• İnsanın kalbi birine aitse başka hiç kimsenin ilgisi pek bir şey ifade etmez. Sevilen kişiyle ilgili olmayan her şey o kadar yavan, o kadar sıradan gelir ki!
    Jane Austen
    Sayfa 35 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  • 440 syf.
    ·5/10
    Maceralarla geçen uzun bir yaşamın ardından Allan kendini bir huzurevinde bulmuştur.
    Sonunda bir gün 100 yaşına basar. Herkes onu huzurevinin büyük salonundaki kutlamada beklemektedir: Belediye başkanı, basın ve tesisin tüm çalışanları. Fakat Allan bu törene katılmayı istemez.Camdan atlayıp kaçar ve bundan sonra tesadüfi olaylarla bu kaçış farkı bir maceraya dönüşür.Biraz siyaset biraz macera karma bir roman.Edebi bir derinliği olmadığından bana biraz yavan geldi.Karışık güzel bir salata gelmiş de limonu yağı tuzu yokmuş gibi.Yarım kalmasın diye bitirdim,kafa dağıtmak için okunabilir fakat mutlaka okunması gerekmiyor.
  • Ne zaman gönlümü yele savursam,
    Çoğalır, yükselir, taşar kabından..
    İstasyon yolunda bir yaralı can
    Dağların nabzında rüzgar olurum!

    Hava buz gibi ama ellerim terliyor. Sen kimsin deseler, heyecan, diyebilirim. Şiirimi kim bilir kaçıncı okuyuşum içimden. İçimden ve yine ta içime doğru. Vurguları yerli yerinde yapmalıyım. Her dizesi ezberimde, noktası virgülü tamamen aklımda. Kitaba bakmadan okumak istiyorum da, hadi ya unutursam? O kadar insanın içinde, ilk kıtayı, ikinci kıtanın son mısrasıyla bitirirsem? Olmayacak şey mi, hep oluyor kendi kendime okurken.

    Akşamın huzur veren siyahında antolojimizin tanıtılacağı, şiir gecesi programının yapılacağı salona doğru son sürat ilerlerken ;gözlerim kaldırımda yürüyen insanları sayıyor, kulaklarım babamın mırıldandığı türküde, ellerim ilk şiirimin basıldığı kitaba sıkı sıkı sarılmış..

    Dilimde hep aynı mısralar. Başlıyorum, bitiriyorum, tekrar başlıyorum. Bazen yarıya gelince başka bir şeyler düşündüğümü farkediyorum, yeniden başlıyorum. Bin parçaya bölünmüş gibiyim. Heyecan, sen ne güçlü bir duygusun! Darmaduman ediyorsun insanı.

    Kitap kokusunu her zaman sevdim zaten. İçinde yittiğim, soluksuz okuduğum, büyülendiğim ya da başladığım için bitirmek zorunda kaldığım, anlamadığım, yavan bulduğum ne kadar kitap varsa hiçbirini ayırmadım diğerinden. Hepsini canım gibi sakladım, gözüm gibi sakındım. Ama bu sefer başka. Bambaşka..

    Elimde kendi şiirimin, ilk şiirimin basıldığı kitabı tutuyorum. Bu başlı başına koca bir devrim demek. Benim duygularımın mürekkebe bulanmış hali bu. Benim umutlarımın süslenmiş, isyanımın törpülenmiş hali.

    Bir kitap ne demekse, şimdi çok daha fazlası benim için. Çünkü çok iyi biliyorum ki, başlangıçlar en tatlı masallardır.

    "Hadi bakalım. Bir daha oku!" diyor babam, dikiz aynasından bakarak. Onun da içi kıpır kıpır sanki, gözlerinden anlıyorum. Gurur duyuyor benimle.

    Tam saatinde oradayız. Binanın girişinde edebiyat öğretmenimle karşılaşıyorum. Bizi büyük bir salona alıyor. Adımlarımı babamın adımlarına uyduruyorum yürürken. Ne kadar da benziyoruz, diyorum içimden, ikimiz de aceleciyiz.

    Uç uca beş altı masanın birleştirildiği uzun bir salona giriyoruz. Davetlilerin en az yarısı gelmiş gibi. Bir çoğu otuzunu, kırkını geçmiş insanlar. Ben on yedi yaşındayım. Biliyorum, bana her şey çok başka görünüyor. Gözlerimin, gördüğüm her şeyi iki kat büyüttüğünün, yüreğimin babamın yüreğinden iki kat hızlı çarptığının farkındayım.

    Sözden önce sıcacık bakışlarla selamlayan insanlarla karşılaşıyorum." İyi de, bu çocuğun aramızda ne işi var?" der gibi bakıyorlar. "Olsun," diyor belki bir kısmı, "Böyle böyle öğrenecek, böyle böyle pişecek.."

    Ben de diyorum ki, az bekleyin bakalım. Ve sonra tekrar okumaya başlıyorum şiirimi içimden. Çünkü yazdığım neyi beğensem, defalarca okuyorum.

    Dakikalar içinde salon iyice kalabalıklaşıyor. Hepimiz masadaki yerimizi alıyoruz. Kitabım hâlâ elimde. Tutmuyorum, parmaklarımla seviyorum resmen. Bir kıpırtı, bir heyecan, bir telaş.. Ortalık mis gibi şiir kokuyor!

    Tam karşımda orta yaşın üzerinde bir adam oturuyor. Hali, tavrı o kadar başka ki, ruhu gözlerinden fışkırıyor sanki. Sesini merak ediyorum.

    Sonrasında akıntıya bırakıyorum kendimi. İliklerime, saç uçlarıma kadar şiir doluyorum. Nefes aldıkça şiir çekiyorum içime, ama nefes verirken tekrar bırakmıyorum.

    Sıra bana geliyor. Herhalde kıpkırmızı olmuşumdur diye düşünüyorum ayağa kalkarken. Ellerim titriyor. Kitabımı alıp göğüs kafesime bastırıyorum ve başlıyorum okumaya. Su gibi akıp gidiyor içimde ne varsa. Ben nefessiz kaldım sanıyorum, alkışlarla kendime geliyorum.

    Bakışlarım babamı arıyor ister istemez. Kafamı çevirip bakıyorum. Dolu dolu olmuş gözlerinde çocukluk halimi görüyorum sanki.

    Heyecan geçiyor artık. Şimdi tat alma aşamasındayım. Keşke binlerce kişi olsa salonda diye düşünüyorum, keşke bu şölen hiç bitmese.

    "Şimdi Salih Sefa Hocamızı dinliyoruz." diyor programı hazırlayan kişi. Tam karşımdaki adam ayağa kalkıyor. Vakar, babasının oğlu sanki. Var bir yerden akrabalığı, hissediyorum.

    Başlıyor şiirini okumaya ;
    "Bu evler, bildiğin evler..
    Bu Zorkun, bildiğin Zorkun..
    Bir de bana sor Zeki'm!
    Bir de bana sor.."

    Bu nasıl bir ses, bu nasıl bir ruh ki, ete kemiğe bürünmüş, karşımda duruyor diye düşünüyorum. Her kelimesi başka bir yerimden yaralıyor. Yaşar gibi okuyor. Baharda bin bir çiçekle donanan yaylaların kokusu geliyor burnuma. Gözlerim doluyor.

    Uzunca bir şiir. Sevdiği kızdan ayrı bırakılan bir genci anlatıyor, geceden de karanlık bir hasret var içinde. Bir feryat, bir çığlık, bir isyan.. Dinledikçe doyamadığım.

    Sanki iç çekerek okuyor Salih Sefa Hocam. İçindeki fırtına hepimizi dağıtmaya yetiyor. Ve bitiriyor şiirini ;

    "Sigara zarar diyenin yüzüne gözüne üfle!!"

    Bir alkış tufanı yankılanıyor salonda. Hepimiz ayaktayız. Gözleri dolmayan yok belki de içimizde.

    İşte şiir böyle olmalı diyorum kendi kendime. Şair dediğin adam, insanı çıplak elleriyle tam kalbinden yakalamalı.

    Yıllar yıllar geçiyor o gecenin üzerinden. Bir kitap sığınaktır bazen. Anahtardır. Ümidini sular, büyütüp yeşertir. Her dizesi ayrı bir anın ifadesidir.

    Ve bazen kitaplığın en üst rafında saklanır. Hiç tozlanmaz, çünkü hava kadar, su kadar elzemdir ona dokunmak. Ne zaman pes etmek üzere olsam, elime alıp, göğüs kafesime bastırıyorum.

    Gözlerimi kapatıyorum. Beyefendi tavrıyla Salih Sefa Hocam çıkıp geliyor içinden. Sanki çok şey söylemiş de aslında hiçbir şey söylememiş, söylenecek şeyler birikmiş gibi.

    Yazmayı bırakma, devamını sen getir dercesine...
  • Maske ne kadar güzel olursa olsun cansız olduğu için çok geçmeden yavan ve tahammül edilmez bir şey haline gelir; dolayısıyla tasavvur edilebilecek en çirkin çehre bile olsa değil mi ki canlıdır, maskeden daha iyidir.
  • 258 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Yazarın okuduğum ilk kitabı değildi. Ama diğer kitaplarına göre daha yavan buldum. Konu kurgu olaylar her şey çok güzel bir zemine oturmuş. Bana yavan gelen konunun anlatılış şekliydi sanırım. Okurken sıkılmadım desem yalan olur. Bazı yerlerinde gerçekten kitaptan kopmuş buldum kendimi. Ama o sırada öyle bir cümle okudum ki evet bu kitabı bitirmem lazım dedim. Aşk siyaset çok güzel bütünleşmiş. Siyaset ön planda değil ama çoğu karakterin siyasi bir geçmişi olduğunu okurken anlıyorsunuz. Betimlemeler çok yavaş akıyor. Bazen diyalogların bile diyalog olduğunu anlamıyorsunuz. Onlar bile çok uzun. Ama yazarın tarzı bu. Bu tarzıyla da çok güzel şeyler başarıyor. Diğer kitaplarını okuyunca onu daha iyi anlayacağımı umuyorum.
  • ”Sizin şehir mızıkacılarınızın masalına göre davranamayacağım; bir şey anlatmak istemiyorum; şarkı söylemek istemiyorum; vaaz etmek istemiyorum; ama şurası doğru: masalların zamanı geçti, şehir ve devlet masallarının ve tüm o bilimsel masalların; felsefi olanlar da dahil; artık hayaletler âlemi yok, evrenin masallık bir yanı kalmadı; en güzel masal olan Avrupa ölü; işte hakikat ve gerçeklik. Gerçeklik de hakikat gibi masal değildir ve hakikat asla masal olmamıştır.

    Daha elli yıl öncesinde Avrupa baştan aşağı masal, bütün dünya bir masal dünyasıydı. Günümüzde o masal dünyasında yaşayan çok kişi var ama onlar ölü bir dünyada yaşıyorlar, söz konusu olan da ölüler zaten. Ölü olmayan, yaşamaktadır ve masallarda yaşamaz; o masal değildir.

    Ben kendim de masal değilim, masal dünyasından da gelmiyorum; uzun bir savaşta yaşamak zorunda kaldım ve yüz binlercesinin öldüğünü ve onların üzerine basıp geçen başkalarını da gördüm; hakikatte her şey değişti; eski bir dünyadan yenisi, eski bir doğadan yeni bir doğa oluşurken her şeyin başkaldırdığı ve her şeyin değiştiği, binlerce yıllık bir masalın tek gerçeklik ve tek hakikat halini aldığı elli yılda, soğuğun ne kadar arttığını hissediyorum.

    Masalsız yaşamak daha zor, bu yüzden yirminci yüzyılda yaşamak da bu kadar zor; zaten artık sadece varolmayı sürdürüyoruz; yaşamıyoruz, artık kimse yaşamıyor; ama yirminci yüzyılda varol- mak güzel; kendini ileri götürmek; ileri nereye? Biliyorum ki ben masallardan çıkmadım, masallara da girmeyeceğim, bu bile bir ilerlemedir ve bu öncesi ile bugün arasındaki bir farktır.

    Bütün tarihin en korkunç mıntıkasında bulunuyoruz. Korkmuşuz, hem de yeni insanların böylesine devasa bir malzemesi olarak - yeni doğa anlayışının ve doğayı yenilemenin; topyekûn hepimiz son yarım yüzyılda tek bir satıcıdan başka bir şey olmadık; işte bugünkü bu sancı biziz; bu sancı artık bizim haletiruhiyemizdir.

    Yepyeni sistemlerimiz var, yepyeni bir dünya görüşümüz ve dünya dolaylarına dair gerçekten de en harika ve yepyeni bir görüşümüz var ve yepyeni bir ahlakımız var ve yepyeni bilimlerimiz ve sanatlarımız var. Başımız dönüyor, üşüyoruz. İnsan olduğumuza göre dengemizi kaybedeceğimizi sandık ama dengemizi kaybetmedik; soğuktan donmak zorunda kalmamak için de her şeyi yaptık.

    Her şey değişti çünkü biz değiştirdik, dış coğrafya da iç coğrafya kadar değişti.

    Artık yüksek taleplerde bulunuyoruz ama yüksek taleplerde yeterince bulunamayız; hiçbir devir bizimki kadar yüksek taleplerde bulunmamıştır; varolmayı megalomanca sürdürüyoruz; ama düşüp gitmemizin, soğuktan donmamızın imkânı olmadığını bildiğimizdendir ki yaptığımızı yapmaya cüret ediyoruz.

    Hayat bilimden, bilimlerin biliminden ibaret olmuş. Şimdi de aniden doğada fani olduk. Elementlere aşina olduk. Realiteyi biz sınadık. Realite bizi sınadı. Artık doğa kanunlarını, doğanın sonsuz yücelikteki kanunlarını tanıyoruz ve onları gerçeklikte ve hakikatte inceleyebiliyoruz. Artık tahminlere muhtaç değiliz. Doğaya baktığımızda artık hayalet görmüyoruz. Dünya tarihi kitabının en pervasız bölümünü yazdık; hem de her birimiz kendi adına korku içinde ve ölüm korkusuyla; kimse kendi iradesiyle de kendi zevkiyle de yazmadı onu, aksine doğanın kanununca yazdı; bizse bu bölümü kör babalarımızın ve budala öğretmenlerimizin ardından yazdık; kendi ardımızdan yazdık; onca sonsuz uzunlukta, yavan bölümden sonra en kısa ve en önemlisini yazdık.

    Dünyamızın aniden teşekkül ettiği, berraklıktan korktuk, bilim dünyamız da öyle; bu berraklıkta üşüyoruz; ama biz bu berraklığa sahip olmak istedik, onu çağırdık, yani şu an hüküm süren soğuktan yakınamayız. Bu berraklık ve bu soğuk bundan böyle hüküm sürecek. Doğa bilimi bizim için, hayal edeceğimizden de yüksek bir berraklık ve çok daha öfkeli bir soğuk olacak.

    Her şey berrak, gitgide yükselen ve gitgide alçalan bir berraklıkla dolu olacak ve her şey, gitgide dehşetli bir hal alan bir soğukla soğuyacak. Gelecekte sürekli berrak ve sürekli soğuk bir gün izlenimimiz olacak.” 26 Ocak 1965
  • Anicius Manlius Severinus Boethius, 480 yılında Roma’da dünyaya gelir. Küçük yaşta babasız kaldığından dönemin önemli isimlerinden Symmachus tarafından evlat edinilir. İyi bir eğitim görmesi sonucunda devlet kademelerinde önemli görevlere yükselir, dönemin imparatoru Theodoricus tarafından konsül seçilir daha sonra saray görevine kadar yükselir. 523 yılında imparator Theodoricus’a ve vatana ihanet suçlamasıyla, savunması dahi alınmadan, haksızlığa uğrayarak zindana hapsedilen ve alnına geçirilen sicimle beraber ölünceye dek sopayla dövülen Romalı filozof Boethius hayatının son yıllarında teselliyi biricik öğretmeni ve yol arkadaşı olan ‘’Felsefe’’de bulur. Zihninde canlandırdığı bir kadındır felsefe. Ölümü beklerken tüm dertlerini, tüm çıkmazlarını, tüm cevapsız sorularını ona döker; onun ilaçlarıyla ruhunu âbâd eder.

    525 yılında idam edilmeyi beklediği zindanda kalemi aldığı eserinin adı Philosophiae Consolatio(Felsefesinin Tesellisi)dur. Eserin ilk kitabında haksızlığa uğradığı için şiirle teselli bulmaya çalışan Boethius daha sonra, yaşamını şekillendiren ve ona yapıp ettiği her şeyde yol gösteren felsefeye sığınmaya karar verir. Zihninde Felsefe isimi bir kadın yaratarak onunla dertleşmeye ve başına gelenleri tek tek sorgulmaya başlar. İkinci kitapta Felsefe, Boethius’a kader isimli tanrıçanın bir dönek olduğunu onun yapıp ettiklerinden dolayı üzülmesinin de akılsızca olduğunu söyler. İnsanın yalnızca kaderi tarafından terk edildiğinde huzura erişebileceğini söyleyerek şöyle der:

    Çünkü, o seni terk etti ve hiç kimse onun tarafından terk edilmedikçe asla güvende sayılmaz. Yanında kaldığında güvenemeyeceğin, gittiğinde de seni üzecek olan kaderin varlığı senin için değerli mi? … dostlarının hangisinin güvenilir, hangisinin riyakâr olduğunu ayırıp gösteren, seni terk edip giderken kendi yandaşlarını yanına alıp seninkileri sana bırakan o gaddar kaderin? Henüz sana kimsenin dokunmadığı, kendine şanslı göründüğün o yıllarda bu tür bir bilgiye ne kadar çok sahip olmak isterdin, bir düşünsene! Belki şimdi yitirdiklerine ağlıyorsun ama gerçek dostlarını buldun; aslında dünyanın en değerli hazinesi bu işte.

    Boethius bu sözlerle kaderin dönekliğini ve güvenilmezliğini yavaş yavaş anlamaya başlar. Konsül olduğu günleri, saraydaki görevini, mutlu yaşamını yâd ederek ve şimdi ne halde bulunduğunu Felsefe’ye anlatarak feryat eder. O; hiç kimseye haksızlık etmemiş, daima dürüst yaşamaya çalışmış, gelecekte kendisini yargılamadan zindana atacaklar için dâhi imparatorun karşısında durmuş, onları savunmuş ve kendini ateşe atmıştır. Şimdi karanlık bir zindanda tek başına kalmış, umudu yitirmiş ve yalnızlığın o bütün bedbinliğiyle ölümü beklemektedir. Hâlbuki ne kadar iyi bir mânevi baba tarafından eğitilmiş, ne kadar önemli görevlere gelmiş ve kendine ne güzel bir aile kurmuştur. O, güzel günlerden artık eser yoktur. Felsefe bu mutlu günlerine hitâben Boethius’a şu güzel cevabı verir:

    Çünkü talihsizliklerin içinde en berbatı, bir zamanlar mutlu olmuş olmaktır.


    Gerçek mutluluğun asla elde edilemeyeceğini söyleyen Felsefe hiç kimsenin kendi konumundan memnun olamayacağını, daima daha fazlasını isteyeceğini ve mutluluğun ne tamamen ele geçirilebileceğini ne de sonsuza dek süreceğini söyler. İnsanın, Tanrı’nın bahşettiği en güzel armağan olan aklıyla mükemmel bir varlık olduğunu fakat onun, cansız bir dolu ıvır zıvıra gereksiz anlamlar yükleyerek onlara sahip olmadıkça mutlu olamayacağını düşünmesinin ne kadar aptalca olduğunu vurgular. İnsanların mutluluğu kendinde değil dışarıdaki birçok mefhumda aradığını, oysa insana kıymet verenin ancak ve ancak aklını kullanarak mutlak iyiye doğru koşması olduğunu söyler. Kendisine eklenen nesnelerle güzel görünmeye çalışan insanların ne denli akılsız olduğunu, bunlarla kendi kimliklerini örtüp takıp takıştırdıklarıyla ön plana çıkmaya çalıştıklarını ve her şeye rağmen ruhlarının çirkinliğini gizleyemediklerini belirtir. Ve ardından şu dizeleri söyler:

    Zengin adam altın içinde yüzse bile,
    paraya olan açlığını tam olarak doyuramaz.
    Kızıldeniz’in incileriyle boynunu süsler,
    bereketli tarlalarını yüz öküz sürer,
    ama yaşarken içini kemiren endişeden kurtulamaz,
    ölünce de o dönek serveti onunla ölmez!

    Böylesine akılsız bir hayat süren insanlardan nefret etmemiz gerektiğini, nasıl ki bedenleri hasta olan insanlardan tiksinmiyor ve onlara düşmanlık ile bakmıyor yalnızca acıma duygumuzla hareket ediyorsak; zihinlerini kullanmayan, akılsızca hayat süren ve zihnini kötülüklerin egemenliğine bırakan insanlara bedenleri hasta olanlara nazaran çok daha dehşetli bir acıma duygusu ile bakmamız gerektiğini belirtir. Ardından akılsız insanların mutluluğu bulamamasını şu paragraf ile açıklar:

    ‘’Nedir yani? Üst üste para yığmaya mı çalışacaksın? O zaman para sahibi birini soyman gerekecek. Yüksek mevkilere gelip herkesi gölgede mi bıracaksın? O zaman o onurları sana bahşedenin önünde diz çökmen gerekecek ve rütbece başkalarına üstün olmayı isterken rica minnet ederek kendini küçülteceksin. İktidar sahibi olmak mı istiyorsun? Yönettiğin kişilerin hainlikleri yüzünden tehlikelerle burun buruna geleceksin. Şöhret mi istiyorsun? Belalara bulanıp güvenliğini yitireceksin. Zevk içinde bir yaşam sürmek mi derdin? Ama en bayağı ve en yavan şey olan şu bedene köle olmayı hor görmeyecek ya da ona sırtını dönmeyecek kimse olabilir mi?

    Gerçekten de bedensel vasıflarıyla böbürlenenler ne kadar boş ve ne kadar gelip geçici bir mülke dayanmaktadır! Filden daha cüsseli, boğadan daha güçlü olabilir misin ya da kaplandan hızlı koşabilir misin? Kaldır başını; gökyüzünün o muazzam boşluğuna, sağlamlığına ve hızlı devinimine bir bak ve şu bayağı şeylere hayran olmayı artık bırak. Gökyüzünü yöneten aklı bir düşün hele, o zaman göğün bile bu görkemli özelliklerine hayret etmekten vazgeçersin. Güzelliğinin ışıltısı ne kadar çabuk geçip gider, baharda açıp hemen solan goncalar gibi ne kısa ömürlüdür! Seni güzel gösteren kendi doğan değil, sana bakan gözlerin kusurlu görüşüdür. Ama bedeninizin özelliklerine ne kadar büyük değer verirseniz verin, şunu da bilin ki değer verdiğiniz üç gün ateşlenseniz hemen çözülüverecektir! Bütün bu söylediklerimi şöyle özetleyebilirim: Söz verdiklerini asla gerçekleştirmeyen ve bütün iyileri bir araya getirecek kadar mükemmel olmayan bu sahte değerler, çakıllı patikalar gibi ne sizi mutluluğa götürebilir ne de kendi özlerinde sizi mutlu kılacak bir şeye yer verebilirler.’’(Felsefenin Tesellisi, s.147)

    Hülasâ; son kitabında Boehius, felsefe aracılığıyla gerçek mutluluğu yeryüzünde değil gökyüzünde yani ancak ve ancak Tanrı’nın mutlak iyiliğinde bulabileceğini anlar ve ona sığınır. Mahkemeye karşı yapamadığı savunmasını Consolatio isimli eseriyle yapan Boetihus’u bizler, son olarak başını yeryüzünden kaldırıp gökyüzüne bakarkenki haliyle bırakırız. Tarih ise onun, alnına geçirilen bir sicimle gözleri yuvalarından fırlayana kadar gerilmiş haldeyken kalın bir sopayla ölünceye dek dövüldüğünü kaydeder.


    Felsefenin ve yüreğinin gücüyle Boethius, tarihe adını şerefli ve altın harflerle yazdırmış, onun idamına karar verenlerin isimleri de yalnızca onun onurlu hikâyesinin kötü kahramanları olarak anılmıştır.