Ahmet Güntan

Ahmet Güntan

YazarÇevirmen
8.8/10
1.093 Kişi
·
10,5bin
Okunma
·
12
Beğeni
·
1.780
Gösterim
Adı:
Ahmet Güntan
Unvan:
Mimar,yazar
Doğum:
İzmir, 1955
Ahmet Güntan (İzmir, 21 Mayıs 1955), ilköğrenimini İzmir Güzelyalı Müdafa-i Hukuk İlkokulu’nda, ortaöğrenimini İzmir Bornova Maarif Koleji’nde tamamladı; ODTÜ Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü’nü bitirdi. Şiirleri ilk olarak Kasım 1977’de Birikim dergisinde çıktı. Aynı yıllarda Yeni İnsan dergisinde müzik yazıları yazdı. İlk kitabı İlk Kan (1984) ile adını duyurdu. Altı yıl aradan sonra 1989’da çıkan, kendi yayımladığı Köpüklü Bir Kan, Bir Duman, kitapçılarda satılmadı, yaklaşık 200 kişiye postalandı. Nezle, Lale Müldür’le birlikte 1990’da yayımladığı paydaş kitap Voyıcır 2’de yer aldı. Çeşitli dergilerde şiir üstüne yazıları yayımlandı. Haldun Bayrı’nın İki Şahit ve Diğerleri (Metis, 1997) kitabında bir okuma notu yer aldı. Deneme kitabı Esrârîler 2003’te, yeni bir şiir ihtiyacını dile getirdiği “Parçalı Ham Manifesto” 2005 yılında kitap-lık dergisinde yayımlandı.
920 syf.
·82 günde·Beğendi·10/10
İŞTE GENE BEN ve SİZLERE YİNE OKUMUŞ OLDUĞUM ESKİ BİR KİTAPTAN BİR İNCELEME DAHA. :)

Don Kişot ile ilgili bugüne dek ifade edilememiş şeyler hakkında kim ne söyleyebilir acaba? Miguel de Cervantes tarafından kaleme alınan ve yazılan bu güzel roman, dört yüz yıldan bu yana, on sekizinci yüzyıldan kalma edebi akımlara, yirmi birinci yüzyıl post-modernizmine ilham kaynağı olmuştur. İngiliz yazar William Makepeace Thackeray, İspanyol filozof José Ortega y Gasset, Melville, Flaubert, Kafka, Nabokov, Dostoyevski, Proust, Jorge Luis Borges gibi yazarların eleştirel çalışmalarına da ayrı bir ivme katmıştır.

Don Kişot‘a, bir okuyucu yaklaşımı acaba nasıl yapılır diye düşünüyorsanız, buyurun gelin, bunu hep birlikte okuyalım ve ele alalım. :)

Yukarıda ilham alan bu yazarların dışında, İngiliz şair William Shakespeare, Cervantes’in Don Kişot adlı eserindeki Cardenio’nun öyküsünden esinlenerek yazdığı oyunlarından biri olan, Cardenio tragedyası için eseri kaynak malzeme olarak kullanmanın nadir bir övgüsünü Cervantes'e fazlasıyla ödedi. Shakespeare tarafından yazılan bu (Cardenio) romanda İktidar, zorbalık, aşk, iffet ve ölüm öğeleriyle şekillenen tragedyada kadınların sahip olduğu değerlerin üstünlüğü vurgulanmıştır. Eser sahnelendiğinde, ustaca düşünülen olay dizisi, canlı tabloları ve mükemmel oyun kurgusu ile aşırı övgü toplamıştır. Sanatçı burada aşırı materyalizm ve metinlerin sonsuz referanslarını biz sanatseverlere sunmaktadır.

“Gözlerini kendine çevirip kendi kendini tanımaya çalış; varılması en zor olan bilgi budur. Kendini tanırsan, öküze özenen kurbağa gibi şişinmezsin.” S. 698

Don Kişot, sıradan bir eserden ziyade, günlük yaşantımızda aşırı övgüyü ve referansı hak eden birkaç edebi eserden/kitaptan biridir. Bununla birlikte, hepimiz tarafından evrensel olarak bilinen bir sıfat olan "hayalperest"lik ile doğuran bağlantılı birkaç roman arasında da yer almaktadır. Peki ya biz okurlar, bu kültürel bir monolit olan romanı nasıl değerlendirmeye ve ele almaya çalışıyoruz acaba? Bunun için Tabii ki en basit yol, ilk yayınlanışından dört yüz yıl sonra, Don Kişot'un hala okunaklı bir ebedi eser, dünya klasiği olduğu gerçeğine dikkate alarak!

Kitapta anlatılan mini hikâyeler, modern yayıncılarında dikkatini çekecek kadar gözle görünen güzel şeylerdi. Açıklamalar insanı bazen belirsiz bir karmaşaya doğru sürüklerken, romanda bahse konu olan bazı silahlar veya dindarlık üzerine geçen uzun kesitler, okuyucuların duyarlılıklarına garip gelebilir. Sancho Panza'nın kısa solo maceraları bizleri hem eğlendiriyor ve zihnimizde bu güzel kitaba dair hoş şeyler bırakıyordu.

“Dağlarda bilginler, çoban kulübelerinde filozoflar yetişir.” S. 506

Burada ele aldığımız romanı aslında iki kitap/cilt olarak yayınlandı. Bunlardan ilki olan birinci cilt 1605 yılında yayınlandı ve o dönemde bir hayli popüler oldu. Onun “devamı” niteliğinde olanı ise 1615 yılında yayınlandı. Cervantes, bu ikinci cildi bitirmek için bence biraz acele etmeliydi çünkü bir başka yazar, Alonso Fernández de Avellaneda, Cervantes'in kendi metninde eğlendiği ikinci ciltlik bir sahneyi zaten düşünmüştü. Bu derleme, hikâyeleri Don Kişot'un aldatmacaları tarafından çerçevelenen birçok küçük karakteri ile yalnızca ilk cilde odaklamaktaydı. Bu ikincil olaylar dizisinin çoğu, Erken Modern İspanya'da toplumun geniş bir kesimini ele geçiren karakterizasyonları barındırmaktaydı. Kitabın bazı arketip’lere ait cazibesi, Cervantes'in İspanya dünyasındaki şövalyeliği, bizi konuya bağlayan bir büyü olmaya, roman içerisinde bazı yaşananların ise gittikçe daha acınası bir halde devam etmesi, yeri geldiğinde güldürmesi de biz okurlar için daha ilgi çekici hal almaya başlıyordu.

Kişinin “çılgınlığı” olarak bahsettiği, kendisinin ayrı kültürel bir davranışı olarak okumakta olduğumuz Don Kişot eseri boyunca, mevcut olmuş olan büyük bir sosyal hoşgörüsüzlük teması üzerinde durmaktadır… Don Kişot bu edebi eseri ile İspanya tarihinin bir dönemine bizler için ışık tutmaktadır; burada o dönemin yabancı düşmanlığı ve siyasi hoşgörüsüzlüğünün yükselişine onun kalemi sayesinde tanıklık ediyoruz. İşte tamda tarihin, Kastilya ve Leon Kraliçesi I. Isabel ile Aragon Kralı II. Ferdinand’ın evlenmesine şahit olduğu bu zamanda, iki büyük gücün birlikteliği sağlandıktan sonra, İspanya’daki İslam aristokrasisinin tasfiye sürecinin hız kazandığı kayıtlara geçmiştir. 1478’de hayata geçmiş olan İspanyol Engizisyonu binlerce Yahudi’nin ve Konverso’nun ölüm emrini vermiştir. 31 Mart 1492’de I. Isabel ve II. Ferdinand, Yahudilerin ‘iyi Hristiyanları kendi kutsal inançlarından döndürmeye çalıştıkları’ gerekçesi ile birlikte yaşamakta oldukları Yahudileri ve Müslümanları İspanya’yı dört ay içinde terk etmelerini emreden Elhamra Kararnamesini imzaladılar. Üstelik giderken sahip oldukları altın, gümüş vb. yanlarına almaları yasaklandı. Kararnameye göre bu kurallara uymayanlar, bu süre zarfında ülkeyi terk etmeyenler ve onlara yardım, yatakçılık edenler ölüm cezasına çarptırılacaktı.

“Dikkat et; imkânsızın peşine düşersen, imkânı olan bile, haklı olarak senden esirgenebilir.” S. 338

Aslında romanın konsepti oldukça basittir: Bu on yedinci yüzyıl romanımızda, La Mancha'da bir arazi sahibi olan ve felsefenin tutarsızlıkları yüzünden delirmiş olan ana karakterimiz, hayalperest Alonso Quijano ile birlikte olan köylü Sancho Panza’nın ve bu ikilinin yaşattıkları ile bizleri gerçekten güldüren, ama bir o kadar da düşündüren birçok olaylar zincirini içermektedir. Quijano’nun, batı kültüründe artık son demlerini yaşayan şövalyeliğin kaybolan mesleğine haysiyet kazandırma çabasının mizahi ve alaycı bir eleştirisidir. Hikâyemizde bu histerik inanç hareketine karşılık, kötü niyetli hırsızları, alaycı çobanları ve sadist asilleri okuyacağız ve ilk birkaç sahne, çağdaş dünyaya karşı tek başına duran Don Kişot'u konu ediyor, ancak ilerleyen sayfalara doğru kendisine romanımızda eşlik eden yancısı Sancho Panza'yı tanıtıyor. Don Kişot ve Sancho'nun kişilik olarak birbirinden ayrıldığını hayal etmek okur olarak çok zor değildir: ikisi, sürekli olarak dünyaya ve karşılıklı olarak birbirinden ayrıcalıklı görüşlere odaklanmış kişiliklerdir.

“Söz gümüş ise sükût altındır. Ne olursun, mecbur kalmadıkça söze karışma. Sık sık ipliğini pazara döküp ne kötü bir kumaştan yapıldığını gösterme!” S. 141

Böylece, kitabımız karakterlerimizin ideal ya da birer komedi figürleri olarak tasvir edilip edilmediklerine, İspanya'nın Engizisyonunun, insanlar üzerine hâkim gelmiş acımasızlığına ve kalıcı etkisine işaret eder. Karakterler genellikle farklı bakış açılarıyla Katolikliği desteklemektedir. Bu nedenle, romanda karşıt görüşlü bakış açıları, varsayılan olarak kültürel normlara bağlı “doğal” karakterlerden, bu kültürel normları yapay olarak yerine getiren “doğal olmayan” karakterlere kadar uzanır. Don Kişot'un performansı, karakterlerin tümü arasında en çekici olanıdır çünkü kendisi kişilik olarak herhangi bir otoriteye bağlı değildir. Katolik metinler yerine, kendi seçtiği otorite, kutsal kitapmış gibi çalıştığı popüler bir edebiyat timsalidir. Böylesi bir “sapkınlık”, yetkililerin dikkatini, dini, manevi anlamda değilse de, hukuki anlamda fazlasıyla çekmektedir. Kendisinin yaptıkları ve idealleri statüko ile keskin bir tezat oluşturmaktadır. Okumakta olduğumuz Don Kişot'un rolünün, mizahının büyük bir kısmı, dönüştürülen Müslümanlara ve Yahudilere benzer şekilde kendi ülkesinde bir yabancı olduğu gerçeğinden kaynaklanmaktadır. Kendi baskın laik inanç sistemi, sapkınlığın gerçek suçlamalarından kaçınmaya yetecek kadar Hıristiyan normlarına bağlı kalmaktadır. Bu nedenle, Cervantes'in diğer karakterlerinin Don Kişot'un çılgınlığına tepkisini betimleme şekli, zamanın dini dogmasından güvenli bir mesafeyi korurken, İspanyol kültürel kontrol sisteminin mantığını ortaya çıkarmaktadır.

“Bütün kötü huylar, beraberinde az da olsa bir zevk getirirler, Sancho; ama kıskançlık sadece tatsızlık, hınç ve öfke getirir.” S. 494

Don Kişot'un devam eden izlenimlerimden biri çoğulculuk için bastırılmış bir özlemi içerir. Yazar Michael McGaha, bu eserin doğal olarak Cervantes'in Cezayir'deki kendi deneyimleriyle bağlantılı olduğunu düşünmektedir: “Cezayir'de Cervantes'in geçirdiği beş yıl, İspanyol okurlarının büyüleyici buldukları kesin bir malzeme kaynağı olmuştur. İspanya'dan çok farklı bir topluma uzun süredir maruz kaldığı, ama aynı zamanda, Orta Çağ'ın hoşgörülü, çoğulcu İspanya'sını andıran bir topluma uzun süreli maruz kalması, onun ufkunu genişletmiştir.” Kendisinin bu yorumu, anakronizmin derinliğinin altını çizmeye fazlasıyla yardımcı olur.

Genel olarak, bu nedenledir ki, Don Kişot, bugün bile okunabilecek en iyi ve en güzel olan temel edebiyat eserleri arasındadır. Don Kişot ile okuyucular antik dünyanın büyüleyici, pastoral atmosferini yaşarken, aynı zamanda gerçek dünyanın da acımasız, kötü yanlarını da kritize ederler.

"Ey felâket, tek başına geldiysen hoş geldin." S. 426

"Şimdi lütfen söyleyin bakalım, elinde olmadan deli olan mı, yoksa bilerek delirenler mi daha akıllıdır?" S. 308

Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

~ A.Y. ~
920 syf.
·10 günde·10/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda Cervantes'in hayatı, Don Kişot ve kronolojik okuma sırası hakkında bilgi edinebilirsiniz:
https://youtu.be/FgMisPxqTFk


https://i.ibb.co/K5SWZMj/IMG-7568.jpg

Don Quijote : Herkese merhaba, ben Don Quijote, namıdiğer Mahzun Yüzlü Şövalye! 400 küsür yaşındayım. Yani şu an bu yazıyı okuyan herhangi birinden çok daha yaşlı bir kitabım. Bu 400 yıl içerisinde benden sonra çok şey değişti, içimde silahtarım Sancho Panza ile yaşadığım serüvenleri anlatmama rağmen bütün romanların başlangıcı sayılabilirim.

Derken, o anda bu incelemenin esas yazarının Seyyid Hamid 1000kitapcani olduğu anlaşılır. Fakat Don Quijote'nin asırlar boyu konuştuğuna kimse inanmayacağından ötürü ve yakılıp sansürlenmesinden korkulduğu için Don Quijote'nin serüvenlerini kendi ağzından aktaracağız. Şimdi onun serüvenlerine geri dönelim.

https://i.ibb.co/89LbNPQ/IMG-7570.jpg

Don Quijote : Sizler de kimsiniz, yoksa yel değirmenleri büyülendi ve size mi dönüştü?

Kitaplar: Pek de öyle sayılmaz, sevgili Don Quijote. Aslında senden sonra yel değirmenlerine saldıran pek çok kitap yazıldı. Sen 17.yy'da engizisyona ve sisteme tek başına kaldırdın, bunun da adını yel değirmenleri koydun. Bizler de 19. ve 20. yy'ın yel değirmenlerine baş kaldıranlarız. Sen, tek başına yel değirmenlerine saldırınca bir şey olmamış olabilir. Ama kırmızı sakallı topal karıncalar içindeki şarkıyı keşfederse, Winston Büyük Birader'i sevmeyeceğini fark ederse, Katip Bartleby pasif direnişte bulunup ona edilen dikteleri yapmayı tercih etmezse, gecenin sonuna doğru yolculuk ettiğimiz besini militarizm olan bu hayatta silah ve kalem arasında kalırsak, biz de bir gün içimizde yel değirmenlerine karşı birlik olma inancını taşıyabiliriz!

https://i.ibb.co/gd0N27C/IMG-7572.jpg

Don Quijote : Sizler de kimsiniz, yoksa sizler de benim gibi olmayan sevgiyi, benle birlikte Dulcinea'mı aramaya mı geldiniz?

Kitaplar: Tam olarak üstüne bastın efendim. Sen olmasaydın biz de olmazdık. Çünkü Aylak Adam olmayan sevgiyi arıyordu, Atılgan'ın dediğine göre öyle bir sevgi dünyada yoktu. Dostoyevski erken dönem eserlerinde sürekli ulaşılamayan Rus kadınını anlattı. Marcel Proust, Kayıp Zamanın İzinde serisinde bir insana mı yoksa bir zamana mı ait olduğumuzu araştırdı. Onun da senin gibi vaktini kaybettiği olmayan bir sevgisi vardı. Biz de aslında senden sonra, seninle birlikte kendi Dulcinea'mızı arayanlardanız!

https://i.ibb.co/TcrqmZ6/IMG-7573.jpg

Don Quijote : Dostum, aslında seni de tanımıyorum ama nedense sana karşı içimde bir sıcaklık oluştu. Neden dersin?

Fareler ve İnsanlar : Çünkü içimde anlattığım George ve Lennie adlı karakterlere çok benzeyen karakter tasarımları kullanmışsın! Sen ve Sancho Panza arasındaki akıl-delilik, zeka-fiziksel güç, zenginlik-fakirlik karşıtlıkları aynı benim kitabımda kullandığım gibiydi. Çünkü sen Sanayi Devrimi'nin getireceği ve toplum hayatına etki edeceği o bütün tez ve antitezlerin başlangıcısın!

O anda bu incelemenin yazarı olan Seyyid Hamid 1000kitapcani Don Quijote'yi kendisinden sonraki domino taşlarının yanına götürür.

https://i.ibb.co/sRmF2Xk/IMG-7574.jpg

Don Quijote : Aman, aman, aman! Devriliyorum, neler oluyor?

Sefiller, Suç ve Ceza, Niteliksiz Adam : Edebiyat da bir domino gibidir Don Quijote. Sen ise roman dünyasının dominosunun ilk taşısın. Belki de sen olmasaydın Sefiller'deki devrim ruhu, barikat direnişleri ve Jean Valjean karakteri olmazdı. Sen olmasaydın Raskolnikov baltayı indiremezdi belki o kadına ya da Niteliksiz Adam'da Ulrich bir toplumun çöküşüyle birlikte insanların da kendi içindeki çöküşlerine şahit olamayabilirdi. Yazarların bir döneme ışık tutması gerektiğini biz senden öğrendik!

https://i.ibb.co/LYgJZV3/IMG-7575.jpg

Don Quijote : Sizler de kimsiniz, yoksa sizler de beni yazan Seyyid Hamid Badincani’nin yaptığı gibi el yazmalarından mı oluşuyordunuz? Sansürden ve yakılmaktan mı korktunuz?

Gece, Ses ve Öfke : Tam olarak öyle değil, Don Quijote. Aslında postmodernizmin oluşmasını da bir nebze sana borçluyuz. Çünkü Cervantes yerine kitabını yazan başka bir isim kullanman aslında senin roman dünyası ile gerçek dünya arasına bir katman koyduğunu, yani üstkurmacayı yansıtıyor. Metinlerarasılık, üstkurmaca ve postmodernizmin başlangıcını biz senden öğrendik!

https://i.ibb.co/zGLGcBs/IMG-7576.jpg

Don Quijote : Sizler de kimsiniz, Sancho sen tanıyor musun bunları?

Sancho Panza : Hayır efendim ama gözüm bir yerden ısırıyor açıkçası, bu kitaplar da büyülenmiş olabilir.

Dava ve Şato : Yok, yok. Biz büyülenmiş olanlar değiliz. Büyülü olan kitaplar birazdan gelecek. Sancho, aslında senin bizi tanıman gerekirdi. Çünkü biz de senin yaptığın valilik gibi içimizde ideal bürokrasi ve devlet düzenini, insanın bu siyasi düzen arasında kaybolmasını ve insanın kendi davasını bir ruh şatosunda aramasını anlatmıştık. O yüzden Seyyid Hamid'i Max Brod'a çok yakın görüyoruz diyebiliriz.

https://i.ibb.co/fGLZJhg/IMG-7577.jpg

Don Quijote : Size kanım çok ısındı, neden oldu bu sizce?

Cardenio : Ben zaten senin içindeki Cardenio karakterinden esinlenme bir oyunum, sevgili Don Quijote. O yüzden olmasın?

Sis : Benim de yazarım aslında senin gibi ana karakterim olan Augusto ile konuşmuştu. Sen de içinde Don Quijote'nin iki cildinden ilk kitabı okumuştun, hatırlasana Don Quijote! Hatta Unamuno'nun kendi yazdığı türe "nivola" demesi ve o güne kadarki türlere tamamen eleştiri sayılabilecek bir tür ortaya koyması gibi, sen de şövalye romanlarına, Doğu öykülerine, Bizans romansına ve çağın edebiyat anlayışına tepki olarak bu kitabı yazmıştın!

https://i.ibb.co/sytS5Gk/IMG-7579.jpg

Don Quijote : Dostum Sancho, işte bu kitaplar gerçekten de büyülü. Bu kitaplardan bana aşırı büyü geçiyor şu an!

Yüzyıllık Yalnızlık, Sevgili Arsız Ölüm : Tam da doğru noktaya bastın Don Quijote, atın olan Rocinante'yi o noktadan çek! Çünkü bizler, içimizde, büyülü gerçekçilikle birlikte tuhaf olanın sıradanlaşmasını anlattık. Senin mağaraya inme serüveninde yaşadığın gerçek ile hayal arasındaki uçları, biz de karakterlerimize yaşatmak istedik. Edebiyatın büyüyle ve halklar arasında anlatılan batıl inançlar, efsanelerle birlikte daha yükseğe ve özgünlüğe kavuşabileceğine inandık!

https://i.ibb.co/fMqQk3q/IMG-7578.jpg

Don Quijote : Ah, offf! Ne yapıyorsun, sen de kimsin? Niye bana vuruyorsun??

Otomatik Portakal : Ben şiddeti anlatmayı senin sayende öğrendim Don Quijote. İçimde anlattığım şiddet kültürü ve senin girdiğin her mekanda sana atılan dayakları tamamen senden çektim aldım ve içimdeki karakterlere uyguladım. Çünkü bunu çok sevmiştim.

O anda bütün kitaplar : Sen bize modernizmi, postmodernizmi, distopyayı, büyülü gerçekçiliği, Kafka'yı, Dostoyevski'yi, Robert Musil'i, Marcel Proust'u, Marquez'i, Unamuno'yu, Yaşar Kemal'i öğrettin Don Quijote! Sana çok şey borçluyuz. Senin bu yaptığın iyiliği hiçbir zaman unutmayacağız.

O anda Seyyid Hamid 1000kitapcani, bu incelemenin sonunun gelmesi gerektiğini anladı. Çünkü Don Quijote, bütün bunları duyduktan sonra amacına ulaştığını anlamıştı. Bütün o şövalye romanlarına ve engizisyona korkusuzca karşı çıkan bu Mahzun Yüzlü Şövalye artık huzur içinde uyuyabilirdi.
920 syf.
·Beğendi·10/10
Selamlar herkeşlereee .. Öncelikle hepinizin affına sığınıyorum .. İnceleme uzun olacak yalnız pek çok da eksik barındıracak içerisinde ..Bahsedilecek çok fazla nokta var ..Hepsini anlatabilir miyim ya da neler eksik kalır tam olarak bilemiyorum .. İlerde tekrar günceller miyim onu da bilemicem..Derli toplu aktarabilecek miyim onu da bilemiyorum .. Bu tarz mihenk taşlarını okurken, muhakkak yazıldığı döneme dair tarihi olguları ve yazarın hayatını araştırmayı gerekli görenlerdenim .. Bu kitabı okumadan öncesinde de yaklaşık kabaca üç buçuk , dört sene gibi uzun bir süreçte hem yazarı hem de dönemin siyasal ve ekonomik koşullarını araştırdım .. Buna mecburdum çünkü sizlere tanıtacağım bu kitap bir KURUCU MİT ... Yani herşeyin başı ... Kütüphanenizde roman ve öykü adına okuduğunuz ne varsa ama az ama çok Don Kişot' tan izler taşıyor .. Muazzam bir eser .. Aklınıza edebiyat içinde gelen hangi kuram ya da olgu varsa mutlaka bu kitabın içinde eser miktarda da olsa yer alıyor .. Nerden nasıl başlasam diye düşünüyorum .. En iyisi kitap ve yazar hakkında bilinen ve doğru zannedilen yanlışlardan başlamak yazarın hayat hikayesini de alttan alttan ısıtarak önünüze getirmek suretiyle .. Bu arada , bu yanlışları ben de bir zamanlar doğru zannediyordum ki Sunay Akın sağolsun ..

Öncelikle pek çoğunuz bilmese de, Cervantes ' in bizimle yani biz Türkler ile bir kader birliği var.. "Sakallarımızın ilerde daha gür çıkacağı için kesildiği" 1571 ' de vuku bulan İnebahtı Deniz Savaşı' na katılan isimlerden biri de o .. Pek tabii Türklerle savaşıp elinde çiçeklerle memlekete dönemezsin .. Hele ki o dönemlerde ..Hal böyle olunca savaş sırasında yakınına düşen bir top mermisi ile sol kolu işlevini kaybediyor .. Bakınız işlevini kaybediyor diyorum .. Sanıldığının aksine kolu ya da bileği kopmuyor .. Bu çok dile getirilen ama doğru sanılan yanlışlardan ilki .. Bundan sonrasında da İnebahtı'nın Tek Kollusu lakabını alıyor .. Sonrasında sağlığına kavuşabilmek için bir süre dinlenip , nekahat dönemini atlattıktan sonra elindeki "tavsiye mektubu" ile Napoli'den yola çıkmasına müteakip Barcelona' nın kuzeyinde Arnavut Mehmet komutasındaki korsanlar tarafından esir alınıyor .. Yani İnebahtı ' da esir alınıyor savı da tamamen ASILSIZ ...YOK ÖYLE BİR DURUM!! Devam edelim yüzbaşı olmayı bekleyen ama kolu işlevini yitirdiği için buna ömrü boyunca hiç ulaşamayan Cervantes'in kadersizlikler silsilesine .. Efenim bizimkinin yanında bir referans mektubu var demiştim ya .. Bilin bakalım bu referans mektubu kime yazılmış ? Dönemin İspanya Kralına !! Korsanlar krala yazılmış referans mektubunu görünce ,kendisini Kraliyet ailesine mensup biri sanıyorlar.. Asilzade sanıldığı için de kellesine 500 escudo fidye koyup Cezayir' e şutluyorlar .. Bunları niçin anlatıyorum ? Dediğim gibi hem hayatını bilesiniz hem de burda okuduğunuz hayat hikayesi esasen romana da yansımış ..Romanda 39. ve 40. bölümlerde Osmanlılara karşı savaştığı ve esir düşerek İstanbul' a götürüldüğü bir kısım var .. Cervantes burda esasen başından geçenleri farklı bir kurguyla romana katık etmek istemiş ama söz konusu kurgu gerçeklerin önüne geçmiş .. Yani sizin Kılıç Ali Paşa ' nın esiri olarak İstanbul'da bilmem hangi cami inşaatında çalıştığını sandığınız Cervantes bunları HİÇ AMA HİÇ yaşamıyor .. TÜM BUNLAR BİRER KURGU!! Böylece doğru bilinen yanlışlar kısmına bir açıklık getirmiş olduk sanıyorsam .. Ha bu arada bizimki 4 5 kez kaçma girişiminde bulunuyor bu esaret döneminde .. 500 escudo o dönem için muazzam bir para ..Toparlanacak , biriktirilecek gibi değil.. En son yakalandığında bakıyorlar ki bu iş böyle olmayacak , İstanbul' a nakledelim biz bu kefereyi derlerken bir Hıristiyan tarikatına mensup rahipler, mevzu bahis fidyeyi ödüyorlar da bizler bugün bu güzel eseri - ki güzel az kalır NET ŞAHESERLER ŞAHESERİ! - okuyabiliyoruz .. Pek tabi 500 escudo gibi yüklü bir meblağ o dönemki "din" adamlarında ne arıyor onu da sizlerin takdirine bırakıyorum .. ANLADIN SEN ONU !! =)) Az da romanın yazıldığı dönemden bahsetmek lazım sanırım ..

Şimdi efenim o dönemler merkantalizm revaçta biliyorsunuz..Bilmiyorsan da çaktırma biliyor gibi yap cicim=)) İlla ki nedir merkantalizm der isen kısaca şöyle açıklayayım sana .. Anamal yani kapital birikimi ve ticareti savunan görüş .. Bu işin kralı o dönem İspanyollar.. Söz konusu ticaret olunca kıtalar arası linkleri birleştirecek ticaret şekli deniz taşımacılığı .. Henüz İngilizlerin bitinin kanlanmasına var daha tabii.. Dönem itibari ile Dünya' ya egemen olan iki süper güç var denizlerde .. Biri Osmanlı ,diğeri Habsburglar yani günümüze refere eden ismiyle İspanyollar .. Bizimkiler keşif amaçlı seyahatlere falan gerek duymuyorlar bu dönem... ŞAŞIRDIK MI ?! Pek tabi ki hayır şekerim !!Neyse bebiş o kısımlara girmeyeyim.. Bizim Osmanlı dedelerimiz kulaklarının üzerinde uyuyadursunlar , İspanyollar unu eleyip , eleği de duvara asmışlar çoktan Hernan Cortes ' in önderliğinde .. "Ben ve arkadaşlarım ancak altınla giderilebilen bir kalp hastalığından muzdaribiz " diyen bu KAKA adam sayesinde İnka ve Azteklerden cukkaladıkları altın ve gümüş , dönem itibari ile İspanya' ya akıyor .. Yalnız gözü bir türlü doymak bilmeyen açgözlü İspanyollardan , Azteklerin de intikamı çok ama çok acı oluyor ve İspanya ENFLASYON 'a hoşgeldin demek zorunda kalıyor !!! Ne demişler : TATLI TATLI YEMENİN ACI ACI ... =)) İşte tam bu dönemlerde , yani sosyo-ekonomik dengelerin değişip aristokrasinin ağzının üstüne roketi yemek suretiyle burjuvazinin şekillendiği, yeşerdiği aralıklarda kaleme alıyor Cervantes bu muhteşem eseri .. Bizim tabirimizle tüfeğin icat olup mertliğin bozulduğu sıralar .. Ki romanı okuyanlar Don Kişot' un baruttan ve tüfekten nasıl nefret ettiğini , barutu şeytan işi olarak gördüğünü bileceklerdir .. Tüm bunlar göz önüne alındığında, kabaca tasvir edecek olursak romandaki esas eleştiri YOKSUNLAŞAN dönem İspanyasına yönlendirilmiş .. Misal enflasyonun karşılığı romandaki Don Kişot karakteri.. Yoksunlaşan aristokrasi...

Gelelim bu eserin niçin roman tarihinin kurucu miti yani roman denilince türün miladı olarak görüldüğüne.. Daha öncesinde aldığım notlarda, Milan Kundera' nın bu romandan için şu sözleri sarf ettiğini gördüm .. Diyor ki Kundera :

"Modern çağın kurucusu safi Descartes değil, onunla beraber Cervantes'tir."

Cervantes o güne değin unutulan hatta ve hatta yok sayılan "alt tabakadaki" insan olgusunu romanın atası kabul edilen bu esere katık yapmış.. Dolayısıyla bu bir EPIC ANLATI DEĞİL! Tepesi atınca ikamet ettiği dağdan inip onun bunun kıçına yıldırımlar gönderen tanrıların anlatımı değil , bahsettiğim aşağı tabakanın, YOKSUNLAŞMIŞ KESİMİN hikayesi Don Kişot.. Roman sözcüğünü de açmakta fayda var pek tabi bu arada .. Roman , esas itibariyle eski fransızcadaki "romans" sözcüğünden gelme ve aşağı tabakanın anlatımı demek... Ve Don Kişot sonrasında yazılan bu formdaki örneklere baktığımızda kahraman olamayan kahramanları görüyoruz.. Tıpkı Raskolnikov gibi .. Tıpkı "hayalleri gerçek dünyaya çarpınca yokolan" Madam Bovary gibi .. Tıpkı Daha romanındaki Gaza gibi .. Örnek bol .. Say say bitmez.. Tüm bu anlattıklarımızı alt alta koyduğumuzda ve saydığım değişkenleri de göz önüne aldığımızda Don Kişot , geçmişin hayalini kesesine koyup günümüz hayatıyla yapacağı savaşa start veriyor .. Bölük pörçük gidiyorum kusura bakmayın ama savaş demişken hepimizin okumamış olsak dahi bildiği o meşhur yel değirmenleri sahnesini gözünüzün önüne getirin .. Ordaki yel değirmenleri elbette hepimizin bildiği bilindik yarı korkunç yarı gülünç sonu barındırıyor ama yel değirmenleri ve değirmencilik burjuvazinin yeryüzündeki ilk mesleklerinden .. Ticari kapitalizmin ilk formlarından ve tarlalardaki hasatın ardından buğdayı ekmek formuna kavuşturabilecek ilk merci .. Taş atmadan , kol yormadan mekana gelen buğdaya el koyan ara sınıf değirmenler .. Yani Cervantes, sonucu belli dahi olsa "gezgin" şövalye Don Kişot' u o savaşa boş yere sürmüyor .. Gezgin demişken de pikaresk roman olgusundan bahsetmek lazım .. Efenim bu tür , normal romandan öncesinde yazılmış gezgin , serseri , zibidi ya da maceracı ,"İŞSİZ"( <3 ) güçsüz karakterleri barındıran bir anlatı biçimi .. Don Kişot' tan bir önceki ara form ,yani onun halefi dersem yanılmış olmam .. Kökeni yine İspanya .. Bu açıdan bakıldığında da Don Kişot romana bir başka yenilik getiriyor çünkü ortaçağda insanlar toprağa bağlılar .. Cervantes geride kalan değerlerin hüznüyle yollara sürdüğü Mahzun yüzlü şövalyeyi bir de burjuvaziyle savaştırıyor .. Her açıdan takdire şayan !!

Gelelim zıtlıklara ... Burda , tam şu satırları yazarken Sancho Panza' yı anmak isterim .. Ne çektin be kardeşim ?!?! Neler ettin ?!?! Don Kişot' a neler çektirdin sen yauw ?!?! =)) Şu hayatta gerçekten yaşamış olsaydın bilmiyorum neler olurdu ? Mezarın kutuplarda dahi olsa görmeye giderdim seni !! =)) Hem gülmekten , hem üzülmekten kahrolduk biz senin için ... Var olmamana rağmen halden hallere soktun sen bizi .. Romandaki en göze batan olay bu DOM DOM EMMİMİZLE ayuka çıkan zıtlıklar silsilesi .. Uzunla kısanın , şişmanla zayıfın , güçlüyle güçsüzün , soyluyla köylünün ,cahille eğitimlinin, at ile eşeğin içinde bulunduğu absürtlükler silsilesi.. Buraya kadar goy goy yapmaksızın geldim ama dayanamıcam artık !! HAHAHAHAHAHAHAA !!! Yauw kardeşim kem gözlü , topal , at suratlı , ağzı SARIMSAK kokan köylü kızını, o dünyadan habersiz dolanan mahzun yüzlü şövalyeye dünyalar güzeli Dulcinea diye kakalamak nedir yaauw?!?!!? ZOHAHAHAHAHAHAHAAHAHAHAHAHA !!!! Boyun bosun devrile ulan senin !! RÖHAHAHAHAHAHAHAA !!! =))) Bakın o kısmı eve gelip HUSUSİ sarımsak soyup koklayarak belki 20 kere falan okudum komalara gire çıka .. MÖHTEEEEEEŞŞŞ!!! =)) Okumamın üstünden belki 2 ay geçmiş ...Şu an dahi şu satırları yazarken gözümden yaş fışkırdı gülmekten =))) Zehir anlatılır gibi değil!! Her bölümde ayrı bir cinnet fışkırıyor.. Handaki dövüş sahneleri falan hele =))) Sanırım İspanya kralı IV. Felipe idi.. Maiyeti ile gezerken yolda kendi kendine gülüp, kitap okuyan birini görmüş bunlar .. Millet şaşırınca kral bu çocuk ya deli ya da Don Kişot okuyor demiş .. Doğru mudur bilmem ama söylence dahi olsa bu kitap bunun hakkını sonuna kadar veriyor .. Şimdi zıtlıklardan bahsetmişken belirtmem gerekiyor ki Sancho Panza'yı Don Kişot' un yanına koymak , aslında Don Kişot' u, Don Kişot yapıyor .. Esas itibari ile bu ikili o dönem için ateş ve barut misali bir oluşum .. Bir aristokratın, yanında görmek isteyeceği ve aynı ortama girip girebileceği son kişi köylü çünkü .. Onun aristokrasinin yanına girmesine müteakip biz aristokrasinin krizini köylünün gözünden görebiliyoruz .. Normalde bu ikili bir araya gelmez ama Cervantes dengeleri öyle güzel dağatmış ki , aristokratta olması gereken akılı Sancho' ya vermiş .. Don Kişot ' ta olması gereken derebeyliği , gaddarlık , zor kullanımı şövalyemizde mevcut değil .. Buna karşılık Sancho tam bir köylü kurnazı , yemesine içmesine düşkün , yer yer açgözlü ama umulmadık anlarda okuyanı da şaşırtan bir bilgelik sahibi (Bu durumun romanda en net ortaya çıktığı kısım Sancho reisin valilik yaptığı kısım).. Don Kişot' un hayalciliği kendisine de eğlenceli geliyor .. Aynı zamanda işine de geliyor .. E pek tabi durum böyle olunca ÖLÜ GÖZÜNDEN YAŞ , İMAM EVİNDEN AŞ eksik olmazmış sözü hayata geçiyor ve türlü olmaz maceralara gark olunuyor .. Roman için pek çok değerlendirmeye , incelemeye hatta tezlere baktım daha öncesinde ama sanırım bu bahsettiğim zıtlıkları da içine alan en güzel Don Kişot yorumunu George Orwell yapmış ..

"Ruhsal bakımdan Kişot ve Panza , tin ve et , BEYİN ve GÖBEK , yer ve gök ,hayal ve gerçek , geçmiş ve gelecek , edebiyat ve hayat kutuplarının yerine geçerler...
....Bu iki ilke , yani SOYLU DELİLİK ve BAYAĞI BİLGELİK neredeyse her insanoğlunda yanyana var olmaktadır. Kendi zihninizin içine baktığınızda HANGİSİ SİZSİNİZ? Don Kişot mu yoksa Sancho Panza mı ? Herhalde ikisi birdensiniz. BİR PARÇANIZ KAHRAMAN VEYA AZİZ OLMAK İSTERKEN , BAŞKA BİR PARÇANIZ DA POSTU DELDİRMEDEN HAYATTA KALMANIN FAYDALARINI AÇIKÇA GÖREBİLEN O KÜÇÜK ŞİŞKO ADAMDIR.BU, GAYRİRESMİ BELLEĞİNİZDİR. SİZİN BİR PARÇANIZ OLMADIĞINI SÖYLEMEK DÜPEDÜZ YALAN OLUR , TIPKI DON KİŞOT'UN DA BİR PARÇANIZ OLMADIĞINI SÖYLEMENİN YALAN OLACAĞI GİBİ ."

Bu romanla birlikte en çok hoşuma giden ve en çok dikkatimi çeken şeylerden biri de "YOLDA OLMAK" olgusu .. Sabahın dördünde uyandırdığı zavallı Sancho Panza' ya gitmeleri gerektiğini söylediğinde ,Panza' nın şaşırıp bu saatte nereye gideceklerini sorması üzerine Cervantes'in Don Kişot üzerinden verdiği şu güzel cevap cidden muhteşem!

Önemli değil ! Yolda olalım .. Muhakkak bir yere gideriz .. (Handa olmak iyi değil ... BİZ YOLDA OLALIM.)

Bu kısım şu açıdan dikkat çekici .. Cervantes için Don Kişot ' u önce yaşadı , sonra yazdı denir .. Memleketine beş parasız döndükten sonra , Deniz kuvvetlerinde girdiği işte bir memurun hırsızlığı yüzünden hapis yatan ve 20 sene boyunca para kazanmak için sürekli yazan Cervantes'in azmidir işte bu cümleler ..

Yalnız o güne değin kimsede olmayan bir cevhere sahip ki korkunç bir zeka ve muhteşem bir mizah anlayışı .. Yine de o günlerde değeri hiç anlaşılmamış bir eser bu .. Bu nedenle yaşamı boyunca başarısız bir yazar olarak adledilmiş .. İnanılır gibi değil ama gerçek .. İşte bir zıtlık daha size .. En sonunda yaşadığı dönemin İspanya'sında hem İspanya'yı hem de şövalyelik kurumunu yermek için bu romanı kaleme alıyor .. Şövalyeliği gülünç kıldığı için propaganda amacıyla yazıldığı da söylenir bu romandan için.. Kim bilir, Karl Marx' ın çocuklarına uykudan önce en sevdiği roman olan Don Kişot' u okumasının bir sebebi belki de budur .. Bitirirken bir de ilginç bilgi vereyim .. Diğer incelemelerde buna değinen hiç kimse olmamış .. Romanın ilk bölümü yayınlandıktan sonra , 1614 'te bir başka yazar Don Kişot' un ilk kısmına sahte bir devam yazınca Cervantes bu sahte bölümü alıp romanın gerçek ikinci kısmına eklemek suretiyle Don Kişot ve Sancho Panza' ya bunun dalgasını da geçirtmiştir kitap içerisinde .. Yani THUG LIFE denen olgunun da babasıdır dersek yanılmayız.. ÖYLE DE EFSANEDİR !!! =)) Seyyit Hamit bin Engeli kim diyecekler için de kısa bir açıklama yapalım.. Kurmaca mıdır , görmece midir ben bilmem binleri bunları .. Engizisyonun şiş kebap ortamlarına sellektör yaptığı dönemlerde bunu ben yazdım diyecek baba yiğit çıkmadığı için bizim gavur Cervantes 'imiz kitap içerisinde müslüman Seyyit Hamit bin "ENGELİ" ye evrilmiştir .. Gördüğünüz üzere soyad herşeyi gayet açık ve net anlatmaktadır! =)) Ya herro ya merrodur yani senin anlayacağın ..

Uzun ve gecikmiş bir incelemenin de böylece sonuna geldik.. Esen kalınız "İŞSİZ" KALINIZ!!


Olmazsa olmazımız .. Çocukluğumuzda böylesi bir klip çekip hepimizi buhranlara , komalara sürüklediğin için sana da teşekkürler İlhan İrem .. Don Kişot' u ilk senden duydu bizim nesil ..

https://www.youtube.com/watch?v=SMa2VSO0MyU
402 syf.
·7 günde·10/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda Marcel Proust'un hayatı, bütün kitapları ve kronolojik okuma sırası hakkında bilgi edinebilirsiniz:
https://www.youtube.com/...9lNFMrvFLBIKt_9CoCql

"Kafesin biri bir kuş aramaya çıktı." Franz Kafka

Gözlerimizi kapattığımızda aklımızdan geçen hatıraların uç uca eklenmiş insan izdüşümleriyle çarpışması, tek sese odaklanmaya çalışırken aklımızı işgal eden çok sesli insan koroları ve bu koroların her birinde orkestra şefliği yapmış dünyaca ünlü kıskançlık mefhumunun et ve kemik taşıyıcılarıyla birlikte kendi düşünsel imparatorluğunu kurması. Vedanın başladığı yere koyduğumuz sevgi yorgunu ayaklarımız ile tempoyu belirlemek amacıyla bizden önce varış noktasına gitmeye çabalayan tavşan atletimiz olan tutkularımız.

Hatıraların verdiği acıların tedavisi için bir araya gelmiş olan doktorlar komitesi çaresizdir. Önlerinde kıskançlık hamuruyla yoğrulmuş, acı mayasıyla kıvamını almış dünya üzerindeki bütün ekmekleri kıskandırırcasına aşk adlı oburu doyuran, hakikat uğruna ruhsal açlık çekemeyen bir et yığını vardır. Eczanedeki ilaçların çoktan metastaz etmiş bir kansere çare bulamaması ve hayatları boyunca kendi kutularının içinde kalarak dış dünyaya karşı kayıtsızlığa mecbur olmaları gibi bizim de hapsedilmiş olmayı isteyip ruhsal açlığımızı doyurmak istediğimiz çeşitli bakışlar vardır. Bağışıklık kazanmayı istemek kuşuna karşı yolladığımız tutku kafesi, hapsolduğumuz tımarhanenin gardiyanlarından sadece bir tanesinin adıdır.

"Hafızamız, bir tür eczane, bir tür kimya laboratuvarıdır, elimize tesadüfen sakinleştirici bir ilaç da geçebilir, tehlikeli bir zehir de."
(s. 379) Mahpus

Ne olursa olsun, o kadar hatıranın ardından arkadaşımız olarak kalmasını istediğimiz olur. Arkadaşlık, bilim insanları tarafından henüz keşfedilmemiş bir icattır. Ama o, gider. Gelmesini isteriz, çünkü her gitme güdüsünde içimizde hissettiğimiz acının herhangi bir sözlükte karşılığı yoktur. Doğanın bebekleri olan sözlükler bu duyguyla tanıştırılmamıştır. Onun adını her duyduğumuzda içine düştüğümüz sönmüş yanardağ, bedenlerin sıcaklığıyla birlikte tekrar aktif hale gelir. Cehennemin kıskançlığı da bundandır.

Zamanında notalar, üşüyen bedenlere yorgan olmuştur. Dünya üzerindeki olası bütün müzik besteleme kombinasyonları bu yorgan mafyasında kendilerine vücut bulur. Diğer bakışların ötekileştirdiği bu yalıtılmış sevgi mabedi, kendi anlık coşkularımızın komutanlığında o meçhul kadının varoluşunu ilhak edebilmek üzere kıskançlık teçhizatlarını toplar. Savaşın birbirinden tamamen alakasız organları birbirine katmasına gülen kalp ise bilmek istediği şeyin dışında mümkün olan her şeyi öğrenmişliğiyle elde ettiği sanrılı anatomik egemenliğini, insan vücudunda kan pompalayan bütün damarların uç uca eklenip yaşadıkları Dünya'nın içini daraltması gibi düşünsel bir animasyonun gergin fotoğraf kareleriyle hafızanın karanlık odalarında banyo eder.

"Kıskançlık öyle bir öğrenme hırsıdır ki, onun sayesinde, birbirinden bağımsız tek tek noktalarda, bilmek istediğimiz şeyin dışında mümkün olan her şeyi öğreniriz sonunda." (s. 81) Mahpus

Prometheus'un gündüzleri bir kartal tarafından yenilen karaciğerinin geceleri tekrar yenilenmesi gibi biz de gerçeklik adlı kartala her gün zaman karaciğerimizi yediririz. Gerçeklik açtır, zaman ise yenilenir. Değişmez ve durmadan yinelenen bir rotada birbirine göre simetrik koltuklarda oturan sevgi-nefret, alçakgönüllülük-gurur ve zevk-acı yolcularını taşıyan dünyanın en sesli treni, ardına eklenen sonsuz zaman katarıyla kendisini her durakta yenilenmiş bir vaziyette bulur. Sadece tek bir soluğa mahpus olmanın güzelliği, her durakta çelişki adlı bilet kontrolcüsüyle kendi hissettiklerine uygun bir ezgi bulan hafıza repertuarını, daha önce gitmediği bir şehri ilk kez gören bir turistin karşısına korunma kapsamına alınması gereken beklenmedik bir tarihi eserin çıkma ihtimali heyecanıyla layıklaştırır.

"Bir soluğa hedef oluyorsun; tellerin hışırtısı arasından ansızın bir ezginin belirmesi gibi; havadaki yansımaya benzer bir şey duruyor önünde; ruhunun kargaşası içerisinden sonsuz bir katar çıkmış, ve sanki dünyanın bütün güzellikleri o katarın yolunda durmakta."
(s. 18) Niteliksiz Adam 2 , Robert Musil

Proust'un okurlarının gözlerine mahpusluk eden bu 402 sayfalık hapishane, sarıldığımızda bir termometrenin içindeki cıvanın, bakışlarımızı yüzünde sabitleştirdiğimizde artık hatırlanması imkansız bir damla anne sütünün, uyku ile uyanış arasındaki algı çitinin, bilinçsiz bir çocukluk hatırasındaki masum bisiklet tekerlerinin, zaman kazanında pişmiş ezeli kırışıklık menülerinin yüzeyini şiddetli bir hava muhalefeti çelişkisiyle tanımlı rüzgarın sıyırıp geçmesinin kıskançlığıyla mahkumlarına bir hapsolmuşluk fragmanı sunar.

Sınırsız özgürlüğe kavuşulmasını engelleyen an parmaklıkları, mahkumlarına Proust'un zaman hiyerarşisindeki "ele geçirilen zaman" adlı gardiyanın elindeki anahtarla açılma ya da kitlenme sözünü verir. Kararın mahkuma ait olduğu dünyadaki tek hapishane zaman’dır. Bütün ihtimallerin tükenmediğini gösteren umut ışığı ise hapishanenin duvarlarını kaplayan sanat eserleri, ara sıra zaman mahpuslarının dinletisine sunulan anlık kulak doygunlukları ve dışı kof ögelerle süslü izole bir hayat özünün bomboşluğunu samimiyetle doldurma isteğidir.

"(...) bütün hazlarda, hatta aşkta bile bulduğum hiçlikten farklı, muhtemelen sanat aracılığıyla gerçekleştirilebilecek bir şeyin var olduğu, hayatım bana bomboş görünse de, hiç değilse henüz bütün ihtimallerin tükenmediği umuduydu bu sanki."
(s. 254) Mahpus

Her şeye rağmen Proust ürünü sayfaların mahpusluğunda kendimi onun zaman atmosferinin duygu iklimlerime sirayet ettiği en derin düşünsel okyanusları keşfe çıkan panteist bir edebiyat uzaylısı gibi hissetsem de, Kayıp Zamanın İzinde serisinde ilerledikçe gitgide artan duygulanımlarım kendileri için zamanla daha çok içselleştirme tutuklayıp hapse atacaktır. Bu içselleştirme adlı sanıklarım ise hiçbir zaman aklanamayacakları ve müebbet hapis cezasına çarptırılacaklarını bildiği, tanıyıp tanımadıklarına tam karar veremedikleri bir hakimin karşısına çıkacaklardır. Beyhude savunma metinleri kıskançlık adlı avukatlar ve savcılar tarafından hazırlanmıştır. Mahpuslara cezasını verecek olan aşk adlı hakim ise sanıklarımı orada bekletmek üzere sonsuza dek geç kalacaktır.

"İnsan, iradesiyle hareket ettiği sürece özgürdür; buna karşılık eğer insani tutkuları, yani organizmasından kaynaklanan tutkuları varsa, dolayısıyla doğru düşünemiyorsa, o zaman özgür değildir."
(s. 494) Niteliksiz Adam 1 , Robert Musil

Bir kalpte müebbet hapis cezasına çarptırılanın vay haline!
402 syf.
·6 günde·10/10
“Kendi ellerimle şekillendirdiğim ve ebediyen içine hapsolacağım ışıklı bir kafes görür gibi oldum.”


Kayıp Zamanın İzinde serisinin 5. kitabı olan Mahpus, diğer ciltlerin taşıdığı prototipin cisimleşmiş, rayına oturmuş, sorgulama mekanizması içinde tutsak kalan bir insanın gelgitlerini en canlı genişliğiyle gösteren/göstergeleyen halidir. Peki, Kayıp Zamanın İzinde hayatın neresindedir?


3.000 sayfalık dünyanın en uzun romanı içerisinde çok sık rastladığımız davetler, edebiyat ortamları, eşcinsel ilişkiler, otantik snoplar, metresler, hayat kadınları, kutsanan şehirler, ziyaretler, yalanlar ve insanoğlunun zayıflığına şahitlik eden birçok unsur, bu sayfaların arasında gizlenen parçalardan ibarettir. Her insan kendi adasında birer Crusoe değil midir? İnsan kendi adasında yalnız kalmak için geride çok fazla hikaye bırakmıştır ve artık orada olduğuna göre parçaları toplayabilir, dahi bir yazarın cümlelerinin öğretisiyle silah ve zırhını oluştururak büyük bir sorgulamanın içinde bulur kendisini. Yine, her zaman korku vardır ancak bilerek lades demenin zevki hiç böylesine yaşanmamıştır.


“(…) Mevsimler artık ruhlarda” demişti bir yazar. Yedisinde neysek, yetmişte o olacağımız söylenmişti, öyleyse aradan geçen zamanın, çehremizdeki değişiklikler gibi ruhumuzda da farklılıklara yol açabileceğini düşünebilirdik. Sürekli bir değişim dehlizi içinde bulunan insan yaşadığı çevrenin birer parçası haline gelirdi çünkü. Bu bir tutsaklık ise en yakınımızla geçirdiğimiz geniş anlar ‘Mahpus’luk zamanları mıydı?


“Albertine’in varlığı, Albertine’le birlikte yaşamak beni bunlardan mahrum ediyordu işte. Mahrum mu ediyordu? Tam tersine bana bunları bahşediyordu diye düşünmem gerekmez miydi? Albertine benimle birlikte yaşamasaydı, özgür olsaydı, bütün bu kadınları onun arzu ve hazlarının muhtemel hedefleri diye görecektim haklı olarak. Yoksa her şeyden, (…) nefret edecektim.”


“Bir insana mı aitiz yoksa zamana mı?” Bu kitap hakkında sorulacak en köşeli cümle. Bu soruları Proust’un yukarıdaki cümlesinden yola çıkarak sıralayabiliriz: Zaman, zamandan mı ibarettir? Bir zamana aitsek bir insana da ait olmaz mıyız? “Ait olmak” bir teslimiyetin sorgulanışı mıdır, yoksa paylaşmanın özgürlüğü mü? Bir insana ait olmadan, zamana ait olmak fark edilebilir bir şey midir? Zaman-insan-mekan tasavvuru içerisinde boy gösteren farklı yaklaşımlar Kayıp Zamanın İzinde'nin, dolayısıyla Mahpus’un çok yönlü derinliğini açıklamaya kânîdir.


Diğer ciltlerde olduğu gibi Mahpus’ta da iç içe geçen hikayelerin bağlantıları ani geçişlerle sıkılaşır; Dreyfus aleyhtarlığını yeren satırların noktası konulmamışken, anlatıcının büyükannesi ile olan anılarına, oradan Albertine’in ilişkilerine, M. Charlus ve Morel’in sadakatsizliklerine, aynı anda ve sıkıştırılmış olarak birçok noktanın üzerinde durmuş oluruz. Ve her şey bir tekrarlar silsilesi gibidir, farklı karakterlerin benzer ihanetlerine şahitlik ederiz roman boyunca; hayatımıza giren her insanın bir ikizini içimizde taşırız Proust’a göre ve bu farkına varamadığımız izdüşümü bizi alışkanlıkların insanı haline getirir… Anlatıcı, Albertine’le konuşurken -hatırlamanın doğasında hatırlayamama vardır- hatırlayamama kusurları gün yüzüne çıkar. “Uzun süre boyunca hatırlama melekesine sahip değilimdir." Tanımayla geçen uzun süreçlerin değişimleri de beraberinde getirmesi romanın gerçeğe olan yakınlığını gösterir niteliktedir. İnsan beyni magazin gibidir; duyulan bir nesne, bir doğa parçası, bir eşya tahayyülde ucuz ve spesifik unsurlar -insana olan yaklaşım gibi- kazanır. Bir insanı paralamak isteyen bir söylenceye olmadık şekiller giydirerek zihnimize bunu kabul ettirir ve yapacağımız onlarca tanımdan soyutlandırmış oluruz, -ki bu zihindeki imgeyi ufak kırıntılar halinde oluşturmaya, kendi içinde yanlış kanılara sebepler yaratır. Zihnimiz, -Proust’un ifadesiyle- bir tür eczane gibidir, kötüye yorar ve ikonlar yaratma eğilimindedir. Romanda karşımıza çıkan yüzlerce kusurlu insanın ortak noktasıdır bu: Çoğu insan tek bir noktaya odaklanarak birçok şeyi ucuz yaftalardan, kötü hatırlamalardan ibaret hale getirir. Anlam yüklemek? Gördüğümüz bir canlı bize bir şey anımsatmıyor ve bizim ona anlam yüklememizi gerektirmiyorsa, gördüğümüz canlı bizim için aslında yoktur ve bakmaktan görmeye geçememişizdir. Üç yüz sayfalık bir kitabı 20 dakikada hap olarak aldıktan sonra aynı boşlukta gezinerek gerçek manasıyla bir okuma yaptığımızı zannetmemiz gibi. Dolayısıyla nesneleri görmenin bakmak ile ilgili olmadığı kanısına varabiliriz, görmenin hali ve duygulanımlar -farklı olması yanlış olduğu anlamına gelmez- kurulan bağın esas noktalarıdır.


Nuh, kavminin sel felaketiyle yok olduğunda altı yüz yaşındaydı ve çevresindekilere bakmak için yeterince zamanı olmuştu ancak çevresindeki nesnelerin orada olduklarını, kendi alanında kalıcı oldukları gerçeği, çevresindekilere yaklaşım olarak, yeniden bir yaratıyı ona düşündürmedi çünkü bir şeyin fiziksel olarak varolması, o şeyi fark etmemiz için yeterli bir neden olamazdı, ki fiziksel varoluş nesneyle aramıza bir set çekmekteydi. Nuh da asırlar süren yaşamında dünyaya buna benzer hisler beslemişti, ta ki sel felaketiyle tam tersinin doğru olduğunu görene kadar. Her şey güzel giderken bir şeyleri göremeyişimiz normaldir ne de olsa. Mahpus, zihnimizin görüntüler dünyasının seçkisidir ve böylelikle kendi yaratısını gerçekleştiren bir kelime haline gelir.


Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir kitabında, romanın anlam arayışı üzerinde ve bu konunun çizgisinde önemli tezlerin olduğunun altını çizelim. Botton, bir şeyin fiziksel kanıtı varken o şeye akıl gözüyle bakmamanın faydasız bir benimseme olduğunu ifade eder. Nuh’un gemideki iki haftası, çevresindeki şeylerin özlemiyle geçmişti ve doğal olarak onları göremeyince belleğinde yeni imgelemlerin -ağaç, dağ, çiçek- görüntülerine yoğunlaşır ve böylece 600 yıllık hayatında onları ilk kez görmeye başlardı. Zamanın niteliği insanı özgürleştirebilirdi ancak rakamlar mahpusluktan kurtulmak anlamına gelmiyordu. Dostoyevski’yi Dostoyevski yapan Sibirya’daki sürgünü değil miydi? Asla yalnız kalmayı bilmeyen ve etrafında sürekli kalabalıklar bulunduran bir insan, kapalı fanüslerin ardındaki tefekkürün anlamını nasıl bilebilirdi?


“Hoşlukla geçen bir dem, ömr-i Nuh’tan kıymetlidir.”
Selîmî


Kayıp Zamanın İzinde’de ilk kez anlatıcının (Marcel) gerçekten Proust’un kendisi mi olduğunu düşündüm. Anlatıcı da alışkanlıkların insanıydı ve bu yüzden kendisine tanıdık gelen her şeyi küçümsemişti, böylesine açık bir şekilde hatalar girdabına yüklenen bir karakter ancak romanın göstergebilim tarafını konuşturabilir ve dolayısıyla Anlatıcı, Proust’un parçalarını almış olabilir sadece, tıpkı Vinteuil’in dahi bestecilerin karışım modellemesinden ibaret olması gibi.


Anlatıcı kıskançlık acısının ne olduğunu anlatmaya başlamıştır. Albertine’in ve binaenaleyh kendisinin gerçek kişiliğini sorgulayarak mercek altına alması, insanın sığındığı sanat bu ciltte iç içe geçmiştir. Albertine anlatıcı için gizemini tam olarak korumaktadır. Albertine acı demektir. Ancak Marcel'in mantığı gerçeği örtbas etmek, Albertine’le yakınlaşmak için sürekli yalanlar uydurur. Onun ortaya çıkan çelişkileri ve yalanları, bir yandan onu terk etmesi gerektiğini söylemesine, diğer yandan da onu bırakma korkusunu göze alamayıp daha fazla sorgulama eğilimini deşmesine neden olur. Mantık iyileştirme gayretiyle arzunun peşinden sürüklenir. Bir gerekçe göstermediğinde oluşan boşluk ruhu kemirir ve duygular zamanaşımına uğrayarak acıyı kemikleştirir. İşte tüm bu gelgitlerin arasında yaşanılanlar anlatıcının cümlelerini hiç olmadığı kadar sivrilterek seride deyiş haline gelen satırların nirvanasını tatmamızı sağlar.


“Sevdiğimiz insanın uydurduğu öyküler bize acı çektirir ve bu yüzden de, yüzeysel bilgilerle oyalanacağımıza, insan doğasının derinine inmemize imkan verir. Kader içimize işler ve sancılı bir merakla daha derinlere nüfuz etmeye zorlar bizi. Buradan çıkan gerçekleri gizleme hakkını bulamayız kendimizde.(…)”


İnsanoğlu, inanır. Ama yapaylığın netliğini fark etmekte de gecikmez. Hemen ardından bu yapaylığın nasıl ustalıkla maskelendiğini düşünmeye başlar. O sırada algoritmayı saptıracak hoş şeylerin serpiştirildiğini görür ve bu da her şeyi dondurmaya, tüm düşünceleri zamanaşımında eritir hale getirir. İnsan, kendisinin fark edemediği kişilikler barındırmaz mıydı içinde? Marcel bir kez daha haklılığını ilan etmişti.


Ruhların karşılıklı işkencelerinin tecrübe edilmesi bir son değildir, kuşatma her zaman, dört bir yandan devam edecektir. İnsan, tüm anlaşmalardan, sözleşmelerden ve olabilecek tüm kesinliklerden korkarak tiksinecek ancak bu dehlizlerle aşılanmaya, yeni mahpusluk savaşlarını sürdürmeye devam etmek durumunda kalacaktır.
920 syf.
·5 günde·Beğendi·10/10
Bugün, okuduğun kitaptan başını kaldırıp, Alonso Quijano ’yu Don Quijote yapan yolda ona eşlik eder misin?

Derler ki, bu eseri üç kez okumalıymışız: Kahkahanın duygulara hâkim olduğu gençlikte, mantığın hâkim olduğu orta yaşta ve felsefî düşüncenin hâkim olduğu ihtiyarlıkta. Benim ikinci okuyuşum oluyor. Umarım üçüncüyü de okuyacak kadar zamanım olur.

MİGUEL DE CERVANTES KİMDİR?

Günümüzden yaklaşık 470 yıl önce yaşamıştır. Okul hayatı kısa sürmüş ve eğitimini kendi kendine tamamlamıştır. O dönemde İspanya'da düello yasaktır ve bu düellolardan birine karıştığı için mahkeme tarafından sağ elinin kesilmesi cezasına çarptırılır. Böyle olunca, bir anlamda Cervantes’in “Don Quijote” olma macerası da başlar.

Cezadan kurtulmak için, Osmanlı Devleti'ni İnebahtı'da mağlup eden Haçlı donanmasına katılır. (Daha sonra bu zaferden, Osmanlılar’ın denizlerdeki yenilmezlik unvanlarının ve kibirlerinin hazin sonu diye bahsedecektir.) Kendisi de bu savaş sırasında yaralanır ve askerlikten daha fazla yarar sağlayamayacağına karar vererek ülkesine dönmek üzere bindiği gemi Osmanlılar’ın saldırısına uğrayınca esir alınır ve Cezayir'de beş yıl geçirir.

Nihayet Cervantes özgürlüğüne kavuşarak ülkesine döner. Önceleri tiyatro ile ilgilenir. Bir çok oyun yazar ama pek çoğu günümüze ulaşmaz. Donanmanın ambar memurluğunu yaptığı sırada sorumlu olduğu kasa açık verince, yeniden hapse girer.
Cervantes, Don Quijote'un temellerini burada atmaya başlar ve kitap 1605’de yayımlandığında büyük beğeni kazanır.

MODERN ROMANIN ERKEN ÜRÜNÜ “DON QUİJOTE”

16. yüzyıl öncesinde edebiyat, kısa şiirler, kahramanlık destanları ve halk hikâyeleri gibi unsurlardan oluşuyordu. Ardından din ve din adamlarının yaşamlarını anlatan şiirler geldi. Sonrasında da romanslar…

Don Quijote öncesinde, “romans” dediğimiz serüvenlerle dolu metinler yazılmış. Don Quijote yayımlanınca romansların kolaycılığı ve tekdüzeliği ortaya çıkar. Bu eser, romans türünün bitişi, modern romancılığın başlangıcıdır diyebiliriz. Cervantes burada, gerçeklikten uzak romansları kötülemek yerine, onları kendi silahıyla vurarak, hicivlerle donattığı şövalye hikâyelerinin saçmalığını gözler önüne serer.

“Don Quijote” henüz doğmamış modern yazım türlerinin ayak izlerini, hatta Postmodernizmin özünü içinde barındırır. Okurla sürekli iletişim halindedir. Onun görüşlerine kulak verir. Okura kurgusal bir metnin içinde gezerken kendi kendisine bakma olanağı da tanır. Anlatıya ironilerle müdahale ederek, kurmacayı bir şölene dönüştürür.

Kısacası, “Don Quijote” bir öncü romandır.

İspanyol Edebiyatı’nın okurlarına kazandırdığı, 30’dan fazla dile çevrilmiş, en çok okunan eserlerin başında gelen Don Quijote, dünya edebiyatında olduğu gibi Türk Edebiyatı’nda da büyük izler bırakmıştır. Bu arada; eserin ülkemizde bu kadar çok sevilmesinde, Doğu anlatılarıyla bağlantılı oluşunun etkisi var mı diye düşünmedim değil.

Ayrıca Cervantes, bu eserde kendisinden başkalarının emeği olduğunu da sezdirir. Karşımızda bir yazar üçlüsü var bile diyebiliriz. Anlatıcı yazar olan Cervantes, topladığı el yazmalarıyla hikâyenin temelini atan Magripli Seyyid Hâmid Badincani ve Arapça’dan çeviriler yapan bir başka yazarla devam eder okuma serüvenimiz.

DELİLİK Mİ FİLZOFLUK MU?

Cervantes, Don Quijote karakterinde, inandığı değerler uğruna savaşan, bu uğurda hayatını hiçe sayan, fedakârlıklarının karşılığını alamamış bir tip yaratarak, kendi düş kırıklıklarını da ortaya koyar.

Yıllar boyu okuduğu şövalyelik kitapları neticesinde, ellili yaşlarına geldiğinde idealinin içinde kaybolmuş, zayıf, uzun boylu Alonso Quijano’nun bütün servetini bu uğurda harcamaktan çekinmediği bir serüvene çıkmasına tanık oluyoruz. Yüce ruhlu, mütevazı ve merhametli Don Quijote aynı zamanda bilgili de bir insandır. Sapasağlam bir iradesi vardır. Onun inancı ve görev hissine bağlılığı insanı şaşırtacak derecelere varır. Yarısı mukavvadan miğferiyle, sefalet içindedir ama “görev” olarak inandığı şeyi yerine getirmek için bir an bile gözünü kırpmaz, her türlü eziyete katlanır. Yaptığı hamlelerde işin başını, sonunu, neticesini düşünmez. Zaten düşünse “fedakârlık” olmazdı değil mi? Baruta karşı kılıçla savaşmaktan vazgeçmeyen gururlu bir idealisttir o.

Peki neydi bu yüce görev? Artık unutulmaya yüz tutmuş gezgin şövalyelik görevi adı altında, rastladığı kötülükleri ortadan kaldırmak, haksızlara cezasını vermek onun idealini açıklamaya yeterli midir? Bence Cervantes burada akıl bozulması yaşayan birine bu görevi yüklerken okuru daha derin bir düşünceye yönlendirmiştir: “Hangimiz deli, hangimiz akıllıyız ve buna kim karar veriyor?”

Eser, gözümüzden yaş getirecek kadar güldürürken, La Mancha’lı Asilzade Don Quijote aracılığıyla aynı zamanda derinlemesine bir hüzün gelir yerleşir içimize. Her saldırısında yaralansa da yoluna devam eder. Yaralarımıza dokunur.
Başka türlü bir hayatın da mümkün olabileceğine inandırır bizi. Delilik diye algıladığımız yel değirmenleriyle savaşında, aslında onun idealizmi ve materyalizm karşı karşıyadır.

Ve sadıktır Don Quijote. Birbirlerini hiç görmemişlerdir; Dulcinea del Toboso’nun onun varlığından bile haberi yoktur ama hayalindeki aşka sadaketle bağlıdır. Tıpkı silahtarı Sancho Panza’ya sadık olduğu gibi.

Baş koyduğu yolda yalnız yürümesine razı olmayan, yakınında durup onu gözeten, kendi çıkarlarından vazgeçmek istemese de yol arkadaşını yere düşürmeyen Sancho olmasaydı Don Quijote bu denli kalıcı bir karakter olabilir miydi? Birbirleriyle çelişseler de, uyuşmazlık yaşasalar da, onu gerçek dünyaya davet ettiği kadar, ideallerine de çelme takmayan bir yoldaştır Sancho Panza.

Yolun başında aç gözlü, maddiyata düşkün ve cahil bir Sancho varken, serüvenler devam ettikçe birbirlerinin özelliklerini taşımaya başlarlar. Gerçek hayatın sıradanlığından sıyrılınca düşler ülkesinde yaşamak Sancho’ya da iyi gelmiştir.

Zaten gerçek hayat hepimizin tahammül etmekte zorlandığı bir yerdir desem birçoğunuzun bana katılacağını tahmin edebiliyorum.

Deli deyip geçtiğimiz Don Quijote kadar hayatın gerçeklerine karşı çıkarak kendi gerçekleriyle yaşayan kaç akıllı var içimizde? Dövüşerek, kavgasından vazgeçmeden…

İçindeki Don Quijote ruhunu canlı tutan, yaralarını gururla taşıyanlara selâm ve muhabbetle.
920 syf.
·458 günde·Beğendi·10/10
Alonso Quijano, bir sabah uyandığında kendini tüm dünyayı değiştirmeye ve haklıyı savunup haksızı cezalandırmaya kararlı, hiç görmediği güzeller güzeli Dulcinea el Toboso'sunun güzelliğini tüm dünyaya yaymaya çalışan tabi bu uğurda gerekirse bir tabur insanı karşısına alabilecek cesarete ve kararlılığa sahip, bilgilerin efendisi devcileyin bir gezgin şövalye; Don Quijote olarak bulur.

Bir çokları delilikle dâhilik arasında kalarak ne olduğunu anlayamasa da, Don Quijote'nin bilgeliğinin ve yaratıcılığının ucu bucağı olmadığı şu koca iki ciltten de anlaşılmış olmalı.

Dünya üzerinde ne Don Quijote vardı aslında ne onun geveze, atasözleri efendisi obur silahtarı Sancho Panza. Ama onları elmacikkemiklerinin çöküntününden göbeğinin katmanlarına kadar en ufak ayrıntısından biliyor olmanız nasıl mümkün? Cervantes'in kim olduğunu bilmeyen birinin Don Quijote 'yi mutlaka tarif edebilir olması şaşırtıcı değil mi? Peki bu muhteşem mizah yüklü zeka ürününün, romanın babasının, her romanın kaynağının taaa 1600'lü yıllarda yazılmış olması...

Don Quijote üzerine yapılmış onlarca belgesel, film, tiyatro, müzik, program varken onu bilmemek ne mümkün. Ben daha önce de farklı isimler için bu programı koymuştum. Benim için çok bilginin kaynağıdır. Belki de hayatımda böyle bir programı yapma fikri bensiz de olsa yapıldığı için çok heyecanlanarak izledim her bir bölümünü. Şuraya koyayım da yararlanın.
https://youtu.be/VIXeWqgpevw

Ey okur, elinde tutmuş olduğun bu kitap Cervantes'in Doğum Müzesi'nde dünyanın hemen hemen tüm dillerinde yazılmış Don Quijote'lerin arasında bulunmakta. Çok heyecan verici değil mi?
Hem de bu kitabın verilmesi bu tv programı sayesinde küçük bir törenle yapılıyor. Şahit olmak ne şans.

Beni Ispanya'ya çağıran bir kişi Don Quijote ise bir diğeri Federico'dur . Kendimi bu yazının altında şu an kendime söz verirken buluyorum.
Ey Elifoğlan, 2019'u bitirdiğinde Ispanya'ya gitmiş olacak ve hedeflediğin tüm yerleri görmüş olacaksın .

Ve Madrid'te Cervantes heykelinin altında haykıracaksın;
" Ey olağanüstü yazar! Ey talihli Don Quijote! Ey meşhur Dulcinea! Ey sevimli Sancho Panza! Hepiniz birlikte ve ayrı ayrı, sonsuz çağlar boyunca yaşayın, insanları daima memnun edin, eğlendirin. "
374 syf.
Boyutlar Arası ve Zamanın Öğütemediği Roman: Don Kişot

Anahtar Kelimeler: Cervantes, Don Kişot, Roman, Üst Kurmaca, Ampirik Okur, Örnek Okur, Şövalye Macerası, Nasihatname, Siyasetname, Hayal ve Gerçek, Umberto Eco, Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti, Gustave Falubert, Madam Bovary, Orhan Pamuk, Kırmızı Saçlı Kadın, Murat Bardakçı.


Dünyanın ilk modern romanı olan Don Kişot, on yedinci yüzyılın başında İspanyol yazar Cervantes tarafından yazılan ve Don Kişot ile Sanço Panza isimli iki hayalperestin şövalyelik maceralarını anlatan bir romandır. Roman yalnızca basit bir macera romanından fazlasını sunar okuyucusuna. Devlet yönetiminden insan ilişkilerine kadar pek çok konuda hikmet barındırır.

Cervantes, Osmanlı’ya karşı yapılan deniz savaşlarında yer almış ve İnebahtı’da esir düşmüş bir yazardır. Cervantes, hem dokuz yıl Osmanlı topraklarında geçen esirliği hem de İspanya’nın Müslüman bölgesi Endülüs’ten dolayı İslam medeniyetini yakından tanıyan bir yazardır. Bu tanıyış, yazarın Don Kişot’una İslami mesajlar olarak yansır. Romanda İslam dinine ait pek çok inancın yanında Osmanlı’nın askeri yapısına ve Doğu toplumlarının kullandığı deyiş ve atasözlerine de rastlanır.

Cervantes’in mensup olduğu Orta Çağ yazarın oto-sansür uygulamasına yol açar. Orta Çağ’ın kilise egemenliğinde olması Cervantes’in İslami yanını ayan beyan kullanmasına engeldi. Bu engel Cervantes’in yazınına üst kurmaca olarak yansır. Eserindeki İslami mesajları örtmek ve yargılanmaktan sıyrılmak için Cervantes, eserini Seyyit Hamit bin Engeli isimli Müslüman bir Mağribi’nin el yazmalarından oluşturduğunu açıklayarak bastırır. Cervantes, bunu o dönemin baskısından kurtulmak için yapmış olsa da bugünün edebiyat literatüründe bu “el yazmalarından oluşma” durumu bir üst kurmacadır.

Umberto Eco, Anlatı Ormanında Altı Gezinti isimli kitabında okur profilini ikiye ayırır: Ampirik okur ve örnek okur. Ampirik okur, okuduğu eserle özdeşleşen ve gerçek dünyayı kurmaca dünyada arayan ya da kurmaca dünyayı gerçek dünyaya uyarlamaya çalışan okurdur. Örnek okur ise yazarın arzuladığı gibi metinlerin altını deşeleyip anlama ulaşmaya çalışan, gerektiğinde birden fazla okuma yapan, metne göre şekil alan ve okuduğunun bir kurmaca olduğunun bilincinde olan okurdur. Gündelik ifadeyle ampirik okur naif okur, örnek okur ise nitelikli okurdur.

Geçmiş çağların toplumu genel anlamda bir ampirik okur yığınıdır. Öyle ki, pek çok sanatçı, ortaya koyduğu eserden dolayı yargılanır. Örneğin Gustave Flaubert, Madam Bovary gibi ahlaksız bir kadını cezalandırmak isteyen ve bu kadını her yerde arayan Fransız toplumunda yargılanmış en sonunda da Madam Bovary’yi tanımadığını söyleyerek yakayı sıyırmıştır. Bir başka örnek de Türkiye’den. Orhan Pamuk’un Kırmızı Saçlı Kadın’ı için Murat Bardakçı’nın kaleme aldığı “Çüş Orhan Pamuk Çüş” isimli yazı da Bardakçı’nın ampirik bir bakışla gerçek ve kurmacanın ayrımını yapamamasının ürünüdür. Ampirik bakışın ihmal ettiği şey kurmacanın salahiyeti için yapılan her şeyin mubah olduğudur.

Don Kişot’un münzevi ve mütevazı bir hayat süren zengin baş karakteri Senyor Alonso, okuduğu şövalye maceralarının içinde yaşayan, kitaplardaki erdemli karakterleri gerçek hayatta arayan ve mazlumlara yardım etmek için bu karakterlerden biri, bir şövalye olmaya karar veren ampirik bir okurdur. Kitapların Senyor Alonso’yu buna sürüklemesi çevresindekiler tarafından şiddetle karşılanır ve “edebiyat” ile “kitap” tartışmaya açılır. Bu tartışma roman boyunca sürer. Senyor Alonso’nun çevresindekiler onun okuduğu bütün kitapları yaksalar da düşünmedikleri şey fikirlerin ölmezliğidir. Senyor Alonso da bütün maceralarında kafasındaki bu fikirleri kullanır.

Macera romanlarının düşselliği ile yola düşen Alonso, adını Mançalı Şövalye Don Kişot olarak değiştirdikten sonra sıska atı ve eşekli şişman seyisi Sanço Panza ile İspanya’yı dolaşarak kendine macera arar. Kısacası Don Kişot, hayalperest bir şövalye bozuntusu olarak yola çıkar. Gördüğü her şeyi kendi düş gücüyle yorumlayan Don Kişot’un o meşhur yel değirmenlerine saldırması hem ampirik okurluğunun hem de ölçüsüz düş gücünün sonucudur. Don Kişot, karşılaştığı bütün olumlu ve olumsuz olayları da düş gücünün kılıfına uydurur. Bu uyduruşun mantıktan uzaklığı onun ve seyisinin çevresindekiler tarafından “su katılmamış deliler” olarak tanımlanmasına yol açar doğal olarak.

Cervantes’in iki karakteri de idealize etmekte son derece başarılı olduğunu söylemek mümkündür. Sanço Panza'nın şişman, pisboğaz ve boşboğaz olarak donatılması onun efendisi için ne kadar uygun bir seyis olduğunu gösterir. Öyle ki Sanço Panza, vefa ve çıkar arasında gidip gelen ancak en sonunda dramatik kurgunun gereği olarak vefayı seçen sadık bir seyistir. Öte yandan Sanço Panza’nın Beleşonya’nın adaletli valisi olduğu dönemdeki akıllı başlı tavırları da önemlidir. İfade biraz daha ileri götürülürse Sanço Panza’nın bölünmüş bir kişilik olduğu söylenebilir: Vali Sanço Panza ve Seyis Sanço Panza. Zaten Sanço Panza’nın ormanda kendini kırbaçladığı sahnede bu bölünmüşlük açık ve net olarak ortaya çıkar.

Hem Don Kişot hem de Sanço Panza, gerçeklik ile hayalperestlik, akıllılık ve delilik, saflık ve kurnazlık arasında gidip gelirler. Onların bu tavrı kendileriyle alay edenleri bile şüpheye düşürür. Çevresindekiler, bu iki “deli”nin kendileriyle alay edip etmediğine emin olamazlar. Roman boyunca bu iki uç nokta arasında gidiş gelişler devam eder. Romanın sonunda bile Cervantes, bu iki karakteri de tam bir uca yerleştirmez. Metnin sonuna geldiğinde okur, Don Kişot ve Sanço Panza’nın akıllı mı deli mi olduklarına karar veremez.

Macera Don Kişot’un düzmece ve buruk yenilgisiyle sonuçlanır. Düzmecenin farkında olmayan ve hayali elinden alınan Don Kişot üzüntüsünden ölümün pençesine düşer. Cervantes burada hayal ve gerçeğin dengesinin iyi kurulması gerektiği mesajını verir. Delilik derecesindeki aşırı hayal başa olmadık işler açarken hayalsizlikle yaşanan yavan bir hayat da yaşanmaya değer değildir.

Romanı üç ana bölüme ayırmak mümkündür. İlk bölüm Sanço Panza’nın Beleşonya valisi oluşuna kadarki bölümdür ve bu bölüm genel anlamda bir macera romanıdır. İkinci bölüm Sanço Panza’nın valilik dönemidir ve bu bölüm devlet yönetimiyle ilgili önemli nasihatlerin verildiği bir siyasetname niteliğindedir. Roman valiliğin bitişiyle başlayan üçüncü bölümde yeniden macera romanına döner. Özellikle ikinci ana bölümde dinden devlet yönetimine, insan ilişkisinden bilgeliğe kadar önemli mesajlar verir. Cervantes, aksiyon ve felsefi söylemi Don Kişot’ta başarıyla harmanlar. Dilini anlaşılır kılan Cervantes romanında güldürü ögesini de ihmal etmez.

Don Kişot’un dikkate değer yanlarından biri Orta Çağ’ın sınıflara ayrılmış toplumlarının sosyolojik yapısını analiz fırsatı vermesidir. Feodalitenin hüküm sürdüğü İspanya’da toplum soylular ve sıradanlar olarak ikiye ayrılır. Bu ayrılışın Don Kişot açısından önemi, bu sınıfsal farkın Senyor Alonso’nun bilincine yansımasıdır. Öyle ki Senyor Alonso, Don Kişot olduktan sonra, sanki aradığı erdemli kurtarıcı Robin Hood gibi halk içinden çıkamazmış gibi bir “soyluluk” türküsü tutturur. Ona göre şövalye soyludur, halk da soyluların yardımına muhtaç mazlumdur. Öte yandan Don Kişot’un kürek mahkumlarıyla kurduğu diyaloglarda İspanya Krallığı’na yöneltilen ciddi eleştiriler var. Bugünün okuru olarak bu bölümleri alıntılayıp alıntılamamak konusunda tereddüt yaşadığımı belirtmem gerekiyor. Bugünden dahi bakıldığında Cervantes’in eseri Seyyit Hamit bin Engeli’den aldığını söylemekle döneminde ne kadar akıllıca bir yöntem seçtiği bir kere daha görülüyor.

Özetle Don Kişot, çağının çok ilerisinde bir teknikle yazılmış bir romandır. Romanda yukarıda sıralandığı gibi pek çok mesaj verilir. Bu teknik ve içerik unsurlarının yanında hem dünyanın ilki olması hem de Cervantes’in ustalığı Don Kişot’un bir klasik olarak yirmi birinci yüzyılda neden hâlâ okunduğunu açıklar. Öyle görünüyor ki Don Kişot, daha kaç yüzyıl boyunca okunmaya devam edecek…
920 syf.
·22 günde·Beğendi·9/10
Bir süredir yel değirmenlerini izliyordum. Üstelik uzun zaman önce Necip Tosun’un ‘Dünya Romanı Kitaplığı’nı alıntı olarak paylaşmıştım. #47001886 Ve listede bu kitap birinci sıradaydı. Daha fazla kitaplığımda bekletmeyi doğru bulmadım. Benimle birlikte okuyan arkadaşlarımın sayısı arttıkça mini bir etkinlik haline getirmek istedim. #76187443

Kitabı okurken çok sık gülümsetti beni (Özellikle delilik ve hayalle alakalı kısımlarda). Hafif deli, yarı deli, az deli...tam bayram havası:) Gülerken sağa sola bakıp kontrol ettiğimi fark ettim. Birbiriyle alakasız gibi görünen birçok serüvenin daha sonraki anlatımlarda yapılan vurgularla pekiştirilmesi dikkat çekiciydi (Hana gelen hiçbir misafir yabancı değil, mutlaka okuru şaşırtacak tanıdık biri). Tabi buradaki pekiştirmenin olayın gerçekliğine etkisi olamayacağı için (saçmalıklar aşinadır çünkü), okuyucuya şövalyenin ahmaklığı ve kendi içinde tutarlı ama temelsiz gerekçeleri gösteriyor. Yazarın bu derece saçma bir hayal gücüne, bu kadar akıllı ve bilgili bir insanın nasıl kapıldığını açıklamakta kullandığı en kuvvetli araç ise peşinde büyücülerin olduğuna inanması ve görmüş olduğu her şeyin bir büyü ve yanılgıdan ibaret olmasına inanması. Burada da yazarın bu kadar farklı serüveni bir arada tutan hafızasını takdir etmek gerekiyor. Sadece iki hatayla… Onlardan daha sonra bahsedeceğiz.

Aslında ben sadece okuyup geçmeyi düşünüyordum. Yazmaya çok fazla cesaretim yoktu, ama benim de bir şeyler söylemem gerekiyor artık diye düşündüm. Acaba etkinliğe dönüştürmeden ileti olarak bıraksak daha mı iyi olurdu? Olan oldu artık, bir yerden başlamamız lazım. Sancho, nerden başlayalım sence?

-Efendim, her ne kadar kitabın ana kahramanı siz olsanız da, benim daha akıllı ve dikkat çekici olduğumu tüm okurlar fark etmiştir. Benim ısrarla yapmış olduğum kelime yanlışları, atasözlerini yerli yersiz kullanmam, her konuya annemi ve kendimi örnek olarak vermem, karşılaşmış olduğumuz kötü durumlara (bu duruma çok sık düştüğümüz bilinmektedir) vurgu yapmak için beddualar etmem, kesinlikle ön plana alınabilir. Ayrıca bana verilmiş cezalar ve bu cezalar karşısında düşmüş olduğum komik halleri görmezden gelemeyiz. Kaldı ki sadece eşeğimle olan inanılmaz bağım bile ayrı bir inceleme konusudur. Ama biz yine de bundan bahsetmeyelim.

-Roman tekniği açısından yaklaşabiliriz konuya. Jale Parla’nın mükemmel önsözde vurguladığı üzere; Sheckspear’la birlikte modern okuru düşleyen bir yazarın, bütün romancıları derinden etkileyen öncü bir eseridir bu. Jale Parla’nın önsözü tam kitaba yakışacak derinliktedir. Kendisinden sonraki tüm modern anlatımı derinden etkilediğinden bahseder. Kabul ediyorum ama laf aramızda kitabı okumayanlar bile bunu biliyor zaten. Dolayısıyla buradan bir şey çıkmaz. Allah’ın bildiği kuldan saklanmaz. Arpa unundan kadayıf olmaz. Aza kanaat etmeyen çoğu hiç bulamaz…

-İsterseniz serüvenlerin ortak özelliklerinden bahsedelim. Gerçi ortak özellik deyince hemen yediğimiz dayaklar ve kaburgalarım geliyor aklıma. Bir silahtarın bu kadar dayak yemesi yazarın bir tercihiyse hiç isabet olmamış. Kınıyorum kendisini. Ama kastetmeye çalıştığım bu değil. Birbirinden farklı gibi görünen serüvenlerde ısrarla vurgulanmış olan ortak özellikler var;

Evliliklerde hep güzellik ve zenginlik temasının ön plana çıkması ve bu iki tema arasındaki çelişkiler,
Genç kızların namusları ve bekâretlerinin korunmasına sıkça yapılan vurgular,
Aşağılama ve hakaret, düello yasaları çerçevesinde yapılan ritüeller,
Evlenmeyen kızların hayata küserek manastıra kapanmaları gibi konular ısrarla vurgulanıyor vurgulanmasına da, bunlar inceleme için yeterli değil. Armudu sapıyla, üzümü çöpüyle, pekmezi küpüyle…Arayalım bakalım biraz daha. Arayan belasını da devasını da bulur.

-Efendim hikâyede verilen mesajlar, yazarın derdi ve durduğu yer açısından yaklaşalım konuya isterseniz. Öncelikle şövalye romanlarıyla derdi olduğu son derece aşikâr. Belki buradan bir yere varabiliriz. Kahramanına bu kadar şövalye kitabı okuttuktan sonra bu derece akıllı ve soylu birinin ne hale geldiğini hepimiz gördük. Zannımca kitabın asıl yazılma gayesi de bu. Bu anlamda Cervantes'in romansın üzerine cesaretle gidişinin, Don Kişot (Quijote) serüvenleriyle benzerlik gösterdiği düşünülebilir.
Ayrıca Morisca, Hristiyanlıktan dönenler ve sürgün kararlarına sürekli bir vurgu olduğunu söyleyebiliriz. Bunun dışında hem Osmanlılar, hem Mağripliler, hem de Müslümanlarla da bir derdi olduğunu görüyoruz. Ancak Osmanlıların eline esir düşmüş bir yazarın bu kadar derdi olmasını da normal karşılamak lazım. Ayrıca eleştirilerinde dozu aşmadığı ve Osmanlının yükselişini de takdir ettiğini kabul etmemiz gerekir. Kaldı ki Mağriplilerin camilerde çan mı yoksa davul, kaval mı kullandığını tartışan bir yazardan daha fazlasını beklememiz de doğru olmaz. Attığın taş ürküttüğün kuşa değmez. Az sabırda çok keramet vardır. Azı bulmayan çoğu hiç bulamaz.

-Şimdi düşündüm de, karakterleri incelesek daha iyi olabilir efendim. Bence yazarın kesinlikle kızlarla ve güzellikle bir meselesi var. Kitap boyunca adı geçen tüm kızlar hep 14-22 yaş aralığında (korsan gemisinde reis olanlar dahi) ve hepsi güzel, en güzel ve dünya güzeli (erkek kıyafetine girenler bile).

En başta Dulcina’ya güzel demeyen düelloya razı olmak zorunda. Kahramınımızın en büyük meşguliyeti tüm dünyaya onun güzel olduğunu kabul ettirmek. Bunun dışındaki kızlara bakalım;

Ricote’nin kızı Ana Felix “en güzel”,
Prenses Antonomasia, “mükemmel güzellik”, “dünyada birinci”,
Quiteria, “dünyanın en güzeli”.

Bence burada bir çelişki var; yazar ya hiç güzel görmemiş, ya da sayı saymayı bilmiyor. Ben bile okuma yazma bilmediğim halde bu kadar yanlış yapmam, bu yüzden Teresa’dan başka güzel tanımıyorum. Gönül kimi severse güzel odur. Güzele kırk günde doyulur, iyi huyluya kırk yılda doyulmaz. Güzellik konusunu da burada kapatalım. Çünkü bir incelemeye çıkılır gibi görünmüyor…

Hem ben silahtarım, yazar değilim ki, 1k ya üye bile değilim. Hatta okumam yazmam bile yok. Vali olduğumda bile yazı yazmadım ben. İletiyi kim etkinliğe çevirmişse o düşünsün!

Sevgili Sancho, o kadar çok konuşuyorsun ki, düşünmeye vaktin kalmıyor senin. Bu kadar atasözünü nerden buluyorsun anlamıyorum. Atasözlerini çıkarsak senden geriye bir şey kalmayacak diye korkuyorum. Ben senin yerinde olsam üst kurmacadan, yazarın özgüveninden, okurun ilk defa bu kadar sürece dâhil edilmesinden bahsederdim. Öncelikle farklı bir alanla anlatacağım şeyi destekler, daha sonra şöyle bir tanımla girerek kendimi de katardım mesela incelemeye:

Marc Forster’in yönetmenliğini yaptığı “Lütfen Beni Öldürme” adlı bir film üst kurmaca için çok güzel bir örnektir. Filmde kahraman yazarı takip ederek bulur ve kendisini öldürmemesi için onu ikna etmeye çalışır. Benzer şekilde okuru eserin içine sokmak ve yazma sürecine dâhil etmek denilen şey için bu kitap edebi açıdan öncü olma özelliği taşır. Benim açımdan da en değerli özelliği budur.

Değerlidir, kabul ediyorum ama kitap boyunca bir tereddüt yakamı hiç bırakmadı. Bunu söylemeden rahat edemeyeceğim. Eser keyifle ve birbirinden farklı ama hepsi delilik tadında serüvenlerle ilerlerken hep şunu düşündüm: “Hadi bunların biri deli, biri ahmak, akıllılara ne oluyor? Akıllı dediğimiz insanlar neden bunları ciddiye alıp inanılmaz zahmetlere katlanarak akıllara zarar oyunlar oynuyor? Akıllının deliye bu kadar zaman ayırmasına inanmamız mümkün mü?”

Kitabın yazarının şöyle söylediğini vurgular, bize cevap verir gibi: “Seyyid Hamid bir şeyi daha belirtir, oyunu oynayanları da oyuna gelenler kadar deli bulduğunu, dükle düşesin, ahmaklara oyun oynamak konusundaki heveslerine bakıp, onların da ahmaklıktan bir parmak ötede olduklarını söyler.”

Yazardan aldığımız cevaba göre şunu söyleyebiliriz :
Efendim üst kurmaca dediğimiz yapıda, öncelikle yazarın cesur ve kendinden emin olması lazımdır. Velev ki sadece tutarsız bir yergi veya iftira değil düpedüz gerçek bir hata dahi olsa, yazar bunu göğüslemesini bilmelidir. Gerçekten de birinci ciltte yazar iki önemli hata yapmıştır. Birincisi Sancho’nun eşeğinin nasıl kaybolduğunu söylemeyi unutur. İkincisi ise Sancho’nun bulmuş olduğu 100 altının akıbetinden bahsetmez. Fakat ikinci ciltte cesaretle bunu vurgular ve hatayı baskıcının üzerine yıkarak işin içinden ustalıkla sıyrılır.

Belki de şövalye kitabı olduğundandır, özgüven bununla sınırla kalmaz. “Don Kişot’un birinci cildini okumuş olan birisinin, ikinci ciltten zevk alması mümkün değil,” der cesaretle veya “Yazarın cehaletini en çok ortaya koyan nokta ise, hikâyede çok önemli konularda gerçekten ayrılması (bu konuya girme, ben girdim pişman oldum) ve hata yapması.”

Kullanılmış olan bütün üst anlatım teknikleri hem hikâyeye son derece uyumlu, hem gülümseten ifadeler seçilerek yapılmıştı. Okurken hiç rahatsız etmediğini, hatta konunun daha iyi anlaşılmasına yardımcı olduğunu söyleyebiliriz. Neden böyle bir yol seçtiğini, böyle bir durumla ilk defa karşılaşan okura şöyle anlatır:

“Benim hikâyemde böyle olmalı; anlamak için yorum yapmak gerekiyor herhalde.”

Bunların dışında kitap boyunca üst kurmaca aynı kıvamda devam eder. Örneğin, "gözlerini açınca, bu bölümde anlatılacakları gördü," gibi. Tamamını söyleyerek sizi şövalyelikten soğutmak istemem. Ama benim için en can alıcı olan ve beni heyecanlandıran yeri, kesinlikle; kahramanın yazarın göndermek istediği yere değil başka yere gitmeye karar vermesiydi, sırf yazarın boyunduruğundan kurtulmak için…

Uzun zamandır bu kadar keyifli ve sık sık gülümseyerek kitap okumamıştım. Bunun sebebi elbette ardı arkası gelmeyen saçmalıklardı. Dozunda olursa saçmalıklar bile edebi bir başyapıt haline gelebiliyor. O kadar ki, Don Kişot ölüm döşeğinde bunca saçmalığı yazdırdığı için yazarından özür diler. Başka söze gerek yok, bunu anlatmaya çalışıyordum ben de, özür dilerim…

Sancho, sabah uyandır beni, handan ayrılıyoruz. Buraya kadar okuyan olduysa onlar da gelebilir; daha çok okunacak kitap var, yeni maceralar bizi bekliyor…
402 syf.
·17 günde·Beğendi·9/10
5. Durak: Mahpus


Proust'un kayıp zamanının beşinci durağında Albertine'in Mahpus'luğunu okuyoruz. Tümüyle sahip olmayı arzuladığı kadını kendi dünyasına hapsedişini, onunla birlikte kendi hapsolmuşluğunu, sahip olma dürtüsünün insanın hayatını nasıl çekilmez hale getirdiğine şahitlik ediyoruz.

Hayatın sıradan akışını tüm sıradanlığı ile aktaran bu adam size her şeyden çok anlamayı öğretecektir. Belki de insanın bir şeyi anlaması için olayları tüm sadeliği ile ele alması yahut da bu şekilde aktarılması gerekmektedir. Kitabın her hangi bir sayfasını açıp okumaya başlamak size yarım yamalak okumuşluk hissi katiyen vermez. Proust'u mükemmel yapan bu sıradanlığın yarattığı kusursuzluğudur.

Proust'un kitaplarında aşkı buldum demek büyük bir yanılgı olur. Çünkü Proust aşktan çok sahip olmayı sever.

Ufkumuzu genişleten, sahip olduklarımız yahut olamadıklarımız hakkında kafa yordurtan bu eser sahipliğin mutlak suretle bir bedelinin olduğunu empoze eder.

Bir kadına- erkeğe sahip olmanın mutlak karşılığı sizin de ona ait olmanızdır. Bir kadın yahut erkeğin bedenine sahip olmak onun tümüyle size ait olduğunu göstermez. Çünkü insan yalnızca bedeniyle varolmaz hayatta. İnsan düşüncedir, kalptir, ruhtur. Kalbiyle ve aklıyla size ait olmayan birinin bedenine sahip olmak ne sizi ne de o kişiyi mutlu eder.

Dış dünyada görüp beğendiğimiz, hayran olduğumuz, belki tutulduğumuz kişileri, büyük bir tutku ve sahip olma duygusuyla elde ettiğimizde, bizim hayranlığımıza sebep olan özelliklerini başkalarınında görüp etkilenip onun rüzgarına kapılması riskini göze alamadığımızdan onu bu özelliklerden arındırmaya çalışırız. Tüm bu özelliklerden arındırdığımzda ise hiç de kıymet vermeyeceğimiz boş bir beden kalır geriye. Bu çabamız ilişkilerdeki sorunların da temelini oluşturur. Karşımızdaki kişi buna gösterdiği direnç süresince gözümüzde kıymetli olmaya devam edecektir çünkü zihnimizde kaybetme olasılığı devam ediyor olacaktır. Buradan yola çıkıcak olursak ilişkilerde teslimiyet ve uyum bir nevi ilişkinin temeline konulan dinamit gibidir.

Evlilikler de bir nevi Mahpus'luktur. Eşinizin tümüyle size ait olduğunu bilmek, istediğiniz gibi şekillendirebilmek, yönetmek, itatini kazanmak insana huzur verir lakin keşfetmek merakı köreldiğinden ve mücadele son bulduğundan şevkiniz söner heyecan bunalttıcı bir bıkkınlığa ve ezbere dönüşür. Peki bunun önüne geçmek mümkün müdür? Bence mümkündür. İnsan kaybetme korkusundan hata yapar, karşısındakinin tüm isteklerine boyun eğdiğinde onu elinde tutacağına inanmak ne büyük yanılgıdır. Tam da onun istediği şekli aldığınızda onun gözündeki ışığın söndüğünü ve başka ufuklara yelken açtığını görürsünüz. Sorunun kaynağını bulmak için giriştiğiniz mücadelede başkalarının gözünde sizi mükemel eş yapan teslimiyetin sizi eşinizin gözünde sıradanlaştırdığını farkedersiniz. Bana göre evlilikte mesele dengede olmaktır daha pek çok şeyde olduğu gibi. Ne tümüyle zıtlaşmak ne de tümüyle teslim olmak gerekir.

Elbette ki kitapta bir evlilik mevzu bahis değildir ama ilişkileri de aynı perspektiften ele almak doğru bir yaklaşımdır.

Sevgili Albertine'den öğrenebileceğim pek bir şey yok ama Proust gibi bir adama denk gelmeyi isterdim. Hele Swann gibi bir adama denk gelmeyi daha çok isterdim. Sınırsız merakım ve bilgiye olan köleliğim yüzünden bu derya deniz adamlara sabrımın son zerresini dahi feda edebilirdim.

Ben yoluma devam ediyorum sevgili okur bakalım Albertine nereye kaybolmuş.

Keyifli okumalar.

Yazarın biyografisi

Adı:
Ahmet Güntan
Unvan:
Mimar,yazar
Doğum:
İzmir, 1955
Ahmet Güntan (İzmir, 21 Mayıs 1955), ilköğrenimini İzmir Güzelyalı Müdafa-i Hukuk İlkokulu’nda, ortaöğrenimini İzmir Bornova Maarif Koleji’nde tamamladı; ODTÜ Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü’nü bitirdi. Şiirleri ilk olarak Kasım 1977’de Birikim dergisinde çıktı. Aynı yıllarda Yeni İnsan dergisinde müzik yazıları yazdı. İlk kitabı İlk Kan (1984) ile adını duyurdu. Altı yıl aradan sonra 1989’da çıkan, kendi yayımladığı Köpüklü Bir Kan, Bir Duman, kitapçılarda satılmadı, yaklaşık 200 kişiye postalandı. Nezle, Lale Müldür’le birlikte 1990’da yayımladığı paydaş kitap Voyıcır 2’de yer aldı. Çeşitli dergilerde şiir üstüne yazıları yayımlandı. Haldun Bayrı’nın İki Şahit ve Diğerleri (Metis, 1997) kitabında bir okuma notu yer aldı. Deneme kitabı Esrârîler 2003’te, yeni bir şiir ihtiyacını dile getirdiği “Parçalı Ham Manifesto” 2005 yılında kitap-lık dergisinde yayımlandı.

Yazar istatistikleri

  • 12 okur beğendi.
  • 10,5bin okur okudu.
  • 426 okur okuyor.
  • 5,2bin okur okuyacak.
  • 215 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları