• ''Farklı ülkelerdeyiz..
    Sen ağaçsan, ben deniz''

    https://youtu.be/ypqEu-RHYhE
  • – Ufaklık hadi topla yolcuları da gidelim, dedi Kasımpaşalı.

    O, bizim yazıhanenin baş şoförüdür. Sekiz-on aydır tanırım. Tanıştığımızdan beridir de kavga ederiz. Ben, onun ufaklık demesinden haz etmem. O da, benim beybaba dememden. Altmışı geçen yaşını belli edeceğim ya; ondan çekinir zaar.
    – Olur, beybaba, sen direksiyona geç de kalayı yemeyelim yolcudan.

    Yumruğu kaldırdı.

    – Ulan…

    Kasımpaşalı Hacı’nın adını bilen yoktur yazıhanede… Ağzından betsöz ve küfür eksik olmayan bu adamın hacı olduğuna ben dâhil hiç kimse ihtimal vermez elbet. Hacı falan değil işte. Öyle olsa elin namusuna göz koyar, fırsatı bulunca kıyıda köşede laf eder miydi kızcağızlara. Hacı falan değildi işte. Üstelik bir o kadar cimri ve üçkâğıtçı. Yoldan aldığı yolcunun üstüne konar, bana da üç beş kuruş sus payı verirdi. Susardım ben de. Çünkü o paranın patron olacak kumarbaz mendebura gitmesindense benim gibi bir yetimin avucuna düşmesi daha hayırdır.

    Hacı’nın payını bilmem.

    Kasımpaşalı otobüsü hareket ettirdiğinde otobüsün yarıdan fazlası boştu. Bugün de zarardaydık. Gerçi Hacının keyfi gıcır. Kontağa bastı mı yevmiyesi işler. Ulan peki benim ne suçum var.

    Bu gün üç kişi bindi üç lira. Olsun. Alın teri ya, yeter…

    ***

    Otobüs yalpalayarak terminalden çıktı. Hacı’nın midesi kazınmış olacak ki lafladı.

    – Birkaç enayi kuş kapsak da tesislerde bir ziyafet çeksek iyi mi?

    Kasımpaşalının enayi kuş dediği yol kenarından aldığımız yolculardı. Bu tabire çok kızardım amma yine de söylerdi. Alıştık anlayacağınız.

    Yolu yarılamış Kahramandere düzlüğüne çıkmışken biri yaşlı adam, diğeri kucağında bebesiyle bir kadın bekliyordu. Yaşlı adam elini kaldırmıştı. Kasımpaşalı yavaştan frene dokundu.
    – Fırla, deyiverdi.
    – Enayi kuşlar.

    Orta kapısı açıldığında otobüs ağır ağır ilerliyordu. Öncesinde koşup yaşlı adamın elindeki çantayı almaya koyuldum. Yaşlı adam benden önce davrandı ve yüzüme baktı. Sağ ol dercesine başını eğdi. Otobüs tamamen durmuştu.
    – Buyur Hacı amca, buyur hanım abla.

    İkisi de konuşmadan bindiler. Kadının gözleri yaşlıydı, benzi de biraz solgun. Başlarına büyük bir felaket gelmiş gibiydi. Bu hali zihnimi oldukça meşgul etmişti ancak fazla merakın da bir anlamı yoktu. Yolcu yolcuydu ve gidecekleri yere gitmeleri gerekiyordu. Benim işim de onlara hizmet etmekti.

    Yaşlı adam otobüsün ortasında nereye oturacaklarını sordu. O sırada Hacı gazı kökledi ve otobüs tozu dumana katarak ilerlemeye başladı.
    – Fark etmez amca otobüs sizin. Zaten bomboş. İsterseniz en öne geçin. Dedim.

    Yaşlı adamın gevşeyen yüzü karşıladı yine beni. Ne demeye, ne anlatmaya çalışıyordu ki? Acaba paraları mı yoktu da, eğilip bükülüyordu. Öyle ise eyvah! Hacı’nın acıması yoktur. Atar garipleri dağ başında Alimallah.
    – Şuraya geçeriz biz evladım, deyip kapının yanındaki koltuğa oturdular. Kafamı kurcalayan iki soru ile ben de Kasımpaşalının yanına, basamağa oturdum.

    Kasımpaşalı gevşek gevşek gülümseyerek tekrar sordu.
    – Nereye gideceklermiş sordun mu? Enayi kuşlar.
    – Şöyle söyleme be beybaba. Gariplerden ne istersin.

    Yumruğu yine havada.
    – Ulan… Sana kaç kere söyledim bana beybaba deme diye ufaklık.
    – Sen de bana ufaklık deme.
    – Çarparım kulağının üstüne vallahi… Sordun mu nereye gideceklerini?
    – Sorarım şimdi. Ne acelen var?

    Yaşlı amcaya nereye gideceklerini sorduğumda, para da almam gerekirdi. Ya parası yoksa. Bu namussuz atar dışarı. Biraz daha oyalanayım da diğer ilçede inerler. Diye düşündüm. Yazık gariplere!

    ***

    Otobüs Kahramandere’yi de geçince Hacı yine sordu.
    – Tamam deyiverdim çaresiz.

    Yolcuların yanına gidip, inecekleri yeri sordum. Kadın yazmasıyla yüzünü örttü. Ağlıyordu.
    – Hasanca‘ya gideceğiz evladım ama.
    – Tamam amca.

    Hacı bana nereye gideceklerini sor demişti. Para al dememişti ya. Biraz daha idare ederdim herhalde. Hem Hasanca’ya da az kaldı.

    Yeniden Kasımpaşalının yanına geçip oturdum.
    – Sordun mu? dedi.
    – Sordum sordum. Hasanca’ya gideceklermiş.
    – Yirmişerden kırk alacaksın unutma. Beşi de senin. Eğer pazarlık edecek olurlarsa indir gitsin.

    Kasımpaşalı dediğini yapardı. İndirirdi garipleri. İkisi tek olsa neyse de bebeleri de vardı. Ama o kadın neden ağlıyordu ki?

    Otobüs Hasanca sapağına girince çaresiz ayaklandım. Ayaklarımı sürüyerek yolculara yaklaştım.
    Parayı diyemedim. Az oyalanıp sordum.
    – Bebek oğlan mı?

    Yaşlı adam cevap verecekken kadının hıçkırıkları yükseldi. Başını bebeğe yakınlaştırarak, utana utana ağlamaya devam etti.
    – Oğlandı, dedi yaşlı adam. Sonra da devam etti. Oğlanı hastaneye götürdük. Gece de orada kalınca…
    – Şoföre sorayım bir hele.

    Maksadım şoföre sormak değildi elbet. Onları indireceğini biliyordum. Ama fazla yürümesinler diye zaman geçiriyordum.
    – Fazla paraları yokmuş. Bebeleri de ölü.
    – Bana ne ulan indir. Al elindekileri de. Almazsan senden keserim valla. Bu kadar yük ettik.

    – …

    Kasımpaşalı otobüsü sağda bir yere eğledi. Yolcuların yanına gidince ikisi de inmeye hazırlanmıştı.
    – Olmazmış Hacı amca, dedim. Elimi uzattım. On beşi elime bıraktı.
    – Sağ ol evladım, dedi. Bizi buraya kadar idare ettin. Allah razı olsun…

    Yolcuları indirip yolumuza devam ederken aynaya bakakaldım. Onlar toz duman içinde yürürlerken içime tarifsiz acı ve keder çöktü.
  • Daha güneş doğmadan uyandı. Gözlerini ovuşturduktan sonra doğruldu. Kapı koluna bakıyordu. Kapı kolu ile arasındaki benzerlikleri düşündü. Kendisi de bir yere bağlı olarak izin verildiği müddetçe hareket edebiliyor, birilerine kapıları açıp birilerine kapıları kapatıyor; ancak kendisi kapıdan ayrılamadan, bu yaptıkları yegane göreviymiş ve bundan sapması söz konusu olamazmış gibi yaşamaya devam ediyordu. Baş ağrısını, yüzünü yıkamak için yataktan kalktığı anda hissetti. Önceki gece sevdiğinin nişanı atmasının ardından, iş arkadaşları dün gece bir keder sofrası kurmuştu. Keder sofrasının en büyük amacı, bol miktarda alkol tüketiminin aşk acısı gibi dertlerin en büyük ilacı olduğunu kanıtlamaktı. Baş ağrısına eşlik eden huzursuzluk, bu ispat sofrasının amacını sekteye uğratmıştı. Üstelik doğru düzgün uyuyamamış, daha gün doğmadan uyanmış ve içinde bir rahatlama yerine müthiş bir huzursuzluk bulmuştu. Yatağına tekrar uzandı ve içindeki huzursuzluğun sebebini düşünmeye başladı. Onu bu huzursuzluğa iten nişanın atılması değil, sebepsiz yere -daha doğru bir ifade ile ortada olumsuz bir şey yokken ve ona sunulan gerekçeyi anlamadığı bir şekilde- nişanın atılmasıydı.

    Önceki güne döndü:Sabah her zamanki saatte ofise gitmişti. Büyük projeler yapan bir inşaat firmasında sıradan bir inşaat mühendisiydi. Daha iki yıllık bir mühendis olduğu için şirketteki mühendisler arasında çömez görevini üstleniyor, bu sebeple de canla başla çalışıyordu. Evlilik planları da para biriktirme ihtiyacını arttırdığından normalden daha fazla çalışıyor, diğerlerinin gözünde erken bir terfi bekliyordu.

    Gün ortasında nişanlısı aramış, ona, onunla akşam saatlerinde buluşup önemli bir şey konuşacağını söylemişti. Bu önemli şeyin düğünle ilgili olduğunu düşünüp, üzerinde çok duramamış ve çalışmaya devam etmişti. İşten eve döndükten bir saat sonra buluşmuşlardı. On dakika. Tüm görüşme on dakika sürdü. "Ben senden ayrılmak istiyorum" cümlesini "Neden?" sorusu takip etti. Uzun ama anlamlandıramadığı bir cevap aldı: "Yani ilişkimizin heyecanı kalmadı. Bugüne kadar çok şey yaptık, heyecanlıydım ama şimdi bu his bende yok. Hem bizim böyle bir durumda mutlu olabileceğimizin bir garantisi yok. Seni seviyorum ama... Yani olmaz bizden. Arkadaşlarımın çoğu pişman zaten. Yani evlenenlerden bahsediyorum. Şey işte... Seninle mutlu da oluruz belki ama heyecanımız olmaz, sıkılırız. Artık sağımın solumun belli olmadığını da hissediyorum. Bizim ilişkimiz kötüye gidiyor, ben bunu görüyorum. Bana vakit ayırıyorsun ama sanki mecburmuş gibi yapıyorsun. Ben üzgünüm. Çetin, ben yapamam. Kendine iyi bak, tamam mı?"

    Çetin, adını duyduktan sonra cümlelerin anlamını çözmeyi bıraktı. Adı 'Çetin'di ama şu an dokunsalar dağılacaktı. Bir müddet Berrak'ın yüzüne baktı. Orada bir kötülük, daha da kötüsü, sahtelik sezdi. Cümlelerin hiçbirisinin gerçek olmadığını düşündü ama bu cümlelerin söylenmesi için başka bir sebep de bulamadı. Hiçbir şey anlamamıştı. Sevdiği kadınla hayatının geri kalanını geçirmek istemişti sadece. Bunun için yapması gereken şey ona göre sadece sevmekti. Tabii sevmenin maddi bedelleri de oluyordu. Nişan, düğün, ev tutmak vesaire. Bunlar para ile ilgiliydi ama para basit bir ayrıntı değildi. Günleri bu parayı elde etmek için geçiyor, bu çabadan ne kadar boş vakti kalırsa onu da yaşadığının bilincine varmak için kullanıyordu. Hayattan beklentileri de bu yaşam tarzına göre şekilleniyordu: Mutlu bir ailenin çalışkan babası olmak.

    Canı kahvaltı yapmak istemedi. Sadece kahve içip dışarı çıktı. İşi erken başlayan insanların yavaş yavaş toplu taşımalara gidişlerine baktı. Bu insanların arasında da sevdiği kişi nişanı atan insanlar var mıdır diye sorguladı. Kendisini o insanların yerine koydu ve kendisini hiç umursamayacağını fark etti. Bunlar olağan şeyler deyip, üzülmemesi gerektiğini tavsiye ederdi kendisine ve kısa sürede kendini unutup yoluna devam ederdi. Bütün bunları yapacağını biliyordu. Başka insanlar da bunu yapardı: Demek ki çoğu insan ancak kendi dertleri ile yaşayabiliyordu. Başka insanların üzüntüleri gelip geçmeliydi. Bunları düşündükten sonra daha da huzursuz hissetti. Hedeflerine ulaşıp, beklentilerini karşılamak adına çalışmakla meşgul olduğu için düşünmeye zamanı olmadığını, uzun zamandır bir şeyleri sorgulamadığını fark etti. İnsan arada sırada hayatını sorgulayabilmeliydi. Tekdüze bir yaşam hatırlanacak izler bırakmıyordu insanda. Değişimler olmalıydı. Her bir olayın hayatında yeni bir yönelme olduğunun farkına varmalıydı. Kendi hayatını olabildiğince kendi yönetebilmeliydi. İçinde yeni bir umut doğurdu bu düşünceler. Ama sadece kendi hayatına yönelmesiyle başka insanların yüreklerine, hayatlarına nasıl dokunabilecekti? Çelişkiye düştüğünü fark etti. Kendi hayatını yaşamanın da bir ölçüsü, bir dengesi olmalıydı. Bu dengeye nasıl ulaşacaktı? Her şeyi, duyguları bile bir ölçüye göre yaşamaya çalışmak ne kadar dengeli bir sonuç verebilirdi? Çıkılmaz bir yere vardığını düşündü. Spontane yaşamanın da bir hazzı, rahatlığı vardı. Kusursuz bir yaşam olamazdı. "Bilinmezlikler kazanında bir kaşık bilinenlerle yaşıyor, tüm kazanı bildiğimizi sanıyoruz. Kusursuz bir yaşama ulaşacağımızı sanıp, bu amaca ulaşmak için kendimizi hebâ etme yanlışına düşüyoruz." Bu cümleleri kendisine sesli olarak söylemişti. Büyük bir keşif yapmış hissiyle gülümsedi.

    Bir banka geçip oturdu, ellerini başına dayadı. Yüzünde bir çöküntü ifadesi oluştu. Yıllardır yanlış biçimde yaşadığı düşüncesi vücudunu uyuşturmaya yetti. Oturduğu yerde sallanmaya başladı, çığlık atmak istedi, yapamadı. Sonra sallanmayı kesti; elleri başında, gözleri yerde öylece durdu. Yaşlı bir adam yaklaştı."Bir şeyiniz mi var, iyi misiniz?" diye sordu. Kafasını kaldırdı, yaşlı adamın gözlerine baktı:"Hayat..." dedi kısık bir sesle.
    -Anlamadım.
    -Hayat diyorum amacından saptı.
    Yaşlı adam duraksadı ve sonra
    -"Nasıl saptı, hayatın amacı nedir?" dedi.
    -Sanırım bu amacın ne olduğunu kavramanın peşinde koşmaktan başka bir şey değil.
    -Anladım evladım, iyi görünüyorsun. Hadi, sana iyi günler.
    -İyi günler amca.
    Yaşlı adamın arkasından gülümseyerek baktı. Meczup sanılmak hoşuna gitmişti. İnsanın kendisini en iyi anladığı an, kendinden en uzak olduğu andı. Kendinde değilken kendisini tanıyordu. Zihninin en aydınlık dönemi "meczup sanıldığı" zamanlardı.

    Sevginin varlık nedenini sorgulamaya başladı: Niye seviyoruz, neden bir insanın varlığı bizim için bu kadar önemli oluyor? Birine bu kadar bağlanmamızın, sanki hayatta kalmamızın nedeni o insanmış gibi hissetmemizin sebebi ne? Bu dünyaya tek başımıza gelip, bu dünyadan tek başımıza ayrılmıyor muyuz? Bu soruları uzun uzun düşündü, tek bir sonuca vardı: Her şeyi yönettiğini sanan insan, kendisini tam anlamıyla yönetemiyordu. Ya bu duygularını yenmeliydi ya da onlarla birlikte, onlara uyarak yaşamalıydı.

    Kendisini güçsüz hissetti. Ağlamanın kıyısında dolaştığını fark etti. Oturduğu yerden yavaşça kalktı, gideceği yöne karar verdi ve o an tek bir amacı vardı: Duyguları ile mücadeleye girişmeyecekti, her şeyi bildiğini sanan insan kalabalığı içinde kendisini bu akıntıya bırakacak, 'hayatın amacı nedir?', 'sevgi neden vardır?' gibi sorularla uğraşmadan hayatına devam edecekti.

    Eve gitti, üstündekileri çıkarıp kendisini yatağa bıraktı, derin bir uykuya daldı.
  • Yaşlı adam Kuzu etinden imal edilmiş yaprak döneri çok severmiş…

    Bir gün canı yaprak döneri çok çekmiş. Babasının isteğini fark eden oğlu, almış babasını ve güzel bir lokantaya götürmüş… Baba, yemeği önce kendisi yemek istemiş… Ancak yaşlılığın verdiği zayıflık sonucu elleri titrediği için lokmayı ağzına götürmek istediği her seferinde üzerine dökmüş, yağı sakalına damlamış…


    Lokantadaki insanların bakışları da pürdikkat onların üzerindeymiş… Aşağılayıcı bakışlar, alaycı tavırlar, surat ekşitmelerle arada bir yaşlı babaya bakıyorlarmış. Bir süre sonra oğlu sabır ve itina ile lokmaları babasının ağzına koymaya başlamış…

    Nihayet yemek bitmiş ve oğlu babasını alıp lavaboya götürmüş, elini-yüzünü iyice yıkamış, üstünü-başını silip temizlemiş, saçını-sakalını düzeltip taramış, gözlüklerini silip gözüne takmış, ardından da koluna girip dışarı çıkarmış…

    Lokantada bulunanların hakaretamiz bakışları hâlâ onların üzerinde… Hiçbir bakışı umursamayan çocuğun ise yüzünde hep tebessüm varmış, babası çok sevdiği yemekten yiyip lezzet aldığı için…

    Yemek parasını ödeyip çıkıyorlardı ki, arkalardan yaşlı bir amca seslenmiş:
    – Hey evlat, burada bir şey bıraktığını unutmadın mı?

    Az düşündükten sonra çocuk cevap vermiş:
    – Hayır, masada bir şey bıraktığımı sanmıyorum!

    Yaşlı amca:
    – Hayır evlat, yanılıyorsun. Sen burada çok değerli bir şey bırakıp gidiyorsun!

    Şaşkınlık içinde:
    – Ne bırakmışım ki amca?!

    – Sen burada, her evlat için bir ders ve her baba için bir umut bırakıp da gidiyorsun!…


    Tam bir sessizlik hâkim olmuştu salona… Herkes yaptığından, düşündüğünden utanç duyuyordu…

    Unutmuşlardı bir an, her sıkıntıda babalarına sığındıklarını:
    – Baba! Şunu istiyorum.
    – Baba! Bana şunu al.
    – Baba! Şu okulda, şu üniversitede okumak istiyorum, şu kadar harç gerekiyor.
    – Baba! Okul masrafları için şu kadar para lazım.
    – Baba! Falan şehre gezmeye gitmek istiyorum, para ver.
    – Baba! Doğum günümde bana ne aldın?
    – Baba!…
    – Baba!…


    Ama bir defa olsun dememişlerdi sanki:
    – Yanımdasın ya baba, benim için her şeye değer ve yeter!…
    – Babam! Senin yanında olmak benim için bir dünyadır…

    Hep sahip olmak istediklerimizden söylenip durduk, yokluklarımızdan sitem edip şikâyetçi olduk… Ama belki de hiç sormadık ona:
    – Baba! Senin benden bir isteğin var mı?

    Çoğumuza sormuşlardır kesin çocukluğumuzda, “Anneni mi çok seviyorsun, babanı mı?” diye. İlk başta “Her ikisini.” desek de az ısrar sonucu utanarak, sıkılarak kısık sesle, “Annemi.” diyorduk; buna rağmen baba içindeki acıyı bize hissettirmeden tebessüm ediyordu. Kim bilir, belki de herkesin yanında utanıyordu…
    Ama bir gün gelir de kayıp giderse elinden, aile fertlerinin güzel yaşaması için ne tür zahmetlere katlandığını işte o zaman anlarsın…

    Düşünüyorum da baba hakkında bir sure inmiş olsaydı, kesin babaya da yemin edilirdi:

    Andolsun ekmek kokan nasırlı ellerine!…
    Andolsun hep kaygı taşıyan gözlerine!…
    Andolsun içine akan kutsal gözyaşlarına!…
    Andolsun keder dağına dönüşen yüce kalbine!…
    Andolsun gururuna, garipliğine, kadri bilinmeyen kadrine!…

    Cennet senin ayaklarının altında olmasa da…