadar yanlış tanıtabilir kıvamındaki sorular kafamın içinde dönerken, iyi ki Nobel'i veren adamlar kitabı İngilizce'den okumuş ve benim çektiğim baş ağrılarını çekmemiş diyorum.
    Camus ve Sartre'ın okura fark ettirmeden yaptığı bir şey vardır; onlar yazılarına verdikleri duygusuzluk problemlerini çaktırmadan metne işlerler ve sizi varoluş felsefesi kulvarında sınava tabi tutarlar. Maalesef Pamuk bunu becerememiş. Oğlun ya da babanın duygusuzluğunu anlatmış ama hep alttan bir Türk fırlayıp "Ama o senin baban/oğlun!" demiş. Bu yüzden sizi o kulvara bir türlü sokmayı beceremiyor be Pamuk'un edebiyat felsefesindeki girişimi başarısızlıkla sonuçlanıyor.
    Bir Pamuk kitabı daha okuyacağım çünkü istediğim eleştiri yapabilme seviyesine gelmek için bir tane daha okumam gerekiyor. Eğer öneriniz varsa seve seve denerim, ama Pamuk'a sadece bir kitaplık daha vakit ayırabileceğim.
    Genel hatlarıyla beğendiğim iki şeyi itiraf etmem gerekiyor. Biri Pamuk'un kitaplarında ölen meslekleri konu alması -ki bunda kuyuculuktu.- bence güzel bir yaklaşım. Bir radyoda kitap söyleyişinde duymuştum ve bunu devam ettirmeyi düşündüğünü söylediler. Diğer bir konu ise hikayenin yaratıcı olması ama benim gözümde kezban olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Klişeler olsa bile çizdiği ana hat güzel sadece ara hatlar hikayeyi klişeleştiriyor. Cezaevinde kitap yazan suçlu ya da babasını hiç tanımamış ama ilk gördüğünde öldüren masum çocuk gibi.
    Sadece bir paragrafta överek rekor kırmış ve ilk defa bu kadar uzun bir inceleme yapmış olabilirim ama inanın bana bu 10 gün çok zor geçti. Genel bir okurun seveceğini ve edebiyatçıların fazlasıyla eleştireceğini düşündüğüm bir kitap. Gerçi burada eleştirecek ya da sevecek kişinin dini ve ideolojik görüşü önemli. Ne yazık ki, bizler Türkiye'de bu iki olguya göre kitap alıyor ve okuyoruz çünkü yazarlar bu iki olgu işin içine girmeden para kazanılmayacağını düşünüyorlar.
    Şimdiden keyifli okumalar güzel kadınlar ve bir takım adamlar.
  • "Carlos sıradan ebeveynlerden peydah olmuş bir efsane, masumlar arasında yaşayan bir katil, dilsizler dünyasında şarkıcı, dilenciler diyarında milyarder, sevgi dolu ailede ego yada mantık zincirindeki duygu kadar yabancı bir yaratıktı."
  • Olağanüstü Bir Dostluk: İnsan Bowen ile Kedi Bob’un Öyküsü

    Kitap dostu bir arkadaşımın önerisiyle, Youtube’da, ITV.com’un Nisan 2012’de ve BBC’nin Şubat 2013’te yaptığı iki video röportajı seyrettim. Röportajlarda iki esas oğlan vardı: Gitarıyla müzik yapan ve eski bir eroinman olan sokak sanatçısı, şimdilerde ise yazar James Bowen ve onun akıllı mı akıllı –şu an yaklaşık yedi yaşında olan- sarman cinsi ve adı Bob olan kedisi. Videolarda Bowen ve Bob, İngiltere’de Hodder & Stoughton Yayınevinden çıkan ve ikisinin imzalarını taşıyan ve orijinal ismi “A Street Cat Named Bob” olan, Türkiye’de Yabancı Yayınlarından Türkçe çevirisiyle “Sokak Kedisi Bob” adıyla çıkan özyaşamsal tarzındaki kitap hakkında görüş bildiriyorlardı. Aslında Bowen ve Bob’dan bahseden videolardan onlarcası var Youtube’da ve sadece ITV.com röportajı, şu an için, yedi yüz elli bin hit almış durumda. Bu arada, ilk olarak 2010’un Eylül ayında yayınlanan bu kitap, sadece yetmiş altı hafta içinde tam yirmi dokuz farklı dile çevrilerek bir milyondan fazla kopya satmış. Yine orijinal adı “The World According to Bob” olan kitap (Türkçesi “Bob’un Dünyası”) Temmuz 2013’te yayınlanarak maceraya devam der adeta. Ayrıca, ilk kitabın çocuklar için hem özet (Şubat 2013) hem de resimli (Nisan 2014) iki farklı sürümü de yayınlanır aynı yayınevinden.Bowen aslında bir yazar değildir. Bir sokak sanatçısı ve uyuşturucudan arınmaya çalışan eski bir keştir. Bowen, 2010 yılında menajeri Mary Pachnos’un önderliğinde, gölge (hayalet) yazarı Garry Jenkins ile beraber çalışıp epey kalabalık bir ekibin de yardımını alıp bu kitabı yazıya dökerek yazarlığa ilk adımını atar.

    Bob’dan Öncesi

    Kahramanımız Bowen, İngiltere’nin güney doğusundaki Surrey’de 15 Mart 1979’da dünyaya gelir. Balık burcudur; tabiatı gereği duygusal, romantik, sanatçı ve bireysel özgürlüğünün peşinde koşan uçarı bir adamdır. Çocukluk ve ergenlik döneminde, İngiltere ve Avustralya arasında, özellikle bir iş kadını olan annesinin sıkça iş ve ev değiştirmesi nedeniyle onlarca yolculuk yapar. Anne ve babasının, O daha bir çocukken boşanmaları, sık ülke-vilayet değiştirmekten kaynaklanan okul-arkadaş çevresi uyumsuzluk sorunları yüzünden Bowen, bunaltılarla dolu, yapayalnız ve arkadaşsız bir çocukluk geçirir. Bu aidiyet sorunları ve yalnızlık hissiyatı, onun ruhunda kalıcı ve onulmaz iç yaralar açar. On sekizinci yaş gününde, Avusturalya’dan İngiltere’ye müzik yapmaya gelir. O, Londra sokaklarında, üzerinde görünmezlik peleriniyle dolaşan bir Harry Potter’dır adeta. Bazen toplum içinde basamakları yukarı doğru yavaşça tırmanır, çoğunluktaysa aşağıya doğru hızla düşer. İflah olmaz yalnızlığı nedeniyle uyuşturucu batağına saplanır. Tiner ve zamktan, eroine kadar tırmanan bir bağımlılık süreci yaşar. Şizofreni, manik depresif, dikkat eksikliği, hiperaktivite bozukluğu, kısaca bilumum tüm zihinsel hastalıklar bünyesini ele geçirir. Günlük dozajı için, bedeni ve ruhunu satmak dışında, hırsızlık dâhil hemen her şeyi yapar. Ufak tefek polisiye olaylar da yaşar. Burada belirtmem gerekir ki, aslında anne-babasının ve vaftiz ebeveynlerinin maddi durumları oldukça iyidir! Özgür olma, kendi kimliğini bulma, gurur meseleleri, iflah olmaz yalnızlığı gibi nedenler yüzünden kimseden yardım istemez. Tabiatı gereği de, kendi ruhuna ulaşmak adına çıktığı bu yolculukta sersefil ve perişan olur. Sokaklarda, tren garlarında, düşküler yurdu gibi yerlerde uyur, yer-içer. 1997-98 gibi başlayan bağımlılığı, yaklaşık on yıl sürdükten sonra bir karar verir ve arınmak için devlet desteğinde tedaviye başlar. Metadona geçer. Bu devlet tarafından bağımlılıktan kurtulmak için kişiye verilen hafif bir uyuşturucudur. Bowen’ın tek geçim kaynağı, Londra’nın işlek caddelerinde, kırık olan ve koli bantıyla yapıştırılmış gitarıyla yaptığı sokak müzisyenliğidir. Modern bir toplumda yaşayan insanların tabiatı gereği (!!!), eski bir keşe, hiç kimse ücretli bir iş vermek istememektedir. Hatta insanlar onu gördüklerinde yollarını bile değiştirmektedirler. Onun tek amacıysa; kendi kendini imha etmeye çalıştığı hayat yolunda, Tottenham banliyölerindeki fukara evinin kirasını ve faturalarını ödeyebilmektir.

    Bob’dan Sonrası

    Bowen, 2007 yılının bahar aylarında bir akşam Covent Garden Sokağında müzisyenlik yaptığı bir akşamın eve dönüş yolunda, oturduğu binanın giriş holünde, bir kapının önünde ilk defa Kedi Bob ile tanışır. Tahminen beş ya da altı aylık, yara bere içinde, sıska, pireli ama ev hayvanı olamayacak kadar gururlu bir kedidir sarman Bob. Bowen’ın hemen kanı ısınır Bob’a ve alıp onu evine götürür. Fakirhanesini Bob ile paylaşmaya başlar. Kedi Bob için; uzun süreli, pahalı, eziyetli ve oldukça stresli bir tedavi sürecinin ana destekleyicisi olur Bowen. Aynen bir anne ya da baba gibi, kendi yemeyip yedirir kedisine. Bob’un tedavi masrafları, ilaçları, yemesi-içmesi; bir sokak sanatçısının gitarının tellerinden gelen tınılarıyla yere, kaldırıma atılan birkaç Peninin ve Bowen’ın insanüstü çabası sayesinde bertaraf edilir. Bob, iyileştikten sonra, sanki kendisini iyileştiren bu adama yaptıkları için teşekkür etmek istercesine, Bowen’a eşlik etmeye başlar. İkisi beraber tüm Londra’yı arşınlarlar. Yürüyüşler, otobüs yolculukları, turistlerle yapılan sohbetler, yakışıklı Kedi Bob ile fotoğraf çektirmek isteyen kedi dostu kadınlar ve onların bağışlarıyla bu iki dost yaşamla mücadele etme gücü bulabilirler kendilerinde. Bob ve Bowen, bir elmanın iki yarısı gibidirler. Bowen, Bob’un tasması elinde onunla beraber bize tüm Londra’nın en kuytu köşelerini, sokaklarını, meydanlarını, Pub’ları, mağazaları, müzeleri, özetle Lodra’da gezilecek neresi varsa, bizi de arkalarına takıp tüm kenti dolaştırırlar. Aslında bu noktada kendimi Guillaume Apollinaire’nin “İki Kıyının Avaresi” isimli kitabını okuyor gibi hissettim. Zira o kitapta da, Apollinaire, sizi koluna takıp tüm Paris’i dolaştırır. Efsane bir yolculuğa çıkartır sizi. Bowen da, bir tur rehberi görevine soyunup tüm kenti, O ve omzuna alıp taşıdığı Kedi Bob ile beraber dolaşmanın keyfini bizlere de yaşatıyor bu sımsıcak özyaşamsal öyküde. Bob aslında hem Bowen’ı hem de biz okuyucuları daha iyi bir insan haline getiriyor. Yalnızlığın sadece Yaratıcıya dair bir his olduğunu ve varlıkların; ister insan ister hayvan olsun, asla yalnız olarak bu hayatta galip gelemeyeceklerini kulaklarımıza küpe yapıyor adeta.

    Bowen; hayattan beklentisi olmayan, gelişine yaşayan müptela sokak sanatçısı ile Bob, birbirlerine verdikleri yeni bir umut ışığıyla: “Sokaklarda müzik çalıp para kazanmak, artık bunu yapmaktan keyif alıyorum! Bunu söylemeyeli ne kadar uzun zaman oldu…” diyecek kadar ileri gidip hızla giden hayat trenine tutunuyorlar adeta.

    Bir kedi, sizi insanlaştırabilir mi? Cevabını merak mı ediyorsunuz? Lütfen bu güzel kitabı okuyunuz. Tadı damağınızda kalırsa da üzülmeyiniz! “Bob’un Dünyası” adlı devam kitabıyla, Bob ve Bowen’ın sizi sevgiyle sarıp sarmalayan yeni maceralarına eşlik edebilirsiniz…

    Süha DEMİREL, 1 Şubat 2014.

    ***

    Kitabın Künyesi:

    Sokak Kedisi Bob
    James Bowen
    Yabancı Yayınları
    4.Baskı, Eylül 2013, İstanbul
  • Doğru haklısınız alıntılarıyla belki sizi bunaltmış olabilirim ama kendime hakim olamıyordum
    Paylaştığım alıntının altında daha etkileyici bir alıntı daha buluyordum ve paylaşma gereği duyordum.

    Kitap mı? Kitap efsane, anlatmamı istiyorsun o kadar basit olmamalı benim bu kitabı anlatmam yada senin bu kitabı anlaman.

    Tabi herkesin dediği gibi okuman lazım. Belkide hep duyduğun ama bir türlü fırsat bulamdığın bu kitap:

    Yaşanmış gerçek olaylardan yazılma mektup şeklinde bir eser. Eser Alman bir gencin yasak bir aşkından bahsetmiş.
    Werther nişanlı olan Lotta' ya olan aşk'ının acının ızdırabını nirvana boyutlarda yaşayan stajyer bir genç kendisi resim yapmayı seven kültürlü akıllı ve bir o kadar bilgi biri

    Lotta' nın evlenmesiyle çöküşe geçen Werther bu acı ve ızdıraba dayanamayıp akşma saat on iki sularında Lotta'nın ona yolladığı silahla intihar eder...

    Bunların tümü bir yana Alman halkın çoğu kişisi bu eserden etkilenip intihar ettmiştir
    Alman yönetimi kitabı bir süreliğine yasak etmek zorunda kalmıştır.
    Ne kadar anlatmak istesemde sizlere okunmadan olmaz .

    Iyi okumal dilerim
  • KENTAUR'LAR - İksion'un oğulları; Thessalia'da yaşayan, gövdelerinin üst kısmı insana, altı ata benzeyen efsane yaratıkları, at-insanlar. Vahşi yaradılışlı olduklarını Lapith'ler ile yaptıkları kavgada göstermişlerdi.
  • Şamil Basayev Efsane Çeçen komutan. İslami bir yaşam İslami bir hayat. Her yaptığı güzel işlerde Allah rızasını gözeten, bilen ve bizimde attığımız her adımı sadece O'nun rızasına uygun atmamızı öğütleyen gerçek bir mücahit.
    ÇEşitli zorluklarla Ruslara kafa tutan bir mücahit. Hiç taviz vermeden her savaştığında Allahın yardımıyla harekete geçen Mücahit bir Çeçen. Allah ondan razı olsun. İslamı hakkıyla yaşayan ve yaşatan bu hayatta layıkıyla yerine getirdiği göreviyle şerefli bir şekilde Allah yolunda şehit olmuştur.
    Kitapta hayatından az bir kesit ele alınmışsa da yine de başka kitaplardan kaynaklardan da ele almak faydalı olacaktır.
    Cihadla başlayıp iyilik, eğitim, tecrübe , savaş hilesi, strateji, kusur, taktik, sebat, dert, zorluklar, akıl, risk , azim, karar, dostluk, cömertlik, namaz, zafer, yalnızlık, sevgi,
    adalet, sabır, korku, huzur düşmandan nefret etmek, iman, önsezi, dinlenmek, görev, küçük şeyler, kendine güvenmek, başklarına güvenmek................ gibi konuları ayet ve hadislerle ele alarak bir müslümanın mücahidin nasıl davranması gerektiğini dile getirmiş ve kendisi bizzat bunları hayatına uygulamış bir islam mücahididir.
    Dua ve selametle......
  • Bu kitabın Iyi anlaşılması için yazarıyla yapılan röportaj ı incelemeye koymayı uygun gördüm Herkese iyi okumalar..


    Yazar – Şair  Nesimi Aday’ın Dersim Gazetesi’nde Yazar Faik Bulut ile yaptığı ‘Horasan’dan nasıl geldik?’ kitabına ilişkin yaptığı röportajın tamamını olduğu gibi yayınlıyoruz.

    Türkiye’deki Alevilerin çoğu ve Dersimlilerin neredeyse tamamı Horasan’dan geldik derler. Bunun maddi temelleri nedir, en azından gerçek midir araştıran soran olmamıştı pek. Oysa Horasan’dan sadece gelen olmamıştı, giden de olmuştu. Hatta gidip gelen olmuştu. Uzun bir tarih aralığına tekabül eden bu göçlerin bilinen en büyüğü ise Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail savaşı sırasında cereyan etmişti.

    Yine başka bir klişe de Horasan’dan gelenlerin Orta Asyalı Türk olduğuydu. Oysa yapılan alan çalışmaları ve tarihsel kaynaklar bunun hiç böyle olmadığını gösteriyor. Horasan’dan Anadolu’ya hele Dersim ve çevresine yerleşen Alevilerin hemen tamamının aslen Kürt (Kurmanç-Kırmanc/Zaza) oldukları, dahası sadece Alevi olmadıkları, Sünni ve Şafii Kürtlerin de bu göç yollarına düşürüldüğü/düştüğü görülüyor.

     

    Araştırmacı-Yazar Faik Bulut, Horasan ve Alevilik konusunda ilk çalışmalardan biri olan ‘’Horasan Kimin Yurdu’’ isimli kitabından 20 yıl sonra ‘’Horasan’dan Nasıl Geldik?’’ isimli yeni bir araştırma-inceleme yayımladı. ‘‘Alevilerin Yol Hikâyesi’’ alt başlığıyla sunulan kitap, alan çalışmaları yapılarak hazırlanmış kapsamlı bir içerik oluşturuyor. Faik Bulut, hazırlık sürecinde bir kaç kez İran Horasan’ına seyahate çıkmış, bölgede yaşayan halkların sosyokültürel yapısına dair gözlemlerde bulunmuş ve belgeler ışığında kapsamlı bir çalışma yapmış.

    Yazar, bu seyahatlerde hem kamuoyu hem de kendisi için yeni ve ilk denebilecek bilgi ve belgelere ulaşmış. Kitabın yazılma serüveni 5 yıl sürmüş. Sonuç olarak kapsamlı ve doyurucu bir eser çıkmış. Faik Bulut, ‘’Horasan’dan Nasıl Geldik?’’bağlamında Horasan, İran, Kürdistan, Azerbaycan ve Anadolu’ya göçleri, göç süreçlerinde yaşanan sosyal değişimlerin günümüze etkilerini anlatıyor.

    Nesimi Aday:Horasan konusunda ilk kitabınız ‘‘Horasan Kimin Yurdu’’ 1998 yılında yayımlanmıştı. 20 yıl aradan sonra sizi Horasan’a yönlendiren nedir?

    Faik Bulut: İki ana neden söz konusu. İlki şu: İran’a gitmeden, alan çalışması yapmadan sadece farklı dillerde yazılmış olan çeşitli kaynaklardan yararlanarak yani masa başında hazırlamıştım Horasan Kimin Yurdu isimli kitabı. Oysa elinizdeki bu son kitabı hazırlarken,belki bine yakın kaynaktan yararlandım ve bu süre içinde Horasan’a da gittim, gözümle gördüm. Horasanlılarla konuştum.

    İkinci neden ise şudur:  Kürt kimliğinin çok tartışıldığı bir dönemde, bunu inkâr etmek isteyen resmi ya da sivil (Türkçü, Türkmenci ve kimi Alevici) kesimlerin de kulaktan dolma rivayetlere dayanarak, biraz da Kürt kimliğinin önünü kesmek için,  asıllarını Horasan’a dayandırmalarıydı. En popüler kanıtları da şuydu: “Biz Horasandan geldik!” Bu iddianın ve söylemin, çok tartışıldığını gördüm. Bu durumda  meselenin temeline, özüne esasına inmek gerektiğini düşündüm.

     
    Çünkü bu meseleTürklük, Kürtlük, Alevilik meselesi değildir. Horasan algısı, kavramı Türkiye’de o kadar tahrif edilmişki?! Oysa gerçekler, hep aynı gerçekler. Ben alt üst edilmiş, tahrif edilmiş,  saptırılmış bu gerçekleri ayağa kaldırıp, yerli yerine oturtmaya çalıştım.

    Nesimi Aday: Horasan’a kaç kez gittiniz?

    Faik Bulut: Horasan’a dört defa gittim. Esas olarak Meşhed’e gittim. Çünkü konaklanacak yerler burada daha olanaklı. Kürtlerin çoğunlukla yaşadığı Nişabur’a, Şirvan’a (Şirvan ismi Kürdistan’ın birçok yerinde var, Azerbaycan’da da var) Çınaran’a, Koçan’a, Bojnurd’a, Tus’a gittim, adım adım gezdim, sokaklarında dolaştım.

    Nesimi Aday: Horasan’ın kelime anlamı, etimolojik kökü nedir?

    Faik Bulut: Zaten Xuristan deniliyor. Xur güneşin doğduğu ufuk taraf, yani doğu demek, –istan da bir mekanı ifade eder. Güneşin doğduğu mekan denilebilir.

    Nesimi Aday: Dilleri nedir bu insanların? Kurmancî ya da Zazakî (Kırmanckî) konuşuyorlar mı hala?

    Faik Bulut: Genelde Kurmancî konuşuyorlar. Ama az da olsa Zazakî/Dımılkî konuşan var. Kendilerini Kürt kimliği üzerinden tarif ediyorlar. Alevilik üzerinden değil. Çünkü Şiileşmişler. Orada şov yapan bir sanatçıyla tanıştım. Bizim Kürtçemizi; Kurmancî ve Zazakîmizi espri konusu yaptı. Dedi ki ‘’gelmişkır, gitmiş kır diyerek Kürtçe konuştuğunuzu mu zannediyorsunuz?’’

    Nesimi Aday: Burası, Deylem bölgesini kapsıyor mu?

    Faik Bulut: Yok. Deylem ile  Mazanderan Horasan’dan ayrılar. Ancak Bu sonuncu mıntıkanın Horasan’la coğrafi komşuluğu var. İngilizce yayınlanan Encyclopedia Iranica ve Encyclopedia Britannica gibi ciddi kaynaklara bakılırsa, Deylem bölgesinde yaşayan Zazalar esas olarak Dicle-Fırat havzasından oralara gitmişler. Bunların bir kısmı (bir kolu veya bölüğü) ise, bir Bizans tarihçisine göre Hevraman bölgesinden, Musul-Kerkük civarından savaş nedeniyle daha önceleri Anadolu’ya veya yukarı Mezopotamya denilen mıntıkalara göçmüşler.

    Sözünü ettiğim ansiklopedinin İran ile ilgili olanını, İran’da İmam Rıza makamının içindeki devasa kütüphanede buldum. Daylam maddesine baktım. İngilizce şöyle yazıyor: Deylem halkının önemli kavim ve kabileleri (farklı kolları), daha önce Harput bölgesinde yani Dicle ve Fırat nehrinin arasında yaşıyormuş. Sonradan Deylemistan’a göçmüşler. İyi savaşçı olduklarından İsfahan’da hükümdarların (Selçuklu)Saray Muhafızı olarak görevlendirilmişler; bazı kolları da Anadolu üzerinden Mısır’a paralı asker sıfatıyla gitmişler.

    Demek ki Dersim ve çevresine, önceleri Fırat-Dicle havzasından göçtükleri Deylemistan’dan daha sonra tekrar gelip yerleşmişler. Bu tarihi gerçek, “Aslımız Deylemlidir, Deylemistan’dan geldik” iddiasında bulunarak kendilerini Kürt halkından ayrı tutan/farklı gösteren çevrelerin görüşlerine terstir. “Biz, Deylem’den geldik” söylemi, aslında sonu olan ama başı olmayan bir iddiadır. Bağlantılı olarak belirteyim: Hewraman İran’ın güneyindeki otantik Kürt coğrafyasıdır. Goran lehçesinin Hewramanî alt lehçesi konuşulur. Oraya giden Dersimli veya bir Zaza/Dımılî, bir kaç saat içinde o dille ilişki kurabilir, konuşabilir..

    Nesimi Aday: Horasan’ın yapısına geri dönersek; Anadolu’da yaşayan Alevilerin büyük kısmı,“Horasan’dan geldik” diyor. Son yıllara kadar da, Türk-İslamcı yazarların telkiniyle ‘’Horasan’dan geldik,o halde Türk’üz’’ diyenler vardı. Hatta Horasan’ı Orta Asya da bir yer sananlar bile var. Sizin gibi bir kaç araştırmacının yazdıklarından sonra bu anlayışın değiştiğini gözlemliyoruz. Horasan neresi, Alevilikte neden bu kadar başat bir yer tutuyor? Küçük Horasan ve Büyük Horasan neresi? Merv şehrinin önemi nedir?

    Faik Bulut: Horasan aslında, kadim Dersim gibidir. Bu da Bingöl’ü, Varto’yu, Gümüşhane’yi, Malatya, Koçgiri’yi kapsar. Bugün Tunceli vilayetini kapsasa da öyle değildir. Yunanlıların, Anadolu için “güneşin doğduğu yer demesi” (Anatolia) gibi Horasan da orada yaşayan halklara göre “güneşin doğduğu taraf” ve yerdir. Ucu bucağı olmayan; şu andaki 5-6 Türkî cumhuriyetini, Pakistan, Afganistan, Sibirya’nın güney kesimlerini kapsayan, hatta Moğolistan’ın belli bölgelerine uzanan bir coğrafya. Ama günümüzde bu büyük coğrafya, sanki sadece İmam Rıza’nın kabrinin olduğu bölgeden ibaretmiş gibi sunuluyor. Bu gayretkeşlik niye? Burada kasıt ve tahrifat var. Dolayısıyla Büyük Horasan ve Küçük Horasan diye ayırmak lazım. Büyük Horasan mevcut Türkistan’ın iki bölümünü yani Çin’de, Rusya’da olan Türkistan ve İran’ın da belli bölgelerini kapsıyor.Türk soylu kavim ve kabilelerin asıl çıkış yerleri büyük Horasan yani Türkistan güney Sibirya stepleridir.Türk boyları, MS 9. yüzyılda yaklaşık 700’lerden itibaren Küçük Horasan ve Maveraünnehir’in İran tarafına akınlar halinde gelebilmişler. Türkçü fikir erbabı, Alevilik ile Türklük kavramını aynılaştırmak ve özdeş kılabilmek maksadıyla genel Horasan kavramını, şu anda İran’daki İmam Rıza’nın ziyaretgâhınınbulunduğu Meşhed şehriyle mahsus özdeşleştiriyorlar. Oysa Meşhed, eskiden basit bir köymüş; sonradan gelişmiş. Şimdi de Horasan denen eyaletin başkenti olmuş.

    Nesimi Aday: Horasan’da yaşayanların Alevi/Kızılbaş olduğuna dair yaygın bir kanı var. Fakat obölgede Sünni Kürtler de varmış, doğru mu?

    Faik Bulut: Sünni Kürtler az kalmış. Aslında Yavuz-Şah İsmail mücadelesi döneminde iki ülkenin sınır boylarında yaşayıp İran tarafına taraftan gidenlerin çoğu Sünni Kürt aşiretlerdi. Azerbaycan-Ermenistan-Karabağ-Kızıl Kürdistan veya Kurdîstana Sor-Kars yöresinde yaşayan Şii/Kızılbaş Kürtlerin oranı dikkat çekecek kadar kalabalıkmış. Sünni Kürt aşiretler Silvan, Muş, Erzurum, Kars, Ağrı bölgesinden gönderilmişler veya kaçıp gitmişler. Tabii Malatya, Sivas, Çemişgezek, Bingöl, Harput, Maraş, Adıyaman bölgesinden gidenler yine Kızılbaş Kürtler var.

    Mevcut durumda beni en çok şaşırtan şey şu oldu: Sanıyordum ki İran’a geçip Horasan’da yaşayan herkes Kızılbaştır! Meğer öyle değilmiş; çoğu Şiileşmiş. Mesela bir eve gittim kadınları çarşaflı ve erkekleri namaz kılıyordu.“Sizi Kızılbaş biliyordum?! diye sordum. “Şiileştik, pek azımız Kızılbaş kalıverdi!” dediler.

    Nesimi Aday: İran Devleti’nin yoğun bir asimilasyon politikası güttüğünü ve oradaki Alevi toplulukları Şiileştirdiği haberleri doğru o zaman…

    Faik Bulut: Şah İsmail devrinde “Rıza Şehri” yani eşitlikçi ütopik toplum özlemiyle oraya giden Aleviler de var. Ama bu güzel düşün karşılığını orada (İran toprağında) bulamıyorlar. Tersine; Safevi Şahları, Kızılbaşlık yerine Şii inancını dayatıyorlar. Kızılbaşlar erenleri ve pirleri, buna itiraz ediyorlar. İtiraz edenlerin önde gelenlerini tasfiye ediyorlar; ya görevden azlediyorlar, ya bastırıyorlar, yahut katlediyorlar. Bir bölümü de Horasan’da sınır bekçileri olmak üzere bölgeye sürülüyor.

    Günümüzde ise İran’ın Şii inanç baskısından dolayı mevcut Aleviler,kendi inanç ve ayinlerini rahatlıkla yapamıyorlar. Cem cemaatlerini, adap erkânlarını gizli saklı yürütüyorlar. Kızılbaş kimliklerini ön plana çıkaramadıkları için de Şiileşme başlamış. Onlar, hem Şah Pehlevi döneminde hem mevcut İslami iktidara karşı Kürt kimliklerine sarılıyorlar: “Kürdüz” diyorlar.

    Öte yandan Horasan’dan gelenler sadece Alevilerdenibaret değil. Büyük Sünni Kürt aşiretleri de oralardan göçüp gelmişler. Brukan (Van), Perçıkan (Malatya-Adıyaman), Reşoyan/Rişvan, Rışwan (Adıyaman) Dırêjan (Malatya), Hesenan (Muş) gibi aşiretler buna örnektirler. Aralarındaki bazı kollar, zamanla Kızılbaş olmuşlar. Ama Sünni kalanlar çoğunlukta. Demek ki Horasan’dan hem Aleviler hem Sünniler; aynı zamanda Türk ve Kürt boyları da gelmişler. Dolayısıyla ‘Horasandan geldik, o halde Türküz’ lafının tarihi temeli yoktur.

    Nesimi Aday: Türkiye’deki bazı Kürt Alevilerin kendilerini inanç kimlikleri üzerinden ‘biz Kürt değil, Aleviyiz’ demeleri gibi mi?

    Faik Bulut: Evet, benzer şeyler. Ki Maraş’tan giden üç köy var. Hatta Ayetullah Maraşî diye ünlü bir öncülerinin adını okumuştum. Kum’da yaşıyorlar. Belli ki Sinemilli bunlar; ama orada Şiileşmişler.

    Bir de şöyle bir olgu var: Türklerin Maverrünnehir (Ceyhun-Seyhun) bölgesine inmeden çok önce Kürtler, Merv, Buhara ve Semerkant’a gitmişler. Hatta oraları denetimlerine geçirmiş; oymaklar ve yerleşim birimleri kurmuşlar. Bunların ki, 1514’teki Çaldıran Savaşından çok çok önceki tersine bir göç. Sonra Moğolların istila döneminde Türkler, Acemler ve diğer etnik topluluklarla birlikte batıya sürüklenmişler. İstila dalgası sona erince bu sefer tekrar İran ve Horasan tarafına dönmüşler ki, bu ters göçün tarihi de Çaldıran’dan öncesine denk düşüyor. Demek ki bahsettiğim bu son göçlerin Şah İsmail ve Kızılbaşlık ile herhangi bir ilgisi bulunmuyor. Kavim ve kabileler, can havliyle Moğol akınları önünden kaçıp Irak, Suriye, Kürdistan ve Anadolu’ya sığınmışlar. Mesela Sinemillier Abbasi döneminde, Ebu Müslim Horasani’yle birlikte önce Musul’a gelmişler, oradan Anadolu’ya geçmiş; Erzincan-Elazığ hattında bir müddet kaldıktan sonra Elbistan yörelerine yerleşmişler.Moğol istilasında yaşananların hemen aynısı Timur akınları sırasında gerçekleşmiş. İnsan korku belasına, Horasan ve İran yaylarından Azerbaycan, Anadolu, Kürdistan, Irak ve Suriye taraflarına kaçmışlar. 1400 yılına kadar gerek Timur ve Moğol akınları nedeniyle Anadolu’ya sürekli geliş ve gidişler var.

    Nesimi Aday: Peki, nereden çıktı bu Horasan Aleviliği, bu isim nasıl kavramsallaştı?

    Faik Bulut: Tarih, ortaçağda Horasan Aleviliği diye bir kavramdan söz etmiyor. Tasavvuf hareketinin Horasan ekolünden bahsediyor. Üstelik o bölgenin hemen tümüyle Sünni egemenliğinde olduğuna dair kayıtlar var. Evet, eskiden beri Bâtıniler ve Şiiler de oradaymışlar. Hatta Şiilerle akraba inanca sahip Zeydiler de varlarmış. Fakat onlar, egemen değiller; daha çok muhalif fırkalar, hizipler ve topluluklar halinde mevcutlarmış. Dolayısıyla şimdilerde Anadolu Aleviliği denilen kendine has, özgün bir Alevilik yokmuş ortaçağ devrindeki Horasan’da.

    Horasan Aleviliği; kanımca iki yerden: Birincisi, inanç esaslı yarı efsane yarı gerçek tarihi olaydan: M.S. 700’lerden sonra Emevi karşıtı muhaliflerin tümü Horasan’da toplanmışlardı; Abbasiler, Fatımiler, Şiiler, Zeydiler, İsmaililer ve Ehlibeyt sevdalıları (özellikle Hz. Ali’nin Fatma’dan olmayan oğlu Muhammed bin Hanefiye’nin izleyicileri sayılan Haşimiye fırkası veya hareketi) örgütlenme yapıyorlardı. Örgütleyiciler arasında Ebu Müslim Horasani ve çevresinde biriken Bâtıni, Zerdüşti/Mazdekçi ve Şamanist kümeler vardı. Muhammed peygamberin amcazadelerinden olan ve bu anlamda Hz. Ali’nin de akrabası sayılan aristokrat Abbasi sülalesinin desteğiyle, Ebu Müslim ön plana çıktı. Her şeyi eline aldı. İsyan hareketini yönetti. Ancak sanılanın tersine, Ebu Müslim’in isyanına katılanların büyük bir bölümü Arap kabileleriydi. Yani Türklerin, İranlıların ve Kürtlerin isyanın ilk döneminde büyük katılımları yoktu ve rolleri de azdı. Ebu Müslim Horasan’dan İran, Irak (özellikle Musul-Kerkük üzerinden) ve Anadolu’nun güney kesimine geldikçe Kürt, İranlı ve Türk katılımı biraz arttı. Örneğin Ebu Müslim, Emevi hükümdarına öldürücü darbeyi Nusaybin-Cizre hattında vurmuştu. Ebu Müslim Horasani ismi efsaneleşince, Horasani (Horasanlı manasında) lakabı da destanlaştı. Zafer sonrasında artık herkes kendini siyasi düzlemde Horasani yani Horasanlı sayıyordu ki, zulme karşı başkaldırının bir ifadesiydi bu.

    İkincisi de Cumhuriyet döneminin ideolojik Türk Tarih Tezi anlayışından türemiştir.O devrim önemli tarihçisi ve bu düzlemde teorisyeni sayılan Prof. M. Fuad Köprülü, “Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar” isimli kitabında, halk İslam’ı denilen inancın izini sürmüş; bu arada “Horasan Erenleri” diye bir kavram öne çıkarmıştı. O kitaptaki bazı notaları eleştirdim kendi çalışmamda. Şu kadarını söyleyebilirim: “Horasan Aleviliği” diye bir ekol, bir yol, bir sürek yoktur. Esasında bugün bildiğimiz anlamıyla Horasan’da Aleviler de yoktular. O devirdeki Aleviler, daha çok, “Bâtıni, Rafızi, Şii, Zeydi, Zındık” filan gibi isimlerle adlandırıyorlardı. Hepsinin ortak özelliği Ehlibeyt sevdalısı olmaktı; bu temelde muhalefet yapabiliyorlardı. Ayrıca Horasan’da bugünkü anlamıyla tek bir Alevilik tanımı yoktu; oradaki insanları örgütleyen tek bir merkez de yoktu. Ehlibeyt ve Bâtınilik propagandası yaparak insanları örgütleyenlerin bir kısmı Mısır’dan gönderilen Fatımi Devletinin görevlileriydiler; bazıları Taberistan’dan giden Zeydi propagandacılarıydılar, kimileri İsmaili mezhebinin önderi Hasan Sabbah’a bağlılarıydılar, kimileri Şii ve bazıları da Türk kökenli halk tasavvufçusu idiler.

    Horasan’dan gelen Bâtıniler, Anadolu’da henüz Alevi ismini almamışlardı: Onlara “Zındık, Işık tayfası, Rafızi” filan deniliyordu. Şah İsmail devrinde Kızılbaş diye isimlendirildiler. 1700’lü yıllardan itibaren bugünkü adlandırmayla Alevi ismiyle anılmaya başladılar.

    O halde Anadolu’daki Alevilerin,“Horasan Aleviliği” diye bir söylemi veya kavramı benimsemelerinin iki ana nedeni daha var: Bir: Türklerin Orta Asya’dan geldikleri fikri, Batılı tarihçi ve araştırmacıların tespitidir. Doğru bir tespittir. Ancak bunu okuyan Türk teorisyen ve aydınları, köklerini keşfetmenin ve uluslaşmanın hevesiyle, Orta Asya’yı, “Ergenekon Destanı”, “Manas Destanı”, “Bozkurt efsanesi”, “Dokuz Işık” hikâyesi gibi masallarla süsleyerek Turan ve Kızıl Elma ütopyaları görmeye başladılar. Sonra da bu Turancılık akımı devreye girdi. İttihat ve Terakki’nin Horasan kavramını öne çıkarması, Balkanlar ve Arabistan gibi ülkelerin kaybedilmesinden sonrasına rastlar. Osmanlı toprakları ardı sıra elden çıkınca, ellerinde bir tek Türk ve Kürt Aleviler kalmış oldu. Anadolu’nun Sünnilerine bile güven yoktu. İttihat ve Terakki adına Alevi araştırması yapan Baha Said, Sünni tarikatlar ve Saray İslamcılığına ver yansın edip, “Alevilerin ne kadar sadık, fedakar olduklarını; Türklüğün ve Müslümanlığın özünü koruduklarını” söyleyip durur. Bu bağlamda Horasan’a işaret eder. Demek ki İttihatçılar “Madem hepimiz Orta Asya’dan ve Horasan’dan geliyoruz. Horasan kavramı üzerinde durursak, böylece Türk ve Kürtleretrafımızda toplamış oluruz” diye düşündüler. İttihat Terakki’nin dağılan Osmanlıdan sonra, kalan halkları Anadolu merkezinde toplama fikri, Cumhuriyet döneminde hem mezhepsel olarak hem de etnik olarak asimilasyona çevrildi.

    Nesimi Aday: Biraz da Dersim’i, daha eski adıyla Çemişgezek’i konuşalım. Bilinenin aksine, ters yönde göçlerin olduğundan bahsettiniz, bildiğimiz kadarıyla Çemişgezek’ten (Dersim’den) ters göç de var. Siz Horasan’a yaptığınız seyahatte Çemişgezeklilere rastladınız mı?

    Faik Bulut: Osmanlı Safevi çatışmasında, kırka yakın Türkmen Alevi ileKürt Sünni beyi, Şah İsmail’e gidiyor. Onun yanında yer alabilmek için kendi şartlarını öne sürüyorlar. Her ne oluyorsa, Şah İsmail bunların çoğunu ya hapsediyor ya da öldürüyor. Bunun üzerine aşiretler tekrar toplanıp ne yapacağını konuşuyorlar. Tam bu süreçte Çemişgezekliler peyder pey İran tarafına, Safevilerin yanına göçüyorlar. Horasan’a henüz gitmiyorlar. Bir müddet Tebriz bölgesinde kalıyorlar. Çemişgezekliler ile diğer Alevi veya Sünni inançlı Kürt aşiretlerinin Horasan’a gidişleri 1550’li yıllarda başlar ama daha çok meşhur Şah Abbas’in iskân (toprağa yerleştirme) politikası çerçevesinde yaklaşık 45 ile 60 bin hane halkından Kürtleri Özbekistan ve Türkmenistan sınırına yerleştirmesiyle başlar. Maksat bu aşiretleri, hem hükümet merkezlerinden uzaklaştırmak hem de çapulculuk yapan Sünni ve Özbek akınlarından korumaktı.

    Nesimi Aday: İdris-i Bitlisi’nin bu süreçteki rolü ve konumu nedir?

    Faik Bulut: İdris-i Bitlisi, Halvetilikbenzeri Sünni Suhreverdi tarikatı mensubudur. Sünni inançlı Akkoyunlu hükümdarının sarayında (Tebriz’de) kâtiplik yapmıştır. Başarılı biri olduğundan Şah İsmail, kendisini yanında çalıştırmak istemiş ama Bitlisi, bunu reddetmiştir. Çünkü babası, bir Safevi hükümdarı tarafından katledilmişti. Yavuz’un babası II. Bayezid daveti üzerine, İdris-i  Bitlisi Osmanlı Sarayı’na gitmiştir. Yavuz Selim tahta geçince, onu,  Doğu siyasetini (İran Şahları ve sınır Kürt Beyleri) konusunda danışman yaptı.  Evet, İdris, Yavuz’la birlikte Çaldıran seferine katıldı; savaş sonunda Osmanlı eline geçen Tebriz’de bir süre kaldı. Ulu Cami’de halka vaaz vererek Tebriz halkını Osmanlı yönetimine ısındırmış oldu. Buraya kadar İdris’in görevi, belirleyici değildir. Asıl işbirliği bu tarihten sonra başlamıştır: Şah İsmail, 1514’teki Çaldıran yenilgisinden iki yıl sonra, tekrar harekete geçmiş, kaybettiği toprakları yeniden ele geçirmek için Osmanlıya karşı büyük bir askeri hamle hazırlığı yapmıştır. Mesela bu çerçevede Diyarbakır şehrini kuşatmaya almıştır. İdris-i Bitlis’i hemen devreye girmiş; Yavuz ile bölgedeki Kürt aşiretlerinin beyleri arasında irtibat kurmuştur. Osmanlı tarafına geçmeleri için Kürt mirleri arasında propaganda yapmış; padişah tarafından kendilerine verilecek ödül vaadinin imzalı ve mühürlü senedini götürüp mirlere teslim etmiştir. Bunun üzerine Kürt aşiret reisleri ve mirleri, Osmanlı tarafını tutmaları karşılığında istenen taleplerini “Ariza” adlı bir mektupta sıralamışlar. Saray dilini ve siyasetini iyi bilen İdris-i Bitlisi, mektubu bizzat kaleme almış, kendi eliyle götürüp Yavuz Sultan Selim’e sunmuştur. Şöyle ki; mirlerin ve reislerin ortak mektubunu imzalayan Bitlis Hâkimi Şerefüddin Bey, Hizan Meliki Emir Davud, Hısn-ı Keyfâ (Hasankeyf) Emiri Eyyubîlerden II. Halil, İmâdiye Hâkimi Sultan Hüseyin olmak üzere 25-30 kadar Kürt beyi (Ümerâ-yı Ekrâd yani Kürt Mirleri), özetle şunu dile getirmişler: Şah İsmail’in Kürdistan beylerine ve halkına yaptığı zulümden kurtulmak için Osmanlıyla birlikte çalışma isteği; buna karşılık devletten beklenen mükâfat yahut Kürt mirlerinin talepleri.

    İdris’in öncülüğünde yapılan bu ittifak, mühürlü imzalı bir anlaşmayla sonuçlanınca Kürt beyleri ve aşiret reisleri, Osmanlı nezdinde temsilci saydıkları İdris-i Bitlisi’nin başını çektiği 10 bin kişilik bir gönüllü ordu oluşturdular; Şah İsmail’in Diyarbakır kuşatması için gönderdiği askerlerle savaşa girdiler. Şah ordusunu bozguna uğrattılar.

    Çemişkezekliler,  son yüzyıla kadar bu isimle biliniyorlardı ve çatısı altında 5-15 kabileyi topluyordu. Tam bilemediğim bir nedenle, bu isim (Fars aksanına uygun biçimde Çemişkezeklû deniliyordu) değişmiş; yerine Zaferanlû kabile federasyonu geçmiş.

    Nesimi Aday: Zaferanlılarla görüştünüz mü?

    Faik Bulut: Onların en önemli merkezi olan Koçan’da bazı mensuplarla görüştüm. 106 kabile var Horasan’da.Sanırım Şah Abbas döneminden sonra bir idari sistem kurulmuş. Özerklik değil yerel yönetimlerde inisiyatif tanımak için orada yerleşik veya göçebe olan Kürt ezbet, boy, kabile ve aşiretlerini birkaç aşiret federasyonu çatısı altında toplamışlar. Bu idare mekanizmasına “hanlık” adı verilmiş. Buna göre toplumsal/kültürel açıdan birbirine daha yakın olan kabileler, tek federasyon altında bulunuyorlar. Her federasyon, bünyesinde irili ufaklı 5 ile 20 kabileyi barındırıyor. Bu bağlamda 5-6 önemli aşiret federasyonu var. Eskiden Çemişkezeklû diye bilinen federasyon, sonradan Zaferanlû ismiyle anılmaya başlanmış. Muhtemelen Çemişkezeklûların sosyal ve ekonomik gücü azaldığından bu isim değişikliği yaşanmıştır yahut devletin Çemişkezeklûlere karşı bir tutumu olmuştur. Çünkü Çemişkezeklûlar, Qaçar ve Pehlevi hükümdarları devrinde birkaç kez isyan edip, başka mıntıkalara sürülmüşler; kızları gelinleri esir alınarak Türkmenistan Sünnilerine cariye diye satılmıştır. Hanlık yönetimini hatırı sayılır bir şahsiyet temsil ediyormuş; o da devlet ile aşiret federasyonu arasında bir köprü işlevi görüyormuş. İslam Cumhuriyeti kurulduktan sonra, hanlık sistemi ortadan kaldırıldı. Han sıfatı taşıyan temsilcilerin de pek hükmü kalmadı.

    Nesimi Aday: Göçlerle ilgili ‘doğudan batıya olur’ şeklinde klişe bir kavram var. Sizce bu yoğun göçün nedeni nedir?

    Faik Bulut: Çoğu savaşlardan kaynaklı olsa da yaşamsal nedenler de var. Bunlar, çoğunlukla küçükbaş hayvancılığı (koyun-keçi vs) yaptıklarından yaylalara gidiyorlar. Zamanla, ihtiyaca göre daha uzak yerlere göçebiliyorlar. O yıllarda develeri ve atları varsa uzun göçlere (Moğolistan’dan Ukrayna’ya) gidiliyor. Ama koyun keçi besliyorsa,(Horasan’dan Anadolu ve Mezopotamya’ya) daha kısa göçler yapılıyor.

    Nesimi Aday: Dersim’deki Şekakiler (Şavaklar) gibi. Şekakiler iç savaştan dolayı, yani son 40 yılda Dersim’den Erzurum ve Erzincan’a göçtüler.Dolayısıyla hayvancılık yapan yarı göçer Kürt aşiretlerinin binlerce yılda nerelere göçmüş olduklarını, ne kadar dağıldıklarını tahmin etmek zor olmasa gerek. Bu kitabın yazılma sürecinde Şekakilere dair yeni bilgilere ulaşabildiniz mi?

    Faik Bulut:Turistik bir gezi münasebetiyle İran’daki Hewraman, Luristan ve Kürdistan bölgelerini gezerken, şunu öğrendim: Meğer Celali denen aşiret konfederasyonu, Şikak üst konfederasyonunun bir koluymuş; bir ucu da Irak Kürt bölgesinde Gelalê veya Gilala denen mıntıkaya kadar uzanıyormuş. Şavak topluğunun da Şikakların bir kolu olması muhtemeldir. Ama kesin kayıt olmadan konuşamam. Onlar iki koldan gitmiş olabilirler: Şikakların bir kolu Dersim’e gelmişken, diğer bir kolu Musul’a kadar gitmiş. Türkçe kayıtlara yanlışlıkla Şebek diye geçen, aslından Arapça Şabak diye okunması gereken bu topluluk, Musul ile Kerkük çevresinde 40 köyden oluşuyor. Hepsi Bektaşi’dir. Kökenleri konusunda, bu topluluk içinde farklı görüşler var. Çoğu, “Kürt” olduğunu söylüyor; bazıları, soylarını Araplara ve Acemlere  bağlıyorlar  ya da Azerbaycan taraflarından geldiklerini belirtiyorlar; bir kısmı da “bağımsız bir etnik topluluk, millet olduğu” iddiasındadır. Sadece Türkiye’deki kimi Türkçü ve Alevi çevreler, Şavakların “Türk olduklarını” ileri sürüyorlar.

    Nesimi Aday: Haklısınız. Kürdistan Kültür Bakanlığı da yapan Felakettin Kakaî, bir söyleşisinde Kakaîlerin ‘Dersim’den Güney Kürdistan’a göçtüklerini’ söylemişti…

    Faik Bulut: Mümkün tabi. Aynı zamanda Kirmanşah dolayından Dersim’e de göç yaşanmış. Mesela Sivas Gürün’de Yaresan inancından olan Goranilerin olduğunu biliyorum. Tabii, yüzyıllardan bu yana asimile olmuşlar veya Kızılbaş inancını benimsemişler. Acaba Gürün ismi Goran adından mı geliyor diye düşünüyorum.Elimde belge olmadığı için sadece olasılıktan bahsediyorum.

    Nesimi Aday:Horasan’a geri dönersek; ortaçağda oradaki tasavvuf inancının Bâtınilik, Şiilik ve Alevilik Üzerindeki etkisi nedir? Hacı Bektaş Veli-Ahmed Yesevi ve Horasan Erenleri ilişkisi hakkındaki görüşünüzü merak ediyorum?

    Faik Bulut: Kazaklarla bir görüşmem olmuştu. Ahmet Yesevi’nin Türk değil Arap olduğunu söylemişlerdi. Aslında genel kanı da budur. Yesevi’nin anlayışında, bizim halk İslam’ı, popüler İslam dediğimiz tasavvufçuluk var. Onun Divan-ı Hikmet isimli derlemesini: Çerçevesi İslam olan bilgece sözler içeren bir kitap. Manas Destanı, İslam öncesi Şamanizm, Tengiricilik gibi Orta Asya inançlarının İslam anlayışıyla sentezlenmiş halidir Divan-ı Hikmet. Sözgelimi Türkî topluluklarda baskın olana Tengri (Gök Tanrı) kavramı çıkarılmış, yerine Allah inancı konulmuştur. Dış kabuğu İslam, içi hala Tengricilik’tir kitapta yazılanların.

    Ahmed Yesevi’nin Hacı Bektaş ile direkt bir alakası yoktur; aynı zamanın insanları değiller, uzun bir yaş farkı var aralarında. Dolaylı yollardan bir irtibattan, temastan ziyade bazı ayrıntılarda etkilenmeler olabilir. Mesela Hacı Bektaş’ın ondan feyz aldığı dini hocalardan biri, Hanefi mezhebine mensuptur. Fakat bu nokta, belirleyici olamaz. Çünkü İsa peygamber, Yahudiliğin bir mezhebine mensuptu; bu mezhep üzerinden bağnaz Hahamları ve Ortodoks Yahudilik inancını eleştiriyordu. Sonuçta Yahudilik’ten farklı bir din olan Hıristiyanlık ortaya çıktı. Keza Şeyh Addiy bin Musafir, başlangıçta İslam tasavvufundan etkilenmişti ama kurulmasına öncülük ettiği inanç, İslam ile uzaktan yakından ilgisi olmayan Ezdilik (Yezidilik) oldu.
    Buradan hareketle, Ahmed Yesevi ile Hacı Bektaş’ın farklı yollardan benimsedikleri inançsal öğreti, bildiğimiz anlamda tasavvuf bile değildi. Ayrıca tasavvuf akımı,  Ortodoks İslam’dan ayrışmadır; ona itirazdır. Tasavvufun bazı uç noktaları, bugünkü Bâtıniliğe, Kızılbaşlığa, Yaresanlığa, Nusayriliğe hatta Ezidiliğe kadar gidebilmiştir. Bir kolu da geleneksel pasifist tarikatçılık yoluyla Sünni mezhebininçerçevesinde kalmıştır. Bir anlamda düzen içi, sistem dışı akımların ayrışması gibidir.

    Horasan’daki tasavvuf da böyle bir şeydi. Koyu olanı da vardı,radikal Bâtıni olanı da. Aynı tasavvufçu dönüşümü, Kızılbaşların kutsal kabul ettikleri Erdebil Ocağı’nda görüyoruz. Ocak şeyhleri (Şeyh Cüneyd ve Şeyh Haydar, vs.) başlangıçta Sünni ve Şafii inançlıydılar; Erbil’deki Sünni tarikat dergâhlarıyla yakın ilişkisi vardı. Siyasal ve toplumsal nedenlerle, Safeviye tarikatı giderek Sünnilikten koptu; Kızılbaşlık erkânını benimsedi. Şah İsmail’in ölümünden sonra Şii-Kızılbaş sentezi oluşturuldu; torunu II. İsmail Sünniliğe meyletti ama zehirlenerek öldürüldü. Son durakta Kızılbaşlık yerine resmi Şiilik kurulmuş oldu.  Onun için Ortaçağ’da Horasan’da o benimsenen Aleviliğe,bugünkü anlamıyla Alevilik diyemiyorum.

    Nesimi Aday: O vakitEhli Haqya da Yaresan diyebilirmiyiz?

    Faik Bulut: O dönem genelde kendilerini Bâtıni olarak ifade ediyorlar. Ehli Beyt fikri değil de Ehli Beyt sevdalısı denilebilir. Çok sonradan, Alevi uzmanı akademisyen İréne Mélikoff’un dediği gibi 17-18. yüzyıllarda gelindiğinde bugünkü Alevilik oluştu; sonradan Anadolu Aleviliği şeklinde kavramlaştı. Bizim kafamızdaki kalıba göre Horasan’daki Alevilik tektir. 12 İmam olayıyla beraber ortaya çıkmıştır. Oysatarihi gelişim tersini kanıtlıyor: Mısır’da devlet kuranİsmaili inancından olan Fatımiler, kendi örgütçülerini Anadolu üzerinden Horasan ve Orta Asya’ya göndermişler; Fatımilerin radikal kolu sayılan Nizari İsmaililiği yani Hasan Sabbahçılar kanalıyla önemli oranda Orta Asya’da ve Horasan’da Bâtıni akım örgütlenmiş; geliştirilip yayılmış. Üstelik Şiiliğin tutucu ve uzlaşmacı, hatta İslam içi anlayışıyla mücadele ederek bu tür faaliyetlerde bulunmuşlar. Mesela herkesin gariban tasavvufçu diye bildiği Hallac-ı Mansur, Hasan Sabbahçıların Basra’daki örgüt sorumlularının önde gelenidir. Hacı Bektaş bile, Moğol akınları önünden kaçarken sığındığı Hasan Sabbah kalelerinde radikal İsmaili öğretisinden etkilenmiş, nasibini almıştır.

    Biz sanıyorduk ki Kerbela’dan ve Necef’ten Horasan’a giden örgütlü bir  grup var. Belli bir yere kadar doğrudur; Abbasiler ile Hz. Ali’nin Fatma’dan olmayan oğlu Muhammed’in Haşim isimli evladına bağlı (Haşimiye fırkası) dava sahibi yetkin örgütçüler, Irak ve Suriye çevresindeki propagandacıları Horasan’a göndermişler; Horasan’dan hac ziyaretine veya ticaret için Arabistan yarımadasına gelen kafileler arasında örgütleme yapmışlar. Ancak tek grup, bunlar değildir. Yukarıda bahsettiğim diğer Bâtıni inanç misyonerleri, Anadolu ve Kürdistan üzerinden İran ve Orta Asya’ya gitmişler.  Bu durumda dört beş çeşit Bâtınilik’ten (yani Ön Alevilik’ten) söz edilebilir. Ama bugünküne en yakın olan, felsefi olarak alt yapısını oluşturan Fatımilerin inanç propagandacılarısayılan (Dai) lakaplı “davetçiler”dir.

    Nesimi Aday: Hacı Bektaş-ı Veli’nin bu süreçteki konumu, etki ve yetki alanları nelerdir?

    Faik Bulut: Tatar istilasından kaçan Hacı Bektaş, Horasan’ın güneyindeki Kuhistan (Afganistan sınırına yakın Belucistan ve Sistan) denen dağlık bölgeye sığınıp bir süre orada kalmıştır. Keza Hacı Bektaş, bir süre için Hasan Sabbah’ın kalelerinde (birinin adı Girduh Kalesi) kalmış; İsmaili öğretiden feyz almıştır. İsmaililiği tam benimseyip benimsemediğini bilemiyoruz.

    Yetmemiş, Hacı Bektaş,  İran tarafındaki Kürdistan’a (Yaresanların olduğu bölge) geçmiş ve Anadolu’daki Kürt coğrafyasında bir süreliğine kalmıştır. Muhtemelen Malatya’nın Arguvan ve çevresi olmalıdır ki, onun talipleri, şimdilerde Hünkarlılar diye biliniyor. Demek ki Hacı Bektaş, her şeyi Orta Asya’daki Türkistan’dan almamış; yukarıda anlattığım yerleri dolaşarak çeşitli felsefi ve Bâtıni görüşlerle tanıştıktan sonra pişmiş; böylece kamil insan,”hünkar” olarak kabul görmüştür. Bütün şekillenmesi, o süreç içerisinde oluşmuş.Türkistan’dan yani Büyük Horasan’dan beri halis muhlis Alevi değildir yani. Aleviliği, muhtemelen Baba İlyas döneminde olgunlaşıp billurlaşmıştır. Onun üzerinde Baba İlyas’ın büyük etkisi de vardır. O da Ebu’l Vefa el Kurdî (yani Kürt Ebu’l Vefa) ve Dede Garkın süreğinden gelmiş; Baba İlyas’tan sonra yerine geçmiştir.

    Nesimi Aday: Mazdeklerin inanç felsefeleri ve komünal yaşayış şekilleri göz önüme alındığında, Aleviliğe etkileri büyük gibi görünüyor. Siz ne dersiniz?

    Faik Bulut: Mazdeklerin etkisine ilişkin iki yabancı kaynak okudum. Bu kaynaklar Türk olsa veya Kürt olsa, önyargıyla yazılmış, kendi milletlerini kayırıyorlar derdim. Bu iki kaynağa göre; Ebu Müslim Abbasiler tarafından katledildikten sonra, onun başyardımcılarından olan bir İranlı ilkçağlardaki ortakçı Mazdekçilik üzerinde bazı değişiklikler yapmış;  Horasan’daki Bâtıniakımla harmanlayıp bir sentez yapmış. O sentez, bugünkü anlamda tam Alevilik değildir ama ön Alevilik denen radikal bir koldur. Onun gerçekleştirmek istediği şey, şimdilerde komünal yaşam denen ama Batınilik ve Alevilik’teki “Rıza Şehri” (bir çeşit dünya cenneti toplumu)projesiydi.

    Alevi aydınları arasında yaygın olan şöyle yanlış bir kanaat oluşmuş:“Alevilik bir senkretik, yani bir sürü inançtan almış, harmanlamış, özümsemiş ve onlardan bir Alevi aşuresi yapmış.. Bu doğru ama yarım doğru.Farklı inançlardan birtakım öğe ve öğretiler alıp sentezlemek sadece Aleviliğe mahsus bir husus değildir. Benzer bir harmanlama ve sentez, Sünnilerde de olmuş.Özellikle Sünnilerin tasavvufi kesiminde çok olmuş. İçinde Eflatunculuk, Kabalcılık, Şamancılık, Zerdüştilik ve Polisyencilik gibi farklı dinlerdeki tasavvufçu anlayışları bulabilirsiniz. Hatta üstü kapalı doğa inançları (mesela dağ ziyaretleri, ağaçlara çaput bağlama gibi) bulabilirsiniz. Aleviler ay tutulunca, cinleri kovmak için teneke falan çalar, bu Sünnilerde de vardır. Bu, eski inançların Sünniliğe de gizlice yansımış halidir. Anadolu’da (Hatay-Tarsus-İzmir hattında) son şeklini almış Hıristiyanlık içinde eski animist ve putperest inançlar çok yaygındır. İncil’in satır aralarında bunların izini bulmak mümkün.

    Nesimi Aday: Ehli Beyt Aleviliğinin ya da Arap Aleviliğinin “Rıza Şehri” ütopyasında yeri var mı? Bir de bu komünal ütopyayı Mazdeklere bağlayabilir miyiz?

    Faik Bulut: Arap Aleviliğiyle ilişkisi yok. Diğer yandan Rıza Şehri ütopyası Mazdekçilere dayanabilir tabi. Bence Rıza Şehri’ni İslam içinde bir çerçeveye oturtan Fazilet Şehri’ni yazan Farabi’dir. Günümüzdeki Bahreyn’de İsmaili Fatımilerin radikal kolu olan Karmatiler, “Rıza Şehri” ütopyasını gerçekleştirmiş; yüz yıldan fazla yaşatmışlar. Farabi’den esinlenen Şah İsmail, Kızılbaşları ve Anadolu Alevilerini yanına çekebilmek için, “Rıza Şehri” (yani Safeviler devrindeki eşitlik ve özgürlük yurdu) fikrini ortaya atmış; bu cennetin kendi topraklarında olduğuna dair propaganda yapmıştır. “Şah’a gidelim” deyişi, biraz da bu propagandadan kaynaklanıyor…

    Nesimi Aday: Erdebil Ocağı mı bu ütopyayı güncellemiş oldu?

    Faik Bulut: Seni şaşırtacak ama Erdebil Ocağı, başlangıçta Şafi ve Sünni’dir. Hatta Şeyh Cüneyd, Şafi Kürtlerin yaşadığı Erbil’deki Sünni tarikat şeyhlerinden el almıştır. Ayrıca Erdebil Safevilerin siyasi sahneye çıkmasından önceki Azerbaycan’da, Şafilik çok üstün bir mezhepti. Moğolhanları geldikten sonra Şiilik yavaş yavaş gelişiyor. Sonraki  süreçte siyasete hızla giren Erdebil Ocağı, yine politik amaçlarla önce Şafi inancını bırakıp tasavvufa meylediyorlar; Ehlibeyt’ten yana tutum alıyor ve Kızılbaş oluyor, dört kuşak sonra da Şiileşiyor. Alevilikteki 12 İmam inancı,Şah İsmail döneminden gelir. Şah İsmail bile o dönem Kızılbaş değildir. Kendisini idam etmek üzere takip eden Akkoyunlardan kaçıyor;Hazar Denizi’nin Lahican isimli yöresinde gizleniyor; Kızılbaşlığa yakın bir felsefeyi altı sene boyunca oradaki mürşit ve pirlerden alıyor. Bir ara Bingöl’e geliyor. Gerek Türkmen gerek Kürt aşiretleri onu govend çekerek karşılıyorlar. Orada bir müddet kalıyor.Şah İsmail’in Kızılbaşlığı benimsemesi sürecinde Yaresan dediğimiz Ehli Haq inancınınetkisine değinmek lazım. Yaresan pirleri (veya sultan lakaplı din önderleri)  Şah İsmail adap erkan öğretmeleri için birkaç pir göndermişler. Bu münasebetle belirtmem gerekir: Yaresan inancının ulu önderi,  Sultan Sahak diyor ki; “ ben de güvercin donunda gidip Hacı Bektaş’ı ziyaret ettim.” Her iki olay, Ehli Haq öğretilerinin hem Kızılbaşlık hem de Alevilik üzerindeki dolaylı etkilerine ilişkin kanıt sayılabilir.

    Nesimi Aday: Hasan Sabbah ve Alamut Kalesi’nin Alevilikteki yeri etkisi nedir sizce? Ya da var mı böyle bir etki?

    Faik Bulut: Özel bir etkisi yok. Ama Fatımi davetçilerinin (Anadolu üzerinden Horasana gitmeleri) misyonunu,İsmaili önderi Hasan Sabbah devralmış. Gerek Fatımiler gerekse Hasan Sabbahçılar, Horasan’da örgütleme ve propaganda yapmışlar. Yukarıda ayrıntılarını verdik zaten. Onların en önemli şahsiyeti de Nasır-i Hüsrev’dir. O da Türkistan ve bölgesinde bir hayli çalışmış. Özbekistan ve Tacikistan gibi ülkelerde Hacı Bektaş pek bilinmez ama onun ayarındaki Nasır-i Hüsrev, hünkâr ve serçeşme olarak görülür.

    Nesimi Aday: Türk mü bunlar?

    Faik Bulut: Yok, değiller. Acemler. Hasan Sabbah’ın dip ataları Arap olabilir ama zamanla İranlılaşmışlar. İrani bir hikmet felsefesini yayıyorlar. Burada şunu söyleyeyim; Turancıların, Türkçülerin çok övündüğü Hacı Bektaş neden Türkistan, Özbekistan, Tacikistan ve çevre ülkelerde benimsenmedi; benimsenmiyor? Neden oralarda Kızılbaşlık yok denecek kadar az? Demek ki, Alevilik-Bektaşilik, öyle iddia edildiği gibi öz be öz Türk inancı değildir. Buna karşılık aynı coğrafyada Nasır-i Hüsrev ve İsmaili felsefesi benimsenmiştir.

    Nesimi Aday: Hacı Bektaş’ın bilinmemesi, tanınmaması konusunu az daha açsak mı, oralarda tanınmama sebebi ne olabilir sizce?

    Faik Bulut: Demek ki Hacı Bektaş Büyük Horasan denilen yerde bulunduğu devirde, bugünkü anlamda henüz Aleviliği benimsemiş değildi.O, yukarıda açıkladığım gibi İran’ın Kuhistan (Horasan eyaletinin güney kesimine komşu şimdiki Sistan ve Belucistan) ve Kürdistan gibi bölgelerine yaptığı yolculuk sırasında farklı Bâtıni inançlarla tanışmış, Hasan Sabbah kalelerine (Girduh Kalesi gibi) sığındığında İsmaili öğretisini almış ve nihayet Baba İlyas felsefesini benimsemiştir. Bunlardan sonra Alevi olabilmiştir.

    Nesimi Aday: Bu durumda Hacı Bektaş’ın Bektaşilik öğretisini İran ve Türkiye Kürdistan’ında yapılandırdığını söyleyebilir miyiz?

    Faik Bulut: Sana bahsettiğim bölgelerdeki yolculuğu sırasında Hacı Bektaş, mesela Anadolu’daki kadar bilge, olgun ve tanınmış bir inanç önderi, diğer bir deyimle hünkâr ve ser çeşme olmuş olsaydı; kaldığı Horasan, Kuhistan, İran Kürdistan’ı gibi bölgelerde taliplerinin, gönül erlerinin ve izleyicilerinin olması gerekirdi. Bu üç önemli bölgedeki yol ve inanç haritasına bakıyoruz; kendisinin etkilediği bir topluluk bulunmuyor; tersine, oradaki radikal Bâtıni inançtan, öğretiden ve felsefeden bizzat Hacı Bektaş etkilenmiş, olgunlaşmış ve bilgisine bilgi katmıştır. Bu sayede Hünkâr Hacı Bektaş oluvermiştir. Bu öğretiyi ta başından beri (yani Horasan’dayken) kurgulamış, kurmuş olsaydı o bölgeyi mutlaka etkilemiş olurdu. Buradan yola çıkarak şunu bile söylemek mümkün: Türkistan ve Horasan’dan yola çıkan inanç önderleri, pirler, serçeşmeler, erenler ve Türkmenler, normal göçlerle yola revan olmuşlar ama esas olarak Moğol akınları önünden kaçarak yola düşmüşlerdir. Bunların önemli bir bölümü, Hasan Sabbah’ın İran’da bulunan 40 kadar kalesinden birine veya birkaçına sığınmış; oradaki İsmaililerle tanış olmuşlardır. Aynı şekilde İran Kürt bölgesindeki Yaresan mensuplarıyla da karşılaşıp fikir alışverişinde bulunmuşlardır. Demek istediğim şudur: Sanılıyor ki topluluklar, erenler, pir ve mürşitler Horasan’da tam Aleviydiler; o halleriyle Anadolu’ya gelip yaşadılar. Bu, mantıklı değildir. Evet, insanlar Horasan’dayken Bâtıni akımlardan (ön Alevi) birini benimsiyorlardı; Ehli Beyt sevdalısıydılar ama Horasan’dan Anadolu’ya gelirken onlarca durakta konaklamış; belki aynı yerde 20-30-50 yıl kalmış, oradaki farklı inanç topluluklarıyla kaynaşmış ve daha sonra ya sürüsüne otlak bulmak için tekrar uzak diyarlara doğru yola revan olmuşlar; yine duraklamış 40-70 yıl kalmışlar. Yahut Moğol ve Timurlenk ordularının akınları karşısında Anadolu’ya, hatta Balkanlara kadar gidebilmişler. Bu sefer de oradaki farklı Bâtıni inançlarla tanışmışlardır. Alevilik, Bektaşilik ve Kızılbaşlık, bu tanışma ve kaynaşma serüveninden sonra yavaş yavaş şekillenip bugünkü halini almıştır.

    Nesimi Aday: Bugün Orta Asya dediğimiz bölgede yaşayan yoğun bir Alevi nüfusu yok? Şunun için soruyorum; Türkiye’de halen Orta Asya’dan geldik Türk’üz diyen Aleviler var. Biliyorsunuz bir kısım Kürt Aleviler de bunu söylerler. Ama o coğrafyada çok az Alevi Türk var.

    Faik Bulut: Evet, Alevi yoğunluğu yok. İsmaililer var. Ama İsmaililik İran’da yasak olduğu için gizlenmiş. Ama şimdiki Horasan’ın sınır bölgelerinde yaşayan az sayıda Kızılbaş var. Bunlar tipik Anadolu Yörükleri, Tahtacıları, Çepnileri gibi giyim kuşam olarak da bir birilerinebenziyorlar.Fakat çok küçük bir topluluk bunlar.

    Nesimi Aday: Bu topluluklara gerçek Türkmen diyebilir miyiz?

    Faik Bulut: Evet. Diyebiliriz.

    Nesimi Aday: Sizce Kürdistan’ın batı çeperinde yaşayan; yani Serhat bölgesinden alıp; Erzurum,  Gümüşhane, Erzincan, Tunceli,Malatya, Sivas, Kayseri, Maraş ve Antep’te yoğun olarak yaşayan Alevilerin Türklükle bir ilişkisi var mı?

    Faik Bulut: Hayır. Yok böyle bir şey. Bir defa Türkmen ismi bile yanlış sunuluyor. Ya da tarih sürecinde değişmişveya bir algı operasyonu olarak dolayıma sokulmuş. Bunu Claude Cahen “Osmanlılardan Önce Anadolu’’isimli kitabında anlatır. Türkmen ismini ilk kez Oğuzlar, Müslüman oldukları zaman, kendilerini Müslüman olmayan diğer Türk boylarından ayırmak için kullanmışlar. Yani Türkmen demek, “Sünni Müslüman olmuş Türk boyu” demekmiş. Dikkat edin: Oğuzlar ve Selçuklar Alevi değil,  Sünni Müslüman idiler. Türkmen sözünü bunun için icat edip kendilerine marka yapmışlar.

    O halde; Türkmen kavramı, Aleviliğe tekabül etmiyorAyrıca Osmanlı zamanında Türk kavramı yok. O kavram oluşmamış henüz. Sadece şu oymak, bu aşiret, falanca boy ismi geçer kayıtlarda. Türkmen sözcüğü Horasan ve Türkistan’da “Sünni Müslüman Türk” manasında kullanılırken, Anadolu’da anlam değişikliğine uğramış; bu kez Selçuklu ile Osmanlı’ya itiraz eden, yerleşik olmayan ve iskan (toprağa bağlı sabit yerleşim) politikasına karşı çıkan göçebe topluluklarını tarif eden bir kavram olmuş. Daha da önemlisi; madem Alevilik öz be öz Türklük idi; o zaman Alevilik-Kızılbaşlık, Horasan, Türkistan ve ardından Anadolu’daki bütün Türkboyları, oymakları ve toplulukları tarafından benimsenmedi! O tarihlerde İran’ın geneli Sünni’ydi, Şah İsmail yani Safeviler, Sünni Kürtler gibi İranlı Sünnileri de önce Kızılbaş yaptı; evlatları da her iki kesimi Şiileştirdiler.

    Nesimi Aday: Ebu Müslim Horasani’nin soy kimliğiyle ilgili bir bilgi belge var mı?

    Faik Bulut: Tartışmalıdır. Arap diyen var, Kürt diyen var, Fars diyen var. Oxford Üniversitesi’nde görevli M. A. Shaban diye bir Ortadoğulu akademisyen, “Abbasi Devrimi” başlıklı İngilizce eserinde yazmış: Ebu Müslim’e sormuşlar “Kimsin; aslın, faslın nedir?” Ancak o, bu soruyu şöyle cevaplamış: “Emevi zulmüne karşı