Ahmet Cemal

Ahmet Cemal

YazarÇevirmen
8.6/10
15.568 Kişi
·
44.184
Okunma
·
37
Beğeni
·
2.964
Gösterim
Adı:
Ahmet Cemal
Unvan:
Türk Yazar, Şair, Çevirmen, Öğretim Üyesi
Doğum:
İzmir, 1942
Ölüm:
İstanbul, 1 Ağustos 2017
Ahmet Cemal, 1942'de doğdu. Sankt Georg Avusturya Lisesi'ni ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. Aynı fakültede asistanlık yaptı. İstanbul Avusturya Kültür Ofisi'nde basın danışmanı olarak çalıştı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde çeviri dersleri verdi. Yeni Ufuklar ve Varlık dergilerinde yazdı. Yazko Çeviri dergisini yönetti. Halen Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi Sinema ve Televizyon bölümü öğretim görevlisi olarak sanat tarihi ve estetik, aynı üniversitenin Devlet Konservatuvarı'nda dünya tiyatro tarihi ve çağdaş tiyatro, Güzel Sanatlar Fakültesi'nde de sanat kavramları dersleri veriyor. Bertolt Brecht, Elias Canetti, Stefan Zweig, Ingeborg Bachmann, Paul Celan, Rainer Maria Rilke, Georg Trakl, Friedrich Hölderlin, Heinrich von Kleist, Georg Lukacs, Anna Seghers, Erich M. Remarque, Manès Sperber, Franz Kafka, Walter Benjamin, Robert Musil, Ernst Fischer, Octavio Paz ve E.H.Gombrich'ten çevirileri yayınlandı. Deneme ve makaleleri Yaşamdan Çevirdiklerim, Odak Noktasında Yaşananlar, Aradığımız Tiyatro ve Şeref Bey Artık Burada Yaşamıyor,şiirleri Geçmiş Bir Dua Kitabından başlığıyla, öyküleri de Dokunmak adı altında kitap olarak çıktı. Çeviri kuramı, estetik, sanat tarihi, kültür eleştirisi ve edebiyat üzerine makaleler yazdı; aynı konularda Avusturya'da, Viyana ve Innsbruck üniversiteleriyle, Avusturya Edebiyat Kurumu'nda konferanslar verdi. 1998 yılında, Türk kültürüne yaptığı hizmetler nedeniyle kendisine Anadolu Üniversitesi Senatosu tarafından fahri doktor unvanı verildi.
 
Seni herhalde yaşamak kadar seviyorum, ya da yaşamayı ancak senmişçesine sevebilirim...
Zaman oluyor, hâlâ çok üşüyorum.

Sadece insan sıcaklığıyla geçen bir üşüme..
Biliyor musun, bir yangındın benim için!

Ne var ki bu yangının ateşini bir mum alevi kadar bile koruyamadın!
"Ben, birlikte nefret etmek için değil, birlikte sevmek için geldim bu dünyaya."
Her sarılışın ardından birbirimize geçmesini istediğimiz, Biz’den çıkıp gitmesine izin vermediğimiz o sıcaklığa ellerimizle nasıl köprü kurduğumuzu anlıyorum.
Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu kitabında altını çizdiğim alıntıların çocuk psikolojisi, id-ego-süperego gibi psikolojik konularla bağlantısını sunarak yorumlar yaptığım video: https://www.youtube.com/watch?v=CwJC6YxG8do&

Zevkle inceleme yapacağım kitaplardan biri daha. Zweig'a ait okuduğum 3. kitap ve artık Zweig'la ilgili temel yapıtaşlarının kendi adıma oturmaya başladığını hissediyorum.

Zweig, romanlarında tezatlıkları seviyor. Ulaşılmak istenen taraf bazen bir kişi olsa bile bazen bir kalp oluyor bazen de bir hedef oluyor fakat o hedefte her daim bir umursamazlık hakim. Anlatıcı karakterlerin bitmek bilmeyen çabası bu kitapta da en çok göze batan çabalardan biri. Kürk Mantolu Madonna'nın Raif Bey'i gibi kapıda beklemelerden tutun da Amelie filmindeki gibi amaçlanmış kişiden başka kişilerin asla ve asla anlatıcıya tam olarak ulaşamadığı, kitapta esintileri olan konulardan.

Çocuk psikolojisi konusunda harika bir kitap olduğunu düşünüyorum. Burada fakir bir çocukluktan, zengin bir gence doğru giden bir yol var. Çocuk halinde iken anne şefkatinden bile mahrum bırakılan çocuğun başka şeylere yönelmek istemesi kadar doğal bir şey yok. Çocuk olduğumuz zaman o kadar şeyle aynı anda ilgilenmeyi istiyoruz ki, etrafımızdaki çocuklardan, büyüklerden herhangi bir tepki alamayınca bile bazen çıldırabiliyoruz. Kitaptaki anlatıcı da adamı her şey olarak gördüğü için elinden ya da ruhundan ona ait bir şeyler çıkarılınca epey pesimist bir auraya bürünmek zorunda kalıyor.

Bence bilinmeyen bir kadın hep bilinmeyen olarak kaldı. Çünkü çocukluktan kadın tanımına geçmeyi bile adamın onu tanıması olarak görüyordu. Böylelikle o ilgisizlikle yetişmiş, fakir bir çocukluk hayatından gelme insan, kendi potansiyelini gerçekleştirme uğruna kariyer, okul ya da başka herhangi bir şey değil sadece onun kendisini tanımasını istiyordu.

Bilinmeyen bir kadın, bilinmeyi istemediği kişiler tarafından o kadar çok bilinen bir kadın oldu ki bu bilinirliğini artırmak yerine ruhunun bilinmeyenliğini daha çok artırdı. Deneyimsizlik, sevgi konusundaki saflık, herhangi bir şeyden habersiz olması, manevi yöndeki eksiklikler bu kızı oluşturan parçalar.

Bu kitapta hiçbir cümle boş değil, her cümle o kadar samimi ki bilinmeyen bir kadının sevdiği adam keşke siz olaymışsınız da bu mektubu size yazsaymış diyesiniz geliyor. 1920 yılında bir gün, postacı gelip de kapınıza böyle bir mektup bıraksa sizin de eliniz ayağınız düğümlenirdi. Fakat şimdi Twitter var, Whatsapp var. Mektubun altına numara iliştirme, Twitter adresini bırakma falan var. Hatta mektup kültürü bile kalmadı artık. 20.yy'ın sevgileri bile insanın insan olarak hissetmesini sağlayan sevgiler be kardeşim. Ben bu anonimliğin, bu habersizliğin, bu veri eksikliğinin olduğu yıllarda bir kadın tarafından sevilmek isterdim.

"Sen" kelimesini bu kitapla birlikte gerçekten çok sevdim. Sanırım bu kitap bize "Sen" kelimesinin gizemli ve en samimi anlamını öğretiyor. Eğer o "sen"i bir kere bile olsun tanımak isteseydin, o kızın içinde kopan buhranları da anlayabilecektin be R. Sen onun çocuk saflığındaki sevgisini değil, bedenini istedin. Sen onu sen olarak istemedin ki hiçbir zaman, sen onu et parçası olarak gördün. Bir kere değil, bir çok kez gördün hem de R. Buna rağmen seni sevmekten hiç usanmadı ama. Biliyorsun değil mi? Sen ne kadar o kadına beden algısıyla baktıysan o kadın da sana o kadar ruhuyla baktı be R. Fakat R... O hiç pişman değil. Bugüne kadar aklına gelebilecek herhangi bir pişmanlık kavramına bile sığmaz o kadının düşündükleri. Hiçbir hareketinde pişman değil. Senden kopan bir parça olarak gördüğü o çocuk için yaptığı onca şeyden bile pişman değil. Seni sevdiği için de hiç pişman değil. Pişman olsaydı, o kadar sayfa yazı yazdıktan sonraki sözleri günümüz gençleri gibi "Allah belanı versin, engelliyorum seni." yerine "Sana teşekkür ederim... seni seviyorum, seni seviyorum... elveda." olur muydu be R?

Sana bir şarkı hediye ediyorum R, umarım bu şarkıyı dinlemek kadına baktığın bakış açını değiştirmene yardımcı olur : https://www.youtube.com/watch?v=kt7yrISdoAM

"Affetmesen de fark etmez.
Ben çoktan affettim seni,
Benimki bir beklenti değil.
Gökyüzü mavidir değişmez...."

----spoiler----
Not : Kitap gerçek anlamda tüylerimin tamamen diken diken olmasını sağlayabilmiş bir kitaptır. Sadece iki kelimesiyle.
"Kendimi sattım."
----spoiler----
Satranç’ı okumaya başladığımda bir süre satranç oynama isteği oluştu içimde. Evin bir köşesinde âtıl duran satranç tahtasının orada olup olmadığını bile kontrol ettim. Fakat kitabın sonuna geldiğimde tüm bu isteğim gitmişti. Hatta öylesine ki; bir daha satranç oynar mıyım, bilemiyorum. İşte böyle etkileyici bir kitap bu! Bittiğinde ‘Neden bu kadar kısa?’ diye üzüldüğümü de eklemeliyim.

Satranç, Stefan Zweig’in son kitabı olma özelliğini de taşıyor. Bu kitabı tamamladıktan kısa bir süre sonra eşiyle beraber intihar etmiştir.

Çok kısa bahsedeyim konusundan (içeriğine fazla girmeyeceğim, sadece okuma isteğinizi köreltmeyecek kadar).

New York’tan, Buenos Aires’e gitmekte olan bir gemide geçiyor hikaye. Gemide birçok çeşit insan bulunmakta (işadamı, sosyete, gazeteci vs). Ayrıca o zamanın satranç şampiyonu Mikro Czentovic.
Büyüme evresinde yetim kalan Czentovic’i bir papaz yanına alarak bakımını üstlenmiştir. Fakat Czentovic öğrenme güçlüğü çekmektedir. Papazla, arkadaşlarını satranç oynarken seyreder sürekli. Bir gün papaz bir işinden dolayı kalkmak zorunda kalınca, papazın arkadaşı alaycı bir tavırla, izlemekte olan Czentovic’e sen devam etmek ister misin diye sorar. Ve yenilir. Bu, öğrenme güçlüğü çeken çocuğa nasıl yenildiğine inanamaz, tekrar oynar, yine yenilir. Sonra yine…

Tam burada bırakırsam yeterli olacak sanırım. Şimdi kitabın bana hissettirdiklerinden bahsetmek istiyorum. Zira başka bir yerde bulunamayacak olan sadece bu kısım.

Stefan Zweig ‘Satranç’ta, hiçliği düşünmemi sağladı. Aslında o kadarla kalmadı, hiçliğin ne denli yıkıcı, ne denli korkunç bir şey olduğunu kelimeleri kullanarak adeta göz bebeklerime çizdi. Okurken yerimin dar geldiğini, keyfimin kaçtığını hissettim. Hatta bazen hikayenin içine öyle girdim ki (siz yapmayın) psikolojim bozuluyordu neredeyse. Komplo teorisi bile ürettim. Bu kitabı o bozuk psikolojiyle yazdı ve sonrasında intihar etti diye. Zira anlatırken yazarın yaşadığı hisleri dile getirdiğini öyle net hissettim ki. Sanki kitap okumadım da, bir arkadaşım geldi başından geçenleri tüm içtenliğiyle anlattı. Ve ben de her kelimesine inandım.
Bir kitap düşünün, içinde Kafka'nın Dava'sına ait izlerden Trevanian'ın Şibumi'sine kadar izler var. Hatta Zweig'ın kendi kitabı olan Olağanüstü Bir Gece'ye benzediğini düşündüğüm bazı kısımlar da oldu.

Öncelikle psikolojik olarak yukarı-aşağı ayrımı kitapta hissedilen konulardan. Kafka'nın Dava kitabında olduğu gibi aşağı, meraklı ve sinirli bir kesimin yukarı, sakin ve insanı bekletmekten çekinmeyip çıldırtan, gizemli bir liderlik içeren kesimle savaşını hissettim. Czentovic ile Dr. B arasında tabii ki.

Zweig karakterlerinin psikolojilerini o kadar iyi anlatıyor ki bize, buradan karakterlerin nasıl tinsel karşıtlıklar içinde bulunduklarına dair önemli ipuçları çıkartabiliyoruz aslında. Bunlara örnek vermek gerekirse:

Czentovic hayatı boyunca sadece satranca ilgi duymuş mesela. Fakat Dr. B böyle değil, geçmişinde başka işlerle ilgilenmiş ve gizli dosyalar, malvarlıkları üzerine çalışmalar yapmış, satranç onun için sonradan gelen bir şey olmuş.

Czentovic, Dr. B'ye nazaran satrancı bir para malzemesi ve ün aracı olarak görüyor, bu davranış kendisini tamamen rasyonel biri yapıyor ve her şeyin disiplinli, neden-sonuç ilişkilerine dayanan, satrançta bile her seferinde her oyunu ezberle değil de yeni bir oyunmuş gibi düşünen bir kafaya sahip, satranç oynama dürtüsünü distopik ögelerle ya da zorla ona verilen bir ilaç gibi değil de tam tersine kendisine gelen tekliflerle sağlayan biri yapıyor. Fakat Dr. B böyle değil. Dr. B için bu dürtü, hiçliği örtmek için gelen ihtiyaçtan kaynaklı. Küçücük bir mekan içine sıkıştırılmış kasvetli bir odada kendi beyniyle satranç oynayan bu adam Czentovic'in aksine her oyunu ezberine atarak bir satranç tekniği oluşturuyor. Bu yüzden de Dr. B daha saldırıya yönelik bir sisteme sahip. Yani Dava kitabında geçtiği gibi, Dr. B'de, K.'nın sürekli o sistemin kaynağını arama merakı gibi bir ofansiflik sezdim.

Czentovic, yukarı kesimin vermiş olduğu totaliter bir kafaya sahip, kendini tanıma amacından çok kendini daha çok ünleştirmek ve egosunu tatmin etmek için kazanmak istiyor. Dr. B ise satrancı kendisi için kazanmak istiyor, sadece kendi beynine karşı vermiş olduğu savaş için ve kendisini daha da çok tanıyabilmek için.

Bir oyun üzerinden karakter analizleri yönüyle kitabı Şibumi'ye çok benzettim. Orada da Bay Hel, Go oyununun tekniklerine göre hayatını sürdürüyordu.

Satranç aslında sadece bir örnek. Bunun yerine her şeyi koyabiliriz, kendi nefsimizle olan mücadeleyi satranç yerine koyup 4-5 hamle sonrasını takip edebilince ve aynı zamanda da sakin kalmayı, üstüne gidilmemesi gereken konuda gitmemeyi becerebilince bir şeyler oturmuş oluyor insanlar için de. Yani sizin satranç arzunuz sinirlenip de sürekli sıra beklediğiniz vergi dairesi de olabilir, kendi nefsinizin sizi yönelttiği şey de.

*Ayrıca fark ettiğim bir detay olarak, Stefan Zweig'ın, Satranç kitabını Dostoyevski'nin Yeraltından Notlar'ı okuyarak yazmış olma ihtimalinin olduğunu düşünüyorum.

Yeraltından Notlar sayfa 36 : ...Halbuki karıncalar bu konuda bambaşka bir alemdir: Karınca yuvası denilen, temeli sonsuzluğa kadar yıkılmaz harikulade bir yapıları vardır. ...Fakat insan hercai, bir dalda durmaz bir yaratıktır ve belki de satranç oyuncuları gibi gayeyi değil, gayeye giden yolu sever.
Satranç sayfa 10 : Hayatım boyunca tek bir düşünceye saplanıp kalmış, monoman insanların her türü hep dikkatimi çekmiştir, çünkü bir insan kendini sınırladığı ölçüde sonsuzluğa da yaklaşmış demektir; özellikle dünyaya sırt çevirmiş gibi gözüken bu tür insanlar, özel malzemeleriyle kendilerine karıncalar gibi tuhaf ve gerçekten bir defaya özgü küçük bir dünya modeli inşa ederler.

Zweig Satranç kitabıyla Yeraltından Notlar'a bir selam çakmış olabilir. Zira karıncaların yeraltı dünyası da https://www.youtube.com/watch?v=lFg21x2sj-M aynı bu linkteki videoda görülebildiği gibi çok şaşırtıcı detaylar ve muazzam güzellikte düzenlenmiş bir tasarım içermektedir.
Satranç. Bir kelime, iki hece, 7 harf, milyonlarca farklı kombinasyon, dizilim, olasılık, hesap, strateji, saldırı, savunma, sabır, öngörü, zeka, dikkat... Kralların, öğrencilerin, işsizlerin, dahilerin oyunu satranç...

Üniversite yıllarımda deliler gibi oynardık bu oyunu, yenilen hep rövanş ister, yenen müthiş bir haz duyar, bazen gece geç saatlere kadar sürer de sürer, kan çanağı olan gözler 64 karede uzayan satranç dolu gecelerde.. Sonra iş güç derken oynamaz oldum bu oyunu. Şimdi kitabı bitirince ilk işim alıntı ve yorumlardan sonra akıllı telefonuma satranç uygulaması indirmek oldu. Kısalığına tezat biçimde harika bir kitap.. Hani bir solukda okunacak kitap derler ya işte bu onunda ötesinde yarım solukta okunacak cinsten. Hiçlik, delilik ve deha ancak bu kadar gerilim dolu bir şekilde anlatılabilir. Beni bu kitapla tanıştıran 1000kitap üyelerine çok teşekkür ederim. Mutlaka ama mutlaka okuyun...
"Sana, beni asla tanımamış olan sana."
Bu cümlede tüm kitabın özetini bulacaksınız aslında..
Birçok arkadaşımın tavsiyesiydi bu güzel kitap, oturduğum yerde birbirinden farklı duygusal anlar yaşadım sayesinde..

Bir kadın düşünün; aşık, kör ve her şeye rağmen umutlarını hiç yitirmeyen.. Bir kadın düşünün; bilinmeyen, tanınmayan ve hiçbir şartta hatırlanamayan.. Ve bir adam; yakışıklı, zengin, yardımsever ancak karşısındakini bir yabancıdan öte görmeyen, onu hatırlamayı beceremeyen ve onu umursamayan...

Birçoğumuzun bazen dönüp baktığı ve karşısındaki kişiyi bir anlık da olsa tanıdığını düşündüğü o birkaç saniyenin dayanılmaz muamması bu kitapta da yaşansaydı ne olurdu acaba? R., bilinmeyen kadını ya tanısaydı. Bilinçli bir şekilde yaklaşsaydı, gençliğinde günler geçirdiği kadını yıllar sonra tekrar gördüğünde tanıdık bir ifadeyle alsaydı kollarına. Ne olurdu? Yine aynı tutkuyla sever miydi kadın ulaşılmaz olan adama ulaşsa, ya da bir kitap olur muydu bundan, bu kadar severek okur muyduk bizler? Bence okumazdık, hatta kitap dahi olmazdı o zaman..

Bilinmezliğin karşı konulmaz cazibesi etrafımızı sararken, üzüntü ve umutsuzluk da bir yandan yakamızı bırakmıyor ve bu bize kesinlikle çekici geliyor.. Kadının sürekli olarak kullandığı 'Sen beni asla tanımadın' cümlesiyle içimizde oluşan keşke bir kereliğine de olsa tanısaydı hissi kitap boyunca bizi hiç bırakmıyor.

Bazılarına göre bir aşk, bazılarına göreyse bir saplantı olan bu duyguları son sayfaya kadar yaşıyor, biten mektupla birlikte R. ne hissediyorsa aynılarını hissediyorsunuz.. Aynı pişmanlık, aynı merak, aynı hatırlamaya çalışma çabası ve aynı korku.

Ara vermeden, soluksuz okunacak ve her sayfasında bir tane bile boşa yazılmış cümle bulamayacağınız harika bir kitap.. Okumak için tereddüt etmeyin. Yalnızca elinize alıp ilk sayfayı çevirin, sonrasını Zweig'e bırakın..
Oğuz : Oğuz
Niteliksiz Adam 1 : NA1

https://i.hizliresim.com/y0J3mN.jpg

NA1 : Beni neden buraya getirdin Oğuz?
Oğuz : Ben senin içindeki cümleleri bu kafede çizik çizik ettim NA1. İçindeki matematiksel bir düzenle kurulmuş, bilimsel formül gibi oluşmuş ve bugüne kadar hiç duymadığım betimlemeli cümlelerden bazılarını okurken işte burada sesli bir şekilde şaşırmış ve insanları kendime baktırmıştım istemeyerek de olsa. Hiçbir insan bana bugüne kadar böyle olağanüstü şeyler dememişti, çok ciddiyim. Bugüne kadar hiçbir kitaba yapmadığım şeyi sana yaptım 16 gündür beraber olduğum arkadaşım. Ben de bunun için sana çay ısmarlamaya geldim.
NA1 : Teşekkür ederim fakat bizim Viyana'da Melange adında bir kahve vardır, biraz daha niteliklidir sizin Türk kahveniz ya da çayınız gibi olamasa da. Onun için senin beni okuma cesareti gösterme niteliğine karşılık ben yine namıdiğer niteliksizliğimle bu çayı içmeyeceğim, üzgünüm dostum.

https://i.hizliresim.com/6JpXQ9.jpg

NA1 : Oğuz, kalk gidelim buradan... Beni kimse okumak istemiyor gibi bir duyguya kapılıyorum. Çetin bir kitabımdır ben, öyle hemen anlayamazsın içimdeki bazı şeyleri. 3-4 kere okusan da çözümlemekte zorlanabileceğin çetin cümleler içeririm.
Oğuz : Şurada bildiğim bir kahvehane var. Okumak nitelikli bir eylemdir, seni daha çok niteliksizleştirmemi ister misin?
NA1 : Bayılırım.

https://i.hizliresim.com/3EWqNp.jpg

Oğuz : Mutlu musun?
NA1 : Hiç olmadığım kadar. Zaten okunmuyordum, en azından dışarıdaki insanların bensizken ne yaptığını öğrenme fırsatı buldum. Oğuz, buradan da gidelim. Yalnızlığım bastırdı yine iyice.
Oğuz : Peki.

https://i.hizliresim.com/Rn8PXn.jpg

NA1 : Şu an şu salıncakta sallanıp nitelikli zevklerimi doyurmak yerine insanların göz ardı ettiği, giriş paragrafımda bile yazılan Atlantiğin üzerindeki barometrik minimumlarımın Rusya üzerinde biriken maksimuma dönüşünün bu salıncakta sallanışıma etki edeceği merkezkaç kuvvetini düşünüyorum. Böyle akıl dolu şeylerle rahatlayabilmek ve aklını kullanmak varken neden sallanayım Oğuz, ben manyak mıyım? Siz insanlar nasıl etrafınızda böyle şeyler olup bitiyorken hiçbir şey olmuyormuş gibi sallanabiliyorsunuz?
Oğuz : Ne desen haklısın NA1.
NA1 : Anne ve babamı özledim ben Oğuz, beni onların yanına götür.

https://i.hizliresim.com/p6MWjn.jpg

Oğuz : İşte geldik.
NA1 : Nasıl yani? Ben bu göğe uzayan uzamlar sayesinde mi okunabiliyorum yani?
Oğuz : Tabii ki de, ne sandın? Bak, sizin gibi kitapları okuyan insanlar böyle yeni yeni fidanlar diktiği için sen şu an yaşıyorsun. Fakat benden, seni meyve ya da sebzeymiş gibi toprağa ekip de yeni basımının çıkacağını da bekleme. Sen edebiyatın Elvis Presleyi gibi bir kitapsın. Aslında gövdeler senin yazarın Musil ya da Proust, Joyce, Dostoyevski, Broch gibi isimlerden meydana gelir ve sizden etkilenen diğer yazarlar da bu ağacın göğe doğru giden yemyeşil uzamlarına benzerler NA1.
NA1 : İşte buna gerçekten şaşırdım...

https://i.hizliresim.com/kO7WA9.jpg

Oğuz : Bak NA1, işte senin memleketin Viyana. Sen neredeyse 100. doğum gününü kutlayacaksın ve aslında oraya aitsin. İçinde bahsettiğin Avusturya Macaristan İmparatorluğu'nun en önemli kentlerindendir Viyana. Aslında Viyana, içinde bahsettiğin gerçeklik ile düşün olasılıkları arasındaki gidip gelişleri, beynin sağ ve sol lobunun iki ayrı kutbu gibi içerisinde hem tarihi bir dokuyu hem de modernizmi taşır. Aslında sen de içinde bunları anlatmak istemiştin, değil mi?
NA1 : Şu Viyana gözlerimde tütüyor Oğuz, ne yalan söyleyeyim. Burjuvazinin çöküşüne şahit oldum ben. Varmayı istemek ile kurtulmayı istemek arasında gittim geldim aynı senin gibi. Atonal bir müzik parçasıyım ben Oğuz. Düzensizlikler arasında bir düzen oluşturucuyum, zaten sen de beni okudun bunları görmüşsündür. Her zaman tercih edilen nitelikler arasında bir niteliğe sahip olmaya ihtiyaç duymayan bir sonrasızım ben. Akıl ve ruhun senteziyim. Barok üslubunda bir kitabım aslında, değil mi?
Oğuz : Evet, kesinlikle. Doğru kelimeler Barok, bulanıklılık ve sonrasızlık. Barok mimarisinin o göz alıcı süslü dünyasını hatırlıyorum da, gerçekten de senin kitabında boşluğun o göz alma ihtiyacı hissetmediği mistik Barokluğunu öğrendim ben NA1. Kendimin sahip olduğu bulanıklığa sende de şahit oldum. Sen Paralel-Eylem'i anlatırken burjuvazinin de bir bakıma toplumda tikel bazda rol alan bireylerin çöküşü gibi çökmesini izledim yavaş yavaş.

https://i.hizliresim.com/NZ813L.jpg

NA1 : Şu an bana gösterdiğin şehir hayatı ve insanların burjuvazi tavırları sadece çok fazla gerçek. Anlıyorsun beni değil mi Oğuz? Ben bundan bunalıyorum işte. Yapmacık gerçekliklere hiç gelemem. 244. sayfada demiştim sana, bu kadar tamamlanmış ve eksiksiz gözüken bir dünyanın içerisinde, kiliselerin, binaların, üzerindeki gök kubbenin, bütün bu ağaçların, insanların içerisinde en ilgisiz kalan, en muhtaç soluk insandır. İşte bundan sonra Ulrich, niteliksiz adam olmayı istemişti, biliyorsun.

En azından beni okurken beyninin eski bir makine odası çalıştırıldığında o odadaki makinelerin tozlarından arındırılarak tekrar çalışmaya başlaması gibi çalıştığını biliyorum. İçimdeki fiziksel, düşsel, sosyolojik, etimolojik ve edebi dünyayı bu şehirde bulamazsın sen Oğuz.
Oğuz : Haklısın. Zaten ben seni okurken aklımda hep tek bir düşünce vardı : "1984 hamdım, Şibumi piştim ise Niteliksiz Adam 1 yandım seviyesidir."
NA1 : Beni evime götür Oğuz.

https://i.hizliresim.com/az8Gjg.jpg

NA1 : Oh my Ulrich! Bu kitaplıkta yer kalmamış bana Oğuz? Sen, bana verdiğin değeri böyle mi gösteriyorsun yani?
Oğuz : Şey, kusura bakma NA1. Sana daha özel bir yer düşünmüştüm.
NA1 : Nasıl yani?
Oğuz : Diyorum ki, sen beni bugüne kadar en çok etkileyen sadece kitaplardan değil "şey"lerden birisin NA1. Onun için artık benle dolaşmanı ve dünyaya da senin içindeki o kendini tekrar tekrar okutan cümlelerle bakmak istiyorum.
NA1 : Tamam, sen bilirsin.

https://i.hizliresim.com/Yg8NME.jpg

Oğuz : Artık damarlarımdasın NA1, hani iliklerime kadar işledin derler ya bizim Türkler, işte bunu hissediyorum. 316. sayfada altını çizdiğim alıntından anlamıştım bunu. En azından senden sonra gelen kitapları senin gözünle anlamlandırabilmek için bir başlangıç yapmış oldum senin sayende. Bunun için çok teşekkür ederim. Ama seni okumamı sağlayan Hakan S.'yedir en büyük teşekkürüm. Onun etkinliği olmasa seni de okuyamazdım belki.

Ulrich sana benim için en özel şarkılardan biri olan şu şarkıyı hediye ediyorum, çünkü hem senin bulanıklığını, hem de benim bulanıklığımı, ikimizin de gerçeklik ile düş arasında gidiş gelişlerimizi, ikimizin de insanları ve hayatımızdaki olguları matematiksel olarak anlamlandırabilme eşiklerimizi hatırlatıyor bana tekrar :

"Çünkü dünya benden ibaret
Öyle olmayaydı şayet
Kafatasımın içinde ne diye dolanıyo
Bütün bu güzellik bütün bu rezalet
Hepsi benim hepsi bana ait"

https://www.youtube.com/watch?v=ZXYaTnyaJok
Hiç ara vermeksizin bitirdiğim nadir kitaplardandır, Satranç.

Kitabın olağanüstü bir akıcılığı var. Hikayesi uzun süre akılda kalabilecek cinsten.

Zweig'in kitabı bitirdikten sonra intihar etmesi, daha bir önemli kılıyor kitabı. Okuyun okutturun derim.
Kendimi bildim bileli kitap okuyan biri olarak bu şaheseri bugüne kadar okumamış olmanın eksikliğini yaşıyordum. Uzun süredir merak ediyordum ama bana yakın zamanda kaybettiğim bir arkadaşımı hatırlattığı, hayatımın kitabı dediği için kendimi hazır hissetmedim, sürekli erteledim. Stefan Zweig kalemini çok beğendiğim bir yazar. Acımak kitabını da tıpkı bunun gibi çok sevmiştim.


Nazi döneminde yaşamış ve türlü türlü işkencelerle kendisinden bilgi almak için, hapsedilen Dr., işkencecisinin cebinden çaldığı bir satranç kitabıyla satranç oynamayı öğrenmiştir. ( İlkokul 5. sınıftan beri satranç oynayan, yarışlara katılan, lisanslı bir satranç oyuncusu olarak satrancın kitaptan okunarak öğrenilmesi hakaret gibi geldi :)) New York'tan, Buenos Aires' e giden bir gemide dünya satranç şampiyonuyla satranç oynayan Dr. B' nin yaşadıkları gerçekten heyecanlandırıyor okurken. Hitler döneminde yaşamış ve bundan fazlasıyla etkilenmiş olan Zweig, nazi işkencelerinin bir insanın duyularını nasıl körelttiğini işliyor ve satrançla bir parça özgürleştiriyor kahramanı. Çünkü satranç bir oyun değil, stratejilerin yapıldığı, bir adım ötesini düşünüp görebildiğiniz bir yaşam tarzıdır. Kesinlikle bir başyapıt ve okumayan herkese öneririm...
Ya kör olacaksın ya da delireceksin!

Körleşmeyi deliliğin sınırlarında dolaşanların romanı olarak nitelendirmek lazım gelir. Genel anlamda körlük ve delilik kelimeleri, insanın zihin atlasında ürkütücü bir çağrışıma yol açar. Bu kelimelerin yanına birde ‘sınır’ kelimesini konumlandırdık mı gerilim had safhalara ulaşır.

Sınırlarda dolaşmanın tehlikesini sınırlarda dolaşanlar bilir. Uçlarda yaşayanlar rahattır esasen ve bu fanatik tayfa, sürü halinde hareket ettiğinden başları ağrımaz, pekâlâ sorgulamadıkları içinde aptal mutluluğu hissiyatındadırlar ve bu evrende uzun bir ömür sürerler. Sınırda dolaşanlarsa uçlar için her zaman tehlike arz eder ve bu sebeple her an katli vacip olunan kimseler olarak nakşedilirler. Bu sebeple eksik olan ilk cümlemi izninizle değiştirmek isterim.

Ya kör olacaksın ya delireceksin ya da katledileceksin!

Oldukça uzun ve zor bir kitap bu Körleşme ve yazıları da küçük kör etmek istercesine. Ayrıca metaforlarla dolu… Hoş yazarımız da zaten Kafka’nın ‘Dönüşüm’ ünü okuduktan sonra karar veriyor eserini yazmaya ve yazım hayatını da zirvede sonlandırıyor. Anlayacağınız insanlık zihnine tek kurşun sıkıyor. Henüz bu kurşuna kafa atanını da görmüş değilim lakin kurşunu yedikten sonra ölmeyen bireyler hayatlarına bir felçli gibi mutsuz devam ediyor.

Okuyup da sınırdan uzaklaşacağını zannediyorsan yanılıyorsun değerli okur. Ya okuma ya da sınır gerçeğini kabullen!

Kambur cücelerden uzak durun ya da acımayın onlara der Canetti. Çünkü kambur cücelerle çevrili olan etrafımız; onların varlığıklarına karşın korumasızdır. Görünüşü desiseli, ağzı yalan dolu cüceler size sesleniyorum çirkinliğinizde boğulacaksınız.

Kein gibi dünyasız bir kafan mı olmalı kocaman bir kütüphanede?

Therese gibi kafasız bir dünyanın metası mı olmalı?

Yoksa,

Kafadaki dünya ile trajik bir sonun mu?
Körleşme nedir?

* Körleşme dünyayı beynini ele geçiren düşüncelerle, kuruntularla, küçük hesaplarla; yudumladığın hayatın sende bıraktığı tortularla, acılarla filtreler arkasından görmektir. Gördüğün, senin beyninin optik yansımaları yorumlama biçimidir. Yanlış anlamalara gebeliktir.

* Körleşme gördüğünü sandığın kişiyi, nesneyi, olayı tek bir kavrama indirgemektir. Simgeleri gerçeğe yeğ tutup, bir de onu tek doğru kabul etmektir. Öyle ki mavi kolalı etek salt kötülüktür.

* Körleşme bazı şeyleri her gün o kadar çok görmektir ki, sonunda görmemektir. Yoksa bu kadar yoksulluk, perişanlık, kurşun gibi çöken ağır karanlığın içinde nasıl yaşanır?

* Körleşme bazen de bile isteye görme uzuvlarının -şükür ki kapakları var, ya kulaklar gibi savunmasız olsaydı - işlevini yapmayı reddederek bizi savunması demektir. Görmezden gelmektir.

* Ve körleşme kitapta anlatıldığı gibi şudur: 'Körlük, zamanı ve mekanı alt etmeye yarayan bir silahtır; varlığımız yek dayanağını duyularımızla, gerek yapıları gerekse kapsamları bakımından pek yetersiz olan duyularımızla kavradığımız birkaç kırıntının dışında, sonsuzluğa dek uzanıp giden bir körlükte bulur. Körlük, birbirlerini görmeleri halinde beraberlikleri düşünülemeyecek nesnelerin ve yaratıkların yanyana bulunabilmelerine olanak tanır.'

Körleşmeyle 'sağlıklı' işlevini yerine getirmezse o küçük tatlı egomuz ne olur peki? Akıl hastaneleri ne diye var sanıyorsunuz?

Kahramanımız Dr. Kien 'fildişi kulesi'ne çekilmiş 25000 kitabın sahibi, cahil, aptal, acımasız, para düşkünü, aşağılık insanlarla ( yani kendinden başka herkesle) konuşmayı, teması reddeden bir 'aydın'. 'Dünyasız bir kafa'sı var. Olaylar neticesinde 'kafasız dünya'yı yaşayanlarla bir arada bulunuyor ve tüm karakterlerin psikolojilerinin adamı haklı çıkardığı hikayenin ortasında buluyor kendini. Tabii herkesin 'kafadaki dünya'sı farklı, birbirini tanımak imkansız.

Pascal demiş ki: 'İnsanın tüm mutsuzluğu odasında tek başına duramamasından kaynaklanır.' Yeni insanlar, yeni mutsuzluklar.

Kesinlikle, kesinlikle, kesinlikle ve kesinlikle her kitapseverin okuması gerekiyor. Anlaması zor bir kitap değil, cümleleri basit ama derin. Yazarın erken yaşında oluşturduğu tek eseri, Oğuz Atay tavsiyesiyle Türkçe'ye çevrilmiş bir başyapıt. Lütfen okuyun :)

Yazarın biyografisi

Adı:
Ahmet Cemal
Unvan:
Türk Yazar, Şair, Çevirmen, Öğretim Üyesi
Doğum:
İzmir, 1942
Ölüm:
İstanbul, 1 Ağustos 2017
Ahmet Cemal, 1942'de doğdu. Sankt Georg Avusturya Lisesi'ni ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. Aynı fakültede asistanlık yaptı. İstanbul Avusturya Kültür Ofisi'nde basın danışmanı olarak çalıştı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde çeviri dersleri verdi. Yeni Ufuklar ve Varlık dergilerinde yazdı. Yazko Çeviri dergisini yönetti. Halen Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi Sinema ve Televizyon bölümü öğretim görevlisi olarak sanat tarihi ve estetik, aynı üniversitenin Devlet Konservatuvarı'nda dünya tiyatro tarihi ve çağdaş tiyatro, Güzel Sanatlar Fakültesi'nde de sanat kavramları dersleri veriyor. Bertolt Brecht, Elias Canetti, Stefan Zweig, Ingeborg Bachmann, Paul Celan, Rainer Maria Rilke, Georg Trakl, Friedrich Hölderlin, Heinrich von Kleist, Georg Lukacs, Anna Seghers, Erich M. Remarque, Manès Sperber, Franz Kafka, Walter Benjamin, Robert Musil, Ernst Fischer, Octavio Paz ve E.H.Gombrich'ten çevirileri yayınlandı. Deneme ve makaleleri Yaşamdan Çevirdiklerim, Odak Noktasında Yaşananlar, Aradığımız Tiyatro ve Şeref Bey Artık Burada Yaşamıyor,şiirleri Geçmiş Bir Dua Kitabından başlığıyla, öyküleri de Dokunmak adı altında kitap olarak çıktı. Çeviri kuramı, estetik, sanat tarihi, kültür eleştirisi ve edebiyat üzerine makaleler yazdı; aynı konularda Avusturya'da, Viyana ve Innsbruck üniversiteleriyle, Avusturya Edebiyat Kurumu'nda konferanslar verdi. 1998 yılında, Türk kültürüne yaptığı hizmetler nedeniyle kendisine Anadolu Üniversitesi Senatosu tarafından fahri doktor unvanı verildi.
 

Yazar istatistikleri

  • 37 okur beğendi.
  • 44.184 okur okudu.
  • 821 okur okuyor.
  • 18.554 okur okuyacak.
  • 233 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları