Afşar Timuçin

Afşar Timuçin

YazarÇevirmen
8.1/10
141 Kişi
·
348
Okunma
·
86
Beğeni
·
4393
Gösterim
Adı:
Afşar Timuçin
Unvan:
Felsefeci, Şair
Doğum:
Manisa, 1939
Manisa Akhisar'da doğdu. Yüksek öğrenimine İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümünde başladı. 1967 yılında, eğitimini tamamlamak üzere Kanada'ya gitti. 1967'de Montreal Üniversitesi Felsefe Bölümü'nde lisans eğitimini, 1970'de İstanbul Üniversitesi'nde doktorasını tamamladı. 1968–1970 yılları arasında Fransızca okutmanlığı yaptı. 1981 yılında doçent, 1992 yılında profesör oldu. Bir süre Kocaeli Üniversitesi Felsefe Bölümü başkanlığı görevini yürüttü. Kocaeli Üniversitesi'nden 2006 yılında emekliye ayrıldı.
Ataç, Dönem, Milliyet Sanat, Papirüs, Soyut, Yazko, Yelken, Yeni Edebiyat, Yeni Ufuklar, Varlık dergilerinde şiirleri yayımlanmıştır.
Afşan Timuçin, Tuncer Tuğcu ile birlikte hazırladıkları, ilk sayısı 1972 yılının Ekim ayında çıkan Felsefe Dergisi'nin sorumlu yönetmenidir
Flaubert'in hafif duygulu gerçekçiliğini Zola'nın doğalcılığı izler. Emile Zola, halkı, halk yaşamını tüm girdisi çıktısıyla romana getiren ilk romancıdır. Bu yüzden yapıtları tarihsel belge niteliği taşır. Balzac'ın romanları gibi onun romanları da toplumsal ve iktisadi yaşamla ilgili doğruların araştırılması için değerli bir kaynaktır. Halk insanı sorunlarıyla, açmazlarıyla, gülünçlü ve acıklı yanlarıyla, her şeyiyle yerleşmiştir onun romanlarına. Bir halk insanı olan Zola, çalışma alanı olarak, gözlem ve deney alanı olarak, yoksul insanlar kesimini, gelişen sanayi düzeniyle bunalmış insanlar kesimini seçmiştir. Zola sanayi devriminin getirdiği tüm bunalımları görebilmiştir, bu bunalımları en alt kesimde, acılı görünümler altında doğrudan doğruya yaşamış ya da paylaşmıştır. Balzac'da sarsılan burjuva sınıfının açmazları, Flaubert'de bu sınıfın değişim istekleri, Zola'da yalnızca halk insanının acıları vardır.
Afşar Timuçin
Sayfa 549 - İnsancıl Yayınları, 2. Baskı
Son zamanlarda okuduğum güzel kitapların aklımdaki, ağzımdaki tadını bozan, keşke yazar şu "öyküleri" yayınlatmayıp da raflarında ya da çekmecesinde unutsaydı, ya da hiç yazıp değerli zamanı ve kağıdı harcamasaydı.

İlk üç öyküye yetti sabrım. Eskiden olsa bitirmek için kendimi zorlar, her kitaptan öğreneceğim bir şey mutlaka vardır deyip kendime işkence ederdim. 36. sayfada büyük bir mutlulukla kitapla vedalaşmaya karar verdim. Çünkü:

Okuduğum üç öykünün ne başı, ne sonu, ne de kurgusu... Amaç? O da ne? Her öyküde "güneş tepemizi kaynattı" gibi tekrarladıkça tekrarlanan laflar. Yaz sıcağında yazdı da bunalımını öykülere mi aktardı, başka sözcükler bulmak mı zor geldi bilemedim. Herkes hikaye ustası olamıyor işte. Bazen de zorlamamak lazım. Yazara ve en azından öykülerine uzun bir süre dönmemek üzere kitabı yarım bırakarak rafa kaldırıyorum...
149 syf.
2000'li yılların başında kaleme alınan bu eserle İnsan bilimleri nitelendirmesiyle, gelişen bilimsel araştırma ve bilimsel dilin anlam sorunu bağlamında felsefe'nin insanlar tarafından nasıl terk edildiğini ve bu terk ediş ile insanın nasıl şeyleşme içerisinde girdiğini anlatıyor bizlere düşünür Goldmann.

Bilim her ne kadar felsefeyi ikinci plana atmış, teknoloji ile insan ne kadar felsefeden koparılmış olsa da felsefenin toplum bilmi ile sarsılmaz bir bağının olduğunu, yaratılan bu şeyleşme dünyasının anlamlandırılması için yine felsefenin devreye girdiğini, felsefenin tarih ve siyaset ile olan ilişkisinin sarsılmazlığı ile önümüzdeki çağlarda da insanın başvuracağı bir alan olarak kalacağını ele almaktadır. Ve bunu bir marksist teorisyen olmasına rağmen bir çok farklı bakış açısına göre ele alıp değerlendirdiğinden oldukça önemli bir eser haline dönüştürmüş. ve basit bir şekilde sorarak başlamaktadır Goldmann; felsefe nedir? neden ihtiyaç duyarız? işte asıl konu da tam olarak burada bitiyor. Başladığı yerde.
155 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
İnsanın ne değeri olabilir,
evsiz barksız,
yersiz yurtsuz,
bayraksız,
ne değeri?


Her ne kadar kendimi inceleme yazma konusunda yeterli görmesem de bu kitabın incelemesini yazmadan geçmek istemedim. Filistin şiiri ve kavga şairleriyle tanışmam kısa bir süre önce bir hocamın vesilesiyle ve Mahmud Derviş'in şu şiiriyle ( https://youtu.be/kehm3HxMGDU ) oldu.

Filistin yalnızca orada yaşayan, zulüm gören insanları ilgilendiren bir durum değildir. Müslümanlık bilinciyle düşündüğümüzde veya insani bir bakış açısıyla Filistin'i düşündüğümüzde ateş yalnızca düştüğü yeri yakmamalı. Aliya İzzetbegoviç'in şu cümlelerinin bu konuda rehber olabileceği kanaatindeyim: "İslamın olduğu yerde kayıtsızlık yoktur." , "Kudüs sadece Filistin veya Arap meselesi değildir. O bütün Müslüman halkların sorunudur."

Kitabımıza gelirsek, bazı Filistin şairlerinin hayatlarına dair bilgilendirmenin ardından şiirlerine yer verilmiş. Bu sayede şairleri de tanıma imkanı da buluyorsunuz. Ayrıca hiç duymadığımız ama Filistinlerin yüreğinde derin acılar oluşturmuş katliamların da ayrıntılarına vâkıf oluyorsunuz. ( #48823421 )

Bu kitabı bir cümleyle özetlesem daha önce okuduğum şu minvâldeki cümleyle özetlerdim sanırım: "Özgürlüğünü kaybetmeyen, onun için mücadele etmeyen, özgürlüğün değerini anlamaz."

"Yurdumda ölmek bana yeter.
gömülmek yurdumun toprağına."


"Yeter bana yurdumun bağrında olmak,
toprak,
ot,
çiçek."

Bu mısralara yansıyan bir bağlılık ve bilinç ancak özgürlüğü vatanı kaybetmenin ve mücadelesini vermenin eseri olabilir.

Dizelerin, şiirlerin her biri üzerine uzun uzun konuşulabilir ama kendi yorumumu yapmak yerine incelememi sonlandırırken sizi en etkilendiğim alıntılarla başbaşa bırakmak istiyorum.

#48818771
#48821807
#48822388
#48824555
#48823279

Ve bir de şiir yazmanın bile ıstırabını şiirine yansıtan şairler var. Bu vicdan azabının ağırlığını bir nebze hissetmek dahi yürek burkuyor.

"Oturdum işte, yazacağım. Ama ne?
Neye yarar yazmak,
«yurdum benim...» demek,
«soydaşlarım benim...» demek neye yarar,
«halkım benim...» demek neye?
Sözcüklerle mi koruyacağım soydaşlarımı?
Sözcüklerle mi kurtaracağım halkımı ben?
Şu anda masanın başına geçip yazı yazmak
öyle utanç verici, öyle aşağılık bir iş geliyor ki bana.
Şu anda bütün sözcükler tuz,
şu anda bütün sözcükler sirke.
Bu gece hiç bir sözcük yeşermez,
hiç bir sözcük çiçek açmaz bu gece."

İyi okumalar.
211 syf.
·9/10
O nasıl Leyla ile Mecnun hikayesiydi tadı damağımda kaldı belki 3 defa okumuştum hediye ettiğim bu kitabı bulsam halen okurum.
Kendi kendime Afşar Timuçin deha demiştim.
224 syf.
·34 günde·Beğendi·8/10
Felsefenin ve temel kavramlarının ne olduğunu ya da ne olmadığını sade ve anlaşılır bir dille tanıtıyor Prof. Dr. Afşar TİMUÇİN, sekiz bölümden oluşan kitabında. Akıcı anlatımı sıkmıyor. Ders kitabı olarak görülmemeli kesinlikle.
149 syf.
·10 günde·Beğendi·9/10
Muazzam bir kitap diyebilirim, tabi bazen konudan uzaklaşmak bile insanı kitaptan ve konudan alıkoymuyor. Bence efsane. Tabii daha derin yorum yapamam ama orta seviye felsefeyle ilgilenen birisi için güzel bir kitap.
211 syf.
·1 günde·Puan vermedi
Edebiyat derslerinden de hatırladığımız meşhur
“Tahir ile Zühre
Leyla ile Mecnun
Ferhat ile Şirin
Arzu ile Kamber
Güllü ile Hamza”
aşklarının şiirle anlatımıydı.
80 syf.
·5 günde·Beğendi·Puan vermedi
İkinci yeninin ortaya çıktığı dönemde yazmaya başlayan kendini akımlara izole eden bir yazar. Deniz, saç, aşk imgelerini sıkça kullanan severek okuduğum bir kitaptı . Altını çizdiğim onlarca yer var. Edindiğim onlarca imge
Birikimli ve eklektik olarak ilerleyen felsefryi anlamamız ve tarih akışı içinde yer alan filozofların sadece düşüncelerini değil hangi çağda ekonomik, sosyal ve coğrafik olarak nasıl bir toplumda yaşadığını,
; öncesini ve sonrasını anlamlandırmamızı sağlayacak muhteşem kitaplar.
211 syf.
·1 günde·Beğendi·8/10
Spoiler içerir.
Afşar Timuçin kitabında, Tahir ile Zühre, Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin, Arzu ile Kamber, Güllü ile Hamza ile ilgili hikayeleri şiir tadında birbirleri ile konuşma cevap verme şeklinde sunuyor. Adını sürekli duyduğum hikayelerin içeriğine dair bilgim olmadığını bu kitabı okurken gördüm. Leyla ile Mecnun hikayesinde mecnunun adının kays olduğunu, Arzu ile Kamber hikayesinde ''kambersiz düğün olmaz'' sözünün nereden dilimize geldiğini öğrenebiliyoruz.Hikayelerdeki sevgiyi aşkı iliklerinize kadar hissettiriyor. Okuması keyifli,şiir tadında akıcı bir dille yazılmış, destanlara ayrı bir tat katarak yazmış

Yazarın biyografisi

Adı:
Afşar Timuçin
Unvan:
Felsefeci, Şair
Doğum:
Manisa, 1939
Manisa Akhisar'da doğdu. Yüksek öğrenimine İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümünde başladı. 1967 yılında, eğitimini tamamlamak üzere Kanada'ya gitti. 1967'de Montreal Üniversitesi Felsefe Bölümü'nde lisans eğitimini, 1970'de İstanbul Üniversitesi'nde doktorasını tamamladı. 1968–1970 yılları arasında Fransızca okutmanlığı yaptı. 1981 yılında doçent, 1992 yılında profesör oldu. Bir süre Kocaeli Üniversitesi Felsefe Bölümü başkanlığı görevini yürüttü. Kocaeli Üniversitesi'nden 2006 yılında emekliye ayrıldı.
Ataç, Dönem, Milliyet Sanat, Papirüs, Soyut, Yazko, Yelken, Yeni Edebiyat, Yeni Ufuklar, Varlık dergilerinde şiirleri yayımlanmıştır.
Afşan Timuçin, Tuncer Tuğcu ile birlikte hazırladıkları, ilk sayısı 1972 yılının Ekim ayında çıkan Felsefe Dergisi'nin sorumlu yönetmenidir

Yazar istatistikleri

  • 86 okur beğendi.
  • 348 okur okudu.
  • 16 okur okuyor.
  • 409 okur okuyacak.
  • 8 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları