Bilmediğim / Sık Kullanmadığım Kelimeler
1K da böyle bir olay var , muhtemelen vardır ancak hiç denk gelmedim. Okuduğum kitaplarda rast geldiğim ya anlanı hiç bilmediğim ya da anlanı bilip de sıklıkla kullanmadığım kelimeleri yazmayı düşündüm. (bu arada söylemek isterim ki belirli bir kelimede takılınca sürekli onu kullanma durumumum var belki pek çoğumuzun öyledir, aslında o durumu anlatabilecek pek çok kelime varken birinde takılı kalıyorum/kalıyoruz)


Yaşmak (TDK sözlüğü) : kadınların ferace ile birlikte kullandıkları, gözleri açıkta bırakan ince yüz örtüsü.
Kitaptaki Nasıl Geçiyordu : Yaşmağının altından çıkardığı siyah, çakmak gözleriyle hamaldan kendisini takip etmesini istemiş. (Binbir Gece Masalları- syf 71)
Cümle okunduğunda her ne kadar anlaşılsa da yine de bunu eklemek istedim.

*
Bir de başmak/ paşmak var. Bu da "ayakkabı, terlik, takunya" anlamlarını taşıyor.

Mustafa Kemal
dağ başını efkâr alş
gümüş dere durmaz ağlar
gözyaşından kana kesmiş gözlerim
ben ağlarım çayır ağlar çimen ağlar
ağlar ağlar cihan ağlar
zıkalar iniler ırlam ırlam dövülür
altş üç ilimiz altş üç yetim
yıllar gelir geçer kuşlar gelir geçer
her geçen seni bizden parça parça götürür
mustafa'm mustafa kemal'im

diz dövdüm
gözlerim şavkı aktı sakarya'nın suyuna
sakarya'nın suları nân söyleşir
hemşehrim sakarya öksüz sakarya
ankara'dan uçan kuşlar
kemal'im der günler günü çağrışır
kahrolur bulutlara karışır
gök bulut yaşmak bulut
uca dağlar dev boyunlu morca dağlar
divan durmuş bekleşir
mustafa'm mustafa kemal'im

nasıl böyle varıp geldin hoşgeldin
çıngı kayş yalazlanş gözlerin
şol yüzünde güneş südü sıcaklık
ellerinden öperim mustafa kemal
senin dalın yaprağın biz senin fidanların
biz bunları yapmadık
sen elbette bilirsin bilirsin mustafa kemal
elsiz ayaksız bir yeşil yılan
yaptıklarını yıkıyorlar mustafa kemal
hani bir vakitler kubilay'ı kestiler
çün buyurdun kesenleri astılar
sen uyudun asılanlar dirildi
mustafa'm mustafa kemal'im


karalar kuşanş karadeniz akmam diyor
dokunmayın ağlamaktan bıkmam diyor
bu gece kıyamet gecesi bu vapur bandırma vapuru
yattığı yer nur olsun mustafa kemal
ben ölümden korkmam diyor
korkmam diyen dilleri toz oldu toprak oldu
değirmen döndü dolandı yıllar oldu
bir kusur işledik bağışlar kimbilir
o bize öğretmedi kazan kaldırmasını
günahı vebali öğretenin boynuna
erdirip oldurana ana avrat sövmesini
yüreğim kırıldı kanım kurudu
var git karadeniz var git başımdan
zıka çalındı düğün mü sandın
bir yol koyup gideni gelir mi sandın
mustafa'm mustafa kemal'im

ankara'nın taşına bak
tut ki baktım uzar gider efkârım
çayır ağlar çimen ağlar ben ağlarım
gözlerimin yaşına bak
ankara kalesi'nde rasattepe'de
bir akça şahan gezer dolanır
yaşın yaşın mezarını aranır
şu dünyanın işine bak
mustafa'm mustafa Kemal'im

Attila İLHAN

Gılgamış, bir alıntı ekledi.
02 Tem 2017 · Kitabı okudu · 8/10 puan

"Vahşiler gibi yaşmak istemiyorsak birbirlerimizin kusurlarını bağışlamalıyız değil mi?"

Meyhane, Emile ZolaMeyhane, Emile Zola
Ayten Ernaz Tiryaki, bir alıntı ekledi.
20 Nis 2016 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Yaşmak ?
"Artık ayrılık zamanı geldi, yolumuza gidelim; ben ölmeye, siz yaşamaya. Hangisi daha iyi? Bunu Tanrıdan başka kimse bilemez. "

Sokrates'in Savunması, PlatonSokrates'in Savunması, Platon
ihtiyar, bir alıntı ekledi.
10 Eyl 2015 · Kitabı okudu · İnceledi

(...)Hayal Banu’nun iki eliyle tutup “Buyrunuz efendim!” diye başını yere eğerek sunduğu tepsi küçüktü ve şair, güllerle müzeyyen tepsiyi almak için iki elini birden uzattığında birden böylesi bir sofrayı sıradan bir insanın hazırlamayacağını düşündü ve gayriihtiyari karşısında duran kadının yüzüne baktı. Bakmak değil de daha periye uğramak gibi bir şeydi bu. Gördüğü bürümcük yaşmak arasında parlayan bir çift esmer güzelliğin büyüsü kalbini yerinden oynatmaya yetmişti. Bu heyecan ile elini öyle hevesle uzatştı ki işaret parmağı zaten küçük olan tepsiyi tutan parmaklardan birine değmiş, değmesiyle birlikte yanş ve titreyişler içinde geri çekilip çekilmeme tereddütleri arasında önce beklemiş, sonra kanı çekilmiş ve parmağı, bir mektup mührü gibi diğer parmağın üstünde donakalştı.
Hayal Banu başını kaldırmadığı için tepsinin elinden çekilip alınmasını, şair ise bu güzelliğin başını kaldırmasını bekliyorlardı. Adı konulamayacak bir an idi. Sanki görünmez bir top kumaş ikisini de sarıp sarmalamada ve her sarışta bir kez daha sıkmada, birbirlerine yaklaştırmadaydı da onlar bundan kurtulmak, dışarı çıkmak istemiyor gibiydiler. İkisinin de ellerini çekme konusunda ilk adı diğerinin atmasını beklemelerinden belliydi bu. Şair onca yıllar aşkın, sevginin has iklimlerinde dolaşş, pek çok asil âşıkın hayatını öğrenmiş, bu konuda divanlar tedkik etmiş, kütüphaneler hatmetmişti ama şu anda, bedeninin bütün hissiyatı bir işaret parmağının ucuna toplanş vaziyette iken, yüreğinin ve ruhunun bütün varlığıyla kıyamete kadar böylece durmaktan gayrı bir arzu hissetmemesinin ne anlama geldiğini hiçbir kitapta okumaştı.
Şairin diğer elinde tuttuğu kandilin titrek ışığı altında gece yarısına kadar hiç konuşmadan söyleşilen bu zamanın, bu kelamsız ve hecesiz süren derin sohbetin iki taraf için de ne anlama geldiğini pekâla ikisi de biliyor, hissediyor, belki yaşıyor ve sürmesini istiyordu. Üstünde gül yaprakları bulunan bir tepsinin altındaki zarif dokunuşla birbirlerini tanıyan, anlayan ve bütünleşen bu iki insanın sükutları, en hassas sözlerle bir ömür sohbet eden, konuşan, fısıldayan aşıklardan daha zengin bir dünyanın kapısını açtı, bengisu pınarının aktığı kırkıncı bahçenin kapısını…
Şair… Çaresiz ve donakalş… Hayatını şiire adaş, onca gazel yazş, gazellerde bıkmadan ve usanmadan hep kara gözlü, kara kaşlı, kara saçlı, kara benli, servi boylu, gül yanaklı, yay kaşlı ve ok kirpikli bir güzeli anlatıp durmuş, ama onun bir yerlerde yaşamakta olduğunu hiç düşünmemişti. Yüzyılların içinden yüzlerce, binlerce şair tarafından datılarak bulunan bu müstesna güzelliğin, bu yalnızca şiirlerde rastlanan güzelin, bir perizad, bir huri, bir nigar kılığında karşısına çıkacağını nasıl bilebilirdi ki!?.. Nazın koynunda doğmuş, nezaket tarafından emzirilip nazenin beşiklerde berceste ninnilerle büyütülmüş bu güzellik, bu karşısında billur gibi duran güzellik gerçek miydi?!.. Sanki bir dolunay, serv-i sim-endân başı ucundan doğmuş da karşısında öylece beklemekteydi. Kandil ışığının kırıldığı tül ferace altındaki gerdanı gümüşten bir sonbahar akşaydı da sanki, karabiberi andıran beni o dolunay önüne düşmüş şairin kara bahtının yıldızı. Bu güzeli bir şiirinde övmeye kalksa, söylediği her şey, söyleyeceği şeyler kadar eksik kalırdı ve bu şiir bir destan olsa da söz bitmezdi.
Şiiri kağıtlara yazılır sanmakla ne büyük hata ettiğini şimdi anlıyordu; en muhteşem şiiri yüce Yaratıcı’nın levh-i mahfuzda yazdığını ve soınra da onu şairlere örnek olsun diye yeryüzüne gönderdiğini ancak şimdi idrak edebiliyordu. Şüphesiz gördüğü güzelliğin bütün dünya güzellerine bedel olmadığını düşünüyordu, ama yıllar yılı kitaplarda okuduğu güzellikti bu, gazellerde anlatılan güzellikti. Bu güne kadar onu kimse keşfetmemiş ve gizleyip kendisine ayırmaşsa onun güzelliğini bilmediklerinden değil, ona şairane gözle bakmamalarından, belki bakamamalarındandı. Dizinin bağı çözülüp elleri titremeye başlayasıya kadar uzun uzun seyrettiği bu kadını ömrü oldukça yalnızca yüzüne bakarak, yalnızca saçının bir tek teline tutularak, yalnızca gerdanındaki bir tek beni uğruna candan geçerek sevmenin mümkün olduğunu biliyordu. O anda, huzurunda diz çökerek, bildiği bütün şiirleri yüzüne karşı okuyabilir, yeni şiirler inşad edebilir, bercesteler, müfredler, kıtalar ve gazeller yazarak divanlar doldurabilirdi; eğer gözlerini ondan alabilmek ve belki dile gelip bir çift söz söyleyebilmek mümkün olsaydı… Şair olduğu için mi böyle davranıyor, daha doğrusu davranayordu; yoksa âşık olmak böyle bir şeydi?!..
Hayal Banu’nun başını kaldırıp tepsi sunduğu insanın yüzüne bakması için payitaht minarelerinden yatsı ezanlarının okunmaya başlaması gerekmişti. Karşısında bir şair vardı, esrar içmişçesine şarhoş, kendinden geçmiş ve donakalş… İçkiden değil de hayretten doğan bir sarhoşluk. Kandilin kömürleşen fitilinden eline damlayan kızgın yağları hissetmeyecek derece sarhoşluk. Yüzüne bakıldığında aklı ile gönlü ayrışıp çelişmeye başlayan, belki aklın ürküp gittiği çılgın bir sarhoşluk. Hayal Banu onun yüzüne baktığı anda içinden bir tatlı rayihanın gönlüne doğru akıp gitmekte olduğunu hissetti. O anda şair onu evine davet etse içeri girer miydi, tereddüt ediyordu. Öte yandan şair, bırakınız içeri davet etmeyi, münasip olmayan bir hareket veya söz yüzünden reddedilmeyi, yüzüne şamarı yiyip bir daha onu görememeyi düşünüp korkuyordu. İkisi de duygularından emin değildiler. Belki biri kovalanmak ve yakalanmak istiyordu, ama diğeri kaçmasını ve saklanmasını istemiyordu. Birinde kavuşmak tehlike, diğerinde ayrılık bela idi. Kulun derdi kulluktan kurtulmak, sultanın endişesi kula kul yazılmak. Köleye bela olan esaret, sultana erişilmez nimet. Hangisi köle, hangisi efendi, hangisi av da hangisi avcı belli değil… Burada sultan kim, kul kimdi artık karışştı. Esir gibi kapı eşiğinde bekleyen sultan da, sultana benzer ev sahibi esirdi sanki. Muhteşem bir dilenci, haşmetli bir köle… Zamanın unutulduğu, saatlerin kurulmadığı bir anda, titreyen bir ses dağıttı tılsı. Şairin bütün cesaretini toplayıp kalbi durma derecesindeyken titreyen sesiydi bu:
- Gülümse bana güzel!.. Gülümse bana!...

Aşkname, İskender PalaAşkname, İskender Pala