Geri Bildirim
  • Ben bir zaman kâmillere danıştım.
    Ne istersin söyle biraz dediler,
    Dedim bana kolay bir yol gösterin,
    Zikre çalış durma, kış yaz dediler.

    Dedim efendiler incitmen beni,
    Devasız dert ile inletmen beni,
    Dedim yeter artık ağlatman beni,
    Güle güle dost bulunmaz dediler.

    Dedim acep bana kimler yâr olur,
    Dedi çalış sana aşk üstad olur,
    Dedim âlem güler oynar şad olur,
    Hakk’ı seven bunda gülmez dediler.

    Dedim ben gafilim ben de selâhiyet yok,
    Dedi gaflet gibi bir kabahat yok,
    Dedim bende çalışmaya takât yok,
    Çalışmayan murad almaz dediler.

    Dedim ben bir cahil avareyim,
    Çok günahkâr hem bir yüzü karayım,
    Utanmadan Hakk’a nasıl varayım,
    İstiğfar et günah kalmaz dediler.

    Dedim kime şikayet edeyim halimi,
    Dediler ki çekeceksin âlemi,
    Mânâ da verdiler defter kalemi,
    Seyyid Seyfi bir divan yaz dediler.

    Seyyid NİZAM OĞLU
  • AĞLAYA AĞLAYA OKUDUM

    5 senedir huzurevinde yaşayan bir annemizin kaleminden duygusal bir hikaye... Tüm evlatlara ithaf olunur..!!!

    Buz gibi odalarla dolu kocaman binalar diktiler ülkeme. İçine ömürlerinin son demlerinde olan anneleri, babaları doldurdular. Adına huzur evi dediler. Oysa huzur hiç uğramadı oraya. Eskiden yaşlılarımızı kapatmazdık başka yerlere. Onların yüzü suyu hürmetine belalar def oluyor der, onları nimet bilirdik. Boyunlarını bükük bırakmazdık.

    Dışarıdan huzurlu gibi görünen, bu sessiz sakin binalarda, ne fırtınalar kopuyor kimbilir. Kaç anne anlatmak, haykırmak istedi duygularını, kaç anne yazmak istedi bilinmez. O annelerin adına yazdım bu satırları. Bu mektup huzursuz odalardaki yüreği yorgun annelerin sessiz çığlıklarıdır….

    Takvime baktım da 5 sene olmuş buraya geleli. Nasıl geçti o 5 sene bir de bana sor. Çok bakmıyorum takvimlere. İçim sıkılıyor, zaman geçmiyor. Eskiden su gibi akıp geçiyor zaman derdim. Şimdi öyle düşünmüyorum. Demek insan mutluyken çabuk geçermiş zaman. Hapishanedekileri şimdi daha iyi anlıyorum. Beni buraya bıraktığın gün anneler günüydü hatırlıyor musun? O günden beri anneler günü denen gün benim için daha da bir anlamsızlaştı. Her sene bugün anne olmak ayrı bir acı veriyor bana…
    Sen küçük bir çocuktun daha. Hiç bir yere bırakmazdım ben seni, öyle savunmasız, öyle masumdun ki, kimselere güvenip yollamazdım. Yanımdan hiç ayırmazdım. Şimdi beni nasıl olupta tanımadığın insanlara teslim ettiğini düşünüyorum. Gözden çıkarılmış eski bir eşya gibi hissediyorum kendimi. Yıpranmış, işe yaramaz. Kırgınlık mı? Belki, kırgınım biraz…

    Geçen gün eski komşumuz Mevlüde teyzenin kızı Şükran geldi. Yolda görmüş seni. “Neden bıraktın anneni” diye sormuş sana. “Kendisi istedi” demişsin. “Maaşıda var bakıyorlar, yeri sıcak, her işi görülüyor içim rahat” demişsin. Kendim istemiştim evet, bazen naz yapma kabilinden ” Yaşlanınca huzurevine gönderin beni, kimseye yük olmak istemem” derdim. Ama içten içe hiç konduramazdım bu durumu, ne kendime, ne sana. “Bırakmaz beni bir yere” derdim. Tıpkı küçükken benim seni bırakmadığım gibi, beni hiç bırakmazsın sanırdım.

    Yaramaz bir çocuktun sen. Yerinde duramayan serseri bir mayın gibiydin.Kaç kez ısırdım dudaklarımı sana bağırmamak için, kaç kez sıktım yumruğumu vurmayayım diye. Ama hiç vurmadım sana, hiç kırmadım kalbini… Komşulardan biri sana “çok yaramaz” dedi diye aylarca onun yüzüne bakmamıştım. Kimse laf söylemesin, incitmesin isterdim. Tahammül edemezdim sana dikilen sert bir bakışa bile…

    Geçen gün bana “bunak kadın” dedi bakıcının biri. Hasta bezini lavaboda unutmuşum. Arada oluyor tutamıyorum diye vermişlerdi. Diğerleride duydu ya, nasıl utandım bir bilsen… Daha ne laflar söylüyorlarda dilim varmıyor söylemeye. Kırar mıyım, incitir miyim diye kim düşünüyor ki? Çok hassastım eskiden bilirsin, çabuk alınırdım. Hem benden titizi mi vardı? Kimselerin işini beğenmezdim. Şimdi yemek yerken bile yoruluyorum,üstüme döküyorum. Bazen yatarak kılıyorum namazlarımı. Secdeye başımı koyup uzun uzun öylece kalmayı ne çok özledim…

    Yaşlansam da geleceğe dair umutlar besliyordum buraya gelmeden evvel. Evladımı büyüttüm nasıl olsa, artık yorgunluklar biter, ben rahat otururum torunlarımı severim, sen sorarsın “anne ilacını getireyim mi, bir şeye ihtiyacın var mı?” diye. arkama yastık koyarsın, kesemediğim tırnaklarımı sen kesersin sanıyordum. Şimdi çoğu kez tırnaklarımı keserken kanattıklarını bilmezsin tabi…

    Gerçi benden daha beterleride var burada. Emine Bacı vardı mesela. Köyden gelmişti. Bir ay kadar oldu öleli. Bir sene evvelde Alzheimer hastası olan kocası ölmüştü. Çok çekti zavallı. Üç oğlu varmış Emine Bacı’nın. Aslan gibiymiş hepsi. Ben görmedim, gelmezlerdi hiç. Üç adam bir anayı sığdıramamışlar evlerine. Bağ bahçe gezmeye alışmış kadın. Hiç oturup kalmamış yerinde. Burada nasıl zorlandı, neler çekti Allah biliyor. Her yaz köyüne gidecek diye umut ederdi. Haber göndermiş oğlu, “Annemin ancak ölüsü çıkar oradan” demiş. Köylülerden çıkarıp bakmak isteyenler olmuş, ona da izin vermemişler. Bir keresinde pencereden atlamaya kalktı da zor tuttu bakıcılar. En son oğlu bayramlık göndermişti, “zıkkım olsun ondan gelen” dedi, giymedi elbiseyi. Hiç oğlum, yavrum demedi. “Köyüm” dedi, “evim” dedi durdu gariban. Bir sabah yatağında ölü buldular. Ölümü bile yalnız oldu Emine Bacı’nın.() Ooof off hangisini anlatsam, daha neler var neler…
    Şu bakıcı kadını sevemedim bir türlü. Sanki özel olarak seçmişler. Bu kadar mı merhametsiz olur bir insan ? Hiç mi gülmez yüzü ya hu? Her gün odaya gelince burnunu tutuyor. Pis kokuyormuş. Pencereyi sonuna kadar açıyor. Mutlaka yarım saat açık tutuyor. Çok üşüyorum. Zaten parmaklarımda da can kalmamış sanki, kolay kolay ısınmıyor eskisi gibi…

    Hatırlar mısın ilkokula gittiğin o yılları. Kışın kuzine sobayı yakardım. Sen gelmeden yemeği hazır eder, sobanın üzerine koyardım. Sen seviyorsun diye sobanın fırınında bir kaç tane küçük patatesi pişirirdim muhakkak. Okuldan gelir gelmez sobanın yanına koşardın. İlk işin tencereye bakmak olurdu. Genelde sevdiğin yemekleri yapardım. Ellerin üşümüş diye avuçlarımın içine ellerini alır ısıtırdım, öperdim öperdim…

    Sık sık uğrarım demiştin. Tam 8 ay olmuş uğramayalı. İşlerin yoğunmuş, zamanın yokmuş. Torunlarımda sormuyorlar demek. Yeni eve taşınmışsın aldım haberini. Arkadaşın Zehra söyledi. Vefalı kızdır, arada geliyor sağolsun. Annesi de babası da yanında vefat etmiş. Hiç bırakmamış bir yere, yanından ayırmamış. İmrenmedim desem yalan söylerim… “Evi çok büyük” dedi. Kocaman odaları, geniş bir balkonu varmış evinin. Yeni mobilyalar almışsın, eskileri elden çıkarmışsın.Tıpkı beni çıkardığın gibi… Herşeyi sığdırdın da evine, bir beni sığdıramadın a kuzum. Hadi onu da geçtim. Bir kere “Anne gel evimi gör, bir kaç gün kal” bile demedin… Zehra’ya “Anneler gününde görmeye gideceğim” demişsin… Ben anneler gününü hiç beklemiyorum biliyor musun? Anne olmak acı verir mi insana? O gün bana acı veriyor yavrum. Artık kendimi bir anne gibi hissedemediğim için belkide… Bir evlat bir torun sevemezsen, çevrende anne diyen olmazsa sana, ne anlamı var anne olmanın?

    Ölene imrenilir mi hiç? İmreniyorum işte. Kimin öldüğünü duysam “darısı başıma” diyorum. Hayaller umutlar, mutlu zamanlarmış insanı ayakta tutan. Onlar yoksa yaşamak zulüm olurmuş meğer…

    Kim icat etmiş bu huzursuz evleri? Rahat yüzü görmesin deyip her gün beddua ediyorum. Huzur eviymiş. Hergün ölüp ölüp diriliyorum bu huzursuz odada. Hiç tanımadığım, mizacımın uymadığı insanlarla yatıp kalkıyorum. Hiç bir şey bana ait değil. Söz hakkım yok, elbiselerim bile benim değil sanki. “Allahım al emanetini ne olur, bu yükü taşıyamıyorum…”

    Bu huzursuz evleri icat edenler mi çıkarmış anneler günü denen yalancı günü? İnsanlar yaşlı annelerini bu evlere kapatsın da sonra anneler günü olunca ziyaret etsinler diye öyle mi?

    Bak yine geldi o uğursuz gün. Zehra geleceğini söylemişti. Gelsen de bir, gelmesen de artık. Ben anneler gününü hiç sevemedim biliyor musun? Dünyalara sığmayan anne yüreğim huzursuz bir odaya hapsedildi. Ne sevmenin, ne anneliğimin bir anlamı yok artık… Çok üşüyorum. Hem parmaklarımda da can kalmamış sanki, kolay kolay ısınmıyor eskisi gibi…
  • Ülen Bektaş erkek değil misin? dediler. Tut saçından sürü! İndir beline tekmeyi! Kır ağzını burnunu anlasın kahpe! Gayri karılar mı bizi yönetecek? Karı kısmından mı akıl alacağız? (Gülsüm Kıza Ağıt)
  • Her Yer TAKSİM, Her Yer DİRENİŞ! Sloganı ile önce Türkiye’nin dört bir köşesine, Daha sonra Dünyanın her bir köşesine ulaştı..! ve bu haklı Direniş dünyada yankı uyandırdı.. #occupygezi etiketi, uzun süre Twitter gündemine ortak oldu. Ve Türkiye de uzun süredir yaşanmamış bir birleşme yaşandı!

    Gezi Parkı Direnişinin 5.Yılı Kutlu Olsun…! AVM yapacaklardı, Parkı Yenilediler.. Şimdi Bu öyküye Kulak verin…! Gezi Parkı’nı yad ediyoruz.. O günlere dönüyor, Direnişin nasıl başladığına, neler olduğuna ve nasıl bittiğine hep birlikte göz atıyoruz.. Haydi başlayalım!

    Kısaca Nasıl başladı?
    27 Mayıs’ta başladı aslında her şey. Taksim Yayalaştırma Projesi kapmasında birkaç ağaç yerinden söküldü ve taşındı. Sonra Taksim Dayanışma grubu eyleme başladı ve çadır kurup, gezi parkında sabahladı.
    28 Mayıs’ta bir milletvekili gezi parkına geldi ve dozerlerin önüne geçti. Yıkım durdu. Polis Müdahalesi geldi.. Kırmızılı Kadın Fotoğrafı bu tarihte anlam buldu… Direnişin İlk Simgesiydi https://ibb.co/eC2Z3J
    29 Mayıs Polis yine eylemcilere müdahale etti. Çadırlar yakıldı. Tepki artıyordu…
    30 Mayıs günü sabaha doğru sert bir müdahale geldi. O zamanlar eyleme destek sayısı çok değil. Bugünden sonra tepki daha da artacaktı…
    31 Mayıs İşte şimdi her şey değişmeye başladı. Direniş Vücut buldu ve büyük illerde yayılmaya başladı. Her akşam direniş için halk sokağa çıkmaya başladı.
    1 Haziran ‘da iş değişti… Kadıköy’den Taksim’e yürüyüş başladı. Boğaz köprüsü yürüyerek geçildi. İstiklal Caddesi’ne gelmeden, Beşiktaş’ta müdahale başladı… Yalnız Direniş tüm gücüyle bütünleşti ve birleşti. İşte şimdi Gerçekten Direnme Zamanıydı..!
    Biberine Gazına, Copuna Sopasına.. Eyvallah!!!!

    Kısa bir hatırlatma sonunda genel görüşlerimi paylaşacağım. Öncelikle kitap içeriğinde bu bilgiler ve daha fazlası bulunuyor. Gazetecilerin çekmiş olduğu, tabi ki yalaka basında çıkmayan görüntüler ve duvar yazılarına ulaşabiliyorsunuz. Tekrar tekrar bakıp, o günler de yaşananları hafızama taşıyorum. İyi niyetli başlayan gösterilerin sonunda maalesef ölümler yaşandı… Hepsine değineceğim…

    Öncelikle şunu belirteyim ki, Anayasal haklarımız gereği, izin almadan toplanıp tabi ki görüşlerimizi bildirmek için toplanabiliriz. Bu bizim anayasal haklarımızdan sadece biri. Biz saksı mıyız efendim, her dediğinize evet diyelim..! Demedik işte, Diktirtmedik Oraya AVM falan…

    Eylemler esnasında kendilerini dev aynasında görenler, aslında sandıkları gibi olmadıklarını anladılar... Toplanan halka takmadıkları ad, söylemedikleri laf kalmadı… Şiddet göstermelerine rağmen, güvenlik güçlerinden kat be kat fazla olan gruplar kesinlikle Devleti’nin polisine zarar verecek bir eylemde bulunmadı.. Bizler oradaydık.. Canlı şahitleriyiz.. Yalan yazan basın bugünde yazıyor… Gezi Eylemlerini yayınlaması gereken büyük medya organları, TV'de PENGUEN belgeseli yayınlıyordu. Genç nüfusun mizah yaklaşımı, yüksek oranda her yerde vücut buldu. Hem sosyal medya hem de sokaklar, pankartlar bu orantısız zeka ile cevap veriyordu…! Şiddete Karşılık = Orantısız Zeka tabi ki galip geldi.. Akıllı Telefonlar ve Twitter kullanım rekorları kırdı. İnternet yavaşlatıldı, kesildi. Evlerinde ki WİFİ ağlarının şifresini yayınlayanlar oldu. Gerçekler bu fotoğraf ve videolar ile ortaya çıktı.

    Polisler ve Ruh Halleri üzerine;
    Eylemler esnasında, polislerle birlikte muhabbet ettik, onlarla konuştuk, birlikte yemek yedik. Sarıldık onlara. Gözlerinden yaşlar aktı çoğunun, çünkü kendi halkına el kaldırmak istemiyorlardı. Emir kulu idiler ama yine de bazıları, bunu kendi içlerinde hesaplaşmaya çevirdi. Yanlış olan buydu. Bir çok polis memuru, o dönemde görev bıraktı. El kaldıramam dedi, Türk Bayrağı elinde olan Vatandaşıma vuramam ben dedi..! Size o günleri şöyle anlatayım.. Şehir dışından bir çok polis gücü getirildi.. Bu polisler evlerinden uzaklaştı.. Eylem süresi boyunca izin yapmadılar.. Otellerde değil, otobüslerde ve sokakta uyudular.. Restorandan değil, onlara verilen plastik tabaklardaki menüleri yediler. Banyo yapamadılar.. Eşlerinden, çocuklarından, sevdiklerinden ayrıydılar. Uykusuzdular, sinirliydiler.. Çünkü bilerek bu halde olmaları sağlandı. Çünkü bakın, bunun sebebi işte onlar dendi.. Bu durumda sağduyuyu kaybettiler ve istenmeyen birçok olaya neden oldular. https://ibb.co/cRckcd

    Eylemler hem yurt içi hem yurt dışında büyük destek gördü. Yaşlısı, genci, çocuğu dışarıdaydı… Tek amaçları GEZİPARKI eylemcilerine destek olmaktı. Bir ağaca bile muhtaç ülkemizde, birileri her yeri betonarmeye çevirmeye çalışıyordu. Ne vardı da bu kadar büyüdü_? Ne vardı da milletini dinleyemez hale geldi iktidar sahipleri? Ne olmuştu da bu kadar uzlaşmadan uzak bir tavır sergilediler?

    Her gün, gün içerisinde birkaç kez devletimizin başındakiler basın toplantısı yaptılar.. Gittikleri yerlerde daha sert üslup kullandılar. EMRİ ben verdim dediler..! Valiler SERT müdahaleye YEŞİL ışık yaktılar…! Çevik Kuvvet ekipleri ORANTISIZ GÜÇ kullandılar. Günü geçmiş, kanserojen madde işçeren gazları kullanımın dışında, insanların yüzlerine sıktılar. Plastik mermiler ile ÖLÜM nedeni olabilecek yerlere nişan aldılar ve bir çok sivil yaralandı. Ellerindeki coplarla tüm güçleri ile vurdular. Karşısındakinin tek kalkanı eliydi.. KIRDILAR! Yetmedi Kafasını KIRDILAR… Bir polis memuru, eline aldığı silahı ile etrafa gelişi güzel ateş açtı.. ve bir kişi hayatı kaybetti.. ÇAPULCU dediler, Dış güçler dediler.. Yalnız sadece Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıydık… Ve anayasal hakkımızı kullandık. Karşılığında ise ÖLDÜK, YARALANDIK, SAKAT KALDIK…! Ama yılmadık, DİRENDİK!

    O günlere dönüp, Gezi Parkı Eylemleri esnasında, ORANTISIZ ZEKA kullanılarak yazılmış yazılara bakalım..

    Polise İltifat: https://ibb.co/heLqSd
    Devrim Televizyonlardan Yayınlanmayacak... https://ibb.co/m3d27d
    Sıkma Demiyorum Hobi Olarak Yine Sık …. https://ibb.co/gGNZLy
    Buralara Yaz Günü GAZ Yağıyordu…. https://ibb.co/kQOr0y
    Polis Kardeş Gerçekten Gözlerimizi Yaşartıyorsunuz… https://ibb.co/bSyDDJ
    Devlet büyüklerimizin açıklamalarına istinaden… https://ibb.co/mncODJ
    Sıkıntı Büyük… https://ibb.co/cDaFSd
    Hiç susmuyordu mesela.. Güzel cevap.. https://ibb.co/mQXend
    Çare Drogba… https://ibb.co/num5Sd
    Slogan Bulamadım… https://ibb.co/dMuvtJ
    Alkol Yasağı da Nasibini Aldı… https://ibb.co/c3upLy
    Bu Halk Bir Harika Dostum… https://ibb.co/niXFtJ
    Korkma La, Biziz Halk… https://ibb.co/iMEH7d
    Rabbime Sordum, DİRENGEZİ dedi… https://ibb.co/dRsWYJ
    Bunların daha fazlası kitapta mevcut.. Kendi çektiğim bir çok fotoğraf da var ama burada hepsini paylaşamayacağım..

    Gezi Parkı eylemleri sırasında, Çantamda bir kitap vardı.. O da Lord Kinross’un ATATÜRK kitabıydı. Benimle birlikte oda direnişe gelmişti. Gezi Parkında Kütüphane vardı.. Okumayan ÇAPULCU kalmayacaktı… https://ibb.co/nfWN7d Çocuklar mutluydu…. https://ibb.co/fHWGYJ Müdahale olmasaydı hiçbir şey olmayacaktı.. Devlet, yanlışından dönüp kabul edecekti ve ne maddi ne manevi hiçbir zarar gerçekleşmeyecekti. Halk kendi vatan Toprağında savunmaya geçti. Tek savunması, şiddete karşılık akıldı.

    Havuz medyasına servis edilen her haber çürütüldü,
    Bacımın üzerine işediler dediler, yalan çıktı…
    Camide içki içtiler dediler yalan çıktı. Bu durumu yalanlayan müezzini sürdüler…
    Numarasız kasklarla halka öfke kustular, vurdular, kırdılar ve bunu savundular..
    PALALI yobazları, eylemcilerin üzerine saldılar.. Devlet kontrolü kaybetti..
    Taksim esnafı ağladı… Onlara sığınanları ihbar etti.. İş yapamıyoruz dediler. Günümüzde ise hepsi kepenk kapatıyor. Oh olsun…!
    DOLAR kuru 0,20 Kuruş arttı, ÜLKE ELDEN GİDİYEEAHH dediler… Çığırtkanlık yaptılar..
    DOLAR ŞUAN 4,60 ama ses çıkartmıyorlar……

    Barışçıl bir eylem, Devlet tarafında iyi yönetilmedi. Ötekileştirilen insanlar hedef gösterildi. Adlar takıldı, Parmak ile işaret edildiler.. Bir çok sanatçı eyleme destek verdiği için tutuklandı yada işlerinden oldu, bir çoğu yurt dışına gitmek zorunda kaldı ve 2018 yılındayız dönemeyenler var. BASIN’ın ne kadar yalaka olduğu net bir şekilde ortaya çıktı, HALK TV yaptığı yayınlar ile yeni bir yayıncılık ortaya çıkardı! Halkın Televizyonu olduğu gösterdi.. Eylemlerin sonuna doğru, insanların dağıtılmasından sonra ana akım medya ancak haber yapmaya başladı. Yalan haber yapma silsilesi başladı. Hepsi yalandı ve çürütüldü.
    Her eylemin maddi sonucu olacaktı ama SARAYLARA milyarlarca harcayan devletimizin, karşılayamayacağı bir hasar değildi. BİZ zaten o hasarları vergimizle ödemiştik. Biraz kullandık o kadar..
    Eylemler durmaya yakın.. DURAN adam ortaya çıktı.. Meydanda öylece duruyordu. Tepkisizdi.. Bomba falan taşıyor sandılar.. Sadece duruyordu.. Bu bir çeşit eyleme döndü.. ve DURAN adam eylemi ile insanlar yolda durmaya başladı, Meydanlar duran insanlarla doldu taştı.. Buna da katlanamadılar.. Duran insanlara gaz sıktılar, copladılar.. Ve dağıttılar. Her bir eylemsizliğe, şiddetle karşılık verdiler.

    Ülke birlik oldu… Taraftarlar birlik oldu.. Farklı kültürler birlik oldu.. Farklı görüşler birlik oldu.. Sadece kendini dev aynasında görenler kendilerini kaybetti.. Ama; başarılı olamadılar..

    Bu eylem DİKTA’ya karşı verilmiş en net cevaptır….! Ne yapmak istedilerse yapamadılar.. AVM yerine, şuan çok güzel bir park var Taksimde.. Gidin oturun, çocuğunuzu gezdirin.. Nefes alın… Ama bunları yaparken milyonlarca kişinin DİRENİŞİ sayesinde olduğunu unutmayın… Bu direniş esnasında kaybettiklerimizi sakın unutmayın.. İnsanları sakın yargılamayın, onlar sadece insandı.. Masum canlar ne yazık ki katledildi ve siyasete alet edilip, ölü bedenlerinden Ocu, Bucu, Şucu denilerek ötekileştirmeye devam ettiler. Ama halk bir defa birleşmişti yemediler…

    Eylemler sırasında 15 Kişi hayatını kaybetti. Bir insanı yeniden yaratabilir misiniz? Öyle bir gücünüz var mı? Haşa diyor bir çoklarınız şuan.. Evet biliyorum öyle bir gücümüz yok.. Peki basit miydi bu kadar insanın ölmesi ve üzerlerinden karalama yapılması… Orada ben, sen o.. Hiç fark etmez.. Gazete almaya giderken bile basit bir plastik mermi, göze doğru nişan alınmış gaz fişeği yaşamınıza sebep olabilirdi. Havada ki gaz bile sizi kalp krizinden öldürebilirdi. Bu masum insanlar boş yere ölmediler ama arkalarında gözü yaşlı aileler bıraktılar…

    İncelemeyi toparlarken, BİZ kitabına yazmış olduğum incelemeyi de sizlere öneriyorum.. #29990590 Çünkü Dikta’nın boyunduruğu altında yaşamayı kabul edersen; sadece kalbi atan bir kukla olursun. Yanlışa yanlış diyemiyorsan; sadece nefes alan bir beden olursun. Sana söyleneni sorgulamadan kabul ediyorsan, aklı olan ama kullanamayan bir robota dönüşürsün...

    Diyeceğim o ki; BOYUN EĞME!!!

    Kitap içeriğinde ki görsellerde emeği geçen tüm foto muhabirlere teşekkürlerimi iletiyorum.. Alın, arşivinize katın.. Tükiye’nin geçmişinde büyük bir etkisi bulunan bu barışçıl eylemi asla unutmayın…!

    Türkiye Gezi ile Direndi…. Doğa Kazandı….!
  • “Benerci sordu :
    — Saat kaç?
    — Altı.
    — Âlâ.
    — Anlamadım.
    — Hiç. Dinle. Bu kitabın birinci kısmında, arkadaşlarım bana : “Sen bizi sattın,” dediler. Alnımda hâlâ onların attığı taşın izi var. Halbuki ben tertemizdim. Fakat onlar haklıydı. Kıl kaldı, kendimi öldürüyordum. Fakat bu haltı yemedim.
    — Öyle.
    — Bu kitabın ikinci kısmında, Somadeva’nın ciğerleri ağzından geliyordu. Öyle ağrı çekiyordu ki, kendini öldürmek istedi. Fakat o da bu haltı yemedi. Bir kamyonun üstünde kalıbı dinlendirmeyi daha doğru buldu, değil mi?
    — Öyle...
    — Saat kaç ?
    — Altı buçuk.
    — Âlâ... Dinle. Ferdin tarihteki rolü malum. Akışın istikametini değiştiremez. Yalnız tempoyu hızlılaştırabilir, yavaşlatabilir. İşte o kadar. Tarihte fert denilen nesne, keyfiyetin değil, kemiyetin üstüne tesir edicidir. Bütün bunlar senin için, benim için, bizim için bilinen şeylerdir.
    — Doğru.
    — Öyleyse, bunu şimdi benim şahsıma tatbik edelim.
    Birdenbire durdu. Gözlüğünü çıkardı. Mendiliyle camlarını sildi. Gözlüğünü taktı. Camların içinde büyüyen gözleri gözlerimdedir.
    — Devam et, Benerci, dinliyorum.
    — Hadisat öyle getirdi ki, ben hareketin muayyen bir inkişaf merhalesinde muayyen bir rol oynıyan bir fert haline geldim. Fakat, ya bu yanılma nesnesi katarın başındaki adam için bir kaide haline gelirse. Ve o adam katarın başında gidemiyeceğini bildiği halde, yerinde durmak için bir saniye olsun ısrar ederse... Bu bir ihanet değil midir? Ben bir saniye olsun, ihanet edemem. Bu benim uzviyetimde yok.
    Benerci yine durdu. Sonra birden bire gülerek :
    — Hem ben bu meseleyi arkadaşlarla konuştum. Hallettik. Sana da haltetmek düşer, dedi. Sen saate bak, kaç?
    — Yedi.
    — Hem, bu benim mesele nevi şahsına münhasır bir iş bile değil. Galiba LAFARG’la karısı da aynı vaziyete düşmüşler, aynı işi yapmışlar. Her ne hal ise. Şu senin tabancayı ver bakayım.
    Pantolonumun arka cebinden tabancayı çıkardım. Koskocaman bir nagant. Benerci’ye uzattım. Aldı, masanın üstüne koydu.
    Tekrar gözlüğünü çıkardı. Mendiliyle camlarını sildi. Gözlüğünü taktı. Camların içinde büyüyen gözleri gözlerimdedir.
    — Şöyle pencerenin önünde birer cıgara tellendirelim, dedi.
    Cıgaraları yaktık. Topraktan fışkırır gibi bol, renkli ve ılık bir yaz sabahının ışıkları karşı pencerelerin camlarında, Benerci’nin gözlüklerinde pırıl pırıl yanıyordu. Damlar, evler, ağaçlar ve sokaklar yıkanmış gibi nemli ve tertemizdi. Konuşmuyorduk.
    Ağzımda, sonuna gelen cıgaranın acılığını duydum. Benerci ayağa kalktı. Cıgarasını masadaki tablanın içinde söndürdü.
    — Pencereyi kapat. Sen de haydi git artık. İstersen âdet yerini bulsun diye bir kere kucaklaşalım, dedi.
    Kucaklaştık.
    Arkama bakmadan kapıdan dışarı çıkarken :
    — Çocuklara selam söyle, dedi.
    Merdivenleri ağır ağır inmeğe başladım. Dördüncü kat. Üçüncü kat. Merdivenleri hızlı hızlı iniyorum. İkinci kat. Merdivenleri koşarak iniyorum.
    Tam sokağa çıktığım zaman, derinlerden, demir bir kapının hızla kapanması gibi tok bir ses geldi...”
  • Malik ibn Dinar Hazretleri (ö.131/748)
    anlatıyor:
    Basra’da küçük bir grubun bir
    cenazeyi taşıdığını gördüm. Cenazeyi
    uğurlayan başka kimse de yoktu.
    Neden cenazeye katılım olmadığını
    sordum. Dediler ki:
    - Bu adam büyük günahkâr, asi ve
    ömrünü boşa harcamış biriydi.
    Ben de cenazenin namazını kıldım ve
    kabrine indirdim. Sonra bir gölgeliğe
    çekildim. Uyuyakalmışım. Rüyamda
    iki meleğin gökten indiğini gördüm.
    Az önceki cenazenin kabrini açtılar.
    Biri onun yanına indi ve arkadaşına
    şöyle dedi:
    - Onu cehennem halkından yaz.
    Bunda isyansız ve günahsız bir organ
    yok!
    Dışarıdaki arkadaşı ona dedi ki:
    - Ey kardeşim, onun hakkında acele
    karar verme! Gözlerini bir yokla.
    - Gözlerini yokladım. İki gözünü de
    haram bakışlarla dopdolu gördüm.
    Arkadaşı onun kulağını, dilini, ellerini
    ve ayaklarını yoklamasını söyledi. Şu
    cevabı aldı:
    - Kulağını yokladım. Kötü ve çirkin
    şeyleri dinlemesiyle dolu gördüm.
    Dilini yokladım. Yasaklara dalması ve
    haramları dile getirmesiyle dolu
    olduğunu anladım. Ellerini kontrol
    ettim. İki elinin de haram olan lezzet
    ve nefsanî isteklerle dolu olduğunu
    farkettim. Ayaklarını da yokladım.
    Ayaklarını çirkinliklerde ve kötü
    işlerde yürümesiyle dopdolu
    buldum!
    Diğeri dedi ki:
    - Ey kardeşim, sen yine acele etme.
    Bir de ben onun yanına ineyim.
    İkinci melek cenazenin yanına indi.
    Biraz bekleyip arkadaşına dedi ki:
    - Ey kardeşim, ben bunun kalbini
    yokladım ve imanla dolu olduğunu
    öğrendim. Onu rahmete kavuşmuş
    bahtiyar kimse olarak yaz! Artık
    Allah’ın lütfu, onun günah ve
    hatalarını bütünüyle kuşatmaktadır.
    Yafiî Hazretleri diyor ki: Ancak bu
    saadet, o kişi için Allah’ın yardımıyla
    hasıl olmuş demektir. Fakat bu
    saadet her günahkâr için ortaya
    çıkmaz. Böylesine de güvenip
    aldanma! Bütün günahkârlar,
    güçlerinin yettiği hususlarda
    tehlikeyle karşı karşıyadırlar. İtaatkâr
    kullar da kendileri için nasıl bir sonuç
    olacağını bilemezler. Yüce Allah’tan
    dünya ve ahirette güzel son ve
    bağışlanma, af ve afiyet dileriz.

    Abdullah el-Yafiî, Ravzu’r-Reyahin fi

    Hikâyati’s-Salihîn, s. 178-79.

    BİNBİR DAMLA – Yusuf YAVUZ

    Semerkand Dergisi, 2007 Mart