Ahmet Kardam

Ahmet Kardam

YazarÇevirmen
8.4/10
65 Kişi
·
219
Okunma
·
3
Beğeni
·
1140
Gösterim
Adı:
Ahmet Kardam
Unvan:
Araştırmacı-Yazar
Ahmet Kardam, 70’li yıllarda Sol Yayınları tarafından basılan Marx-Engels klasiklerinden birçok kitaba çevirmen sıfatıyla imza atmış olması hasebiyle, hayatının bir döneminde sol hareketlere ilgi duymuş herkesin aşina olduğu bir isim. Edebiyat eleştirmeni Berna Moran’ın yeğeni. Babaannesinin iki kız kardeşiyle farklı tarihlerde evlilik yaşamış olan Cenap Şahabettin de aileden. 1992 yılının tamamlanmasına birkaç gün kala ablasından aldığı o mektup olmasaydı, TKP içindeki illegal kariyer hariç, hakkında yazılabilecekler bundan ibaret kalacaktı.
Bu çalışmayı yapabilmek için Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nde bulabildiğim 800 küsur sayfa belgeyi satır sahi incelemem, hatta satır aralarını bile okuyabilmem gerekiyordu
Ahmet Kardam
Sayfa 19 - dipnot yayınları
Çaldıran Savaşının ardından, anlaşmanın mimarı İdris-i Bitlisi Kürt beyliklerini ayn ayn ziyaret ederek Amasya anlaşmasına katılımı artırdığı gibi, onlardan topraklarındaki bütün Safevî kalıntılarını temizlemelerini de istedi. Böylece anlaşmanın tabanı genişlerken Safevîlerin yerinden ettiği Kürt beyleri de geleneksel hâkimiyet bölgelerine tekrar kavuştular.9 Osmanlı-İran şınınnı kesinleştiren 1639 tarihli Kasr-ı Şirin anlaşmasına kadar, Kürtler Amasya Anlaşmasının kendilerine biçtiği tamponluk işlevini yerine getirdiler, kısa aralıklarla sürüp giden Osmanlı-Lran savaşlarında Maku'dan Musul ve Bağdat'a kadar aşılması imkânsız bir "kaleler zinciri oluşturp osamnlı ordusuyla birlikte savaştılar.
Ahmet Kardam
Sayfa 55 - dipnot yayınları
Bu durum, çok sonraki tarihlerdeki ulusal uyanışa esin kaynaklığı etmiş iki büyük Kürt düşünürü yaratmıştır: ilk Kürt tarihçisi, Bitlis beyi Şeref Han (1543-1599?) ve ünlü Kürt ozanı, Xanı aşiretinden, Beyazıtlı Ehmede Xanî (1651-1707). Şeref Han ünlü eseri Şerefnamede Kürtlerin asla birlik ve beraberlik içerisinde hareket etmemelerinden, önemsiz nedenelerle ayaklanıp durmalarından, birleşik büyük bir devlet kuramamalanndan yalanmıştır. Ehmede Xarıî ise, Mem û Zin adlı ünlü yapıtında, kan içinde boğulduklarından yakınarak, Kürtlerin kültürel miras) an m koruyabilecek tek bir Kürt hükümdarının yönetimi alfanda bileşmelerini savunmuş, Osmanlı ile hanlılara bağımlı olmayı zül sayıp bunun suçunu Kürt beylerinde bulmuştur.
Ahmet Kardam
Sayfa 59 - dipnot yayınları
Osmanlı ile İran arasında tamponluğa mahkûm edilmiş Kürt beylik düzeninin zayıf kamı, beyliklerin kendi ar alarmda sürekli çekişme halinde olmalarıydı, O yüzden, ortak bir liderlik etrafında birleşip bağımsız bir Kürdistan hedefine yönelemiyorlar, kendi aralarında çözebilecekleri sorunları dahi Osmanlıya havale ederek 16. yüzyılın başlarında elde ettikleri özerkliğin aşındınlmasına engel olamıyorlardı
Ahmet Kardam
Sayfa 58 - dipnot yayınları
Rıdvan Paşa cinayeti bahanesiyle çok sayıda Kürt önder ve aydının tutuklanmasından doğan galeyandan dolayı, İstanabul'da aşağı tabakadan Kürtlerin caddelerde toplanmasını ve merkezi semtlere geçişini kısıtlayan bazı kurallar getirilir ve polis, Galata bölgesindeki Karaköy Köprüsünü Kürtlerin geçişine yasaklar
Abdürrezak Bey 1912 sonunda veya 1913 başında, Hoy'da, amacTTKürt çocuklannsTeğitim vermek, Kürtçe gazete ve dergi çıkartmak, Kürtçe alfabe hazırlamak ve Kürt gençleri için Rusya'ya eğitim amaçlı geziler düzenlemek dan, "Gîhandm" adlı bir Kürt kültür eğitim örgütü kurar. Örgüt 1913 ekiminde Hoy'da bir Kürt Okulu açar. Bu olay Türkiye'deki Kürt çevrelerinde geniş yankı bulur.
Ahmet Kardam
Sayfa 47 - dipnot yayınları
Bu iki yazar tarafından dile getirilmiş ve 16. ve 17, yüzyılda maddi karşılığını bulamamış "bağımsız Kürdistan" fikrini 19. yüzyılın ilk yansında gerçekleştirmeye ilk kez yaklaşabilen iki Kürt direniş ve isyanı vardır. Bunlardan birincisi, Soran beyi Reyanduzlu Mî re Kor Muhammed'in (Mir Kör Muhammed ayaklanması; İkincisi ise Cizre-Bohtan_beyi nedirhariın 1840'lı yıllardaki direniş ve isyanıdır. Bu iki ünlü Kürt beyinin Şerefhan ile Ehmede Xani'nin politik eleştiri ve önerilerinden ne kadar haberli olduklarına dair bir veriye ulaşamadım. Başarısızlıkla sonuçlanmış olsalar bile, bu iki direniş ve ayaklanmanın liderleri efsaneleşerek daha sonraki Kürt ulusal uyanışının esin kaynaklan olmuşlardır. Özellikle Bedirhan Bey'in silahlı mücadeleden çok diplomasîye ve Kürt beyleri arasındaki ittifaka ağırlık veren mücadelesi Şeref Han ile Ehmede xani'nin dile getirdikleri hedefe en çok yaklaşanı olmuştur
Ahmet Kardam
Sayfa 59 - dipnot yayınları
Sultan Selim ile Kürt beyleri arasındaki ittifakın koşullan 1514 tarihli Amasya Anlaşmasıyla belirlendi. Bu anlaşmanın Çaldıran Savaşından önce mi yoksa sonra mı yapıldığı belli değildir. Fakat savaş sonrasında yapılmış olsa bile, savaşa 16 Kürt beyi neredeyse Sultan Selim'in kendi askeri gücüne yakın bir güçle katılmış olduklarına göre, en azından ittifakın temel ilkeleri konusunda bir ön mutabakatın sağlanmış olması gerekir
Ahmet Kardam
Sayfa 54 - dipnot yayınları
220 syf.
" Sabah işe giderken apartman kapısında rastladığınız komşunuz ' Günaydın ' dediğinde, hiç karşılık vermeden başınızı çevirip geçer misiniz ? " ya da " Bindiğiniz otobüste oturacak boş yer yoksa, gözünüze kestirdiğiniz birisine yanaşıp, ' Kalk, ben oturacağım der misiniz? " diye , yazar daha eserin başlangıcında.

Bu tür aksi davranışlar sergileyenlerin varlığını inkâr edemesek de, genel itibarıyla çevremize karşı daha bir hoşgörülü ve mütevazi olmaya çalışırız. Peki, ama neden? Böyle davranışlar sergilemekte ki gayemiz ne? Nedir bizi böyle davranmaya iten etkin kuvvet? Çünkü biliriz ki, diğer insanlara karşı tevazuyu elden bırakmaz isek, şu kısacık fani dünya daha bir katlanılabilir olmakta. Ve böyle davranışlar sergilememizde ki tek gaye, bir arada dostça ve kardeşçe yaşayabilmemizin yegâne kuralı.

İnsanoğlu fıtratından belli hâk ve özgürlüklere sahiptir. Ama bu demek değildir ki, isteğimiz doğrultusunda hareket etme yetkinliğine sahibiz.
Meselâ, " Ben yüksek sesle müzik dinlemeyi seviyorum ve bu benim en tabii hakkım! " dersem, komşularımın haklarını çiğnemiş olmaz mıyım? Elbette haksızlık etmiş olurum. Her insan kendi davranışlarından mesuldur. İnsan olarak davranışlarımızın, çevremizdeki diğer insanları nasıl etkileyeceğini hesaba katmakla mükellefiz. Yoksa herkes kendi bildiği doğrultuda hareket ederse, yaşadığımız atmosfer bir kaos ortamına dönüşmez mi? Sonra nerde kaldı hak, nerde kaldı hukuk...

Hukuk deyince, çoğu zaman uyulması zorunlu uyulmadığı halde, suç sayılan kurallar bütünü akla gelir. Nasıl ki ananelerin hukuksal bir emrediciliği yoksa görgü kurallarının da yoktur. Kimse görgü kuralına uymadı diye, bir ceza da almaz. Ama keşke alsa! Neden mi? Ben insanların yollara ... tükürmelerinden nefret ediyorum. Ne zaman da sokağa çıksam, böyle bir olayla karşılaşırım. Hatta bir keresinde birisini uyarmıştım da sanki abes bir laf söylemişimcesine , bön bön yüzüme bakmıştı. Biz bu yeryüzünde yaşıyorsak, onu kirletme hakkına sahip değiliz!...

" Dünyada görmek istediğiniz değişim aslında kendiniz olmalısınız. " der, Mahatma Gandi. Ama her zaman diyorum ya, anlayana!...

Eserde herkes tarafından aşina olunan kuralların, altında yatan mantığına değinilmiş. Ayrıca mizansen olarak, karikatürler ile de zenginleştirilmiş. Ben eseri eğlenerek okudum. Sizlerinde okumanızı tavsiye ederim.

Magandalaşmadan (Görgüsüz, kaba, anlayışsız, terbiyesiz ve uyumsuz kimse) yaşayabilmemiz temennisiyle!...
299 syf.
·20 günde·Beğendi·9/10
P. Feyerabend 1924 yılında Viyana’da doğdu. Eğitimini Avusturya’da tamamladı. Bilim Felsefesi üzerine yoğunlaştı. Avusturya dışında, ABD, İngiltere, İsviçre gibi ülkelerde önde gelen okullarda ders verdi. 1994 yılında öldü.

1978 yılında yayımlanan kitap üç ana bölümden oluşuyor. Birinci bölümde zaman zaman sıkıcı ve karmaşık bir dille “akıl ve pratik” ilişkisi incelenirken Feyerabend’in 1975 yılında yayımlanan Yönteme Karşı isimli eserine bol bol gönderme ve açıklama yapıldığını görüyoruz. İkinci bölümde kitabımızın ana konusu olan “özgür bir toplumda bilim” meselesi daha anlaşılır ve akıcı bir dille tartışılıyor. Üçüncü ve son bölüm ise Feyerabend’in az önce bahsi geçen iki kitabı, önceki makaleleri ve felsefesine yapılan eleştirilere zaman zaman sert, alaycı ve tartışmacı bir üslupla yanıt veriliyor. Yazar kitabının doğru okunmamış ve anlaşılmamış olduğunu ifade ediyor. Birçok düşüncesinin çarpıtılmış olduğundan yakınıyor.

Kitabımızın yazarı meseleye bir Batı Pozitivizmi eleştirisi ile başlıyor. Modern bilimin Avrupa’da egemen hale gelmesi ve buna yakın tarihsel süreçte önce Avrupa’nın daha sonra da ABD’nin (birlikte Batı’yı oluştururlar) dünyaya siyasi, askeri ve ekonomik olarak egemen hale gelmesi sonucu geleneklerin doğrudan veya dolaylı olarak yok edildiğini öne sürüyor. Batı pozitivizmi ya da akılcılığı kendi tekelinde bir uzman/aydın sınıfı oluşturmuştur. Bunlar bilimi ve bilimselliği kendilerince yorumlarlar, toplumu şekillendirmek ve yönlendirmek isterler. Belli başlı kararların alınmasına öncülük etmek isterler ve bunu kendilerine hak olarak görürler. Feyerabend’in ilk sert tepkisi bu noktada görülüyor diyebiliriz. Demokratik bir toplumda böyle bir kliğin kararları kendi başına ve denetlenemez bir biçimde alması tam bir faciadır. Halkın bilimsel tartışmalara ve projelere katılma, bilgi edinme ve özellikle sonuçları doğrudan onları ilgilendiren projelerde (örneğin nükleer santral) oylama ve reddetme hakkı vardır. Bu bahsi kapatmadan bir noktaya tekrar değinmek istiyorum, bu aydın kesim “bilimsel standart ve yöntemleri” kendilerince uydurur ve yorumlarlar ancak bunun nesnel olduğunu iddia ederler. Uzun yıllarca bu tavrın altında ders görmüş kişiler artık bilimin, yöntemin ve standartların akılcı, tutarlı ve nesnel olduğuna inanmaya şartlandırılmıştır. “Bir ifadede herhangi bir özneye veya gruba doğrudan atıf yapılmaması o ifadenin nesnel olduğu anlamına gelmez (sayfa 37).”

Feyerabend’e göre akılcılık söylendiği gibi bilim için olmazsa olmaz değildir, o da diğer bir sürü gelenekten birisidir ve otorite değildir. Yazar bu noktada düşüncelerini uç noktaya taşıyıp akıl ile bilimin genelde çatıştığını, bilimin akıl sayesinde elde ettiği kazanımlara verilen örnekler incelendiğinde tam bir akıl dışılıkla karşılaşacağımızı söylüyor. Tartışmayı farklı yönlerden ele almak için akıl ve pratik ilişkisini inceleyen Feyerabend, iki farklı yaklaşım olan idealizm ve natüralizmi açıklıyor ve ikisinin de yetersizliklerini ortaya koyuyor. Bunlardan hareketle bazı savlar sürüyor: Gelenekler ne iyidir ne kötüdür; akılsallık bir hakem değildir, bir gelenektir; özgür bir toplumda bilim devletten ayrılmalıdır; özgür bir toplumda karar alma “açık alışveriş” ile olur. Bu olgunlaşmış bir halkın tartışmalarda ve kararlarda aktif katılımcı olması ile sağlanır. Üstelik bu olgunluğa erişme okuldaki eğitimle sağlanamaz, uygulama ile sağlanır. Oysa günümüzdeki karar alma süreci “yönlendirilmiş tartışma” ile alınmaktadır. Akılsallığın egemenliği ve önyargısı altında, kendisine benzemeyenlerin söz hakkı olmadığı bu karar alma biçimi derhal terk edilmelidir.

Modern bilime geçişin nasıl yaşandığına da değinen Feyerabend, bugün artık kabul görülen paradigmaların eskilerinden daha doğru olmadığını, daha gelişmiş olmadığını, daha kullanışlı olmadığını gözler önüne seriyor. Bilimin Batlamyus/Aristoteles çizgisinden Kopernik/Galileo çizgisine gelme sürecini, nedenlerini ve sonuçlarını da tartışıyor. Kopernik, eserlerinde Batlamyus’u eleştirmiyordu, onun yanlış olduğunu söylemiyordu, hatta Eski Yunan birikiminden faydalanmak gerektiğini söylüyordu. Aristoteles’in yaptığı deneyler ve sonrasında kurduğu teoriler işe yaramaz değildi ancak Leibniz gibi modern dönem bilim insanları gördüklerinin de ötesinde bir şey peşindeydi. Teoriler, kavramlar vs. ile bir derinlik ya da aşkınlık peşinde düşmüşlerdi. Orta çağda tartışmasız otorite olan Aristoteles bir anda eleştiri yağmuruna tutuldu ve iyi bir savunucusu çıkmadığı için de kenara itildi. Ama neden? Yanlış olduğu için değil, yöntembilimsel standartlara uymadığı için. Ama bu standartlar tüm zamanlara ve mekanlara hitap eden değişmez, sonuç verici, doğru standartlar değillerdi, modern bilimin uydurduğu standartlar idi. Yani Aristoteles’in felsefesi modern bilimin felsefesi ile uyuşmadığı için Aristoteles suçlanıyordu.

Asıl konumuz olan ikinci bölümde Feyerabend, geçmişe doğru bir yolculuk yapıyor ve modern öncesi dönemdeki insanların “Batı Bilimi” olmaksızın yaşadıkları dünyayı ve çevreyi kavrayarak, sorunlara etkin çözümler üreterek, icatlar yaparak yaşadıklarını söylüyor. Oysa bugün uzmanların elinden çıkan karmakarışık teoriler, anlaşılmaz denklemler ve paradigmalar ile halk dünyaya ve onun bilgisine yabancı hale getirilmiştir. Bu da uzmanların mevcut konumlarını korumaları için yeterli bir sebep. Ne de olsa her şeyin bilgisine sahip olanlar onlar…

Peki Batı Bilimi ve akılcılığı diğer geleneklerden daha gelişmiş, daha tutarlı, daha faydalı olduğu için mi egemen hale geldi? Feyerabend’in cevabı “hayır!”. Dünyanın birçok yerinde bu silah zoruyla oldu. Diğer gelenekler yok edildi. Bugün de eğitimle bu düzen sürdürülüyor. Gelenekler arasındaki rekabetin eşit olmadığını, bilimin yarışı kendisi kazanacak şekilde sistemi dizayn ettiğini, böyle şartlar altında bilimin kusurlarını açığa çıkarmanın çok mümkün olmadığını ancak biraz araştırma ile bunun hemen görülebileceğini de ekliyor. Bu bölümde bugün alternatif tıp dediğimiz tedavi yöntemlerinin, astrolojinin, bazı kabile gelenek ve inançlarının akıldışı, bilimsel değil diye nitelendirerek onları safdışı bırakmanın yanlışlığından bahsediyor. Astrolojiyi çürütmek için kullanılan argümanlar bilimin kendisi için de geçerli. En azından Feyerabend’in gördüğü kadarıyla alternatif tıp yöntemleri modern tıptan daha etkili tedaviler sunabiliyor. Bu tür uygulamalar eğer tercih ediliyorsa buna bir engel olmamalı. Vergi mükellefleri bunların ders olarak okutulmasını istiyorsa, hastanelerde bu tedavi yöntemlerinden faydalanmak istiyorlarsa bunun mümkün olması gerekiyor. Parasını (vergi, fon, yatırım, bağış) verdikleri gibi bunu isteme hakkına da sahiptirler. Bu tür gelirlerle kendi cebini dolduran aydınların asalaklığının artık bir son bulması gerekiyor.

Üstelik bu aydınlar görelilikten de korkarlar. Görelilik aydınların toplumdaki yerini tehdit eder. Çok az insan kendi doğrularını, geleneğini başkalarına dayatmadan kendi halinde yaşar. Birçok insan ise -Hıristiyanlar, akılcılar, faşistler, Marksistler- tek bir hakikat olduğunu ve herkesin ona inanması gerektiğini düşünüp öyle hareket ederler. Özgür bir toplumda böyle bir şey söz konusu olmamalıdır. Görülen o ki bilimin evrensel ve kalıcı bir yöntemi yoktur, tek bir hakikat peşinde koşmak da boşunadır. Öyleyse insanların istedikleri şekilde yaşayacakları alt topluluklardan oluşan bir toplumun önü açılmalıdır.

Batı pozitivizmi kendisini bir öğretmen, dünyayı bir okul, insanları da bir öğrenci olarak görmekten vazgeçmelidir. Köleleştirilen insanlardan, onların geleneklerinden öğrenilecek çok fazla şey var. Eşitlik denilen şey Zencilerin, Kızılderililerin ya da göçmenlerin Beyazların okullarında eğitim görebilmeleri, onların kültürünü yaşayabilmeleri değildir; eşitlik her grubun kendi geleneğini yaşayabilmesi ve sürdürebilmesidir. İnsanları eğitilmesi gereken bir kitle olarak gören budala ve kendini beğenmiş düşünce bir kenara itilmelidir.

Bugün artık insanların bir tercih yapma zamanı gelmiştir: Akıl mı, Bilim mi? Demokrasi ve özgürlük mü, yoksa aydınlar ve onların dayattıkları mı? Geleneklerin çeşitliliği ve eşitliği mi yoksa Batı merkezli tek tip bir kültür mü? Zira bunların hepsi birbirleri ile çatışıyor gözükmektedir. Karar verici olacak ise yine aydınlar değil, toplum olmalıdır.
128 syf.
·19 günde·10/10
Marksist klasiklerle ikincil kaynaklar üzerinden değil de doğrudan kendilerini okuyarak tanıştığım ilk günden beri, beni her okuduğumda şaşırtan üç şey oluyor. Bunlardan biri, yapılan tespitlerin aradan geçen yüzyıllara rağmen ekseriyetle güncelliğini koruyor olması. İkincisi ve en etkilendiğim, ideolojinin gerçek yaşamı yani hepimizin yaşayıp, görüp, duyup, hissettiği somut olgular üzerine temellenmesi. Bu özelliği sebebiyle Marksizme "gerçek yaşamın felsefesi" diyorum ben. Birçoklarının ütopik olduğuna inanmamızı istediği fikirler aslında yediğimiz ekmeğin fiyatı, oturduğumuz evin kirası, uzun saatler çalıştığımız işin verdiği yorgunluk kadar gerçek zira; bunları değiştirmeyi hedef alıyor. Beni her okuduğumda şaşırtan son şey ise bu kadar somut ve hayatın içinden gelen bir felsefenin aynı zamanda nasıl bu kadar derin ve incelikli olabildiği. Sözü fazla uzatmayayım, Alman İdeolojisi'ni okurken bunların hepsini yine hissettim. Paylaşmak istediğim birçok alıntı olsa da favorimi, yukarıda saydığım her üç unsuru da barındıranlar arasından seçiyorum:
"Bize göre komünizm, ne yaratılması gereken bir durum, ne de gerçeğin kendisine göre düzenlenmek zorunda olacağı bir ülküdür. Biz, bugünkü durumu ortadan kaldıran gerçek harekete komünizm diyoruz. Bu hareketin koşulları, fiilen var olan öncüllerden doğarlar."
230 syf.
·97 günde·Beğendi·10/10
Prodhon deyince önceden kafamda farklı bir imaj vardı. Halbuki çok sıkça karşımıza çıkan, günümüzde sosyal demokratların büründüğü bir devrim reddedişi mevcut kendisine. Marx, bu reddedişi ve onun sürekli olarak mutlak eşitliği aramasını sert bir dille eleştiriyor. Bu kitaptan sonra Karl Marx filmini de izlerseniz, kafanızda bu çelişkilerin açtığı durum daha net belirecektir.
230 syf.
·9/10
Marx'ın erken dönem eserlerinden birisidir. Engels'ten ayrı olarak yayımladığı ilk yapıtıdır. Yapıtta Pruodhoun'a yapılan eleştiriler yer alır ve kitap bu eksende döner. Ancak kitabın önemi bununla sınırlı değilidir. Çünkü kitapta Marx'ın ileride biçim alacak düşüncelerinin önemli taslakları ya da öncül biçimleri bulunur. İlerideki baskılarda bu değişikler Engels tarafından da belirtilmiştir. Marx'ın düşüncelerinin öncülü olmasından ayrı bir yönü de kitabın yayınlandığı dönem "Fransız sosyalistleri" tarafından benimsemip üzerinde çokca konuşulmasıdır da. Kitap okunurken Marx'ın Proudhon ile karşılıklı oturup iktisat üzerinde bol bol konuştuğu, tartıştığı hesaba katılmalıdır. Son olarak da Marx'ın eleştiri yeteneğinin son derece kuvvetli olduğunun ilk elden kaynağıdır bu kitap.
230 syf.
·20 günde·Puan vermedi
Sefaletin Felsefesi'nden sonra planlı okuma olarak gerçekleştirdiğim Felsefenin Sefaleti adlı eserde Marx öncelikle Proudhon'a onun tabiriyle "eleştirinin kırbacını"acımasızca indiriyor.Kitap Proudhon un eserine bir cevap niteliği taşımasınin yanında Proudhon'a da bireysel bir taşlamaya dönüşüyor ilerledikçe.Ben her iki eseri de belirli iktisat sözlüklerini okuduktan sonra okumaya koyulduğumdan her iki eserde oldukca keyif vericiydi.Fakat şunu söylemeliyim ki Marx i Proudhona göre daha ayaği yere basar bulduğumu Proudhon un sadece teoride yada ptatikte değil üsluptada kafasının çok karışık olduğunu iyi bir okuyucu asla gozden kaçırmaz.Marx eserinde Proudhon un ekonomi politikten anlamadiğıni bir çok alinti örnek ve çürütmeyle okuyucuya defaetle bildiriyor.Ayni zamanda Proudhon un diyalektiği yanlış kavradığıni acemi bir Hegelci olduğunu hatta böyle olmasinda kendi payinin da olduğunu itiraf ediyor çunkü ona Hegel i ilk ağizdan ögretmeye çalışan Paris teki sürgün gunlerinde Karl Marx tan başkası değildi.Eser ilerledikce Marx Proudhon hakkında son söz olarak ne iktisatçıları ne komünistleri anlayamamıs bir küçük burjuva olmaktan baska bir sey olamadığinı Mülkiyet nedir adli eserinde Fransız sosyalistleri için bir ümit yaratsa da o eserinde bile Sefaletin Felsefesin de olduğu gibi kücük burjuva üslubunun nüvelerinin görulebileceğini ortaya koyuyor.
112 syf.
Harvard Business Review adıyla çıkan kitaplardan birisi Zaman Yönetimi kitabı. Hitap ettiği kitlenin yöneticiler olduğunu söylemek gayet mümkün. Bence okunmalı, şu an yönetici değilsiniz belki ve bu olamayacağınız anlamına da gelmiyor. Değerli bilgiler var lakin okuyup aydınlanmak gibi bir beklentiniz olmasın hatta çoğu kitap için de böyle olmalı hani o çok bilinen "Bir kitap okudum hayatım değişti. " safsatasına inanmanızı tavsiye etmem.
230 syf.
·10/10
Bu kitap M.Proudhon un Sefaletin Felsefesi isimli kitaba cevap olarak yazılmış ve ekonomi içeriklidir.Proudhon'un ekonomi anlayışı Marx tarafından eleştirilmiştir.
230 syf.
Marx’ın Proudhon’u çürütmesi olarak bilinse de kitapta daha fazlasını buldum. Polemikçi eserlerinden biri yine. Ama burjuva bilimi olarak nitelediği iktisata dair epey ufuk açıcı fikirlerle dolu. Proudhon’u eleştirirken okura da yöntemle alakalı güzel fikirler veriyor. Zaten eleştirisi de yöntem ekseninde gelişiyor. Proudhon’un ekonomik açıdan bir kısır döngüde olduğunu ispatlıyor. Koca bir ekonomik sistemi ceteris paribusla ele aldığını söylüyor kısaca. İndirgenmiş çıkarımlarla da Fourier ya da Cabet’ye yaklaşılabileceği gerçeğini gösteriyor. Üreticiyi tek bir tip, tüketiciyi de tek bir tip olarak ele almanın işlerliği yok. Bu kalıplar sınıfsal olarak da bir ütopya olarak da geçersiz. Proudhon’un işbölümü övgüsü de bu tek tipleşmenin sonucu. Bir ilerleme ve değişim fikrine kapalı hatta bireysel yeteneklere de kapalı. Bu kapalılığı tarihsel olarak çürütüyor. Üretim mekanizması bir tür yaşam pratiğidir çünkü. Yaptığın işin toplumsal karşılığı vardır. Üretim mekanizması değiştiğinde toplum da değişir. Bilimsel gelişmeleri dışarıda bırakıyor Proudhon’un ekonomik tasarımı. Diğer bir eleştirisi de Proudhon’un iktisatçılara yaklaşımı. Marx’ın fikirlerini oluşturan kaynaklardan biri İngiliz iktisatçılarıdır. Kendisi de kitaplarında Ricardo’dan sık sık bahseder. Burjuva iktisatçısı diye niteleyerek bilimselliklerini gözden kaçırdıklarını söylüyor. Vicdanen rahatsız edici analizlere sırt çevirmelerinin bir yere ulaştırmadığı yönünde eleştirisi. Faydalanarak aşmayı Marx’tan öğreniyoruz zaten.
230 syf.
·2 günde·Beğendi·7/10
meşhur hikaye şöyle gelişiyor.

prudon (proudhon) 1840ta Mülkiyet Nedir? kitabını yazınca popüler oldu ve işçi sınıfı içinde etkisi arttı. tarihee geçmiş, herkesin ezbere bildiği şu tahrik edici sözü sarf etti: ÖZEL MÜLKİYET HIRSIZLIKTIR. şimdi ekonomi politik olarak doğru bir söz olsa da, prudon bunu kelimenin gerçek anlamı ile ahlaki bir sorun olarak değerlendiriyordu. yani çalmadan (rant veya fiyat dalgalanmalarında aşırı kar elde etme gibi) da "hakkıyla" özel mülkiyet edinilebileceği gibi ahlaki ve metafizik bir anlayışa sahipti.

işte marks bu ahlaki anlayışı bilimsel olarak (ekonomi-politik) irdeliyor.

ve nihayet prudon Sefaletin Felsefesi'ni yazınca artık bu "mösyö" ile yüzleşme zamanı geliyor. kitabın ismi de buradan geliyor zaten. sanırım marks bu kitabı yazınca her iki taraf da kılıçları çekiyor ve "dostlukları" hiçbir zaman eskisi gibi olmuyor. ama allah var, marks hakikaten prudonu tokat manyağı yapıyor :) okuyunca marks'ın prudonu tarihten nasıl sildiğini göreceksiniz.

marks, "marksist ekonomi politik" dediğimiz alana ilk defa bu kitap ile giriyor. kitabın tarihsel önemi de bu. onun dışında, bu kitapta yaptığı yenilikler, ilkler şu şekilde sıralanabilir

1- ekonomi politik eleştirisi
2- diyalektik materyalizm anlayışının geliştirilmesi
3- ütopik sosyalizmin eleştirisi
4- işçi ve kapitalist sınıf arasında uzlaşmaz çelişki olduğunun saptanması (öyle ki prudon işçilerin grev yapmasını bile kesinlikle reddediyor!!)
5- meta fetişizmi kavramının işlenmesi

marks, bu kitaptaki fikirlerin bir çoğunu sonraki kitaplarında kalıcı olarak işledi (mesela Kapital). bazı kavramları da geliştirdi (mesela emek, emek-gücü oldu). bu kavramlar üzerinden yabancılaşma, artı-değer gibi kapitalizmin sömürü mekanizmalarını tarif etti vs...

dolayısıyla önemli bir kitap. prudon polemiği içinde marksizmin temel konularını öğreniyorsunuz. Kapital gibi temel bir klasik değil, kavramları ve konuları sistematik olarak göremezsiniz. fakat temel klasiklerden sonra okunacak önemli bir kitap. ekonomi politiğin ilk işlendiği eser olması açısından da tarihi bir önemi var.

Yazarın biyografisi

Adı:
Ahmet Kardam
Unvan:
Araştırmacı-Yazar
Ahmet Kardam, 70’li yıllarda Sol Yayınları tarafından basılan Marx-Engels klasiklerinden birçok kitaba çevirmen sıfatıyla imza atmış olması hasebiyle, hayatının bir döneminde sol hareketlere ilgi duymuş herkesin aşina olduğu bir isim. Edebiyat eleştirmeni Berna Moran’ın yeğeni. Babaannesinin iki kız kardeşiyle farklı tarihlerde evlilik yaşamış olan Cenap Şahabettin de aileden. 1992 yılının tamamlanmasına birkaç gün kala ablasından aldığı o mektup olmasaydı, TKP içindeki illegal kariyer hariç, hakkında yazılabilecekler bundan ibaret kalacaktı.

Yazar istatistikleri

  • 3 okur beğendi.
  • 219 okur okudu.
  • 8 okur okuyor.
  • 322 okur okuyacak.
  • 4 okur yarım bıraktı.