• EV’E “ATEŞ” DÜŞTÜ

    SEVGİLİ OKURCAN
    HİKAYE UZUN
    OKUNDUĞU ZAMAN DUYGULARI YAŞAMAK MÜMKÜN
    LÜTFEN PAYLAŞ BEĞEN YORUMLA BU EYLEMLERE İHTİYACIM VAR .

    1.BÖLÜM

    EV’E ATEŞ DÜŞTÜ!


    1986 doğumluyum .
    Yıl 1990-1992 o dönemlerde daha yeni yeni çevresini görmeye başlamış neyin ne olduğunu öğrenen anne,baba,iki abla ,bir abisi olan bir çocuk .
    -Baba yurt dışında gurbette para kazanıp ailesini kimseye muhtaç etmemek için mücadeleler veren aile reisi .
    -Anne bütün mücadelesini çocuklarını korumak evine barkına sahip çıkmak için kendini parçalayan Kocaman yürekli bir ANNE
    -ABLALAR halk eğitim merkezlerinde dikiş nakış öğrenen öğrendiklerini evde dantel oya gibi şeylerle uğraşan yer yer komşu kızlarıyla sek sek oynayıp piknik yapan kızlar
    -Abi benden üç yaş büyük her fırsatta kardeşini tartaklayıp döven her fırsatta kavga gürültü yapan agrasif bir yapı .
    -Ben o dönemlerde ateşli havale geçiren eline baban diye bir fotoğraf verilen gece babasının fotoğrafını yastığa koyup yatan çocuk , annesinin dizinin dibinden ayırmadıgı
    Ateşi yükseldimi korkusuyla sürekli ateşini kontrol ettiği çelimsiz bir can
    Ateşler yükselmeye başlayınca baş edilemez durumlara girince bu hastalık soluk hastahanede alınıyordu doktor bey hemşire hanım derken hatırladığım kadarıyla Kocaman gönlü pamuk elleri olan annem beni hastahaneye sırtında taşıdı durdu dolmuş yok otobüs 2-3 saat de bir geçer bulunduğumuz mahallede onda da boş yer olmaz
    Korsan dolmuşlar olurdu onlarda da boş yok olsada millet fosur fosur sigara içerdi kapı açıldığı zaman sanki bir duman bulutu çıkardı dolmuştan .
    Genelde benim canım annem sırtına alır şansını denerdi diğer mahallelere gider ordan binmeye çalışırdık dolmuşa otobüse doktor yazar verirdi reçeteyi iki iğne vururdu bilmiyorum doğru tedavi oluyormuydum o dönemde ama şunu biliyorum kendi kulaklarımla duyduğum kelimeler
    -Doktor
    Hanım aylardır gelir gidersin bu çocuğu biz değil sen kurtarıyorsun kurtarıcısı sensin
    -Annem
    Günde 20 den fazla ılık su ile ateşini düşürmeye çalışıyorum yanımızdan leğen su eksik olmuyor Allah herkese şifa versin sizden de Allah razı olsun deyip reçeteyi eline alıp beni kucaklayıp gözler yaşlı yola koyulan bir anne .
    Günler geçiyor ben ateşler içinde yanmaya devam ekmek parasından artırıp pazardan portakal almış annem bana yedirmeye çalışıyor iştah ne mümkün alevler içinde havale geçirirken .
    -Baba kazandığı parayı yurt dışından bize gönderiyor gelen para ilaç masraflarına gidiyor perişan durumlar .
    KADIN VAR TAŞI AŞ EDER
    KADIN VAR EKMEĞİ TAŞ eder derler benim annem TAŞI AŞ edenler den .
    Rahatsızlıkdan iyice çelimsizleştiğimi gören annem beni resmen gıda destek kampına aldı
    Kasapdan kemik alıp kemik suyu yedirip içirmeler
    C vitaminleri
    Diğer gıda. Destekleri ev yapımı yoğurtlar
    Ve daha gibi leri o dönem i kapsayan
    ÇOK ŞÜKÜR HASTALIĞI ATLATTIK
    Sağlık olarak normale döndüm
    Allah annemden babamdan hastahanedeki doktorundan ve herkesten razı olsun .
    Çünkü mahallemizde bulunan benim akranım bir kızları olan komsumuz un evide yangın yeriymiş ben bunu sonradan öğrendim aynı rahatsızlıkdan müzdarip komsu evi baba devlet memuru olmasına rağmen kızının sağlığını kendilerini parçalamalarına rağmen koruyamamışlar ve o günahsız kardeşimiz ateşli havale diye bilinen o rahatsızlığa maruz kalmış bütün çabalara rağmen sonucu ağır
    Kalıtsal durumlar zihinsel engeller bedensel hasarlar Allah yardımcısı olsun kendisinin de ailesinin de benyaşadım çok da iyi hatırlıyorum .





    Antalya yaz dönemlerinde fazla sıcak bir memleket tir nem olayını hiç koymuyorum bile

    Mahalleden arkadaşlar o dönemler de kıraathane de babalarının yanına giderdi para tırtıklamaya yada hani vardır ya okey masalarında yancılar yer içer herşeye karışır ortaya laf atar hesaba karışmaz çocukluk arkadaşlarımda kısmen öyleydiler
    Sadece yer,gazoz ve oralet içerlerdi 😊
    Bende kıraathane merdivenlerine oturur hayaller kurardım babam gurbetten dönmüş kahvede arkadaşlarıyla masada oturuyor
    Oğlum ne geziyorsun gel amcana sövde erkek görsün kızını sana versin
    gazoz iç tost ye desin diye düşlenirdim .
    -Ev
    Gece kondu sıvasız annem ve ablalarımın pamuk tarlalarında çalışarak kazandıgı para ile pamuk işçisi toplayan çavuşun bir gece kondu yapılacak kadar ev arsasını satması
    annemin komşular a ustalara inşaat işçilerine rica minnet borç harç bir ev yaptırması ile herşey bir anda değişmeye başlıyor
    Baba hala yurt dışında ,
    Ev yapılmış duvarları örülmüş pencere yok Elektirik yok su yok sıva yok
    Sevinçliyiz sıvasızda olsa penceresizde olsa BİZİM EVİMİZ !!! bizimde evimiz var
    herkes çok mutlu babam bu durumdan habersiz ,


    -Sıcak havalar esiryor ama alev !
    Bir yaz ayı ben yine sokakda
    misket, gazoz kapagı, futbol oynamış kan ter içinde eve gelmiş
    kuru ekmek domates almış
    balkonda yer minderine oturmuş yiyorum annem söyleniyor bu çocuk niye normal yemek yemez ?
    pilav var fasulye var diye
    vel hasıl ekmeğimi domatesimi afiyetle yeyip arkadaşlarımla anlaştığımız gibi sokak da bekliyorum
    birileri gelsede oyun oynasak diye 
    işde saklambaç,yerdenyüksek,elimsende felan
    Geç oldu hava iyice karardı
    arkadaşlarımın annesi abisi felan sesleniyor annem çağırıyor,babam çağırıyor hadi .
    Herkes dağılma vakti geldiğini anlıyor
    o durumda tıpış tıpış evin yolunu tutan ben
    Evde annem hariç herkes uyumuş hava gerçekden çok sıcak
    evin içinde nefes almak zor gündüz sıcagı depolanmış gece evin içinde kullanılıyor sanki evimizin üstü beton arme dedikleri cinsten orada annem bize yer yatağı yapıyor öyle uyuyoruz.
    Ben o dönem tutturmuşum bir baba türküsü sağa babam sola babam anne babam babam babam
    Böyle uzanmışım sırt üstü kollarımı dirseklerden kavırıp ellerimi başımın altına koymuş gök yüzünde yıldızlara bakıp hayal kuruyorum .
    -Annem
    Oğlum nereye bakıp ne görüyorsun ?
    -Babam nerde ne zaman gelecek ?
    ( o arada bir uçak geçiyor sadece Çakar lambası görünüyor başka görünen birşey yok uçak yani işte )
    -Annem
    Bak uçak gidiyor gördün mü ?
    -EVET gördüm .
    -ANNEM
    BAK İŞTE BABAN O UÇAKLA GELECEK 😊
    -Allahım babam uçakla gelecek yaşasın
    Babam gelecekmiş , babam benim babam .!!!!

    Garip beden o sevinçle uyuyup kalmış tabi.
    Sonraları memleket den (Karadeniz bölgesi ) bize gelenler var amcalar ,dayılar gurbet e Antalya'ya geliyorlar çalışıp para kazanacaklar söz de .
    İnşaatlarda çalışıyorlar işde amelelik , getir götür işleri felan

    -Traji komik durumlar .

    Sevgili akrabalarım ,
    İnşaatda sıva ,duvar,kalıp kısaca inşaat ile alakalı bütün işleri yapıyorlar para karşılığında .
    Gel gelelim bizim evimizde yaşıyorlar para kazanmalarına rağmen babamın gönderdiği annem ve ablalarımın kazandığı paraları yiyorlar .
    Evin duvarı hala sıvasız ,badanasız
    Pencere yok (ince naylon ile kapatılmış )
    Odanın birinde çimento ,kireç ,ince sıva kumu
    Kapı yok .
    Annem diyor bizim herkese hayrımız dokunur
    Ama kimsenin bize hayrı dokunmaz
    Annem yerden göğe kadar haklı

    Komşunun kocası yevmiye li olarak gelip çalısıyor evi sıva yapıyor
    Evde o işden anlayan akrabalarım olmasına rağmen .

    -TİCARET PARA TATLI
    Mahalleye kurulan pazar yakın e Antalya sıcak en güzel ne satar ?
    SOĞUK BUZ GİBİ. SUUUUUU
    SOĞUKSUUUUU

    Cuma günleri öğlen saatlerinde dolaba buzluga çelik derin bir tabak da su koyardım boyum yetmez o an üstüne çıkabileceğim ne bulursam çıkar koyardım .
    Cumartesi sabah kalkar evde kullanılan yeşil su termosumuz vardı
    genelde Antalya'da evlerin olmazsa olmaz ev gereçlerinden 🙈
    Bir gün öncesinden koyduğum suyu buz tutmuş bir halde alır kurar termosa doldururdum
    üzerine suyunu koyar para kazanacağım büyük bir işletme gibi
    Bir hevesle kucaklıyorsun kaldırmak için kalkmıyor
    acaba neden kalkmıyor ?
    O yeşil termos su dolunca içine benden ağır olduğu için kalkmıyor 😂
    Ne yapmak gerek
    devirsem suyun yarısını döksem hayal edilen parayı yere dökeceğim
    olmaz para kazanmayı kafaya koymuşum .
    AŞ şirket kurar gibi iş ortaklarımı arkadaşlarımın arasından seçip ticarete girmemiz lazım .
    Kimler olmalı derken buldum
    Kepçe İlker (kulaklar kepçe kazanı gibi )
    İskelet Adnan ( zayıflıkdan bi gömlek daha zayıf )
    Sümüklü Tamer
    Ve ben

    Şirket kuruldu sermaye benden
    Taşıma bağırma onlardan
    Kazanılan para ikiye bölünecek yarısı benim kalan yarısı diğer 3 kişinin

    Kanter içinde pazar yerine ulaştık geçtik bir kenara sırayla yırtınıyoruz
    BUZ GİBİ SU
    SOĞUK SU
    SUUUUUUUU
    Biri geldi kaç para diye dedik abla siftah bedava
    Sonra insanlar talep oluşturmaya başladılar
    Ufaklık ver bi bardak su
    Kaç para
    Derken baktık olmuyor dedik ne verirsen

    5000-10000 lira

    İşler tıkırında ben musluk başında açıyor kapatıyorum sadece 😎
    AŞ şirket in de bugüne bugün %50 hisse sahibiyim .
    Kiminden para aldık
    kimine komşu para alınmaz dedik
    kimi fazla verdi anlayacağınız.
    Ne şiş yandı ne kebab bulduk çocukluk aklımızla bir yol
    pazar bitti para sayıldı paylaşıldı
    Herkesi bir heyecan sardı
    Dikişli futbol topumu alalım
    Yoksa abilerimizin alıp oynadıgı patlayan dikişli futbol topunun kenarını yırtıp içine plastik top koyup bisikletçide hava bastırıp
    Fazla masraf A girmeyelim mi
    Tasomu alalım
    Küçüklük miniklik dediğimiz bilye ( misket ) mi alalım renkli renkli
    Siyah çekirdek mi yesek
    Cino çikolatamı alsak
    Gazoz la probis bisküvi mi yesek
    Yada yukardaki mahalle bakkalına gidip bütün big boble sakızların hepsini mi alsak 🤣😂😎
    Yedik bütün parayı
    Mısır cıpsi
    Çikolata
    Çekirdek
    Gazoz
    Misket
    Taso
    Ne varsa harcadık
    Kendi kazandığımız paranın lezzetini kendimiz yiyerek anladık
    Okula başlamama 1 sene kaldı

    Farklı ticaretler yapmak istedim
    Ne yapa bilirdim
    Su işi tek başına yapılmıyor ortak lazım
    Tek yapmalıyım
    Ne
    Ne
    Ne ?????
    -Annem
    Oğlum küçük tepsiyi ver ordan !!

    BULDUMMMM!!!!
    Tepsi simit. Simit tepsi
    SİMİTTTTÇİİİ 🤨

    Nasıl olur derken

    Annemden ağlaya zırlaya
    20 simit parası kopardım ve küçük tepsiyi
    Heyecanla pazar günün bekliyorum
    Bir çok kişinin evde pazar günü kahvaltıyı ailecek yaptığını biliyorum

    Sonra duydum fırından simit alıp satanlar 6-9
    Arası sıraya girip
    Kuyruk bekleyip
    Simit alıp
    Bağıra bağıra satmaya gidiyorlarmış
    Cumartesi gecesi uyumadım
    Heyecandan gidip simit satacağım diye
    Saat kaç oldu bilmiyorum çünkü Saat evin içinde salonda

    Tepsiyi kaptığım gibi üstünde tshirt altta şort
    Ayakda terledikçe ayağından kayıp çıkan terlik
    Koştur koştur fırına

    -YENİ SEKTÖR YENİ İŞ
    Simitçilik sektöründe ilk iş günüm
    Yuh o ne
    Sanki ordu var kuyruk değil
    Hepsi benden büyük abiler hatta bıyıklı sakallı amcalar
    Benim burdan simit almam mucize
    Hadi aldık diyelim bu adamlar benden büyük işi biliyorlar
    Rekabet fırında başladı
    Kavgalar
    Dövüşler
    Sıraya kaynak olmalar
    Tepsiyle kafaya vurmalar

    Ortalık bir birine karışşa iyiden iyiye emin im arada domates gibi ezilir salça olurum

    AAaaAAAAAAAaaa !!
    Kepçe ilkerin abisi
    Canım abim en sevdiğim abim
    Fırında çalışıyor
    Abi abiii Mustafa abi

    Abi ben simit almaya geldim bekle 5 dk sonra çıkar simit alırsın
    Ver sen tepsini bana ben çağırırım seni
    -Kaçtane ?
    -Bukadar param var abi 🙄
    -22 yapar hadi 3 de benden 25 yapsın 😆
    - İşte ozaman anladım sen birşey yapmak istediğin zaman mutlaka destekleyen insanlar olduğunu

    -Tepsiye simitler dizilmiş bi işaret gel al diye
    Aralardan sıvışarak gidip aldım tepsiyi tutmak ne mümkün simit yeni çıkmış tepsiye dizilince tepsi ısınmış
    el kadar çocuğum ne bilim ben
    Mustafa abi öyle olmaz
    elde taşınmaz o
    al şu havluyu katla başına koy
    tepsiyide havlunun üstüne koy
    bi elinle şurdan tut
    elin acırsa öteki elinle değiştir
    biraz sonra soğur zaten dedi
    -HADİ HAYIRLI İŞLER
    Bismillah dedim aldım simitlerimi çıktım fırından köşeyi döndüm tecrübesizlikden aval aval yürüyorum
    Yürü yürü derken
    Bi ses duydum ses uzakdan geliyor ama gür
    -SİMİTÇİİİİİİİİİİİİİ
    SICAK SICAK TAZE TAZE

    Birşeyleri eksik yaptığım belliydi
    Bende bağırmaya başladım
    SİMİTÇİİİİ
    SİMİTÇİİİ DİYE

    Biri çıktı lan simitçi gel buraya ver iki simit
    Buyur abi
    2000 yetermi. Bereket versin abi

    2 O abiye
    3 bu ablaya
    5 şu eve derken
    Simitleri sattım 3 saat içinde döndüm geldim eve para sayıyorum
    Keyifli keyifli
    -Annem gördü naptın oğlum
    -Sattım geldim anne
    -Oğlum sen çalışma gerek yok daha yaşın kaç el kadarsın
    -Olmaz anne çalışacağım çalışmayı seviyorum !!


    Ohhh tamam dır işi çözdük
    Okula başlayana kadar simit sattım
    Part time işi full time A çevirdim

    Artık sabit hergün kapısına poşet asıp simit bıraktığım müşterilerim oldu
    Artık veresiye bile verdiğim müşterilerim vardı
    Artık günde 3-4 posta simit almaya gidiyordum fırına işleri büyüttüm fırının en iyi sokak simitçilerinden olmuştum .
    -ANNEM
    Gözün Aydın baban geliyor dedi
    -Ben kendimden geçtim gözler sulandı
    Özlem sona erecek BABAM geliyor
    O siyah beyaz fotoğrafıyla uyuduğum BABAM GELİYOR .
    -Ne zaman ?
    -2 gün sonra
    Şimdi söyleyin bana babasının
    Fotoğraflarıyla uyuyan çocuk o 48 uyurmu hiç ?
    -Evet uyumadım son demlerime kadar
    Ama uyuya kalmışım 😞

    Annemle uyurdum hep nasıl olduysa bi uyandım sabahın 8-10 u gibi felan
    günlerden hangi gün hatırlamıyorum ama çok geç değil çok da erken değil
    normal kahvaltı saatleri
    Sağımda annem solumda bıyıklı bir adam 🙄
    İçinde bir heyecan BABAM MI ?
    Hiç çaktırmıyorum uyandıgımdan habersizler derken annem uyandı kalktı kahvaltı hazırlığı yapıyor .
    Peşine mutfakdan gelen seslerden babam kalktı .
    ÖPTÜ BENİ 😭
    6 yaşına kadar babasını gördüyse bile hatırlamayan ben i 1992 senesinde öz be öz BABAM ÖPTÜ
    Ne yapacağımı bilemedim tek yaptığım ağlamak oldu içine içine kana kana ağlamak oldu .
    Durdum bekliyorum tecrübesiz im
    ne diyeceğim ne yapacağım ne der ne yapar ?
    BABAMM DA KALKTI  YATAKDAN İÇERİ GİTTİ .

    KALDIM YALNIZ DÜŞÜNÜYORUM NE OLACAK DİYE

    -MUTFAKDAN BİR SES
    -Oğlum gel bak kim geldi
    Kalk hadi kahvaltı yapacağız
    Herkes seni bekliyor
    Bak kim gelmiş ?

    1.BÖLÜMÜ BURDA BİTİRMEK SANIRIM UYGUN

    SİZLERDEN RİCAM  YORUMSUZ KALMAYIN OLUMLU YADA OLUMSUZ
    BİLİYORUM YAZIM,ANLATIM,İMLA HATALARIM VAR  BUNLARINDA NEDEN OLDUĞUNU DİĞER BÖLÜMLERDE DİLE GETİRMEYE ÇALIŞACAĞIM
    SAĞ KALIR YAZMAYA DEVAM EDEBİLİRSEM
    21.01.2020
    23:52
    Paketteki
    SON
    SİGARA İÇİLİYOR .....🚬
  • 168 syf.
    ·9 günde·Beğendi·8/10
    Genç Bir Doktorun Anıları

    1) Yazar Mihail Bulgakov tıp eğitimi almış bir yazar. Rus Bolşevik devrimi sonrası yazılmış bu kitap hikaye tarzında genç bir doktorun mezuniyet sonrası ilk iş deneyimlerini anlatıyor.

    2) Tecrübesiz bir hekimin ücra bir kasabada karşılaştığı vakalar ve uyguladığı yöntemler, yaşadığı korku genel itibariyle kitabın konusunu oluşturuyor. Kitaptaki olaylar ise Bolşevik devrimi döneminde geçiyor.

    3) Dil açısından süslü bir dil yoktu. Sade bir dil vardı. Sıkıcı olmayan gayet sürükleyici bir anlatım vardı.

    4) Tıp terminolojisine sıklıkla yer verilmişti. Ayrıca geçmişteki benzer hastalıklara uygulanan tedaviler ile şu anda uygulanan tedavileri okuyunca aradaki zaman ve gelişen teknolojiyi daha iyi anlayabiliyoruz.

    5) Tıp ve sağlık ile ilgili bölümlerde okuyan öğrencilerin tıbbi heveslerini artırmak için okumalarında fayda olduğunu düşünüyorum.
  • 592 syf.
    ·1/10
    Merhaba :) Yazarın Kitaplarini genel de tavsiye etmiyorum filozof nazarımda açıkçası o konudaki yazılarında iyi ama Islami eserlerle bütünlestirmiyorum yazdıklarının çoğu bu konuda genel de sakıncalı bunu bu eserinde anlatayim.

    Ha uyanıksanız okuyun yok popi guzel twitter sözleriyle okuyacaksanız ve onu pohpohlayan İslamoglu ve destekci zihniyetleriyle yine sonuç farkli gelir önünüze zira yanlışı kitapta görsenizde sallamasınız dikkat etmezsiniz .Çünkü kafanizdaki olumlu önyargılar yerine objektif bir bakış açısı koymanız gerekli.Kitabi yanlış bulmak kusur aramak için açmadım ama yanlışlar doğruları örtüyor.Doğrular da kendi kafasına göre mezhebine göre yorumlamış zaten yazar üzüldüğüm o oldu.Hani arastirmasak gelişigüzel okusak hiç farketmeyiz belki..Neyse.

    Bu kitapla ilgili maceram sahafta görüp aldim bide kiremit gibi :)Cidden güzelce oturup adamakilli okuyacam dedim kızım sen okursun hadi diye diye kendimi galeyana getirip başladım bide objektif okuyacam önyargı yasak kendime söz verdim. Velhasıl öyle başladık üstünde uyuduğum çok oldu bu eserin başim da hep zonkladı okurken kendime ödüller sunduğum oldu sabirlar çekip dualar ettigim kısımlar vs gemileri karadan yürütüp bitirdik en sonda cidden objektif olmaya çalıştım..Neyse anı defterine dönmesin buralar (:

    Şimdi inceleme yorum Manas destanı olabilir kızmayın benim tarzım böyle uzun lafın kısası yok uzunu var efendim istemeyen okumayarak kaybetsin banane :)

    Baktığımizda Alimlerin vaz ettiği menhecten yoksun olmayı tercih eden ya da isteyenler için hakikati arama yolunda bir vadiden diğerine savrulan günümüz gençliğinin bir sığınağı haline geldi Ali Şeriatî artık ya da entellektuel olma kaygısı olabilir. Meşhur deyimle “İslamcı gençliğin” takip odağı haline gelmiş Şeriati, dünden bugüne sorgulanamaz, ölçüye vurulamaz bir tabu olma yolunda da ilerliyor hızlı bir şekilde. İslamîleşme adı altında, gün geçtikçe alternatif gibi duran bir İslam modeline doğru hızla ilerleyen topluma dönüp bir baktığınızda sormadan edemiyorsunuz tabi haliyle: Nedir bu Ali Şeriatî ve ne ihtiyacımız var bu şahsa dini anlamak yolunda?”: Ali Şeriati gibi birazdan serdedeceğim üzere bazıları îmânî esaslarla ilgili olan problemli görüş sahiplerini her şeye rağmen okumamız gerektiğini savunanlar “iyisini alırız, kötüsünü ayıklarız” tarzında yaklaşabiliyorlar meseleye. Başlangıçta gayet masummuş gibi görünen bu tarz iddia ve söylemler belli noktalarda felakete sürüklüyor bizleri. Zira baktığımızda ekseriyetiyle ilmî bir alt yapıya sahip olmayan insanımızın eline bu gibi şahısların eserleri verildiğinde ortaya kötülüğün iyilik ve iyiliğin kötülük olarak algılanması gibi bir hengame çıkıveriyor.

    Bu, varacağı nokta itibarıyla garipsenecek bir durum da değil aslında. Siz doğru ve yanlışı ayırt edecek usulü, ölçüleri ve alt yapıyı vermediğiniz bir insana bu kavramları tarif etmesini, aralarını ayırt etmesini söylediğinizde o bunları sadece kendi aklının yettiğince yapmaya çalışacak. Böylece de ortaya birine göre gayet doğru ve normal olan bir sözün veya fiilin diğerine göre yanlış ve anormal olması gibi çelişik bir durum çıkacak.

    Bu durum tehlikeli olmakla birlikte bundan daha tehlikelisi de var efendim: Doğru ve yanlışın görecelileştiği bir toplumda hakikaten doğru olanın da kabul görmemesi. Bugün yaşadığımız hal de bu maalesef. Ali Şeriatî gibilerinin okunmasını savunan bazı kardeşlerimiz, düştüğü vartaları anlayabilirler umarım okurlar tek istediğim bu doğruyu söylemek ve görmek.

    KİTAP İNCELEMESİ

    Objektif söylüyorum Kitaba ilk baktığımda kapağı ve ismi beni rahatsız etti.Yani Ben bilhassa kim olursa olsun Muhammed kimdir?Gibisinden bir cümlenin kurulmasını doğru bulmuyorum bulmamalıyız da zira
    Ulema siyer ve meğazi kitaplarını yazarken böyle bir başlık değil atmak peygamberin sav ismini dahi yazmaktan çekinirdi.Benim buraya örnek olarak yazmama gerek yok.Oldukca saygısızca ne bir salavat-ı şerife mevcut ne Sahabelere(R.anhum) Ehli beyte dua mevcut kitapta.
    Ömer geldi ,Muhammed gitti ,Aişe konuştu......Ben okurken yaw ne okuyorum diye tekrar baktım masal kitabı mi bu? Masal karakteri felan mi bunlar ?Tövbe Ya Rabbimmm..Saygısızca ve edebe karşı bu durum kim ne derse desin ben peygamberimin sav adı anilinca normal basit biriymiş gibi konuşulmasına yazılmasına karşıyım.Evet bir insandı ama neticede peygamberdi ve bu tür ifadeler doğru değil.

    **Kitap efendimizin hayatından bahsediyor ama nasıl bir hayat?
    _Daha çok Şeriatının baskın olduğu peygamberi kendi kafasına göre yorumladığı Yine fanatık Şiiligini konuşturduğu sahabeyi tekfir edip farklı ithamda bulunduğu ehli beyte yakistirliamayan ifadelerin kullanıldığı bir eser diye özetleyebilirim alıntılarla daha iyi anlaşılır sanırım.Kitabının ön sözünde niyetinin “Bir Müslüman olarak değil tarafsız bir insan olarak Muhammed’in görüntüsünü sergielemek” olduğunu söyleyen İranlı düşünür Ali Şeriati’'nın bu sözüyle çok fazla çeliştiğini gördüm eserinde.Tarafsiz diyor ama Şiilik devrimi mesleki deformasyonunu iyi konuşturmuş açıkçası

    ***Allah Resulü’nü susmakla bir nevi hakkı saklamakla itham ediyor, yetmiyor birde akıl veriyor, oda yetmiyor, Hazreti Ali’nin başına gelenleri Hazreti Resûlullah’a attığı “suskunluk” iftirasına bağlıyor. Şeriati şoyle diyor kitapta;

    “Peygamber’in sorumluluğu çok kritik ve önemlidir. Ümmetin liderliğine en kabiliyetli ve büyük bir şahsiyet olan Ali’nin Peygamber tarafından ilan edilmesi, bedevî toplumun ve Arab kabilelerinin birliği ve genç ümmetin varlığının bekâsı için zaruri olan vahdetin bozulmasına sebeb olacaktır. Öte yandan Muhammed, Ali konusunda susarsa, acaba bir hakikati bir maslahat için feda etmiş olmaz mı? Ali’nin siyasî yalnızlığının, Muhammed’in yolundaki sertlik ve tavizsizliğinden başka bir sebebi mi var? Onun her taifeyi acılara boğan ünlü kılıç darbeleri, Muhammed’in emri ve Allah’ın rızasından başka bir şey için mi indirilmiştir? Ali’ye karşı beslenen kinler, Peygamber’in birkaç gün önce Mekke’de dediği gibi, ‘Allah’ın zatı ve Allah yolundaki sertlik’ten. Başka bir şeyi mi gösteriyor?

    Muhammed’in Ali hakkındaki suskunluğu, Ali’yi tarihte savunmasız hale getirecektir. Toplumun siyasî şartları, toplumsal yapısı, kabilelerin sınıfsal yapısı, çıkar çevrelerinin teşkilâtlanmış olması, şübhesiz Ali’nin mahrum bırakılmasını sağlayacağı gibi, onun İslâm’daki çehresini ters yüz edip değiştirecektir. Nitekim öyle de oldu.” 
    (A. Şeriati, Muhammed Kimdir, s.147)

    (Bu konuyla ilgili makale yazmıştım ya keşke burda paylaşabilsem bu olaya ornek olarak KIRTAS HADISESI olur. Şiilerin kendi uydurmalarının olduğu peygamberimiz sav vefat etmeden gerçekleşmiş bir olay bir nevi haşa adaletsiz ve haksızlık yaptıgini öne sürüp suskun oldugunu iddia etmeleri Ömer r.anh ve diğer sahabelerin tekfir edildiği bir hadise
    bkz= (Kırtas/ kagit kalem hadisesi)

    Devam ediyorum aynı eserin diğer sayfalarında:

    “Abdullah’ın oğlu sadece güvenilir kişidir, başka hiçbir şey değil. Ondan öne çıkan şey ne beyin, ne bilim, ne okul eğitimi, ne sanatçı tabiat, ne filozofça mantık, ne de olağanüstü zekâdır. Onda yalnızca koyu bir vicdandır.” 
    (A. Şeriati, Muhammed Kimdir, s.473) 

    “Özetle, onda vicdan akıldan daha güçlüdür. Beyni ümmî bir Arab erkeğinin beyni kadar basittir.”
     (A. Şeriati, Muhammed Kimdir, s.474)

    Şimdi burada yorum yapmak bile abesle iştigal açıkçası . Allah’ın “Habibim” dediği zata bu kelimeleri kullanan ve bu kelimeleri kullanan zata muhabbet eden her kim varsa Allah onlara adalet etsin yani zira ne kalbim kaldırdı kabul etmeye ne aklım ! 

    devam ediyorum yazmaya:

    “Muhammed şimdi ekonomik hayat bakımından müreffehtir. Çok çocuklu fakir amcasının evinde sıkıntı çeken yoksul genç şimdi Mekke’nin zenginleri arasında yer alır. Sınıf değiştirmiş emburjuvaze olmuştur.” 
    (A.Şeriati, Muhammed Kimdir, s.147) 
    (Yani Şeriati, Allah Resûlü’ne “burjuvalaşmış” diyerek hakaret ediyor birnevi bana öyle geldi.)

    Adam sosyalist olunca, dil ve diyalektik de ona göre, Peygamberi ifade de ona göre. Emburjuvaze sosyalist literatürde şöyle geçiyor ;

     “İşçi sınıflarının sanayileşme süreci içinde faydalandıkları sosyal siyasetin tedbirleri ile yukarı doğru içtimaî hareketliliğe ve orta sınıflaşmaya, orta sınıfların hayat tarzına kavuşmaları.”

    Ve son bir tane… Allah Resulü’ne “Arab padişahı” demekle kalmıyor, Efendimizin hanımlarına, annelerimize de hakaretvarı ifadeler geçiyor yine öyle gördüm :

    “Peygamber hanımlarının hoşnutsuzluğunun diğer nedeni, İran hüsrevlerinin, Roma kayserlerinin ve hatta Yemen, Gassan, Hire ve Mısır padişahlarının karılarının görkemli saraylarda yaşayıp dans, şarap, eğlence ve kumarla iç içe olduklarını duymuş olmalarıydı. Hâlbuki bunlar da Arab padişahının karılarıdır ve aylar geçmesine rağmen mutfaklarının bacasından duman tütmemiştir. 
    (A.Şeriati, Muhammed Kimdir, s.508)

    Benim dikkatimi çok çeken bir alıntıyla devam ediyorum;

    "İslam, tek kelimeyle, dünyanın çok boyutlu olan tek dinidir. Topluma uyguladığı güç tek yönlü değil, çok boyutludur. Hem de birbirine karşıt olan boyutlar. Bireyin ve toplumun duygu ve düşüncesine değişik ve hatta birbirine zıt yönlerde uygulandığı için doğal olarak topluma bu güçlerin geleceği üzerinde daima dengeli bir yön kazandırır. Bunun sonucu olarak saptırıcı bir güce dönüşmesi ve toplumun doğru yönden sapması imkansız hale gelir. Böyle bir ilkeyi nasıl keşfettim? Her dinin tanınması, izlenmesi için gereken yolu takip ettim. Yani Allah, Kur’an, Muhammed, özel olarak eğittiği ashabı ve Muhammed’in Medine’sini tanıyarak ve karşılaştırarak. Çünkü Muhammed, dünyada kendi toplumunu bizzat inşa edip yöneten tek peygamberdir.

    İslam’ın bu beş boyutu ilmî ve mantıkî olarak incelenip mukayese edildiğinde bu hakikat açığa çıkıyor: Allah gerçek bir Janustur. İki çehreli tanrı! Yehova çehresi, Teos çehresi. İki seçkin ve çelişik sıfatı “Kahhar” ve “Rahman”dır. Yahova gibi intikamcı, müstebit, cebbar, mütekebbir ve azabı şiddetli olan, muhteşem arşına yaslanmış, melekût örneklerine bürünmüş, makamı fizikötesidir, onun dışındaki her şey mutlak saltanatının hükmü altındadır. Aynı zamanda Teos gibi “Rahman”, “Rahim”, “Rauf” ve Gafûr” dur. Yeryüzüne inerek insanla, topraktan olan halifesi ve akrabası ile dostluk bağı kuruyor. Onu kendi suretinde yaratıyor. Onu kendisi gibi yapacağı müjdesini veriyor. İnsanla öylesine samimi ve dost oluyor ki ona şah damarından daha yakın olduğunu açıklıyor.”
    (Ali Şeriati, İslam Nedir Muhammed Kimdir? 573_574)

    Bir Müslüman Yüce Allah’ı nasıl olur da bir puta benzetebilirdi? Üstelik de “gerçek Janus” diyor Yani tevili mevili yok (Janus ifadesi icin bakiniz)


    Azıcık akaid ve ilmihal bilgisi olan bir Müslüman, Allah Azze ve celle sıfatlarından birinin “Muhalefetün lil-havadis” olduğunu bilir Türkçe mânası: “Yüce Allah yaratılmış, sonradan olmuş hiçbir varlığa benzemez” demektir

    Şeriatî’nin dile getirmek istediği maksut mana açık aslinda . Ancak bu manayı dillendirebilmek bir Müslüman şuuruyla temel akidevî esasları yıkmadan olmalı değil midir? Bir yanda Cenab-ı Hakk’a en ufak cisimliği vehmettirecek şeyleri izafe etmekten sakınan bütün bir ümmet, diğer yanda bir noktayı tespit ederken teşbîhî bir üslupla Allah (azze ve celle)’ı çift çehreli roma putuna benzeten(Jasus ifadesi), bu ismi Allah (azze ve celle)’a ıtlak edebilen Ali Şeriatî haydaaa o kelimeye ansiklopediden bakınca çok şaşırdım . Şu sözlerin ucunun küfre kadar varacağını söyleyebiliriz ama kendisini tekfir etmiyorum yanlış anlaşılmasın.Ben derdim yanlışın görülmesi dikkat edilmesi.

    Ne zannediyoruz ya? Allah (azze ve celle) cafcaflı cümleler kurabilme uğruna dileyenin dilediği şekilde istediği şeye benzetebileceği, dilediği ismi ve vasfı kendisine ıtlak edebileceği bir zat mıdır haşa ? Bir Müslümanın böyle bir fecaati savunması mümkün olabilir mi ya? Anne babamız gibi yakınlarımız hakkında azıcık da olsa nahoş bir manayı barındıran bir söz söylendiğinde gücenen bizlerin Allah (azze ve celle) inancı ne zaman bu kadar zayıfladı? Hani biz Allah (azze ve celle)’ımız için yaşıyorduk? Nerede bu dinin namusunu muhafaza etme gayreti? Hani nerede gayret-i imaniyye ve hamiyyet-i İslamiyye? Bu noktalardaki aldırışsızlığımıza bakılacak olursa bu kavramların bizim dünyamızı terk etmesinin ardından hayli uzun yıllar geçmiş gözüküyor ki kimse doğru düzgün takmıyor heryerde destekçileri var.

    Kitapta öyle bisey gördüm ki ben bu kısım da abdest aldığımı hatırlıyorum sinirlendim ve baya üzüldüm ya belki inanmayacaksınız ama cidden kabul edilemez bisey eserden yazıyorum buyrun;

    "İslam ordusu ilk defa en çetin savaşlarından birinden dönüyordu, gururlu ve muzaffer olarak” Gurur!? Bu çok çirkin bir huy ve özelliktir." (S. 42)

    " Uhud Harbini anlatırken şöyle diyor: “Osman firar etmişti, Ömer ve Ebubekir ortalıkta görünmüyordu” (s. 65)

    Burda su kısım önemli okudugum bu kitapta Ebubekir hoca aslında gerçek yüzünü ortaya çıkarıp söylemiş zatın kendini gizlemeyen yüzünü aslında buyrunuz efendim;

    Ali Şeriati’nin kendine özgü bir fars milliyetçiliği görüşü vardır. Sahabeden Hazreti Ebubekir (Radıyallahu anh), hazreti Ömer (Radıyallahu anh) ve hazreti osman (Radıyallahu anh) hakkında kullandığı ifadeler, klasik şii yaklaşımının Şeriati’nin düşüncelerine etkisini bariz bir şekilde yansıtmaktadır.
    (Ebubekir Sifil, Sana Dinden Sorarlar, s. 589)

    Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in diliyle övülen ve ashabın en büyüğü olan Hazreti Ebûbekir, Hazreti Ömer ve Hazreti Osman (Radıyallahü anhüm) hakkında söyledikleri de şöyle:
    “Ebûbekir… ihtiyar, yumuşak, her işi basite alan birisidir. Tehlike dolu toplumsal, siyasal mesuliyet, böyle bir ruhsal yapıyla bağdaşmaktan daha ciddi ve önemlidir.”

    “Ömer… yenilikçilik özelliği yoktu… düşünce açısından zayıftı… itikadî ve fikrî bir mevzu sözkonusu olduğunda çok güçsüz görülüyordu. Kendisi de devamlı düşünsel alandaki hatalarını itiraf ediyordu.” (s: 317)

    Osman… görüş açısı dünya görüşü dar ve zayıf birisidir. Peygamberle yaptığı işbirliği sırasında kimse onun en ufak bir üstün ve fevkalâde iş yaptığını görmemiştir. İslâm’ın öz ruhunu, derinliğini, sınıfsal yönelimini hissedememiştir. İslâm’ı, “şiarlar” ve İslâm rehberini “şiarları yücelten”den başka bir şey olarak niteleyemiyordu. Servet ve süse, kavmine ve kendine düşkünlüğü, büyüklere ve altına, güç ve kan sahiplerine saygıda bulunma, onun ruhunda o kadar güçlüdür ki, onun ahlâkî bağı, İslâm’dan daha çok cahiliyeye yakın ve iç içedir. En büyük tehlike, tehlikeli ve güçlü Beni Ümeyye hanedanına mensup oluşudur. Kuşkusuz O’nun böyle bir ruhsal yapı ve görüş açısıyla, bu uyanık, layık İslâm maskesi takmış güçlü düşmanların elinde bir “sadık uygulayıcı”dan başka bir konumu olmayacaktır. (s: 318)

    2- Bir gurup ashabı Hazreti Ali (Radıyallahü anh) aleyhinde olmakla suçlayıp sonra Hazreti Ebûbekir (Radıyallahü anh) Efendimiz’e şöyle dil uzatıyor:
    “…bu grupla Ebu Bekir’in cahiliyedeki özel ilişkisi tamamen belirgindir.”
    “… Ebu Bekir bu gizli grubun seçkin şahsiyetidir.”
    Hz. Ebûbekir (Radıyallahü anh) güya arap köleleri serbest bırakmak için şöyle bir tavsiyede bulunmuş:
    “Allah bize bir çok acem köle bağışladığı için, arabı köle olarak kullanmak gerekmez.”
    Bu iftiradan sonra lafı dolandırarak, Hazreti Ebûbekir Efendimiz’i câhiliyenin eksik terbiyesiyle suçluyor:
    “…bunlar gibi düşünce ve duygusundaki birçok zaaf noktaları, İslâm’dan öğrendiği üstün faziletlere karşılık, geçmişteki terbiye etkilerini hatırlatıyor.” (s: 321)

    3- Hazreti Ali (Radıyallahü anh)’a karşı gizli bir grup oluşturulduğunu anlattıktan sonra, bu hareket içinde olanları ki bunlar başta Hz. Ebûbekir (Radıyallahü anh) olmak üzere Aşere-i Mübeşşere’den olan zatlar oluyor- bu grubun tavrını şöyle ifade ediyor:
    “Ali’ye karşı beslenen kinler.”
    Ya bu kadar da Hz.Ali üzerinden gidilmez bakılmaz ya bütün sahabelere yüklenme durumu var suçlu bulma.

    4- Sıra geliyor Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’e Güya Peygamberimiz Hazreti Ali (Radıyallahü anh)’ın üstünlüğünü açıklamayıp susmuş:
    “Muhammed’in Ali hakkındaki sükutu, onu tarihte savunmasız bırakacaktır.”
    Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’i suçlamaya devam ediyor:
    “Acaba Muhammed, ….Ali’yi kollamayacak mıdır? …sükutuyla …o acımasız tarihin eliyle paymal etmiyecek midir?”

    “…nitekim öyle de oldu. Onu tarihte en kötü adam olarak tanıttılar.” (s: 322)
    Bu da tarihe iftira. Tarihte Hz. Ali Efendimiz en kötü adam olarak mı tanıtıldı?

    5- Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) cennetlik olduğunu müjdelediği zat hakkında kullandığı ifadeye bakın:
    Abdürrahman bin Avf …mal severliği süse düşkünlük huylarını, câhiliyeden kendisiyle birlikte taşımaktadır. “Menfaat” ile “hakikat” onun gözünde ayrılmaz bileşik ve birbirinden ayırt edilmez bir olgudur.
    (s: 323)
    6- Meşhur Gadir Hum hadisesini anlatırken, tarihe iftira ettiğini düşünüyorum yine
    “ashab Ali’ye biat etti” diyor. (s: 323)
    Bunu söylemekle farkında olmadan öyle bir açık veriyor ki, demeyin gitsin efendim Bi kere Gadir Hum hadisesi Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) zamanında olmuştur bütün ehli sünnet kaynaklarında belirgindir. Peygamberimiz hayattayken Hz. Ali’ye biat edilmesi bahis mevzuu olur mu hiç! Yani şaşırdım.

    7- Resulüllah (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in hastalığı anında sefere çıkmak üzere olan Üsâme ordusundan bahsederken şöyle diyor:
    “Ebûbekir ile Ömer sıradan asker idi. Bu mesele onların ağrına gidip, açıkça Üsame’nin komutanlığına itirazda bulundular.” (s: 324)
    Bu söz bir acem yalanı olup gerçek tamamen tersi. Üsâme Hazretleri genç ve tecrübesiz olduğu için başka bir kumandan tayininin daha uygun olacağını söyleyenlere Hz. Ebûbekir (Radıyallahü anh); “Ben, Resûlüllah’ın tayin ettiği kişiyi kumandanlıktan alamam” diye cevap vermiştir. Hatta Hz. Üsâme at üzerinde olduğu halde kendisi yaya olarak onu Hazreti Resûlüllah’in tayin ettiği kumandan olarak uğurlamış, Üsâme (Radıyallahü anh) bundan sıkılıp ata onun binmesini isteyince de; “Allah yolunda birazcık da bizim ayağımız tozlansa ne olur” diye cevap vermiştir.
    (Müslümanların tarihi ihsan süreyya sırma)

    8- Vefatından önce herkese hakkını vermek isteyen Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in şöyle söylediğini yazıyor:
    “Ey halk, kimin sırtına kırbaç vurmuşsam… kime küfür etmişsem…” (s: 329)
    Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)e olan bu kısmi anlamadım haşa farklı bir itham mı var diye düşündüm.
    9- Hazreti Ömer’in, Ashâb-ı kiramın diğerleri gibi Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in yolunda canını feda etmekten çekinmeyeceğini bütün müslümanlar bilir. Ama Ali Şeriatî, Peygamberimiz’in ömrünün son saatlerinde bir şeyler yazmak istemesi üzerine, Hz. Ömer’in Peygamberimiz hakkında şöyle söylediği yazıyor
    “Bu adam savsaklıyor.” (s: 333)
    10- Bütün tarihlerin yazdıklarına göre, Peygamberimiz, başı Hz. Aişe validemiz’in göğsüne yaslanmış olduğu halde vefat etmiştir bildiğiniz gibi. Şeriatî ise tarihe yalan bir not düşerek bu son hali vebyine Siiligi konuşturup şöyle anlatıyor:
    “Ali, Muhammed’in başını göğsü üzerine aldı.” (s: 336)
    (Görüldüğü gibi, kitap boyunca Hazret kelimesini kullanmamakta ısrar ediyor bi ara kalemle başlarına hz. r.anh r.anha yazdigimi hatirliyorum)
    Kitapta cok örnek var bu kısımlari yazabildim şimdi dikkatimi çekti.Zoraki bitirdim velhasıl

    Kitabı Ilminiz yoksa okumayın efendim Tek gayem bu kendisini tekfir ettiğim de yok.Tavsiye etmiyorum.
    Sizlere iyi okumalar selametle :)
  • 281 syf.
    ·4 günde
    25 Aralık 2019 Çarşamba
    22:00

    Colette...

    "Yazmak! Yazabilmek! bu ne demektir, bilir misiniz? Beyaz bir kağıt önünde uzun uzun hayale dalmak, rüyada gibi bir şeyler karalamak, siyah bir mürekkep lekesi etrafında dolaşan, tam yerini bulamadan bir kelimeye saplanıp kalan, onu hayali bir böcek, kanatlanmış bir kelebek, peri halinde, okunabilir bir kelime şeklinden çıkarıncaya kadar tırmalayan, oklarla dolduran, antenlerle, pençelerle donatan kalem oyunlarına dalmak...

    Yazmak... pencerenin gümüş hokkadaki akisleriyle dalgınlaşan, havada kalan bakıştır, - tatlı bir ölüm, kağıdı karalayan eli doldururken yanakları, alnı saran ilahi bir ateş. Bu aynı zamanda geçen saatleri unutmak, sedirin bir köşesinde uyuşup kalmak, bir yaratma sefahati içinde yüzmektir; insan bu sefahatten bitkin, sersemlemiş, ama mükâfatını da bulmuş bir halde, abajurun altına sığınan, küçük ışık yuvarlağı içinde el değmemiş kağıda ağır ağır boşaltılan hazinelerin sahibi olarak çıkar.

    Yazmak! insanı baştan çıkaran şu kağıt parçasına bütün samimiyetini çılgınca dökmek, çabuk çabuk, o kadar çabuk dökmek ki, kendisine yol gösteren sabırsız Tanrı'nın yıprattığı el bazan yetişeceğim diye çabalar durur, nefes nefese kalır... Sonra, ertesi gün, hummalı bir saatte bir mucize gibi yeşeren altın dalın yerinde, kuru bir böğürtlen, açılmamış bir çiçek bulmak...

    Yazmak! işi gücü olmayanların hem zevki, hem ızdırabı! Yazmak!... zaman zaman, yazın duyulan susuzluk gibi şiddetli bir ihtiyacı - yazmak, tasvir etmek ihtiyacını- yakından duyuyorum. Bu esneyen, çift katlı ucun altında parıltılı, görünmesiyle kaybolması bir olan, insanı saran sıfatı yakalayıp yerine koymak için, yine kalemi elime alıyorum... Bu kısa süren bir buhrandan başka bir şey değil, - kabuk bağlamış bir yaranın kaşınması gibi bir şey."

    (Avare Kadın; sayfa, 14-15)

    Colette, yirmi yaşında genç bir kızken, hayattaki karşı cins tecrübeleri de henüz çok azken evlerine yılda üç dört kez gelmeye başlayan yazar olmaya çalışan, edebiyat girişimcisi Henri Gauthier-Villars'ın iltifatları, edebiyat konuşmaları ve hareketli yaşamına aldanarak evlilik teklifini kabul ederek kendinden 15 yaş büyük bu erkekle aynı evde yaşamaya başlar, kocası 35 yaşındadır, sosyete çevresinde çapkınlıkta sınır tanımayan, gösteriş toplantılarının adamıdır, lakin kötü bir yazardır biraz ün yaptığı için kendi adını kiralayan bir yazardır başkalarının yazdıklarını kendininmiş gibi piyasaya sürüp insanların sırtlarına basarak yükselen bir düzenbaz...

    Ne var ki işler iyi gitmemekte ve onun yanında çalışan paralı yazarlar bir bir ayrılmakta, yirmi yaşında köylü güzeli Colette'nin parlak zekasına güvenip evlenerek de yatırımını yapan Villars Colette'ye bir şeyler yazması için diretir, doğanın içinden çıkan Colette için de yazmak çok zor bir eylem olmaz kalemi hokkasına batırır ve yazar, yazar, yazar taslak metni kocasına verir. Kitabın adı  "Claudine" eşi taslağı okur ve kitabı çok "kadınsı" fazla betimlemeli, sade bulur onun isteği entrika ve maceradır, Colette hayal kırıklığına uğrar taslak bir köşeye atılır, bir gün tekrar hatırlanana kadar biz Colette'nin betimlemeli anlatımına bir göz atalım:

    " Dün, Menton'da, bahçeler içinde uyuya kalmış bir aile pansiyonunda, kuşlarla sineklerin, balkondaki papağanın uykudan uyanışlarını dinliyordum. Sabah rüzgarı palmiyeleri, kuru kamışlar gibi sallıyordu, geçen yıl, yine böyle bir sabah vakti dinlediğim o sesleri, bütün o musikiyi tekrar işitir gibi oldum. Ama bu yıl, papağanın ıslığı, yükselen güneş içinde eşek arılarının vızıltısı sert, iri yaprakları kımıldatan meltem, bütün bunlar geriliyor, benden uzaklaşıyor, üzüntüme piyanoda refakat eder gibi, sanki mırıldanıyor, kafamdaki sabit bir fikre, - aşka- sanki pedal vazifesini görüyordu..."

    Avare Kadın, sayfa 247

    Günler geçer gider, başarısız yazar olan kocanın işleri daha da kötüleşen bir vaziyete bürünür, eve haciz gelir çekmecesi boşaltılan masa da "Claudine" tekrar göze çarpar, ikisi başbaşa verip bazı düzeltmeler yaparak ya da adamın istediği yönde düzenlemeler yapılarak baskıya gönderilir, inanılmaz bir şekilde "Claudine" arka arkaya baskılar yapmaya başlar, Paris'i çalkalayacak kadar üne kavuşan kitabın yazarı kısmına Colette değil onu kullanan kocası yer alır ve kocasının sahte ünü gün geçtikçe artar. Colette'nin haberi olmadan ikinci kitap için 25.000 frank avans alan kocası ormanın içinde bir ev satın alır, maksadı eşi daha rahat ve daha hızlı eser üretsindir. Ama Colette istediği verimi göstermez paranın ihtişamlı cazibesine kapılan adam, Colette'yi bazen odaya hapseder ve istediği kadar sayfa üretene kadar da onu orada bırakır. Bu şekilde Claudine serisi dört kitaba kadar çıkar, ve artık bir marka olmuştur her yerde o vardır. Ama Colette gizli yazar olma düşüncesinden iyice rahatsız olmaya başlamıştır artık..

    Bir gün bir davette bir kadına ilgi duyar Colette kocasına da durumu açıklar, kocası her durumu ticari bir eda ile ele aldığı için bu durumu adeta teşvik edici şekilde normal bulur, Böylece Colette'nin ilk kadın sevgilisi ile sadece şehvet boyutunda olan ilişkisi başlar, lakin kocası da aynı kadınla Colette'yi aldatmaya başlar bunun farkına varan Colette bu durumun ağırlığını yazdığı bir Claudine serisinde açığa vurur, artık kocasınına olan soğukluğu gittikçe artmaktadır ama başka erkeklere değil başka kadına yönelerek "erkekler böyledir, hep böyle yaparlar" algısını hemcinslerine sığınarak kıracaktır, kitaptan da şehvet-arzu üzerine olan bir parçayı buraya aktaralım;

    "Onun olmakla iş bitseydi! Ama yalnız şehvet mi var... Şehvet aşkın o uçsuz bucaksız çölünde, kızgın ve küçücük bir yer tutar, öylesine kızgın ki önce ondan başka bir şey görülmez: ben onun parlaklığı karşısında dünyayı görmeyecek kadar tecrübesiz bir kız değilim. Ne kadar süreceği belli olmayan bu ateşin etrafi meçhuller, tehlikelerle çevrilidir.... Sevdiğim insan, benim için yanıp tutuşan adam hakkında sanki ne biliyorum? Kısa süren bir sevişme faslından, hatta uzun bir geceden sonra, kendimize geldiğimiz zaman, birbirimizin yanında, birbirimizle yaşamak icabedecek. O ben de bulduğu ilk kusurları cesaretle belli etmemeye çalışacak, ben de onda bulduğum kusurlara göz yumacağım, mağrur olduğum için, utandığım için, acıdığım için, - belki de daha çok bu kusurları beklediğim, onlardan korktuğum için, onları görmemek elimden gelmediği için... "

    Avare Kadın, sayfa 243.

    Colette'nin son ve en uzun kadın sevgilisi ona kitapları kimin yazdığını bildiğini ve artık kendi adını kullanması gerektiğini söyleyerek ona cesaret verir, Colette gider ve bu durumu kocasına açıklar son Claudine kitabına ikisinin adının yazılmasını önerir, adam "bu bir saçmalık, kadın yazarları kimse okumaz, kabul edilebilir bir şey değil bu senin söylediğin" diye reddetti bunun üzerine Colette artık köle olarak yazmaya son verir eline kalemi almaz yeni hobi alanları bulur pondomima, müzikholler de vakit geçirmeye başlar, kendi parasını kazanmaya başlar. Kadın olarak varlığını kabul etmeyen tüm erkeklere var olan öfkesini Claudine serisinde kadını ön plana çıkararak gösteren Colette onu yatırım aracı olarak kullanan eşine söz geçiremediği için boşanmadan önceki son zamanlarını kadın sevgilisi ile beraber Paris dışında aylar süren turneler ile geçirir, bu arada kocası ise Colette'nin yazarlığını kaybettiği için kısır bir döneme geçer borçlar artarak katlanır, alışık olduğu burjuva yaşam tehlikeye girer bunu üzerine Colette'den habersiz Claudine serisinin tüm haklarını ömür boyu bir yayınevine sadece 5 bin frank karşılığında devreder, bunu turnede bu yayınevi sahibi tarafından öğrenen Colette son bir konusma için kocasının yanına döner ve ona şöyle seslenir:

    "Claudine" bendim sen benim çocukluğumu, düşüncelerimi, anılarımı yok ettin. Claudine sana kölelik ettiğim yıllardı, ruh hallerimdi...
    Claudine benim çocuğumdu sen o çocuğu öldürdün Claudine artık yok Claudine öldü..."

    Ve ardına bakmadan çekip gider, kendi parasını kazandığı ise müzikholle geri döner sahneye yarım saat kalmıştır, valizinde boş bir defter bulur bu Claudine'i yazdığı defterlerin aynısıdır. Kalemi hokkasına batırır ve yazmaya başlar yazar, yazar, yazar...

    Ve o sayfalar baskıya gider, ciltlenir elimizin altına Fransızcası "La Vagabonde" Türkçesi "Avare Kadın" olarak gelir. Şimdi bu kitabı okumaya başlayabilirsiniz...

    Son olarak bu kitabı başucu kitabı yapan
    ve beni Colette ile tanıştıran çok sevdiğim Ahmet Cemal'in Kıyıda Yaşamak kitabından bir bölüm ile bitiriyorum.

    "Ben paranın romanını hiç yazmadım. Bana hep onun acı gerceklerini yaşamak düştü. Param olduğunda, çevremde kimde olmadığını hissettiysem, gücüm oranında verdim. Hep bu ahlakla yaşadım. Şimdi ise, ileri sayılmayacak bir yaşa rağmen, artık yolun sonuna geldiğimi biliyorum. Daha yapmak istediğim belki çok şey var. Ama ben, artık çok yoruldum. Daha çok şeyler yapmamı, başladığım ve başlattığım pek çok şeyi bitirmemi bekleyen güzel insanlar var. Asıl onlara borçlu kalacağım. Beni bağışlayacaklarını umuyorum.

    Günlerden bir gün, beni bir sigorta hastanesinin odasında ölmeye yatırdıklarında ya da bir yerlerde yaşamını yorgunluktan kendisi noktalamış olarak bulduklarında - Colette'in dediği gibi, artık şöyle gözlerden uzak, külrengi, sessiz sedasız bir ölümü arzuluyorum- bu dünyadan paranın savaşını yitirmiş, ama sanırım kendini ucuzlatmamayı başarmış biri olarak çekip gideceğim ve benim romanım, zaten son satırına kadar yaşanılarak tüketildiği için, hiç yazılmayacak .."

    Colette ve Ahmet Cemal kendilerini ucuzlatmamış değerlerdi, özellikle Colette erkek esaretine ve hakimiyetıne son verip yüzyıl öncesinde başkaldıran kadın ve Fransa'nın en çok okunan ve tanınan kadın yazarı olarak birçok kadın hareketinin öncüsüne ilham ve güç kaynağı olmuştur... O kendisine biçim veren ve istediği kalıba sokan başta kocası daha sonra tüm baskıcı erklere karşı koymuş kendi hayatını kazanmış bir kadındı..

    Colette...
  • Unutmaya mı başladın sen öğretmenim?! Mazisini unutan bir insan, tecrübeyi reddedip kendini umutsuz ve keşmekeş bir atinin kollarına bırakmış demektir. Seninki bundan ziyade, alışılagelen sisteme uyguladığın kesintisiz ve korkusuz başkaldırıdan dolayı düşün(e)memeye ve hatırla(ya)mamaya ve unutmaya başlamandır..!

    Hatırla öğretmenim!

    Liseye yeni başlamış bir genç.Yeni bir şehir, yeni insanlar, yeni umutlar, yeni yeni'ler...

    Köyde büyümenin verdiği saflığı ve masumiyeti yüreğinin en derininde hisseden ve gizleyen bir genç. Çocukluğunu ortaokul sıralarında kaybetmiş bir genç. Mesleğine bütün zerreleriyle bağlı bir genç... Hatırladın mı öğretmenim?

    Gel hatırlayalım o genci, bulunduğumuz zamandan 2008'e gidelim...

    Öğretmen olmayı çok isterdi . Daha çok küçükken, ilkokul sıralarında, yüreğinde bir sevda gibiydi bu meslek.

    Her isteğin bir bedeli vardır. Bu isteğinin bedeli, ona ulaşmasını engelleyen (canlı-cansız) herşeyi hayatından çıkarmaktı. 14 yaşında, tecrübesiz ama umutlu bir genç, bunu başarabilecek miydi?



    Bazı kararlarımız bizim kendi irademizin çok öncesinde verilir. Bu gençte de aynen böyle olmuştu. O yıl, hem bilgisel hem maddi hem manevî imkânlarının en kısıtlı olduğu yıldı onun için. Karar verilmişti bir kere! Bu kısıtlamalar onu durduramadı, bilâkis zorlukların nicelik ve nitelik olarak artışı ile onun azminin artışı doğru orantılı idi.

    9. Sınıfta, 4 yıl sonra gireceği YGS sınavına hazırlık için, kaynak kitabı yoktu. Öğretmeninin çözdüğü örnekleri aynen yazar ve çalışırdı. O yıl çalışma odası vardı ancak bir çalışma masası yoktu. Rabbi Rahim (c.c), meşru bir hedefte masumiyet ve fedakârlık olduğu vakit bir sürü hayırlı kapı açar. Dayısının vesilesiyle kaynak kitapları olmuştu. Yıl bitti nihayetinde...

    Doğuda birçok aile geçimini sağlamak için ve bulunduğu yer maddi açıdan sıkıntılı olduğu için mevsimlik işçi olarak çalışır. Bizim genç de orta gelirli bir aileye mensuptu. Ders çalışmada olduğu gibi bu tür işlerin de hakkını vermek için elinden geleni yapardı.

    O yıl ikilemde kaldı. Yazı tatil olarak göremezdi zaten, böyle bir lüksü yoktu çünkü. Ama ders çalışmak için kendi şehrinde kalması gerekiyordu. Baskıya dayanamayınca kitaplarını da yanına alıp hem bağda sulama yapmaya hem de ders çalışmaya karar verdi. Sonraki yıl, yani 10. sınıfta yaşadığı şeyler 9. sınıfa benzer olduğu için seni yormak istemiyorum öğretmenim. Sadece gencimizin çalışma ortamından ve koşullarından bahsedeceğim...

    Çalışma odası vardı, biliyorsun. Eski ve kışın soğuğu yazın sıcağı emen bir oda. Burda odanın daha doğrusu evin eski yapı olmasının etkisi var. Ama ,yaşadığı yere uyumundan olacak ki, kışın soğuğundan daha çok etkilenirdi, yazın sıcağına göre(belki de bünyesi öyleydi). Bir an, o zamanlar onun yanında olduğumu ve o halini görüp sana anlattığımı farzet ve o anı hisset öğretmenim: Eski ve çoğu yeri eşya ile dolu bir oda. Odanın ortasına yakın bir yerde, ütü masasında, eski ve maviliği yok olmaya yüz tutmuş bir sandalye üzerinde bir genç ders çalışıyor...Üzerinde soğuğu hissetmesin diye bir battaniye var ama o zaten derse geçtiği vakit dünyayı unutuyor. Belki de ders çalışmak onun için sessiz bir tepki alışılagelen sisteme...

    Liseyi okuduğu her yıl mevsimlik işçi olarak şehrinin dışına çıktığını, orda da ders çalıştığını ve üniversiteyi okurken de kendi şehrinde yaz mevsiminin çoğunda çalıştığını eklemeliyim. Hiçbir yaz, tatil lüksü bir yana, dinlenme fırsatı dahi olmadığı halde, bu gencin neden bu denli (u)mutlu ve azimli olduğunu sanırım bu yazıyı bitirdiğin vakit anlayacaksın öğretmenim...

    Son olarak son iki yılına gelelim. Çocukluk bitti artık. Ciddi ve öngörülü olma zamanı. Sadece içinde yaşamak olmaz, ailesine ve söylemediği çevresine de söylemeli sevdasını artık. Azmin ve umudun ilanı..!

    Ailesinde özellikle annesi, çevresinde ise birkaç arkadaşı, akrabalarından teyzesi sanki aralarında sözleşme imzalamışlar gibi çoğunlukla aynı cümleleri tekrar ediyorlardı:

    "Sen kazanamazsın. Falanca kazandı mı? Hem öğretmenlik sana olmaz. Atama sıkıntılı..."

    Bunalmıştı... Çalışmaları bir şekilde devam ediyordu ama bu söylemler onu üzmüştü. Rabbi Rahim(c.c), bir kapı daha açmıştı bu tecrübesiz ama umutlu genç için. Hoşgörüsü, sevgisi, şefkati ve inancıyla mükemmel bir model olan bir matematik öğretmeni.

    Bu öğretmenin vesile olmasıyla hem sevdası olan mesleğine hem hayata daha sıkı tutunmuştu. Öğretmenini çok sevdiğini ve onun tanıdığı 'en iyi öğretmen' olduğunu eklemeliyim. Bir yandan aile ve çevre baskısı, diğer yandan kısıtlı imkânlar ve bütün bunlara karşı umut ve azmin sevda ile yollarının kesiştiği bu güzel hikâyede sona yaklaşıyoruz öğretmenim.



    2011'de sınav sonuçları istediği gibi değildi:Çok istediği bölümü kazanamadı. O gün oturup ağladı... Sen de bilirsin öğretmenim, umut ve azim bir kere yüreğine işlemişse bir insanın, belki arada dinlenme safhasına geçerler ama asla o insanı terk etmezler. Gencimizde de böyle olmuştu. Ağlamayı bırakıp, çalışmadan dönünce son 7 aylık süreçte yapması gerekenleri düşündü. Elbette çalışacaktı ama bu çalışma öncekine nazaran daha umutlu, azimli ve tecrübeli ve fedakârlığın zirvesinde olmalıydı...

    Günlük uyku süresini 6-7 saat olarak belirlemişti ama bazı günler 4 saat uyuduğu da olurdu. Çünkü vaktin ve çalışmanın verdiği azim uyumasına imkân vermiyordu.



    Bir günde 1 soru kitabı(bankası) bitirdiği de olurdu, çalışmaya dalarken dünyayı ve kendisini dahi unuttuğu da. Bir gün azmedip 1000 soru çözmüştü..hâlâ o günün yorgunluğunun verdiği mutluluğu arar, durur...

    2012 yılı, sürprizler ile dolu bir yıldı. Evvela, Allah'ın izniyle, gencimiz 13. tercihi olan Siirt Üniversitesi Eğitim Fakültesi İlköğretim Matematik Öğretmenliği bölümünü kazanmıştı! Sonrasında MEB, 4+4+4 sistemine geçip 5. sınıfları ortaokul bünyesine almıştı. Ortaokul branş öğretmenlerinin çoğuna yaradı bu durum ama iyi analiz edilince fark edilecek ki, maşaallah, en çok fayda gören matematik branşı olmuştu (Burda ders saatinin etkisi de var tabi). 2013 Şubat öğretmen atamasında ilköğretim matematik öğretmenliği taban puanı 62 küsur olmuştu.





    İlerleyen yıllarda ona 'Kazanamazsın! Öğretmenlik kötüdür, ataması yok!' diyen çoğunluğun pişmanlığı ve içten de olsa gizledikleri kıskançlığı sonunda görmüştü ama bunlar onu ilgilendirmiyordu çünkü o sevdasına odaklanmıştı her zamanki gibi...

    Şimdi sadede geliyoruz: Bütün bu yaşanan güzelliklerde elbette bazı vesileler var: MEB, ders saati, zaman... Ancak dikkatini çekerim öğretmenim, eğer bu genç , ailesine ve çevresine uyup sevdasından vazgeçseydi bütün bunlar yaşanmayacaktı. Hiçkimse geleceğe ait bir meselede kadere yönelik fetva veremez ancak yanlış olan yolun kolaylığının ile doğru olan yolun zorluğunun oluşturacağı kararsızlık, insanı hedefinden(idealinden, sevdasından) vazgeçirmemeli. Her kararımızda, çalışmamızda hatta her davranışımızda destek olanlar olacağı gibi karşıt olanlar da olacaktır. Bu genç şunu fark etti ki her iki grup da teşekkürü hak ediyor. Çünkü destek olanlar, başarısına inandıkları için umuduna katkı yaptılar; karşıt olanlar ise başarısına inanmadıkları için azmine katkı yaptılar.

    Sen yeter ki iste ve umut ile azim ile çalışmaya devam et öğretmenim; hak ettiğini, hak edeceğin vakitte, hak ettiğin kadarıyla yaratmak Allah'ın vazifesidir.

    Vazifeni yap, Allah'ın vazifesine karışma!

    Vesselâm.

    Mahmut KARAKAŞ

    24.01.2017

    ŞANLIURFA
  • 182 syf.
    ·1 günde·5/10
    Ara sıra kimsenin pek okumadığı, adı sanı duyulmayan kitapları okumayı denerim. Genellikle başladığımı bitiremem ama bu kitabı sade bir dille yazılmış ve hikayenin tanıdık olmasından dolayı bir günde bitirdim.

    Yazar genç ve edebiyat açısından tecrübesiz biri. Benzetmeleri uzun ve gereksiz buldum. Yer yer kendini tekrar etmiş. Sınava giren bir öğrenciyi anlattığı için daha sayfayı okumadan o sayfada neler yazacağını tahmin edebiliyorum. Hatta ilerleyen bölümlerde, yazarın kendini tekrara düştüğü sayfaları atlayarak okudum.

    Yazar, kitap içinde ince mesajlar vermeye çalışmış ne yazık ki başarılı olamamış. Yusuf'un Elif'le olan muhabbeti biraz ilgi çekici olsa da daha sonra watpad kitabına dönüyor. Duyguyu vermede başarısız olmuş hatta bazı duygusal bölümler o kadar acemice ve klişe bir şekilde işlenmiş ki gülmekten kendimi alamadım. Ee tabi sonu da klişe olunca kitabı beğenmedim.

    Acaba yazar konu seçiminde mi hata yapmış diye sormadan edemiyorum. Konu, üzerinde farklı bakış açıları sunulabilecek bir konu değil bu da kitabın ilgi çekiciliğini azaltıyor. Yazar eğer bir sistem eleştirisi görmek, yazmak istiyorsa Rıfat Ilgaz'ın Hababam Sınıfı kitabına bakabilir, oradan esinlenebilir.

    Sonuç olarak edebi açıdan kusurlu, kurgusu kötü olan ama amacı iyi ve öğrenci psikolojisini az çok anlatmaya çalışan bu kitabı okumak isterseniz satın almanızı tavsiye etmem. Mümkünse kütüphaneden veya arkadaşınızdan ödünç alın zira ara sıra açılıp okunabilecek, hayranlık beslenecek bir kitap değil, bence.

    Muhammed Ali abiye de iyi niyetinden dolayı teşekkür ederim. Kendini geliştirebilirse çok daha kalıcı kitaplar yazabileceğine inanıyorum.
  • 218 syf.
    ·6 günde·Puan vermedi
    Robert Seethaler, " Bütün Bir Ömür" romanından sonra okumaya devam etmek istediğim bir yazar olmuştu.

    Yazarın bana göre en önemli özelliği üslubunun sadeliği. Ki bence edebiyatın hası da sade olandır. Yapmacıklı, gösterişli hiçbir şeyi sevmediğim gibi lafı dolandıran, kalabalık kitapları da sevmem.

    "Tütüncü Çırağı" da tıpkı " Bütün Bir Ömür" gibi sıradan bir küçük insanın hikâyesini ele alıyor. Franz'ın genç, tecrübesiz, sıradan ve gösterişsiz hayatı okuyucuya sempatik gelirken aynı zamanda hüzün veriyor.

    Kendi hâlinde bireylerin naif ve basit hayatlarının, despot güçler tarafından acımasızca ezilip yok edilmesi yüreğini burkuyor insanın.

    Freud'un da romanda kahraman olması ilgi çekici bir ayrıntı. Freud'la ilgili çarpıcı bir şeylerin olmaması eksiklik değil de tam tersine yazarın tarzının bir yansıması bence. Robert Seethaler, gösterişli hâllerin yazarı değil, sadeliğin, basitliğin güzelliğini gösteren bir sanatçı.

    Severek okuduğum bu romanı ince ruhlu ve sade edebiyat okurlarına tavsiye ederim.