• ''...Birinin felaketi diğerinin selametidir...''
  • 108 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Sait Faik'ten bir eser okuduğumda yüreğimdeki deniz sesleri konuşmaya başlar. Ada'nın denizi dalgalanıp yanıma gelir. Bu deniz yanına insanları da getirir. Kimi balıkçı, kimi esnaf, kimi işçi... ama en önemli meziyetleri insan olmalarıdır. Ne demiş Sait Faik "Bir insanı sevmekle başlar her şey." Benim yolculuğum ise Sait Faik'i sevmekle başladı.

    Öncelikle şunu söylemem lazım. Sait Faik durum öykücüsü olduğu için bir anda onu anlamanız zor olabilir. Belki de bunun en büyük etkeni yanlış bir kitabıyla başlamanızdır. Ancak onu anladıktan sonra da onu bırakmak istemeyeceksiniz. O sizinle dolaşmaya başlayacak. Ve insanlara farklı bir şekilde bakacaksınız. Çünkü her insanın (o kişi bilmese bile) bir hikayesi vardır.

    Sait Faik hikayelerinde yaşanılan olayları gözlem gücü ile okuyucularına aktarmayı sever. Halkın derdini, insanların çıkar ilişkisini, sevgiyi hikayelerine harmanlayarak anlatır.

    Lüzumsuz Adam, okuduğum üçüncü eseri. İçerisinde on dört hikayesi ve Sabahattin Kudret Aksal'ın onunla ilgili bir deneme (anı da diyebilirim) yazısı bulunmaktadır. Gelelim öykülerin konusuna:

    İlk hikayemiz Lüzumsuz Adam. Mansur Bey'in her gün yaptığı şeyleri okuyoruz. Onun monoton hayatını birlikte yaşıyoruz. Onunla kahve içiyoruz. Onunla her gün gittiği sokakları karış karış geziyoruz. Meyhanelere gidiyoruz.

    "Yedi senedir bu sokaktan gayri, İstanbul şehrinde bir yere gitmedim. Ürküyorum. Sanki döveceklermiş, linç edeceklermiş, paramı çalacaklarmış -ne bileyim bir şeyler işte- gibime geliyor da şaşırıyorum. Başka yerlerde bana bir gariplik basıyor. Her insandan korkuyorum. Kimdir bu sokakları dolduran adamlar? Bu koca şehir, ne kadar birbirine yabancı insanlarla dolu. Sevişemeyecek olduktan sonra neden insanlar böyle birbiri içine giren şehirler yapmışlar ? Aklım ermiyor. Birbirini küçük görmeye, boğazlaşmaya, kandırmaya mı? Nasıl birbirinden bu kadar ayrı, birbirini bu kadar tanımayan insanlar bir şehirde yaşıyor?
    Mahalle gene ne olsa mahalledir. Benim dükkan yanabilir, aç da kalabilirim. Ama bana öyle gelir ki, şu öğleleri limonlu terbiyeli işkembe çorbasını içtiğim işkembeci beni ölünceye kadar besleyecek. Portakalcı Salomon çürük portakalları çıplak Yahudi çocuklarına nasıl dağıtıyorsa, ben geçerken de iki tane avucuma koyacak. O günler belki elbiselerim pek eski olur da içeriye almaz ama; pastanenin madamı kapısının önünde bana bir kapuçina içirir.
    Bunlar hayal ama, mahallemi ben böyle seviyorum işte."

    Onunla yaşananları görüp dinliyoruz. Sait Faik'in usta kalemiyle Mansur Bey ile tanışmış oluyoruz.

    İkinci öykü Ben Ne Yapayım? Yalnız yazdığı yazılar ile geçinmeye karar veren karakterin hikayesini okuyoruz. Peki bu kararı niye verdi?

    Üçüncü öykü Birahanedeki Adam. "Sokakta, bir dükkanda, kalabalık bir yerde durup herhangi bir adamın yüzüne bakarak hayatının hiç olmazsa bir kısmını hikaye etmek mümkündür, hulyasına kapıldım." cümlesi ile başlayan hikaye, Karaköy'de bir birahanede bira içen adamın yüzüne bakarak hayatını anlamaya çalışmasının hikayesidir.

    "Yiyip içerken hiçbir şey düşünmüyordu, dersem hata edeceğimi biliyorum. Böyle bir şey, mesela kendim için, mümkün değildir. Dinlerken, hatta yazarken bile başka bir şey düşünürüm. Her insanın böyle olduğuna eminim ama, bu adamın haline bakarak, yerken ve içerken hiçbir şey düşünmüyordu, deyip de yanılmaya razıyım."

    Dördüncü öykü Mürüvvet. Osman Ağa ile kahvede otururken yanlarına yaşlı çingene kadının gelmesinden sonra yaşadıkları anlatılır.

    ( Hikayenin içinde başka bir hikayenin de anlatılması eğer ilk kez Sait Faik'ten bir öykü okuyorsanız bu sizi yorabilir. Başka bir hikayeye nasıl geldik? Ne oldu şimdi? gibi düşüncelere kapılabilirsiniz. Anlatılan hikayeyi sevmeme ihtimalini artırabilir.)

    Beşinci öykü İp Meselesi. Hiçbir işe layık olmadığını düşünen ve düşünülen birinin sitemini okuyoruz. Koca şehir, iş, insan, geçim derdini anlatan bir hikaye. Geçimin zorluğunu, insanların davranışını kabullenmiş ancak biraz da kırılmış bir dille anlatıyor.

    Altıncı öykü Menekşeli Vadi. Arkadaşı Bayram meyhanede derin düşüncelere dalarken başlar hikaye. Onun yaşadıklarını, hayatını okuyoruz. Artık evine dönem istediğinden bahseder.

    Yedinci öykü Bizim Köy Bir Balıkçı Köyüdür. Sabahın dört buçuğunda balığa gitmek için kalkan balıkçıları okuyoruz. "Nasıl etmeli de yataktan kalkmalı. Saatlerin en güzeli bu! Bu saatte uyumayan yoktur artık, balığa çıkanlar müstesna. Hatta uykusuzluğa müptelaları bile nihayet uyuyabilmişlerdir. Bu saat, hovardaların kadın omzuna düştüğü, zavallı kadınların bile erkek dizlerine şarap gibi döküldüğü saattir. Bu saatlerde çocuklar rüyalarının en tatlı yerinde, sevgililer bu saatte kavuşamadıklarında, anneler bu saatte gurbetteki çocuklarıyla sarmaş dolaştır. Bu saat hastaların uyuduğu, açların uyuduğu, sinirlilerin uyuduğu, toprağın, taşın, ağaçların uyuduğu saat..." Peki o yediğimiz balıklar nasıl zorluklarla tutuluyor ?

    Sekizinci öykü Kaçamak, Papağan, Karabiber. İstanbul'da fakir bir mahallede herkes esmerken iki tane mavi gözlü kişinin hikayesini okuyoruz.

    Dokuzuncu öykü Bacakları Olsaydı. İstanbul'daki "Yüksek Kaldırımlar" bu kaldırımda duran takma bacaklarını kenara koyup oturan bu adamın keşke bir bacakları olsaydı.

    "Evet bir bacakları olsaydı... Bu bacaklılar sanki ne halt karıştırıyorlardı? Ah onun bir bacakları olsaydı!.. Ne mi yapacaktı? Koşacaktı. Alabildiğine koşacaktı. "

    Onuncu öykü Ayten. Deniz üstünde bir gazino burası. Buraya bir çok insan gelir. Vapur bekler. Fıstıkçı kız da orada güzel elleri ile fıstık satardı. Onun hayatını gazinonun atmosferini okuyoruz.

    On birinci öykü Papaz Efendi. Evleri kilisenin karşısındaydı. Bir gün kilisede bulunan Papaz, onların bahçesine bakmak istediğini söyler ve hikaye başlar.

    "— Severim toprağı. Bu sessiz, mütevazı, sakin deli şeyi, dedi. Hayat bundadır işte. Biz canlı mıyız bunun yanında? Onun için bundan yapıldık, derler.
    —Filozofsunuz galiba, papaz efendi?
    —Hayır! Ne papazım, ne filozofum.İnsanım."


    "Niye insanlar birbirleriyle bu kadar uğraşırlar..."

    On ikinci öykü Bir Külhanbey Hikayesi. Bomboş sokak. Eskiden hanmış. Peki bu han nasıl bir yermiş? İşte o güzel betimlemesi sayesinde bu hanın katlarında dolaşıyoruz.

    On üçüncü öykü Kameriyeli Mezar. Köyün deniz kenarındaki mezarlığının etrafına bakarak hikayemiz başlıyor. Usta kalemi ile o mezarlığa gidiyoruz. Aslında martı yumurtası almak istemişti ama mezarlığı görünce oraya gitti.

    On dördüncü öykü Hayvanca Gülen Adam. Ahşap evde yaşayan ikisi kız ikisi erkek dört kardeş vardır. Bizim yazarımızın merak ettiği o erkek kardeşlerden yüzünde gülüşü eksik olmayan kişidir.

    En son yazı da Sabahattin Kudret Aksal'dan. Sait Faik'in Ardından yazısında onunla ilgili düşüncelerini anılarını anlatmış.

    "Yazılarındaki o anlatılmaz sıcaklık, ilk tümceyle insanı hemen sarıveren büyü, bir bakıma duyguyla düşüncenin gerçeğini yakalamak için kendi kendisiyle yaptığı bir savaşımın sonucudur. İyice tanımadığı, gerçek yüzünü bilmediği, ne bir duygu ne de bir düşünceyi anlatmıştır. ... Yeryüzüne bir yazar, bir öykücü gözüyle bakmaz, bildiği gibi yaşar, sonra da yaşam deneyinin yükü ağırlığını duyurunca kendini kalem kağıdın önünde bir öykücü olarak bulurdu, sanıyorum. Denilebilir ki Sait Faik yaşamın bin bir görünümüyle dolan, birikiminin basıncını duymadan sanatsal eylemi usuna düşürmeyen, çok ince bir duyarlılıkla ayarlanmış aygıt gibiydi. Doğayla alışverişini sürdüren, yaşamını bu alışverişle özdeştirmiş yazarlardandı.."
  • 48 syf.
    ·Puan vermedi
    Hayvan sevgisi, ic gudusel korumalari ve sadakatleri uzerine her yastaki insanin okumasi ve ogrencilerine,cocuklarina okutmasi gereken bir Virginia Woolf basyapiti.
  • 48 syf.
    ·Beğendi·6/10
    Hayvan sevgisine ve insanlarla ilişkisine dikkat çeken, kısa ama öz bu hikâyede; vefat eden kardeşinden kendisine miras kaldığını öğrenen Bayan Gage, kardeşinin evine ulaştığında orada yaşayan aksi bir papağan buluyor ve papağanda kendisinden başka kimselerin göremediği saf bir sevgi görüyor.
  • 48 syf.
    ·Puan vermedi
    Çocuk Edebiyatı sayılan kitabımız her yaşta okunası türden bir yapıt. Hayvanlara iyi davranmanın sonucunda kazanılan iyilikler, gelen mutlu günler, sevgiyle geçen bir ömür anlatılıyor.
  • Birinin felaketi diğerinin selametidir...
  • "Rivayet ederler ki, Taklamakan diyarında vaktiyle kör bir adam yaşıyordu. Bu zavallı adam âlemin güzelliklerini, harikalarını ve mucizelerini göremediği için o kadar çok üzülüyordu ki, sonunda gönlü de gözleri gibi karardı. Kederi arttıkça arttı ve akıttığı gözyaşları dillere destan oldu. Onun kara bahtı için şairlerin düzdüğü manzumeler, musikişinaslar tarafından bestelenip, hanendelerce okuna okuna nihayet memleket sınırlarını aştı. Çok uzak ülkelerden birinde yaşlı bir sihirbaz, pazar yerinde ağlayan sızlayan bir kalabalık görünce, merak duygusuyla aralarına karıştı ve kör adamın kaderini dile getiren türkülerden birini okuyan muganniyi o da dinledi. Gönlü o kadar kabardı, hisleri o kadar coştu ki, bir yolunu bulup zavallıya görme gücü kazandırmaya karar verdi. Sarayına giderek papağanına tez zamanda uçup körü bulmasını ve ona davet mesajını iletmesini söyleyerek kuşu saldı. Papağan uçup giderek, o sırada evinin bahçesinde ağlayan körün kafasına kondu ve ona sihirbazın davetini iletti. Görme umudu canlanan zavallı da, omuzunda kendisine yolu tarif eden papağan olduğu halde, demir asa demir çarık yollara düştü ve sonunda sihirbazın sarayına vardı. Sihirbaz ona bir camgöz verdi. Adam, efsunlu sözler söylenir söylenmez bu gözle görmeye başlayacaktı, öyle ki, ok yaydan böylece bir kez fırladığında, adamın tekrar kör olmasına imkân yoktu. Adam gözü aldı ve efsunlu söz sihirbazın ağzından çıkar çıkmaz gözün gördüğü her şeyi görmeye başladı. Fakat yol yorgunu olduğu için sevincini lam anlamıyla belli edecek durumda değildi. Bu yüzden sihirbaz onu sarayında kırk gün ağırlamaya karar verdi. Gelgeldim, sihirbazın karısını görür görmez adamın aklı başından gitti. Günler ve gecelerce kadını düşündü taşındı. Sonunda sarayın hamamına gidip kadının yıkanacağı kurnanın üzerine bir yere sihirli cam gözü koydu ve derhal odasına geri döndü. Kadın, o sırada içeride kendini seyreden sihirli bir göz olduğunu, dolayısıyla adamın o anda memelerini ve mahrem yerlerini görmekte olduğunu bilmeden hamama girip yıkanmaya başladı. Böylece adam kadını doya doya seyretti. Ne var ki sihirbaz bu işin farkına varmıştı. Bu yüzden adamdan gözü geri istedi ve onu kovdu. Fakat adam, ne kadar uzakta olursa olsun, o sırada sihirbazın sarayında olan gözün gördüğü her şeyi görmeye devam ediyordu. intikam almaya kararlı olan sihirbaz, tellallar bağırtıp dünyanın en çirkin, en gudubet acuzesini buldu ve bir ressama kadının resmini yaptırdı. Resmi bir odaya koyup gece gündüz aydınlık kalması için üstüne bir fener astı ve tam önüne de, o sihirli gözü koydu. Sonunda o nankör adam, ömrü boyunca bu gudubet, çirkin acuzeyi seyretmek zorunda kaldı ki, bu da kör olmaktan bin beter bir şeydi."