Abdülhak Hamit Tarhan

Abdülhak Hamit Tarhan

Yazar
7.8/10
28 Kişi
·
101
Okunma
·
62
Beğeni
·
4570
Gösterim
Adı:
Abdülhak Hamit Tarhan
Tam adı:
Abdülhak Hamid Tarhan
Unvan:
Türk Şâir, Oyun Yazarı, Diplomat
Doğum:
Beşiktaş, İstanbul, 2 Ocak 1852
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 13 Nisan 1937
Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde ve Cumhuriyet Türkiye'sinin ilk yıllarında eserler vermiş, modern edebiyatın doğuşunda etkin bir isimdir. Köklü ve eski bir ulema ailesinin ferdi olarak dünyaya gelmiş, hayatının her döneminde yüksek mevkilerde bulunmuş, dünyanın birçok yerini görme fırsatı yakalamış, çağının büyük ve güçlü bir sanatçısı sayılmıştır. Tanzimatı, Birinci ve İkinci Meşrutiyetleri ve Cumhuriyeti gören; bu devirlerdeki Tanzimat, Edebiyat-ı Cedide, Milli Edebiyat ve Cumhuriyet devri edebiyatlarını yakından tanıyan sanatçı Türk Edebiyatı'nda Şair'i Azam sıfatı ile anılır (Bu sıfatı ilk kez Süleyman Nazif kullandı). Uzun seneler diplomat olarak hem doğu hem de batı ülkelerinde bulunması nedeniyle iki edebiyatı da tanımış; Türk şiirine batıdan yeni konular, serbest düşünce ve şekiller getirirken; batı yazarlarından etkilenerek yazdığı oyunlarla Türk tiyatrosuna felsefi düşünceyi sokmuştur. Türk edebiyatının en büyük eserlerinden birisi kabul edilen Makber'in şairidir. TBMM III., IV. ve V. dönemlerde İstanbul milletvekili olarak görev yapmıştır.
İnsana, derim, fenâ muhakkak;
Ruhum heyecanla der ki: Te'bid!..

İnsana, derim, yokluk muhakkak;
Ruhum heyecanla der ki: ebedileştirme!..
Makber'le Ölü sükût ile feryattır.
Diyebilirim ki Makber'le Ölü benim eserim değil, yâdigar-ı rûzgârdır. Yahut benim eserimdir, hiçliktir, fakat pâydârdır.
Mevtin pençesinde pîr ü cüvan zebûndur. Kabristan türab haline gelmiş esrâr-ı İlâhiye ile meşhûndur.

Ölümün pençesinde yaşlı ve genç güçsüz, acizdir. Mezarlık toprak hâline gelmiş Cenab-ı Allah'a ait sırlarla dopdoludur.
Nerde arayım o dilrübayı?...
Kimden sorayım o bî-nevâyı?...
Bildir bana nerde, nere Yarab?...
Kim attı beni bu derde Yarab?...
Derler ki: ''Unut o âşnâyı,
Gitti tutarakk rah-i bekayı...''
Sığsın mı hayale bu hakikat?...
Görsün mü gözüm bu mâcerâyı?...


Nerde arayayım o gönül alanı?...
Kimden sorayım o nasipsizi?...
Bildir bana nerde, nerede Yarabbi?...
Kim atı beni bu derde Yarabbi?...
Derler ki: ''Unut o tanıdığı,
Gitti tutarak ölümsüzlük yolunu...''
Sığsın mı hayale bu gerçek?...
Görsün mü gözüm bu macerayı?...
Lâkin Makber, edebiyat nokta-i nazarına karşı çirkin bir çocuktur. Masum, fakat güzel değil; hakîr bir feylesoftur; hikmet, fakat şüpheli; kusurlu bir hüsündür; feryat, fakat musanna; mamur bir mezardır; hazin değil, fakat mezar; bir magrib, fakat parlak; bir güzel, fakat sevimsiz; bir şiir, fakat kafiyeli.
Makber onun hâli, onun resmi, onun hayali, onun heykeli, onun mezarıdır; onun hiç bir beğenilecek yeri kalmayan hayatıdır. Yine tekrar edeyim: Makber O'dur. Bunun için severim.
312 syf.
·10/10
Eyvah! Ne yer, ne yâr kaldı,
Gönlüm dolu ah-u zâr kaldı.
.....

Tarhan Mukaddimeyi okumakla şiiri okumanın, içindekileri okumakla şiirin adının aynı olduğunu söylüyor. Bu kitabı okuyan elinde bulunduranın kabristanı dolaşmış olduğunu fakat hiçbir şey anlamadan kabristandan çıkıp gideceğini dile getiriyor. Bunu da şu sözlerle açıklıyor. “Gönlümdeki feryattan yapılmış bir mezardır ki, muhtevasını taşlara yazılmış sözler gibi isterim.” İnsanlar kabrin hep dışını görürler. Ne kadar ölen için üzülseler de gördükleri taştan, yazılmış sözden isimden ibarettir. Fakat, içinde yaşanılan, hissedilen hakkında kimse hiçbir şey bilmez. Tarhan da o toprağın altındaki hayatı taşlarda görmek istiyor. Tarhan, derin düşünen, hisseden bir şair olarak çıkıyor karşımıza nitekim bu yüzden kendisini kimsenin anlamadığını, anlamayacağını da bilir.

“Ben bu kitabı kendim okuyayım diye yazmadım.Zira bu iştirak edecekler nadir, belkide birkaç tane anlayan olacaktır.” Bir kişi düşüncelerini bir eserde ortaya koyarsa ikinci defa dünyaya gelmiş olduğunu görüyoruz bu sözde. Bir de kendim için yazıyorum demesi sanat sanat içindir ilkesini akıllara getirir. Nitekim Servet-i Fünun dönemine kadar şiirin konusu toplumsaldı, bireysellik yoktu fakat; işte bu eserle bireyselliğin temelleri atıldı ki Tarhan döneminden sonraki şairleri de bu bağlamda etkilemiş oldu.

“Kederimin artması için buna sevinmek isterim bunu kimselere anlatamam.” Bu sözüyle şiirde işlediği muhteva akıllara gelir. Bu sözde bir insan bir sevinirse bu sevinci kursağanda kalır. Bu yüzden tekrar sevinmek ister. Yani sevinmek istedikçe keder artar ve Makber gibi eserler ortaya çıkar. Tarhan Makber şiirini yazmıştır fakat kendi dahi anlamamıştır. “ Hele yazdığım şeylerin bazısı o kadar benim değildir ki manalarını kendim dahi anlayamam.” Tarhan açıkça burda Makber’i ben yazdım fakat ölümün ne olduğunu anlayamadım. Anlaşılan şu ki ne kadar ölüm üzerine Tarhan kadar derin düşünülsün; yaşamadan, görmeden taşlara yazılmış sözlerden başkası anlaşılmaz.

“Makber, makber değil bir türbe, türbe değil bir mabed, mabed değil bir küre, küre değil, ucu bucağı bulunmayan bir bir boşluk olmalıydı.” Şair burada da Makber’in ne olduğu hakkına bir arayışa çıkıyor. Türbe olmaz sadece dua eder gidersin, mabed olmaz orada da ibadet edersin. Küre olmaz sadece bu dünyayı görürsün. Yani hiçbir yerde o nuru göremezsin. Bu yüzden Makber, ilahiyle karşılaşacağın bir boşluk olmalıydı diyor. Nitekim devamında “ Nûr-ı ilahinin indiği, fikri insanın çıkamadığı bir yer olmalıydı” diyor. Yani Makber, kabirde o nurun indiği ve o anda insanın fikri olsada söyleyemeyecek kadar şaşırdığı bir yer olmalı ki Tarhan Tanrı’nın varlığını inanma konusunda akılla kalbi arasındaki ikilemden kurtulsun, aklı alt edip bütün varlığıyla Tanrı’ya inansın. Bu da Şinasi’nin Vahdet-i zatına aklımca şahadet lazım, sözünü hatırlatıyor. Diğer yandan Tarhan; “ Makber’den evvel yazdığım şeylerin pek çoğunu beğenmem, bazısını pek az beğenirim.Makber’i ise hiç beğenmiyorum çok seviyorum.” diyerek karşımıza çıkar. Yani Tarhan Makber’e şiir açısından değerli bir eser olarak bakmıyor. O Makber de işlediği, üzerine düştüğü ölüm düşüncesini seviyor. Tıpkı mezarın dış görüntüsünü sevmeyip, oranın içini özünü sevdiği gibi.



“Alem-i edebiyatta bir ahiret lâzımdır. Makber, o ahiretten nişandır.” Tarhan burada da edebiyat aleminin yeniden doğuşu lazımdı. Çünkü; edebiyat divan edebiyatı geleceğiyle ya da Tanzimat’la toplumsallık geleneğiyle sürüp gidiyordu fakat, Makber bütün eski kalıpları kırıp, edebiyata yeniden bir sayfa açmış oldu.

Bu eser şiir diye okunursa Tarhan’nın şairliğine dair hiçbir şey bulunamaz. Düşünülürse eserin derinliği belki yine şiir zannedilir. Çünkü bu eser” insanlığın ölüm karşısında çaresizliğidir.”
159 syf.
·36 günde·8/10
İlk önce kitabın konusu hakkında bilgi vermek isterim. Kanadalı güzel bir kadın olan Finten , Londra’da rahat içinde yaşamaktadır. Kocası Mister Cross Avustralyalı çok zengin bir ihtiyardır. Finten sosyeteye girmek ve asil unvanını kazanmak için kendisini seven Lord Dick ile evlenmek ister. Bu yüzden kocasını öldürmesi için kendisine aşık olan uşağını -Davalaciro- kandırarak Avustralya’ya gönderir. Ve olaylar başlar.

Tiyatro türünde olan eser düz yazı şeklindedir. Ayrıca diyaloglarda şiirsel bir söyleyiş hakim hatta bazı yerlerde şiir de vardır.
Örneğin: Öyle bir şiddet-i tasmîm ile çıkdım ki yola,
Karşıma çıksa eğer seng-i mezarım dönmem!
Bahr-i zehhâr değil, ebr-ü şererbâr değil,
Hep yanar dağlar ile dolsa civarım dönmem!
Gibi...
Örnekten de anlaşılacağı gibi eseri okurken zorlanmadım değil. Dili ağır ve aşırı süslüydü. -Gerçi Tanzimat ikinci dönem sanatçıları tiyatroyu sanat eseri olarak gördüklerinden olmalı bu biçem- Yoğun duygu ve coşkulu anlatıma ağırlık verilmiş. Karakterler romantizm anlayışının temelinde yer alan iyi - kötü çatışmasında yerlerini almış. Baş karakter -Finten- bu çatışmada kötü tarafın temsilcisinden biriydi.
Eser tiyatro olmasına rağmen mekânlar, tiyatro tekniğine ve sahne tekniğine uyumlu değildi. Burdan da sergilenmek için değil okunmak ve sanat için yazıldığı anlaşılmaktadır.
Araştırmalarım doğrultusunda Sheakespeare’i seven ve ondan çok etkilenen Abdülhak Hamit, Finten’de karakter ve olay örgüsü ile onu hatırlatmakta ve onun izinden yürümektedir.
İlk kez okuduğum Tarhan eseri olan Finten’i beğendim ve sevgiyle tavsiye ederim. 
312 syf.
·Puan vermedi
Şair, bu şiirinde bir taraftan çok sevdiği karısını kaybetmenin derin üzüntüsünü dile getirirken, diğer taraftan ölümün “inceliklerin sonu”, “Hakkın garip bir sırrı”, “zirvelerin en yükseği”, “hakikatlerin en müthişi” olduğunu söylüyor, insanoğlunun ölüm karşısındaki acizliğini haykırıyor.
Kısaca Duyguların birazda fevri olarak aktarıldığı güzel bir eser.

Yazarın biyografisi

Adı:
Abdülhak Hamit Tarhan
Tam adı:
Abdülhak Hamid Tarhan
Unvan:
Türk Şâir, Oyun Yazarı, Diplomat
Doğum:
Beşiktaş, İstanbul, 2 Ocak 1852
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 13 Nisan 1937
Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde ve Cumhuriyet Türkiye'sinin ilk yıllarında eserler vermiş, modern edebiyatın doğuşunda etkin bir isimdir. Köklü ve eski bir ulema ailesinin ferdi olarak dünyaya gelmiş, hayatının her döneminde yüksek mevkilerde bulunmuş, dünyanın birçok yerini görme fırsatı yakalamış, çağının büyük ve güçlü bir sanatçısı sayılmıştır. Tanzimatı, Birinci ve İkinci Meşrutiyetleri ve Cumhuriyeti gören; bu devirlerdeki Tanzimat, Edebiyat-ı Cedide, Milli Edebiyat ve Cumhuriyet devri edebiyatlarını yakından tanıyan sanatçı Türk Edebiyatı'nda Şair'i Azam sıfatı ile anılır (Bu sıfatı ilk kez Süleyman Nazif kullandı). Uzun seneler diplomat olarak hem doğu hem de batı ülkelerinde bulunması nedeniyle iki edebiyatı da tanımış; Türk şiirine batıdan yeni konular, serbest düşünce ve şekiller getirirken; batı yazarlarından etkilenerek yazdığı oyunlarla Türk tiyatrosuna felsefi düşünceyi sokmuştur. Türk edebiyatının en büyük eserlerinden birisi kabul edilen Makber'in şairidir. TBMM III., IV. ve V. dönemlerde İstanbul milletvekili olarak görev yapmıştır.

Yazar istatistikleri

  • 62 okur beğendi.
  • 101 okur okudu.
  • 3 okur okuyor.
  • 121 okur okuyacak.
  • 1 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları