• 84 syf.
    ·10/10
    Bu kitabı benim için imzalatıp gönderen ve beni çok mutlu eden Retro Hanım
    Sana Şükrü Erbaş gibi güzel bir şiir yazamadığım için beni affedersin umarım

    https://i.hizliresim.com/OvyPM5.jpg

    Bütün Şükrü Erbaş kitaplarım imzalı ve hediyedir. Güzel insanlara tekrar teşekkürler.
    1. Bölüm: Otların Uğultusu Altında
    Sevilir mi bir kadın böyle yürekten,
    Ve hissedilir mi yokluğu böyle derinden
    Neden bu kadar acı veriyordu sevmek. Neden hep çekip gidiyordu o çok sevdiklerimiz ve biz otların uğultusu altında seyretmeye çalışıyorduk onları. Ve bu şiirde acıda boğuluyor insan. Hissediyor yana yana tutuşan her kelimenin seyrettirdiği kederi.
    Kanserden ölsem bana da böyle şiirler yazar mısın Şükrü Erbaş


    2. Bölüm: Neşet Ertaş
    Dile getirdiği yaşantıların bütün acılarıyla yaralı olan bir adam. Toprağın sesi. Bozkırın tezenesi. Ses büyücüsü diyor ona Şükrü Erbaş. Sesinden yüreğimize mızrap olup batmış insan. Anadolu'nun son ozanı. Otların uğultusu altında şimdi.


    3. Bölüm: İnce Memed
    Bozkırın sıcağını yüreğimize düşüren yiğit. Torosun dağlarında sizi karlara gömen yiğit. Kâh güldürüp kâh ağlatan yiğit. Dağlardan oluk oluk cesurluğu akan yiğit. Türkçe'nin tezenesi. "Coğrafyanın meydan sazı, mazlumun avazı"
    Otların uğultusu altında şimdi.


    4. Bölüm: Sennur Sezer
    Ülkemizin büyük ve en KADIN şairlerinden biri. Emekçi bir kadın. Devrimci ateşiyle kendini yakan bir kadın. Direncini sürdürmeyi hiç bitirmemiş bir kadın. Dünyanın bütün çocuklarını kalbinden doğuran kadın. Dünyanın bütün mahpus devrimcilerini yüreğinde yatıran kadın. Dünyanın bütün emekçileriyle aynı tezgahlarda çalışan kadın. Otların uğultusu altında şimdi.

    ''— Uyanıp gecenin bir yerinde
    karanlığı dinlemek?
    — Sevdadandır

    — Dalıp gitmek yıldızların kımıltısına
    Yüreği bölmesi türkülerin?
    — Sevdadandır''
  • 272 syf.
    ·2 günde·8/10
    Birkaç aydır instagramda keşfettiğim ve burada da takip edildiğini gözlemlediğim “evladımsanadiyorum/ Alternatif Eğitim Okumaları” grubuyla birlikte eğitim okumaları yapmaya gayret ediyorum. Bu vesileyle hem branşım adına teknik, hem çocuk psikolojisini temel alan çocuk-aile-öğretmen-çevre ilişkileri üzerine kurmaca metinler okuyorum. Aslında birkaç yıldan bu yana çocuk edebiyatındaki eksikliğimi görüp okumalar yapıyordum. Fakat bu, kütüphaneden seçtiğim çoğunlukla ismini duyup merak ettiğim kitapları tercih etmemle ilerleyen bir okuma süreciydi. Şu ara etap etap okuduğum kitapların birbiriyle olan ilişkisini hissedince bu alanda hakikaten kendini yetiştirmiş kimselerin tavsiyesine uyarak ilerlemenin daha faydalı olduğunu gözlemledim kendi adıma. Yani 2. Etap kitaplarının ( Sınıftan Yükselen Sesler Ödül Yok - Ceza Yok ! Bu Nasıl Disiplin? Karne Oyunu ) boşu boşuna bu sırayla seçilmediğini, bir kitapta (eğitim bilimleri/ psikoloji adına) teorik olarak anlatılanın diğer kitaplarla (kurmaca metin/romanlar) sebep ve sonuç ilişkisi içerisinde pratiğe döküldüğünü görmüş oldum ve bu beni ayrıca mutlu etti.

    Bu çocuk edebiyatı alanındaki ilk incelemem. Bu sebeple kitabı incelemeden önce çocuk edebiyatı üzerine görüşlerimden bahsetmek istiyorum. Çoğu kişi çocuk kitaplarını, hikayeleri, masalları oldukça basit bulur. Ne var ki canım çocuk kitabı yazmakta, der. Elinin kiridir çocuk kitabı yazmak. Kendi yaşıtlarıyla iletişim kuramayan kimseler çocuğun seviyesine inip, onların zihin ve ruh işleyişini kavrayıp, onlara uygun kitap yazabileceğini iddia eder. Özellikle bizim okul öncesi grubu içinde bu kafayla yazılmış çocuk psikolojisi ve pedagojiden bihaber, edebi zevkten nasibini almamış, -sözde- mesaj kaygısıyla yazılmış öyle kötü eserler var ki… Neyse yaramı deşmiyorum.

    Hasıl işin içine girdikçe anlarsınız ki kazın ayağı hiç de öyle değildir. Şöyle ki; biz yetiskinlere hitap eden bir hikaye yada roman yazarı, metnini oluştururken “Acaba bu okurun seviyesine uygun mudur?” kaygısı içine düşmez. Kendisi bir yetişkindir ve yetişkinlere neyi nasıl anlatması gerektiği çok iyi bilir. Anlaşılma derdinden ziyade edebi oyunlar ve metnin kurgusu üzerine yoğunlaşır, edebi açıdan yeni teknikler deneme peşindedir çoğunlukla, daha güzeli bulma gayretindedir, kelimeler onun oyuncağıdır. Yazarken kalemini, edebi zevkini ispata çalışır çoğu yazar. Ama çocuk edebiyatı kurgulamak bambaşka bir bakış açısı ister. Zihni dünyayı yeni yeni kavrayan henüz işlem öncesi yahut somut işlemler dönemindeki bir bireye uygun sağlam bir kurmaca ürün ortaya getirmek hiç de o kadar kolay bir şey değildir. Neyi nasıl anlatacağınızı, hangi kelimeleri tercih etmeniz gerektiğini, cümle uzunluğunu, yapacağınız betimlemenin seviyeye uyumunu, cümlelerinizin somut bir şekilde zihinde canlanabilme gücünü, mizahı ve sayamadığım nice şeyi düşünmek zorundasınızdır. Yaş seviyesi düştükçe, o seviyeye hitap edecek kurguyu hazırlamak o kadar güçleşir ve emek ister. Şimdi bu anlattıklarımın akabinde bakmak istedim Sınıftan Yükselen Sesler kitabına.

    Kitabın orijinal adı ‘Because of Mr. Terupt” yani “Mr. Terupt’ın Yüzünden”. Lakin kitap bizde “sınıftan yükselen sesler” olarak çevrilmiş. Kitabı okuduktan sonra orijinal ismini daha çok sevdiğimi söyleyebilirim. Çünkü kitabın adı, kitap boyu karakterlerin ve benim zihnimizde dolanan “Kimin suçu?” sorusunun cevabıymış meğer. Bizim çevirmenler spoiler vermeyelim diye de bu şekilde çevirmiş olabilir pek tabi.
    Kitapların kapağına hiç dikkat etmem. Çoğunlukla okuduktan sonra incelerim ve isim ile kapağın kurguyla olan ilişkisine bakarım. Kitabın kapak seçimini de oldukça yerinde buldum. Elinde kar topu olan bir çocuk resmi. Ve kapakta da John Irving “Romandaki üzücü kaza tam anlamıyla bir kaza değil. O da hikaye gibi ustaca hazırlanmış ve sürükleyici bir kurguyla gizlenmiş.” Yorumu aslında kitabı özetler nitelikteymiş. Bu seçimleri beğendim. Neden derseniz, başlayalım.

    Hayatta çoğu zaman elimizde olmayan ya da sebebini çözemediğimiz durumlardan dolayı istemediğimiz sonuçlarla karşılaşırız. Karşılaştığımız bu sonuçlar kafamızda genellikle;
    Neden böyle oldu?
    Bu neden benim başıma geldi?
    Bunun sebebi ne? Sebep ben miyim? Ben değilsem kim? Bu olanlar kimin suçu?
    Sorularının dolaşmasına sebep olur. İçimize devrilen bu soruların muhatabı olmak bizi öyle ağır gelir ki, ne görmezden gelmek bizi rahatlatır, ne de suçu başkasına yıkmak gönlü serinletir. İstemeden de olsa yaptığımız şeylerin kötü sonuçları altında ezilir, küçücük kalırız. Kalbimizin labirentli yollarında bizi sıkan bu olayların suçlusunu bulmak için delicesine dolaşırken; vicdanımızın, bizi bu asıl sebeplerin el salladığı çıkış kapısına götüremediği her saniye daha da yok olmak, görünmezlik pelerinine bürünmek isteriz. İşte bu içsel muhasebeden çıkış yolunu bulmak her zaman kolay olmaz. Çünkü vicdan, görünmeyen ruhumuzu kaplayan en ağır yüktür. En ufak hatada su almış bir sünger gibi şişiverir. Gelsin, biri sıksın şu süngeri de içimiz boşalsın diye bekleriz. Biraz içgörüye sahipsek ve şansımız da yaver giderse vicdan süngeri sıkılıverir güçlü bir el tarafından. –bunu sıkmaya kendi gücün yetiyorsa ne mutlu tabi. Ezcümle kimse hatalı olduğunu düşündüğü, kendinden şüphe ettiği ama emin olamadığı durumlar karşısında, biri gelip de ona canı gönülden “Senin hatan değildi.” demedikçe vicdanının süngerine birikmiş suyu boşaltamaz. Vicdanının ağırlığından kurtulamaz.

    Peki sorunu nasıl çözeceğiz? Bizi istemediğimiz durumlarla baş başa bırakıp bunca sancıyı çekmemize sebep olan şeyi nasıl bulacağız? Beni incelemeyi yazmama iten şey bu içsel muhasebeyi en güzel şekilde yapan kitabın birbirinden mizaca sahip 11 yaşındaki karakterleri Peter, Alexia, Danielle, Luke, Jessica, Anna ve Jeffrey.

    Kitap Snow Hill okuluna yeni gelen 5. Sınıf öğretmeni Bay Terupt un okula adım atmasıyla başlar. Sınıf içerisinde dikkati çeker özellikleri olan; zıpır diye tanımlayabileceğimiz Peter, zorba bir kız profili çizen Alexia, içe kapanık Anna, sınıfın zekisi Juke, sınıfın tontik ve bir o kadar temiz yürekli alıngan kızı Danielle, yaşına göre oldukça olgun düşünebilen Jessica, sessiz duygusal çocuk Jeffrey’nin öğretmenleriyle ve birbirleriyle olan iletişimini, yaşadıkları talihsiz olay sonrası bu karakterlerin düşünce ve davranışlarında meydana gelen olumlu yöndeki değişimleri konu alır.

    Kitabın daha ilk cümlesinde Peter’in belirttiği gibi yeni ve tecrübesiz öğretmenler çocuklar tarafından her zaman daha çok sevilir. Çünkü onlara göre bu yeni öğretmenin sınırını aşmak, kendilerini kabul ettirmek daha kolaydır. Fakat bu sefer malum öğrencilerimiz sert kayaya çarpar Bay Terupt hiç de öyle çaylak sayılacak türde bir öğretmen değildir. Umarsamaz görünen dikkati ve sınıfa hakimiyeti öğrencilerin gözünden kaçmaz. Bay Terupt’ın ders anlatım biçimi de diğer öğretmenlere benzemez. Öğrenme sorumluluğu çocukların üzerindedir, projelerini kendileri seçer, hazırlar ve sunarlar. Yaparak yaşayarak öğrenirler pek çok şeyi. Bu teknik gitgide çocukların sosyal hayatlarında da yer bulmaya başlar.

    Burada Bay Terupt’ın yaptıkları hatalar sonrasında çocuklarla olan iletişimini oldukça sevdim. Çocukların öğretmenlerinden öğrendiklerini, olumlu düşünebilmeyi, bilmedikleri konular/yaşamlar hakkındaki önyargılarını kırma süreçleri oldukça başarılı işlenmiş.

    Olaylar yedi çocuğun gözünden anlatılarak ilerliyor kitap boyunca. Burada her çocuğun karakterini dolduran küçük ayrıntıları çok sevdim. Örneğin Luke’un sürekli dolar sözcükleri oyununu hayatının bir parçası yaparak bu sözcülerle konuşması, Jessica’nın babasının mesleği sebebiyle yaşadığı bölümleri tiyatro piyesi gibi anlatması, (1.perde 1.sahne gibi…) Alexie’nın hep felan’lı konuşması karakterlere dair güzel ayrıntılardı. Bu akışta yazar kurgunun içine yedi çocukla birlikte yedi hikaye yerleştirmiş. Ve her bölümde birbirinden farklı özelliklere sahip bu çocukların sergilediği davranışların nedenlerini öğreniyoruz aslında. Yazar hiçbir davranış sebepsiz değildir teorisine ayna tutuyor bir manada. Özellikle çocukların birbirleriyle olan diyaloglarını ve kendi ağızlarından duygularını aktardığı bölümleri oldukça başarılı buldum ben. Yazar karakterlerini ve verebilecekleri tepkileri gerçekçi bir şekilde aktarmış. Özellikle Jeffrey’nin hikayesi, olaylar karşısındaki tepkileri, kardeşinin hastalığı ve ölümü üzerine yaşadığı duygu durumları oldukça etkiledi beni. Çocukların özel eğitim öğrencilerine bakış açıları ve onlarla iletişime geçtikten sonraki hislerini anlattıkları bölümler yürek ısıtan türdendi. Yine burada şunu öğreniyoruz; sorunlu bir davranış sonrasında, davranışını hissetmek/kişiye ayna tutmak ve davranışlarının sonuçlarının sorumluluğunu üstlenmek bizi iyileşmeye götüren yol aslında. Kurgu boyunca da Bay Terupt’ın yaptığı şey buydu. Davranışa ışık tutup çocuğun davranışlarının sorumluluğunu almasını sağlamak, bu bir nevi vicdan güçlendirme sporuydu.

    Her şey çok iyi giderken Bay Terupt’ın başına gelen, onun aylarca komada yatmasına sebep olan kaza sonrası yedi çocuğun yapmış olduğu iç muhasebe kitabın bence en başarılı bölümüydü diyebilirim. Kitabın temposu ilk bölümde hızla akarken kazadan sonra göz açıp kapar gibi yanıp sönen film sahneleri gibiydi çocukların o anı anlatışı. Üzüntülerini, o üzerlerine çözen suçluluk hissiyle birlikte ben de ağırlaştım. En çok altını çizdiğim bölümler oldu bu kısımlar.

    Çok uzattığımın farkındayım. Yedi farklı karakter ve yedi farklı dünyadan bahsediyoruz. Her bir çocuğun dünyası üzerine konuşulacak o kadar çok şey var ki. Toplantı vakti gelse de şu yedi afacanı çekiştirelim diye bekliyorum. Öyle sevdim, sahiplendim yavrucukları.

    Hoş, kitapta öğretmen-öğrenci arasında hele ki 11 yaş çocuğu için bize fazla rahat gelebilecek, “Şşşş, çocuğum, sen hayırdır?” dedirten diyaloglar da yok değil. Ama “Öhömmöhöömm şirin çocuk senii” deyip çok takılmadım oralara. Sonuçta çeviri bir metin okuduğumuz şey ve illa ki kültür farkını yansıtan unsurlar olacaktır.

    9-10 yaş üzeri herkesin okuyabileceği, özellikle ebeveynlerin ve çocuklarla ilgilenen herkesin okuması gerektiğine inandığım, dil, kurgu ve anlatım yönüyle keyif aldığım bir kitap oldu Sınıftan Yükselen Sesler.

    Niyet edene keyifli ve verimli okumalar olsun.
  • 426 syf.
    ·5/10
    Milli mücadele temasının sonuna kadar sömürüldüğü bir dönemde yazılmış bir roman. Mücadeleye dair kitapta geçen tek bilgi yok. Şimdilerde nasıl popüler olan Osmanlı yada Mevlana hakkında yüzlerce kitap görüyorsak , Peyami Safa da döneminin para getiren konusunu kullanmış bir isim.. İskender pala, elif Şafak, Yavuz bahadıroğlu'ndan hallice işte. Türk edebiyatının genel sorunu romantik tarihçilerin!!! güya tarih romanı adı altında , yer yer cümle aralarına serptiği Arapça farsça kelimelerle, fantastik aşk hikayelerini tarihsel bir dönemle servis etmeleri. Milli Mücadele, Osmanlı, Sakalar, Mevlana yada şems yazmak zorunda değilsin ki neden zorluyorsun yani?
    Diğer konu edebiyatın genel sorunu, tüm aşk hikayelerinde baş rol olan kadın karakter romanda, şiirde öyle güzel sevilir ki sanarsın yazar sevgilisine eşine tapıyor. Kadın kısmı diye aşağılanan toplumda, kadın dediğin namuslu olacak ilk sevdiği öptüğü ben olacağım denen bir toplumda , birden fazla erkekle aynı anda görüşen, flört eden kadın hangi dönemde hoş karşılanmış ki Peyami Safa vedia karakterini ortaya çıkarmış?
    Kitabın içinde o kadar yabancı kelime var ki kitap belli ki halk için değil belli bir zümre için yazılmış prestij eseri. Zaten konuda halktan uzak, güya milli ruhu temsil eden birkaç isim figüran olarak laf olsun diye konmuş.
    Orhan bir muallim baskıcı bir imam babanın oğlu. Sarığını çıkardığı için araları bozulur. Öğrencilerinden tahsinin başka bir öğrenci cemilin başını yaralaması sonucunda cemilin akrabası vedia ile tanışır. Vedia her kendiyle ilgilenen erkeğe hayır diyemeyen kararsız bir kadındır. Batı sevdalısı yengesiyle beraber yaşayıp batı tarzı hayat sürer. Orhan a ilerleyen bölümlerde amcasından miras kalır zengin olur (klişeye bak) ancak sağlığı bozulmaktadır.. Kitabın sonunu yeşilçam gibi mutlu bitecek sananlar için üzgünüm.. Ben sevmedim okumak zorunda değilseniz (sınav için mesela ) okumayın çok birşey kaymetmezsiniz.
  • Sait Faik/Semaver : ''Ali, günlerce evin boş odalarında gezindi. Gece ışık yakmadan oturdu. Geceyi dinledi. Anasını düşündü. Fakat ağlayamadı.
    Bir sabah yemek odasında karşı karşıya geldiler. O, yemek masasının muşambası üzerinde sakin ve parlaktı. Güneş sarı pirinç maddenin üzerinde donakalmıştı. Onu kulplarından tutarak gözlerinin göremeyeceği bir yere koydu. Kendisi bir sandalyeye çöktü. Bol bol, sessiz bir yağmur gibi ağladı. Ve o evde o, bir daha kaynamadı. ''

    Hayat : https://www.youtube.com/watch?v=czBMc0XD32Q
  • 240 syf.
    ·Beğendi·10/10
    -Ay Işığı Su İçer Birazdan-

    Ben de senin devamın var.
    Leyla Erbil
    Kalbimizin boşluklarında sallanıyor harfler. Bir rüzgâr gelip içimize döküyor hepsini, sonrası bir kazı hikâyesi, bir buluş ve buluşma anı, sonrası, derin bir "ah!" meselesi… Birinin elleri gelip o harfleri kazıdığında bir şairin kalıntılarını buluyor içinizde, aklınızda, çekmecenizde… Yazı söz gibi uçup gitmiyor işte, tam şuraya, sol köşenize mıhlanıyor. Sevda dedikleri mesele de böyle. İçinizden hiç çıkıp gitmiyor, hele ki kavuşamamışsanız, hele ki o kıyıda hep tek kalmışsanız, yıllar sonra bile kalbinizi kemiren bir şeyler kalıyor içinizde.
    Leylim Leylim, "hasretinden prangalar eskiten" içli bir şairin kalbinden kazıntılar saklıyor içinde. Sonra, "en iyisi susmak" diyen bir kadının nefesini ağırlıyor her satır başında. Bir kadının, bir adamın içine işleyiş öyküsünü, zarf zarf taşıyor okuyucunun önüne.
    Ahmed Arif’ten Leyla Erbil’e Mektuplar, 1954-1959 arası ve 1977’de gönderilen son bir mektubu getiriyor sayfalarıyla okuyucuya. Mektup edebiyatına kazandırılan en iyi eserlerden biri olma yolunda da düşmeden ilerleyecek cinste bir kitap.
    Mektuplar, zamanın ayaktaki tanıkları. Mektuplar, insanın kalbini silip atmaya kıyamadığı müsvedde düşleri ve mektuplar, dünü bugünmüş gibi önünüze koyanlar… Mahremiyet hüznüyle saklanırlar, ikinci bir şahsa okutulmazlar çoğunlukla, insan, içinde kalıpta bir insanın gözlerine bakarak söyleyemediklerini gizler onlara. Sarar sarmalar, dolaylı tümleçlere, öznelere, yüklemlere, fiillerin suskun akıbetine saklar sevdasını insan. Evet, mahremdir, lakin bu yazışmalar iki kalem sahibi arasındaysa, okunmaya değer şeyler saklıyor demektir içlerinde.
    Leyla Erbil, bu mahremiyet algısı ile aslında uzunca süre Ahmed Arif’in kendisine yazdığı aşk ve muhabbet dolu bu mektupları kimseyle paylaşmak istemiyor. Kitabın editörü Ruken Kızıler bile ilk etapta ikna edemiyor kendisini. Erbil, her ne kadar Ahmed Arif’in aşkına karşılık vermese de bu aşka derinde büyük bir saygı duyuyor. Öldükten sonra diyor hep, öldükten sonra… Kaderin bir cilvesi olsa gerek Leyla Hanım her ne kadar yaşarken yayın iznini verse de bu mektuplara, kitabın basıldığı tarih itibari ile Rahmeti Rahman’a ruhunu teslim etmiş bulunuyordu. Duası hak katında kabul olmuştu! Peki, Ahmed Arif yaşasaydı ne derdi acaba mektuplarının yayınlanmasına? Bu sorunun cevabı aslında şairin dilinden 1990 yılında Refik Durbaş’ın kendisi ile yaptığı bir röportajda verilmişti: " Belki halk için, okuyucu için gerekli değil ama edebiyat tarihçileri için, eleştirmenler için gerekli olabilir. Türkiye’de henüz bu gelenek yok. Ama bir gün o da olur. Mesela Victor Hugo’nun sevgilisine yazdığı, Baudelarie’nin hizmetçisine yazdığı mektuplar Fransa’da çok değerli belgeler olarak sunuluyor. Elbet bir milletin kültürü onlar da."
    Kim bilir, Türkiye için bahsettiği o bir gün belki bugündür!
    Sürgüne Gidilen Gözler
    İnsanın gözlerine firak damlası düşmüşse ve yaşlar sürgün edilmişse gözden, şair adamın g(s)öz yaşları harflerin üzerine düşer muhakkak. Harfler nem deryasında dizeleşir, uzar uzar ve bir kadının gözlerine mıhlanır! Ahmed Arif’in yanı başında mıhlanacak göz bulamamasıdır, uzaklardaki Leyla Erbil’e yazdığı mektupların nedeni. Uzakları yakın edebilmek cümlelerle mümkündü bir vakitler… Şimdi? Şimdikinin adına teknoloji diyoruz değil mi?
    Fikirleri nedeniyle sürgün yediği yıllar, siyasi baskılar, yalnızlık, yoksulluk, işkence… Yani şiir için ne ararsan var sanki Ahmed Arif’te peki ya aşk? Belli ki hayatındaki bu büyük gediği Leyla Erbil’le doldurmuştur. Mesele karşılık bulmak değildir. Zaten karşılıklı aşk diye bir şey de yoktur hakikatte! İki taraftan biri hep daha çok sever, daha çok yanar, daha çok özler… Aşk terazisi hiçbir vakit eşitlenmez ömür tezgâhında. İnsan bu kitabı okurken Leyla Erbil’e içten bir saygı duyuyor. Günümüzde dahi süslü cümlelere kanıveren hanım yüzdesi oldukça fazla iken, süsten uzak, samimi ve içten yazılan bu mektuplardaki duygu yoğunluğuna Erbil’in hep dostluk makamından bakışı takdire şayandır. En azından karşılık olarak yazdığı mektuplardaki tavrını Arif’in mektuplarında görmek bunun bir ispatıdır. Hani taş olsa erir dediğimiz cümlelerde, Erbil karşı tarafı da incitmeden, erimeden ayakta kalmayı başarabilmiştir.
    Leyla Erbil’in Ahmed Arif’in şiirinin ilerlemesinde ve hatta kimi şiirlerinin direk ilham kaynağı olmasında bu tek taraflı aşkın rolü büyüktür. Mektuplarından birinde şöyle diyordu Arif, "Benim her şiirimde varsın ve olacaksın. Ama dünyanın en dehşet şiiri bile ‘sen’ olamaz. Bunu yaşamak gerek. En asıl gerçek bu işte."Ancak Leyla Erbil’in yazı hayatı içinde Ahmed Arif’in katkıları ve ilhamları yabana atılamaz. Bu karşılıklı ilhama örnek verecek olursak iki kalem sahibinin karşılıklı dizelerini konuşturmak burada yerinde olacaktır:
    "Gitmek
    Gözlerinde gitmek sürgüne,
    Yatmak,
    Gözlerinde yatmak zindanı,
    Gözlerin hani?"(**)

    "gözleri oğlumun, gözleri, gözlerinde bulurdum
    Can tılsımını, gözleri hani,"(***)
    "Çabuk yaz. Hasta düşüyorum."
    Ahmed Arif, çürümüş harflerden şiir yamayan, karşılık göremediği sevdasından firak acısına tuz basan ama fikirlerinin arkasında ne pahasına olursa olsun dimdik duran adam. Ortama göre değişmeyen, eğilmeyen, bükülmeyen… Hâlâ Türkiye’de en çok baskı yapan şiir kitabı unvanını "Hasretinden Prangalar Eskittim"in elinde tuttuğunu düşünürsek bu durumun muhakkak ki şairin eğilmeyen, bükülmeyen, başkalarının deyimiyle, bir türlü uslanmayan yanından kaynaklı olduğunu da iddia edebiliriz.
    İnsanlar başkalarının fikirleriyle yaşamak hastalığından kurtulmalıdır. Bu kurtuluş muhakkak ki okumakla, okuduklarını usunda öğüterek ruhuna ve fikir dünyasına katık edişiyle gerçekleşecektir. Erbil ve Arif’in kalemlerinde kendi ham maddesini bulmuş bir akıl ve kalpten söz edilebilir. Katılmak veya aynı düşünmek elzem değildir ama saygı her şartta gereklidir özellikle kendi benliklerine libasını kendi biçen insanlar için! Fikirler noktasına değinmişken Fethi Gemuhluoğlu’nun şu sözlerini anmamak elde değil: "Türkiye’deki yanlışlık, tenkit fikrinden başlıyor. Yanlışlık dost olmamak, fikre dost olmamak…" Dostluk bağıntısını kurabilirsek şayet, saygı kendi yerini bulup oturacaktır oraya zaten!
    Böylesi vasıflara sahip, güçlü bir insan izlenimi veren şairin Erbil’e yazdığı bir mektubunun sonunda "Çabuk yaz. Hasta düşüyorum" demesi, ruhunun ne kadar naif olduğunun bir göstergesi olsa gerek. Mektuplara baktığımızda Ahmed Arif tarafı daha sabırsız ve daha çok yazarken Erbil tarafından daha az mektuplar yazıldığını görüyoruz. Tabii yapılan araştırmalar sonucunda Erbil’in yazdığı cevaplara maalesef ulaşılamamış. Keşke ulaşılmış ve karşılıklı olarak yayınlanmış olsaydı diyoruz, o zaman bu kitap iki kere sevilir ve sayısız kez ele alınıp okunabilirdi. Gerçi sadece Ahmed Arif’in mektupları bile öylesine dolu ve öylesi zevkli bir okuma süreci sunuyor ki okura, bu eksikliği çok da önemsemiyorsunuz. Mektupların aslına sadık kalınmış kitapta, hiçbir düzeltme yapılmadan yayına alınmış, mektuplarının asıllarının fotoğraflarını bulmak da mümkün ayrıca sayfalar arasında.
    İki şair-yazar arasındaki bu karşılıklı mektuplaşmalarda ellili yılların edebiyat çevreleri, dergileri ve kimi ismi verilen-verilmeyen yazar-şairleri hakkında da bilgi sahibi oluyorsunuz. Karşılıklı hediyeler gönderiliyor, şiirler, öyküler, çıkacak kitaplar için fikir alışverişi yapılıyor. İki şairin birlikte çıkarmak istedikleri ve Ahmed Arif’in kaleminden "Suskun" ismini verecekleri bir kitap projelerinin olduğunu öğreniyoruz. Mektuplarından birinde bu konuda şöyle diyor şair: "(...)Nereye, ne yana dönsem karşımda mutluluğun o harikûlade baş dönmesini bulurum. Böyleyken gene de şükretmem halime, hergelelik, açgözlülük eder, seni üzerim. Aklıma gelmez ki seni usandırır, sana gına getirtirim. Sana dert, sana ağırlık, sana sıkıntı olurum. Nemsin be? Sevgili, dost, yâr, arkadaş... Hepsi. En çok da en ilk de Leylâsın bana. Bir umudum, dünya gözüm, dikili ağacımsın. Uçan kuşum, akan suyumsun. Seni anlatabilmek seni. Ben cehennem çarklarından kurtuldum, üşüyorum kapama gözlerini...
    Leylâcığım, kitap işine gelince ben hâlâ seninle birlik çıkmak umudundayım. Sensiz adım bile atmak istemez canım. Bana kızma ve anla lütfen."
    Neden çıkamamıştır bu kitap bilinmez, bir keşke de buraya koyalım…
    Bu kitap üzerine daha pek çok söz söylenebilir, çünkü altı çizili fazlaca satır geçirdim kalbime! Okurken içim titredi, kalbim terledi, sonra buz kesti, ay ışığı eğilip harflerin elinden su içti! Kalem, kitap kapağının arka yüzüne şu cümleleri nakşetti:
    Mektuplar kalbimizin üzerine yazılsa keşke, bir kuş kanadında kalsa sevdalar, acıtmasa içimizi ve biz kendimizi bir kuş bakışı nazarıyla seyretsek…
    Olmasa da olur dediklerimiz çoğalsa sonra, hayat bu, kabul ediyor işte insan kendini!
    Kalbimizin labirentinde, kendimizin çıkmazında, üç harften başka neyiz ki?
    "Gözlerin hani?"
    (*) İsimsiz/Ahmed Arif
    (**) Ahmed Arif, Haretinden Prangalar Eskittim 40. Yıl Özel Basımı, Metis Yayınları,2008,s.58
    (***) Leyla Erbil, Üç Başlı Ejderha, İş Bankası Kültür Yayınları,2012,s13

    Leylim Leylim(Ahmed Arif’ten Leyla Erbil’e Mektuplar 1954-1959 ve 1977’de son bir mektup)
    Editör: Ruken Kızıler
    Türkiye İş Bankası Yayınları
    208 Sayfa
    Not: Bu yazı Yolcu dergisinin 73. sayısında yayınlanmıştır.