• - Çicekleri sulamaya başladı hemen,çicekleri yavaş yavaş,süzüle süzüle suluyordu. Şu an,bütün meşguliyeti çiceklere su dökmekti. Gerçekten çicekleri sulayan suçsuz bir ruha bürünmeliydi,bunu deli gibi istemenin sonucu olarak gerçekten de zevkli ve yavaş yavaş çicekleri suluyordu. Çicekleri böyle sulayabildiği sürece suçsuz ve özgürdü çünkü. Bir polis gelir de onu görürse diye içten bir cevabı vardı ruhunun. Ruhunun derinlerinden gelen bu cevap,xxx’in bilincinin yüzey kısımlarına bir cevaptı.Karmaşıktı bu iç konuşma,gizlilik yoktu içinde,çünkü bilincinin derininden bilinicin yüzeyine bir cevaptı bu,kimse göremeyeekti. ‘’Ben çicekleri suluyorum,benden ne istiyorsunuz? Bu sokak boş,saat 14:00,suçluluk telaşı yok bu sokakta,her şey yerli yerinde,zaten sakin ve rahatça suluyorum çicekleri,benden ne istiyorsunuz ben suçlu değilim,kaçıp gider gibi halim mi var,hem siz benden şüphelendikçe,siz benden şüphelendikçe ben size daha da yaklaşıp yanınızdaki çicekleri suluyorum. Bana ne soracaksınız? Sorabilirsiniz,ben şüphe çekmiyorum ben suçsuzum,bana suçlu birinin nereye gittiğini mi soracaksınız? Ben size gerçekçi cevaplar veririm,derim ki az önce birkaç kişi geçti buradan,tam olarak onlara kafamı çevirmedim ama buradan son 10 dakikada geçenlerin hepsi şu yöne doğru gitti derim,beni yakalamak isterseniz size çok yakın da dururum ben,cok rahat ve korumasızca yakınınızda dururum,benden şüphe etmeyin tamam mı,ben çicekleri suluyorum ve güneş 1 saattir yanaklarıma vuruyor,gözlerimi size karşı da zor açıyorum güneş vuruyor çünkü,suçlular kadar önemsemekten uzak değilim dünyayı,bakın ben çicekleri suluyorum güneş gözlerimi kamaştırıyor. Hem onlar gelince,ben derim ki buralarda çok içki içiyorlar,şu bankta sabah 5 Bira şişesi topladım,ben hep buradayım ve suçsuz olarak yaşayıp gittiğim için onlardan şikayet etmiş oluyorum şimdi,benim için normal bir şey çicek sulamak,ben hep buradayım ve ben suçsuzum’’ içinden böyle bir hesaplaşma geçti,derinlerde.
  • TURUNCU

    Soğuk bir kış gecesiydi. Doğa; yeni yılı beklemiş gibi biriktirdiği en sert ve soğuk rüzgarını üzerimize fırlatıyor, dişlerimizin gıcırdamasına yetecek kadar donuk bir hava dağıtıyordu. Rüzgarın uğuldayışı boşlukta süzülüp aceleyle yüzümü yalayarak geçiyor ve sırasını sonraki hava akımına bırakıyordu. Oldum olası bu sert ve kuru havadan nefret etmişimdir, yazın kuru sıcağını sevmediğim gibi.
    Tam da böyle bir gecede ellerim cebimde, başım önümde dar sokakların kendine has sessizliği arasından hızla yürürken, havada ayakkabımın yere çarpan sesi, köpeklerin uzaktan duyulan havlama sesleriyle karışıyordu. "Bu köpekler de son zamanlar da çok çoğaldı. Bu soğukta dışarda nasıl durabiliyorlar. Donmamalarına hayret ediyorum. Karınlarını nasıl doyurdukları ise tam bir muamma." diye içimden geçirdim. Soğuktan en az zarar görecek pozisyonu alıp ilerlerken eve ne kadar mesafe kaldığını hesaplıyordum. Ve bu son sokağı da geçip eve yetişiyorum. Merdiveni basamaklayarak bir üst kata tırmanıyorum. Anahtarı alıp kapıyı açıyorum. Tam içeri girecekken gözüme küçücük bir kedi ilişti.

    Küçük, kırmızı ama yer yer sarı çıkan tüyleri onu turuncu gösteriyordu. Minicik henüz iki haftası olmuştu. Boyu yeni doğan bir kedinin iki katı kadarıydı. O an yanından geçen sıradan bir insan onu görseydi kalbinin yumuşamış haliyle şu cümleyi kafasından geçirirdi: Ne kadar pıtırcık bir kedi bu tam da onu besleyip sevebileceğim bir kedicik. Onu hemen bir yerde kıstırıp kandırarak yakalamalıyım. Ama annem izin verir mi hayır muhtemelen vermez ama ben onu ikna etmeyi bilirim.
    -Pisi pisii gelsene buraya pışş pışş heeyy nereye gidiyorsun?
    Ne kadar da hırçın bir kedi bu böyle.

    O an kediciğin, karşısındakini gördüğünde verdiği tepki fotoğraflanabilseydi, şunlar kareye hapsedilebilirdi: sıçrarcasına korkup turuncu tüyleri diken diken olan ve tedirgin gözleri nereye kaçacağını araştırırcasına sağ tarafına bakan kırmızıya özenen bir küçük baş. Dört ayağının uçlarına basıp sırtı esnemiş gibi kalkan bir kedi.

    Ama korkunun getirdiği bir hesap karışıklığıyla duvara doğru koşup kafasını sertçe duvara çarptı. Hiçbirşey olmamış gibi açık olan kapıdan içeri doğru kaçıp gözden kayboldu. Şüphesiz ki kafası acımıştı ama tabiki bunun acısını çekmeye ne vakti ne fırsatı vardı. Bu davranışı, asalak bir insanın kaldırımda dalgınca yürürken tümseğe takılıp sendeleyerek hiçbir şey olmamış gibi yolunda yürümesine benziyordu. Kedilerin, insanların duygularını okuyabildiğini duymuştum, belki de onu yakalayacağımı anladığı için kaçtı. Ya da annesi, insanları iyi tanımış olmalı ki bu yaratıklara güvenilemeyeceğini yavrusuna da tembihlemiş olmalı. İki ihtimalde de kaçmakta haksız sayılmazdı.

    Peşinden içeri daldım dolabın altına, odalara ve balkona baktım yok. Nereye gidebilir bu yaramaz. Banyoya girdim.
    Hahh! burdasın demek. Hemen banyonun kapısını kilitledim. Ellerimi ovuşturup iştahla onu yakalamaya koyuldum. Eğilip iki kolumu açarak bir hamlede bulundum ama son anda elimden kaçırdım. Öyle yaramaz ve yabani ki duvara tırmanıyor resmen. Kare duvarın etrafında dört dönüyor oraya buraya çarpıyordu. Öyle korkup mücadele ediyor ki onu yakalama şevkimi kabartıyor. Bir kaç kovalamacanın ardından sonunda yakaladım turuncuyu. Kapıyı açıp dışarı çıktım. Ama o mu beni yakaladı ben mi onu, anlaması zor bir görüntü vardı. Durmadan çırpınıp kıvranıyor bağırıp çağrıyordu. Küçük ağzıyla parmağıma dişlerini geçirdi. Elimi tırmıklayıp çizikler atmasıyla yere fırlattım onu. Dışarı kaçıp gözden kayboldu. Turuncunun tartaklamasına uğramıştım elim yara bere içinde kaldı.
    - Bunlara ne iyilik yarar ne bişey bu ne böyle canavar mı kedi mi... Zincirlemek lazım bu yaratıkları!
    Girdiği yer, koridora açılan kapının hemen yanındaki asansör boşluğuydu. Zemini sağlam bir tahtayla kaplı, önünde pembemsi kirli mi kirli bir perde vardı. Bu perde; üstten bir iple uçtan uca perdenin içinden çekilip duvara çivilerle asılmıştı.
    Perdeyi elimle çekip baktım ama içerisi bir yığın eski püskü eşyaların atıldığı dağınık bir hırdavatçı yeri gibiydi. Kısacası insanın ruhu gibi dağınık ve karmaşıktı.
    Bu durumda kedi yüzlerce küçük, karanlık ve ulaşılması karmaşık delikten birine girmiş olmalıydı. Gözlerimle onu ararken isteğimin yarısı ona sahip olmaktan vazgeçmiş gibiydi. Ama hırçınlığına rağmen hala sempatik bir kedi.

    O esnada annesi merdivenden yukarı çıkıyordu beni görünce durdu. Bir kötülük sezmiş olacak ki üzerime diktiği gözleriyle donakalmış bekliyordu. "Hayırdır ne yapıyorsun? Bir rahat bırakmadınız bizi." der gibiydi. Bir an ortada bir kabahatin olduğunu ama bunu benim mi onun mu işlediği ayrımına varamadım. Bakışlarında; üzerime atlayıp beni parçalara ayırmak isteyen bir cesaret, aynı zamanda da bir kıpırdanışımla korkup kaçacak bir tedirginlik vardı. Ben kıpırdamadım. O da kaçmadı. Bir müddet bakıştık. Ben dönüp içeri girdim. O asansör boşluğuna.

    Kapıyı açıp içeri girince Vedat belirdi karşımda. Çatık kaşları ve simsiyah gözleri her zamanki gibi yüzünde ciddi bir iz bırakıyordu. Hali ve tavrı da sürekli öyledir, en basit bir işte bile bu katillere özgü bakışları ondan vazgeçmezdi. Ortanın üzerinde, uzun sayılabilecek bir boydadır.
    Kararları sürekli kesindir, kolay kolay tereddüt etmeyen, heyecanlanmayan...
    -Ne yapıyorsun? Dedi umursamadan mutfağa doğru giderken. Arkasına dönüp ne işler çeviriyorsun yine der gibi bir bakış fırlattı.
    + Hiç... Kedi. Dedim ve odaya geçip sobanın yanına kuruldum. O da arkamdan içeri girdi. Koltuğa oturup önünde sehpada duran meyveleri elindeki bıçakla soyarken,
    - Ne kedisi? Dedi. İlgisiz bir tavırla da olsa belli ki konuşmak istiyordu. Bense yerde oturmuş üşümüş ayaklarımı ısıtıyordum. Aynı zamanda kumandayı bulmaya çalışıyordum.

    +Kumanda nerde? Kedi mi? Yakalamaya çalıştım elimden kaçtı. Bana da soy bir tane.
    -Yahu kediyi yakalayıp ne yapacaktın sanki.
    +Uzatsana bir tane, dedim. Sonra kalkıp kendim alırken, hiç yakalınılacak gibi değildi zaten baksana dedim, elimi göstererek.
    - Çizmiş seni iyice, dedi ve dişlerini göstermek istiyormuş gibi ağzını yayarak güldü. Portakalın yarısını ağzıma attım. Karşısındaki koltuğa geçip oturdum.
    -Nankör kediler! Hiç sevmem. Dedi kaşlarını çatıp yüzüne ciddi bir hava vererek. Değer, kıymet bilmezler. Köpek olsa hadi neyse. Benim kangal'ı hatırlamıyor musun? Nereye gitsem peşimden geliyordu.
    - Hatırlamaz mıyım. Ağzını açıp dilini dışarıya sarkıtarak salyalarını akıtmasını unutur muyum hiç. İğrenç! Nefret ediyorum köpeklerden. Dedim tv kanallarını değiştirip umursamadan.
    +Sen ne anlarsın hayvanlardan. Bir kere köpekler sadakatin kitabını yazmış. Sen ne diyorsun? Bir ıslığımla yanımda biter, bir işaretimle ölüme giderdi. Dedi ve dudaklarına eğri bir gülümseme kattı.
    - Sadakat denemez ona düpedüz köle ruhluluk o. Kişiliksiz, gurursuz hayvanlar. Kediler daha sempatik. Umursamaz ve biraz da nihilist bir hava var kedilerde.
    +Yeni bir kangal alıp üzerine salmazsam! Görürsün sen! Dedi gayet ciddi bir edayla.
    --Hayvanseverlik değil senin kardeşim kendini koruma içgüdüsü. Dedim gülerek.
    Sonra birden, şuraya bak yahu! 20 tane kanal var birinde bir bok yok. Deyip çıktım odadan. Elimi yıkadım. İçeri geçecekken,
    --Oğlum! Dışarda kar mı yağıyor baksana, diye seslendi annem.
    Annem 60'ına merdiven dayamış orta boylu klasik ev kadınları gibi geleneksel giyinen, ev işlerini yapmadan duramayan oldukça çalışkan ve orta göbekli şişmanca bir insan.
    Temizlik konusunda oldukça titizdir.
    Sırf zevk için tüm halıları dama serip yıkamışlığı var. Babamın tabiriyle 'köstebek gibi çaışkan maşallah'. Güler yüzlüdür de ama eski bir alışkanlık olsa gerek, sessiz sessiz ve elini ağzına siper ederek güler. Güldüğünü çoğu kez göbeğinin sallanışından anlarız. Tasarruf konusunda da dünyada eşine az rastlanılır bir insan. Hiç bir şeyi israf etmez, ettirmez.
    Hayvanları da sever ama uzaktan.

    Pencereye yaklaşıp buğulanan camı elimle silerek dışarı bakıyorum. Pencereyi açıp elimle yokluyorum. "Yok değilmiş. Yağmur da değil kararsız bir kar sanki. Karın beyazına hasret kaldık be!"
    - Yağmaz oğlum yağmaz. Yağar mı hiç? Burdaki insanlar çok bozuldu herkes faiz yapıyor, kul hakkına giriyor. Kerkenez doluşmuş bura...
    -Ne alakası var anne ya! O zaman çok kar yağan yerler iyi insanlarla mı dolu?
    + E onlar da güneşli günlere hasret oğlum. Dedi. Sessizlik.
    -Sen o bulaşıkları niye elde yıkıyon? Dedim. Cevap yok.
    -Yiyecek bir şey yok mu kediye verecem.
    Buzdolabını açıp,
    +Vallahi bunlar var al, dedi. Makarnayı göstererek.
    -Yer mi ki bunu?
    +Yer yer. Geçen verdiydim yemiş hepsini. Açsa yer. Al. Hava da soğuk zavallılar...
    -Yakalayamadım tutabilsem içerde beslerim.
    +Annesinin sütünü içiyor küçük daha.
    -Ne sütü ya baksana elime, diyerek yemeği alıp malikanelerine götürüp bırakırken, aklımda yapmam gereken bir şey varmış gibi duraklayıp bekledim, ama neydi? Az önce aklımdaydı diye söyleniyordum.Hep öyle olur zaten! Bir şeyi hatırlamak isterken; bir dalganın kumu aşındırıp tekrar geri çekilmesi gibi, aklımıza gelen o şey de birden kaybolur. Böyle dalmışken kapı kapandı. Kapıyı vurdum. Vedat açtı.
    -Kapatma açık kalsın, dedim.
    +İçerisi zaten soğuk. Ne yapıyorsun burada?
    -Kediye birşeyler verdim. Hahh! Gelsene bak şuraya kedi için bir şey kuralım ısınması için. Etrafa göz gezdirmeye başladık. Bir süre sonra vedat damdan seslendi. Çıktım.
    +Bak bu çekmece nasıl? dedi. 5 6 yavru kedinin sığabileceği eskimiş plastik bir çekmeceydi.
    -Tamam. İyi fikir aferin. Sen bırak bana hallederim, deyip çekmecenin içine birkaç bez parçasıyla kamufle ettim. En azından bezin altına yatabilir. Yemeği de içine bırakıp bıraktım oraya. "Bu turuncuyu bir müddet idare eder heralde."
    İçeriye biricik, sıcacık odamın köşesine kıvrılıp tembelliğin tadını çıkara çıkara saatlerce uzanıp telefonumla vakit öldürdüm. Şüphesiz ki kıyasıya hak etmiştim bunu!
    Geç saatlerde kalkıp asansöre baktım. Plan tutmuş. Yavru kedimiz yemeğini yemiş, çekmecenin içine kıvrılmış, annesine sımsıkı sarılmış uyuyor. Annesi beni görünce hafif başını kaldırdı. Hiç de rahatımı bozamam der gibi bir hali vardı. Demek ben de bir şeyleri değiştirebiliyordum. Onları baş başa bırakıp keyifle içeri döndüm. Telefonuma sarıldım.
    Ertesi gün öğlen, yemeğini götürmek için perdeyi araladım. Turuncu, beni görünce eskisi gibi irkilmedi ama bana hala güvenmediğini gösterir gibi küçük bedeniyle evinin duvarından atlayıp arka tarafa doğru gitti.
    Hemingway, ”Kedinin duygusal dürüstlüğü tamdır. İnsanlar çeşitli nedenlerden duygularını saklayabilirler ama bir kedi asla.” derdi ve sanırım haklıydı da.
    Yemeğini yuvasına bırakırken: "Yaramaz kedi amma da nazlısın." dedim. Sonra da neyse en azından eskisi gibi hırçın değil, yumuşamış. Seni arkadaş olmamıza ikna etmeme az kaldı, diye kafamdan geçirdim.
    Ama bu düşüncemde pek samimi olmayacam ki sonraki güne kadar hiç aklıma gelmemişti. Tamamen unutmuştum onu. Sabah uyanıp yüzümü yıkamaya çıktım. "Bugün de çok soğuk, bitmedi arkadaş bu evin soğukluğu." diye içimden geçirip odaya girdim. İçimde bir işi yarım bırakmışım gibi bir his dolaşıyordu. Bu, iştahımı kaçırdı ve kahvaltıdan keyif almadım. Bir iç sıkıntısının getirdiği huzursuzluk içimde belirdi. Neyden kaynaklandığını bilmediğim bu sıkıntı ruhuma öyle yapışmıştı ki, tıpkı arsız bir çocuğun benimle gezintiye çıkmak istemesi gibi peşimi bırakmadan dolaşıyordu. Neydi bu? Havanın soğuk olması mıydı? Hayır. "Evet! dün... dün çok soğuktu bir şey olmuş olmasın Turuncu'ya düşüncesi yanıp söndü aklımda. Asansör boşluğuna doğru yürürken; içimdeki korkuyu ciddiye almak istemiyormuş gibi, "yok canım ne olacak" diye söylene söylene perdeyi hızlıca çekip gözlerimi aşağı doğru kaydırarak baktım. Bakakaldım. Hareketsizce yatıyordu. Bir an inşallah uyuyordur diye düşündüm ama ona doğru eğildiğim her santim bu düşünce varlığını yitiriyordu. Korkunç bir görüntü vardı. Bir süre kıpırdayamayıp gözlerimi ayıramadan ona baktım. Afallamıştım. Uzun süre hissedilen bir şok etkisi yaşadım. Aklımda; bu nasıl oldu, ne zaman, bu kadar erken... benim yüzümden... Neden?.. Düşünceleri birbirini kovaladı. Bu şoktan kurtulmak ister gibi içimi çekip elimi yüzümde gezdirerek kendime gelmeye çalıştım. Çekmeceyi yavaşça kendime doğru çekip iyice yaklaşarak baktım. Gözlerime inanamıyordum. Kaskatı kesilmiş. Ağzı açılmış. Gözlerinin yarısı açık, incecik, ezilmiş, zemine yapışmış gibi duran hareketsiz bir beden... Çok bitkin görünüyordu, çırpınmış ama kimsenin yardımını alamamış gibi bir hali vardı. Uyuyakalınca da kuru soğuğun acımasızlığı küçük ruhunu bedeninden söküp almış. Donmuş, soğuktan donakalmış. Küçücük daha. Ama o artık ölmüş. Ölümün katı gerçekliği yüzüme bir tokat gibi çarpmıştı. Yapacak hiçbir şey yok. Ölmüş. Telafisi yok. Hiçbir şeyin faydası yok.
    Birden yarı açık gözleri yüzüme bakarak zorla da olsa şunları mırldandı: "Beni bu koskoca dünyanıza sığdıramadınız. Ağır geldim size değil mi? Bana bakamadınız sahip çıkamadınız. Halbuki ben vicdanınızı sınamak için gönderilmiştim. Kaldınız sınavdan hadi hoşçakalın." dedi ve son nefesini verip gözlerini kapattı.
    Evet. Ona daha iyi bakabilirdim. Daha iyi bir yer yapabilirdim. İçeri alabilirdim onu. Ama bu pişmanlıkların faydası yok. Sanki bir rezilliğin tadının, iştahımı kaçırması gibi bir boş vermişlik duygusuyla kaplandı içim. Önümde yok olmuş, beni insanlığın vurdumduymazlığı ile baş başa bırakan ölü bir kedinin gerçekliği vardı. Demek ben içerde ayağımın üşümesine mızmızlanırken bu kedi burda yaşam mücadelesi veriyordu düşüncesi zihnimin karanlık bir köşesini aydınlattı.
    Bir hortumun etrafında kızgınca dönerken çevresindekileri kendine çektiği gibi vicdanımın gücüne kapılıp kendimi bu azabın kollarına bırakarak keskin bir kararla alçak olduğuma karar verdim. Hep başkalarını eleştirirdim. Ama insan başkasını eleştireceğine önce kendi içindeki vahşi bencilliği boğup öldürmeli değil mi?

    Pişmanlığımla baş başa kalmıştım. Ama insan öyle bir mahlukat ki bunu da unutur. Bir kedinin değerli insan hayatı içindeki önemi ne kadar olabilir ki hem de ölü bir kedinin. Bu pişmanlığın doğurduğu öfkenin acısı ne kadar sürebilir? Tekrar tekrar hatırlanarak bu anıya duyulan öfkenin keskinliği zamanla körelecek ve zihinde oluşturduğu etki yavaş yavaş kaybolacaktır. Aynı acının başta yarattığı etki bu süreçle zayıflaşır. Tıpkı suya atılan küçük bir taşın su yüzeyinde oluşturduğu dalga hareketlerinin büyümesiyle yarattığı etki ve git gide yüzeye dağılarak yok olması gibi. Bir insanın yardımseverlik duygusunun yok olması gibi... Turuncu bir kedinin yok olması gibi...

    - The End -
    _ Directed By _
    _ Selman Olcasöz _


    - Kısmen Kurgusaldır -


    “Bir milletin büyüklüğü ve ahlaki gelişimi, hayvanlara olan davranış biçimi ile değerlendirilir.”

    - Mahatma Gandhi -
  • Neredesin Rose? Hangi cennete gittin yine, hangi tanrının cennetine?
    Gittiğin her yerde çiçekler açtırmaya devam ediyor musun hâlâ? Gittiğin her yere gül kokunu bırakıyor musun, kokunla şarhoş ediyor musun hâlâ tüm o varlıkları?
    Yoksa sen de her şeyi bırakıp beni mi özlüyorsun, beni mi düşünüyorsun milyonlarca düşüncenin arasında?
    Kaç bin yıl sürdüğünü, süreceğini bilmiyorum ama ben seni hâlâ arıyor ve özlüyorum.
    Dünyaya atılmadan önce bile sana kavuşmanın özlemi vardı bende, şimdi ise kavuşamayacağımızın verdiği acı gerçeklik var sadece...
    Çok acı değil mi, evrenin milyarlarca galaksilerinden birinin güneş sistemindeki dünyada seni özlemek?
    Bu düşünce başımı ağrıtıyor Rose...
    Başımı ellerimin arasına alıyorum, kendime acıyorum, kalbim acıyor... Seni düşünmekten yanan beynime soğuk bir kurşun sıkmak istiyorum düşünmeyi durdurabilmek için.
    Düşünmek istemiyorum artık seni, zihnimi acıtıyor yokluğun, kalbimi... 
    Çık artık aklımdan ya da yanına gelmeme izin ver çünkü bu böyle devam edemez, ederse özlemin beni öldürecek...

    Şimdi karanlık bir odadayım, yatağa uzanmış tavanı izliyorum uzun uzun,
    sonra gözlerimi kapatıyorum, biraz olsun uyuyabilmek ve unutabilmek için seni.
    Bir süre sonra zihnim beni evrenin derinliklerine doğru bir yolculuğa çıkarıyor, ışık hızında galaksilerden galaksilere uçuyorum, bir sistemden diğerine, bir gezegenden ötekine...
    Uzay boşluğu çok güzel, çok sessiz, çok soğuk... Tıpkı bana baktığındaki gibi bir boşluk. 
    Süzülmeye devam ediyorum derin uzayda, aklımdaki senle birlikte güzel bir yolculuk yapıyoruz. Belki bir gün gerçek senle de yaparız bu yolculuğu kim bilir...
    Uzaklarda kırmızı bir gezegen dikkatimi çekiyor, çok uzak işte bilmem kaç milyon ışık yılı.
    Yaklaştıkça gezegene, Rose'un dudakları gibi kırmızı diyorum bu gezegen, dudağının her ayrıntısındaki gibi narin bir görünüşü var...
    Belki sen bilmiyorsun ama dünyadayken güzel olan her şeyi sana benzetirdim, güzel olan her şeyde seni arardım ama burada çok daha güzel şeyler var sana benzetebileceğim; rengarenk yıldızlar, gezegenler, farklı değerli taşlar, nebulalar... 
    Sana benzettiğim gezegene yaklaşıyorum çok sıcak tıpkı dudakların, ellerin, vücudun... 
    Büyüsüne kapılıyorum kırmızılığının.
    Ama işte uzaktan bakabiliyorum sadece bu gezegene çünkü hiç kimseyi, hiçbir şeyi yaklaştırmıyor kendisine. Daha önce çokça istila edilmiş, sömürülmüş, ruhunu almışlar, Ama "sorun değil anlıyorum seni güzel gezegen" diyorum ve "yak beni, acımı dindir" deyip yaklaşıyorum bu gezegene...
    Yavaş yavaş yandığımı hissediyorum...
    Canım yanıyor...
    Bağırıyorum gezegene,
    "Öldürürcesine ısı yayarken bile Rose kadar yakamıyorsun canımı kırmızı gezegen!" bunu dedikten sonra iyice gaza geliyorum,
    "Seni zavallı gezegen! Sen Rose değilsin ki canımı acıtasın ruhumu da öldür!" diye haykırıyorum,
    Ardından son kez sana bağırıyorum, "Sonsuz paralel evrenlerin birinde mutlaka buluşacağız Rose, bekle beni!" diyorum...
    Ve bedenim yok olmaya başlıyor...
    Küllerime ayrılıyorum yavaş yavaş,
    atomlarım gezegenin yörüngesine çoktan kapılıp dönmeye başlamış bile...
    Sonra... Ölmüyorum...
    Sesli bir şekilde bağırdığımı fark ediyorum odanın kapısı açılıyor ve bütün o büyülü ortam birden yokoluveriyor, yan odada kalan arkadaşım "Ne bağırıyorsun gece gece! Yine başlama saçmalıklarına, yat uyu!" deyip gittikten sonra hafif bir tebessümle tavanı izlemeye ve seni özlemeye devam ediyorum Rose...
    Ne de olsa hayat kısa ve bu hayatı seni özlemekle geçirmeye karar verdim, ölünceye dek gözlerinin sonsuzluğunu düşünmekle...
    Sonra ölümümü düşünüyorum ve kendi kendime bu ne muhteşem bir ölüm şeklidir diyorum, uzayın derin boşluğunda sana benzeyen bir gezegenin yörüngesinde seninle kavuşacağımızın hayaliyle huzur içinde ölmek...
  • Yazar: Esther. Sema
    Hikaye Adı : Kaza
    Link: #32172072
    Ressam : Klimt

    Tablo: http://hizliresim.com/b6L0W8

    “-Gökhan! Gökhan! Ne olursun aç gözlerini. Lütfen! Bak ben buradayım. Kendine gel ne olursun!”
    Bu ağlayarak bana seslenen kişi halam. Ancak ben ona cevap veremiyorum. Gözlerimi bile açamıyorum. Gözlerimi açmaya çalıştıkça, daha çok kapanıyor sanki. Ayaklarımı da hissetmiyorum. Neler oluyor böyle? Neredeyim ve ne oldu bana?

    Korkuyorum. Karanlıktan hep korkardım. Çünkü karanlık bana o geceyi anımsatır. Beş yaşındayken anne ve babamı trafik kazasında kaybettiğim o gecede, ben de arabadan savrulmuştum. Her yer karanlıktı. Ağlıyordum çığlıklar eşliğinde. Gözlerimin ağlamaktan şişmesiyle birlikte, hiçbir şey göremiyordum. Sonunda polis abi beni bulmuş, ambulansa getirmişti. Hastanede halacığım bana anne ve babamın çok uzaklara gittiğini, benim artık onunla kalacağımı söylediğinde çok sinirlenmiştim. Beni nasıl bırakabiliyorlardı? Bensiz nasıl giderlerdi? İçimde onlara karşı hep öfke vardı öldüklerini anlayana kadar. Zaten hep bu kızgınlıklarım yüzünden geliyordu ne geliyorsa başıma. Esra’ya da en son tokat atmıştım. Sonrasında Murat ile buluşmaya gittim. Ya sonra? Hatırlayamıyorum sonra ne olduğunu.

    Esra benim sevdiğim kadın. Onu o kadar çok seviyorum ki. Hayatta ailemden sonra en çok bağlandığım kişi. Anımsayamadığım bir şeyden dolayı sinirlenip kendimi tutamadım ve tokat attım. Ona vurduğum ellerim de hareket etmiyor. Hak ettim ben bunu. Nasıl kıydım ah nasıl?

    Halam vedalaştı benimle ben bunları düşünürken. Bir adamla konuşuyordu biraz uzaktan geliyordu sen:
    “ Bunu size nasıl söylesem bilemedim ama dolandırmamak en iyisi galiba. Beyin kanaması çok yaygın. Kalçasında da parçalı kırık var bacağa doğru. Yaşama şansı çok düşük yüzde üç ancak. Kendinizi hazırlayın her şeye.”
    Ne? Ben şimdi ölecek miyim? Hayır, ama olamaz! Ah duyun beni! Gözlerimi açabilsem belki anlarsınız duyduğumu ve sizi anladığımı. Neler olduğunu bana anlatırsınız belki o zaman. Yanımda bir alarm öttü. Hastanedeyim onu anladım doktorun konuşmasından sonra. Bacağım istemsiz bir biçimde hareket ediyordu. Canım çok yanmaya başladı. Ağrıdan dolayı baygınlık geçirdim ve uyudum.

    ******

    “ Hasta kanamadan dolayı nöbet geçiriyor. Kalçasındaki kırık yüzünden de nöbet geçirirken, bacağı sanki ikiye ayrılıyormuş gibi hareket ediyor. “ dedi bir hemşire nöbet teslim ederken bir arkadaşına. “Teslimi kime yapacağım?” diye sorarken uyanmıştım. Başıma gelenleri de böylelikle öğrendim.
    “Bir arkadaşıyla motor kazası yapmışlar. Ceplerinde ise esrar varmış. Beyin kanaması, doktor bey yaşama şansının düşük olduğunu söyledi. Yaşı 19…”

    Kaza yapmışız Murat’ın motoruyla. Sürekli gezerdik birlikte. Esra hiç sevmiyordu onu. Ona tokat atma sebebimi de hatırladım böylelikle. Murat ile dışarı çıkacağımı söylediğimde tartışmaya başlamıştık. Esrar da ilk ondan sonra almıştım Murat’ın ısrarıyla. Zaten çıkmazda hissettiğim için kendimi, çok zor olmadı kabul etmem. Bu dünya katlanılmazdı…

    “ Gökhan!” bir ağlama ve bağırış sesi… Esra gelmişti. Ellerimi öpüyordu. “Sana Murat ile arkadaşlığını bitir artık demiştim. Dinlemedin beni.” Gözyaşları, ona vurduğum ellerimi ıslatıyordu. Onu üzdüğüm için çok pişmandım. Gözlerimi biraz aralayabildim. Esra görmedi ona baktığımı öyle güzeldi ki… O da benim gibi yalnızdı. Yok hayır! Ölemezdim. Ondan özür dilemeden, onu böyle üzgün ve yalnız nasıl bırakabilirim? Yaşayacaktım…

    ******

    Birkaç gün sonra tekrar tahlillerime ve tomografime baktılar. Başımda konuşurlarken duydum ki kanama durmuş mucize bir şekilde! Boğazımdaki tüpten dolayı akciğerimde enfeksiyon oluşmuş. Beni farklı bir odaya aldılar, izolasyon odasıymış burası. Tek başınaydım ve karanlık burası. Karanlıktan korkuyorum ben anlamıyor musunuz? Neyse ki ışığı açtılar. Günlerce bu odada kaldım. Bir gün kalçamdaki kırık için ameliyata aldılar beni. Uyandığımda bacağımı kaplayan kocaman telden kafes vardı. Görünce kendimi kaybettim. Gerçi zaten kendimde olduğum da söylenemezdi.

    ******

    Kazanın üzerinden iki ay geçmişti. Ayağımdaki teli çıkardılar sonra da boğazımdaki tüpü. Kendim nefes alabilecekmişim, makineye gerek kalmadı artık. Esra da ne zamandır gelmiyor. Neden gelmiyor ki? Oysa benim sadece ona ihtiyacım var. Konuşmaya çalışıyorum ama sesim çıkmıyor. Dudaklarımı zorlukla oynatabiliyorum. Bir sabah hemşire odaya girince “ Gökhan gece sayıkladın hep. Esra diye seslenip durdun. Onu çok sevdiğini anlıyorum. O da seni çok seviyor. Kapıda bekliyor seni her gün ve bizlerden bilgi alıyor. İçeri girmeye korkuyor çünkü dayanamıyordu seni öyle görmeye. Şimdi çok daha iyisin ve iyi olacaksın.”
    Sonra ardından Esra geldi. Gülebildim ona. Ellerimi ve ayaklarımı artık hareket ettirebildiğimi gördüğünde çok sevindi. Sonunda sesimi çıkarabildim. İlk kelimem tabi ki “Esra” oldu. Artık her gün geleceğini söyledi, onu görünce daha iyi olduğumu anlayınca. İyileşmeye başlıyordum hızla. Böyle böyle bir ayı daha devirdik. Oturabiliyor ve rahatlıkla konuşabiliyordum. Sonra daha iyi hissettiğim bir gün Esra ve hemşirenin yardımıyla ayağa kalktım. Yoğun bakımdan çıkma vakti gelmişti. Yürüyebilmem için Fizik Tedavi servisine sevk edildim. Esra ise yanımda her zaman olduğu gibi.

    ******

    Yaşadığım bu anları yazıyorum şu anda. Esra ise koltukta kıvrılmış uyuyor. Gülümseyerek ve onu izleyerek yazmayı sürdürüyorum. Yaşama şansı neredeyse olmayan ben, şimdi koskoca bir yaşama kucak açıyorum. Yapmış olduğum kötü davranışları geride bırakarak dopdolu bir hayata koşacağım. Evet, daha doğru dürüst yürüyemiyorken koşacağım. Olmadı uçarım. Hayat her an, hiç ummadığın bir şekilde bitebilecekken, yine ummadığın bir şekilde devam edebilir. Küçücük bir umut ışığının sızdığı delik varsa eğer, ona iğne sokarak yavaş yavaş genişletip, sonrasında çekiçle kırarak tamamen karanlığı aydınlığa çevirebilir insan. Nasıl mı? Pes etmeden sevgiye tutunarak. Sevgi hayattır…

    *** Hikayeyi yazmamda etkili olan tabloya ilk bakıp, ne anlama geldiğini öğrenince, aklıma geçmişteki bir hastamız geldi. Hikayenin bazı kısımları bu sebepten gerçek.
  • Gördüklerim çok acı veriyor .Bazen inanılmaz şiddetli ateş açılıyor, bazen titremekten kendimi alamıyorum ama Yinede korkmuyorum
    Artık korkmuyorum ..kazaların hatalar sonucu meydana geldiği kanaatine vardım. .kimse bir arabayı ya da uçağı enkaz hâline getirtmek istemez ..
    Saraybosna daki bu rezil savaş bu yüzyılın yarattığı son felaket (lütfen son olsun )
    T.M. Mcnally
    Sayfa 301 - ODTÜ yayınları
  • 104 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Gözlerimi açtım. Neredeyim? Uyurken yatağımdaydım. Evimde! Şu an yemyeşil bir ormandayım. Bu nasıl olabilir? Anlam veremedim ilk önce. Anlamaya çalıştım. Şaşkınlık... Yerini korku aldı bu sefer. Sakin ol... Sakin kal! Derin derin nefes aldım. Etrafa baktım. Kimse yok. Yalnızım. Nasıl geldim ben buraya? Sorular... Sorular... Yaklaşık on dakika boyunca düşündüm. Sorular sordum. Sonra Sakinleştirdim kendimi. Ayağa kalktım. Tam karşımda duran ağaçta bir kağıt gördüm. Merak ettim. Baktım kağıda. “ BEN KİMİM? ”Evet. Yazan buydu sadece. Anlayamadım. Neyse dedim. Bir oyunda mıyım? Kim oynuyor bu oyunu bana? Ne istiyorlar benden? Gözlerim doldu. Ama kendimi tuttum. Ağlamak en son olacak şey olmalıydı bu bilinmezliğin içinde... Kafayı yemek üzereydim. Sakin ol. Ağlama sakın. Hep yaptığın şeyi yapma. Ağlama! Bu bir oyunsa ve sen ağlarsan kaybedersin.
    Biraz rahattım şimdi. Derin nefes aldım. Yola devam ettim. Otlar boyuma geliyordu. Ellerimle kenara iterek yürümeye devam ediyordum. Başka bir kağıt ilişti elime. Aldım ve okudum:” GEÇMİŞİNİ SEVİYOR MUSUN?” Bu soru banaydı. Ne garip. Benden cevap mı bekleniyordu? Ama kim? İstemsizce düşünmeye başladım. Sahi geçmişim nasıldı? Seviyor muydum? 19 yaşındaki Ben'i düşündüm. Hayatı öğrenmeye başladığım yaştı. Yaşıtlarım başka şeylerle uğraşırken, ben kendimden büyük şeylerle boğuşuyordum. Farkında değil hiçbir şeyin o Sema. Saf... Şimdi o Sema'ya ulaşsam. Sarssam onu. Kendine bak desem. İnsanlar desem. Görmüyor musun? Bu insanların sana ne yaptıklarını görmüyor musun? Kör müsün? Desem... Kim bilir belki de o kızı yok ederdim.

    Yürümeye devam ettim. Karşıma bir kulübe çıktı. Sevinç oldu içimde. Koştum. Kapıya vurdum. Açan yok. Israrla devam ettim fakat yok... Pencereye yöneldim. İçeriye baktım. İçeride en yakın arkadaşım oturuyor. Tıklattım pencereyi. Bağırdım, seslendim. Duymuyor, görmüyor beni. En sonunda geldi. Yaklaştı ve bir yabancı gibi baktı yüzüme. Sonra perdeyi çekti. Sinirlendim. Neden bu haldeyim? Ağlamamak için zor tutuyorum kendimi. Neden buradayım? Ne olacak? Etrafa göz gezdirdim. Hiç hayvan yok bu ormanda. Bu korkmama biraz engel oldu. Çünkü bu sahte bir ormanda olduğumun göstergesiydi. Kulübenin arkasına doğru yöneldim. Duvarda başka bir kağıt buldum. Okudum:” KİMİN İÇİN VARSIN?” Düşünüyorum sahi bu hayatta kim için varım? Arkadaşım bile istemedi beni. Kim için yaşıyorum? Kimse için... Sadece kendim için varım ve kendim için yaşıyorum. Bu böyle olmalıydı. Olmalı...

    Arkada bir yol var. Evet bu beni biraz sevindiriyor. Yola koyuluyorum. Dik bir yol bu. Zorlanıyorum çıkarken ve oldukça da susadım. Susama hissimi algıladıktan sonra bir çeşme çıkıyor karşıma. Hemen su içiyorum. Sonrasında bir kutu fark ediyorum. Kutuyu açıyorum. Yine bir not. “DÜŞÜNMEYE DEVAM ET. SÜRÜYE AİT OLMA! KENDİNİ HATIRLA!”
    Neydi şimdi bu? Ne demek istenmiş bunda? Düşünüyorum... Kendimi hatırlamaya çalışıyorum. Sahi kimdim ben? Gerçekten nasıl biriydim. Kaptırdım kendimi hayat yolculuğuna. İşe, insanlara, telaşlara... Burada anlıyorum. Bu sürünün insanlar olduğunu. Özümü yitirmeye başladığımı fark ediyorum. Tam o anda bir araba sesi duyuyorum. Simsiyah bir araba yaklaşıyor. Ürküyorum. Ama bir yere kaçamam. Belki de beni kurtarmaya geliyorlar. Umut oluyor içimde. Araba yanımda duruyor. Kapı açılıyor ve içinden ben iniyorum. Nasıl olabilir böyle bir şey? Evet! Bu benim. Başka bir ben! Ayna mı var arada? Hayır yok! Korkma diyor bana. Ben sana seni göstermeye geldim. Sana seni yani bizi anlatmaya geldim. Elime kağıt bırakıyor. Hızlıca arabaya binip uzaklaşıyor. Kalıyorum şaşkınlıkla ve tek başıma... Başlıyorum okumaya:
    “ Hep kendi kendimle yaşamaktan yoruldum artık. Yirmi dört yıldır kendi kendimin eşliğinde yaşıyorum. Yeter artık : İyiden iyiye sıkıldım. Yalnızca sıkılmak mı? Düşlerimde bile! Ardsız aralıksız yirmi dört yıl birlikte yaşadığım bu kendimden tiksindiğimi, iğrendiğimi, midemin bulandığını söyleyebilirsiniz. Sonunda, kendi kendimi bırakmaya hakkım olduğuna inanıyorum.” ( Sayfa 55 den alıntı.)
    Sahi gerçekten böyle mi düşünüyordum? Şaşırıyorum kendime. Bunu neden yapıyordum ki? Dayanamıyorum artık. Tutamıyorum kendimi ve iri taneler dökülüyor gözlerimden. Ayakta duramıyorum. Yere yığılıyor, oturuyorum. Düşünüyorum sadece. Kim olduğumu buldum artık. Anladım ki o yaşantının, kendime ait sandığım yaşamın, aslında bana ait olmadığını anlıyorum. Gerçek ben başka birisi, bunu biliyorum.

    Burada kalamam ama hava kararmaya başlıyor. Gecenin karanlığı bastırmak üzere. Kalkıyorum kalkmak için dermanım olmasa da... Devam ediyorum. Bundan sonra evime varınca ne yapacağımı biliyorum. Bu yaşantıya tamamen son vereceğim. Yok olacağım. Kararlıyım. Bileklerimi kesmek en iyisi...

    Yolda kocaman bir karton buluyorum ve şunlar yazıyor:
    “ Bedenine yaptığın o kesikleri tiksinmeden nasıl yapacaksın? Ruhun bunu hakediyor mu? Bu şekilde ölmeyi? Ruh her şeydir. O dünyada her şeyden üstündür.” Anlam veremedim bu yazılanlara yine... İleride tekrar bir karton ve şunlar yazmakta:

    “ Ruh her şey olabilir, ruh her şeydir, istemdir, dünyanın efendisidir. Ölmeyi istemek yeter, ama ciddi olarak, güçlü bir biçimde, sürekli olarak istemek, o zaman ölüm yavaş yavaş içimize yerleşir, her yanımıza işler, öyle ki, tek bir soluk öteye savurabilir bizi.”( Sayfa 42 den alıntı)
    O zaman anlıyorum ki; ölümün bu denli azar azar olmasının gerektiğini ve gerçekliğin de bu olduğunu. O anda bir ışık beliriyor. Ben bayılıyorum...

    Gözlerimi açtığımda tekrar yatağımdayım. Yattığım halimle... Rüya olduğunu düşünüyorum. Rüya bana bir şeyler anlattı. Artık hiçbir şey eskisi gibi olamaz, olmayacak! Ben eski ben olamam! Su içmek için mutfağa gidiyorum. Buzdolabında bana ait olmayan bir not var! Korkuyorum. Korkarak kağıdı elime alıp okuyorum :” HEPSİ BİR DÜŞ DÜŞ! DÜNYA BİR DÜŞ!”

    Sevgili dostlarım;
    Bu kitap beni böyle bir hale getirdi. Kitabı okursanız eğer bu anlattığım BEN’den sizde de olduğunu göreceksiniz. Görüldüğü üzere BEN'im bu kitap yani senin!

    Eklemem gereken son nokta yirmi dört yaş benim de yaşım. Etkilenme Sema hadi mümkün mü?
    Kitaplar hayata bomba indirmeye devam etsin! Kitapla kalın!
  • 136 syf.
    BİR DERİN OKUMA DENEMESİ

    Georges Perec’in Kayboluş’undan söz edilmişti. Hiç E harfi kullanmamış diye. Niyeyse aklıma geldi. Ardında Bilge Karasu varmış meğer. Perec bulanıklaşınca anladım. Kılavuz. Asıl oymuş aklımda. Zaten ne olacaktı ki ya Gece ya Kılavuz.

    Bilge Karasu da hiçbir eserinde VE bağlacını kullanmamış ya, Perec işte onu hatırlatmıştı. Bilen bilir. Çok dillendirilmez ama. Belki de meziyet sayılmaz. Kim bilir?

    Bu bol kedili adamın Kılavuz’u.

    Murakami doğduğunda o liseyi bitirmişti muhtemelen. Kediler önce BK’yu sevdi anlayacağınız. Uzun uzun yaptığım bir incelemesi vardı. Bunu sitede paylaşayım istedim. Üstünde biraz daha çalıştım. Site okurlarına dönük bazı değişiklikler. Tahlil değil. Tek yönlü bir derin okumaydı. Rene’ye de buradan selam olsun. Tahlil öyle siteye yazılacak bir şey değildir. Çünkü çok yönlü bir tahlil bir edebiyatçının çok ama çok zaman ayırması gereken bir iştir. Meslektir aslında. Tefsir etmektir. Neyse.

    Uğur asıl kahramanımız. Onun yaşadıklarını onun gözüyle görüp onun ağzından dinliyoruz. Rüyalarla başlıyor hikayesi. Rüya muhabbetine paralel bir iş arama çabası da var. Bir gazete ilanıyla ilk kontağı kuruyor. Yaşlı bir adama refakatçi arıyorlar. Bu yaşlı adama (Mümtaz bey) bakan yeğeni Yılmaz bey bir süreliğine olmayacağından, refakatçi aramaktadır. İş başvurusu kabul oluyor Uğur’un. Bir de Mümtaz bey’in taksicisi İhsan var. Zamanla Uğur, Mümtaz ve İhsan arasında güzel bir dostluk oluşuyor.

    Uğur bir kitap sever. Ayrıca rüyasında gördüklerini kaleme almasını da seviyor. Bu metinleri Mümtaz ve İhsan’la da paylaşıyor. Roman gerilimini bu üçlünün tedirgin, üstü kapalı konuşmasıyla arttırıyor. Gerilim kitabın sonunda çözülüyor. Anlıyoruz ki girift rüyaların sebebi bir suçlulukmuş. Meğer Uğur, birkaç yıl önce hayata küsüp Amerika’ya göçen eski arkadaşı Bülent’in ölümüyle alakalı bir vicdan azabı içindeymiş. Kanserden ölen Bülent de, kanser olmasına sebep olarak, zamanında Uğur’a yaptığı haksızlıktan çektiği vicdan azabını görüyormuş. Ve anlıyoruz ki Uğur’u işe alan Yılmaz da ölen Bülent’in abisiymiş. Gazeteye ilan verilmesine rağmen, işe alma süreci aslında tesadüf değil, kurguymuş. Ama bu okuru pek tatmin etmiyor. Bazı boşluklar oluşuyor kafasında yine de. Tam bunların cevabını alacağını düşünürken bir de trafik kazası giriyor işin içine. Uğur’da kazanın ilk 2 gününü hatırlamasına engel bir amnezi oluşuyor.

    Bitti mi roman? Bitti. Rahatladınız mı? Hayır. Neden? Bu sorumun cevabı için sitede kitaba yapılan incelemeleri okumanızı salık veririm. Genel hava bir doyumsuzluk hâkim olduğu. Bir okur olarak kitap bittiğinde ben de aynı şeyleri hissettim.

    Devamında yapabileceğim iki şey vardı. Rafa ya da derin okumaya. Şöyle bir muhasebe oldu içimde. <<<<<değişik üslup, kelimelerle alakalı kendi kafana göre takılmışsın. ben bunu sevmem. Ulamaları değiştirmek sana mı kaldı Karasu. Ne adamsın be. Sen önce kurguna bak. anlayamadım işte. Hata bende değil. Bak bir ben de değilim. Bir sürü okur da memnun değil. Sen kedilerle uğraşacağına güzel kurgu yapsaydın. Ya adam felsefeci be. Sıkı bir entelektüel. Dönüp okumaz mı. Elli defa okumuştur. Bir şeyler mi kaçırıyorum. kesin. bi daha oku. >>>>> Metinleri taramaya mı başlamalı? Yarım kalmışlığın sebebi ben miydim yazar mıydı? Ya bismillah dedim ve taramaya başladım.

    İsim seçimlerini anlamaya çalıştım. Bükönü, Turunçlu, Teber. Hepsi uyduruk. Eser için uydurmuş. De neden? Kenara koydum.

    Olaylar aktarılırken bir şeyler eksik. Gizleniyor. Üstü kapatılıyor. Uğur güvenilmez bir adam. Neden böyle? Sanki korkuyor. Romanda derin bir korkunun hakim olduğunu fark ediyorum. Neden anlamadım bunu? Çünkü romanın başında elimize bir rüya verdi. Bu ustaca düşünülmüş bir Çehov silahıydı. Bu silahı kullanmasını bekledim. Kullandı. Bülent’in ölümüyle. Ama yine doyurmadı bizi. Simgeler mi aramalıyım? Galiba.

    Hemen hemen hiç simge yok gibi. Belki iki üç şey. Hatta tesadüf de olabilir. Yani simge olmayabilir. Biz yine tedbirli davranalım. İlki, Verdi’nin Un ballo in maschera-Maskeli balo uvertürü. Niye dinledi bunu? Ne yani dinlemek yasak mı? Doğru. Ama yine de bunu da bir kenara koyayım.

    İkincisi, Goya’nın, El sueno de la razon-Aklın uykusu canavarlar yaratır, tablosu. Tabloyu açıyorum. Yazan birisi var. Masasında uykuya dalmış. Kabus görüyor. Yarasaların bakışları korkunç. Kedi var. O da korkunç bakıyor. Ve acz içinde. Sahibine yardım edemiyor. Yılmaz bu tabloyu Uğur’a hediye ediyor. İlerleyen sayfalarda İlk net ipucunu veriyor Uğur. Anlıyorum ki yazar boşuna seçmemiş isimleri. Uğur- Kedi-Uğursuzluk. Metinleri, diyalogları daha, çok daha dikkatli okuyorum.

    Gerisi ip söküğü gibi geliyor. Bir kısmını sizle paylaşacağım cümleleri dikkatle okuyun!


    “Yoksa ben onu bir yerlerden bildiğim duygusuna kapıldığım kadar, o da ... Gene de, çocukluğumdan bu yana hatırı sayılır bunca karabasanla boğuştum; bunların onlara bir benzemezliği var sanıyorum. Yılgı değil, korku değil asıl nitelikleri; her şeyden önce, ne olduğunu pek kestiremesem de, kaçınılmaz, defedilmez bir belanın gelmekte olduğu duygusunu veriyorlar.”

    Uğur burada, hazmedilmiş, alışıldık bir korku tarifliyor. Uğur bu duyduğu korkuyla hem tedirgindir hem de en çok ondan faydalanır. Çünkü asıl korkusu toplumdur. Bu barışılmış kendi korkusu toplumun kahramanı yok etmesini önlüyor. Kendi korkusuyla ondan barışıktır. Depremden korkmayın, binanızdan korkun gibi.

    Düşlerde görülen yüzler hep tanıdık olur. Bu bir apriori değil elbet ama genel bir kanı var bu konuda. Bu durumda anlatılmak istenen başka bir şey. Düşlere ortaklık eden bir psikoloji kahramanı korkutan. Bir şey var gelen. Bakalım ne geliyor?

    Taksicinin yani İhsan’ın, Uğur’un dolmuştan henüz indiğini bildiği halde, taksi lazım mı, diye sorması normal. Ama Uğur’un sanki taksiyi tutmuş gibi kurduğu hayal saçma. Ve hayalini, kullandığı dille gargaraya getirmek istiyor. “Ossaat taksicinin banyo yapmak isteği varmış gibi düşleme.” İşte sır aralanmaya başlıyor.

    “Çıplaklığından sıkılmıyordu, çıplaklığını sergilemiyordu. Denize çıplak arkadaşlarıyla birlikte, çıplak giren bir çocuk gibiydi. Üzerimden sular akıta akıta aşağıya inecek değildim. "Sen de gel diyeceğim ama burası pek dar," dedi suyun altından.”

    Taksici İhsan Türk değil sanki? Devam ediyorum.

    “Uzandım. Yüzümde böceksi bir şey geziniyordu. Gözlerimi açtım. Parmağıymış. "Hava kararmağa başladı. Dönelim mi yavaş yavaş?" O an birbirimize ne kadar yakındık! Küçük evdeki gibi ... Üstelik yolun başında değil, çok, çok ötelerde ...”

    Erkekler birbirlerinin omuzunu dürterek uyandırır. Yüzlerini asla okşamazlar. Ve bir tane daha.

    “Yatar yatmaz uyumuş olacağız. Kuşların cıvıltısıyla uyandım. Saatim 6:20'de kıpışıyordu. Elimi İhsan'ın alnında gezdirdim. Gözünü açtı, pancurlara baktı. Saati sordu. "İki saatimiz var daha," dedi. Yüzünü yüzüme yaklaştırdı.”

    Artık eminim. Bunlar yan yana yatıyor. Aynı yatakta.

    “İhsan'la musluk başında, duş altında, ocak ya da buzdolabı önünde çarpışa tokuşa bitirdik hazırlığımızı.”

    Neden eminim? Uğur’un homoseksüel olduğundan.

    İhsan’ın adının da tesadüf olmadığını anlıyorum. Uğur’a “ihsan-bağış” edilmiş. Kenara aldığım diğer isimlerin sırrı da çözülüyor.

    Teber’e gidiyorlar hep. Teber’in bir anlamı da bir dil. Alevi topluluklar, abdalla kullanıyor. Neden, çünkü Sünnilerden korkuyorlar. İster homoseksüellik için düşünün ya da isterseniz Bilge Karasu’nun atalarının Musevilikten dönme olduğuna bağlayın.

    "Maskeli" balo uvertürü- Bükönü-Turunç ve Goya tablosunun yorumunu sizlere bırakıyorum. Siz yorumlayın. Bulmak isterseniz çok şey var. Rahmetli çok çırpınmış.
    Ve ismi kitabın neden Kılavuz, düşünün.


    Derin okumamızı finaline götürelim şimdi.

    Bir yazar bir homoseksüeli kahraman yapamaz mı? Elbette yapar. Buna hakkı vardır. Böyle çok roman var. Uğur homoseksüel diye Bilge Karasu’yu suçlayabilir miyiz? Saçma olur bu. Ama homoseksüelliğin bunca gizlenmesi, hatta okurun romanı anlamasını engelleyecek kadar konunun etrafında dönülmesi niye?

    Acaba yazarın bir korkusu mu var? Okurun Uğur-yazar özdeşleştirmesinden mi korkuyor? Olabilir mi bu? Yok, olamaz. Olsaydı ve isteseydi bu özdeşleşmeyi önleyebilirdi. 1. Tekil şahıs değil de 3. Tekil şahıs anlatıcı seçildiği an bu problem yok olurdu. Niye yok etmemiş? Çünkü otobiyografik olsun istemiş. Uğur aslında Bilge’dir demek istemiş. Ben, yani Bilge Karasu bir homoseksüeldir, demek istemiş. Lütfen derin okuyun, sırrımı öğrenin. Artık dayanamıyorum. Kimliğim bu benim. Tıpkı Sait Faik gibi.

    https://www.youtube.com/watch?v=EgS-7-sjxCk

    http://desmotivaciones.es/...El-sueno-de-la-razon

    Diliyle alakalı bir şeyler yazacaktım, lehinde ve aleyhinde. Çok uzun oldu.

    İyi okumalar.