• Huzurun arifesi; siyah, dairesel, soğuk boşluk. Ben üzerindeyken, otuz beş kez döndü Dünya, Güneş'in çevresinde. Her dönüşünde batmakta olup yük salan bir gemi gibi bir şeyler eksiltti bende. Yavaş ama güçlü. Hayata kısık gözlerle bakmama rağmen ona karşı bu kadar ilgisiz olmak... Bazen sorun bu mu diye düşünüyorum. Bir Nijerli olsam mesela, koca koca baksam dünyaya yine böyle mi olurdum? Düşünme, düşünme, düş...

    Hiçbir şey bilmeseydim, okumasaydım, izlemeseydim yine böyle mi olurdum? Yaşasaydım sadece, geçmiş geçmişimde kalsaydı; gelecek ummadığım bir şey olsaydı; şimdiye meftun yaşasaydım. Sadece yaşasaydım, altmış yaşında bir ihtiyarın büyüttüğü bir süs bitkisi gibi ya da her sabah aynı işportacının tekmeleyerek uyandırdığı bir sokak köpeği gibi yine böyle mi olurdum? Düşünme.

    Huzurun arifesi; siyah, dairesel, soğuk boşluk. Miku'nun dönem sonu ABD gezisi için ayırdığımız parayla aldığım bu tabanca ve namluya baktığımda gördüğüm o sonsuz karaltı, son yıllarda bir şeyler hissetmeme sebep olan tek şey. Ne iki sene evvel ölen babam ne yedi ay önce doğan kızım bana bir şey hissettirebildi. Öldüm de haberim mi yok? Sınamak gerek. Bir yemeğin pişip pişmediğini de tatmadan anlayamazdım hiç.

    Beni, düşünmek yordu. Bademcikleri
    aldırır gibi beyni de aldırabilmeliyiz. Japonya'da yeteri kadar düşünen insan var zaten. Ben de düşündüm vaktinde ama artık sıkmaya başladı. Yaşamak mı daha anlamsız, ölmek mi? Bunu da çok düşündüm. Tabii bir cevap bulamadım. Zaten şu an elimde bir tabancayla, tabelalarında "Lütfen İntihar Etmeyin!" yazan Aokigahara Ormanı'nda bulunmamın sebebi ölmeyi arzulamak değil, ölüm de tıpkı yaşamak kadar boş, normal ve aptalca. Ben buraya beynimi yok etmeye geldim. Beynimi patlattığımda hala hayattaysam muhtemelen mutlu ve huzurlu bir biçimde yaşamaya devam ederim ama bu düşük bir ihtimal.

    Namluyu ağzıma alıyorum. Tadı hoşuma gitmiyor. Pek yemek seçen biri değilim ama beni büyük bir külfetten, düşünmekten kurtaracak olan namludan çıkacak merminin tadının iyi olması lazım. Her şeyiyle tatmin edici, mutlu bir son. Namluyu ağzımdan çıkarıyorum. Beynimi yok etmek için oral bir yolu tercih etmektense kafamın üstünden sıkmak daha etkili olabilir. Ancak denediğimde bunun tutuş zorluğundan ötürü sekmeyle beynimi ıskalamama neden olabileceğini tahmin ediyorum. En iyisi şakak bölgesinden beş santim kadar içeri girip tetiği çekmek. ".dımmm edd..." Sağ arkamdan anlamsız, ince bir ses geliyor. Burası Fuji Dağı'nın eteklerinde turistik bir bölge. Bir turist yolunu kaybedip bu kimi için korkunç kimi için düşsel ormana düşmüş olabilir. "Yardımmm edddinnn" bu sefer biraz daha anlaşılır duyuluyor ses. Turist değil, tursitse bile Japonca bilen bir turist. Bir insan burada neden yardım istesin ki? Burası kendisine yardım edecek hiç kimsenin, hiçbir şeyin kalmadığına inananların yeri. Lanet herif, beni yok yere düşündürdü ve kurtuluşumu geciktirdi. Yine de ona bakacağım.

    Yaslandığım ağaca dayanıp kalkarak sese doğru yöneliyorum. Benim yaşlarımda bir adam. Ben beynimi hedef alacaktım, düşünmemek adına; o ise kalbine ateşlemişti silahını, duygusal sorunları olabilirdi. Yüzündeki acı sadece bedensel bir acıya benzemiyor. Yakın zamanda yaptığı bir şeyden pişmanlık duyuyor gibi. Belki de ölmeye çalışmaktan. Yarasına baktığımda kanın pek de akışkan olmadığını fark ediyorum. Kendini yakın bir zamanda vurmamış olmalı. "Yardım et, lütfen!" Ama nasıl? Yaşamın ucuna yolculuğa hazırlanan bir insanın gayriciddiliğiyle soruyorum: "Merhaba, size nasıl yardımcı olabilirim?" "Adım Sasuke" biraz dinlendi "buraya sabah saatlerinde geldim" şu an öğleyle akşam arasındayız "hayatımın başını hatırlamıyorum" bu kez uzun bir duraklama "ama ortası ve sonu pişmanlıklarla geçti" gözlerini yumdu, muhtemelen o pişmanlıkları düşünüyor "her şeyi bitirecek o mermiyi... kalbime sokacağımdan... çok emindim... hatta veda mektubum... şu arabanın... torpidosunda duruyor... ama tetiğe bastığım an... aklıma yıllar sonra gelen bir şey... yaşamam gerektiğini... hissettirdi." İstemsizce bir insanı yıllar sonra hayata döndürebilecek olan şeyin ne olduğunu düşünmeye başladım merakla. Bir çocukluk anısı? Ölen bir ebeveynin cenaze töreni? Özel bir gün? Her şey olabilirdi. Yüz hattı ciddileşti, dudaklarını çiğnedi "Yavşak Noburu... beş yıl önce... benden... yüz elli bin yen... borç almıştı... onu hala vermedi... benim param... kimsede kalmaz!" Silahı çıkardım, önce Sasuke'ye sıktım, sonra...
  • 297 syf.
    ·9/10
    Yılanların Öcü
    Köy Enstitülerinden yetişen Fakir Baykurt, “Köy Edebiyatı” nın en iyi örneklerinden sayılan Yılanların Öcü’nü 1954 yılında yayınlamıştır.
    Kitap Burdur’un Yeşilovacık İlçesi Karataş köyündeki insanların hayatlarını gerçekçi bir dille anlatır. Korkular, yokluklar, cehalet, savaşın yıkımları, ilkel tarım, bastırılmış cinsellik…
    Üç çocuklu Kara Bayram karısı üç çocuğu ve anası Irazca ile Karataş köyünde, 40 dönüm kıraç tarla, bir dönüm su altı tarlasına ektiği sebzelerle kuru yavan acı soğan geçinip gitmektedir. Köy erkeklerinin köy dışında tek gördükleri yerler askerlik yaptıkları yerler, dış dünyadan ne biliyorlarsa askerde görüp duydukları yıllardır.
    “Duş dediğin ne ki Bayram?” diye sordu Haçça.
    “Duş; yıkanılır! Duş; yani hamam gibi! Sen hamam da bilmezsin; nasıl anlatsam? Ulan, iki tane kurnası var. Yukarıya bir boru çıkıyor. Süzgeçli teneke gibi ağzı var. Dökülüyor.
    Kurnayı çevirdin mi sıcak, çevirdin mi soğuk! Ayarlayıp giriyorsun altına. Hiç kesilmiyor. Kendiliğinden akıyor. Allah tarafından gibi.”
    Anası Irazca, Kocası Kara Şali’yı erken yaşta toprağa verince tek başına büyütmüş Kara Bayram’ı. Bu yüzden hayatın zorluklarına tek başına göğüs germiş, yeri gelmiş “Dul”luğun horlanmasına da dim dik mücadele vermiş bir kadındır.
    Irazca aynı zamanda Kara Şali’nin Yemen’de, Yunanda 14 yıl savaşıp, düşmandan hiç kaçmamış, İstiklal Madalyasını “ben savaşı vatanım için yaptım madalya için yapmadım” diyerek madalyayı almayan mert bir adamın karısıdır.
    Kısaca Irazca’nın çeliğine iki kere su verilmiştir. Eğilip bükülmez.
    Demokrat Partinin iktidar olduğu 1950’li yıllar, Cımbıldık Hüsnü’de Köyün muhtarıdır. Parti kanalı ile “Devlet Kapısı”nda bitiremeyeceği iş yoktur.
    Deli Haceli yarı saf yarı uyanık, muhtarın has adamıdır.
    Karataş’ta her hane kendince yaşayıp giderken Muhtar, Deli Haceli’ye Irazca’nın evinin önünden arsa satması ile köyde dirlik düzen bozulur.
    Bir yanda sırtını Muhtara dayamış Deli Haceli, diğer yanda Irazca. Sıradan bir köylü kavgası gibi görünen olayın arka planında partinin gücü ile köylüyü sindirmiş bir muhtarın “Ali Cengiz Oyunları”, diğer yanda yiğitliğinden başka elinden bir şey gelmeyen Irazca. Oğul Kara Bayram arkası pek kuvveli olmadığı için sinik bir adam…
    Köydeki bu kavgaların sonunda kazanan hep Muhtar ve Deli Haceli olur. Taaki Kaymakam köye ziyarete gelince Irazca derdini Kaymakama anlatana dek.
    Kaymakam’ın kararı ile Deli Haceli’nin arsası iptal olur. Ancak Muhtarın ve Deli Haceli’nin diş bilemeleri bitmeyecektir…
    Köy edebiyatı ile yöresel ağzı ustalıkla kullanan Fakir Baykurt, köyde yaşanılanları, bazen bağımsız bir anlatıcı olarak bazen de roman kahramanlarının ağzından anlatır.
    Özellikle Irazca’nın yaşadıkları, Irazca’nın tepkileri okuyucuda “Yazar, sanki Irazca’nın kendisi” dedirtecek kadar gerçekçidir.
    Ayrıca “Yılanları Öcü”nün 1962 ve 1985 yıllarında iki kez filmi çekilmiştir. 1962 tarihli ilk film sinema klasikleri arasındaki yerini almıştır.
    Anadolu’da kırsal kesimde yaşamış insanlara çok uzak olmayan yöresel deyimler, argo sözcükler kitapta bolca geçmektektedir.
    “Eşşek eşeği ödünç kaşır.”
    “Doğruyu ahrette mi söyleyelim hep savaştan kaçtık.”
    “Aslanım benim! Koçum, tekem benim ! dedesine çekmiş! Helbet çekecek! Ot kökünün üstünde biter!”
    “Haceli dürzüsünü tosturmazsak, bize ağıra oturur sonra.”
    “Deli dürzü ! hasmın karıncaysa da horsunma demişler.”
    “Sevmeli sevmeli Dünya da insan birbirini sevmeli ! sevmezse günler tükenmez ! Sevmezse dünya zindan olur.”
    “Bir gecelik hovardalığa çıkalım dedik, ay akşamdan doğdu.”
    “Yedi sülalesini, kökünü kökenini, dökenini dökeceğini, gelmişini geçmişini, dinini imanını ! Abooooov !”
    “Öküz bağıracakken kağnı bağırıyor.”
    “İnsanın belinden borç kalkınca, sırtından bir yıllık kirli giysi çıkmış gibi oluyor.”
    “Bir adam ufak mufak bir meslek başına geçti de cımıcık ileri gitti mi deral bozulur ! Eskiden boksa, bombok olur!”
    “Ulen insan azıcık dik durur ! Azıcık savaşkan olur. Güleşmeden daha ayakta pes demez insan. Pes dersen zulmün önü nasıl alınır ulen ?”
    “Bileği kuvvetli zalime hökümet diş geçiremiyor.”
    “Yavşak bit, enik it oldu.”
    “Eşeğin canı yandı mı kır atı geçer.”
  • Bazı insanlar vardır , Allah onları yeteneklerle donatmıştır.
    Yetenek ,üzerinde çok kafa yorulsada - örneğin :genetik mi ? Coğrafi mi ? İklim şartları mı gibi- aslolan şudur ki ;sonradan kazanılan bir şey değildir bazı insanlar yeteneklerinden dolayı doğuştan şanslıdır. Genel kabul bu yöndedir .
    Lakin bir şey daha var ki doğruları götürür, kaliteyi düşürür , mide bulandırır, tiksinmeye sebeb olur .
    İşte bu doğuştan gelmez hiç kimse ama hiç kimse doğuştan YAVŞAK değildir ! Sonradan öğrenilen bir şeydir bu.
    Ve bir insan YAVŞAK olduktan sonra onun yeteneğinin hiç bir önemi yoktur!
    Hatta güçlü kalemi olup çok bilinen roman yazarlarını bile sırf hayatları yavsaklıkla geçmiş diye okumam!
    Demem o ki hayatta kazık yememek için özellikle yeteneğinin ardına saklanan yavsaklardan uzak durun. Yetenekli düzgün insanlar söz meclisten dışarı yarası olmayan gocunmasın dostlar :-)
    Hadi kalın sağlıcakla 🖐🖐🖐
  • 132 syf.
    ·8 günde·Beğendi·10/10
    Çekiliiiinnnn inceleme yazasım vaaar !

    * Feci yoğun miktar da spoiler !

    Tamı tamına 3 kere başlayıp üçünde de yarım bırakıp "bu ne yeaa ne saçmaaağğğ, okuyamıyoğruummm, adapte olamıyooooğğruuumm" diyip, bu süreçte de kitabı hediye ettiğine pişman ettirecek kadar canım Matelda’yı darlayıp, bir gün yine hadi bakalım "ya Allah, Bismillah" diyerek ve 4. Başlangıcım da nihayet elden bırakmayıp sonunda ise "vay anasını beee, ne okudum ben" dediğim bir kitap.


    * İlk sayfaların da köpeğin yani canım Şarikov'un kendi kendine konuşması ile karşılaşıyorsunuz. Size sokak da yaşadıklarından, daha doğrusu çektiği eziyetlerden bahsediyor. Kendisi gayet komik olmakla birlikte oldukça da ağzı düzgün (!) bir köpek.

    Bknz. Syf 68
    Profesör "Yemek artıklarını yere atma!" Diye buyurunca beklenmedik bir yanıt aldı: "Bas git, yavşak!"

    Hadi o zaman geliyor spoilerli inceleme !

    Profesör Filip Filipoviç'in yolda gördüğü Şarik'i alıp dairesine götürüp beslemesiyle sıradan gözüken olaylar, daireye bavul içerisinde bir cesedin gelmesi ve aralarında geçen diyaloglar ile bambaşka bir şekle girmeye başlıyor.
    Koşuşturma ve kargaşayı anlamak için ameliyathaneye bakmaya çalışan Şarik, profesör’ün yardımcısı Zina tarafından dışarı çıkarılınca, “E madem öyle gideyim yemek yiyeyim bari” diye mutfağa yönelirken Filip Filipoviç “yemek yemesine izin vermeyin!” demesiyle Zina köpeği banyoya kilitler ve ameliyat hazırlıkları başlar.
    Bizim garip Şarik “bu yaptıkları da ayıp ama aç bırakmak da ne demek” derken daha ne olduğunu anlamadan sürüklenerek ameliyathaneye götürülür. Narkozu yiyip masaya alınan Şarik’in beyni insan beyni ile değiştirilir. Operasyon bittikten sonraki süreci gözlemlemek için profesörün yardımcısı Bormental düzenli olarak not tutmaya başlar.
    Aldığı notlar da ilerleyen tüm süreci, Şarik’in konuşmalarını ve bedenindeki tüm gelişmeleri kayıt eder.
    Günden güne bedenen değişip insan görünümüne sahip olan Şarik kendine gelmeye başladığı zaman birkaç kelime telaffuz ettiğini duyarlar. Zamanla konuşacak duruma gelir. Tabiki yıllardır sokak da kalan Şarik’in küfür haznesi de bayaa bi geniştir (:

    Artık karşılarında bedeni ile tamamen insan görünümüne kavuşmuş bir oluşum vardır. Üstelik karakter olarak düzgün olmayan, ağzı bozuk, kadınları taciz eden ve sürekli de küfür eden bir canlı…

    Nihayetinde artık bununla baş edemeyeceklerini anlayıp Şarik’i öldürüp öldürmemeyi düşünmeye başlarlar.
    .
    .
    .
    .
    * Kitabın sonunda ise eve polisler gelir. İyi ya da kötü bir sona geldim derken son bölümde ise “haydaa ne oldu şimdi yani?” diye düşünürsünüz. Ki ne oldu inanın ben de anlamadım (:
    En iyisi siz okuyun ne olmuş ya da neden olmuş olabilecekleri kendiniz tasarlayın. Sanırım yazarda öyle yapmamızı istemiş.
    O halde şimdiden iyi okumalar ^_^
  • Şimdi herkes ayrı bir yavşak oldu. Talihsiz zamanlar sizinki. Bizim zamanımızda sokak vardı. Sokakta büyüyen insan arsız olmaz.
  • Her şey, kötüye gitmeye meyillidir. Ama insanı yaşatan bir umut vardır. ''Her şey bir gün güzel olacak. /Her şey güzel olabilir./ Her şey bir gün güzel olmak zorunda.'' Biz, bu umuda tutunarak yaşarız. En karamsarlığa düştüğümüz anda bile, bu zamanla geçer ve biz yaşamaya devam ederiz.

    Gündem taciz, tecavüz. Şimdilerde daha süslü bir ifadesi var: İstismar. Düşünüyorum. Yutkunuyorum ama aşina olanlarınız biliyor, ben içindeki şiddeti dışa vuran, bundan rahatsız olmayan, olmak için de bir sebep görmeyen biriyim. Ama bu yazı şiddeti değil, içimde ne yazık ki gökyüzüne salınan uçurtmalar gibi değil de ateşe verilen bir tarlada cayır cayır yanan böcekler gibi, otlar gibi acıtan düşünceleri içerecek.

    Her insanın içinde az da olsa, miniminnacık da olsa, küçücük de olsa şiddet eğilimi vardır. Misal yüzünüze yüzünüze uçan bir sivrisinek olduğunda bir yapıştırırsınız sivrisineğin son şakası olur. Kim bunu yadırgar? Ama durduk yere gidip bir karıncayı eziyorsanız, siz pislik bir kötünün önde gidenisiniz. Düşündüm de hakaret etmek için it, köpek, yavşak, eşek, ayı, öküz, sığır gibi kelimeleri kullanıyoruz. Beğendiğimiz şeyler için de hayvan adları kullanabiliyoruz; kelebek, kartal, aslan, kuğu, kaplan gibi. O zaman hakaret etmek için hayvan ismi kullanmak artık garipsemediğim bir şey oluyor. Ve o karıncayı ezene it oğlu it demekte ve babasıyla köpekleri tenzih ettiğimi belirtmekte bir sakınca görmüyorum. Ve dahası da gelecek.

    Şimdi içinizde dalga geçmeden ve bütün samimiyetimle medeni bulduğum bazı insanlar var. İdam olmamalı, insanlar eğitilmeli düşüncesini taşıyan medeni insanlar... Keşke dünya sizin o güzel umudu güzel yüreklerinizde taşıdığınız gibi iyileşebilecek bir yer olsaydı. Keşke eğitim denen olgunun, her şeyi çözebileceğine inansaydım, inanabilseydik. Ama inanmıyorum. Dünyanın gelişmiş! denen ülkelerinde, bu taciz tecavüz vakaları olmasaydı, belki inanmak mümkün olurdu. Hani sürekli diyorlar ya ''Falan az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülke, bu vakaların en çok görüldüğü yerlerdir! Cinsellik tabu olmamalı!'' Cinsellik tabu olduğu için mi bu ülkelerde kadınlar çocuklar, birilerinin acıttığı sömürdüğü insanlar oluyorlar? Dünyada çeşitli milletlerin, farklı ülkelerin, farklı gelişmişlik seviyesinin olmasının en işe yarar yanı nedir biliyor musunuz? Karşılaştırma yapabilmek. Biz bu sayede daha iyi olana gözümüzü dikeriz. Bunun için uğraşırız. Bunu haykırırız dünyaya. Peki şunu düşündünüz mü? Eğitimli insanlar bir içgüdü taşımaz mı? Eğitimli insanlar tecavüz etmez mi? Eğitimli insanlar şehveti medeni medeni sadece kendilerine uygun kişilere mi hissederler? Eğitimli insanlar keşke eğitimli köpekler gibi olsaydı. Ama öyle mi? Onların içinde eline fırsat geçse, içindeki kötüyü ortaya çıkaracak canavarlar yok mu? Ya da daha kötüsü, çarkını kırdığımın dünyasında, bu fırsatları oluşturmaya gücü yeten it oğlu itler yok mu? Bir zamanlar sitede Tess Gerritsen'in hatırlayamadığım bir kitabına, bir inceleme yapmıştım. 50 yaşında bir iyi ayaklı canavar, 12 yaşında pezevenklere satılan bir kız kendisine sunulunca, o kızın yalvarmalarına kulak asmadan, çocuğun üstünü başını parçalamış, iç çamaşırını yırtmıştı ve... Ve ben bu sahne karşısında ciğerlerimi almışlar da ateşe basmışlar gibi bir acı duymuş, evladımın başına böyle bir iş gelmişçesine öfkelenmiş, buna ve diğer böyle haltlar yiyen herkese palayla dalınmalı demiştim. Bunu yapan iç işleri bakanı gibi bir şeydi bu arada. Ve sitenin elit kesimi elitist cümlelerini de alıp beni linç etmeye kalkmışlardı. Bir tanesi demişti ki hiç unutamıyorum, ''Belki de o adam küçükken taciz edildi! Onun küçükken ne yaşadığını ve bugünkü davranışlarının sebebini ne biliyorsun?'' Benim sanki elime palayı alıp sokağa çıkacakmışım gibi, şu kadar öfkelenmeme izin verilmemişti. Sanki izin isteyen vardı. Bunlar merhametliydi, bense vahşiydim. Evet bana vahşi denmişti. Senin çocuğunun külotunu yırtarak ırzına geçildiğini düşünsene dediğimde inanamıyorum sil bu cümleyi demişti. Düşüncesine dahi katlanamadığı bu vahşetin âlâsını yaşayan insanlar vardı ve ben kötüye merhamet etmediğim için vahşiydim. Sanki evladı buna maruz kalsa, o an elinde imkan olsa o erkeğin her bir yerine kendisi palayla dalmazmış gibi. Aileleri düşünün, bu tecavüzcüleri ellerine geçirebilseler ne yaparlar? Durun ben söyleyim, medeni medeni polise giderler ve derler ki "Polis bey polis bey, beyefendi benim oğlanın/ kızın en mahrem yerleriyle biraz ilgilendi de, bu beyefendinin psikolojik bozuklukları olduğunu düşünüyorum. Lütfen bir psikoloğa ve psikiyatra da haber verin, çocukluğuna insinler. Bu arada hazır benim çocuk da çocukken, bir yerlerine inilmesine gerek yok, onun psikolojisini de bir araba misal tamir ettiriverelim."

    Evet, bazı tacizci tecavüzcü pislikler çocukken bazı olaylar yaşamıştır. Peki yelpazeyi daha genişletelim, bütün kötülük yapanlar, küçükken kötülüğe uğrayanlar mıdır? Ya da kötülük dediğimiz şey hep bir mazareti olan bir olgu mudur? Ya da mazareti olsa bile, artık onun kaymış hayatına mı odaklanmalı yoksa henüz kaymamış hayatlara mı odaklanmalıyız? Küçükken tecavüze uğrayan çocuğa acırım. Onun için o herkese duyduğum üzüntüyü hissederim. Ama bu çocuk büyüyünce, bir tecavüzcüye dönüşürse, onun delik deşik edilmesi düşüncesindeyim. Çünkü onu eğitmek mümkün değildir. Realist olalım. O da yeni tecavüzcü sapıklara sebep olsun diye ona müsamaha gösteremeyiz. Bunların hepsi akıl hastası mı sanıyorsunuz?! Bunlardan sadece kötü olduğu için bunu yapan yok mu sanıyorsunuz? Bu, bu şekilde bir kısır döngüye dönüşecek. Bunun sonu olmayacak. Dünyada eğitim de olmalı ama korku da olmalı. Can korkusu. Analar evlatlarını merhametli yetiştirmeli ama şunu da unutmayın alimden zalim doğabilir. Zalimden alim doğabildiği gibi. Yani mevzu yetiştiriliş olduğu kadar insanın taşıdığı karakterdir de. Kimseye merhamet nakli yapamayız. Kötülük her zaman bir sebebe dayanmaz. Bir insan sırf öyle istediği için kötülük yapabilir, anlıyor musunuz? Eğitimle olunabilecek meslekleri düşünün. Holdinglerde çalışan elemanları, devlet kurumlarını vs. Buradaki çıkar için insanların bozuk para gibi harcanabildiği iş ilişkilerini düşünün. Balık baştan kokar ya hani, hep bir üste hep bir üste çıkar kötülük. Namuslu olmaya çalışanın da çarkına çomak sokarlar. Çünkü insanlar için çıkar her şeyden önce gelir. Erkeğin, erkekliğini hissedeceği o dakikalar da çıkarıdır. Bütün kötülükler insanın kendisini önceye koymasından gelir yani. Bir insana bencil olmamayı öğretebilmek, bir halkı eğitmekle mümkündür. Çünkü ana babalar da evlatlarını yetiştirecekler. Şimdi yine kısır döngüye girdik. Bunalımlarını eşinden uzaklaşmak ve eşinden çıkarmakla yaşayan kaç kişisiniz? Evlatlarınıza nasıl örnek oluyorsunuz? Evlatlarınızın çocuklarınızın anasına, babasına saygılı olmasını sağlayabiliyor musunuz? Korkutmaktan bahsetmiyorum bakın. Korkutmak hukuğun adaleti yerine getirirken gerçekleştireceği bir şey. Evladına saygı duymayı öğretemeyen, dünyaya saygı duymasını beklememeli. Kendisi kibar olmayan, karısından kocasından kibar olmayı beklememeli. İşte yine bir başka konu. Matruşka gibi. Açtıkça içinden, çözülmesi gereken başka bir konu çıkıyor. Ben iyiydim o kıymetini bilmedi ya da bilmiyor cümlelerini duyar gibiyim. Bakın dünyayı değiştirmeyi planlayın ama kökünden değil. Siz iyiliğe kendi katkınızı yapın varsın karşınızdaki bilmesin.

    ***

    Günler günler önce yukardaki satırları yaz boz değiştir, içimdekiler azalır diye döktüm bilgisayara. Sonra Ankara Demetevler'de olan olayı paylaştım, gördünüz. Adalet sokakta aranmak zorunda kalınırsa, olabilecekleri gördük. Ben ortalıkta kanlı bıçaklı sahneler istemiyorum. Ne yapacaksa devlet yapmalı. Lakin Şule Çet olayını duydum ve kanım dondu. Hala kanımın donabilmesine şaşırıyorum. Her gün bir vahşi olay, her gün bir erkeğin yaşayacağı zevk dolu!!!! dakikalara kurban giden kadın-çocuk- çiçeği burnunda genç bir kızın hikayesi, elektronik pencerelerden evime, odama doluyor ve ben nefes alamıyorum. İdama karşı olanlara artık hak vermekle birlikte, çünkü bu ülkede o kadar saçmalık var ki, biri suçsuz yere ölebilir endişesi de beni rahatsız ediyor, böyle canilerin sadece hapis cezasıyla kurtulması fikri, beni boğuyor. Başına bu dert gelmiş aileleri tahmin etmem asla mümkün olamaz. Devlet eliyle onların canına da zarar verilmeli. İlle ölüm gerekmez. Ama hapis cezası artık caydırıcı değil, biliyoruz. Bu canavarlar için önemli olan tek şey madem kendi canları, kendi cinsiyetlerini belirleyen yerleri. Medeniyet hikayeleri bir yere bırakılmalı ve en azından kırbaçlanmalı. YÜREKLERİN YANGINI SOĞUMUYOR. AMA BİR BARDAK SOĞUK SU DA VERİLEMEZ Mİ?