• Yazar: özlem
    Hikaye Adı : Yaşam
    Link: #32259867
    Ressam : Klimt

    Öldüğümüzde ne olacağız abla?
    Bakışlarımı dalgınlığımdan kurtarıp sordum,
    Anlamadım ayşe?
    Öldüğümüzde diyorum.. Ne olacağız?

    Hüzün dolu bir merakla başını hafifçe kırıp sorduğu bu soru, ben de aynı yanıtsızlığı barındırsada onun zihnindeki soruları dik tutabilmek amacıyla, derin bir nefesle cevapladım..

    Meslek gibi oldu sorun.. Terfiside var mı acaba? Ödülleri…
    “ Ahiret Yüksek Komitesinden Onur Ödülü “
    Artık bulutlara asarız ya ayşe!
    Bak şu bulut benim!! dedim gülümseyerek.
    Ve şu miniminnacık olanda senin, gerçekten de ne kadar küçük böyle.. tıpkı senin gibi…

    Ya abla!!
    Gel buraya….
    İyice sokuldu sol yanıma, saçlarının rüzgarını okşadım.. biliyorum ki sevgi de o soru işaretlerine bir cevap ve dokunuşumla tüm keskinliği dökülebilir...
    Nereden çıktı bu soru? Önce onu sormalı.
    Merak ettim. Biliyor musun.. ölümden korkmuyorum ben abla. Hatta onu çok da merak ediyorum. Özellikle cenneti.. Nasıl güzeldir değil mi?
    Yerim de hazır diyorsun yani, uçuşan küçük bulutlar aşkına…
    Ölümden neden korkacakmışsın anlamadım? dedim daha çok kendime çekerek ve bir öpücük kondurarak saçlarına.
    Sen korkmuyor musun?
    Kopyacı seni.. Korkmuyorum ya ayşe. Neden korkayım.. O da yaşamın bir devamı değil mi?

    Nasıl yani? Ölüm yaşamın devamı mı?


    Bak şu kelebeğe ayşe.. Benim bir adımım onun yolu. Onun birkaç kanadı, benim nefesimle eş ve benim eve varışım onun belki sonu ama buna rağmen tüm güzelliğiyle uçuyor bizlere, yaşama, gören her göze güzelliğini bırakarak.. Bir son için fazla değil mi?

    Kıyafetler gibi ölüm. Bu dünyaya uygun olan tenimiz bununla sınırlı ve kelebeğin kıyafetleri belki bizim gördüğümüzce ve ortak olduğunca şu toprak...

    Dokun bak, nasıl da bir ve uyumluyuz.


    Toprağa dokundu minik elleriyle ve bir parça ellerine aldı yaşamı.

    Bu kadar mı?
    Bu kadar ya Ayşe..


    Hadi gel, akşam oluyor, eve gidelim.
    ...

    Aramızda fazla bir yaş yoktu ama ayşe ruhuyla çok daha çocuksuydu. Ben ondan çok daha çocuktum kabul ama bu hikayeye iki çocuk fazlaydı. Ona en kocamanından sarılıp, şımarmayıda ihmal etmeyen tavrıyla eve varana kadar başka sorular sormaya devam etti. Amacı çaktırmadan konuyu bulutlara getirmekti ve asıl hedefi ablayı kızdırmak. Ama abla kızarsa ne olur ayşe?

    Kooooşşşşş….


    .... Öyle mutluyduk ki kuşlar ötmeyi bırakmıştı ve sanki gülümsüyorlardı, inkar edemem gördüm bunu. Yaşam sanki tüm güleçliğiyle bize bakıyordu…

    Eve vardık. Nefes nefeseydim.
    Karşımda ise afacanlığından bir parça eksiltmemiş haylaz kardeşim.
    Ellerini çenesinde en tatlı haliyle toplayıp,
    Ne yemeği yapacaksın bana? dedi.

    Ne istersiniz küçük hanım Huri ablanızdan?
    Imm… Annemin en sevdiği yemeğ!! .. devamını getiremedi.
    Bakışlarımı ondan çekip, çekmecede bir şey arar gibi yapıp, onu mu istiyorsun sahi? Olur ama biraz zahmetli, özellikle akşam yemeği için. Keşke biraz daha erken isteseydi..
    ayşe!?!..
    Dokunsam erir gibiydi. O çocukluğu, gülüşü yeniden solmuş, dokunsam kabuğu kırılırda erir gibiydi..
    Tatlı suretinde kaskatı kesilen ellerini tuttum korkarak, nefes almayı dahi unuttum eminim.

    Ayşe.. diyebildim sadece.

    Öldüğümüzde kelebek dahi olmayacağız abla. Hiçbir şey.. Bak ellerime, toprak dahi yok. Halbuki biraz önce vardı.. Her şey nasıl da karanlık.. Akşamı sevmiyorum abla.. Yıldızlar da yok...
    Yıldızların olmadığını nereden biliyorsun? dedim yutkunarak.
    Yok işte, varsada yok.. İnanmıyorum hiçbirine!!

    Ellerini daha sıkıca ve tüm kalbimle tuttum.
    Banada mı inanmıyorsun ayşe?
    Birbirimizden başka kimse yok tamam ama yalnız değiliz. Acılarımızla, sevinçlerimizle, insan olarak yalnız değiliz. Emin ol...
    Nasıl bilebilirsin yalnız olmadığımızı? Dağın başında yaşıyoruz neredeyse. Kimse yok ki..
    Bu yaşamı eksik mi kılar ayşe? Dilesek bir yolculukta hepsine erişebiliriz. Görmek görüntüyü gerçek mi kılar.. Bilmek de yetmez mi?


    ... Yemeğimizi yiyip, ayşeyi uyutup, güçbela yanından ayrılıp çatıya çıktım. Evimizin bana ait o küçük köşesine. Dert ortağım çatıma.
    Rüzgar, ayşenin kokusunun sindiği saçlarımı uçuştururken gecede, derin düşüncelere daldım ve sabaha kadar, kardeşim neredeyse uyanana kadar oradaydım.
    O uyanmadan annemizin sevdiği yemeği ve en sevdiğimiz pastayı yapıp sofrayı güzelce donattım. Ve bir de portakal suyu sıktım. Ben posalı seviyorum ve hatta kabuğuyla. Gülümsesin diye kardeşim, portakalı bıcağın ucuyla korkunç bir hale de getirdim. Hani şu bal kabaklarına yapılan facialardan.

    Adımlarını duymak huzur vericiydi..
    Onlar olmadan ben ne yapardım?
    Ve uyandı…


    Ya abla ya kurt gibi açım!!
    Elini yüzünü yıkadın mı bakayım sen?
    Abla çok güzel gözüküyor!!
    Ellerin diyorum canım, ne alemdeler, selam var mı bana?
    Iı… ben de gidiyordum ama çok güzeller!!
    Evet seni bekliyorlar, yoksa beni mi demeliyim?
    Ya dokunma ben gelmeden..
    Geliyorum - uzaklaşmış sesi tatlı kaygısıyla geliyordu –
    Imm ne de güzelmiş, ellerime sağlık!!
    Ablaaaa… yedin değil mi?
    Güzellikten anladığın sadece yemek değil mi ayşe?
    Sana ceza, hepsini yiyeceksin ve portakal da dahil.
    Korkunç hale getirdiğim ve görünüşte tek dişli sevimli bir canavarı andıran bu meyveyi ellerine aldı ve sadece bunu yesemde olur, dedi..
    Şimdi ellerini çehresinde toplama ve huzuru seyretme sırası bendeydi, dilerim ki hüzün dokunmadan.


    O yemeğini yerken, ben de dün gece hiç uyumadan hazırladığım plandan bahsettim.
    Yolculuğumuz var Küçük hanım!!
    Ağzındaki yemeklerin biri bitmeden birini atan kardeşim, aynı zamanda da cevap verebiliyordu.
    Nereye abla?
    Yanaklarımı kocaman şişirip, ona eş bir konuşmayla,
    Canımız nereyi isterse ve midemiz bizi nereye götürürse!! ve hemen ardından normale dönüp; Güzel bir seyehat bekliyor bizi.. Bisikletimle yolculuk yapacağız. Yağmur durumunu vs hesapladım, sorun çıkacağını düşünmüyorum ki birlikte olduğumuz sürece ne kötü olabilir ki? dedim.
    Tabaktaki çiçek desenlerini ekmekten kalan son parçayla sıyıran kardeşim, al al parlayan yanaklarıyla ve gülerek: Tabii ya abla, haklısın! dedi.

    Yeryüzünde onun gülüşünden daha güzel ne olabilir?
    Güneşin parladığını ve kalbimin yeniden ısındığını hissediyorum..
    Varlığıyla yeniden, yeniden…

    ...

    Hazırlıklarımızı tamamlayıp, bisikletimizle yollara düştük. Hesapladığımızca ve kendimizce tedbirimizi almıştık ve belime sıkıca, umutla sarılan kardeşime bakarken evimizi gördüm. Bacası sönmüş ıssız bir ada gibi ve kardeşimin elleriyle, yüreğimizi takip eden, anne, aile şevkatinde bir güneş vardı..

    Köylerden geçtik, çamurlara dokundu çiçekten elbisemiz. Rüzgar kuruttu hatırasıyla. Köylerden küçük çıplak ayaklı çocukların gülüşlerini, masumluğunu toplayarak geçtik ve kınalı elleriyle başında kara yazmasıyla bize el sallayan, dua eden annelerin ezgisini dinledik. Kaybımız mıydı bizi buluşturan. O annenin ki yüreğimizden uzak olmayan yüreğinde iki yağmur tanesi…

    Ayşe'nin sesiyle irkildim. Nereye gidiyoruz abla?
    Gittiğimizde görürsün ayşe, zihnimde netleşen bir yer. Bir ziyaret ama ondan önce midemizin sesini dinleyeceğiz…
    O ses senin karnından geliyor değil mi?
    Acıkmış olabilirim abla..
    Sende haklısın, masa örtüsü ve masa kalmıştı geriye ve ev de vardı.
    İnerim bak..
    Sen benim yaşamımın dengesisin ayşem! Yan tarafta birşeyler olacak, bak bakim ve bir zahmet benide unutma.
    Bunun gibi mi? demeden benimde midem bayram etmeye başlamıştı ve bu bir itiraftır..

    Birbirimizi çekmişiz ve hikayenin bu kısmı konuya hiç dahil değil.


    ... Abla gördün mü?
    Boğulacaksın ayşe! Şu ağzındakini yut..

    Bisikleti yavaşlatıp durdurdum. Neyi canım?
    Şu dağların ardında ve hatta bak! Arkamızda da, çevremizde de var..
    Emin olamamıştım ama şimdi daha net.
    Net olan nedir ayşe?
    Bilmiyorum, ismini bilmiyorum ama sonradan oluşan bir şey gibi.
    Evet ben de görüyorum ama senin temiz yüreğin bana gösteren. Senin gözlerinle görüyorum ayşe!


    Bisikleti tekrar sürmeye devam edip yolumuza devam ederken ayşe'nin gösterdiği şeyleri görmeye devam ediyordum ve eksilmiyordu aksine ismini koyamadığımız tarifsizliğiyle netleşiyordu. Bir zamanlar Dünya'yı keşfeden kaşiflerin gördüğü gibi. Dünya'nın o diğer ucunu görmekle eş.. oysa biz ucunda çok başka bir şey görüyorduk, güneş rengi…

    Gün batmıyordu tuhaf.
    Zamana baktığımda saatimdeki suretinin durduğunu gördüm.
    Gerçekliğin içindeki gerçek olan yaşam, nasıl da farklıydı ve ne çoklu bir pencere..
    Yeniden görüyordum.
    Kardeşim sırtıma dolanmış halde uyurken ve hissederken nefesini durmadım, devam ettim yoluma. Zira bulutlarda bir tuhaftı. Bizim bulutlarımızı anımsatan o minik bulut ve diğeri sanki yerin rengini almıştı ve gökyüzüyle bütünleşiyordu yine yerin renginde ama durmuş bir zamanda tamamlanarak..


    Toprak kuraklaşmış, hava soğumaya başlamıştı ama üşümüyordum. Kardeşimde sıcacıktı.. Derken bir evin önünden geçtik ve bakışlarımı çevirdiğimde gördüğüm çıplak ayaklı bir çocuktu hafifçe büyümüş, onun yanında ise orta yaşlarda diyebileceğim, başındaki kara yazmasının üstünde kırmızı iğne oyası çiçekleriyle bir kadın. Bize gülümsüyordu hafifçe elini kaldırıp. Tanıdıktı.. üstünde durmadım.
    Yolumuz uzundu zira.

    Kardeşimin uyanışını hissettim ve yine açtı.
    Bir elma ağacının gölgesinde durduk ve en kurtlu elmaları bana, en güzellerinide kendine ayırıp soluklandık biraz. Ben kardeşimdendir diyip elmalardan birini tam yiyecekken haylaz gülüşüyle elimden aldı elmayı..

    Onlar, kelebekler için abla. Bilirsin onlarıda toprağıda besler elma.
    Bunlar senin için.

    Koluna silip ve sanki ışıklı bir kıvılcım oluşturur gibi elmayı uzattı bana. Onun ellerinden olduğu için mi bu kadar güzeldi?
    Toprağın üzerinde biraz dinlenip tekrar düştük yollara.
    Bu sefer gökyüzü tamamen yeşildi. Kardeşimde farketti bu durumu ama korkmadı. Ne gökyüzünden ne de mesafeler kısaldıkça gördüğümüz, o dağların ardında var olan gün ışığı rengindeki çizgiden. Evet rengi buydu.. Gün ışığı.

    Kardeşim, tuhaf ki tekrar uykuya daldı ve muhakkak ki asıl ilginç olan belimi saran o sevgi ve güven dolu kollarının farklılığıydı.
    Kardeşime baktım, saçları koyulaşmış, yüzü biraz daha esmerleşmişti.. sanki büyümüş gibi.
    Ellerimi yüzümde gezdirdim, bisikleti durdurmadan.. bir tek ben değişmiyordum sanki.

    Üzerinde durmamalı. Nasılsa bir yolculuk bu.
    Başka ne olabilir ki?

    Ayşe uyanırken yavaşça ve farketmemişken kendindeki değişimi ya da ben öyle zannederken, bir evin yanından daha geçtik. Bu sefer bizi karşılayan bir ihtiyardı ve durdurdu bizi sessizliğiyle.
    Bilgece bir tebessüm karşımızda, hayat gibi.
    Kollarında bir bebek.. gözleri ise bir bebeğe ait olamayacak kadar bilgece..
    Bebek minicik parmaklarını uzattı, birer bulut gibi. Kardeşim dokundu gülüşüyle.
    Bebek güldü, ben güldüm..
    Kardeşim el salladı ve yolumuz uzundu…


    Bisikleti durdurdum. Zamanı bilmiyorum ama varmıştık ve ben de oldukça yorgundum.
    Kardeşim bunu anlamış olacak ki elleri o tepedeki halinde olduğu gibi topraklı bir halde tuttu bileğimden.
    Abla dinlenelim mi?

    Şu tepeyi aştık mı tamamdır.
    Orada ne var ki?
    Arkadaşım canım.

    - Yol uzundu.. -

    Onu ziyaret edip, dinlenelim. Sonra devam edeceğiz, kaldığımız yerden.
    Hem planladığımız bir sürü şey var.
    Yaşayacağımız bir hayat.
    Saat kaç abla?
    Saat.. dur çalışıyor!
    Anlamadım.
    1 dakika geçmiş...
    Saat durmuştu ayşe!
    Vakti bilmiyorum ama gece yarısı olmuş olmalı.
    Gökyüzü utangaç bu gece..


    Keskinleşen gün ışığının eşliğinde tepeyi aşmaya yola koyulduk. Adımlarım eskisinden de çok yoruyordu ama ruhum desem hala ilk nefes gibi.. Tepeyi aştığımızda bir kulube gördük, gördüğümüz evlerden biri.. ve bisikleti bir kenara koyup ahşap basamaklara yaklaşırken, gün ışığı rengi, yeşilin tonu, lacivert ve hatta bulutların renginde dahi renkleri bulduk, damla damla...

    Kapıyı çaldık kardeşimle, ellerimiz bir, aynı anda…
    Kapı ışıksız bir ortama açıldı.
    Rüzgar girdi ilk önce içeriye, bir fülüt sesi gibi…

    Adımımızı attık ve önce ben, kardeşim ellerimle.
    Adımımızı atmamızla kendimizi gün ışığının içinde,
    Bir çerçevenin dahilinde,
    Bir kelebekle aynı karede,

    Ve bir ressamın düşlerinde bulduk…


    Düşlerimizde.
    Zaman ki yere düşüp çoktan kırıldı…
    özlem

    Bir tutam müzik: https://www.youtube.com/watch?v=zxTyxfgzvWw
    & Resim: http://hizliresim.com/b6L0W8
  • Öldüğümüzde ne olacağız abla?
    Bakışlarımı dalgınlığımdan kurtarıp sordum,
    Anlamadım ayşe?
    Öldüğümüzde diyorum.. Ne olacağız?

    Hüzün dolu bir merakla başını hafifçe kırıp sorduğu bu soru, ben de aynı yanıtsızlığı barındırsada onun zihnindeki soruları dik tutabilmek amacıyla, derin bir nefesle cevapladım..

    Meslek gibi oldu sorun.. Terfiside var mı acaba? Ödülleri…
    “ Ahiret Yüksek Komitesinden Onur Ödülü “
    Artık bulutlara asarız ya ayşe!
    Bak şu bulut benim!! dedim gülümseyerek.
    Ve şu miniminnacık olanda senin, gerçekten de ne kadar küçük böyle.. tıpkı senin gibi…

    Ya abla!!
    Gel buraya….
    İyice sokuldu sol yanıma, saçlarının rüzgarını okşadım.. biliyorum ki sevgi de o soru işaretlerine bir cevap ve dokunuşumla tüm keskinliği dökülebilir...
    Nereden çıktı bu soru? Önce onu sormalı.
    Merak ettim. Biliyor musun.. ölümden korkmuyorum ben abla. Hatta onu çok da merak ediyorum. Özellikle cenneti.. Nasıl güzeldir değil mi?
    Yerim de hazır diyorsun yani, uçuşan küçük bulutlar aşkına…
    Ölümden neden korkacakmışsın anlamadım? dedim daha çok kendime çekerek ve bir öpücük kondurarak saçlarına.
    Sen korkmuyor musun?
    Kopyacı seni.. Korkmuyorum ya ayşe. Neden korkayım.. O da yaşamın bir devamı değil mi?

    Nasıl yani? Ölüm yaşamın devamı mı?


    Bak şu kelebeğe ayşe.. Benim bir adımım onun yolu. Onun birkaç kanadı, benim nefesimle eş ve benim eve varışım onun belki sonu ama buna rağmen tüm güzelliğiyle uçuyor bizlere, yaşama, gören her göze güzelliğini bırakarak.. Bir son için fazla değil mi?

    Kıyafetler gibi ölüm. Bu dünyaya uygun olan tenimiz bununla sınırlı ve kelebeğin kıyafetleri belki bizim gördüğümüzce ve ortak olduğunca şu toprak...

    Dokun bak, nasıl da bir ve uyumluyuz.


    Toprağa dokundu minik elleriyle ve bir parça ellerine aldı yaşamı.

    Bu kadar mı?
    Bu kadar ya Ayşe..


    Hadi gel, akşam oluyor, eve gidelim.
    ...

    Aramızda fazla bir yaş yoktu ama ayşe ruhuyla çok daha çocuksuydu. Ben ondan çok daha çocuktum kabul ama bu hikayeye iki çocuk fazlaydı. Ona en kocamanından sarılıp, şımarmayıda ihmal etmeyen tavrıyla eve varana kadar başka sorular sormaya devam etti. Amacı çaktırmadan konuyu bulutlara getirmekti ve asıl hedefi ablayı kızdırmak. Ama abla kızarsa ne olur ayşe?

    Kooooşşşşş….


    .... Öyle mutluyduk ki kuşlar ötmeyi bırakmıştı ve sanki gülümsüyorlardı, inkar edemem gördüm bunu. Yaşam sanki tüm güleçliğiyle bize bakıyordu…

    Eve vardık. Nefes nefeseydim.
    Karşımda ise afacanlığından bir parça eksiltmemiş haylaz kardeşim.
    Ellerini çenesinde en tatlı haliyle toplayıp,
    Ne yemeği yapacaksın bana? dedi.

    Ne istersiniz küçük hanım Huri ablanızdan?
    Imm… Annemin en sevdiği yemeğ!! .. devamını getiremedi.
    Bakışlarımı ondan çekip, çekmecede bir şey arar gibi yapıp, onu mu istiyorsun sahi? Olur ama biraz zahmetli, özellikle akşam yemeği için. Keşke biraz daha erken isteseydi..
    ayşe!?!..
    Dokunsam erir gibiydi. O çocukluğu, gülüşü yeniden solmuş, dokunsam kabuğu kırılırda erir gibiydi..
    Tatlı suretinde kaskatı kesilen ellerini tuttum korkarak, nefes almayı dahi unuttum eminim.

    Ayşe.. diyebildim sadece.

    Öldüğümüzde kelebek dahi olmayacağız abla. Hiçbir şey.. Bak ellerime, toprak dahi yok. Halbuki biraz önce vardı.. Her şey nasıl da karanlık.. Akşamı sevmiyorum abla.. Yıldızlar da yok...
    Yıldızların olmadığını nereden biliyorsun? dedim yutkunarak.
    Yok işte, varsada yok.. İnanmıyorum hiçbirine!!

    Ellerini daha sıkıca ve tüm kalbimle tuttum.
    Banada mı inanmıyorsun ayşe?
    Birbirimizden başka kimse yok tamam ama yalnız değiliz. Acılarımızla, sevinçlerimizle, insan olarak yalnız değiliz. Emin ol...
    Nasıl bilebilirsin yalnız olmadığımızı? Dağın başında yaşıyoruz neredeyse. Kimse yok ki..
    Bu yaşamı eksik mi kılar ayşe? Dilesek bir yolculukta hepsine erişebiliriz. Görmek görüntüyü gerçek mi kılar.. Bilmek de yetmez mi?


    ... Yemeğimizi yiyip, ayşeyi uyutup, güçbela yanından ayrılıp çatıya çıktım. Evimizin bana ait o küçük köşesine. Dert ortağım çatıma.
    Rüzgar, ayşenin kokusunun sindiği saçlarımı uçuştururken gecede, derin düşüncelere daldım ve sabaha kadar, kardeşim neredeyse uyanana kadar oradaydım.
    O uyanmadan annemizin sevdiği yemeği ve en sevdiğimiz pastayı yapıp sofrayı güzelce donattım. Ve bir de portakal suyu sıktım. Ben posalı seviyorum ve hatta kabuğuyla. Gülümsesin diye kardeşim, portakalı bıcağın ucuyla korkunç bir hale de getirdim. Hani şu bal kabaklarına yapılan facialardan.

    Adımlarını duymak huzur vericiydi..
    Onlar olmadan ben ne yapardım?
    Ve uyandı…


    Ya abla ya kurt gibi açım!!
    Elini yüzünü yıkadın mı bakayım sen?
    Abla çok güzel gözüküyor!!
    Ellerin diyorum canım, ne alemdeler, selam var mı bana?
    Iı… ben de gidiyordum ama çok güzeller!!
    Evet seni bekliyorlar, yoksa beni mi demeliyim?
    Ya dokunma ben gelmeden..
    Geliyorum - uzaklaşmış sesi tatlı kaygısıyla geliyordu –
    Imm ne de güzelmiş, ellerime sağlık!!
    Ablaaaa… yedin değil mi?
    Güzellikten anladığın sadece yemek değil mi ayşe?
    Sana ceza, hepsini yiyeceksin ve portakal da dahil.
    Korkunç hale getirdiğim ve görünüşte tek dişli sevimli bir canavarı andıran bu meyveyi ellerine aldı ve sadece bunu yesemde olur, dedi..
    Şimdi ellerini çehresinde toplama ve huzuru seyretme sırası bendeydi, dilerim ki hüzün dokunmadan.


    O yemeğini yerken, ben de dün gece hiç uyumadan hazırladığım plandan bahsettim.
    Yolculuğumuz var Küçük hanım!!
    Ağzındaki yemeklerin biri bitmeden birini atan kardeşim, aynı zamanda da cevap verebiliyordu.
    Nereye abla?
    Yanaklarımı kocaman şişirip, ona eş bir konuşmayla,
    Canımız nereyi isterse ve midemiz bizi nereye götürürse!! ve hemen ardından normale dönüp; Güzel bir seyehat bekliyor bizi.. Bisikletimle yolculuk yapacağız. Yağmur durumunu vs hesapladım, sorun çıkacağını düşünmüyorum ki birlikte olduğumuz sürece ne kötü olabilir ki? dedim.
    Tabaktaki çiçek desenlerini ekmekten kalan son parçayla sıyıran kardeşim, al al parlayan yanaklarıyla ve gülerek: Tabii ya abla, haklısın! dedi.

    Yeryüzünde onun gülüşünden daha güzel ne olabilir?
    Güneşin parladığını ve kalbimin yeniden ısındığını hissediyorum..
    Varlığıyla yeniden, yeniden…

    ...

    Hazırlıklarımızı tamamlayıp, bisikletimizle yollara düştük. Hesapladığımızca ve kendimizce tedbirimizi almıştık ve belime sıkıca, umutla sarılan kardeşime bakarken evimizi gördüm. Bacası sönmüş ıssız bir ada gibi ve kardeşimin elleriyle, yüreğimizi takip eden, anne, aile şevkatinde bir güneş vardı..

    Köylerden geçtik, çamurlara dokundu çiçekten elbisemiz. Rüzgar kuruttu hatırasıyla. Köylerden küçük çıplak ayaklı çocukların gülüşlerini, masumluğunu toplayarak geçtik ve kınalı elleriyle başında kara yazmasıyla bize el sallayan, dua eden annelerin ezgisini dinledik. Kaybımız mıydı bizi buluşturan. O annenin ki yüreğimizden uzak olmayan yüreğinde iki yağmur tanesi…

    Ayşe'nin sesiyle irkildim. Nereye gidiyoruz abla?
    Gittiğimizde görürsün ayşe, zihnimde netleşen bir yer. Bir ziyaret ama ondan önce midemizin sesini dinleyeceğiz…
    O ses senin karnından geliyor değil mi?
    Acıkmış olabilirim abla..
    Sende haklısın, masa örtüsü ve masa kalmıştı geriye ve ev de vardı.
    İnerim bak..
    Sen benim yaşamımın dengesisin ayşem! Yan tarafta birşeyler olacak, bak bakim ve bir zahmet benide unutma.
    Bunun gibi mi? demeden benimde midem bayram etmeye başlamıştı ve bu bir itiraftır..

    Birbirimizi çekmişiz ve hikayenin bu kısmı konuya hiç dahil değil.


    ... Abla gördün mü?
    Boğulacaksın ayşe! Şu ağzındakini yut..

    Bisikleti yavaşlatıp durdurdum. Neyi canım?
    Şu dağların ardında ve hatta bak! Arkamızda da, çevremizde de var..
    Emin olamamıştım ama şimdi daha net.
    Net olan nedir ayşe?
    Bilmiyorum, ismini bilmiyorum ama sonradan oluşan bir şey gibi.
    Evet ben de görüyorum ama senin temiz yüreğin bana gösteren. Senin gözlerinle görüyorum ayşe!


    Bisikleti tekrar sürmeye devam edip yolumuza devam ederken ayşe'nin gösterdiği şeyleri görmeye devam ediyordum ve eksilmiyordu aksine ismini koyamadığımız tarifsizliğiyle netleşiyordu. Bir zamanlar Dünya'yı keşfeden kaşiflerin gördüğü gibi. Dünya'nın o diğer ucunu görmekle eş.. oysa biz ucunda çok başka bir şey görüyorduk, güneş rengi…

    Gün batmıyordu tuhaf.
    Zamana baktığımda saatimdeki suretinin durduğunu gördüm.
    Gerçekliğin içindeki gerçek olan yaşam, nasıl da farklıydı ve ne çoklu bir pencere..
    Yeniden görüyordum.
    Kardeşim sırtıma dolanmış halde uyurken ve hissederken nefesini durmadım, devam ettim yoluma. Zira bulutlarda bir tuhaftı. Bizim bulutlarımızı anımsatan o minik bulut ve diğeri sanki yerin rengini almıştı ve gökyüzüyle bütünleşiyordu yine yerin renginde ama durmuş bir zamanda tamamlanarak..


    Toprak kuraklaşmış, hava soğumaya başlamıştı ama üşümüyordum. Kardeşimde sıcacıktı.. Derken bir evin önünden geçtik ve bakışlarımı çevirdiğimde gördüğüm çıplak ayaklı bir çocuktu hafifçe büyümüş, onun yanında ise orta yaşlarda diyebileceğim, başındaki kara yazmasının üstünde kırmızı iğne oyası çiçekleriyle bir kadın. Bize gülümsüyordu hafifçe elini kaldırıp. Tanıdıktı.. üstünde durmadım.
    Yolumuz uzundu zira.

    Kardeşimin uyanışını hissettim ve yine açtı.
    Bir elma ağacının gölgesinde durduk ve en kurtlu elmaları bana, en güzellerinide kendine ayırıp soluklandık biraz. Ben kardeşimdendir diyip elmalardan birini tam yiyecekken haylaz gülüşüyle elimden aldı elmayı..

    Onlar, kelebekler için abla. Bilirsin onlarıda toprağıda besler elma.
    Bunlar senin için.

    Koluna silip ve sanki ışıklı bir kıvılcım oluşturur gibi elmayı uzattı bana. Onun ellerinden olduğu için mi bu kadar güzeldi?
    Toprağın üzerinde biraz dinlenip tekrar düştük yollara.
    Bu sefer gökyüzü tamamen yeşildi. Kardeşimde farketti bu durumu ama korkmadı. Ne gökyüzünden ne de mesafeler kısaldıkça gördüğümüz, o dağların ardında var olan gün ışığı rengindeki çizgiden. Evet rengi buydu.. Gün ışığı.

    Kardeşim, tuhaf ki tekrar uykuya daldı ve muhakkak ki asıl ilginç olan belimi saran o sevgi ve güven dolu kollarının farklılığıydı.
    Kardeşime baktım, saçları koyulaşmış, yüzü biraz daha esmerleşmişti.. sanki büyümüş gibi.
    Ellerimi yüzümde gezdirdim, bisikleti durdurmadan.. bir tek ben değişmiyordum sanki.

    Üzerinde durmamalı. Nasılsa bir yolculuk bu.
    Başka ne olabilir ki?

    Ayşe uyanırken yavaşça ve farketmemişken kendindeki değişimi ya da ben öyle zannederken, bir evin yanından daha geçtik. Bu sefer bizi karşılayan bir ihtiyardı ve durdurdu bizi sessizliğiyle.
    Bilgece bir tebessüm karşımızda, hayat gibi.
    Kollarında bir bebek.. gözleri ise bir bebeğe ait olamayacak kadar bilgece..
    Bebek minicik parmaklarını uzattı, birer bulut gibi. Kardeşim dokundu gülüşüyle.
    Bebek güldü, ben güldüm..
    Kardeşim el salladı ve yolumuz uzundu…


    Bisikleti durdurdum. Zamanı bilmiyorum ama varmıştık ve ben de oldukça yorgundum.
    Kardeşim bunu anlamış olacak ki elleri o tepedeki halinde olduğu gibi topraklı bir halde tuttu bileğimden.
    Abla dinlenelim mi?

    Şu tepeyi aştık mı tamamdır.
    Orada ne var ki?
    Arkadaşım canım.

    - Yol uzundu.. -

    Onu ziyaret edip, dinlenelim. Sonra devam edeceğiz, kaldığımız yerden.
    Hem planladığımız bir sürü şey var.
    Yaşayacağımız bir hayat.
    Saat kaç abla?
    Saat.. dur çalışıyor!
    Anlamadım.
    1 dakika geçmiş...
    Saat durmuştu ayşe!
    Vakti bilmiyorum ama gece yarısı olmuş olmalı.
    Gökyüzü utangaç bu gece..


    Keskinleşen gün ışığının eşliğinde tepeyi aşmaya yola koyulduk. Adımlarım eskisinden de çok yoruyordu ama ruhum desem hala ilk nefes gibi.. Tepeyi aştığımızda bir kulube gördük, gördüğümüz evlerden biri.. ve bisikleti bir kenara koyup ahşap basamaklara yaklaşırken, gün ışığı rengi, yeşilin tonu, lacivert ve hatta bulutların renginde dahi renkleri bulduk, damla damla...

    Kapıyı çaldık kardeşimle, ellerimiz bir, aynı anda…
    Kapı ışıksız bir ortama açıldı.
    Rüzgar girdi ilk önce içeriye, bir fülüt sesi gibi…

    Adımımızı attık ve önce ben, kardeşim ellerimle.
    Adımımızı atmamızla kendimizi gün ışığının içinde,
    Bir çerçevenin dahilinde,
    Bir kelebekle aynı karede,

    Ve bir ressamın düşlerinde bulduk…


    Düşlerimizde.
    Zaman ki yere düşüp çoktan kırıldı…
    özlem

    Bir tutam müzik: https://www.youtube.com/watch?v=zxTyxfgzvWw
    & Resim: http://hizliresim.com/b6L0W8

    ...


    Vaktiniz ve varlığınız için teşekkür ederim :)
    Sevgiyle...
  • Bir denizin yanında nedir ki bıyıklı ve saçları dökülmüş bir adam,
    kötü bir alışkanlıktan başka nedir bir adam...
  • Bir denizin yanında nedir ki bıyıklı ve saçları dökülmüş bir adam, kötü bir alışkanlıktan başka nedir bir adam...
    Turgut Uyar
    Sayfa 14 - Bilgi yayınevi
  • yavaşça oluyor ellerime bulaşması,