• Merhaba arkadaşlar, umarım iyisinizdirr... Tereddüt ederek yazıyorum. Ya olmadıysa diye diye beynimi yedim. Umarim beğenirsiniz ve okumanız için şevk uyandırır.
    ilk once kitapla tanışmamı anlatmak istiyorum sizlere. Kiminiz bundan bana ne diyebilir ama yazacam bana ne.

    Lisede çok sevdiğim edebiyat öğretmenim beni çağırtmıştı. Yanına gittiğimde bana bu kitabi hediye etti. Hediye etmeden önce de şu sözleri sarf etti: "Selma'cım seninle tanıştığımda her geçen gün senin ideal bir ışığın savaşçısı olduğunu gördüm(...)Sakın hayallerinden vazgeçme. Başarı, mutluluk daima seninle olsun." demişti. Işığın savaşçısı mı, o da kim? diye beynimde deli sorular dolanırken kitabı elime verdi.
    •Burdan sizler aracılığıyla kendisine tekrardan sonsuz tesekkürlerimi sunarım...🤗‍️

    Işığın Savaşçısı nasıl mı ortaya çıkıyor?
    Günün birinde birdenbire karşınıza bi insan çıkıyor ve size bir şeyler söyleyip yine yok oluyor. Ben çok takarım neden, niçin..? Diye düşünmeden edemem.🤷‍️
    Işığın Savaşçısı da bu şekilde ortaya çıkıyor bi kadınla karşılaşıyor ve olay ondan sonra kopuyor.
    Kısaca yaziyim şuraya:
    -"Köyün batısında, kıyının az açığında bir ada var; adada da içinde pek çok çan bulunan kocaman bir tapınak var," dedi kadın.
    "O tapınağa hiç gittin mi?" diye sordu kadın. "Oraya git ve bana tapınak hakkında ne düşündüğünü söyle."
    Kadının güzelliğinin etkisinde kalan çocuk onun gösterdiği yere gitti. Kumsala oturup gözlerini ufka dikti, ama her zaman ne görüyorsa onu gördü: mavi gök ve okyanus.
    (...)
    Etraftakilere tapinaktan heberleri olup olmadığını sordu.
    "Ah yıllar önce varmış," dedi yaşlı bir balıkçı." Dedemin dedesinin zamanında. Bir deprem olmuş ve sular adayı yutmuş. Gerçi adayı artık göremiyoruz ama okyanus tapınağın çanlarını kıpırdattığında onların sesini duyabiliyoruz.
    (...)
    Her gün çocuk çan seslerini duymak için oraya gider ama ses yok! Ailesi, arkadaşları ve balıkçılar ne yaptıysa da çocuk her gün oraya gitmeye devam eder.

    Aradan biraz zaman geçtikten sonra balıkçılar ağız değiştirdiler: "Denizin dibindeki çanları düşünerek boşa zaman harcıyorsun," dediler.
    "Çanları aklından çıkar da gidip arkadaşlarınla oyna. Belki de çan seslerini yalnızca balıkçılar duyabiliyordur."
    Aradan neredeyse bir yıl geçmişti. Çocuk 'Belki de adamlar haklı,' diye düşündü.' Belki de büyümemi beklesem iyi olacak.(...) Diyip eski hayatina geri döner.
    Bu arada bir gün kumsalda yürürken birden kulağina bir çan sesi gelir.
    (...)
    Yıllar sonra oraya(köyüne ve kadını ilk gördüğü yere) uğramak ister ve orada o kadını görür ama kadın hiç değişmemiştir.
    Kadın onu beklediğini söyler ve bunun üzerine ona sayfaları boş bir defter uzatır.
    "Yaz: Işığın savaşçısı için bir çocuğun gözleri çok değerlidir. Çünkü o gözler dünyaya acısız bakabilirler. Işığın Savaşçısı, yanındaki insana güvenip güvenmediğini anlamak isterse o kişiye bir çocuğun gözleriyle bakmaya çalışır."
    •Işığın Savaşçısı ne demek?
    "Ne demek olduğunu sen zaten biliyorsun,"
    dedi kadın gülümseyerek. "Işığın Savaşçısı, hayatın mucizesini anlamayı başaran biridir, inandığı şey için sonuna kadar savaşabilen ve denizin dibinde dalgalarin harekete geçirdiği çanları duyabilen biridir."
    "Hiçbirimiz ışığın savaşçısı olduğumuzu düşünmesek de hepimiz öyleyizdir."
    Işığın savaşçısı bu sekilde başlar...

    Kitap her sayfada bize rehberlik ediyor. Her sayfasında öğütler veriyor.
    Ve insanın kendi kendini keşfetmesine katkıda bulunuyor.
    Ilk okuduğumda bir şeyler şekillenmişti kafamda ve ileride yine okuyacağım diye kendi kendime konuştuğumu hatırlıyorum. Gerçekten de şimdi okuyunca daha bi anladım ne demek istediğini ve daha çok şeyin farkina vardım diyebilirim...
    Her sayfası alıntıya değer o yüzden bi iki tane tek paylaştım.
    Okuyun! Okutturun...
    Ben okudum sıra sizde.
    Bence sizde kendinizden çok şey bulacaksınız. Ve size çok şey katacaktır.
  • Kelimeler! Kopar onu cennetin ağacından bilginin elmasını Recep, korkma kopar, o zaman belki acılar içinde kıvranacaksın, ama özgür olacaksın ve herkes özgür olduğu zaman asıl cenneti, gerçek cenneti bu dünyada kuracaksın çünkü o zaman hiçbir şeyden korkmayacaksın. kelimeler diye düşünüyordum ben kelimeler havaya yayılmaz yok olan birtakım sesler kelimeler... Uyudum kelimeleri düşünerek." s-312

    Sessiz Ev, Orhan Pamuk'un ikinci romanı. İlkiyse Cevdet Bey ve Oğulları. Henüz ikinci romanıyken bu kadar yetkin bir roman sunması; sabrının mükafatı çünkü Orhan Pamuk yazmak için ilham değil; sabrın ve çalışmanın gerektiğine inanan biri. Kelime işçiliğine edebileceğim tek bir olumsuz eleştiri dahi yok. Hayranlıkla eserlerini bitirmek gibi bir idealim var; okuduğum en güzel kitaplarından. Hatta o kadar ki ikinci kez okuduğum sessiz ev kitabından aldıklarım bana epey şey kattı.

    Buraya kimi alıntılar bırakmak istedim. evet böyle düşündüm girişte, epeyce alıntı not ettim; kitap alıntılarını yazdığım defterime çünkü kitabı çizmek pek bana göre bir iş değil çünkü zarar vermek gibi geliyor kitaba. Kitap incinir gibi geliyor. bunun yerine arada bir açacağım defterden alıntıları okumak, bununla biraz zaman doldurmak daha insanî. Bize böyle öğrettiler; sevdiğinin canını yakmazsın, onu incitmezsin dediler. Ben de bu öğretiye gönülden inandım. Sevdiğim çiçekleri koparmadan dalından kokladım, sevdiğim cümlelerin altını çizmeden, deftere kaydettim. İyi de ettim.

    Sessiz Ev'de ben diliyle bir anlatım hakim. Karakterler hakikaten oldukça orijinaller.
    Babaanne, Selahattin, Metin, Nilgün, Faruk, Hasan ve elbette Recep.

    Ben diliyle anlatırken konuşturulan karakterler;
    Babaanne: o kadar içine alan içten şeyler düşünüyor ki, aksiliğine, dogmalarına, huysuzluğuna inanıyor ve "ama lütfen böyle davranmayın hanımefendi" diyesiniz geliyor çünkü aksi olduğu kadar da bir hanımefendi zarafeti var. İstanbul görgüsüyle yetişmiş biri.

    Recep: Recep, sen o kadar farklısın ki ve o kadar bizden... Hani ilk bölümde anlattın ya cüceler evi yapılacakmış üsküdar'da diye. Gazeteden okudular da kahvehanede sen de buna çok içerledin ya, ben de çok üzüldüm Recep seninle. vallahi, allah şahit. Önce anlamadım niye bu kadar içerlediğini sonra da ayrıştırılmanın derin sızını hatırladım. İnsan bazen unutuyor, yaşamayınca bilmiyor. Acımadım ama sana çünkü sen kendi ayaklarının üzerinde duran ve diğerlerinden daha az boya sahip olmanın acınacak bir şey olmadığını güçlü karakterinle ve merhametli yüreğinle gösterdin. Babaanne'ye tahammül ederek, sabırlı karakterini hepimize gösterdin. Recep, senin gibiler sadece romanlarda. Olsun, yine de varsın bir şekilde seni tanıdığım için mutluyum.

    Hasan: Ülkücülüğü tastamam doğru anlamış biri. Zayıf, hastalıklı biri. Uluyan tiplerden, tipik faşist. Hayır ben yaftalamıyorum seni Hasan, sen Nilgün'ü öldürdüğün zaman anladım ben faşist olduğunu, Metin denen Amerika hayranı eziğin parasını gasp ederken ses çıkarmadığında, hırsızlığı ikinci kere yaptığında hiç kalbin hızlı hızlı çarpmadığında, o defteri çöpe atarken anladım. Hasan, etraf senin gibilerle dolu. Sana hastalıklı dediğim için de kızma boşuna; çünkü faşistlik, ruh hastalığıdır.

    Metin: Manevi duyguların ne olduğunu bilmeyen, hezeyanlar içinde bir ergen. Amerika sevdalısı. Onun tanrısı para ve Amerika.

    Faruk: İlginç biri, bu denli bilgiliyken bu kadar özgüven problemi yaşayan kaç kişi vardır acaba? Kendisine karşı olan kayıtsız tavırları okuyucuyu yıpratıyor.

    Ben diliyle konuşmayan iki karakter var;
    Selahattin ve Nilgün.
    Dr. Selahattin'in fikirlerini açık seçik, babaanne sayesinde öğreniyoruz ancak Nilgün'ün ben diliyle konuşmasını çok isterdim. Bunu yapmamasını iki şeye bağlıyorum.
    Orhan Pamuk'un kadın konuşturmadaki büyük hırsı fakat kendini bu konuda yetersiz buluşu; -babanneyi dahil etmeyelim, çünkü o pek kadın gibi düşünmüyor, duyguları o kadar hiç konumunda ki dogmaları hislerinin önüne geçiyor.-
    Bir diğeri ise, nilgün'ün komünist oluşu ve komün sistemi anlatırsa oldukça kişisel birtakım fikirlerini açığa sermekten imtina edişi.

    Tabi, bunlar varsayım ancak şunu belirtmekte fayda var; yazar hiçbir zaman anlatmak istediklerini açık açık anlatmaz, anlaşılmayı istediği şeyler vardır, daha anlatmadan, kelimelere dökmeden.

    Şevket ve Orhan karakterlerine çok az yer vermesine pek anlam veremedim, eğlenceli bir içerik çıkabilirdi.

    Son olarak; bu kitap islamiyet konusunda aşırı hassas olan insanların okuyabileceği bir kitap değil, biraz daha "insanlar nasıl düşünüyor? Selahattin gibileri nasıl bakıyor? Metin gibileri nasıl düşünüyor?" diye pencere aralamak isteyenler için.

    Orhan Pamuk, seni değerli buluyorum. daha ölmeden hak ettiğin değeri kısmen bulduğuna inanıyorum, tek eksik doğduğun topraklarda anlaşılamamış olman. Seni okudukça karşımda bir dünya vatandaşı görüyorum. Orhan Pamuk, sen körün ölüp badem gözlü olduğu bu topraklarda biliyorum öldükten sonra kıymetleneceksin ama bilesin ki seni daha yaşarken anlamaya gayret edenler var, yaz. Hükümet politikaları, insanlar ne der telaşesi olmadan. İkincisini pek ciddiye almadığını biliyorum ancak ilkine kulak asıyorsun, bu aşikar, inkar ettiğin röportajları da dinledim ancak senin anlatmak istediklerini; yine seni okuyanlar anlar. çizginin ne denli değiştiğini, Kafamda Bir Tuhaflık ile Kar arasındaki o derin çizgiyi seni bilenler anlar. Hiç eksilmeden, çekinmeden ve lütfen daha gür!
  • Sevgili Peygamber Efendimiz zamanında Alkame adında bir genç vardı. Hep taat üzere olup, yaz-kış oruç tutar, geceleri sabaha kadar ibadet ederdi. Bir gün fenalık geçirdi. Dili tutuldu. Rasullah'a haber verdiler. O da Hazreti Ali ve Ammâr bin Yâsir hazretlerini Alkameye gönderdi. Kelime-i şehâdeti söyletmek için çalıştılarsa da dili dönmedi. Hazreti Ali Efendimiz, Hazreti Bilâl-i Habeşiyi Resulullah Efendimize gönderdi, durumu bildirdi. Resulüllah Efendimiz:

    — Alkamenin anası, babası var mı? buyurdu.
    — Yaşlı bir anası var, dediler.
    — Annesini buraya getirin buyurdu. Getirdiler.
    — Alkameye ne oldu, anlat! Seninle geçinmesi nasıldır? buyurdu. Annesi şöyle anlattı:

    — Yâ Resulallah! Çok iyidir. Zahiddir. Hep ibadet ve taat üzeredir. Ama ben ondan razı değilim...

    Resulüllah Efendimiz: "Dilinin tutulması bu yüzdendir. Ona hakkını helâl et de dili açılsın" buyurdu.

    — Ey Allah'ın Resulü! O benim hakkıma çok riayetsizlik etti. Hakkımı helâl etmem, dedi.

    Resulüllah Efendimiz:
    — “Ey Bilâl! Eshâbı topla. Etraftan odun toplasınlar, Alkameyi yakacağız. Çünkü, annesi ondan razı değildir buyurdu.

    Annesi:
    Yâ Resulallah! Benim oğlumu, benim gözümün önünde mi yakacaksınız? Kalbim buna nasıl dayanabilir? dedi.

    Resûlullah Efendimiz:
    — Cehennem ateşi, dünya ateşinden çok daha kızgın ve yakıcıdır. Sen ondan razı olmadıkça, onun hiçbir taatı makbul değildir buyurdu.

    Kadın feryat etti:
    — Yâ Resulallah. Ben ondan razı oldum. Hakkımı ona helâl ettim, dedi ve eve gitti. Eve gidince; Alkamenin sesini duydu. Kelime-i şehadet söylüyordu. Dili açılmıştı. Aynı gün vefat etti. Resulüllah Efendimiz, cenaze namazını kıldırdı. Defnettiler. (Zehebi, el-Kebâir. 1,45. Daru’n-Nedvetil-Cedide, Beyrut, ty.)
  • -Yaz kış giydiğimiz tek örnek bir pijama üstü ve bir kot pantolon. “Bu iyiliğimi unutmayın “ diyen bir müteahhit tarafından hediye edildi. Çocuklarının eskileriymiş. Başka eskiler de veriliyor, saklıyoruz onları üzerimizdekiler giyilmez hale gelene kadar.

    -Kemerimiz yok ama ipimiz var. İpleri kaldırım kenarında bulduk. Kemer de bulabilirdik gerçi; ah, birkaç kez kemerle dövülmüşlüğümüz olmasa. Bizi dövenler midyeci, simitçi ve kokoreççi. “Uğursuzsunuz” dediler bize, “ sizin geldiğinizi görünce müşteriler uzaklaşıyor.” Bilmezler ki, gözümüzde biriken yaşlar, ruhumuza akıyor…

    – Bir çift kırk üç numara, bir çift de kırk bir numara yırtık ayakkabı. Onları giyeceğimiz güne kadar birer çift terlik. Terlikler yeni değil elbette. Oğlan çocuk doğurmak isteyen bir ablanın sadakası. ”Dua etmeyi unutmayın ha” diye sıkı sıkı tembihlendik.Bir dilek tuttuk içimizden,dedik , “oğlan değil, kız değil, bir can katılsın aramıza.” Sonra yolumuza yürüyüp gittik…

    -Birkaç kilo soğan ve patates. “Bayatlamaya yüz tuttu, aman yiyin hemen” diye nasihat edilerek verildi manav tarafından.Canımız kiraz çekmişti bizim. “Haydi çocuklar” dedi manav, “ kiraz tartmamı istiyor bir beyefendi, çekilin tezgahın başından!”

    –Her gün topladığımız altmış yetmiş tane pet şişe, yirmi otuz tane de cam şişe. Bize konulan kota bu kadar. Daha fazla da toplayabiliriz, ama dövülme riskimiz var. Büyüdüğümüzde kota koymayacağız hiçbir çocuğa. .Keşke hiç çalışmak zorunda kalmasa çocuklar. Ah çocuklar! Sömürülmedikleri , işkence görmedikleri ve taciz edilmedikleri gün , işte o gün mutlu olacaklar…

    -Fırından aldığımız taze ekmeğin kokusu. Paramız varsa fırına gidip sıcacık bir ekmek alıyoruz. Ekmeğimizi kendi aramızda değil sadece, yanı başımıza sokulan sokak köpeğine de pay ediyoruz…

    -Eskici arkadaşlarımızın arada bir bize verdiği anarşik romanlar. Onların “anarşik” dediği romanlarda, biz barışı, özgürlüğü, ve eşitliği öğrendik…

    -Kalitesinden memnun kalınmamış ruj, oje, rimel. Bir gün sevgilimiz olursa, bir gün, belki, ola ki sevdiceğimiz memnun kalabilir. Sevdiceğimiz de biz gibidir; biz nasıl onun elinden avucumuza konulacak ucu kırık bir tarakla tararken saçımızı mutlu olacaksak, onun da bizim elimizin değdiği bir makyaj malzemesiyle, gözleri ışıl ışıl parlayıverir…

    -Bizi her gün kovalayan zabıtanın, “ulan bugün sizi kovalayasım yok, hatta size küfredesim bile yok” deyip sırıtıvermesi…Biz hiçbir zabıtanın annesine küfretmeyiz. Ama onlar hiç görmediğimiz ve çok özlediğimiz annemize küfrediyorlar. Mal varlığımıza bunu da ekleyelim, bir günlüğüne de olsa, annemize küfredilmemesi…

    – Yeni doğum yapan sokak kedilerinin, yavrularına daha güvenli bir yer aramaya gitmeden önce, o güzellikleri bize emanet etmelerinin huzuru…

    -Evet, anamız babamız yok yanmızda.” Ne mutlu size ki, siz Allah`ın çocuklarısınız” diyen dindarlar bir yanda, “sen istemezsen kimse seni ezemez koçum” diyen ağır abiler bir yanda, “herkes yaşam çizgisini kendi belirler” diyen kişisel gelişimciler bir yanda, “senin kurtuluşun devrimde” diyen devrimciler bir yanda… Bir serçenin derdi bizim derdimizdir oysa. Biz ki bir serçeyi düşüneniz bu garipliğimizle, acep biz ne yanda…

    -“Şu önde giden iki dilenci çocuk var ya, Fazıl Say`ı dinleyemeyecekler ömürleri boyunca” diyerek ardımızdan gelen kibirli sesler metropol merkezlerinde, umurumuzda değil Biz dilenci değiliz ki, atık toplayıcıyız. Bir plakçının önünde dinledik Fazıl Say`ın bestelerini. Bizi dilenci olarak görenler geçip gittiler o tınıları umursamadan. Fazıl Say`ın adını anmak onlara düştü, eserleriyle gururlanmak bize…

    -Bir DVD dükkanında, yarım saatliğine seyredebildiğimiz bir İran filmi. Film sürerken, “yaylanın artık, soluklandınız yeterince” diye kovmuştu bizi dükkan sahibi. Cennetin Çocukları`ydı seyrettiğimiz film. Tam cennete girmiştik ki düşlerimizde, cennetten kovuluverdik…

    -Geceleri , bir barakada, üzerinde uyuduğumuz kartonlar. Haftada bir değiştirmemiz gerekiyor kartonları uyku düzenimiz bozulmasın diye! Sizin baza dediğinizin bizdeki karşılığı karton. Ortopedik karton olması için birkaç yılda bir değil, haftada bir değişmesi gerekiyor. Siz marketlere indirimli ürünler için akın ederken, biz kartonun ortopedik olanını seçmek için gidiyoruz…

    -Çöpe atılmış oyuncaklar. Favorimiz peluş ayılardır. Onlara sarılıp öyle uyuyoruz…

    -Güneşi ilk bizim selamlayışımız, üstelik reverans yaparak; nefesimiz kokarken, bitliyken ve hâlâ umutluyken…

    -Becerilmeden geçen her günün sonunda , açlığımızın aklımıza bile gelmeyişi…

    -Hangimiz hastaysa, diğerimizin, elini alnımıza koyarak sık sık ateşimizi kontrol etmesi… Biliyoruz hastamızı iyileştiremeyeceğimizi, ama o elin alnımıza konması mesela, şımarma sebebimiz. Şımarıyoruz birkaç dakikalığına ve mecburuz zaten, iyileşeceğiz eninde sonunda…

    -Kışın -10 derecenin, yazın +40 derecenin hayvanlarla beraber en çok etkilediği canlar biziz. Hayata bağlılığı, dostluğu, dayanışmayı hayvan dostlarımızdan öğrenmemiz ve o güzel dostlarımızdan kendimize bir aile kurmamız…

    -Hor görülüyoruz, evet. Siz bizim güzelliğimizi görmüyorsunuz ,ama çiziklerle dolu bir cep aynasında gülümseyerek seyrettiğimiz yorgun argın güzelliğimiz…

    -Zenginlikten anladığımız çok farklı sizinle. Sizin mal varlığınızda, ne para ediyorsa o var; bizim mal varlığımızdaysa, içtenliğimiz, özlemlerimiz ve geçmek bilmeyen tedirginliğimiz…
  • UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

    Başlıktan da anlaşılacağı üzere YİNE bir "İŞSİZ" inceleme ile daha sizlerle beraberiz kabak kemaneler .. Vüs'at O. Bener .. Bu adama sitede gezinirken ve damarlarımda kan yerine yavaştan kırmızı tuborg dolaşmaya başladığı sıralarda denk geldim .. Denk geldim dediysem 3'ü 5 falan göreyazdığım anlar .. Sağdan soldan mesaj yağıyor böyle böyle etkinlik var , sen de gelirsen güzel olur .. Bir işsizlik portalı açarsın fena mı olur falan gibisinden .. Dedim ne tür ? Dediler ki öykü yazarı .. Genelde öykü yazarmış .. Peki dedim katılalım .. Yalnız yazarı, ismindeki virgülü alkolün bana verdiği yetkiye dayanarak getirip O ' nun yanına koymak koşuluyla İRLANDA edebiyatına ait bir yazar olarak beynime kodlamışım o an.. İşte o göz yanılsaması ve hiç araştırmadan , sorup soruşturmadan evet dediğim etkinliğin yazarının Vusat O' Banner olduğuna kendimi inandırıp çaktım son biraları , kıvrıldım çekyata ... Daldık Tuco İŞSİZ rüyalar alemine .. Şeytan kalplere VESVESE verdi veeeeee rüyamda Oz dizisinden tiplemelerle beraberim Oz Cezaevinde .. RYAN O' REILLY ( işte tüm bu olaylar silsilesini başlatan yanlış anlaşılmalardan sorumlusu sayko irlandalı.. İsmindeki - O' - ibaresi yaktı bizi... ), Vernon Schilinger , Simon Adebisi , Tobias Beecher falan .. Bir atarlı manyak bunlar, korkunç herifler hepsi de .. Adamı kıyma diye çeker , ekmek arasında sunuverirler tepside .. Bizim Vüsat emmi de buranın en ağır abisiymiş rüyamızda .. Biz de aleme yeni düşmüşüz .. Rookie kontenjanından giriş yapmışız cezaevine .. Neyse rüya tabirine "döndermeyelim" olayı .. Rüyada yine zirvelerde dolanan olmazlıklar var ama sulandırmayayım incelemeyi .. Yalnız aralarında kabul gördükten sonra BOL BAHARAT KULLANIMINDAN dolayı İtalyanların koruması altında kokoreç tezgahı için izin koparıyordum ..Mozarellalı KOKO !!! ZOHAHAHAHA =)) Eeeee Türk her yerde Türk kardeşşş !! Aç yatmanın da etkisi yadsınamaz lakin =)) Neyse efenim böyle abuk subuk bir rüya görüp kalkınca Vüsat Orhan Bener oldu mu bana iyiden iyiye Vüsat O' BENNIR !?!?! =)) VURUN VURUN ÖLMEDİ !!! Sonra öğrendim tabii anyayı Kenya'yı ..Edindim kitabı .. İki gün gibi kısa bir sürede de bitireyazdım.. Normalde öykü türü pek benlik ortamlar değil bir kaç istisna hariç .. Yani bir Sait Faik ' in pırıl pırıl ve masmavi gökyüzü altında kuşların kanat çırptıkları güzel Anadolu tribine ben kökünden karşıyım.. Bendeki osiloskopun ekranında bir hissiyat dalgalanması yaratmıyor o türlü "güzel günler" edebiyatı .. İşte bu korkuyla okumaya başladım Vü'sat O Bener' i AMA !!!!! Tesiri "möhteş" oldu canikolar !! Normalde kitapları bitirmeden inceleme yapmak pek adetim değildir AMA cidden dayanamadım yazayım dedim.. Birincisi bu adamın lügatında MUTLULUĞA pek yer yok .. Takır takır basıyor tokatı sayfaları geçtikçe .. Durum böyle olunca yaz günü misafir olduğu çatalın ucundaki karpuz diliminden firar edip , bir köşede inzivaya çekilip kuruyan karpuz çekirdeğinin terliksiz ortamlarda yalın ayak gezinirken post it kıvamında bünyeye misafir olması engelleniyor .. YERSİZ VE VICIK VICIK MUTLULUĞA GEÇİT VERİLMİYOR !!! Sayfaları gezinirken Iraktaki amerikan askeri vs mayın etkileşimi yaşanmıyor .. MİSS !!! Bu benim açımdan çok cici bir opsiyon ..Öykülerse durağan ve genelde kısa .. Pembe dizi ve sevgi aurasından arındırılmış bu kısa durum bunalımları sanıldığının aksine sonucu törpülemiyor , bilakis etkiyi ikiye , üçe yeri geliyor beşe katlıyor .. Karamsarlık hat safhada ..Dil muazzam bir sadeleştirme işlemine tabii tutulmuş bundan kelli algınız bazı bazı mavi ekran verebiliyor ..Özellikle kekomançilerle dolu bir ortamda ben gibi okumaya çalışıyorsanız .. Bu tarz karanlık ve umuda , mutluluğa sansür şeridi çekmiş öykü tavsiyesi verecekler bana lütfen ulaşsınlar .. Bıktım sabah kahvaltısında tarhana - çay - çökelek triosundan .. BANA BUNLARLA GELİN !! Ve bir ufacık kurtarılmış KARANLIĞIN olduğu yerde GRİYE bile razı değilim diyenlerdenseniz bu yazara muhakkak ama muhakkak bir şans verin .. Son olarak geçte olsa "666" kapı numarasıyla katıldığım bu etkinliği düzenleyen Liliyar 'a da cidden ama cidden CANDAN teşekkürlerimi sunuyorum =)) Ay em tenk kuuu !!! =))

    "Vesvese" Notu : Kimdir bu Ryan O' Reilly diyenler..

    https://www.youtube.com/watch?v=Kxuhdi86by0
  • Veysel bu sevdadan vazgeç dediler
    Olup bitenleri yaz geç dediler
    Sevdiğin kapıdan az geç dediler
    Acı sözü sevdiğimden işittim.