• #Kitapyorum
    #JosteinGaarder
    #SofieninDünyası

    Her şey Sofie'nin gizemli bir mektup almasıyla başlar... "Kimsin sen"??? Bu soruyu, diğer sorular ve günümüze kadar uzanan bir felsefe kursu takip eder.
    İyi bir filozof olmak için gereksindiğimiz tek şey, hayret etme yetimizdir. Filozoflar için dünya kavranamax bir şey, sırlarla dolu bir bulmacadır adeta.
    "Her şey akar" demiş Herakleitos. Buna karşılık
    Parmenides "Hiç bir şey değişmez" der.
    Empedokles'e göre "Doğada dört ilk madde vardı;toprak, hava, ateş ve su.
    (tabiki bir de Gora'daki tahta olayı var, onu geçelim biz️)
    Thales'e göre her şeyin kökeni su'dur.
    Anaksagoras'a göre doğa gözle görülemeyen çok küçük parçalardan oluşmuştur. Atom kuramını ortaya atan ise Demokritos'tu.
    (aman yarabbim soslu moslu ne zor isimleri varmış yahu)
    Sokrates, gerçek bilgi kişinin kendi içinden gelmek zorundadır. İnsanın içindeki vicdanın Tanrısal bir ses olduğunu ve neyin doğru olduğunu bildirdiğini savunmuştur. Doğru bilginin doğru davranışa yol açacağını söylemiştir. (Adamım Sokrates ️️️"En büyük din vicdandır" sözünü hep hatırlamış ve benimsemişimdir️).
    Kutsal kitap ile akıl arasında çelişki söz konusu
    muydu, yoksa inanç ve bilgi ulaşabilir miydi?
    Darwin, Freud, Nietzsche ve daha bir çoklarıyla
    tanışıp, roman içinde roman, kurgu içinde kurgu
    şaşırtmacalarıyla felsefe tarihine dalmak isteyenler işte size muazzam bir fırsat.
    Yazar'ın kendine has kurgusunu ve beyin fırtınasını, aynı zamanda hayatı anlamaya yönelik sorular sormanın yollarını aralayan eşşiz bir kitap ️
    NOT :Her zaman şüphe etmeye, gözleri açık tutmaya ve de öğrenip sorgulamaya devam
    Kesinlikle okumalısınız derim...
    Teşekkür ediyorum
  • Dikkat Alıntı İçerir!

    Kim bu Van Gogh?

    Öncelikle eserlerini incelemek isteyenleri buraya alayım:
    https://www.vangoghmuseum.nl/...ogh&pagesize=525


    Film Tavsiyesi:
    1- Loving Vincent
    https://youtu.be/CGzKnyhYDQI

    2- At Eternity's Gate https://youtu.be/T77PDm3e1iE
    Dünya'da 16 Kasım'da vizyona girdi. Türkiye için ise net bir tarih yok.

    Son bir şey daha. Van Gogh için bestelenmiş bir eser.

    Don McLean - Vincent
    https://youtu.be/oxHnRfhDmrk
    Loving Vincent'in sonunda da çalıyor.
    Lianne La Havas - Starry Starry Night
    https://youtu.be/vp5qJlr4go0
    2. daha çok hoşuma gidiyor.

    Nerede kalmıştık? Tamam, hatırladım. 'Kim bu Van Gogh?' Çıkaramayanlar varsa 'kulağını kesen ressam' desem. Çoğumuz Van Gogh'u böyle biliyoruz aslında. Oysa ne büyük bir haksızlık yapıyoruz ona...


    Başlayalım artık.
    Vikipedi'den aldığım birkaç bilgi ile başlamak istiyorum:
    Art izlenimci ressam. Modern sanatın kurucusu. Batı dünyası sanat tarihinin en tanınmış ve en etkili şahsiyetlerinden biri. Aralarında 860 yağlı boya tablonun da olduğu 2100 kadar resim ve çizim çalışması üretmiş ve bunların çoğunu yaşamının son iki yılında yapmış.

    30 Mart 1853'te Hollanda'da doğuyor. Çocukluğu yatılı okullarda geçiyor. Mutsuz ve yalnız bir çocukluk yaşıyor. 15 yaşında çalışmaya başlıyor. 20 yaşında babasından çok kazanmaya başlıyor ve belki de hayatının en mutlu dönemlerinden birisini yaşıyor. Daha sonra ev sahibinin kızı tarafından reddediliyor. Yavaş yavaş dindarlığa yöneliyor. Bu sırada başka işlerde çalışıyor ama hepsinde sonuç olumsuz. Kardeşi Theo'nun önerisiyle resim ile ilgileniyor (1880). Kardeşinden de tam bu sıralarda para almaya başlıyor.

    Bundan sonra kendini tamamen resme adıyor da diyebiliriz aslında. Sadece resim çizmekle uğraşıyor. Başından birkaç başarısız aşk denemesi daha geçiyor. Biraz zor bir hayat yaşıyor. Tamamen kardeşinden aldığı paralar ile geçiniyor ve bu paraların çoğunu da resim malzemelerine ve modellere yatırıyor. Dengesiz ve sağlıksız besleniyor.

    1888 yılında ilk ruhsal bunalımını yaşıyor. Arkadaşı Gauguin ile tartışıyorlar. Bu tartışmadan sonra Van Gogh sol kulağını kesip genelevde çalışan bir kadına götürüyor. 2 kriz daha geçiriyor ve Arles halkı aralarında imza toplayıp Van Gogh'un hastanede kalmasını sağlıyor. Daha sonra Saint-Rémy'de bir akıl hastanesine gidiyor. Burada 7 kez kriz geçiriyor. 1890 yılında Auvers'e inzivaya çekilmeye gidiyor. Burada yaklaşık 3 ay kaldıktan sonra kendini tabancayla vuruyor. 2 gün sonra 29 Temmuz'da ölüyor.

    Çevresi tarafından deli, kaçık bir ayyaş olarak görülüyor. Hayattayken sadece bir tane tablosu -Arles’te Kızıl Üzüm Bağı- satılıyor. Her açıdan -resim, aşk, iş- tam bir başarısızlık örneği. Peki, gerçekten öyle mi? Öyle görünüyor değil mi? Şimdi gelelim işin en acı yanına: Hayattayken satılan tablosu, sadece 78 dolara satılıyor. İşin trajik yanı Van Gogh'un öldükten sonra 82.500.000 Dolar kazanması. TL'ye çevirmeye çalışmıyorum bile. Hatta bazı tabloları, dünyanın en pahalı tabloları listesinde. Öldükten sonra değer görmeye başlıyor. "Resimlerimin satmadığı gerçeğini değiştiremem. Ama insanlar zamanla resimlerimin, üzerinde kullanılan boyadan çok daha değerli olduğunu anlayacaklar.” demiş Van Gogh. Daha ne söylenebilir bilemiyorum.

    Irises isimli tablosu, dünyanın en pahalıya satılan 10 tablosundan biri ( https://www.cnnturk.com/...a-satilan-10-tablosu )


    Gelelim kitaba. Theo, Van Gogh'un kardeşi. Aralarında gerçekten güçlü bir bağ var.
    "Sevgili Theo,
    Yine günlerden cumartesi. Yine sana yazıyorum. Seni nasıl özledim bilemezsin. Bu özlem bazen öylesine artıyor, öylesine kabarıyor ki içimde! Çabuk yaz bana, nasıl olduğunu bildiren birkaç kelimeyle olsun.." (Yapı Kredi Yayınları, Sayfa:21, İlk Yıllar, Isleworth, İngiltere, 7 Ekim 1876)

    Zaten tüm kitap boyunca bunu görebiliyorsunuz. Hatta Theo da, Van Gogh'tan 6 ay sonra ölüyor.

    Kitapta Van Gogh'un Theo'ya yazdığı mektuplar var. Önce Van Gogh'un yaşamının kısa bir kronolojisini koymuşlar. Daha sonra mektuplara geçiyor. Mektupları 6 bölüme ayırmışlar: İlk Yıllar, Hollanda Yılları, Paris, Arles, Saint-Rémy ve Auvers-sur-Oise.

    Van Gogh'u tanımak ve anlamak isteyenler için yeterli içeriğe sahip bir kitap. İç dünyasını görebiliyorsunuz. Onun duygularını, onun yazdığı haliyle okuyorsunuz. Van Gogh’un sanat ile ilgili düşünceleri de bu mektuplarda var. Bu düşünceleri okurken bazen sıkılabiliyorsunuz. Bir sürü ressam ve tablo ismi geçiyor. Çoğunu bilmeyince sıkıcı oluyor. Eğer sanat tarihi biliyorsanız ya da bu konularda bilgiliyseniz bir şey diyemem. Ama her şeye rağmen genel olarak bakınca bu kitabı 2. kez zevk alarak okudum ve eminim bir daha okuyabilirim.

    Bir süre sonra, mektuplarının sonunda 'Bana İnan' yazmayı bırakıyor Van Gogh. Bunu fark ettiğim an boş boş sayfaya baktım öyle. Birinin kendine olan inancını kaybettiğini görmek. Buna -mektuplardan olsa bile- bir şekilde şahit olmak... Tuhaf........

    Eh, artık bir sonuca bağla diyorsunuz değil mi? Haklısınız. Çok uzattım. Elimden gelse sonsuza kadar yazardım, her neyse.. Son bir şey daha var. Bence Van Gogh, ressam olmasaymış yazar olabilirmiş. Yani en azından ben onun eserlerini okurdum gibime geliyor.

    #36973751
    Ve burada o kadar haklı ki.

    Başka, başka, başka... Neler söylenebilir? Birçok şey ve hiçbir şey aslında.
    #36411967
  • Herkes istediği mesleği seçecektir. Ressam olmak isteyenler reklâmcı, yazar olmak isteyenler mühendis, mimar olmak isteyenler iktisatçı, meyhaneci olmak isteyenler hukukçu, hukukçu olmak isteyenler tezgâhtar, adam olmak isteyenler uşak ve dilediği gibi yaşamak isteyenler rezil olmayacaklardır.
  • "Yeni Dünya Düzeni'nin Av Sahası Bosna-Hersek", 1994 yılında piyasa çıkmış bir kitaptı. Yazarı Tanıl Bora, iyi bir sosyolog ve yazardır. Bu kitabının yeni baskısı olmadığı için, uzun süredir arıyor, kendisinde dahi bulamıyordum. Neyse ki yeni baskı yapılmış. TÜYAP’ta görünce hiç duraksamadan alıverdim. Kitap, savaş devam ederken yazılmıştı. Yeni bir önsöz ve Kosova için yazılan ikinci baskı yazısı dışında hiçbir müdahale yapılmamış.

    Şunu hemen ifade edeyim ki, Tanıl Hoca beni yanıltmadı, çok başarılı bir dönem kitabı oluşturmuş. Üstelik dediğim gibi, kitap Bosna Savaşı devam ederken, acılar ve olaylar çok taze iken yazılmıştı. ( Bu nedenle 1995 yılına ait her şey gibi, Srebrenica Katliamı ve Dayton Barış’ı gibi konular kitapta yok. ) Bora’nın, kitabı henüz 30 yaşında iken kaleme aldığını da ifade etmeliyim.

    Bosna benim için çok kıymetli, ilgi çekici bir bölge. İlkgençlik yıllarıma denk gelen o dönemi milliyetçi-muhafazakậr hislerle yaşamış biri olarak nispeten objektif bir bakış açısıyla yazılmış bu kitabı merak ediyordum.

    Bu anlamda kitabı biraz da yüreğim pırpır ederek okudum. Öyle ya, yıllarca doğru bildiğim pek çok şey şehir efsanesi çıkabilir miydi? Hadiseler bize anlatılan gibi olmayabilir miydi? Çok sevdiğim Aliya İzzetbegoviç, gerçekten benim kafamdaki portreye uygun muydu?

    Cevap vereyim; evet… Bora’nın farklı ve nispeten objektif bir pencereden yazdığı kitap sona erdiğinde Bosna ve Bosna Savaşı ile ilgili hemen her şeyin yerli yerinde olduğunu hissettim. Mesela Bogomillik ile ilgili bildiklerim, Bosna tarihi, Güney Slavları… Osmanlı dönemi Bosna’sı; Bosnalıların din algıları… 20. Asırda yaşananlar… Keza Aliya İzzetbegoviç’in fikir dünyası ile ilgili düşündüklerimin, gerek Sırp gerekse de İslamcı çevreler tarafından bir siyasal İslamcı gibi gösterilme çabalarının beyhude oluşunu gördüm…

    Kitap Bosna tarihiyle başlıyor. Tarihi süreçte Bosna ve Boşnak kimliğini anlatan bölümden sonra iç savaş dönemine geçiliyor. Maalesef o acı yılları tekrar hatırlamak zorunda kalıyoruz. Bu sırada her Sırp aynı mıdır sorusunun cevabını alabiliyoruz ve savaş ile ilgili pek çok şeyin de…

    Diğer bölümlerde Sırbistan ve Hırvatistan’da milliyetçilik ile Bosna-Hersek’in durumu işleniyor. Akabinde ise önce dünyanın Bosna Savaşına bakışı ve son olarak da Türkiye kamuoyu ve devletinin Bosna meselesindeki durumu anlatılıyor.

    Kitapta altını çizdiğim çok fazla yer oldu. Bazılarını paylaşmak isterim:

    “Bosna-Hersek her şeyden önce halklar arasında, hele "yüzyıllarca bir arada yaşamış" halklar arasında milliyetçi kışkırtmaların nelere yol açabileceğine dair bir büyük "derstir."
    “Zira Bosna-Hersek -ki onun Yugoslavya'nın etnik ve kültürel mozayiğinin minyatürü olduğu söylenmiştir...Yugoslavya'da "birlikte yaşama pedagojisi" açısından en tecrübeli ve "gelişkin" toplumsal gerçeklik, Bosna-Hersek'inkiydi... Dolayısıyla Bosna-Hersek'in 'yitişi', herhangi bir dini-milli taraf ( öncelikle, sistematik bir etnik kırımın seçilmiş ve ağırlıklı mağduru olan Müslümanlar) adına bir kayıp, bir yenilgi olmaktan öte bu umudun yitişidir, yenilgisidir.”

    “Cinayetler özellikle genç nüfusu hedef aldı. Genç erkeklerin öldürülmesi ve genç kadınların ırzına geçilmesi, Bosna-Hersek'te Sırp olmayan nüfusun ve özellikle Müslümanların kökünü kurutmaya dönük bir strateji idi...Prijedor'da kentin Müslüman belediye başkanı Muhamed Celayic işe yakalanan bütün öğretmenler ve hekimler toplama kamplarında öldürülmüştü.”

    “İslamcılığa sempati duyduğu söylenemeyecek olan pek çok Batılı gazeteci ve yazar, İzzetbegoviç'in gerek demeçlerinde gerekse kendisiyle yapılan mülakatlarda uluslararası cihad ve İslami totalitarizm perspektifinden uzak bir tutum sergilediğine dair karşı kanıtlar ve izlenimler sunmuşlardır.”

    Ve son olarak, acılardan daha acı olan şu şey:

    “Bosna-Hersekliler için belki de en büyük travma, saldırının, cinayetin, işkencenin, eziyetin düne kadar iç içe yaşadıkları komşularından, iş arkadaşlarından gelmesi oldu.“

    Özetle, Bosna Savaşı ile ilgili bilgi sahibi olmak ve yetkin bir eser okumak isteyenler için, yıllar sonra yeni baskısının yapılmasının elzem olduğunu ispatlayan, çok iyi bir çalışma bu kitap.
  • 20. yüzyılda bilim ve teknoloji büyük bir kırılma yaşadı. Uzay-zaman, kuantum, atomun yapısı gibi hayatımızı tümden değiştiren keşifler yapıldı, paradigmalar değişti. Dünyayı dönüştüren bu değişimler doğrudan ya da dolaylı bizlerin hayatını da tümden değiştirdi. Bu hızlı değişime tam adapte olamayan bir tür geçiş nesli olan bizim neslimizin bu arada kalmış sosyolojik yapısı hakkında binlerce analiz yapıldı, makaleler yazıldı, kitaplar yazıldı ve yazılmaya da devam ediliyor. İncelemesini okuduğunuz bu kitap da ismi ile müsemma olarak bu değişimi biraz daha müslüman bakış açısı üzerinden inceleme iddiasında. Kitabın beğendiğim yönleri kadar beğenmediğim yönleri de oldu. Özellikle neden beğenmediğimi aşağıda nedenleri ile beraber açıklamaya çalışacağım. Keyifli okumalar :)


    ZEİTGEİST


    İlk kez Alman filozof Johann Gottfried Herder tarafından kullanılan bu tabir; bir dönemin ya da bir döneme ait kuşağın ortak zevkleri, tarzı, karakteristik özellikleri, kısaca söyleyecek olursak zamanın ruhu demek. Bizim dönemimizin zeitgeist'i ne diye bakarsak '' Beğenilme '' olduğunu çok rahat görürüz. Şu incelemeyi bile her ne amaçla yazıyor olursam olayım, burada paylaştığım an site algoritması gereği düşüncelerim beğeniye sunulmuş bir ürüne dönüşüyor.


    Modern felsefenin babası olarak kabul gören Dekart insan olmayı şöyle tanımlar: '' Cogito ergo sum '' Varoluşun bilincine düşünmek üzerinden varır Dekart'ın tanımladığı insan. Bugün ise tamamen farklı bir insan tipolojisine tanık oluyoruz. Bu insan; '' Kendimi gösteriyorum, beğeniliyorum o halde varım. '' diyen, varoluş bilincine beğenilme üzerinden varan bir insan. Beğeni almak uğruna insanlar en özel anlarını dahi paylaşmaktan çekinmiyor. Mahremiyet alanları yitirildi, her şey aleniyete mahkum edildi. Her şey pornografik. Belki bedeni değil ama ruhların tüm çıplaklığı ile sergilendiği bir pornografi bu.


    Bu beğenilme çılgınlığının en kötü tarafı ise beğenilme/ sevilme dürtüsünün insanı odağını dışarıdan alan bir dönüştürme sürecine sürüklemesi. Amaç ilgi çekmek, insanların hoşuna gitmeye çalışmak olduğunda, hele ki beğenilmek hayatın yegane amacı hale getirildiğinde amaç çok tehlikeli bir hale dönüşür, çıkılan yol mefisto ile sıkışmaktır. Yaşayacağınız beğenilme hazzı karşılığında karakterinizden ya da hayatınızdan feragat edebileceklerinizin kestirilebilir bir sonu olmaz.


    KİTABI NEDEN BEĞENMEDİM;


    1- İnsanların beğenilmek uğruna, daha fazla '' tık '' almak uğruna, daha fazla tanınmak uğruna yaptığı şaklabanlıklar esasen yeni bir durum değil. Günümüz şartlarına göre form değiştirmiş halini gördüğümüz için bunun yeni olduğu yanılsamasına düşmemek gerekir. Sadece her tür aptallık daha fazla göz önüne çıkmaya başladığından her şeyin daha kötüye gittiğini, yeni neslin daha aptal olduğunu, değerlerimizi yitirdiğimizi zannetmeye başladık. Şimdi burada dikkat çekmek istediğim bir nokta var. Beğenilme sevdası uğruna instagramdan durmadan fotoğraf paylaşmak, dile/ zihne anlık rahatlamalar sağlamak adına twitterdan, 1000kitaptan vs. den durmadan aforizma paylaşmak bu bozulmanın sebebi değil, sonucu. Sebep ve sonucu karıştırmak problemi baştan çözümsüz bırakmak demek. Kitabın en büyük eksiklerinden biri bu; sebep ve sonucu karıştırmak. İnsanlar beğenilmek adına bütün bu maymunlukları zaten yapıyordu, sosyal medya sadece topluma ayna olmak yönü ile bunu daha görünür hale getirdi. Şahsen çevremde aklı başında, karakteri oturmuş hiçbir insanın beğeni uğruna bu tarz ucuz hareketlere girdiğini görmedim. Burada en büyük hata sosyal medyayı salt narsistik bir problem gibi göstermek. Çözüm her şey gibi sosyal medya kullanımına da bir ölçü getirmek.


    2- Giriş / Gelişme / Sonuç

    Hemen hepimizin bildiği bir şablon bu. Mini mini çocuklarken ne yazdığımızın, niçin yazdığımızın pek farkında olmadan kompozisyon yazmaya çalışırken öğrendik biz bu ezberi. Aslında geçmişi ta Aristo'ya, Homeros'a dayanan bu üç perdeli yapı; kompozisyonların, tiyatroların, hikayelerin, romanların, her tür kitabın, filmin vs. nin sekansını oluşturur. Dolayısıyla bu tarz yapıtlarda bir okuyucunun ya da izleyicinin beklentileri de bu yönde oluşur. Açıkçası bu kitapta yazar kompozisyonun giriş kısmına ve bir miktar da gelişme kısmına ucundan kıyısından değinmiş ama kitabın ismini de oluşturan '' Dijital Çağda Müslüman Kalmak '' ile ilgili herhangi bir fikre veya gelişme, sonuç bölümüne rastlamadım kitapta.


    3- Friedman, Bauman, Ritzer, Morozov, Jack Ellul'den bol bol referanslar verilmiş. Sosyoloji alanında bir kitap yazıyorsanız bu tarz referanslar vermeniz, fikirlerinizi desteklemek için yapılması gereken makul bir davranış. Problem burada '' fikir '' kısmında başlıyor. Ortaya bir fikir konulmayacaksa, yeni bir bakış açısı sunulmayacaksa, var olan problemlere bir çözüm getirilmeyecekse suyunun suyunun suyu tadında kitaplar yazmak malumat vermekten öteye gitmez. Ki kitabın ana konusunun da değindiği gibi malumat bugünün insanına bir tık kadar uzak/ yakın bir konumdayken daha fazla malumat vermek hangi derde derman olacak. Bugün ihtiyacımız olan şey daha fazla malumat değil, muhakeme edilmiş, anlayışın ve bağlamın süzgecinden geçmiş ve yaraya merhem olabilecek hikmete ulaşmak.


    4- Derin düşünce yok. Laf kalabalığı cevap olarak sunuluyor. Sosyal medya ile fazla haşır neşir olan insanların genelinde var bu. Bunu da bir arkadaşım sayesinde fark ettim. İnsanlar cevapların etrafından dolanıp duruyor. O kadar çok imgeye ve malumata maruz kalıyoruz ki kalabalığın arasında ne sorunu görebiliyoruz ne de cevapları. Yazar da bu problemi fark etmiş olmasına rağmen ne yazık ki aynı tuzağa düşmüş.


    5- Küresel sistem yığınları ellerine tv, sosyal medya gibi araçlar vermek suretiyle oyalamak üzere tasarlanmıştır. Bunu da illüminati, rodscild bilmem ne ezberleri ile söylemiyorum. Sistemin yürümesi için artık insan faktörüne pek ihtiyacı yok gibi. Var olan küresel sistem kendi kendine yürüyecek öğeler üretiyor. Siz yapmazsanız bile bir başkası mutlaka bu öğeleri üretecek. Kimse twitter diye bir şey çıkarayım, instagram, youtube, 1k çıkarayım da insanları oyalamanın çaresini bulayım diyerek motive olup da sistem araçları üretmiyor. Sistemin çarkları artık bir '' üst akla '' muhtaç değil. Her tıklamanız sizin hakkınızda sisteme daha fazla bilgi sağlar ve siz ve tercihleriniz birer '' data '' ya dönüşürsünüz. Bu iyi bir şey mi, kötü bir şey mi tartışılır. Artıları kadar eksileri de olan bu sistemi mantık çerçevesi içinde analiz etmek gerekir. Sistemi böyle değil de tamamen hamasi söylemlerle, duygusal tepkilerle eleştirmek bizi hiçbir yere götürmez. Duygusal söylemlere karşılık veremezsiniz çünkü mantıksal bir bir temeli yoktur. Bu tarz komplo teorisyenlikleri duygusal temellidir ve sistemde herhangi bir karşılığı olmadığı gibi sistemden kaynaklanan problemlerin hiçbirine de çözüm getirmez. Kitabı bu anlamda biraz eksik buldum açıkçası. Basit komplo teorisyenliklerine girmemiş ama bu konuda söylediği doğru şeyler bile klişeden öteye gidememiş ne yazık ki :(



    6- Bir kitabın içinde çok fazla bilgi olması maalesef onu iyi kitap yapmıyor. Sen o bilgileri verirken meselenin neresinden tutuyorsun. O onu demiş, şu şunu demiş ile kitap bitiyor. Herkes bir kitap okuma memuru. Sen ne düşünüyorsun peki bu konuda, bu konu hakkında kitap yazarken amacın malumat vermek mi yoksa kendi muhakemenle bulduğun hikmeti ortaya koymak mı? Kitapta arka arkaya dizilmiş bilgi çorba olmuş. Konu çok derin, veriler çok fazla olduğu için yazarın dili yalın ve çok iyi olmasına rağmen kitap anlatmak istediği amacın altında kalmış fikir olarak.



    7- Kitabın adından dolayı görmeyi beklediğim müslümana dair pek bir şey yok. Müslüman panaroması ya da otantisiteye yönelik spesifik hiçbir araştırma, analiz ya da bilgi yok. Apartılmış bilgi bir sonuca bağlanmadığı için havada kalıyor her şey, öylece kitabın sonuna geliyorsunuz. Müslümanların kültüründe dünyadaki değişimlere bağlı olarak gelişen deformasyonlar hakkında daha spesifik analizler yapılmalı ve malumat bizi bir yere götürmeliydi. Kitabı bitirdiğim an malumat haricinde bana bir şey katmalı yazar. Malumat zaten her yerde var. Entelijansiya geçinenlerden beklentim bu yönde en azından. Tahmin edebileceğiniz gibi bunu da pek bulduğumu söyleyemeyeceğim.



    Toparlayacak olursam malzeme ve konu çok iyi olmasına rağmen kitap yazarın heyecanına kurban gitmiş açıkçası. Yazarın yazım tarzını da, verdiği emeği de, çok fazla eser verilmeyen böyle bir alanda yazma cesaretini göstermiş olmasını da çok takdir ediyorum. Ama anlattığı malumat ve hitap etmek istediği kitle arasında korelasyon kuramadığı için kitap bilgi yığını olmaktan öteye gidemedi maalesef. Konu bu kadar çok çeşitli ve ağır olunca yazar kaldıramamış, altında kalmış yapmak istediği şeyin. Bir de eleştiri karşı öneriyle yapılır. Kötülemeye dayanan malumat yığını, laf kalabalığı eleştiri değil saldırıdır.



    Konu hakkında derleme bilgiler okumak isteyenler için iyi bir kitap olabilir. Ama saydığım nedenler yüzünden kitabı yetersiz buldum. Umarım ilerleyen süreçte malumatı(information) hikmete (knowledge) dönüştürmeyi başardığı kitaplarını da okumak nasip olur.
  • “Romanı, saatte 300 km. gidebilen bir spor araba gibi tasarlıyorum. Dileyen okur yavaş yol alabilir, fakat hızlı okunmaya elverişli bir anlatımı benimsiyorum.”

    Bu sözlerin sahibi Murat Menteş. Bu sözlerin ardından okumaya karar vermiş ve önce Ruhi Mücerret’i okumuştum. Ardından Korkma Ben varım ve az önce (01.12.2018 02:24) Dublörün Dilemması kitabını bitirdim. Olayların, karakterlerin iç içe geçtiği bu kitaba bir inceleme yazacaksam en uygun an bu an deyip hemen bilgisayar başına geçtim. Geç bile kalmış olabilirim çünkü kitabı bitirmemin üzerinden 6 dakika geçmesine rağmen “acaba yanlış mı hatırlarım” endişesi sardı bile.

    Murat Menteş’in yukarıda bahsettiğim röportajında Milan Kundera’nın bir sözünü de bize sunuyor: “Roman, romancıdan biraz daha zekidir.” (Bu arada bahsettiğim röportaja şu linkten ulaşılabilir. http://begenmeyenokumasin.com/murat-mentes-bulusmasi/ ) Ruhi Mücerret’i okuduğum zaman hayran olduğum kalemini Korkma Ben Varım kitabıyla iyice sindirmiştim. Dublörün Dilemması kitabıyla ise hayranlığım daha da arttı. Belki kimi okurlara göre yazar, hep aynı tarzda yazıyor, yeni bir şeyler denemiyordur. Ama ben o düşüncede değilim. Kendine has olan kalemini onlarca kitapta kullanmak en doğal hakkı değil mi?

    Ben yazarın en çok, absürt, ‘daha neler’ diyerek tabir ettiğimiz olayları sanki gayet mümkünmüş gibi bize sunmasını seviyorum. Karakterlere verdiği isimler bile bilinçli yapılan absürtlüğün olağanlaşması. Nuh Tufan, Başak Tör, Umur Samaz ve daha niceleri.

    Diğer kitaplarında olup olmadığını pek hatırlayamasam da Dublörün Dilemması’nda bol bol şarkı, film, kitap, tablo isimlerinin geçmesi. Bunlardan bazıları;

    -Tom Waits – Rain Dogs (Şarkı)

    -Zenon Paradoksu (Bir işin veya ödemenin önce yarısını, daha sonra yarısının yarısını diye sürüp giden paradoks)

    -Bernard Shaw

    -Oscar Wilde

    -Arthur Schopenhauer

    -Adam Philips

    -Pulp Fiction (Quentin Tarantino filmi, ki izlemeyenler varsa izlemelerini öneririm.)

    -Matrix (Film olduğunu belirtmeye gerek yok bence)

    Rezervuar Köpekleri (Yine bir Quentin Tarantino filmi ve yine izlemeyenlere önerimdir.)

    Elbette bütün şarkı, yazar, yönetmen isimlerini buraya yazmak hata olur. En azından bunlar fikir sahibi olmak için yeterli.

    Kitaba gelebilirim artık. Okuduğum diğer iki kitabı gibi, yine dili (benim için) oldukça eğlenceliydi. Ben okurken sanki anlamıyormuş gibi hissederken aslında aldığım tat damağımda uzun süre kalıyor. Üzerine, bir de nokta atışı tabiriyle yazılmış cümleleri gelince insan okurken “iyi ki Murat Menteş okuyorum.” dedirtiyor. Mesela benim için bunlardan birkaçı şöyle;

    #36882882

    Özellikle bu;

    #36882014

    #36880484

    Hani sinemaya aktarılsa muhteşem olur dediğimiz kitaplar olur. İşte bana göre bu da onlardan biri. İç içe geçmiş ve birbirine örümcek ağı gibi bağlı olaylar, özgün karakterler, ince ince düşünülmüş olay örgüsü ve bütün bunları harmanlayan zeki bir yazar. Kendisinin de söylediği gibi romanı, Murat Menteş’in önüne geçiyor bence. Bu da sanırım birçok yazarın hayalidir.

    İncelemeyi bitirmenin vakti geldiğine göre artık toparlamak lazım. Murat Menteş neden okunmalı?

    1) Biraz eğlence için.

    2) “Gelip geçici bir yazar işte, ‘fenomen’ yazar” önyargısının acımasızca olduğunu öğrenmek için.

    3) Türüne az rastlanacak bir kalem olduğu için.

    4) Sıkıcı ve birbirine benzer dedektif, polisiye kitaplarından sıkıldıysan.

    5) Hem eğlenceli olsun hem merak uyandırsın ama bunları yaparken de altını çizebileceğim alıntılar olsun diyenlerdensen.

    6) Bizim de özgün yazarlarımızın olduğunu görmek için.

    Cevapları arttırmak mümkün. Fakat en iyisi okuduktan sonra siz kendiniz ekleyin.



    Kitapla ve elbette sevgiyle kalın.



    NOT: Son zamanlarda genel olarak epub kitaplar okuyorum ve Dublörün Dilemması’nı da bu formatta okuduğum için ve olur da kitaba ulaşamayan veya bir an önce okumak isteyenler çıkar diye epub linki de aşağıda.

    https://yadi.sk/i/SWrvCofD3QJ7yF
  • Herkes istediği mesleği seçecektir. Ressam olmak isteyenler reklamcı, yazar olmak isteyenler mühendis, mimar olmak isteyenler iktisatçı, meyhaneci olmak isteyenler hukukçu, hukukçu olmak isteyenler tezgahtar, adam olmak isteyenler uşak ve dilediği gibi yaşamak isteyenler rezil olmayacaklardır.