• 94 syf.
    ·Beğendi·8/10
    ".. tutkuyla başlayan olaylar örgüsünün sonradan ne ölçüde değiştiğine tanık olacağız."

    Yazarın şimdiye kadar çıkan tüm kitaplarını okuyan biri olarak bu eserini diğer eserlerine nazaran daha çok keyifli okudum. Sebebi kesinlikle bana farklı bir bakış açısı, ters köşeyle karşılaştırmasıydı.

    Beni tanıyanlar bilir aşk edebiyatına gelemem, daha doğrusu okuduğum eserlerde ortak bir nokta vardı aşık olan her şeyi yapar, delice bir hareket olsa bile aşık olduğu için normal karşılanır. Tam olarak bunu anlamdıramadığım için de okumak bana keyif vermiyordu.

    Eser, aşık olan bir adamı ele alıp denek olarak kullanılıyormuş gibi incelenmiş. Yani aslında kendi kendini inceleyen, aşkın, tutkunun kendinde olan değişimleri, bir başkası (sevdiği kadın) için neler yapabileceğini test ettiği sürece ortak oluyoruz.

    İnceleme tarzında yazılmasa kesinlikle sıkılacağım bir eser olurdu. Okumadan sonra aslında aşk denen duygunun biz insanlar tarafından kendi çıkarları doğrultusunda işlenen bir duygu olduğunu düşünüyorum.
    Yazarın da dediği gibi;".. oysa kimse bilemez bir başkasının yüreğinde alevlenen gerçeği."
    Evet kimse birbirlerinin aynısı değil ama kendi çıkarları için diğerlerini bir kalemde de atabileceklerinin göstergesiydi aşk.

    Sadece şunu söylemek istiyorum, tabi bu benim düşüncem. Bu hayattan zevk almamız, keyifli bir yaşam sürmenin yolu kendini geliştirebilmek, tatmin etmek. Aşk'ı yaşayanlar için tabi ki seviniyorum, lakin kendini geliştirmeden bir başkası sana kendi hislerin gibi yaklaşmayınca kendini hırpalamanın gereği yok. Unutmayın ki sizden daha önemli kimse yok.

    Kalemi daim olsun..
    Keyifli okumalar..
  • Hiç kimsenin bilmediğini düşündüğün bir şiiri, şarkıyı, kitabı ya da filmi karşındaki insanla paylaşınca onun da 'sen nereden biliyorsun yaa' diyerek çok güzel sohbetlerin başlaması.

    Bunu ancak yaşayanlar bilir
  • Hiç kimsenin bilmediğini düşündüğün bir şiiri, şarkıyı, kitabı ya da filmi karşındaki insanla paylaşınca onun da 'sen nereden biliyorsun yaa' diyerek çok güzel sohbetlerin başlaması.

    Bunu ancak yaşayanlar bilir

    Nisâ
  • 520 syf.
    ·9 günde·Puan vermedi
    Yıl 2016… İlk defa bir öykümü, bir dergiye yollamışım. Yayınlanıp yayınlanmayacağına dair hiçbir geri dönüş almadan, her şeyden habersiz derginin bir sonraki sayısını alıyorum. Son sayfalarda kendi adımı, öykümü görüşümü ve o an hissettiklerimi anımsıyorum. İlk defa bir öykü yollamışım ve ilk seferde kabul görmüşüm. İnanılmaz bir mutluluk ve içsel hazdı o an yaşadığım. Sonrasında hep öyle olacak yanılgısı, gereksiz bir özgüven ve tabi ki her zaman ve hatta çoğu zaman sürecin olumlu gitmemesi... Aynı Martin Eden gibi, kendimce çok inandığım bazı öykülerin ret alması, çoğuna olumlu ya da olumsuz bir geri dönüş bile yapılmaması, Martin Eden gibi; “Gerçekten, yolladığım bu öyküler okunuyor mu?” sorgulamalarım ve ikilemlerim… Buna rağmen farklı bir tutkuyla yazmaya devam etmek... Ben bu kitapta biraz da kendimi gördüm; o yüzden Martin Eden’in hikayesi biraz benim de hikayemdir. Çocuğumuz aslında biraz dijital çağın Martin Eden'leri değil miyiz?

    Bu süreci yaşayanlar bilir, yazmak ve bunu dergilere yollamak, bir yanıt beklemek denize olta sallamak gibidir. Atar ve beklersin. Bazen günlerce bekler ve bir sonuç alamaz, bazen oltaya bir çizme takılır, bazen de yemini sorgularsın. Umut eder, bekler ve hep daha iyisi için çalışırsın. Hırs yapar ve uykundan, sosyal hayatından fedakarlık eder, okur, yazarsın. Aslında sonucu değil de, biraz da süreci seversin. Yine de içten içe değer görmek istersin.

    Martin Eden de böyle bir kitap. Yüksek tabaka insanlara hayran olup, onlar gibi olmayı her şeyden çok isteyen, o tabakadan birine aşık olan, bu amaç uğruna kendini yazmaya veren, hırs yapan, inat eden,, kendine güvenen, güvenilmek isteyen ama birkaç kişi dışında kimseye kendini inandıramayan, git gide gelişen, geliştikçe eskiden hayran olduğu insanların kültürsüzlügünü gören ve büyük hayal kırıklığı yaşayan bir denizci... Sımsıcak, çarpıcı bir hikaye. Çok tanıdık, sorgulatan, düşundüren, etkili bir baş yapıt. Okumalı, okutulmalı!
  • 240 syf.
    Hüzünleniyoruz, umut var.


    Gündelik kelimelerle gün-dışına yolculuk.

    ***

    Bu kitabı bir arkadaşımla kitap fuarından aldım. Fırından yeni çıkmış ekmek sıcaklığıyla birlikte rayihası da üzerindeydi kitabın. Arkadaşım kitabın ismini görünce "Neden tamamlanmamış" nevinden bir söz etti. Bunu söylerken devamı vardır illaki diye de dikkatlice baktı kapağa. İçimden hızlıca bir ışık geçti o böyle deyince. Çünkü diye parladı o ışık; tamamlamak yazarın işi değil, okurun, yani bizlerin işi.

    Işığımı, aldığım kitabımla birlikte torbaya koyarken imza için sıraya girdik. Yazarımız henüz gelmemişti zira imza saatine hatrı sayılır denebilecek kadar süre vardı. Çok kalabalıklaşmadan erken gelmek istemiştik zaten. İyi oldu. Hem erkenden gitmek her daim iyidir. Oldum olası bekletmeyi seven biri olmadım. Ve yine oldum olası bekletmekten ziyade beklemeyi yeğledim, bu durumdan da en az bekletmek kadar haz etmesem bile.

    Bir yandan kimisi ayakta, kimisi yere oturmuş, kimisi arkadaşıyla muhabbette, kimisiyse elinde yeni aldığı kitaplara bakar halde olan sıradakilere bakarken diğer bir yandansa daha önce kanlı canlı görmediğim yazarı haliyle merak ediyor ve acaba resimdekiler gibi mi diye düşünüyordum. Hatırı sayılır denebilecek süre arkadaşla girdiğimiz muhabbetle geldi geçti ve yazar imza masasına geldi oturdu. Ak saçlı, ak sakallı, cılız birisi. Üzüldüm. Gerçek halinin kafamdaki resme uymadığından değil, bizzat onun durumuna. Hasta mı acaba diye düşündüm. İmza sırası bana geldiğinde de bunu ona sordum. Sordum derken hasta mısınız olarak değil, bir rahatsızlığınız yok inşallah diyerek bir nevi duada bulundum. Cevabını benim de tebessüm etmeme yardım edecek bir tebessümle verdi; "Daha o yaşlara gelmedik".

    ***

    Kitabı imzadan birkaç ay sonra okudum. Gözlerinden yaş yerine taş dökülen bir kızcağızla tanıştım, Güldiyar.

    Her şeyin diğer her gün gibi normal seyrinde ilerlediği o günde anormal bir durum oluyor. Evden bıcır bıcır çıkan Güldiyar kapkara bir suratla geri dönüyor ve ağzını bıçak açmıyor. Annesinin kendisini parçalarcasına kim ne yaptı ne etti ısrarına dahi gık demiyor, diyemiyor. Neden sonra ağlıyor Güldiyar ve yanaklarından aşağıya nemli olduğu kadar parlak taşlar düşüyor. Bunu gören okurunsa yüreğine taş oturuyor.

    Peki gerçekten görüyor muyuz?

    Görmüyoruz. Çünkü kör kuyulardayız. Evet, kuyuda olan Güldiyar, Hüseyin, onların anne babası ve/ya onun gibileri değil biziz. Onlarsa mahallemizde, hatta sokağımızda, hatta ve hatta kapı komşumuz onlar. Hatta daha acısını söyleyeyim mi? Hepimiz biliyoruz bunu, salonumuzda. Her gün ve her saat izliyoruz onları. Yetmiyor, izleyenleri izliyoruz. Yardım istiyorlar kendilerince. Çığlık atıyorlar, ağlıyorlar, kimisinin bunları yapmaya dahi mecali olmuyor. Ve bizler daha da acısını yapıyoruz. Bu acıları üzerinden para kazananları izliyor ve daha çok kazansınlar diye açtıkları dükkanın önünde sabahtan akşama kadar kalıyoruz. Kalabalıklaşıyoruz. Sıraya sokuyorlar bizi. Sabah erkenden kalkıp isimlerimizi yazdırıyoruz ellerindeki listeye. Sıra bize geliyor. İstediğimiz acıyı görmeyince kızıyor, sinirleniyoruz. Para verdik, diyoruz biz bu acıyı görmek için. Yatıştırıyorlar bizi. Elleriyle sırayı işaret edip bak diyorlar, bekleyenler var. Huzursuzluk çıkarma lütfen, diye de ekliyorlar tatlı dille.

    Tüm bunlar olurken acıyı yaşayanlar acıyı yaşadıklarıyla kalıyor. Her şeyi geride barakıp gitmek istiyor. Bu kalabalıktan, bu acıdan, bu şehirden sakin köyüne gitmek istiyor. Şifayı köyde, dolayısıyla sakinlikte arıyor. Fakat isteği her daim geri çeviriliyor zira kimse dilense "buna yetkim yok" cevabını alıyor. Her başın başı var, sözünü duyuyor.

    Peki ya hiç mi soranları yok bu acı çekenlerin. Var olmasına var elbet ama susturuluyor hemencecik. Para verip sıraya girenlere tatlı dilli olanlar, onlara ikramlarda bulunanlar yardım eli uzatanın kolunu kırıyor. Çünkü hasılat artmalı.

    Bizler ise sebebini bilmiyoruz. Güldiyar'ın ağzının bıçak açmamasının, Hüseyin'in gidip dönmemesinin sebebi ne? Bilmiyoruz. Bilmek dahi istemiyoruz belki.

    ***

    Beni Kör Kuyularda... Kitabı alırken arkadaşımın söylediği "Neden tamamlanmamış" sözünü şimdi düşünüyorum da başlık bu haliyle tamamdır. Eksiklik varsa bizdedir ve bu bir maraz yahut acizlik değil de bir oluştur. Demek istediğim böyle olması gerekiyor. Daha doğrusu olması için dört bir yandan zorlanıyor.

    ***

    Kitabın bana düşündürdükleri bunlar. Peki ya kitabın üslubu nasıl? Tereddüt etmeden diyebilirim ki okuduğum diğer Hasan Ali Toptaş kitapları içerisinde en duru olanı bu kitap. Bilen bilir ki Toptaş'ın hemen her eserinde puslu bir atmosfer mevcuttur. Fakat bunda açık bir hava hakim. Bütünüyle yalın.

    Tam bu noktada, yazının en başında belirttiğim yazarın "gündelik kelimelerle gün-dışına yolculuk" durumuna çeşitli örnekler vererek uzunca olan incelememi bitirmek istiyorum.

    1) "Kalktılar sonra, önlerine düşen gölgelerinin üzerine basa basa, eve doğru yürüdüler." s.25
    2) "Güldiyar defalarca bebeğe dönüştü o böyle bakarken, ılık süt kokularının içinden pespembe, minicik elleriyle defalarca annesine doğru uzandı." s.32
    3) "... Bahriye'nin el izlerini taşıyan çamaşır ipi.." s.52
    4) "Güldiyar duvara vuran gölgesiyle birlikte usulca kımıldandı oturduğu yerde..." s.91
    5) "Perde onda devam ediyormuş gibi yüzü mosmordu." s.219

    Alıntıladığım kısımlarda da görüldüğü gibi Hasan Alit Toptaş için hayal ve rüya gerçekten ayrı değil gerçeğin bizzat kendisi; geçmiş ve gelecek şimdiden kopuk değil onu bizzat içinde yaşatan bir an; gölgeler ve eşyalar insandan bağımsız değil ona bağlı olan birer uzuv.

    Hepimizin gözleri önünde olup da görmediğimiz, yok yok, görüp de önemsemediğimiz durumların ne kadar mühim olduğunu yine o gözlerimize doğrultuyor Toptaş.

    Velhasıl, Toptaş'ın "amcaoğlum" dediği Kafka'ya bariz şekilde selam çaktığı bu eseri okumanızı tavsiye ederim efendim.

    Hüzünlüdür. Güzeldir.
  • Hayat sadece soluk alıp vermek değildir. Bunu en iyi solunum cihazına bağlı yaşayanlar bilir.
  • Iyi hisetiren insanlar bagimlilik yapar ☺☺