• 96 syf.
    Kesinlikle, tek kelimeyle “mükemmel” bir hikaye.
    Akıcı anlatımı, yazar anlatırken anlattıklarının insanın içine işlemesi, hissettirmesi o kadar muazzamdı ki, boş dersimde, bir oturuşta okudum.
    Ahh Sadako, ahh kuşum dedim. Keşke hiç savaşlar olmasa ve keşke hiç çocuklar ölmese. O kadar acı ki bir ülkenin bir atom bombasıyla yerle bir olması ve bir sürü insanını kanserle kaybetmesi. Savaş sadece bulunduğu bölgeyi değil, etrafını da, bizleri de yok ediyor aslında.
    Japonya’da hiroşima felaketinden sonra küçük bir kızın kanser sebebiyle hayatını kaybetmesi üzerine yazılmış bir hikaye.
    Küçük kız, yerinde durmayan kıpır kıpır bir çocuk. Her anlamda da çok başarılı. Aynı zamanda da iyi bir koşucu. Ancak en güzel hayallerini kurduğu sırada lösemi olduğunu öğreniyor ve bütün hayalleri geride kalıyor. Artık elinde kalan bin adet turna kuşu yapabilmek.
    Okuyunuz, okutunuz efendim.
  • 190 syf.
    ·8/10
    Hepimiz biliriz, arabayı kaldırırken debriyajı kavra ve yavaş yavaş gaza bas diye. Ancak o debriyajı kavramamız gerekli sonra da araba sorunsuz gider. Aynı Stefan Zweig'in eserlerinde de görülüyor bence. Yazarın betimlemeleri gerçekten harika ancak malesef bazen betimleme uzun cümlelerle devam edince bu sefer de konu bütünlüğünü yakalayamayabiliyoruz; hele de hayallere, işlere ya da dışardan gelen seslerde bayağı etkili. Ayrıca öykü olduğundan dolayı isterse 80 sayfa olsun o gün içinde okunmadıkça da anlaşılmıyor. Şahsen ben Amok koşucusunu 3 güne ayırdım ve olaylar zincirini kaybettiğimden zor toparladım. Çünkü yazar hiç ara vermiyor. Ve mutlaka sessiz bir yerde kafa dinlenmiş halde okumak gerekli.
    Can yayınlarından çıkan bu kitapta 7 tane öykü var.
    1- Bir Çöküşün Öyküsü: Oldukça güzel, bunun incelemesini yapmıştım önceki incelemelerimde zaten.
    2-Madalya: Bu öykü bana "Piyanist" filmini hatırlattı. öyküyü okuyanlar ve "Piyanist" filmini izleyenler anlayacaktır demek istediğimi.
    3-Bezginlik: Şimdiki liseli, üniversiteli gençliği anlatıyor bence :)
    4-Ay Işığı Sokağı: En çok beğendiğim bu kitap. Cimriliği ve insan elindeki değerini yitirmesinin ne kadar kötü olduğunu anlatmakta.
    5-Leoperalla: Aşırı ve yanlış tutkuların esiri olmasının sonuçları.
    6-Leman Gölü Kıyısındaki Olay: Bu öyküyü okuyun ardından da "Türk İşi Dondurma" adlı filmi izleyin.
    7-Amok Koşucusu: 62 sayfadan oluşan bu öyküyü ilk "Şahsiyet" adlı dizide görmüştüm. Vicdanın nasıl bir duygu olduğunu gözler önüne seren Amok koşucu öyküsünü ve "Şahsiyet" dizisini kesinlikle tavsiye ederim.
  • 176 syf.
    ·10 günde·Beğendi·8/10
    Haruki Murakami yazar ve koşucu
    Bu kitap bence bir insanın durumu ne olursa olsun hayallerinin, umutlarının, hedeflerinin peşinden gitmesini gerektiğini çok güzel anlatıyor hiç bir şey için geç olmadığını gerçekten gönülden istenirse herşeyin üstesinden gelinebileceğini hissettiriyor yazar işini gücünü bırakıp hayali olan koşmak yarışlara katılmak için bir sürü yarışa katılıyor ve roman yazmaya 30 yaşından sonra koşarken karar veriyor hiç birşey için geç değil hayat değişkenlikler gösterir
    Kitaptan alınması gereken bir diğer hususta kişi bir şey yapacaksa önce kendisi için yapmalı çevreye bağlı kalmadan etrafında ki insanlara kulak asmadan hedefleri doğrultusunda ilerlemeli kitap kısa akıcı bazı yerlerde aynı muhabbetler biraz sıksa da kendine bağlıyor ve okutuyor kitabı beğendim okumanızı tavsiye ederim.
  • Eğer bir mezar taşım olacaksa, oraya yazılacak ifadeyi kendim seçebileceksem, şöyle yazılmasını istiyorum:
    Haruki Murakami.
    1949-20**
    Yazar (ve koşucu),
    En azından sonuna kadar yürümedi.
  • 104 syf.
    O Sylvia Plath gibi hayatına son veren yazarlardan biri. Ama o kadar ki özgün o kadar ki edebi bir kimlik oluşturmuş, sadece birkaç cümlesinden Stefan Zweig'i çıkarabilirsiniz. Okuduğum 7. eseri. Ve hep bir heyecan içinde devindirdiği öykülerinde yazar, hem kendisini hem okuru hem de kahramanını daima uyanık ve dinç tutuyor. Olayların akışına nefesiniz kesilmiş bir halde eşlik ederken, betimlemeleri, tanımlamaları, kurduğu cümlelerdeki ahenk yapısı Zweigin kimliğinin en güzel parçası.

    Amok Koşucusu eserinde yine hikayenin hikayesini anlatıyor yazar. Olay örgüsüne başlamadan önce olayı ikinci şahısa yükleyip kahramanlık görevini teslim ederken, geçişlerdeki duygu hezeyanları da ayrıca ayrı bir tat katmış esere. Amok bir cinnet hali. Bunu yaşayan kişinin de içinde bulunduğu durumdan dolayı kör dalışla koşup önüne geleni devirmesi nedeniyle buna koşucu yani Kör koşucu, cinnet geçirenin koşusu deniyor.

    Olaydan bahisle çıkacak bir çok ders var. Kendi sorumluluğunu bir kenara bırakıp şehvete kapılan doktorun, bu şehvet ve açgözlülükle amok koşucusuna dönüşmesi ve kendisinden yardım isteyen bir insanı bile bile ölüme terk etmesi. Yaşanan büyük bir aşk ve gerisin geri sonuçlar silsilesinde yaşanan dramatik acılar.

    Bir Stefan Zweig klasiği diyebileceğim eser, monte kristovari bir sonuçla bitirilmesi eserdeki tek eksiklik diyebilirim.
  • Eğer bir mezar taşım olacaksa, oraya yazılacak ifadeyi kendim seçebileceksem, şöyle yazılmasını istiyorum.

    Haruki Murakami.
    1949-20**
    Yazar (ve koşucu)
    En azından sonuna kadar yürümedi.

    Şu an için beklentim bundan ibaret.
  • 176 syf.
    "Eğer bir mezar taşım olacaksa, oraya yazılacak ifadeyi kendim seçebileceksem, şöyle yazılmasını istiyorum:

    Haruki Murakami.
    1949-20**
    Yazar (ve Koşucu)
    En azından sonuna kadar yürümedi."

    ***


    Kitap, günümüz dünyasının en başarılı yazarlarından biri olarak görülen Haruki Murakami'nin, kendi hayatında önemli yeri olan iki unsur üzerine serbest zamanlı yazdığı denemelerden oluşmaktadır. Yazar için önemli bu iki unsur: Koşmak ve yazmak.

    İncelemenin başında yer verdiğim sözler Murakami'nin yazarlık ve koşu hayatını özetleyen cümleler diyebiliriz belki de.

    ***

    "Roman yazmayı düşünmeye başladığım tarih ve saat çok net aklımda. 1 Nisan 1978, öğlen 13:30 sıraları. O gün Cingu Stadyumu’nda açık tribünde bira içerek beysbol izliyordum."

    ***

    Murakami, kendi doğasında yalnız bir tarafın olduğunu ifade ediyor. Her ne kadar erken bir yaşta -22 yaşında- evlenmiş olsa ve çokça insanla iletişim ve temas halinde olacağı bar işletmeciliği gibi bir işle uğraşsa da doğasının bu güçlü tarafı her zaman canlılığını korumuş. Koşmak bir nevi doğasının bu tarafına yönelik oldukça besleyici bir etkinlik olmuş yazar için. Besleyici olmuş çünkü, romanlarının konuları olsun ve genel olarak uzun soluklu romanlar yazmak için gerekli olan özellikleri kazanmasında koşu sporu ona büyük katkılar vermiş.

    ***

    "1982 yılının sonbaharında koşmaya başladım ve 23 yıla yakın bir süre koştum."

    ***

    Yazar, birçok maratona katılmış. Yaz ayında herkesin siesta yaptığı saatlerde Yunanistan'da tarihi maraton güzergahinda(42 km) koşarak bu çok sevdiği sporun ilk örneğinin verildiği yerde de bu sporu ifa etmiş. Bunun dışında New York'ta ve Japonya'da birçok maratona katılmış. Bu noktada şunu belirtmek lazım: Yazar, bunu profesyonel bir spor olarak yapmıyor.

    Yazarın hayatından yazarlık hakkında önemli noktalar hakkında da küçük noktalar yakalayabiliyoruz: Oncelikle yazarlık konusunda bir dahilik ya da buna yatkınlık olması gerektiği, her gün düzenli ve disiplinli çalışma, etkili odaklanabilme, kendi ölçütlerin olmasi ve bu ölçütleri sürdürebilme...

    Tabi her yazarın hayatından farklı noktalar yakalanabilir. Murakami, yazarlığı bir maraton koşusu gibi görüyor diyebiliriz. Bir maraton koşucusu için en önemli şey birinci gelmek değil, maratonu tamamlayabilmek. Bunun için, disiplinli çalışma, odaklanabilme gerekir. Bununla beraber kendi kendini motive edebilme ve önce, belki de sadece kendi kendini aşabilme, bir önceki günkü koşundan veya yarıştan daha iyi bir performans gösterebilme özelliklerini ekleyebiliriz.

    Edebiyat konusunda yazarın gördüğü(en azından bu kitabından bunu anlıyoruz) üç dev isim: Shakespeare, Balzac, Dickens. Bunu belirlerken yazarın en önemli kıstasi, bu üç yazarın hayatları boyunca üst düzey yapıtlar vermiş olması diyebiliriz.

    Son olarak da Murakami'nin yazarlığa odaklanip daha özgün ve doyurucu eserler verebilmek için borçlu olmasına karşın barını kapattigini ve bir süre sonra onu devrettigini belirterek incelememi noktaliyorum.

    ***

    "Nehri düşünmeye çalışırım. Bulutları düşünmeye çalışırım Fakat aslında, hiçbir şey düşünmüyorumdur. Ben kendi üretimim, derli toplu bir boşluk içerisinde, özlemini duyduğum sessizlik içerisinde koşmayı sürdürüyorum yalnızca. Bu çok hoş bir şey. Kim ne derse desin."

    ***

    Keyifli okumalar.