• Ben sadece iki parmağımı kaybettim o gece, böbreğimi yaraladım, ciğerimi üşüttüm, bir de soba düşkünü oldum, kaldım. Ucuz atlattın, dediler. Doğrudur, yamaçlara her kar düştüğünde usumda canlanan o korkunç gecenin hatırasını yeni baştan yaşamanın ve yaz kış hep üşümenin dışında, ucuz atlattım ben.
  • Allah`ın Çocuklarının Mal Varlığı

    -Yaz kış giydiğimiz tek örnek bir pijama üstü ve bir kot pantolon. “Bu iyiliğimi unutmayın “ diyen bir müteahhit tarafından hediye edildi. Çocuklarının eskileriymiş. Başka eskiler de veriliyor, saklıyoruz onları üzerimizdekiler giyilmez hale gelene kadar.

    -Kemerimiz yok ama ipimiz var. İpleri kaldırım kenarında bulduk. Kemer de bulabilirdik gerçi; ah, birkaç kez kemerle dövülmüşlüğümüz olmasa. Bizi dövenler midyeci, simitçi ve kokoreççi. “Uğursuzsunuz” dediler bize, “ sizin geldiğinizi görünce müşteriler uzaklaşıyor." Bilmezler ki, gözümüzde biriken yaşlar, ruhumuza akıyor…

    - Bir çift kırk üç numara, bir çift de kırk bir numara yırtık ayakkabı. Onları giyeceğimiz güne kadar birer çift terlik. Terlikler yeni değil elbette. Oğlan çocuk doğurmak isteyen bir ablanın sadakası. ”Dua etmeyi unutmayın ha” diye sıkı sıkı tembihlendik.Bir dilek tuttuk içimizden,dedik , “oğlan değil, kız değil, bir can katılsın aramıza.” Sonra yolumuza yürüyüp gittik…

    -Birkaç kilo soğan ve patates. “Bayatlamaya yüz tuttu, aman yiyin hemen” diye nasihat edilerek verildi manav tarafından.Canımız kiraz çekmişti bizim. “Haydi çocuklar” dedi manav, “ kiraz tartmamı istiyor bir beyefendi, çekilin tezgahın başından!”

    --Her gün topladığımız altmış yetmiş tane pet şişe, yirmi otuz tane de cam şişe. Bize konulan kota bu kadar. Daha fazla da toplayabiliriz, ama dövülme riskimiz var. Büyüdüğümüzde kota koymayacağız hiçbir çocuğa. .Keşke hiç çalışmak zorunda kalmasa çocuklar. Ah çocuklar! Sömürülmedikleri , işkence görmedikleri ve taciz edilmedikleri gün , işte o gün mutlu olacaklar…

    -Fırından aldığımız taze ekmeğin kokusu. Paramız varsa fırına gidip sıcacık bir ekmek alıyoruz. Ekmeğimizi kendi aramızda değil sadece, yanı başımıza sokulan sokak köpeğine de pay ediyoruz…

    -Eskici arkadaşlarımızın arada bir bize verdiği anarşik romanlar. Onların “anarşik” dediği romanlarda, biz barışı, özgürlüğü, ve eşitliği öğrendik…

    -Kalitesinden memnun kalınmamış ruj, oje, rimel. Bir gün sevgilimiz olursa, bir gün, belki, ola ki sevdiceğimiz memnun kalabilir. Sevdiceğimiz de biz gibidir; biz nasıl onun elinden avucumuza konulacak ucu kırık bir tarakla tararken saçımızı mutlu olacaksak, onun da bizim elimizin değdiği bir makyaj malzemesiyle, gözleri ışıl ışıl parlayıverir…

    -Bizi her gün kovalayan zabıtanın, “ulan bugün sizi kovalayasım yok, hatta size küfredesim bile yok” deyip sırıtıvermesi…Biz hiçbir zabıtanın annesine küfretmeyiz. Ama onlar hiç görmediğimiz ve çok özlediğimiz annemize küfrediyorlar. Mal varlığımıza bunu da ekleyelim, bir günlüğüne de olsa, annemize küfredilmemesi…

    - Yeni doğum yapan sokak kedilerinin, yavrularına daha güvenli bir yer aramaya gitmeden önce, o güzellikleri bize emanet etmelerinin huzuru…

    -Evet, anamız babamız yok yanmızda.” Ne mutlu size ki, siz Allah`ın çocuklarısınız” diyen dindarlar bir yanda, “sen istemezsen kimse seni ezemez koçum” diyen ağır abiler bir yanda, “herkes yaşam çizgisini kendi belirler” diyen kişisel gelişimciler bir yanda, “senin kurtuluşun devrimde” diyen devrimciler bir yanda… Bir serçenin derdi bizim derdimizdir oysa. Biz ki bir serçeyi düşüneniz bu garipliğimizle, acep biz ne yanda…

    -“Şu önde giden iki dilenci çocuk var ya, Fazıl Say`ı dinleyemeyecekler ömürleri boyunca” diyerek ardımızdan gelen kibirli sesler metropol merkezlerinde, umurumuzda değil Biz dilenci değiliz ki, atık toplayıcıyız. Bir plakçının önünde dinledik Fazıl Say`ın bestelerini. Bizi dilenci olarak görenler geçip gittiler o tınıları umursamadan. Fazıl Say`ın adını anmak onlara düştü, eserleriyle gururlanmak bize...

    -Bir DVD dükkanında, yarım saatliğine seyredebildiğimiz bir İran filmi. Film sürerken, “yaylanın artık, soluklandınız yeterince” diye kovmuştu bizi dükkan sahibi. Cennetin Çocukları`ydı seyrettiğimiz film. Tam cennete girmiştik ki düşlerimizde, cennetten kovuluverdik…

    -Geceleri , bir barakada, üzerinde uyuduğumuz kartonlar. Haftada bir değiştirmemiz gerekiyor kartonları uyku düzenimiz bozulmasın diye! Sizin baza dediğinizin bizdeki karşılığı karton. Ortopedik karton olması için birkaç yılda bir değil, haftada bir değişmesi gerekiyor. Siz marketlere indirimli ürünler için akın ederken, biz kartonun ortopedik olanını seçmek için gidiyoruz…

    -Çöpe atılmış oyuncaklar. Favorimiz peluş ayılardır. Onlara sarılıp öyle uyuyoruz…

    -Güneşi ilk bizim selamlayışımız, üstelik reverans yaparak; nefesimiz kokarken, bitliyken ve hâlâ umutluyken…

    -Becerilmeden geçen her günün sonunda , açlığımızın aklımıza bile gelmeyişi…

    -Hangimiz hastaysa, diğerimizin, elini alnımıza koyarak sık sık ateşimizi kontrol etmesi… Biliyoruz hastamızı iyileştiremeyeceğimizi, ama o elin alnımıza konması mesela, şımarma sebebimiz. Şımarıyoruz birkaç dakikalığına ve mecburuz zaten, iyileşeceğiz eninde sonunda…

    -Kışın -10 derecenin, yazın +40 derecenin hayvanlarla beraber en çok etkilediği canlar biziz. Hayata bağlılığı, dostluğu, dayanışmayı hayvan dostlarımızdan öğrenmemiz ve o güzel dostlarımızdan kendimize bir aile kurmamız…

    -Hor görülüyoruz, evet. Siz bizim güzelliğimizi görmüyorsunuz ,ama çiziklerle dolu bir cep aynasında gülümseyerek seyrettiğimiz yorgun argın güzelliğimiz…

    -Zenginlikten anladığımız çok farklı sizinle. Sizin mal varlığınızda, ne para ediyorsa o var; bizim mal varlığımızdaysa, içtenliğimiz, özlemlerimiz ve geçmek bilmeyen tedirginliğimiz…
  • Sonbaharda bütün kederlerimi topladım ve bahçeme gömdüm.

    Nisan geri dönüp yaz mevsimi yeryüzüyle evlenmeye geldiğinde, bahçemde diğer bütün çiçeklerden farklı güzel çiçekler açtı.

    Bahçemdeki çiçekleri görmeye komşularım geldi ve şöyle dediler,
    “Sonbaharda ekin vakti geldiğinde, bahçelerimize ekmek üzere bu çiçeklerin tohumlarından bize de vermez misin?”
  • #STALINGRAD MASSENGRAB !
    #SPOILER
    # https://youtu.be/u15JkdnWupg

    Beevor severim ..hatta abartılı severim
    Hiç yormadan anlatır savaşları...detaycıdır ama aklınızı karıştırmaz. .aksine keyifle okursunuz hiç bitmesin dersiniz ..Ben okuduğum üç kitabına da kefilim. ..

    Anthony Beevor tam bir araştırmacı yazardır .. Hem Vasili Grossman adına yazdığı biyografik kitapta hem Berlinin düşüşünde fazlasıyla memnun bırakmıştır okuyucusunu ..
    Umarım hep yazar ..

    STALINGRAD 'a gelirsek ..

    "Ikinci dünya savaşının dönüm noktası denir mi ? "Evet" denir .. Bu savunma sayesinde HITLERIN durdurulabilecegi umudu tüm cephelere yayılmıştır .. "

    STALINGRAD ..
    sadece Sovyet kahramanlığının sembolü olması açısından değil ,aynı zamanda savaşın psikolojik dönüm noktasıdır ..
    "Insanların..
    Nazilerin asla kazanamayacağına olan inancının tazelenmesidir "

    Sonrasında Kızıl Ordu Berline girecek ..Rus askerleri Reicstag duvarına Kiril alfabesiyle "STALINGRAD _Berlin " yazacaktır .. (yazı bu gün bile görülebilir )

    Dünyanın nefesini tuttuğu anlarda ..

    Hitler tam iki kez yanlış karar vermiş ve Moskova ya yürüyüşü ertelemistir ..karşı durulamaz kibri sayesinde verdiği bu yanlış kararlar Alman ordusunun Rus batağına gömülmesine yeter de artar bile ..

    Kitap yüzlerce isim binlerce muhteşem kelime içerdiği için anlatmak yeterli olmayacak :) ben okuyun derim .

    Ancak bahsetmeden geçemeyeceğim ünlü Pavlov evi' ni bu konunun meraklıları bilmektedir ..Çavuş Jakob Pavlov un 58 gün boyunca savunduğu .. bu efsane evin son halini de buraya bıraktım :)


    https://i.hizliresim.com/ODOP8Q.jpg

    Bunun dışında en sevdiğim yazarlardan Vasili Grossman STALINGRAD da bulunmuştur .. Ilya Ehrenburg ,Konstantin Simonov yine bu cehennemden geçmiş yazarlardır. .

    Ve tabiiki "keskin nişancı " ZAYÇEV ve ANATOLİ Cekov (62.ordu) ...

    https://youtu.be/E13kxDQmIgs

    Kısacası ..
    Kimi kaynaklarda 164 kimilerinde ise 199 gün süren stalingrad savaşı tarihin en büyük bombardımanlarindan biri ile başladı ..
    23 Ağustos 1941 ..
    1600 sorti yapan Alman uçakları 1000 ton bomba bıraktı ..600 bin kişilik STALINGRAD da 40 bin kişi bu ilk bombardıman haftasında öldü. .

    Fakat yaz geçecek ..Rus mevsimi gelecekti ..

    Rus kışı ..
    keskin rüzgarı ve eksi yirmilerin altına inen soğuğuyla kabus gibi çökmüş. .muhteşem ve gurur verici Alman tank motorları kaskatı donmuş. .
    Hava eksi kırk derecelere düşerken Hitler in neredeyse batıl inaançla güvendiği askerlerine kış giysisi bile dağıtmaması sebebiyle tam bir "kapan" a dönüşmüştür"

    2 Şubat 1942 de nihai sonuç alınmış ..
    Ünlü Alman 6.ordusu tamamen yok edilmişti ..
    91 bin tutsağın varlığına hiç deginilmedi .
    Onlar Almanyanın yaşaması için öldü ..dediler
    Dosya kapandı ...

    Hikayenin devamı yine bu kitapta :)
    Okuyun :)

    Dip not :)
    Vasili Grossman 'ın not defterinden ..
    Yarı Tolstoy tarzında :)
    "Savaşta Rus ınsanı ruhuna bir beyaz mintan giydirir. .
    "Günahkâr olarak yaşar
    "Ama bir aziz olarak ölür " ...

    En sevdiğim STALINGRAD filmini de buraya bıraktım ..benden bu kadar gerisi siz de....

    https://youtu.be/XWLNsrbrEiw

    Barışla kal dünya ..


    .
  • #şiirpostu
    Ahmed Arif ‘in “Otuzüç Kurşun” şiirini yazma hikayesi
    AHMED ARİF — Nasıl yazdım “Otuzüç Kurşun”u Olay 1942-43’te olmuş. Basına 1946’dan sonra yansıyor. Bir de fısıltı var. İlginç bir durumu da var bunun.

    Olayı parlamentoya getiren bizim süt dayımız Mustafa Ekinci. Diyarbakır milletvekili. Mustafa Ekinci delikanlı iken sürgüne gitmiş. 1925 mi, 1927 mi ne? Benim doğumum sırası yani. Şeyh Sait isyanından sonra. İşte milletvekili seçilip geliyor. 45-50 yaşlarında dönmüş Diyarbakır’a. Parlamentoya olayı getirip önerge veren o. Demokrat Parti doğuda bununla seçimi kazandı. Yani jandarma dayağı, inayetler… Bir de sigara paketi gösterip “Bunu beş kuruşa içireceğiz” diyorlardı. Yenice sigarası. İktidara gelir gelmez 50 kuruş zam yaptılar ya, o ayrı mesele…

    “Otuzüç Kurşun”u yazdım ama, bir hamlık olduğunu biliyorum. Benim için çok yeni bir tarz. Fakat çok seviyorum. O arada başka şiirlerim de var. Şimdi söyleyeyim: “Hani Kurşun Sıksan Geçmez Geceden.” Onu yazmışım ama, yayımlanmış değil daha. Buna benzer bir-iki şiirim daha var.

    — Onları neden yayımlamadın?

    AHMED ARİF — Ben şiirleri çok bekletirim. Mesela şimdi 20 yıldır hiç dokunamadığım şiir var. Öyle kalsın. Damıtılsın. Bir yere takılmışımdır. Oraya layık, oraya yakışan bir bölüm buluncaya kadar beklesin. Çünkü başı sonu iyi, arada bir yer sıradan, esnaf işi olmasın. Ben buna çok saygı duyarım.

    — “Otuzüç Kurşun”da hiç oynadın mı?

    AHMED ARİF — “Otuzüç Kurşun”da hiç oynamadım. “Otuzüç Kurşun” diyebilirim ki ilk yazdığım gibi. Ama “Otuzüç Kurşun”un başına neler geldi, benim başıma neler geldi…

    “Otuzüç Kurşun”dan önce “Rüstemo”yu yazdım. Dergiye gönderirken sadece “Rüstem” dedim. O’yu koymadım. O kadar bir uyanıklığım var. “Rüstemo” diye yayımlamazlar dedim. Attila İlhan’dan bir mektup geldi. Varlık dergisi bir antoloji çıkaracak. Yıl yanılmıyorsam 1948. “Rüstemo”yu ona gönderdim. Derken işte Attila İlhan’dan mektup geldi. Teşekkür ediyordu. Yaşar Nabi Bey, Attila’ya şiirleri sen seç demiş. Seçtikleri arasında benim şiirim de var. Ön eleme gibi bir şey. “Ama” diyor.
    Attila, “son dakikaya kadar bir şey olmazsa kitapta çıkacak.”

    Antoloji çıktı. “Rüstemo” da orada yayımlandı ama, bu şiir o kitapta tektir. Çok ayrı bir sestir. Oraya herhalde 40-50 şair girdi. Büyük çoğunluğu benden büyük abilerim. En gençlerden biri benim. Öyle sanıyorum ki hiçbirine benzemeyen tek şiir odur. Yani bunu kişiliği belirtmek için anlattım.

    — “Rüstemo” “Hasretinden Prangalar Eskittim” kitabında yok ama…

    AHMED ARİF — Kitapta yok. Pek çok şiirim yok “Hasretinden Prangalar Eskittim”de.

    — Neden diye sorabilir miyim?

    AHMET ARİF — Bazılarını kitaba girecek kadar güzel saymıyorum. Oysa bir yaşa gelince bunu yapmak lazım. Belki halk için, okuyucu için gerekli değil ama, edebiyat tarihçileri için, eleştirmenler için gerekli olabilir. Türkiye’de henüz bu gelenek yok. Ama bir gün o da olur. Mesela Victor Hugo’nun sevgilisine yazdığı, Baudelaire’in hizmetçisine yazdığı mektuplar Fransa’da çok değerli belgeler olarak sunuluyor. Elbet bir milletin kültürü onlar da.

    Bizde böyle bir gelenek yok ama, öyle çocuklar gördüm ki, üniversiteli çocuklar, hayret ettim. Hiçbir edebiyat tarihçisi, eleştirmen onların getirdiği yorumu getiremez.

    — Nedir bu getirdikleri yorum?

    AHMED ARİF — Benim şiirimde tek bir yorum olamaz. Belki onu ilginç kılan öğelerden biri de bu. Biraz sürprizi bol bir şiirdir. Nasıl sürpriz mi diyeceksin… Yani bir mısra okursun, ondan sonra nasıl bir mısra gelir dünyada kestiremezsin.

    Şimdi ben bunu niye böyle yapıyorum. Hepsi başından beri bir bilinçle, ir marangoz gibi, bir mühendis gibi düşünülmüş değildir. Ben de her şair gibi planımı kurarım. Ama “Otuzüç Kurşun” bir yana, “Anadolu” bir yana bütün şiirler bu çerçeveyi zorlamış, beni dinlememiştir. Alıp götürmüştür beni. Başta tasarladığım gibi bitirememişimdir. Bundan da pişman değilim. İnsan beyni başlı başına bir mucizedir. Bir güzellikler hazinesidir. İnsan beyni ve yüreği. İkisi bir araya gelince işte bunlar doğuyor.

    — Sözü “Otuzüç Kurşun”a getirsek yine…

    AHMED ARİF — Evet, “Otuzüç Kurşun”a gelelim. “Otuzüç Kurşun” olayını gazeteler de oradan burdan yazmaya başladı. Tek sütun da olsa bir şeyler çıkıyor. Ayrıca parlamentoda önerge de verilmiş.

    Aklıma gelmişken burada Afyon Lisesi’nde başımdan geçen bir olayı anlatayım. Lisede bir oğlan var. Bulgar göçmeni. Bizim sınıfın en yaşlısı taş çatlasa 20 yaşındadır; bu, 30 yaşında. Bir gün sınıfın kapısındayız. Ya yatakhaneye gideceğiz ya yemekhaneye ineceğiz.
    Kitaplarımızı, çantalarımızı topluyoruz. Dönüp de bana “Eşşek Kürt” demez mi? Ben sobanın yanındayım. Sobanın pik kapağını kaptığım gibi suratına indirdim. Alnının ortasından, göz kapağından yanağına kadar indi kapak. Satır gibi. Ve oğlan düştü oraya. Hemen hastaneye götürdüler. Adı da Bulgar Hasan. Başmuavin Cemal Hoca, Cemal Tanaç beni çağırdı. “Nedir oğlum” dedi. “Hocam böyle böyle” dedim. “Niye yaptın” diye sordu. Dedim “bunun ne hakkı var. Gelmiş hem milletin parasıyla bedava okuyor, hem de bana hakaret olsun diye böyle şeyler söylüyor.” “Ben” dedim, “ailemle, memleketimle onur duyarım.”

    Bulgar Hasan’ı geceyarısı hastaneden getirdiler. Sargılar içinde. Cemal Hoca, “Ulan seni kovarım. Bu çocuk bu okuldan mezun oluncaya kadar karşısında hazırol duracaksın. Namussuz herif, bunun iki katı yaşındasın, utanmıyor musun?” dedi. Hasan, “Hocam ben şaka yaptım, öyle şeyler bilmem” diye karşılık verdi.

    Şimdi neye anlattım bunu? Bu, hep söylenir. Şimdi de vardır. Ama biz alışkınız. Politik anlamda ise bu yenidir. Kürt sorunu yani. Ama halk olarak Afyon köylüsü, Akşehir köylüsü, Antalya köylüsü ile bir Siverek köylüsü, bir Siirt köylüsü, bir Erzurum köylüsü arasında gerek baskı bakımından gerek hor görülme bakımından büyük bir fark var mıydı? O zaman bilmiyordum. Ama bir Demiralay hikâyesi var Isparta’da, bir Senirkent olayı var.

    Şimdi orada da halka tak demiş. Bir Aslanköy hikâyesi var Mersin’de. Bunlar gerçek şeyler. Ayaklanmalar. İşte “Otuzüç Kurşun” hikâyesi de öyle bir şey… Yani belgeler ortada, mahkeme tutanakları ortada. Parlamento Tahkikat Komisyonu’nun raporu ortada. Hatta o raporda tüyler ürpertici şeyler var. Diyor ki rapor, bu yalnız 33 kişiden ibaret değil. Bu dönemde, yani 1946’ya kadar tek parti döneminde yurdun çeşitli yerlerinde böyle işlenmiş başka cinayetler de var.
    Faili meçhul binlerce cinayet…

    Türkiye işte böyle bir dönemden geçmiş. Aslında bu insanlar suçsuz.
    Nasıl suçsuz? Ve neden 33 kişi?

    Evet, 33 değil 32 kişi. Onlardan birisi kızdı. Yüzbaşı Vahdet Yüzgeç “Türk askeri kadına ateş etmez” diyor. O kızı alıp ötekilere ateş ediyorlar.

    — Peki bunları nasıl öğreniyorsun o sıralar..?

    AHMED ARİF — Zahir Güvemli’nin Hürriyet Gazetesi’nde tek sayı bir röportajı çıkıyor. Ben onu okudum, başım döndü. Ondan sonra da basın yasağı geldi. 20-30 yıl da sürdü bu yasak.

    “Otuzüç Kurşun”a dönelim. Şimdi orada bir çocuk, 8-10 yaşlarında bir çocuk babasına bağırıyor, “Baba korkuyorum” diyor. Ve o çocuk için memleketin dört yanından para toplandı. Muş’tan, Erzurum’dan, Rize’den para toplandı. O çocuğu kurtarmak için yani. Para verip o çocuğun ölmesini engelleyecekler. Zahir Güvemli röportajında bunları anlatıyordu.

    Bunu okuyunca “Otuzüç Kurşun” benim gözümde küçüldü. Çünkü bilgim yok. Nasıl yazılır? Bunun tiyatrosu olur, hikâyesi olur, romanı olur. Sonradan bir çocuk çıktı işte, röportajını yazdı, Cumhuriyet’in Yunus Nadi Ödülü’nü aldı.

    — Bir de sen anlatsan “Otuzüç Kurşun”un hikâyesini…

    AHMED ARİF — Şimdi konu şu: Bu adamları, 45-50 kişi toplamışlar. Baki Vandemir var, yanılmıyorsam o zaman korgeneral. O diyor ki: “Bunları mahkemeye verelim, biz niye elimizi ateşe sokuyoruz. Mahkeme var, ne yaparsa yapsın.” Veriyorlar mahkemeye. Savcılık ayıklıyor bunları.
    İçlerinde ufak tefek suçları olanlar var. Hani o zaman yol vergisi var ya, adam altı lirayı verememiş. Altı lirayı vermezsen ya yolda çalıştırıyorlar, ya da hapis yatıyorsun. Ufak tefek hırsızlık olayları var. Böyle adi suçlular ayıklanıyor, 33 kişi kalıyor. Ama bu 33 kişinin hiçbir ilişiği yok mahkemeyle, karakolla, jandarmayla. Sanık bile değil hiçbiri. Bunları bırakıyorlar. Keşke bırakmayaydılar. Onlar da tutuklu kalaydı. Hiç olmazsa ölmezdiler. Öldürülmezdiler. Ötekiler yattılar, çıktılar. Cezalarını çektiler.

    Bunları salıverince içlerinde bir de kız çocuğu var. Mehmedi Mısto dedikleri bir adamın kızı. Mehmedi Mısto Türk, İran ve Sovyet pasaportu taşıyor. Ve Türk istihbaratının adamı. Yani görevli bir adam. Aynı zamanda bir aşiret reisi. Olay da onun bir mektubuyla çıkıyor ortaya.

    Adam Türkiye’de değil. Bir mektup yazıyor, “Benim malım mülküm var Türkiye’de, bu yağma ediliyor, kaymakam sahip çıkmıyor” diyor. Adamın bu tür şikayetleri var.

    Fakat kimse bunları dikkate almıyor. Tersine adama hakaret ediyorlar, ok ağır mektuplar yazıyorlar. “Kızına böyle yaparız, senin karına şöyle yaparız” diyorlar.

    Bunları zabıtlardan okudum ben. Tahkikat Komisyonu tutanaklarından yani.

    Olay böyle gelişiyor işte. Ve bir talan gelip geçiyor Özalp’tan. yağma gibi bir şey oluyor. İyi ama bunların hiçbiri yakalanmıyor. Sağdan soldan biçare adamlar toplanıyor. Kişisel düşmanlıklar, başka bir şey olamaz ki… Orada bir arzuhalci var, kör bir adam. Bu çok önemli.
    Asıl şebekenin, iftiranın başı bu adam. Biri daha var. Şube’de çalışıyor. İşte bunların karaçalmasıyla olay böylece gelişiyor.

    — Ya baskılar..?

    AHMED ARİF — Şimdi bana söylenen şudur: Sen niye yazdın bunu? Bir konu yasağı mı var kardeşim? Ben yazmasam kim yazacak?

    Şunu da söyleyeyim: “Otuzüç Kurşun”u bir ağıt olarak yazdım. Bugün de öyle düşünüyorum. Klasik ağıt. Bizim Türkçemizde sözlü ağıtlar var ya, divan. Öyle kaleme aldım. Yayımlayacağım filan hiçbir zaman aklıma gelmedi.

    Çok yakınlarım, arkadaşlarım “Niye yazdın bunu” dediler. “Bunu yazacağına Mustafa Suphi’yi yaz.” Ben Mustafa Suphi hakkında bir şey bilmiyorum ki… Ayrıca Mustafa Suphi çok eskide kalmış. Bu ise gözümün önünde canlı bir olay. Dedim ki: “Şu Bahçelievler’de manyağın biri otuz tane tavuğu çalsa, kesse, sokağa atsa, ertesi gün Ulus Gazetesi olayı dört sütun üzerinden verir. Tavuk değil bu yahu, 33 tane senin vatandaşın. Hiçbir suçu yok. Tertemiz. Belki hepimizden daha suçsuz. Kimsesizlikten başka suçu yok. Kimsesiz adamlar, o kadar.”

    İçlerinde genci var, yaşlısı var. Öldürmüşler, kurşuna dizmişler. Birisi ölmemiş. Bunu da çok sonradan öğrendim. Sürüne sürüne İran’a gitmiş. Orada tedavi görmüş. Yıllar sonra mektup yazmış. Olay da böylece su yüzüne çıkmış. Bir kardeşi var o yaralı adamın, ya da amcasının oğlu. Dişli bir adam, hukukçu. Deva
  • "CENGİZ DAĞCI VE BADEM DALINA ASILI BEBEKLER"

    Cengiz Dağcı, Atamızın, yurdumuzun kurtuluşu için ilk adımı Samsun'a attığı yıl Kırım'ın Yalta şehrinin köyünde doğmuş. Kendisi daha okul yıllarındayken 2. Dünya Savaşı çıkmış. Bir ömrü kıtlıkla, yoksuluklukla, Rus baskısıyla, zulmüyle geçmiş. Savaşa katılmış ve Almanlara esir düşmüş. (Korkunç Yıllar kitabında esirlik günlerini tüm açıklığıyla anlatır) Almanlar yenilince müttefik devletler safına sığınmış ve Londra'ya yerleşmiş. Burada da bir yandan yazmak bir yandan ağır işlerde çalışmak zorunda kalmış.

    Cengiz Dağcı tüm kitaplarını Türkçe olarak yazmıştır. "Türkçe bana anamın konuştuğu dildir." demiş ne güzel demiş...
    Yaşar Nabi'yle mektupla tanışmış ve yazdıklarını posta yoluyla göndermiş buralara.

    ...

    Buraya kadar yazdıklarım yazarı her merak edenin kolaylıkla her yerde bulabileceği bilgiler, bundan sonrası benim yazarla tanışma hikayem, hayatının ve kitaplarının bende bıraktığı etkiyle ilgili. :)

    Yazar;

    Cengiz Dağcı'yla, lise yıllarımın 10. Sınıfını 11. Sınıfa bağlayan yaz tatilinde tanıştım. Okulun son günlerinde yazın okumak için kütüphaneden kitap arıyorum. Ergenliğin verdiği asilikle en farklı kitapları kimsenin okumadıklarını okumak istiyorum. (iyi ki öyle olmuş :)) Kütüphane de üç tane Cengiz Dağcı buldum kitaplar kalın ve saman yaprak oldukça okunası geldi gözüme, sınırlı sayıda kitap alabildiğimiz için de sadece birini alabildim.
    Okul bitti yaz geldi açtım kitabı okuyorum öyle etkilendim ki başından kalkmadan bitirdim desem yeri şimdi. :) Kalan iki kitabını almadığım için öylesine pişman oldum.
    Yaz bitti yeniden okullar açıldı hemen ilk okuduğum kitap diğer iki kitabı oldu kütüphanede bulunan. Okumaya karar verdiğim kitapları yazdığım bir not defterime tüm kitaplarının adını yazmışım. (Ve daha bi sürü kitap, çoğunu hâlâ okumadım :( )

    Gel zaman git zaman üniversiteli olduk her kitaba kolaylıkla ulaşıp istediğimiz zaman okuyabilir hale geldik. Gördüğüm Dağcı yı alıp okudum ve en sonunda bir kitap fuarında set halinde tüm kitaplarını aldım...

    Böyle oldu işte Cengiz Dağcı'yı tanımam. :) :)


    Kitapları;

    O Topraklar Bizimdi
    Okuduğum ilk Cengiz Dağcı kitabı, (kütüphaneden yaz için aldığım kitabı) beni en etkileyeni tüm kitaplarını okuyacağıma karar verdireni..
    Kırım'ı, savaş yıllarını, zorlukları, baskıları Alimcan ve Selim'le yaşadım. Hem bir çocuğun gözünden hem de bir yetişkinin nazarından.

    Onlar da İnsandı
    O Topraklar Bizimdi kitabının başı gibi gördüğüm olayları birbirine bağladıkça daha da anlamlı hale getirdiğim ikinci Cengiz Dağcı kitabım. Alimcan benim gözümde Onlar Da İnsandı'da doğdu annesi onu Selim' e bu kitap da verdi ve O Topraklar Bizimdi'ye gitti Selim ve Alimcan...
    Bu gerçekten böyle mi bilmiyorum, aklımın bir oyunu da olabilir bana. :)

    Genç Temuçin
    Cengiz Han'ı anlattığı doyumsuz bir roman fikrimce. Moğol geleneklerini, Cengiz Han'ın doğumunu yaşadıklarını en güzel biçimde anlatmış.

    İhtiyar Savaşçı
    İhtiyar Savaşçı ve Melek Hanım... Bu iki insanla Cengiz Dağcı'da bugünün Kızıltaş' ına, Gurzuf'una Kırım'ına gidiyor. Yazdıkça yaşamış sanki... (Yansımalar 3 de bahseder bundan)

    Korkunç Yıllar
    Cengiz Dağcı'nın yazdığı ilk, benimse okuduğum 5. Kitabı. Savaşın her zorluğunu, esirliğin tüm gerçeklerini her sayfasında hissede hissede okuduğum tam bir efsane! Yazdığı tüm kitaplarda görüyorum kendini ama bu kitabında ayrı gördüm Dağcı' yı. Çünküleyim kendi de esirdi Almanlara savaş yıllarında birebir gerçeklik yükleyebiliyorum bu yüzden kitaba.

    Ve
    Badem Dalına Asılı Bebekler
    Geçen günlerde okuduğum 6. Dağcı kitabım...

    Küçük bir Hâluk' un ağzından çevresi, yaşadığı yer ve Sürgün'ün etkileri. Kızıl ordu, yeşil üniformalarıyla bazı günler gelirler köylere...
    'Onlar bizim canımızı istiyorlar'
    dediler ve aldılar da canları olarak gördükleri topraklardan ayırdılar onları... Devrim Düşmanı olanları mezarlarına bile koymadılar uzak bir yerlere gömdüler... Badem Ağacını kestiler evlere el koydular ve Hâluk'un tüm sevdikleri tek tek gitti... Sevgil, Halide, annesi, babası, Mansur ve Çömez...

    Sen hâlâ o mezarlık duvarının dibinde Sevgil'i bekle Hâluk gelecek o, Halide "unutmayacağım seni" dedi unutmayacak ama beklemez belki umudunu kaybetme... Badem ağacı filizlendi kocaman oldu, bu sefer dallarına salıncaklar kur özgürce havalara uç, bebekler asılmasın dallarına, amcan asmasın kendini onun dallarına, evinizin badanasız odasını istediğin tümm renklere boya... Baban geleceğim dedi gelecek, dokuz parmaklı adamın sayamadığı onuncu kişi baban değil... Sevdiklerinden biri değil...

    ...

    Okuyacağım tüm kitaplarını, çünkü okunmaya gerçekten değer kitaplar, hepsinde bir koca geçmiş var!
    Canlar sizlerinde okumasını can-ı gönülden istiyorum Cengiz Dağcı kitaplarını...

    Kitapla kalın hep iyi kalın...