Ahmet Hamdi Tanpınar

Ahmet Hamdi Tanpınar

YazarÇevirmen
8.5/10
3.110 Kişi
·
10.220
Okunma
·
2.041
Beğeni
·
39.761
Gösterim
Adı:
Ahmet Hamdi Tanpınar
Unvan:
Türk romancı, öykücü , şair, öğretmen, çevirmen, edebiyat tarihçisi, siyasetçi
Doğum:
İstanbul, 23 Haziran 1901
Ölüm:
İstanbul, 24 Ocak 1962
Ahmet Hamdi Tanpınar (d. 23 Haziran 1901; İstanbul) – (ö. 24 Ocak 1962, İstanbul), Türk romancı, öykücü , şair, öğretmen, çevirmen, edebiyat tarihçisi, siyasetçi.

Cumhuriyet neslinin ilk öğretmenlerinden olan Ahmet Hamdi Tanpınar; "Bursa'da Zaman" şiiri ile geniş bir okuyucu kitlesi tarafından tanınmış bir şairdir. Şiir, hikâye, roman, deneme, makale, edebiyat tarihi gibi birçok alanda eser veren sanatçının başlıca eserleri Huzur ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü adlı romanları, Beş Şehir adlı şehir monogrofisidir.

Bir bilim adamı olarak “XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi” adlı eseriyle edebiyat tarihçiliğine yeni bir görüş ve bakış açısı getirmiştir.

TBMM VII. dönem Maraş milletvekilidir.

Yaşamı

23 Haziran 1901'de İstanbul'da Şehzadebaşı’nda doğdu. Babası Gürcü asıllı Hüseyin Fikri Efendi, annesi Nesime Bahriye Hanım’dır. Tanpınar, ailenin üç çocuğundan en küçüğüdür. Çocukluğu, kadı olan babasının görev yaptığı Ergani, Sinop, Siirt, Kerkük ve Antalya’da geçti. Annesini Kerkük’ten yaptıkları bir yolculuk sırasında 1915’te tifüsten kaybetti. Lise öğrenimini Antalya’da tamamladıktan sonra yükseköğrenim için İstanbul’a gitti.

Halkalı Ziraat Mektebi'nde bir yıl yatılı olarak okuduktan sonra 1919 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ne girdi. Yahya Kemal’in öğrencisi oldu. Yahya Kemal onun şiir zevkinin, millet ve tarih hakkında görüşlerinin oluşmasında önemli rol oynadı. Celâl Sahir Erozan’ın bir şiir ve hikâye toplamı şeklinde yayımladığı seriden “Altıncı Kitap”’daki “Musul Akşamları”, yayımladığı ilk şiir oldu (Temmuz 1920)[6] Yahya Kemal’in çıkardığı Dergâh’ta 1921-1923 arasında 11 şiiri yayımlandı. 1923 yılında Şeyhî’nin Hüsrev ü Şirin adlı mesnevisi üzerine yazdığı lisans teziyle Edebiyat Fakültesi’nden mezun oldu.

1923’te Erzurum Lisesi’nde edebiyat öğretmenliğine başlayan Ahmet Hamdi 1925’te Konya Lisesi’ne, 1927’de Ankara Erkek Lisesi’ne tayin oldu. Konya’da iken bir Mevlevi ayininde Itrî’nin bir eserini dinleyerek Klasik Türk Müziği ile tanıştı. 1930-1932 arasında Gazi Terbiye Enstitüsü’nde edebiyat öğretmenliği yaptı; bir yandan da Ankara Kız ve Erkek Liselerinde ders vermeye devam etti. Gazi Terbiye Enstitüsü’nün bünyesindeki Musiki Mualli Mektebi, onun klasik batı müziği ile tanışmasını sağladı.

Bu dönemde yeniden şiir yayımlamaya başladı. 1926’da Millî Mecmua’da yayımlanan “Ölü” şiirinden sonra 1927 ve 1928 yıllarında (“Leylâ” şiiri hariç) hepsi Hayat dergisinde olmak üzere toplam yedi şiir yayımladı. İlk yazısı ise 20 Aralık 1928’de yine Hayat dergisinde çıktı.

Şiir dışında ikinci bir çalışma alanı olarak çeviriye başlayan Ahmet Hamdi’nin 1929 yılında biri E.T.A. Hoffmann’dan (“Kremon Kemanı”), diğeri iseAnatole France’tan (“Kaz Ayaklı Kraliçe Kebapçısı”) olmak üzere iki çevirisi yine aynı dergide yayımlandı.

1930 yılında Ankara’da toplanan Türkçe ve Edebiyat Muallimleri Kongresi’nde, Osmanlı edebiyatının tedrisattan kaldırılması ve okullarda edebiyat tarihinin, Tanzimat’ı başlangıç kabul ederek okutulması gerektiğini söyleyen Tanpınar, kongrede önemli tartışmaların doğmasına sebep oldu. Aynı yıl Ahmet Kutsi Tecer ile beraber Ankara’da Görüş dergisini çıkarmaya başladı.

1932 yılında Kadıköy Lisesi’ne atanması üzerine İstanbul’a döndü. Ahmet Haşim’in ölümü üzerine 1933’te Sanayi-i Nefise’de sanat tarihi öğretmeni olarak görevlendirildi. 1934’te Akademi’nin Estetik ve Mitoloji derslerine de girmeye başladı. Yahya Kemal’in İspanya’daki büyükelçilik görevinden döndüğü 1934 yılında Yahya Kemal üzerine iki yazı yayımladı. Artık dikkatini Türk edebiyatı üzerine yoğunlaştıran Ahmet Hamdi, 1936 yılında Tangazetesinde “Son Yirmi Beş Senenin Mısraları” adı altında beş yazılık bir deneme serisi yayımlamıştır.

Aynı yıl ilk hikâyesi “Geçmiş Zaman Elbiseleri”ni tefrika etmeye başladı; ancak bu tefrika 1939 yılında Oluş dergisinde tamamlanabilecektir. 1937 yılında Tevfik Fikret hakkındaki antolojisi Tanpınar’ın yayımlanan ilk kitabıdır. Aynı yıl Abdülhak Hamit Tarhan üzerine de bir yazısı yayımlanmıştır.

Tanzimat’ın 100. yıldönümü dolayısıyla 1939’da eğitim bakanı Hasan Âli Yücel’in emriyle Edebiyat Fakültesi bünyesinde kurulan 19. Asır Türk Edebiyatı kürsüsüne, doktorası olmadığı hâlde, Yeni Türk Edebiyatı profesörü olarak atandı ve Tazimat’tan sonraki Türk edebiyatının tarihini yazmakla görevlendirildi. Hazırladığı edebiyat tarihinin de etkisiyle 1940’lı yıllarda yazı faaliyetleri yeni Türk edebiyatı etrafında şekillendirdi. Kitap tanıtım yazıları ve İslam Ansiklopedisi’ne maddeler yazdı. 1940 yılında 39 yaşındayken Kırklareli'nde topçu teğmeni olarak askerliğini yaptı.

En tanınmış şiiri olan “Bursa’da Zaman”ın ilk hâli “Bursa’da Hülya Saatleri” adıyla 1941’deÜlkü mecmuasında yayımlandı. İkinci kitabı olan “Namık Kemal Antolojisi”ni 1942 yılında yayımladı.

1942’deki ara seçimlerde Maraş milletvekili seçilen Tanpınar, 1946 seçimlerine kadar milletvekilliği yaptı. 1943’te öykülerini içeren “Abdullah Efendinin Rüyaları”’nı yayımladı. Bu, onun basılı ilk edebiyat yapıtıdır. Aynı yıl “Yağmur”, “Güller ve Kadehler” ve “Raks” gibi ünlü şiirleri yayımlandı; “Bursa’da Hülya Saatleri” şiiri, “Bursa’da Zaman” adıyla tekrar basıldı.

İlk romanı Mahur Beste 1944’te Ülkü dergisinde tefrika edildi. Tanpınar’ın önemli çalışması Beş Şehir, 1946’da kitaplaştı.

1946 seçimlerinde parti tarafından tekrar milletvekilliğine aday gösterilmeyince bir süre Millî Eğitim Bakanlığı’nda orta öğretim müfettişliği yapan Tanpınar, iki yıl sonra Güzel Sanatlar Akademisi Estetik hocalığına, ardından Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'ndeki görevine döndü.

Huzur romanı 1948’de Cumhuriyet'te tefrika edildikten sonra büyük değişikliklerle kitap haline getirilip 1949’da yayımlandı. Aynı yıl Milli Eğitim BakanıHasan Ali Yücel’in ısmarladığı XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi adlı eserinin 600 sayfalık ilk cildini yayımladı. İki cilt olarak tasarladığı bu eserin ikinci cildi yarım kalmıştır. Sahnenin Dışındakiler adlı romanı 1950’de Yeni İstanbul gazetesinde tefrika edildi.

1953’te Edebiyat Fakültesi, Tanpınar’ı altı aylığına Avrupa’ya gönderdi. 1954 yılında Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanının Yeni İstanbul gazetesinde tefrikası yapıldı; 1955 yılında ise ikinci hikâye kitabı olan Yaz Yağmuru yayımlandı. 1957 ve 1958 yıllarında Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan yazılarına ağırlık verdi. 1959’da edebiyat tarihinin ikinci cildi için kaynak toplamak üzere Rockefeller bursuyla bir yıllığına yeniden Avrupa’ya gitti.

Sağlığında yayımladığı 74 şiirinden ancak otuz yedisi ile, tek şiir kitabını çıkardı: Şiirler (1961; Bütün Şiirleri adıyla genişletilmiş olarak 1976). Aynı Yıl Saatleri Ayarlama Enstitüsü kitaplaştı.

24 Ocak 1962 günü geçirdiği kalp spazmı sonucu hayatını kaybetti. Cenazesi Aşiyan Mezarlığında Yahya Kemal'e yakın bir yere defnedilmiştir.

Mezartaşı üzerinde çok bilinen "Ne İçindeyim Zamanın" şiirinin ilk iki mısrası yazılmıştır:

"Ne içindeyim zamanın / Ne de büsbütün dışında".

Ölümünden sonra

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın sağlığında yayımlatamadığı birçok çalışması ölümünü takip eden yıllarda teker teker yayımlanmıştır.[6] Enis Batur 1992 yılında "Ahmet Hamdi Tanpınar'dan Seçmeler" adlı bir kitap hazırladı. 1998 yılında da Canan Yücel Eronat tarafından hazırlanan “Tanpınar’dan Hasan Âli Yücel’e Mektuplar” kitaplaştı.

Tanpınar’ın önceki kitaplara girmemiş yazıları ve söyleşileri ise "Mücevherlerin Sırrı" adlı altında toplanarak yayımlandı. Tanpınar'ın 1953 yılında yazmaya başladığı ve 1962 yılında vefatına kadar tuttuğu notlar 2007 yılının sonunda "Günlüklerin Işığında Tanpınar'la Başbaşa" adıyla kitaplaştı.
Bazen düşünüyorum, ne garip mahluklarız? Hepimiz ömrümüzün kısalığından şikayet ederiz; fakat gün denen şeyi bir an evvel ve farkına varmadan harcamak için neler yapmayız?
Bu daima böyledir. Hadiseler kendiliğinden unutulmaz. Onları unutturan, tesirlerini hafifleten, varsa kabahatlilerini affettiren daima öbür hadiselerdir.
Cahilsin, okur öğrenirsin. Gerisin, ilerlersin. Adam yok, yetiştirirsin. Paran yok, kazanırsın. Her şeyin bir çaresi vardır. Fakat insan bozuldu mu, bunun çaresi yoktur.
"Vücutlarımız, birbirimize en kolay vereceğimiz şeydir. Asıl mesele, birbirimize hayatlarımızı verebilmektir. Baştan aşağıya, sadece bir aşkın olabilmek, bir aynanın içine iki kişi girip oradan tek bir ruh olarak çıkabilmektir."
Çok dikkat ettim, masallar adla başlar. Ceketinize veya boyun bağınıza eskiliği veya güzelliği yüzünden bir ad verin, derhal hüviyeti değişir, bir çeşit şahsiyet olur.
382 syf.
·Beğendi·10/10
Ben bu kitapla yeniden doğdum... Okumayı sevdim, okur yazar oldum, kendimi buldum... Bu kitabı okuyana kadar yılda dört beş kitap okurdum, bu kitabı okuduğum sene yaklaşık 40 kitap okudum ve 1,5 sendedir aynı tempo ile okumaya devam ediyorum. Farkettiyseniz profil resmimi bu kitabın kapağından aldım, Hayri İrdal olmaktan çıktım Halit Ayarcı oldum... Bu kitap ile bu siteyi buldum, siz okurları tanıdım. Okuduğum kitaplara yorumlar yazdım ama bu kitap benim için özel olduğu için üzerine söz söylemeye sırrımı ifşa etmeye çekindim ve bugün Huzur'u okurken tamam dedim Saatleri Ayarlama Enstitüsü'ne inceleme yazacağım....

Bu kitabı on sene önce üniversitede bir arkadaşım tavsiye etmişti ama okumak yıllar sonrasına nasip oldu. Ama olsun okumaya başlamanın yaşı ve zamanı yok...

Biraz da kitaptan bahsedeyim. Konusu Hayri İrdal gibi pasif ve yılgın birisinin Halit Ayarcı gibi aktif ve özgüveni yüksek biriyle tanışıp hayatının nasıl değiştiğini ve Saatleri Ayarlama Enstitüsünü nasıl kurduklarını, başarıyı nasıl yakaladıklarını, o zamanın insanlarını ve toplumunu ince espirilerle hicv ederek anlatıyor.

Böyle bir enstitü gerçekten olmayabilir ama bence gerçekten olsa güzel olur. Geçenlerde bir camiiye girdim, camiinin duvarlarında altı tane saat var fakat her biri farklı bir zamanı gösteriyor. Bir müsliman için zaman çok önemlidir. Dakikası hatta saniyesine göre sahuru keser, iftar yaparız. Toplantılara, iş yerlerimize, randevularımıza zamanında gelememe alışkanlığımızdan bahsetmiyorum bile... Zaman tanzimi ve öncekilerin belirlenmesi toplum hayatının düzeni için çok önemlidir. Bu ve benzeri konuları hem deneme hem roman tadında, yer yer tebessümlerle ve yer yer düşüncelerle okuyacağınız güzel bir eser. Mutlaka okumalısınız.
413 syf.
·10 günde·Beğendi·10/10
Evveliyetle söylenmelidir ki Huzur’u okumak iç nizamın düzenli işleyen çarklarına pas bulaştırmaya atılan ilk adımdır. Eğer öncesinden, benim gibi, iç nizamınız paslanmaya başlamışsa bu oluşumun daha hızlı gerçekleşeceğine inanılmalıdır. 1 günlük anlatı zamanının arasına sıkıştırılan 1 yıllık anlatılan zamanın; büyük bir aşkın gölgesinde koca bir kültürle yoğrulmuş bir milletin yenileşme ya da yenileşmeyi becerememe sancılarını, büyük bir harbi atlatıp arasından çok geçmeden ikinci büyük bir harbin başlayacağı haberlerinin sokaklarda yarattığı endişenin okura aktarılmasını, bireylerin huzur arayışlarındaki huzursuzluğunu içermesi behemehâl bunun tek sebebidir. Her ne kadar rahatsız olsam da derinlemesine yapılan karakter tahlilleri(ben edebiyatımızda böyle tahlil başka kimsede görmedim) o kadar başarılı, şiire yaklaşan cümlelerin ahengi o kadar güzel ki bana bu huzursuzluğu unutturdu.

Ahmet Hamdi Tanpınar “Antalyalı Genç Kıza Mektup”unda ‘Ergani madeninde üç yaşımda iken kendime rastladım’ dediğinde yazarlığın kendisinde bir kültür oluşturacağını muhakkak anlamıştı. Muhayyilesi o kadar güçlüdür ki şiire yönelmesinden doğal bir şey olamaz. Beni şairliğimle hatırlayın diye de çok yerde bahsetmiştir. Sadece şiirle kalmamış denemeler, makaleler, romanlar da yazmıştır. Bu yüzden Tanpınar kendi başına bir kültürdür. Ele aldığı konuları hep kendine has bir teknik ve üslupla dile getirmiştir. Çağının sorunlarına sessiz kalmamış, bu sorunlara çözüm yolları aramıştır. Bunları yaparken elbette başka kişilerden de etkilenmiştir. Nurdan Gürbilek bir yazısında kişilerin sevdiği yazarları edebi ebeveyn olarak görme meselesinden bahsediyordu. Ahmet Hamdi’nin kendine seçtiği edebi ebeveynleri şiirde Yahya Kemal ve Paul Valery, romanda ise Marcel Proust’tur. Şiirde Yahya Kemal ve Valery’nin estetiğini, roman da ise Proust’un üslup ve zaman meselelerini örnek almıştır. Yahya Kemal kültür anlamında da Tanpınar’ı doldurmuştur. Yahya Kemal ile tanışmadan önce eski bütünüyle reddeden bir garpçı olduğunu belirten Tanpınar, bu tanışmadan sonra maziyi farklı bir biçimde ele almıştır. Yine musikiye olan ilgisi de bu yıllarda başlar. Huzur da Tanpınar’ın geçirdiği bu farklılıkların bir topluma mal edilmiş yansımalarından doğmuştur.

Kitap Mümtaz ile Nuran’ın aşkını anlatır. Biz şimdilik öyle diyelim. Kitaptaki asıl olaylar 24 saati kaplar. Ama ikinci bölümde geriye gidilerek bir yıllık bir zaman dilimi anlatılır ve son bölümde günümüze tekrar dönülür. Huzur dört bölümden oluşur: İhsan, Nuran, Suat, Mümtaz. İlk bölümde İhsan hasta yatmaktadır. Kira almak için dışarı çıkan Mümtaz yolda eskiye döner ve babasının ölümünü okuruz. Yine yolda büyük aşkı Nuran’ın arkadaşlarına rastlar ve yine eskiye döner. İkinci bölüm bu eskiyi yani Mümtaz ile Nuran’ın aşkını anlatır. Üçüncü bölümde bu aşkın yansımalarına devam edilir. Son bölümde ise Mümtaz günümüze döner ve kitap sonuca bağlanır. Anlatı hep Mümtaz karakteri üzerinden devam eder. Mümtaz’ın kişiliği “ölüm, aşk ve tabiat” üzerine kuruludur. Bu üçlünün etkisinden Mümtaz’ın daha çok kendi içinde yaşadığı sonucuna ulaşmak yanlış olmaz. Kendine has fikirleri ve geniş bilgi birikimi vardır. İhsan, çok kültürlü biridir. Her ne kadar şarkla garbın birleşmesi taraftarı ise de aslında o şarka aşıktır. Mümtaz ailesi öldüğünde onun yanına gelir ve bilgi birikimini ondan alır(Tanpınar’ın hikayesi de aşağı yukarı böyledir. Onu Mümtaz’a hocası Yahya Kemal’i de İhsan karakterine benzetebiliriz). Nuran da kültürlü bir aileden gelmiş, ailesi eskiye yakın olsa da kendisi eski ile yeniyi kendi içinde sindirmiştir. Suat karakteri dünya karşısında azap çeken Dostoyevski karakterleri gibidir: “Dostoyevski Suat’tan seksen sene evvel bu azabı çekti.” Suat eskiyi büsbütün reddeden bir garplıdır.

Tanpınar’ın Huzur’u yeni bir değişimin çehresinde olan bir toplumu yansıtma bakımından ayna niteliğindedir. Toplum dediğime bakmayın Cumhuriyet aydının Batılılaşma karşısındaki tutumu ele alınır. Bir taraf eskiyi tümden reddedip garba yönelmeyi ister(Suat gibi) bir taraf şarka bağlı kalmanın doğru olduğuna inanır(İhsan gibi) bir taraf da sadece birinin benimsenerek bu değişimin üstesinden gelinemeyeceğini, maziyle yeninin birleştirilmesinin doğru olduğuna inanır(Mümtaz gibi). Kitap boyunca eskinin tümden yıkılmasından endişe duyulur: “Bugün Türkiye’de nesillerin beraberce okuduğu beş kitap bulamayız. Dar muhitlerin dışında, eskilerden zevk alan gittikçe azalıyor. Biz galiba son halkayız. Yarın bir Nedim, bir Nef’i, hatta bize o kadar çekici gelen eski musiki ebediyen yabancısı olacağımız şeyler arasına girecek.” Bu eski-yeni çatışması ne kadar doğru sonuca ulaşmış tartışılır ama bu çatışmanın insanlarda büyük bir huzursuzluğa ve kimlik bunalımlarına yol açtığı muhakkaktır.

Kitabın Nuran’a ayrılan bölümü “Bu, dünyanın en basit, adeta bir cebir muadelesini hatırlatacak kadar basit bir aşk hikâyesidir” diye başlar. Ama okuyucu için asıl önemli olan hemen yukarıdaki paragrafta bahsedilen konulardır. Bu konular bize Mümtaz ile Nuran aşkının arka planında hissettirildiği için bu aşk hiç basit değildir. Konular öne çıksa da aşkın güzelliği de yabana atılmamalıdır. Mümtaz kişiliğinden dolayı Nuran’a tam bağlanır. Öyle ki “Mümtaz için kadın güzelliğinin iki büyük şartı vardı. Biri İstanbullu olmak, öbürü de Boğaz’da yetişmek. Üçüncü ve belki en büyük şartının tıpkı tıpkısına Nuran’a benzemek”ti. Aşkları başladığından itibaren Mümtaz için Nuran’ın anlamı “düşünce, sanat, yaşama aşkı, hepsi sende toplandı. Hepsi senin hüviyetinle birleşti. Senin dışında düşünmemek hastalığına müptelâyım” olmuştur. Mümtaz hayalindeki kadına kavuşmuştur. Bu kavuşma bize eski İstanbul’u da baştan aşağı gezdirir ve adeta bir kültürü yansıtır.

Kitabın içeriği çok dolu olsa da kitapta en çok hoşuma giden şey kullanılan dildi. Tanpınar, şiirin söylemekten ziyade susma işi olduğunu bu yüzden sustuklarını romanlarında yazdığını belirtir. Evet, bu öyle bir susma sonucu yazma işidir ki bir iki isim hariç ne kendi çağdaşı yazarlar ne de günümüz yazarları bu yazma işinin yanından geçememişlerdir. Şiirde söylemediği her şeyi romanlarında söylemeğe çalışmıştır. Bu yüzden, her ne kadar şiirleriyle hatırlanmak istese de, biz onu daha çok romanları ve üstüne eğildiği medeniyet meseleleriyle hatırlarız. Bu susma içeriğe ayrı bir boyut dile de ayrı bir boyut katar. Huzur’u okuduğumuzda bu susmanın ne raddeye geldiğini çok iyi görürüz. İçerik zaten dolu ama dil de bir o kadar doludur kitapta. Cümlelerdeki her kelime çok geniş bir dil ummanından titizlikle seçilerek özenli bir dil işçiliğiyle sayfalara döşenmiştir. Bu işçilik bana öyle bir seyir keyfi sundu ki cümleleri şiir okur gibi, müzik dinler gibi okudum. Hala cümlelerin hoş tınısı kulaklarımda. Bunda elbette Tanpınar’ın şairliği ve musikiye olan ilgisi ön plana çıkmıştır. Okurken kendime uzun uzun cümlelerin bana hiç yabancı gelmediğini, daha önce karşıma çıktığını çok kere söyledim. Bu durumu Mahur Beste’yi okurken de yaşamıştım. Sonra Toptaş’ın bir söyleşisinde Tanpınar’ın beste yapar gibi cümle kurduğunu ve şiire yaklaştığını söylediği aklıma geldi. Kendisi zaten Tanpınar’ı çok sever. Hasan Ali Toptaş’ın cümleleri de böyledir her ne kadar kelimelerin ilk anlamıyla çok oynasa da. Onu çok okuyan ve seven biri olarak ustasının dilini daha çok sevmemek olmaz.

Kitapta musikinin önemli bir yer tuttuğunu görüyoruz. Mümtaz ve Nuran Mahur Beste’yi çok seviyorlar. Çokça bahsi geçiyor kitapta da. O yüzden Huzur’dan önce Mahur Beste’yi okumak isabet olacaktır. Kitapta musikiyle alakalı bir bölüm vardı ki en zorlandığım, en sıkıldığım bölümdü. Kitaptakiler bu değerlerin unutulmasından korkuyorlardı, okurken korkmalarındaki haklılığı kendimden görmüş oldum.

Bu incelemede bilinenden farklı şeyler yazmadım. Yazdıklarım çok hoşuma da gitmedi. Daha derinlemesine incelenecek konular var ama zaman konusunda sıkıntılıyım, elim ayağıma dolaştı yazarken. Bazı yerleri bu yüzden hızlı geçmiş olabilirim. Onlar affola. Huzur’u okumak gerek işlediği konular gerekse dili bakımından yorucu bir süreçti. Tanpınar’ı ilk Mahur Beste ile tanımıştım, Huzur ile bu tanışma çok sağlam bir temele oturmuş oldu. Kitabı kendi huzurumdan feragat ederek okusam da çok sevdim. Tanpınar’ı da günlüklerinden bir iki bölüm okuyunca daha çok sevdim. Değeri tüm büyük yazarlarımız da olduğu gibi sonradan anlaşılmağa başlanmış. Artık, ne de olsa anlaşılmış gibi cümlelerle kendi ayıbımızı sürdürmeyi ne kadar devam edeceğiz merak ediyorum. Tanpınar’ın değeri yaşamında anlaşılmadığı için kitaplarının baskı sayıları yeterli olmamış. Para sıkıntısı da çok çekmiş. Öyle ki şiirdeki üstadı Paul Valery’nin 29 ciltlik günlüklerini maddi sıkıntılar yüzünden alamadığını okuyucunca çok üzüldüm. O bölümü paylaşıp incelemeyi bitiriyorum:

“(…)Valery bu iç harbi de, Avrupa’nın bugünkü sefaletini de evvelden görebilmiş adamdı. Defterler mühim şey olacak. Fakat 29 cilt. En aşağı 2 bin lira. Belki de daha fazla. Hulasa imkânsız. İşte parasızlık. Para duvarı. Okumasam n’olur! Bittabi hiç! Kim bu eksikliğimi bilecek!... Ve şüphesiz ki asıl Valery kitaplarında, ama bir insan bir adamı böyle kendine ışık yapınca tanımak istiyor.”
395 syf.
·Beğendi·10/10
İşte yeni yılın ilk günü ve ilk inceleme ile karşınızdayım sayın canikolar .. Esasen ciddi yazayım diyorum ama konu müsait değil pek .. Yani ben ciddi yazmaya çalışıcam ama muhakkak sıtkımı sıyırıp birbirinden abuk metaforlar kullanmak zorunda kalıcam .. Siz de muhtemelen bol bol güleceksiniz .. Ben de şimdiden gülüyorum bakmayın yani =)) Niçin böyle diyorum açıklayayım .. Ama en öncesinde şunu açık ve net belirtmek isterim ki orda burda Ahmet Hamdi Tanpınar ' dan için edilen aman da efenim dili çok ağır , yok efenim çok ağdalı bir türkçe kullanıyor laflarına kulak asmayın .. Elinin altında internet var emmoğlu !!! Hepinizin elinde bileğinize geçirdiğiniz medeni kelepçeler misali hamur tablası - uçak pisti kıvamında akıllı telefonlar var ..Lafa gelince dilleriniz OKLAVA gibi (ANNE MODE : ON )!!! İsteyince Kars' tan kaşar , bilmem nerden Çin tuzu order ediyorsun .. Bilişim çağındayız bilader .. Bilgi bir tık ötende yani .. Bi zahmet .. Cinnet geçirttirme bana .. Yok öyle HEM YOĞURDUM DÖKÜLMESİN AMAN ENİŞTEM BENİ ÖPMESİN tribi .. HAMAMA GİREN TERLER ! Neyse efenim nerde kalmıştık .. Hah ! Dile takılma .. Takılacağın en önemli husus bunun bir dönem romanı olduğudur .. Yani? Yanisi şu sayın cevizkabuğu.. Bu kitap Tanzimat dönemi , sonrası ve Cumhuriyet devri olarak 3 ayrı kısmı fırınlamış getirmiş önüne koymuş BİR KARA MİZAH ŞAHESERİ .. Kara mizah diyince aklınıza kim geliyor ? Pek tabi AZİZ BABA !! Bu açıdan ben kitabı okurken adeta romanlaştırılmış bir Aziz Nesin öyküsü okuyorum havası yaşadım .. O açıdan sizlere kafadan tavsiyemdir .. Muhakak okuyun ..

Şimdi biliyorsunuz ki benim öyle edebiyattan anlayan bir bünyem yok .. Yani sana bu kitap bünyesinde şu şudur , bu da bu akıma dahildir falan diye BİÇEMSEL olarak tanıtamam .. Haddim olmadığı gibi ilgi alanımda değil çünküm.. Zaten öyle roman okurken türkçenin edebi zevkini damarlarımda hunharca hissedip , dimağımda tereyağ gibi eriyen cümle yapılarının tadını dilimde hissetmek istiyorum diyen rose şarap içip boynuna fular niyetine poşu bağlayan ve rose şarabı da tulum peynirle tüketen ORGAZMİK entel holigan tayfaya da anlam veremiyorum açıkcası .. Kitabın yazılmasının en önemli amacı verdiği anafikir .. Biçem miçem falan sokma beni o dehlizlere .. Gerçi Tanpınar' ı 1K Ankara toplantısında tartışırken, bir rüya kavramı konusu açılmıştı .. Ben ki gördüğüm rüyalarda Teke Tek programında İlber Ortaylı ile tartışan Fatih Altaylı ' nın sözünü kesip çıkan kavga sonrasında Türkiye Cumhuriyetinden SINIRDIŞI EDİLMİŞ(?!?! )Türkiye' de istenmeyen adam ilan edilmiş ve SIĞINDIĞIM Kanada' da Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışına kaçak BULGUR çıkardığım için mit mensuplarından kaçarken nefes nefese uyanmış bir kardeşinizim .. İsterseniz o damardan devam ederiz dicem ama konu uzamasın . Daha malzeme bol .. Çokca güleceksiniz =)) (OH O GÜN ANLATAMAMIŞTIM ..RAHATLADIM YAUW ! PAY BACK 'S A BITCH!!!! =) )

Sevigili karpuz sever monçiçiler .. Dedim ya bu bir dönem romanı diye .. Tarihimize baktığımızda - ki öyle çoook gerilere gidip himalayalar aşmamıza gerek yok - düzene entegre edilmiş DÜZENSİLİKLER ülkesi olduğumuzu rahatlıkla görebilirsiniz .. Bu niçin böyle diye merak eden sayın canikolar .. Bilmem kaç yüz tane kalem var bu konu başlıklarını sizlerle paylaşmak için .. Onlardan bir kaç örnek vereceğim..Sabırlı ol .. Bilmemiz gereken en önemli hususlardan biri teknolojiyi , devrimleri kaçırmış olmamız .. Bunun yanı sıra çok uluslu bir imparatorluktan geldiğimiz için ULUS kavramını da en son tadan milletiz .. Fransız devrimi sonrasında yükselen ulus devletler ile biz sırayla sayacağım şu kavramlara sarıldık .. En önce bir ümmet kavramı .. Sonrasında benzin yutup çakmakla olaya müdahale edercesine bir osmanlılık kavramı ve en sonunda da Türklük bilinci .. Ümmet dedikleri bize neler etti ortada .. Osmanlıcılık mermiye duygusal bir kafa atma eylemiydi çünkü imparatorlukların bünyesindeki halklar kader tayini yoluna gitmişlerdi .. Bunların sonunda ilkin ne yaptılar? Tanzimat Fermanı .. Anlamı reform.. Düzen getirme hareketi .. Oldu olmadı .. Ki olmadı ! Sonrasında Cumhuriyet Devrimleri geldi .. Cumhuriyet Devrimleri çağın coooook gerisinde kalmış bir "DİN TARIM" toplumunu ayağa kaldırmak için düzenlenmişti .. Tepeden indi .. Halkın büyük bir bölümü uyum sağladı .. Ama ilerleyen zamanlarda sorunlar meydana geldi .. Çünkü toplumun kafa yapısı halen daha din tarım toplumu kafası idi .. Pek tabii bu aksaklıklarda yapılan yanlışlıklar kadar sekteye uğratılan reform hareketerinin payı büyük .. Kitabımız işte bu saydığım dönemlerde iki arada bir derede kalan TÜRK HALKINI anlatmakta sayın caniko .. Yani daha önce belirttiğim gibi SABANDAN JETSKİYE GEÇİŞTEKİ SANCILI DÖNEM ! =))

Şimdi size bir kaç örnek vericem..Hem "cok daha yakın" tarihimizden , hem de günümüzden.. Eskilerle başlayalım isterseniz .. Misal Adnan Menderes devrine bir göz atalım .. Yaptıkları idari ve iktisadi yanlışları saymayacağım .. Misal bu sözümona okumuş kesimin 1950' lerde CİNCİ HOCALARIN evinden çıkarken görüntülenmesi bilmem sizleri şaşırttı mı =)) Biraz ileri alalım ve bugün ülkücülüğü ve milliyetçiliği hiçkimselere bırakmayan kesime bir göz atalım .. O dönemde 6. filoya secde eden bu abilerimizi nereye koyacağız .. Osmanlı devrinde yapılanları zaten biliyoruz .. Keşke Menderes tek parti döneminde o günkü partinin karşısına gerçekten içi dolu bir kalkınma modeli ile çıksaydı.. Keşke dini siyasete alet etmeden yapsaydı yapacaklarını .. Bakın bunları belli bir kesimin negatif taraflarını vermek için yazmıyorum .. Bahsetmek istediğim şey , tartışılan kavram ne olursa olsun bu milletin ,O KONUYA BAHİS OLGULARI ÖZÜMSEYEMEMİŞ OLMASIDIR .. Zaman akıp gidiyorken geriye duyulan özlemle , yersiz duygusallıkla ileriye yelken açılamaz .. Açılmamalıdır da .. Ne mi olur açılırsa ? Gelin günümüze dönelim .. O yelkeni açarsan caddelerde bol bol Tuğralı Doblolar görürsün .. Atatürk' ün doğum tarihini , devrimlerinin adlarını dahi bilmeyen insanların kullandığı Atam izindeyiz stickerlı mersolar bmw ler görürsün .. Biraz daha açayım konuyu .. Bizim insanımız için konu ne olursa olsun algı ön plandadır.. O mersoyu kullanıyorsa bunun en büyük nedeni o araca bindiğinde , toplumun bu kekomançiyi zengin insan olarak gördüğü ön kabulüdür(Pek tabii tüm merso sahipleri değil. Siz anladınız kimlerden bahsettiğimi) .. Tuvalete girip sifon çekmekten haberi olmayan ama starbucksa girince bir kahveyle mekanda günü bitiren , cebinde sigara alacak parası olmayıp sağdan soldan sigara dilenen 20. yüzyıl medine fukaraları ve macbook proları ?!?! Bu ülkede edebiyat okuyup Hayyam' ın yaşadığını sanan insanları gördü bu gözler !!! Konu başlığı ne olursa olsun bu düzen farketmez ..Misal bizde "X" bakanı Yozgatlıysa o bakanlık bünyesinde Yozgatlı popülasyonu artar .. Liyakat rafa kalkar , HEMŞOCULUK ÖNE ALINIR .. Ve diyelim ki bu bakanlık uzay araştırmaları bakanlığıysa Yozgat Sorgun'a muhakkak bir AY ÜSSÜ ya da efenime söyleyeyim YERÇEKİMSİZ YÜRÜYÜŞ PLATFORMU KONDURULUR .. Bunun adı bizim ülkemizde ilerlemedir .. Diğer illerden buna bir tepki gelmediği gibi bunun adı bir anda kalkınma oluverir .. Sonra uyanığın teki büyük rakı şişesinin dibini kesip yaptığı çakma teleskopla köşeyi dönüverir .. Güneşli güzel günlerin hüküm sürdüğü Yozgat Sorgun' da bir anda kör olma vakaları tırmanışa çıkar .. Güneşi seyreyleyen akıllılar sağolsun , bakan gözler KÖR OSSUN diyerek.. Devlet dolandırılan vatandaşlardan tepki gelene dek olaya müdahil olmaz.. Olsa da söz konusu şahsın sicili düzgün olduğu için serbest bırakılır .. Sonra ? Sonra ne olacak ?!? Para baldan tatlı cicim!! Bu kez devlet eliyle Sorgun' a YOZGAT TELESKOP SEVERLER DERNEĞİ KURULUR!! BİR SONRAKİ SENE YOZGAT TELESKOP İTHALATINDA TÜRKİYE BİRİNCİSİ OLUR .. İthalat diyorum bak yalnız sevgili monçiçi.. Yine kendim yapayım demez... İHRAÇ EDEYİM DEMEZ !!! =))) Konu din , ekonomi adını ne koyarsan o olsun ..Bu kaideler değişmez bu memlekette !! YAHU ARKADAŞ KOSKOCA HUKUK FAKÜLTESİ BİTİRMİŞ , TONLA MAAŞ ALAN , BİLMEM KAÇ TANE FİRMAYA HUKUKSAL DANIŞMANLIK YAPAN BİR KADIN, ÜNİVERSİTE SINAVINA GİREN OĞLUNUN CEBİNE "OKUNMUŞ PİRİNÇ" KOYAR MI YAAUW !!! ZOHAHAHAHA !! ULAN ŞUNU , YILBAŞI KUTLAMASINI YORTU ,SOFRAYA GELEN "SEĞMEN" MARKA PEKMEZİ TORTU KABUL EYLEMİŞ HACILAR KÖYÜNDE İKAMET EDEN ABDULLAH DEDE YAPSA ANLARIM .. MANYAK MISINIZ ULAN SİZ ?!!?! =)) Velhasıl kelam bu kitap kurgu gibi gözükse de aslında birebir YAŞANMIŞLIKLAR ve YAŞANILACAK OLANLAR KİTABIDIR !! Ne diyorsun kardeşim diyenler ... Al o başlıktaki Saatleri Ayarlama Enstitüsü ismini koy yerine TOSUNCUK AŞ ' yi.. Bilmem anlatabildim mi sayın CEVİZKABUĞU !! =))

Bak bu kadar dil döktük sana .. Yine de okumam diyorsan şöyle de cici bir opsiyon sunayım ve kitabın içindeki bir karakterden bahsederek spoiler lı tarlalara süreyim sabanı .. Şikayet edeyim neyin deme !! Yok ben başta isterim uyarıyı dersen : O ellerin kökünden kırılsın , bakan gözün oyulsun =)) Kızmayın başıma geldi de diyorum bebişler !!

KEFEN YIRTAN "ZOMBİ" ZARİFE HALA !!! Bakınız bu öyle yüce , öyle gaddar , öyle acımasız ve pinti bir karakterdir ki öldü diye mezara konulup çıktığında dahi kendisini gömenlere tabutunun içine girmek suretiyle tabutunu taşıtmış , yolda giderken poaçacıda durup dükkan sahibiyle pazarlık ederekten kendine hamur işi alabilmiştir!! İşsizlik levelinin karşısı boştur !! Bir nevi AVATARdır =))) TÜM İŞSİZLER ADINA ZERRE TEREDDÜTSÜZ İLAN EDİYORUM Kİ PİRİMİZDİR!!! Kalın Musa' yı da hörmetle anaraktan önünde saygı ile eğiliriz !!

İşte böyle sevgili zurnaseverler .. Bir İŞSİZ incelemenin de böylece sonuna geldik .. Nerden aklına geliyor bunlar diyeceklere cevap olsun .. Mezardan sadece KEFEN YIRTAN ZARİFE HALA MI kalkıyor sandınız ?!?!?!

https://www.youtube.com/...di52k-T_RAQ&t=6s
419 syf.
·Beğendi
"Yaşamak değil beni bu telaş öldürecek” demesi gibi şairin, bitmek tükenmek bilmeyen bir koşuşturma içinde yaşıyoruz, ya da yaşadığımızı sanıyoruz. Bu telaş içinde kitaplar çok zaman sığınağımız oluyor. Ruhu ruhumuza eş bir yazar bulduk mu sahipleniveriyoruz. “O da benim gibi yaşamış, o da benim gibi savrulmuş, onun da kırgınlıkları, dargınlıkları, bekleyişleri, hayal kırıklıkları olmuş, o da benim meşrebimdenmiş.” deyip tutunuveriyoruz sevdiğimiz yazarın eteklerine. Bazen ruh öyle yoruluyor ki bu tutunmalar da yoruyor ruhumuzu, içimize çekiliyoruz, okuyamaz, yazamaz hatta konuşamaz oluyoruz, sessizce yüzünü güneşe dönen bir menekşeden farkımız kalmıyor. Benim bütün bu halleri yaşarken icat ettiğim bir yöntem var. Böyle zamanlarda kendimi iyi bildiğim yazarlara ve kitaplara teslim ediyorum. Belki ondan sebep defalarca okuduğum kitaplar vardır kitaplığımda. Çalıkuşu’nu dört kez okudum mesela, Aytmatov kitaplarını saymıyorum bile, her biri en az iki kez okunmuştur. Bu defa da üslubunu çok sevdiğim bir yazarda dinlenmeyi denedim. İyi ki de denemişim. Mehmet Kaplan “Huzur” için yazdığı o detaylı makalesinin başlığını “Bir Şairin Romanı: Huzur” olarak belirlerken ne kadar da isabetli bir seçim yapmış. Kelimenin tam manasıyla (Tanpınar olsa "manasıyle" derdi:)) büyülendim ve iyi ki Tanpınar benim ana dilimde yazmış diye de büyük bir gurur duydum. Bu okuyuşumda bir kez daha anladım ki Tanpınar Türk edebiyatının en üslup sahibi yazarlarından biri. Mehmet Kaplan çok haklı, bir şiir okur gibi okudum romanı. Bazı cümleleri döndüm tekrar tekrar okudum keyif almak için. Edebî haz istiyorsak Tanpınar’a dönmeliyiz yeniden ve "Huzur"u mutlaka okumalıyız ve dahası anlamalıyız.

“Tehlikeli Oyunlar”ın tiyatrosu için yazı yazarken tiyatronun tanıtım sayfasında eserin sahnelenme fikrinin nasıl ortaya çıktığı anlatılıyordu. Orada dikkatimi çeken bir detay vardı. Celal Mordeniz, Tehlikeli Oyunlar’ı sahneleme fikrinin sesli roman okuma çalışmalarının sonucunda ortaya çıktığından bahsediyordu. “Tehlikeli Oyunlar’ı kampta okumayı önerdiğimde aklımda sahneleme düşüncesi yoktu, ancak romanı duymaya başladığımda çalışma arkadaşlarıma böyle bir öneri yapmaya karar verdim.” diyordu. Bu yazıyı okuduğumdan beri benim de aklımda böyle bir fikir oluştu. Bazı romanları okurken “Bu kitap sesli okunsa ne güzel olur.” diyorum. Derste öğrencilerime hikaye okurken yaşayarak yapılan bir sesli okumanın onlar üzerinde ne kadar etkili olduğunu görmüş bir hoca olarak bir süredir okuduğum kitapları da “sesli okumaya müsait olanlar ve olmayanlar” olarak kategorize etmeye başladım. “Sevgili Arsız Ölüm”den bazı cümleleri okurken de bu kitabın sesli okumaya çok uygun olduğunu düşünmüştüm. “Huzur”u okurken ise bu fikrim zirveye çıktı. “Huzur” kesinlikle bir araya gelinip sesli okunup tartışılması gereken bir kitap. İçimizden okurken bir lezzet alıyoruz ama sesli okuma bu lezzeti birkaç katına çıkaracaktır.

Daldan dala atladım, Huzur’dan bahsederken söz döndü dolaştı nerelere geldi. Neyse, ben artık biraz da okuma zevkinizi kaçırmayacak şekilde romandan bahsedeyim: Berna Moran’ın o çok kapsamlı makalesinde “huzursuzluğun romanı” olarak nitelendirdiği roman; görünüşte bir aşk hikayesi olsa ve yazarı da bu romanı "Bu, dünyanın en basit, âdeta bir cebir muadelesini hatırlatacak kadar basit bir aşk hikâyesidir."(s. 73)diye nitelendirse de roman temelde, ne tam doğulu ne tam batılı olmayı başarabilmiş, arafta kalmış Türk aydınının trajedisinin romanıdır. Nitekim Tanpınar bu durumu şu cümlelerle çok güzel anlatır:
"Biz şimdi bir aksülamel devrinde yaşıyoruz. Kendimizi sevmiyoruz. Kafamız bir yığın mukayeselerle dolu;, Dede' yi Wagner olmadığı için, Yunus' u Verlaine, Baki' yi, Goethe ve Gide yapamadığımız için beğenmiyoruz. Uçsuz bucaksız Asya' nın o kadar zenginliği içinde, dünyanın en giyinmiş milleti olduğumuz halde çırçıplak yaşıyoruz."(s. 252)
"Debussy'yi Wagner' i sevmek ve Mahur Beste' yi yaşamak, bu bizim talihimizdi."(s. 140)
“Birisinde Memling’le, öbüründe Şeyh Galib’le berabersin… Bu Mümtaz’ın bitmeyen şarkısıydı.”(s.169)
"Fakat bir mesele var yine. Okuduklarımızla rahat değiliz. (...) Mesele okuduklarımızın bizi bir yere götürmemesinde. Kendimizi okuduğumuz zaman hayatın hâşiyesinde dolaştığımızı biliyoruz. Garplı bizi ancak dünya vatandaşı olduğumuzu hatırladığımız zaman tatmin ediyor. Hulâsa, çoğumuz seyahat eder gibi, benliğimizden kaçar gibi okuyoruz. Mesele burada. Halbuki kendimize mahsus yeni bir hayat şekli yaratmak devrindeyiz." (s. 91)

Genel olarak romanın kurgusuna baktığımızda eser; yaz sonuna doğru, İkinci Dünya Savaşı’nın ilanından aşağı yukarı bir gün önce başlar, yirmi dört saat sonra savaşın ilan edilmesiyle sona erer. İkinci ve üçüncü bölümlerde geriye dönüş tekniğiyle aynı zamanda romanın merkezini de teşkil eden Nuran-Mümtaz aşkı anlatılır. Romanın dördüncü ve son bölümünde tekrar hal-i hazıra dönülür.

Eserde iki bölüm boyunca anlatılan Nuran-Mümtaz aşkı pek çok kültürel detayı ve en önemlisi İstanbul’u ve bizim öz mûsikîmizi kendisine fon yaparak öyle büyüleyici şekilde anlatılır ki bu bölümde Tanpınar’ın dehası karşısında hayranlık duymanız kaçınılmaz olur. Kahramanlarının aşkını İstanbul tutkusu ile birleştiren ve onlara 'Birbirimizi mi, yoksa Boğaz'ı mı seviyoruz?" dedirten Tanpınar, mekan ve karakter tasvirinde öyle derinleşir ki her cümlesiyle mevcut hayatımızın tekdüzeliğine karşın hayatın güzelliğinin detaylarda saklı olduğunu haykırır adeta. Nuran’ın tebessümünün anlatıldığı şu satırlar hayretimizi zirveye çıkarır ve biz görürüz ki tebessüm sadece bir tebessümden ibaret değildir!
"Mümtaz, sevdiği ve tanıdığı kadını tanınmıyacak kadar güzelleştiren, taşıdığı mesafelerde onu ufkuna yabancı bir aydınlık yapan bu tebessümün, ona adeta her çizgisi asırların muhayyilesiyle bulunmuş ve yapılmış bir sanem edası veren bu sükûnetin nasıl en son ve çaresiz anlarda hazırlandığını ve genç kadının bu zoraki tebessümün ve sükûnetin arkasına nasıl parça parça sığındığını, oradan içi kanaya kanaya etrafa ve kendi hayatlarına, çok güç bir uyanışın perişanlığıyla nasıl baktığını pek iyi bilirdi."(s. 61)
"Genç kadın hep o sessiz gülüşü ile onu dinliyordu. Çok garip bir dikkati vardı. Âdeta gözlerinde yaşıyordu. Nasıl gün dediğimiz şeyi, güneşin hareketi idare ediyorsa, onu da gözlerinin parıltısı idare ediyordu." (s. 78)

Yine Tanpınar’ın Nuran’ı anlattığı şu satırlar güzellik kavramına yepyeni bir tanım getirecek cinsten bence:
"Mümtaz, genç kadının güzel ve biçimli büstünü, beyaz bir rüyayı andıran yüzünü daha evvelden beğenmişti. Konuşur konuşmaz bu İstanbulludur, diye düşünmüş, 'İnsan alıştığı yerden vazgeçemiyor, ama bazen Boğaz sıkıcı oluyor' dediği zaman kim olduğunu anlamıştı. Mümtaz için kadın güzelliğinin iki büyük şartı vardı. Biri İstanbullu olmak, öbürü de Boğaz'da yetişmek. Üçüncü ve belki en büyük şartının tıpkı tıpkısına Nuran' a benzemek, Türkçe' yi onun gibi teganni edercesine konuşmak, karşısındakine onun gözlerinin ısrariyle bakmak, kendisine hitap edildiği zaman kumral başını onun gibi sallayarak konuşana dönmek, elleriyle aynı jestleri yapmak, konuşurken bir müddet sonra kendi cesaretine şaşırarak öyle kızarma, hiçbir özentisiz, telaşsız, büyük ve geniş, suları, dibi görünecek kadar berrak, bir nehir gibi hayatın ortasında hep kendi kendisi olarak sâkin, besleyici akmak olduğunu o gün değilse bile, o haftalar icinde öğrendi." (s. 75)

Biliyorum “Huzur” romanı için ne söylesem eksik kalacak ve benim kırık dökük satırlarım böylesi bir romanı yeterince anlatamayacak. Bu sebeple uzun yazılar yazıp okuyucunun sabrını da zorlamamak adına burada susmayı tercih ediyorum. Ben susarken yazımı, güneşin içimizi ısıttığı, ruhumuzu aydınlattığı nice güzel günlere dileğiyle Tanpınar’ın güneş güzellemesi ile bitirmek istiyorum:

"Ne kadar mustarip olursanız olun, güneş bu ıstırabın arasında er geç bir çatlak buluyor, oradan altın bir ejder gibi kayıyor. Sizi mahzeninizden çıkarıyor, bir yığın imkânı bir masal gibi anlatıyor. Sanki 'bana inan, ben bir mucizenin kaynağıyım, herşey elimden gelir; toprağı altın yaparım. Ölüleri saçlarından tutup silker, uykularından uyandırırım. Düşünceleri bal gibi eritir, kendi cevherime benzetirim. Ben hayatın efendisiyim. Bulunduğum yerde yeis ve hüzün olamaz. Ben şarabın neşesi ve balın tadıyım.' diyordu. " (s. 30)

BLOGUMDAN ALTI ÇİZİLİ SATIRLARIMLA OKUMAK İSTERSENİZ:
https://hercaiokumalar.wordpress.com/...omani-huzuru-okumak/
364 syf.
·42 günde·10/10
Kitap okumak bir beceri midir? Okumayı bilen herkes her kitabı okuyabilir mi? Eleştirel okuma, derin okuma nedir? Bir kitabı okuyup değerlendirebilmek için, bilgi birikimimi, tecrübe mi, yaş mı önemlidir yada birkaçı birden mi? İnsanın okuma zevki zamanla değişiyor mu? İnsan kolay anladığı kitapları değersiz görüp zorlandığı kitaplara daha mı çok değer veriyor? Hikaye neden edebiyatın üvey evladı muamelesi görüyor? Milli edebiyata neden yeteri kadar ilgi gösterilmiyor? Sorular, bazısı cevap ararken bazısı da bazı rahatsızlıkları duyarlılıkları/duyarsızlıkları dile getiren sorular..

Ahmet Hamdi TANPINAR’ı ilk okumam 3-4 yıl öncesine dayanır. İlk okuduğum yazarlardandır kendisi. İlk 5 en kötü ilk 10 yazarımdan birisi. Sartre, Camus, Yusuf ATILGAN, Sabahattin ALİ okumalarım da aynı zamanlara denk gelir. Sartre’nin "Bulantı" ile Camus’un "Sisifos Söyleni" ve "Yabancı" , TANPINAR’ın "Sahnenin Dışındakiler", "Mahur Beste" ve "Huzur" eserlerini okumuştum. Yahu ne cahillik. Şu an bile zor anlıyorum bu yazarları, ucundan kıyısından ne tutturursak işte..

Huzur’un kapağını kapattıktan sonra 6 ay elime kitap alamamıştım. "Saatleri Ayarlama Enstitüsü" ile "Beş Şehir"’ i de satın almıştım da hala durur kitaplığımın rafında. "Hikayeler" kitabı elime geçmese uzunca bir sürü daha elime Tanpınar almaya cesaret edemezdim ya..

Mahur Beste’yi okuduğum da şaşkına dönmüştüm. Adamın canı sıkılmış, gezdirmiş de gezdirmiş okuru, demiştim. Sonuç odaklı düşündüğümüzden olsa gerek, şimdi değerini daha iyi anlıyorum. Huzur kitabını okuduğum da baygınlık geçirecektim. O kadar ağır bir eser olamaz. İktisat, Musiki, felsefe, edebiyat, karakterlerin özgünlüğü. Hele o Suat yok muydu o Suat, onca kitap okudum aklımdan bir türlü çıkmaz.. Uzun, sayfalarca betimler.. Canım sıkılıyordu okurken, onları görecek göz nerede..

Hikayeler geçti en son elime. Tamamen son zamanlardaki hikayelere olan düşkünlüğümden. İyi ki de geçmiş. İlk hikayeyi – Abdullah Efendinin Rüyaları- okurken bir büyüye kapıldım sanki. Ben böyle hikaye ne gördüm ne duydum. Hikayelerde genelde konu özgünlüğü pek aranmaz. Farklı olan üsluptur, kullanılan tekniklerdir. Tanpınar hikayesinde olağan bir konuyu öyle olağandışı bir mecraya çekmiş ki, derinliğinde boğulmamak, büyülenmemek elde değil. Bu olağandışı, akılüstü olayları anlatırken de olağanlaştırmış. Farklı bir boyuta götürmüş okuru.

Tanpınar’ın oturmuş bir felsefesi var. Eşyalara ruh üflemek.. Her şeyin bir ruhu var. Zaman kavramını irdelemiş bazı yerlerde. Cümle kurgusu müthiş. Hele o nitelemeleri yok mu, ben en son böylesini Yaşar Kemal de görmüştüm ama onunkisi daha çok betimlemelerdeydi. Tanpınar neredeyse bunu her yerde kullanıyor. Betimlerken, ruh halini anlatırken, felsefesini verirken..

Anladım ki Türk Edebiyatı Tanpınar dan çok etkilenmiş, beslenmiş. “Rüya gibi” hikayesinde şimdiki zamandaki karakterin hayat hikayesini vermiş. Bu hikaye defalarca farklı yazarlar tarafından işlendi. Sonra karakterin kimliksizlik sorunu. Benzeri birçok konu.. Sadece konuda değil.. Tanpınar bir yazar nasıl olur, hem felsefe hem edebiyat nasıl bir arada anlatılır onun en büyük örneği..

Eleştirilebilecek tek husus ise, yenilik arayışında olmayışı, hikaye türüne bir roman edasıyla yaklaşımı olabilir. Yazdığı dönem düşünüldüğünde böyle bir arayışın beklenemeyeceği düşünülsede Sait Faik de aynı dönemlerde yazmıştı ve hikaye türünde farklı bir çığır açtı. Tanpınar ‘dan da öğreneceğimiz, göreceğimiz çok şeyler vardı. Elbette ki bu onun büyüklüğüne bir gölge düşürmeyecektir. Bizimkisi sadece bir beklenti..

Herkese keyifli okumalar dilerim..
156 syf.
“o mahur beste çalar
Müjgânla ben ağlaşırız.''

İncelememe bu sözlerle başlamak istedim.
Çünkü biliyorum okuyan, okumayan kitabın ismini duyan herkesin aklından geçecektir.
Peki burda 'mahur' nedir? Müjgân kimdir?

**Mahur besteyi çalan “o” herhangi bir enstrüman, müjgan ise Klasik edebiyatın kirpik remzidir: Geniş bir hayal ve rüya dünyası içinde bu beste yalnızlığı lirik bir eda ile anlatan, insani özü yalnızlığı noktasından kavrayan bir senfonidir.** (kaynaktan alıntıdır.)

Kendilerinin 3. yıldönümünü geçtiğimiz ay kutladığım bu nasıl adlandırayım bilemedim bu mağrur kitabı şiddetli bir kararla alıp okumaya başladım.
Türk Edebiyatına yatkın olmadığımdan ötürü başta tereddüt ettim.
Ve söz konusu Ahmet Hamdi Tanpınar ise...
Öncesinde arkadaşımla kitapla ilgili konuştum sonrasında kitapla ilgili çok faydalı bilgiler içeren bir makale okudum.
İyi ki de okudum, yoksa ben Mahur Beste kimdir tanımazdım.

---Mahur Beste bir kitap değil bir KARAKTERDİR.
Bunu okuyanlar bilir, bilmeyenlere duyurulur.

Tanpınar bir roman yazmamış, bize tasvir ettirdiği kişilerle, konularla, mekânlarla bir karakter oluşturmuş bulunuyor ve o karakter kitaba ismini vermiş ve bu karakterimiz diğer eserlerinde de karşımıza çıkacak (imiş).

---Mahur Beste de OLAY yok.
Kitapların ortak özelliği mutlaka bir olay vardır lakin zannımca Mahur Beste’de bir olay yok.
Tanpınar bütün gücü ve kuvvetini kullanarak bilinçaltımıza karakter analizi yapmamızı istiyor.
Biri bana kitabın konusu nedir diye sorarsa direkt bu cevabı veririm. ‘’Karakterler üzerine analiz.’’

Ve kitabımızda zaman yok.
Nasıl mı yok, bas baya zaman yok.
Tanpınar okurundan zamanı gizliyor ve bunu o kadar ustaca bir şekilde yapıyor ki bir bölümde veya konuda değil de okurken satır aralarından çekip çıkarmamızı istiyor.
Ben şimdi neyden bahsediyorum?
Şimdiden mi, geçmişten mi, gelecekten mi?
Bunu okurken bizim bulmamızı istiyor.

---Mahur Beste SİZSİNİZ
Evet, efendim Tanpınar diyor ki;
Mahur Beste sizsiniz sizin kendiniz, toplumunuz, içinde bulunduğunuz hayat.

---Mahur Beste Medeniyet romanı!
*bir medeniyet
‘’insanı yapan manevi kıymetler manzumesidir.’’

Şimdi kitapla ilgili bir şeyler yazalım.
Tanpınar’ın roman türündeki bu ilk denemesi 1944-1945 yılında yayınlar. Toplamda 7 bölümden oluşan kitabımız ‘’İki Uyku Arasındaki Düşünceler’’ ile başlıyor. Bölümlerin içeriği ile ilgili bilgi vermeyeceğim Behçet Bey ile başlıyoruz burdan sonra Cavide Hanım’ın gelişini bekliyoruz ama hiçte öyle olmuyor. Onlarca karakter, onlarca kişilikle karşı karşıya bırakıyor bizi Tanpınar, yer yer gerilim hissettiğimi söylemem gerek. Bu bölümden sonra birçok karakter ile karşılaşıyoruz ve bütün olaylar Behçet Bey’in etrafında oluyor. Hepsi birbirinden bağımsız (gibi gözükse de) bölümlerde karakterleri tanıyoruz. Tanımakla kalmıyor her bölümde farklı bakış açıları, toplum düzeni bu toplumdaki hayat düzenleri ile karşı karşıya kalıyoruz. Kitabımız Abdülhamid’in padişahlığı döneminde geçiyor ve o dönemin özelliklerini de karşımıza çıkarıyor. Ve hepimizin de bildiği üzere olmazsa olmazımız musiki…
Buraya da bir bölümde yoğun olarak değinmiş sevgili Tanpınar.
İstanbul mu İnsan mı? Yazarımız aynı zamanda İstanbul üzerinden insanlara özgü özellikleri ustaca aktarıyor.

Bütün İstanbul’u dolaştım!

Özel Parantez: Garip Bir İhtilalci
Sabri Hoca kitapta sanırım en sevdiğim bölüm ve karakterlerden birisiydi.
‘’Hoca, o devir İstanbul’unun bütün tarihini yaşayanlardandı. Katılmadığı vak’a yok gibiydi. Hiçbirine şahsiyetinden mühim bir şey katmadan, en yakınlarına bile kendilerini kabul ettirmeden her hadiseye girip çıkmış, daima ön safta, en tehlikeli yerde bulunduğu halde, garip bir talihle, bir türlü kendini göstermemiş bir adamdı…’’
Burada neredeyse Sabri Hoca’nın tüm kişiliği yer alıyor ki daha fazlası da var.

Kitapla ilgili yazılacak çok şey var ama daha fazla yazamayacağım.
Okuduktan sonra “Özlem” duygusunu canlandırdığını belirtmek isterim.

Ve son olarak bu alıntıyla sonlandırmak istiyorum incelememi.

“Sizde garip bir mazhariyet var, Behçet Bey; herkes gibi maddesiyle gezinen bir insan olduğunuz hâlde bir rüyaya benziyorsunuz.”

Rüya mı? Gerçek mi?
419 syf.
·Beğendi·10/10
Huzur romanını İKİNCİ KEZ okudum.(ilk okuduğumda yirmili yaşlarda idim şimdi ise otuz yaşındayım),Kitabı henüz bitirmeme rağmen belki size garip gelecek ama ÜÇÜNCÜ KEZ okuma isteği uyandı.Çünkü HUZUR kitabı çok derin ve onu anlamak için keşke romanlara teknik analiz yazacak kadar usta bir EDEBİYATÇI olsaydım diye düşündüm.Şimdi ise EDEBİYATÇI olmadığım için bu değerli romana yüzeysel bir yorum yazacağım için üzgünüm !

A.HAMDİ TANPINAR en çok sevdiğim Türk edebiyatçılarından biridir,Oğuz ATAY ile birlikte Tanpınar'ın 7 kitabını okudum,Oğuz ATAY'IN ise tüm kitaplarını okudum.Her iki yazara olan hayranlığım onların yazdığı eserlerini okudukça artarak devam etti.

Tanpınar romancı olmanın yanında aynı zamanda büyük bir şairdir,eserlerinde şiirsel ahenk dikkat çeker.Biyografik özellik taşıyan şekilde eserlerini meydana getirir,bu romanda MÜMTAZ ile AYDAKİ KADIN'DA ise SELİM karakteri ile kendini özdeşleştirmiştir.

Her şeyden önce Huzur bir aşk romanı değildir,onu aşk için okuyanlar hayal kırıklığına uğrayacaklardır.Aşk sadece romanın ana merkezine alınmış basit bir olgudur,yazarın amacı aşkı anlatmak değildir,yazar Cumhuriyet Dönemini hem toplumsal hem de bireysel açıdan irdelemektir amacı,aşk sadece çorbaya katılan bir tuzdan öte değildir,Tanpınar'ın bu romanı yazmaktaki amacı çok daha büyüktür:

-Cumhuriyet Dönemi ile İkinci Dünya Savaşı öncesinde yaşadığımız toplumsal buhranlar...

-Doğu-Batı çatışması

-Birey olamama sorunu (bağımsız ve özgür olamama,kendi düşüncelerini dile getirememe,kendi fikrini üretememe,fikirsel bağlılık,eylemsizlik,atalet,Oblomovluk...),topluma boyun eğiş(Topluma uyma,toplumdan bağımsız olamama,koyun sürüsü gibi toplumun peşinde sürüklenme...)

-Aydınların içsel çatışmaları,huzuru aramaları,kendi içindeki çelişkiler...

-Nesnelerin yaşamamıza etkisi

-Çocukluğa özlem,maziye olan hasret,eskiyi benliğimizde yaşatma,anılarımızdan etkilenme...

...

Yazar,Cumhuriyet döneminden,İkinci Dünya Savaşı öncesi geçen zamanda,doğu-batı arasında gidip gelmemizi irdeler.Bunun için musikiyi kullanır:

Doğu müziği ona göre: benliğin yok edilmesi ,kendini kendi içinde bulmak...Batı Müziği ise varoluş arayışı,birey olma,kendini arama...

Aynı zamanda duygu-mantık çatışmasından yola çıkar,ona göre Doğu duygusaldır,mistiktir,durgundur,toplumcudur,bireyi yok etmedir,kadercidir...Bu yönlerimiz benliğimize kadar işlemiştir,ondan vazgeçemeyiz, onu her an kendi benliğimizde taşırız.

Yazara göre biz batılılaşmayı yapamadık,çarpık bir yenileşme hareketi görüldü,Doğu bizi duygusal açıdan engelledi.

Ne doğu'dan vazgeçtik ne de batılılaştık,yazar aslında hem doğulu hem batılı olduğumuz için zengin bir birikime sahip olduğumuza işaret ederken ona göre çözüm Doğu ile Batı'yı birbiri içinde eritmektir.Ama aynı zamanda romanda bu zenginliğin aydınlarımızda olumsuz şekilde etki ettiğini ,her iki kültürü de özdeşleştirememiş aydınlarımızın içsel huzurunu yitirmesine değinir.

Romanda diğer dikkat çekici nokta ise nesnelerin duygularımıza etkisi,Doğu müziği ile büyülenmemiz duygusal olduğumuz için değişen duygularımız yüzünden nesnelere bakış açımızı değiştirdiğine değinir.

Romanın aynı zamanda metafiziksel yönü,varoluş arayışı,rüyaların yaşamımıza olan etkisi de göze çarpar:

SUAT karakteri nihilisttir, varoluş arayışındadır, CİNLER kitabındaki MÜHENDİS KRİLOV karakteri gibi bir eylemde bulunur. Suat karakteri Batıyı sembolize eder.

MÜMTAZ ise zayıftır,duygusaldır,duygu dünyası tüm yaşamına etki eder,fikirsel açıdan özgür bir bireydir ama eylemsel açıdan toplumun kölesidir,topluma karşı çıkacak kadar cesur değildir.Sürekli arayış içindedir,aşkı bulunca nesnelere neşe ile bakar ama aşkı kaybedince ise dünyası kararır.Duygularının etkisinden kurtulamaz. Suat'ın hayali ile yüzleşmesi FAUST benzeri bir hesaplaşmadır. Bu yüzleşme aynı zamanda KARAMAZOV KARDEŞLER romanındaki İVAN'IN metafiziksel yüzleşmesini de andırır.MÜMTAZ karakteri TÜRKİYE'Yİ temsil eder.

NURAN ise özlemleri ile sorumlulukları arasında kalmıştır,,bir yanda yaşamak,eğlenmek,aşkı yaşamak ister,diğer yandan ise toplum ne der baskısı , kendi çocuğuna olan sorumluluğu onu zincire vurur.Bir yandan İÇİNDEKİ ÇOCUK(kendi hayatını yaşamak isteyen ) diğer yandan ise İÇİNDEKİ EBEVEYN(Sorumluluk,vazifeler...) arasında kalır.NURAN hepimizi temsil eder:İÇ BENLİĞİNİ DENGESİZ: YAPMAK İSTEDİKLERİ İLE YAPMAK ZORUNDA KALDIKLARI ARASINDA BOCALAMIŞ bir karakterdir.

İHSAN ise Doğu'dur,toplumcudur,milliyetçidir,Doğu müziği hayranıdır,Doğu'ya içten bağlıdır. SUAT'IN tam zıddıdır. Doğu'yu temsil eder.

Birçok yerde SUAT karakterinin zıddı MÜMTAZ olduğu iddia edilmiş.Buna katılmıyorum,MÜMTAZ (Doğu-Batı ) (Duygu-Mantık ) arasında bocalayan bir karakterdir.Bana göre SUAT'IN tam zıddı İHSAN'DIR.İhsan romanda fazla detaylı irdelenmez ama onun SUAT'ın zıddı olduğuna dair çok fazla ipucu var:İhsan,Suat'tan nefret ederdi birbirlerini hiç sevmezlerdi,fikirleri birbirine zıddı gibi.

MÜMTAZ tutunamamıştır,tıpkı SELİM IŞIK,TURGUT ÖZBEN(TUTUNAMAYANLAR),HİKMET (TEHLİKELİ OYUNLAR) gibi,aynı zamanda onda oblomovluk gözlenir aynen ÖMER(İÇİMİZDEKİ ŞEYTAN) gibi.

Müziği,resmi,rüyaları ve nesneleri de romanının içine metafiziksel açıdan katan yazar çok kıymetli bir hazineyi bize miras bırakmıştır.

HUZUR romanının dili ağırdır,okunması güçtür ama onun derinliğini fark ederseniz ona hayran olursunuz !
382 syf.
·20 günde·Beğendi·Puan vermedi
ŞAKA MI İŞ Mİ?

Toparlanın gitmiyoruz, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü kuruyoruz.
İş teklifi yapıyorum:
Pandül Müdürü: Ebru İnce
Yelkovan Şubesi Şefi:Esra D.
Zemberek Ayarı Müdür Muavini:Sezen B.
Akrep Ayarı Şube Şefi: Tuco Herrera

Kim enstitüye reis olmak ister? :)

İşi kabul edenler üniformalarını giyip en ciddi jest ve mimiklerle müdürlük binalarına geçebilirler.
Görev şu : Saat kaç? sorusuna cevap vermek. :)
Müşterilere makbuz vermeyi unutmayın.
Artık en güvenilir kurum Greenwich değil sizsiniz . :)
( İşte romanın özeti )

SAAT KAÇ?

Günde kim bilir kaç kez soruyoruz bu soruyu?
Çünkü hepimiz zamanın peşinden koşuyoruz ve zamana yetişmeye çalışıyoruz.
Halbuki saniyeler dakikaları, dakikalar saatleri kovaladıkça ömrümüzü tüketiyoruz.
Renk renk kordonlarıyla aksesuar olarak da tamamlayıcı olan saatler, tükettiğimiz ömrümüzün nabzıdır bir bakıma.

Ben diyorum ki tüm roman bir yalan üzerine kurulmuş... :)

Edebiyatçılar diyor ki Marquez’den önce büyülü gerçekçiliği Tanpınar Saatleri Ayarlama Enstitüsünde kullanmış.

Esas kahramanlarımız Hayri İrdal ve Halit Ayarcı İstanbul’da Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü kurar ve aslında hiçbir işe yaramayan bu enstitüde 300 kişi çalışır, yıllarca varlığı ülkeyi gururlandırır ama gerçekler artık yadsınamayacak duruma gelince lağvedilir.
Çok mühim bir iş yapıyor görüntüsünün altında hiçbir iş yapmayan bu enstitü güya medeniyetin sembolüdür. :)

Bu romanın Türk edebiyatı için önemli olmasının bir sebebi de şudur:
Romanda Tanpınar’ın asıl amacı, Türk toplumunun elli yıl içerisinde donmuş bir hayat anlayışı ile zamanı aşmaya çalışmasının gülünçlüğünü ortaya sermektir.

Saatleri Ayarlama Enstitüsü grotesk bir eserdir , yani hem gülünç hem tuhaf hem abartılıdır .

TANPINAR

Zaman adamı...
Rüya adamı...
Hayal adamı...

Gerçek ile hayal arasında gidip gelen roman da şair Tanpınar’a yakışır nitelikte ...

Dip not: 20 günde okunmuş, araya küçük tatiller, dost sohbetleri, çikolata kaçamakları, diyet bozmaları, kafa dinlemeleri, kalp ağrıları alınmıştır... :)
419 syf.
·5 günde·Beğendi·9/10
HUZUR

Soru : Huzur bu kitabın neresinde ?
Cevap : Hiçbir yerinde değil.

Doğu ile Batı arasında, kalp ile akıl arasında,siyah ile beyaz arasında, türlü zıtlıklar arasında dünyanın bütün yükünü üzerine almaya çalışan Mümtaz’ın hikayesi, aslında Tanpınar’ın ta kendisi bir bakıma.

Mümtaz : Hayat aşığı, İstanbul aşığı , sanat aşığı, nihayet Nuran aşığı..

Ey Mümtaz, bilmez misin ki senin gibi adamlar hep yalnızdır. Nerede olursa olsun, ruhu hep başka yerlerde gezinmektedir. Hayat seni yormadı mı söylesene mahçup delikanlı? İstanbul seni kollarına mı aldı yalandan ? Sanatı keşfetmek sana mı kaldı bunca sanatçı dururken? Peki ya Nuran, senin hayalperest gönlünün kölesi miydi yani?

Ey Nuran, bilip de bilmemezlikten geldiğin çıkmazlarına Mümtaz’ı da eklemesen olmaz mıydı? Eski kocan sende nasıl bir iz bıraktı ve annelik güdülerinle bağlandığın evladın, madem hayatın anlamıydı çocuğun o halde ne diye kendini yirmi yaşında bir genç kız gibi hissetmekte direttin bu kadar? Niye garanticilik yolunu tuttun sonra pek çok hemcinsin gibi?

Ey İhsan, değerli büyüğümüz sayın abimiz, size ne söylesek az gelir, sizi ancak övebiliriz lakin ihtiyacınız yok, değerli katkılarınız için teşekkür ederiz.

Ey Suat, hain misin sen kötü adam? Kötü müsün sen sahiden? Senin de canın yok muydu vardı elbette. Seni de istenmeyen adamlar mezarlığına gömdüler, herkes masummuş demek ki bir tek suçlu sendin öyle ya..

Bir tatlı Huzur almak için okuyalım mı dediniz bu kitabı? Nerede efendim,azizim,mirim o eski Huzur?Seni senden ayıran toplumda sen hangi Huzur için çırpınıyorsun, hangi beyhude telaşla?

Mümtaz Bey, pek kıymetli meşguliyetlerinizin anlamını yitirdiği bir gün Nuran elinizden tutacak ve bir daha bırakmayacak zannettiniz öyle mi? Böylece hayatın anlamını yeniden keşfedecektiniz? Ah kuzum ne büyük yanılgı, üstelik ne kadar da hazırcılık bu böyle. Siz hangi hakiki derdin sancısını çektiniz de keyfini sürebileceğiniz vehmine kapıldınız böyle namütanahi gel-git haleti ruhiyenizle?

Nuran Hanım, güzellikten aldığınız nasibi ne diye pek çok kadın gibi silaha çevirdiniz? En azından Mümtaz kurtulsaydı bu adres sormayan kurşunlardan olmaz mıydı? Yüksek zevk sahibi yüce hanımefendi, her inceliği kendinde toplayan vazgeçilmez kadın. Kaç Mümtaz daha erimeliydi ki bu ateşin karşısında, sizin ruhunuz tatmin olsundu?

Huzur mu dediniz? Huzur bu topraklara uğramayalı çok oluyor, belki biraz herkes çocukken, bu Huzur masalından etkileniyor hepsi bu işte. Sonrası hayatın acı tokatları diyorum ama kime diyorum, ben demiyorum ki Mümtaz işte o haykırıyor ama dinletemiyor hem de seneler öncesinden gelen bir seslenişle, yüzyılların arayışını sinesinde taşıyor da bir kişi merak etmiyor bu adam ne diyor diye..

Kişisel bir menfaatin adı mıdır yoksa Huzur? Herkes kendi küçük çıkarlarıyla mutluluk oyunları mı oynar, benlikler serilir de ortaya bir bir, utanmaz mı insan yani, sadece bir insanım diyemediği için?

Mazi kalbinde yara olanlar için Huzur, baştan kaybedilmiş bir savaşta teslim olmak mıdır? Yenilmeyi kutsamak mıdır? Herkesin kazandığı yerde kaybeden olmak mıdır hem de memnuniyetle?

Huzur, huzursuz,huzursuzluk,huzursuzluğumuz...
382 syf.
·Beğendi·10/10
Aslında kitap konusunda daha olgunluğa erişmeden bir yorum yapmak istemezdim ama konu "en sevdiğim" olunca heyecanla bir şeyler yazmak istiyorum. Şunu biliyorum ki Türk halkı olarak Ahmet Hamdi Tanpınar gibi bir yazara sahip olduğumuz için çok ama çok şanslıyız. O öyle biri ki Salvador Dali tablolarında, Luis Bunuel filmlerinde gördüğümüzü onun kitaplarında daha yakından ve daha bizden bir şekilde görebiliyoruz. Gerçekten dünya çapında bir yazar olması gerekirken değeri bir türlü Türkiye'de bile anlaşılamadı.

Kitaba gelecek olursak her zaman güçlü bir ana karakter ve onun çevresinde gelişen olaylara ana karakterin gözüyle baktığımız romanları çok sevmişimdir. Burada ise Hayri İrdal'ın gözünden olayları izliyoruz. Herkesin aklına Doğu-Batı çatışmasını getirmiş ancak böylece kestirip atılmasını doğru bulmam. Hatta bana göre Doğu-Batı çatışması en görünür gibi olan aslında en silik konudur kitabın içinde. Gerçi sembolik bir eser olması herkesin görüşünü farklı kılıyor. Benimki de bu yüzden biraz farklı. Bana göre bu roman hayatın kısa bir özetidir. Hatta şaşıracaksınız ama uzayda zamanın, zaman bükülmesine yer bile verilmiştir. Çoğunuza gülünç gelmiş olabilir ama ben bazı kısımlarından bunu bile çıkardım. Aslında Saatleri Ayarlama Enstitüsü kitabı denilince aklıma "geçmişe özlem" geliyor. Bu kitap kötü maziye sahip bile olsak geçmişe özlemin, küçük şeylerden mutlu olabilmenin, pişmanlığın serenadı. Belki yenilik, medeniyet çok güzel bir şey ama saatlerce mahallemizde oynadığımız maçların zevkini hatırlayıp kim geçmişe özlem duymuyor ki ? Şimdilerde gökdelenlerin arasında futbol oynayan çocukları kim hayal edebiliyor ? Belki de yeni nesil de yıllar sonra ellerindeki tabletlerle oynadıkları oyunların özlemini duyacak kim bilir. Aslında en başta dediğim gibi Doğu-Batı karşılaşmasından çok Moderniteye bağlı aşırı ilerleme mi yoksa fazla değişim yaşamaksızın hayatı idame ettirecek kadarı mı sorularını sorduruyor. Bu sorularda bizleri çok ikilemde bırakıyor. Hangisi doğru acaba derken kitabın sonunu boyluyoruz. Bunun akabinde bi kaç tavsiye vermek istiyorum. Geçmişe özlem konusunda yapılmış en iyi film hatta alanında tek filmde Citizen Kane'dir. Onu da çıkarımlarım doğrultusunda tavsiye etmek isterim. Ayrıca konu açılmışken bir tavsiyede kitap olarak vermek istiyorum. Yine çoğu kişiye alakasız gelebilir ama Eric Hobsbawm'ın Aşırılıklar Çağı kitabı Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün yanına anlam katacaktır şüphesiz.

Aslında çok uzatmak istemezdim ama kitabın verdiği karışık duyguları anlatmak kolay değil. Geçmişe özlem ilk aklıma gelen konu olsa da pişmanlık, küçük şeylerden mutlu olabilme, dünyada ve dünya dışı yaşamda zaman kavramı, Modernite-Yalınlık karşılaşması göze batan ince ayrıntılardı. Tabiki bunlara teker teker deyinmeyeceğim ama şunu biliyorum ki bir çok kişi benim düşündüklerimi kitap hakkında düşünmedi. İşte kitabın gizemi de burada saklı. Herkese farklı duyguları yaşatabilmek aslında gerçek sanattır. Bu tarz kitaplar artık yok. Hatta geçmişte bile bulmak zordu. Bu nadide eserlerin kıymetini bilelim. Çünkü bu kitaptan sadece 1 tane var. Toparlamak gerekirse kitapta denmek istendiği gibi ; ----- Zaman çok çabuk geçiyor. O kadar çabuk ki saatlere ve takvimlere bakacak vaktimiz yok. Bu yüzden planlı yaşayamıyoruz. Öyleyse en basitini yapalım anı yaşayalım. Anı öyle bir yaşayalım ki gelecekte derin düşüncelere dalarken keşke değilde NE GÜZELDİ diyebilelim. -----

Yazarın biyografisi

Adı:
Ahmet Hamdi Tanpınar
Unvan:
Türk romancı, öykücü , şair, öğretmen, çevirmen, edebiyat tarihçisi, siyasetçi
Doğum:
İstanbul, 23 Haziran 1901
Ölüm:
İstanbul, 24 Ocak 1962
Ahmet Hamdi Tanpınar (d. 23 Haziran 1901; İstanbul) – (ö. 24 Ocak 1962, İstanbul), Türk romancı, öykücü , şair, öğretmen, çevirmen, edebiyat tarihçisi, siyasetçi.

Cumhuriyet neslinin ilk öğretmenlerinden olan Ahmet Hamdi Tanpınar; "Bursa'da Zaman" şiiri ile geniş bir okuyucu kitlesi tarafından tanınmış bir şairdir. Şiir, hikâye, roman, deneme, makale, edebiyat tarihi gibi birçok alanda eser veren sanatçının başlıca eserleri Huzur ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü adlı romanları, Beş Şehir adlı şehir monogrofisidir.

Bir bilim adamı olarak “XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi” adlı eseriyle edebiyat tarihçiliğine yeni bir görüş ve bakış açısı getirmiştir.

TBMM VII. dönem Maraş milletvekilidir.

Yaşamı

23 Haziran 1901'de İstanbul'da Şehzadebaşı’nda doğdu. Babası Gürcü asıllı Hüseyin Fikri Efendi, annesi Nesime Bahriye Hanım’dır. Tanpınar, ailenin üç çocuğundan en küçüğüdür. Çocukluğu, kadı olan babasının görev yaptığı Ergani, Sinop, Siirt, Kerkük ve Antalya’da geçti. Annesini Kerkük’ten yaptıkları bir yolculuk sırasında 1915’te tifüsten kaybetti. Lise öğrenimini Antalya’da tamamladıktan sonra yükseköğrenim için İstanbul’a gitti.

Halkalı Ziraat Mektebi'nde bir yıl yatılı olarak okuduktan sonra 1919 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ne girdi. Yahya Kemal’in öğrencisi oldu. Yahya Kemal onun şiir zevkinin, millet ve tarih hakkında görüşlerinin oluşmasında önemli rol oynadı. Celâl Sahir Erozan’ın bir şiir ve hikâye toplamı şeklinde yayımladığı seriden “Altıncı Kitap”’daki “Musul Akşamları”, yayımladığı ilk şiir oldu (Temmuz 1920)[6] Yahya Kemal’in çıkardığı Dergâh’ta 1921-1923 arasında 11 şiiri yayımlandı. 1923 yılında Şeyhî’nin Hüsrev ü Şirin adlı mesnevisi üzerine yazdığı lisans teziyle Edebiyat Fakültesi’nden mezun oldu.

1923’te Erzurum Lisesi’nde edebiyat öğretmenliğine başlayan Ahmet Hamdi 1925’te Konya Lisesi’ne, 1927’de Ankara Erkek Lisesi’ne tayin oldu. Konya’da iken bir Mevlevi ayininde Itrî’nin bir eserini dinleyerek Klasik Türk Müziği ile tanıştı. 1930-1932 arasında Gazi Terbiye Enstitüsü’nde edebiyat öğretmenliği yaptı; bir yandan da Ankara Kız ve Erkek Liselerinde ders vermeye devam etti. Gazi Terbiye Enstitüsü’nün bünyesindeki Musiki Mualli Mektebi, onun klasik batı müziği ile tanışmasını sağladı.

Bu dönemde yeniden şiir yayımlamaya başladı. 1926’da Millî Mecmua’da yayımlanan “Ölü” şiirinden sonra 1927 ve 1928 yıllarında (“Leylâ” şiiri hariç) hepsi Hayat dergisinde olmak üzere toplam yedi şiir yayımladı. İlk yazısı ise 20 Aralık 1928’de yine Hayat dergisinde çıktı.

Şiir dışında ikinci bir çalışma alanı olarak çeviriye başlayan Ahmet Hamdi’nin 1929 yılında biri E.T.A. Hoffmann’dan (“Kremon Kemanı”), diğeri iseAnatole France’tan (“Kaz Ayaklı Kraliçe Kebapçısı”) olmak üzere iki çevirisi yine aynı dergide yayımlandı.

1930 yılında Ankara’da toplanan Türkçe ve Edebiyat Muallimleri Kongresi’nde, Osmanlı edebiyatının tedrisattan kaldırılması ve okullarda edebiyat tarihinin, Tanzimat’ı başlangıç kabul ederek okutulması gerektiğini söyleyen Tanpınar, kongrede önemli tartışmaların doğmasına sebep oldu. Aynı yıl Ahmet Kutsi Tecer ile beraber Ankara’da Görüş dergisini çıkarmaya başladı.

1932 yılında Kadıköy Lisesi’ne atanması üzerine İstanbul’a döndü. Ahmet Haşim’in ölümü üzerine 1933’te Sanayi-i Nefise’de sanat tarihi öğretmeni olarak görevlendirildi. 1934’te Akademi’nin Estetik ve Mitoloji derslerine de girmeye başladı. Yahya Kemal’in İspanya’daki büyükelçilik görevinden döndüğü 1934 yılında Yahya Kemal üzerine iki yazı yayımladı. Artık dikkatini Türk edebiyatı üzerine yoğunlaştıran Ahmet Hamdi, 1936 yılında Tangazetesinde “Son Yirmi Beş Senenin Mısraları” adı altında beş yazılık bir deneme serisi yayımlamıştır.

Aynı yıl ilk hikâyesi “Geçmiş Zaman Elbiseleri”ni tefrika etmeye başladı; ancak bu tefrika 1939 yılında Oluş dergisinde tamamlanabilecektir. 1937 yılında Tevfik Fikret hakkındaki antolojisi Tanpınar’ın yayımlanan ilk kitabıdır. Aynı yıl Abdülhak Hamit Tarhan üzerine de bir yazısı yayımlanmıştır.

Tanzimat’ın 100. yıldönümü dolayısıyla 1939’da eğitim bakanı Hasan Âli Yücel’in emriyle Edebiyat Fakültesi bünyesinde kurulan 19. Asır Türk Edebiyatı kürsüsüne, doktorası olmadığı hâlde, Yeni Türk Edebiyatı profesörü olarak atandı ve Tazimat’tan sonraki Türk edebiyatının tarihini yazmakla görevlendirildi. Hazırladığı edebiyat tarihinin de etkisiyle 1940’lı yıllarda yazı faaliyetleri yeni Türk edebiyatı etrafında şekillendirdi. Kitap tanıtım yazıları ve İslam Ansiklopedisi’ne maddeler yazdı. 1940 yılında 39 yaşındayken Kırklareli'nde topçu teğmeni olarak askerliğini yaptı.

En tanınmış şiiri olan “Bursa’da Zaman”ın ilk hâli “Bursa’da Hülya Saatleri” adıyla 1941’deÜlkü mecmuasında yayımlandı. İkinci kitabı olan “Namık Kemal Antolojisi”ni 1942 yılında yayımladı.

1942’deki ara seçimlerde Maraş milletvekili seçilen Tanpınar, 1946 seçimlerine kadar milletvekilliği yaptı. 1943’te öykülerini içeren “Abdullah Efendinin Rüyaları”’nı yayımladı. Bu, onun basılı ilk edebiyat yapıtıdır. Aynı yıl “Yağmur”, “Güller ve Kadehler” ve “Raks” gibi ünlü şiirleri yayımlandı; “Bursa’da Hülya Saatleri” şiiri, “Bursa’da Zaman” adıyla tekrar basıldı.

İlk romanı Mahur Beste 1944’te Ülkü dergisinde tefrika edildi. Tanpınar’ın önemli çalışması Beş Şehir, 1946’da kitaplaştı.

1946 seçimlerinde parti tarafından tekrar milletvekilliğine aday gösterilmeyince bir süre Millî Eğitim Bakanlığı’nda orta öğretim müfettişliği yapan Tanpınar, iki yıl sonra Güzel Sanatlar Akademisi Estetik hocalığına, ardından Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'ndeki görevine döndü.

Huzur romanı 1948’de Cumhuriyet'te tefrika edildikten sonra büyük değişikliklerle kitap haline getirilip 1949’da yayımlandı. Aynı yıl Milli Eğitim BakanıHasan Ali Yücel’in ısmarladığı XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi adlı eserinin 600 sayfalık ilk cildini yayımladı. İki cilt olarak tasarladığı bu eserin ikinci cildi yarım kalmıştır. Sahnenin Dışındakiler adlı romanı 1950’de Yeni İstanbul gazetesinde tefrika edildi.

1953’te Edebiyat Fakültesi, Tanpınar’ı altı aylığına Avrupa’ya gönderdi. 1954 yılında Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanının Yeni İstanbul gazetesinde tefrikası yapıldı; 1955 yılında ise ikinci hikâye kitabı olan Yaz Yağmuru yayımlandı. 1957 ve 1958 yıllarında Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan yazılarına ağırlık verdi. 1959’da edebiyat tarihinin ikinci cildi için kaynak toplamak üzere Rockefeller bursuyla bir yıllığına yeniden Avrupa’ya gitti.

Sağlığında yayımladığı 74 şiirinden ancak otuz yedisi ile, tek şiir kitabını çıkardı: Şiirler (1961; Bütün Şiirleri adıyla genişletilmiş olarak 1976). Aynı Yıl Saatleri Ayarlama Enstitüsü kitaplaştı.

24 Ocak 1962 günü geçirdiği kalp spazmı sonucu hayatını kaybetti. Cenazesi Aşiyan Mezarlığında Yahya Kemal'e yakın bir yere defnedilmiştir.

Mezartaşı üzerinde çok bilinen "Ne İçindeyim Zamanın" şiirinin ilk iki mısrası yazılmıştır:

"Ne içindeyim zamanın / Ne de büsbütün dışında".

Ölümünden sonra

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın sağlığında yayımlatamadığı birçok çalışması ölümünü takip eden yıllarda teker teker yayımlanmıştır.[6] Enis Batur 1992 yılında "Ahmet Hamdi Tanpınar'dan Seçmeler" adlı bir kitap hazırladı. 1998 yılında da Canan Yücel Eronat tarafından hazırlanan “Tanpınar’dan Hasan Âli Yücel’e Mektuplar” kitaplaştı.

Tanpınar’ın önceki kitaplara girmemiş yazıları ve söyleşileri ise "Mücevherlerin Sırrı" adlı altında toplanarak yayımlandı. Tanpınar'ın 1953 yılında yazmaya başladığı ve 1962 yılında vefatına kadar tuttuğu notlar 2007 yılının sonunda "Günlüklerin Işığında Tanpınar'la Başbaşa" adıyla kitaplaştı.

Yazar istatistikleri

  • 2.041 okur beğendi.
  • 10.220 okur okudu.
  • 683 okur okuyor.
  • 10.086 okur okuyacak.
  • 653 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları