Ahmet Mithat Efendi

Ahmet Mithat Efendi

7.4/10
548 Kişi
·
2.910
Okunma
·
180
Beğeni
·
7.411
Gösterim
Adı:
Ahmet Mithat Efendi
Tam adı:
Ahmet Midhat Efendi
Unvan:
Türk Yazar, Gazeteci ve Yayıncı
Doğum:
Tophane, İstanbul, 1844
Ölüm:
İstanbul, 28 Aralık 1912
Ahmet Mithat (d. 1844; Tophane, İstanbul - ö. 28 Aralık 1912, İstanbul), Türk yazar, gazeteci ve yayıncı. Tanzimat dönemi yazarlarındandır. Türk edebiyatının gerçek anlamda ilk popüler yazarıdır. 1878'de çıkarmaya başladığı ve yayın hayatını 1921'e kadar sürdürmüş olan Tercüman-ı Hakikat gazetesi Osmanlı basın tarihinin en uzun ömürlü ve etkili yayınlarından biri olmuştur.

Yaşamı
1844 yılında İstanbul’un Tophane semtinde dünyaya geldi. Babası Bezci Süleyman Ağa, annesi bekar çamaşırı diken Nefise Hanım idi.[1] Annesinin ilk evliliğinden olma Hafız İbrahim adlı bir ağabeyi ve Halime, Şerife, İsmet ve Şerife adlı kardeşleri vardır.

6-7 yaşlarında iken babasını kaybetti ve ailesi büyük geçim zorluğuna düştü. Ailesi ile beraber ağabeyi Hafız Ağa’nın kaza müdürü olarak görev yaptığı Vidin’e gitti ve bir mahalle mektebinde öğrenim görmeye başladı. Ertesi yıl İstanbul’a dönerek öğrenimine Tophane Sıbyan Mektebi’nde devam etti. 1857-1861 yıllarında Mısır Çarşısı’nda bir aktar dükkânında çırak olarak çalıştı.

1861’de ağabeyinin yeniden Vidin Kasabası’na atanmasıyla Vidin’e, Mithat Paşa’nın ağabeyini yanına aldırması üzerine Niş kasabasına gitti ve 1864 yılında üç yıllık Niş Rüştiyesini bitirdi.

Memuriyet Yaşamı
Mithat Paşa’nın Tuna Valisi olarak atanıp ağabeyini vilayet merkezi Rusçuk’a getirtmesinden sonra kendisi de Rusçuk’ta bir devlet dairesine memur olarak atandı. Memuriyetini sürdürürken bir yandan da Arapça, Farsça ve Fransızcasını ilerlettiği için kendisini takdir eden Mithat Paşa ona kendi ismini verdi. Böylece asıl adı olan “Ahmet”'in yanına “Mithat” da eklenerek, bu şekilde anılmaya başladı.

Bu dönemde memuriyet görevlerine ilave olarak Teşkilat Kanunu gereği çıkartılan Tuna Gazetesi’nin yazıişlerinde yardımcılık yapmaktaydı.
1866’da ağabeyinin yanında tercümanlık göreviyle gittiği Sofya'da ailesinin isteği üzerine evlendirildi. Kısa süre sonra Rusçuk’a dönerek çeşitli işlerde çalıştı. 1868’de Tuna Gazetesi’nde yazar olarak göreve başladı, gazetenin başyazarı oldu. Bu dönemde tanıştığı Muhacirin Komisyonu (Göçmen Komisyonu) başkanlığını yapmakta olan Şakir Bey’in evinde uzun süre konuk olan Ahmet Mithat, onun zengin kitaplığından yararlandı, Şakir Bey’in Romanyalı bir müzisyen olan eşi sayesinde ilk defa Batı sanatı ile tanıştı.

Bağdat yılları
Şura-yı Devlet Reisi olan Mithat Paşa 1869 yılında Bağdat Valiliği'ne tayin olduğunda Şakir Paşa’yı da merkez mutasarrıfı olarak Bağdat’ta görevlendirmesi üzerine Ahmet Mithat, onunla birlikte Bağdat’a gitmek istedi. Bu isteğini kabul eden Mithat Paşa kendisini bir matbaa kurmakla görevlendirdi ve çıkartılacak olan “Zevra” adlı gazetenin başına geçirdi.
Bağdat yolculuğu sırasında ressam Osman Hamdi Bey ile tanışmıştı. Osman Hamdi ile dostluğu sayesinde Batı kültürünü tanımaya başladı. Bağdat’ta bulunduğu sırada Muhammed Zuhavi ve yarı derviş bir kişi olan Şirazlı Muhammed Bakır Can Muattar ile tanışıklığı onun kültürünü genişletti, öğrenme hırsını kamçıladı.

Bağdat'ta hem gazete yönetmenliği yaparken hem de sanat okulu öğrencileri için fen bilgileri kitabı hazırladı. Kitabı Maarif Nezareti’nin yarışmasında ödül kazanıp ders kitabı olarak okutuldu. Devrin Maarif Nazırı Saffet Paşa ile yazışmaları onda İstanbul’a dönme isteği doğurdu.

Yayıncılık ve yazarlık
Basra mutasarrıfı (valisi) olan ağabeyi Hafız İbrahim’in ölümü üzerine 1871 yılında görevinden istifa eden Ahmet Mithat, İstanbul'a dönüp ailesinin geçim yükünü üstlendi. “Ceride-i Askeriye” ve “Basiret” Gazetelerinde çalıştı gibi matbaahanesini de kurup eserlerini bastı. İlk önce kendi evinin altında kurduğu matbaayı kısa süre sonra Eminönü’nde kiraladığı bir odaya taşıdı.[1] Edebiyatımızın ilk hikâye koleksiyonu olan “Letaif-i Rivayat” adlı eseri kaleme aldı. “Letâif-i Rivayat”, “Kıssadan Hisse” ve “Hace-i Evvel” isimli eserlerini kaleme aldı, bu eserlerin satışıyla geçimini temine çalıştı İlk sayıda kapatılan “Devir” ve 13. Sayıda kapatılan “Bedir” Gazetelerinin ardından “Dağarcık” adlı dergiyi çıkardı.

Bu dönemde Genç Osmanlılar ile ilişki kuran Ahmet Mithat, Ebüzziya Tevfik aracılığıyla Namık Kemal ile tanıştı. Kendi bastığı eserlerinin yanı sıra gazetelerde de yazıları yayımlandı. Namık Kemal'in yayınlamaya başladığı "İbret" gazetesinin sürekli yazarları arasına girdi. 1873 yılında kendine ait Dağarcık mecmuasında yazdığı yazılar ve Yeni Osmanlılar'la yakınlığı nedeni ile tepki çekti. Özellikle mecmuanın 4. Sayısında yayınladığı “Duvardan Bir Seda” adlı makalesi nedeniyle dinsizlikle suçlandı. Namık Kemal’in Vatan Yahut Silistre oyununun yarattığı hava içinde Gedikpaşa Tiyatrosu’nda iken 6 Nisan 1873’te Ebüzziya Tevfik ile birlikte Rodos'a sürüldü.

Rodos sürgünü
38 ay süren sürgün sırasında çok sayıda eser yayınladı, Rodoslu çocuklara ders verdi, “Medreseyi Süleymaniye” adlı bir ilkokul açtı. En üretken dönemlerinden birini yaşayan yazar, “Hasan Mellah”, “Hüseyin Fellah” ve “Dünyaya Yeniden Geliş ya da İstanbul’da Neler Olmuş” gibi önemli eserlerini burada yazdı. İstanbul’da çıkan “Kırkambar” dergisi’ne yazılar gönderdi. Abdülaziz'in vefat etmesi ve V. Murat ’ın başa geçmesiyle çıkan genel af sonucu İstanbul'a geri dönmesine izin verildi.

Sürgün sonrası
İstanbul’a döndükten sonra gazetecilik, yayıncılık ve romancılığa ağırlık verdi. İstanbul’a dönüşünden 15 gün sonra “İttihad” adlı gazeteyi çıkardı. Vakit gazetesinde yazar (1877), Takvim-i Vakayi'de müdür oldu (1878). Bu dönemde yazdığı ve sürgüne kadarki hayatı ile sürgün yıllarını anlattığı “Menfa” adlı eserinde Yeni Osmanlılar'ı eleştirdi; “Üss-i İnkılab” adlı eserinde de II.Abdülhamid'in siyasetini överek yeni sultanın gözüne girdi.

Tercüman-ı Hakikat Gazetesi
27 Haziran 1878'de Osmanlı sarayının desteği ile Tercüman-ı Hakikat gazetesini yayımlamaya başladı; gazete, Osmanlı basın tarihinin en uzun ömürlü ve etkili yayınlarından birisi oldu. Başlangıçta gazetenin tüm yazılarını kendisi yazıyordu. Zamanla gazetenin yazarları arasına giren Ahmet Cevdet, Hüseyin Rahmi, Ahmet Rasim gibi isimler, bu gazetenin sütunlarında meşhur oldular. 1879’da Matbaayı Amire’ye müdür olarak tayin edildi.

Şair Fitnat Hanım ile aşkı
Rodos sürgününden döndükten sonra Kabataş’ta yeni bir eve taşınan Ahmet Mithat Efendi, burada şair Fıtnat Hanım ile komşu olmuştu. Annesi Nefise Hanım’ın kardeşinin kızı olan Fıtnat Hanım ile aralarında doğan aşk, mektuplarla sürdürüldü. Mektuplaşmaları 1944 yılında kitaplaştı.

Beykoz’a Yerleşmesi
1880 yılında Beykoz bir çiftlik satın aldı. Ona ait araziden kaynayan suya “Sırmakeş” adını verdi ve şişeleyerek içme suyu satışı başlattı. Beykoz kıyısında bir yalı satın alarak sanat ve edebiyat çevrelerinden pek çok kişiyi bu yalıda ağırladı.

1884’te büyük kızı Mediha’yı Muallim Naci ile evlendirdi. Damadı Muallim Naci, 1883’te Tercüman-ı Hakikat’in edebiyat sayfasının yönetimini üstlendi. Ne var ki Ahmet Mithad eski edebiyat alışkanlıklarını savunan damadı ile görüş ayrılığına düştüğü için 2 yıl sonra onu gazeteden kovdu.
1888’de “Gümüş İmtiyaz Madalyası”, 1889’da “Bâlâ Rütbesi” ve ikinci dereceden “Mecidî” aldı. 1888’de Türkiye temsilcisi olarak Stockholm’daki VIII. Müsteşrikler Kongresi (Doğu Bilimleri Kongresi)’ne katıldı. Dönünce gözlemlerinden yola çıkarak “Avrupa’da Bir Cevelan” kitabını yayımladı.
1908’e kadar Tercüman-ı Hakikat’te roman, hikaye ve makaleler yazmayı sürdürdü.

Emekliliği
Yazar, II. Meşrutiyet döneminde yaş haddi nedeniyle emekliye ayrıldı. Yazıları eskisi gibi rağbet görmediği için yazı hayatından da çekildi[1]; Bakanlar Kurulu’nun özel kararıyla Darülfünun’da genel tarih, felsefe tarihi; Darülmuallimat’ta tarih ve eğitimbilim dersleri; Medreset-ül-Vaizin’de dinler tarihi dersleri verdi; ayrıca Darüşşafaka’da gönüllü olarak öğretmenlik yaptı. 28 Aralık 1912 tarihinde Darüşşafaka’da nöbetçi olduğu bir sırada kalp durmasından hayatını kaybetti. Fatih Camii Mezarlığı’na defnedildi.

Eserleri hakkında
Ölümüne dek ikiyüzden fazla eser yayımlayan Ahmet Mithat, Türk edebiyatının gerçek anlamda ilk popüler yazarıdır. En büyük arzusu kitap okuyan bir toplum yaratmak idi. Çoğunluğa hitap etmek, dertlerine tercüman olmak kaygısıyla çok sayıda eser verdi “kırk beygir gücünde yazı makinesi” olarak tanındı.

Eserlerinde Avrupa'nın bilim, sanayi ve çalışkanlığını överken Osmanlı toplumunun ahlaki değerlerinin korunması gerektiğini vurguladı. Genç yazarlara destek verdi, dilde sadeleşmeyi savundu, devlete ve dine itaatsizliği, tembelliği, müsrifliği, özentiliği eleştirdi. Ürünlerini daha çok öykü ve roman türünde vermiştir. Romancılığı ve öykücülüğü, halk öykücülüğünden Batı tarzı öykü ve romancılığına geçiş olarak kabul edilebilir. Ayrıca tiyatro alanında da çalışmalar yapmış, “Açıkbaş, Ahz-i Sar, Ziba” adlı kitaplarıyla dram ve operet türlerinde ürünler vermiştir.
Fransızca’dan yaptığı roman çevirileri, Batı yazınının ilk çeviri örneklerini oluşturur. Romanları, Namık Kemal, Şemseddin Sami ve Samipaşazade Sezai ile birlikte onu ilk Türk romancılar kuşağının bir üyesi yaptı.
Gazeteciliğin dışında tarih, coğrafya ve felsefeye ilgi duymuş; çoğunlukla Batı kaynaklarından yararlanarak kaleme aldığı bu eserleri hem kitap oylumunda, hem de fasikül olarak çıkarmıştır.
“Böyle bir hastalığa yakalanan kimse ne olur bilirsiniz ya. Günden güne sararır, solar, zayıflar. İşte Can da o hale geldi. Felatun Bey’in de demiş olduğu şekliyle havuç ve hatta pancar gibi olan o gürbüz İngiliz kızı, ayva gibi de değil, belki patates kadar renksiz oldu kaldı. Dudakları dertli koyunların akciğerleri gibi olmuştu. O mavi gözler çukurlaşıp köhne firuzeye dönmüştü.”
Ahmet Mithat Efendi
Sayfa 132 - Olympia Yayınları
Dünyada benim sevmediğim kimse var mıdır? Ben ki herkesin hakkımda güzel düşünmesine şiddetle ihtiyaç duymaktayım. Bundan dolayı da herkesi sevmeye mecburum.
Felâtun: ... Şu matmazeller için söylüyorum. Seni ağızlarından düşürmüyorlar da! Kadınlara çatmak da sana has bir başarı. Canına yandığım! Ben ne yapsam yaranamayacağım vesselam.
Râkım: Öyleyse ben size bir akıl vereyim.
Felâtun: Vallahi iyilik yapmış olursunuz.
Râkım: Ben kadınlara asla yaranmak arzusunda bulunmadığım için beni seviyorlar. Eğer siz de bu durumda olursanız daha çok başarıya ulaşabilirsiniz.
"Ah, bakmayı hiç istemiyorum. Çünkü yüzüne baktıkça, gönlüme karşı açtığım savaşta yenileceğimi hissediyorum. Ama ne çare ki, gözlerimi de sana bakmaktan alıkoyamıyorum."
Ahmet Mithat Efendi
Sayfa 89 - Akvaryum Yayınevi
Ömrümüz o kadar azdır ki, bu dünyada en zorlu ihtiyaçlara gereksinme duyduğumuz deneyimleri, kendi kendimiz kazanarak onlardan yararlanmaya ömrümüzün uzunluğu yetmez. Başkalarının yaşadıkları deneyimlere önem verirsek ve onları kabul edersek belki rahatça, serbestçe, namuslu olarak yaşamayı becerebiliriz.
Fikriniz hangi örneği tercih ediyorsa onu seçmekte özgürdür. Hiçbirini beğenmemekte yine özgürdür ya!
Nereden, nasıl başlayacağımı bilmiyorum. Doğalcı romana bir örnek olarak Müşahedat’ı yazdığını iddia eden Ahmet Mithat Efendi ki bence de öyle ama başlangıçta romantik romandan da izler vardı, başka türlü olduğunu iddia edenler de olmuş, okurken, araştırırken ilginç şeyler deneyimledim.
Dergâh Yayınlarından 2013 birinci baskıyı okudum ve anladığım kadarıyla ikinci baskı şimdilik yapılmamış, alışveriş sitelerinde tükendi yazıyor. Bu ayrıntıyı niçin veriyorum, Dergah Yayınları eseri sadeleştirmeden basmış ki, eserin kalitesi ve orijinalliği bakımdan özenli bir çalışma da yapmışlar ama ülkemin gerçekleri farklı olunca belki de bu sebepten ikinci baskıyı yapamadılar. Ne diyorum ben! Okurken yoruldum, yoruldum demek eseri beğenmedim, keyifle okumadım, sıkıldım manasında değil. Bilmediğim kelimeler, bilemediğim kelimeler, yayınevinin dipnotları ve sözlük arasında gidip gelmeler, bazı yerleri tekrar okumama sebebiyet veren durumlar… Yıl 1890, yıl 1920 de, yıl 1935 de, yıl 1940 da fark etmiyor… Yanlış bir şeyler var çok açık ortada… Atatürk’ün Gençliğe Hitabesini sadeleştirmek durumda kalmışız… Derinden üzüldüğüm için bu konuya girdim…
İşin bir başka boyutu Türk Dil Kurumu tarafından eser 2000 yılında basılıyor… Eee Cemil Meriç Ahmet Mithat Efendiye “tek kişilik akademi” diyor, Türk edebiyat tarihinde romancılığa yeni başlandığı zamanlarda, meddahlık kültürü ile yetişmiş bir topluma kitap okuma alışkanlığı kazandırmış, kendini sevdirmiş ve bu uğurda da bir sürü eser vermeye çalışmış bir yazar ki şöyle söyleniyor hakkında: “Gazeteci, hikaye ve roman yazarı, tarihçi, ilahiyatçı, felsefeci…O, bütün bu alanlarda ciltler dolusu eseri bulunan, edebiyattan coğrafyaya, müzikten dinler tarihine hemen her konuda kalem oynatmış ve okuyucularını her alandan haberdar etmek isteyen bir gazeteci, bir ansiklopedist hatta ilk öğretmen”
Ama değeri geç anlaşılanlardan… Ahmet Mithat Efendiden sonra yetişenler, onun romancılıktaki eksikliklerini görmüşler, iyi de onun eksiklerini görmek onu yok saymakla eş değer olur mu? Bir defa denemiş, yeni bir şeyler denemiş… İddia atmış ortaya doğalcı roman aynı zamanda şöyle de olmalıdır demiş, bu da yetmemiş onu göstermek için daha önce denenmediğini iddia ettiği şekilde Müşahedat’ı yazmış… Romanın yazılışını roman haline getiriyor, romanın yazılması esnasına roman kişilerini de katıyor ve romanın içine kendisi yazar Ahmet Mithat Efendi olarak karışıyor...
Hasan Ali Toptaş’ın en beğendiği eserlerin başında gelen 1759 yılında yayınlanmış “Tristram Shandy” de romanın yazılışını konu haline getirdiği söyleniyor. Ahmet Mithat Efendi’ni bu eserden haberi var mıydı bilmiyorum.
Özetle; Müşahedat türk romancılığının ilk yıllarında batıda denenmemiş bir şekilde yazım tekniği denenerek yazılması hadisesi ile büyük bir iştir.
Pek çok kez niyetlenip de okumaya yeltenemediğim bir kitap olmasına karşılık bir o kadar da merak ettiğim romandı kendileri. Kitap başlar başlamaz karakterler ve konu sizi olayların içine çekiyor.

Yanlış batılılaşma konusu Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinin ruhunu yansıtacak biçimde işlenmiş. Felatun Bey zengin, züppe bir tiplemedir. Yanlış batılılaşmayı temsil ediyor. Polini adındaki Fransız kadınına servetini harcıyor ve her şeyini kaybediyor. Rakım Efendi ise tam bir Osmanlı beyefendisi. O dönem aydınının ideal tipidir. Felatun Bey’in zıttına, doğru kararlar alarak zenginleşiyor ve aşkta da kazanıyor. İyi ile kötünün çarpışması sentezlenmiş, batılılaşmayı yanlış anlayanlar alaya alınmış.

Notre Dame’ın Kamburu eserinde Victor Hugo’nun yaptığı gibi Ahmet Mithat Efendi de sürekli araya girip konunun akışını bozmuş. Üstkurmacalık denilen bu olay, okuyucuyu konudan uzaklaştırır, romanın doğallığını bozar. Olayların bir kurgu olduğunu okuyucuya hissettirmek onu rahatsız eder. Üstkurmaca kulağa hoş gelmez.

Yine Notre Dame’ın Kamburu kitabında Quasimodo’ya (kambur) fazla yer verilmemesi gibi bu kitapta da Felatun Bey’e fazla yer verilmemiş. Halbuki Ahmet Mithat Efendi, romanın bir bölümünde, “Hikâyemizin yarısına ortak olan bir kişi.” demiş Felatun Bey için. Bu noktada kitabın ismi farklı olabilirdi diye düşünüyorum ya da: “Adam bırak şu zevk ve eğlence düşkününü be! O şımarığı bu hikâyeye hiç katmamalıydın bile.”
Tanzimat döneminde batililasmayi farklı yorumlayan alafranganin esiri batı beyi Felatun beyle alaturkanin çalışkan, olgun, ilim irfan sahibi Rakım efendi..Ahmet Mithat Rakım efendinin çevresindeki kızları efendiliği ile büyüledigini anlatırken ara sıra üçüncü kişi gibi araya girip tavsiye ve ikazlarda bulunması güzeldi.
Roman gayet güzeldi fakat bu dönem romanlarında genel olarak hikayenin bitişini beğenmiyorum(haddim olmayarak) daha iyi bitirilebilirmiydi acaba bu roman..daha fazlasını yorumlamak edebiyatçıların işi..
Yazarın yaşadığı dönemde “Batı’yı yanlış anlama, alafrangalaşan hayat, Doğu-Batı çatışması, yaşadığı toplumun kültürüne yabancılaşma, yozlaşma” teması en çok işlenen konudur. “Felatun Bey ile Râkım Efendi” de bu minvalde yazılmış bir roman.

Eserin isminde kullanılan “Bey” ve “Efendi” sözcükleri de anlaşılacağı gibi iki ucu temsil etmektedir. Batı’yı yanlış anlayan züppe “Bey” in karşısında özünden kopmayan gerçek bir münevver “Efendi”. Yalnız, burada Râkım Efendi’yi tam bir Osmanlı zannetmeyin. Gerektiğinde rakısını da içen, kölesine Fransızca eğitimi veren, piyano dersi aldıran, hatta tuttuğu piyano hocasıyla da gayrımeşru bir ilişki yaşayan ama her daim dürüst, çalışkan, taklitçi bir maymunluktan uzak, özverili, doğu edebiyatını da batı edebiyatını da iyi bilen bir münevver. Buradan hareketle Ahmet Mithat Efendi’nin medeniyet çatışmasına çözümü için orta bir yol diyebiliriz. Râkım Efendi’nin karşısındaki “Felatun Bey” namıdiğer “Platon” köksüz ve züppe bir tiptir. Yazar olumsuzun karşısına koyduğu olumlu tiple okuyucusuna mesajını iletmeyi hedeflemiştir.

Yaşadığı dönemde en önemli gazete olan “Tercüman-ı Hakikat”i çıkarmış Ahmet Mitat Efendi’nin dilde sadelikten yana olduğunun en önemli delili bu eserin sanki günümüz diliyle yazılmışçasına kolay okunurluğudur.

Keyifli okumalar...
İçinde yanlış batılaşmayi cok iyi konu edinmişolan bir kitap...
Felatun bey tamamıyla Türk usullerinden kopmuş geleneklerini unutmuş
tamamiyle batılasmayanları küçümseyen zengin bir insandır...
Rakım ise fakir ama Türk geleneklerini yaşamayı bilen bir insandır..
Felatun, bir kızın peşine takılarak bütün zenginliği harcar ve bitirir.
Ve memur parasıyla çalişir
Rakım ise evine aldığı cariye olan Canan ile evlenir vemutlu olur...
Batının “ahlaksızlığını” alan Felatun Bey ile “İlmini ve bilimini” alan Rakım efendinin abartılı didaktik maceraları.

Yazar ( Ölümünün bile üzerinden yüz küsur yıl geçmiş birinden “yazar” diye bahsettiğimde sanki lise arkadaşına hitap eden ergen saygısızlığı sergiliyormuşum gibi geldi bir an. Okul müdürüne naptın müdür demek gibi. Neyse bu meramımda da kifayetsiz kaldı cilveli kelimeler…) okuyucuya direkt olarak sesleniyor, bir şey anlatıyor sonra o şeyi neden anlattığını anlatıyor, bununla da kalmıyor, düşünmek gibi dünyanın en yorucu işini yapmayasın diye , sana anlaman gerekeni altını çize çize ayrıca anlatıyor.

Araba Sevdası romanını bu kitaptan daha önce okuyangillerdenseniz, Araba Sevdası’nın anti kahramanı Bihruz Bey ile bu kitaptaki Felatun Bey’in aynı kalıptan çıkmış olduğuna tanık olacaksınız.

Ancak anti kahramanımızın karşısında bu sefer; sütten çıkmış ak kaşık karakterine sahip, boynu bükük, tabi ki “fasfakir” , hem öksüz hemi de yetim, Küçük Emrah kadar olamasa da daha sonra hem maddi hem de statü olarak yükseklere çıkan Rakım Efendi var. ..

Ama yanında da şike var. Yazar bariz bir şekilde Rakım Efendi’yi anasının kuzusu gibi sevip överken; Felatun Bey’i, öyle bir karikatürize ediyor ki evlat olsa sevilmez sıfatının vücut almış haline çeviriyor, doymuyor, şeytanın yancısı gibi gösteriyor…

Hal buysa, kahpe feleğin düzeninde elden tek bir şey geliyor…Yazarı tarafından hor görülen, kendisine üvey evlat muamelesi yapılan, örselenen tüm “ Eflatun Bey”lere ve son olarak da tüm itirazı olanlara gelsin efenim...

https://www.youtube.com/watch?v=woRu3rz7wp0

( Bu yorumu şu şekilde de yazabilirdim. “Bu kitap 1875 yılında yazılmıştır nokta”. Açık büfe beğendiğinizi alın. Latife bir yana, zevk alarak değil ama, ülkemizde romanın gelişmesi açısından bir mihenk taşı olduğundan, saygıyla okunması gereken bir eser)
Felatun Bey ile Rakım Efendi, Tanzimat Dönemi yazarlarından Ahmet Mithat'ın döneminde yazdığı önemli bir eserdir. Kitapta,
alafrangalık ile alaturkalığı bu iki insan üzerinden sıkmayarak anlatmış. Batı'ya olan özentiliği Felatun Bey karakteriyle, geleneklere bağlılığı ise Rakım Efendi karakteri ile tasvir etmiş. Edebiyatımızdaki güzel eserlerden okumanızı öneririm
Ulviye Hanım nam-ı diğer Acem Ali Bey izlediği tiyatrolardan okuduğu romanlardan daha gerçek bir akışı görmek için komşusunu yeni icat edilen telefon aracılığıyla dinleme merakına kapılmıştır.Hâlbuki merakın gittikçe artması ve bazı yeni hallerin ortaya çıkması Ulviye'yi de bu hikayenin kahramanlarına dâhil etmiştir.Hem de en önemli kahramanlardan biri olup çıkmıştır.

Hikaye güzel bir genç kız olan Dürdane Hanım'ın çapkın biri olan Mergup Bey'e kör kütük aşık olmasıyla başlıyor.Dürdane Hanım hamile olmasına rağmen Mergup Bey onu sürekli oyalayarak evliliğe yanaşmaz ve başkalarıyla gönül eğlendirir.İşte tam da bu sıralarda Ulviye Hanım telefonla tüm yaşananlara şahit olur ve Mergup Bey'den Dürdane Hanım'a yapılanların intikamını almaya karar verir.Lakin bunu alışılmadık bir yol olan erkek kılığına girerek yapacaktır.O artık Ulviye değil Acem Ali Bey'dir.

Ahmet Mithat Efendi aslında çok klişe bir konuyu o kadar güzel sunmuşki hayran kaldım.Okurken binbir duyguyu yaşatıyor okuyucuda.Heleki finale doğru Sohbet Bey karakterinin adalet anlayışı ve olayın görünmeyen taraflarını görebilme yeteneği ayrıca bir hikaye konusu olabilirmiş.Eğer bugüne kadar Ahmet Mithat Efendi ile tanışmamışsanız umarım bu inceleme buna vesile olur.
Kitabı çok beğendim. Yazarın dilini de beğendim. İki adam; Rakım Efendi ile Felatun Bey. Doğunun iyi yanları ve batının kötü yanları bu iki adam üzerinden anlatılıyor. Rakım efendi işinde gücünde var gücüyle kendisini evine adamış Doğu adamı; Felatun bey babasından kalan mirası tiyatrocu kadına yedirip sıfırı tüketen batının adamı. Listenize ekleyin. Değecektir.
Ahmet Mithat'ın ince bir mizah anlayışına dayalı hoş bir üslubu var aslında. Ama çok konuşuyor. Aşırı rahat. Roman tekniğine dair hiçbir şeyi umursamıyor. ''Ya şimdi onu bırakın da size biraz şundan bahsedeyim'' diye alakasız bir konuya atlayabiliyor. Böyle davranması romanın nasıl yazılacağına dair bilgisizliğinden kaynaklı değil bence. Sadece umursamıyor. Kendine böyle bir tarz tutturmuş, Tanzimat aydınının çoğu gibi konuşmak istiyor, yüzyılların birikmiş suskunluğunu atmak istiyor. Anlattığı konuda da aynı şekilde bakabiliriz. Batıyı gayet iyi biliyor ama doğunun kendine has özelliklerine de tutkuyla bağlı. Batıyla barışık, asla kavga halinde değil ama kendi bildiği, alışkın olduğu tarzı terk etmek konusunda da bir baskı hissetmiyor üstünde. Kendine oldukça güvenen bir yapısı var. Eleştirisini de bunun üzerine kurmuş: Üzerinde baskı hisseden, alafrangalığa özenen, kendine güvensiz insanları yanlış buluyor. Bu yanlışlığı açıkça ortaya koyabilmek için de karşıtını oldukça karikatürize ediyor. Kimsenin hiçbir şekilde Felatun Bey ile özdeşlik kurmasına izin vermiyor -her ne kadar romanda bunun aksini iddia etse de-. Özdeşliği geçtim, ufacık bir sempatiyi bile çok görüyor.

Tanzimat romanındaki yanlış batılılaşma mefhuma aslında bir loser-winner kapışması gibi geliyor bana. Batılı olduğu iddia edilen ya da öyle zannedilen tipler hep beceriksiz, tembel, bilgisiz kişiler oluyor. İtiraz batılılaşmaya değil zaten. Bu romanlardan batılaşma karşıtlığı çıkarmak çok yanlış olur. Onda hiçbir soru işareti yok. Batılılaşma tek gerçek ve mecburi. Aslında aşırı servet tüketimi, har vurup harman savurma, tembellik vs eleştiriliyor. Aslında tipik aristokrasi eleştirisi. Tabi bu eleştiri büyük ve gizlenemez bir kinle yapılıyor. Bu kinin sebebi, Tanzimat döneminde kalemlerde çalışan aydınlar çoğu zaman aylıklarını eksiksiz ve zamanında alamazken, kimi paşa torunlarının yalılarda orada burda gününü gün etmesi olsa gerek. Reeldeki kızgınlığını kurguda çıkarıyor. Misal, Felatun Bey'i hiçbir kadın beğenmezken Rakım Bey'e erkek kadın herkes aşık. Her şeyin en iyisi o.

Batıda, aristokrasinin aşırı kibarlığını eleştiren o ilk dönem eserlerine benzetiyorum biraz, bizdeki bu romanları. Yani aslında batılılaşma iddiasındaki tipler, gelmekte olanı değil geçmekte olanı temsil ediyor. Kaybetmeye mahkumlar.

Yazarın biyografisi

Adı:
Ahmet Mithat Efendi
Tam adı:
Ahmet Midhat Efendi
Unvan:
Türk Yazar, Gazeteci ve Yayıncı
Doğum:
Tophane, İstanbul, 1844
Ölüm:
İstanbul, 28 Aralık 1912
Ahmet Mithat (d. 1844; Tophane, İstanbul - ö. 28 Aralık 1912, İstanbul), Türk yazar, gazeteci ve yayıncı. Tanzimat dönemi yazarlarındandır. Türk edebiyatının gerçek anlamda ilk popüler yazarıdır. 1878'de çıkarmaya başladığı ve yayın hayatını 1921'e kadar sürdürmüş olan Tercüman-ı Hakikat gazetesi Osmanlı basın tarihinin en uzun ömürlü ve etkili yayınlarından biri olmuştur.

Yaşamı
1844 yılında İstanbul’un Tophane semtinde dünyaya geldi. Babası Bezci Süleyman Ağa, annesi bekar çamaşırı diken Nefise Hanım idi.[1] Annesinin ilk evliliğinden olma Hafız İbrahim adlı bir ağabeyi ve Halime, Şerife, İsmet ve Şerife adlı kardeşleri vardır.

6-7 yaşlarında iken babasını kaybetti ve ailesi büyük geçim zorluğuna düştü. Ailesi ile beraber ağabeyi Hafız Ağa’nın kaza müdürü olarak görev yaptığı Vidin’e gitti ve bir mahalle mektebinde öğrenim görmeye başladı. Ertesi yıl İstanbul’a dönerek öğrenimine Tophane Sıbyan Mektebi’nde devam etti. 1857-1861 yıllarında Mısır Çarşısı’nda bir aktar dükkânında çırak olarak çalıştı.

1861’de ağabeyinin yeniden Vidin Kasabası’na atanmasıyla Vidin’e, Mithat Paşa’nın ağabeyini yanına aldırması üzerine Niş kasabasına gitti ve 1864 yılında üç yıllık Niş Rüştiyesini bitirdi.

Memuriyet Yaşamı
Mithat Paşa’nın Tuna Valisi olarak atanıp ağabeyini vilayet merkezi Rusçuk’a getirtmesinden sonra kendisi de Rusçuk’ta bir devlet dairesine memur olarak atandı. Memuriyetini sürdürürken bir yandan da Arapça, Farsça ve Fransızcasını ilerlettiği için kendisini takdir eden Mithat Paşa ona kendi ismini verdi. Böylece asıl adı olan “Ahmet”'in yanına “Mithat” da eklenerek, bu şekilde anılmaya başladı.

Bu dönemde memuriyet görevlerine ilave olarak Teşkilat Kanunu gereği çıkartılan Tuna Gazetesi’nin yazıişlerinde yardımcılık yapmaktaydı.
1866’da ağabeyinin yanında tercümanlık göreviyle gittiği Sofya'da ailesinin isteği üzerine evlendirildi. Kısa süre sonra Rusçuk’a dönerek çeşitli işlerde çalıştı. 1868’de Tuna Gazetesi’nde yazar olarak göreve başladı, gazetenin başyazarı oldu. Bu dönemde tanıştığı Muhacirin Komisyonu (Göçmen Komisyonu) başkanlığını yapmakta olan Şakir Bey’in evinde uzun süre konuk olan Ahmet Mithat, onun zengin kitaplığından yararlandı, Şakir Bey’in Romanyalı bir müzisyen olan eşi sayesinde ilk defa Batı sanatı ile tanıştı.

Bağdat yılları
Şura-yı Devlet Reisi olan Mithat Paşa 1869 yılında Bağdat Valiliği'ne tayin olduğunda Şakir Paşa’yı da merkez mutasarrıfı olarak Bağdat’ta görevlendirmesi üzerine Ahmet Mithat, onunla birlikte Bağdat’a gitmek istedi. Bu isteğini kabul eden Mithat Paşa kendisini bir matbaa kurmakla görevlendirdi ve çıkartılacak olan “Zevra” adlı gazetenin başına geçirdi.
Bağdat yolculuğu sırasında ressam Osman Hamdi Bey ile tanışmıştı. Osman Hamdi ile dostluğu sayesinde Batı kültürünü tanımaya başladı. Bağdat’ta bulunduğu sırada Muhammed Zuhavi ve yarı derviş bir kişi olan Şirazlı Muhammed Bakır Can Muattar ile tanışıklığı onun kültürünü genişletti, öğrenme hırsını kamçıladı.

Bağdat'ta hem gazete yönetmenliği yaparken hem de sanat okulu öğrencileri için fen bilgileri kitabı hazırladı. Kitabı Maarif Nezareti’nin yarışmasında ödül kazanıp ders kitabı olarak okutuldu. Devrin Maarif Nazırı Saffet Paşa ile yazışmaları onda İstanbul’a dönme isteği doğurdu.

Yayıncılık ve yazarlık
Basra mutasarrıfı (valisi) olan ağabeyi Hafız İbrahim’in ölümü üzerine 1871 yılında görevinden istifa eden Ahmet Mithat, İstanbul'a dönüp ailesinin geçim yükünü üstlendi. “Ceride-i Askeriye” ve “Basiret” Gazetelerinde çalıştı gibi matbaahanesini de kurup eserlerini bastı. İlk önce kendi evinin altında kurduğu matbaayı kısa süre sonra Eminönü’nde kiraladığı bir odaya taşıdı.[1] Edebiyatımızın ilk hikâye koleksiyonu olan “Letaif-i Rivayat” adlı eseri kaleme aldı. “Letâif-i Rivayat”, “Kıssadan Hisse” ve “Hace-i Evvel” isimli eserlerini kaleme aldı, bu eserlerin satışıyla geçimini temine çalıştı İlk sayıda kapatılan “Devir” ve 13. Sayıda kapatılan “Bedir” Gazetelerinin ardından “Dağarcık” adlı dergiyi çıkardı.

Bu dönemde Genç Osmanlılar ile ilişki kuran Ahmet Mithat, Ebüzziya Tevfik aracılığıyla Namık Kemal ile tanıştı. Kendi bastığı eserlerinin yanı sıra gazetelerde de yazıları yayımlandı. Namık Kemal'in yayınlamaya başladığı "İbret" gazetesinin sürekli yazarları arasına girdi. 1873 yılında kendine ait Dağarcık mecmuasında yazdığı yazılar ve Yeni Osmanlılar'la yakınlığı nedeni ile tepki çekti. Özellikle mecmuanın 4. Sayısında yayınladığı “Duvardan Bir Seda” adlı makalesi nedeniyle dinsizlikle suçlandı. Namık Kemal’in Vatan Yahut Silistre oyununun yarattığı hava içinde Gedikpaşa Tiyatrosu’nda iken 6 Nisan 1873’te Ebüzziya Tevfik ile birlikte Rodos'a sürüldü.

Rodos sürgünü
38 ay süren sürgün sırasında çok sayıda eser yayınladı, Rodoslu çocuklara ders verdi, “Medreseyi Süleymaniye” adlı bir ilkokul açtı. En üretken dönemlerinden birini yaşayan yazar, “Hasan Mellah”, “Hüseyin Fellah” ve “Dünyaya Yeniden Geliş ya da İstanbul’da Neler Olmuş” gibi önemli eserlerini burada yazdı. İstanbul’da çıkan “Kırkambar” dergisi’ne yazılar gönderdi. Abdülaziz'in vefat etmesi ve V. Murat ’ın başa geçmesiyle çıkan genel af sonucu İstanbul'a geri dönmesine izin verildi.

Sürgün sonrası
İstanbul’a döndükten sonra gazetecilik, yayıncılık ve romancılığa ağırlık verdi. İstanbul’a dönüşünden 15 gün sonra “İttihad” adlı gazeteyi çıkardı. Vakit gazetesinde yazar (1877), Takvim-i Vakayi'de müdür oldu (1878). Bu dönemde yazdığı ve sürgüne kadarki hayatı ile sürgün yıllarını anlattığı “Menfa” adlı eserinde Yeni Osmanlılar'ı eleştirdi; “Üss-i İnkılab” adlı eserinde de II.Abdülhamid'in siyasetini överek yeni sultanın gözüne girdi.

Tercüman-ı Hakikat Gazetesi
27 Haziran 1878'de Osmanlı sarayının desteği ile Tercüman-ı Hakikat gazetesini yayımlamaya başladı; gazete, Osmanlı basın tarihinin en uzun ömürlü ve etkili yayınlarından birisi oldu. Başlangıçta gazetenin tüm yazılarını kendisi yazıyordu. Zamanla gazetenin yazarları arasına giren Ahmet Cevdet, Hüseyin Rahmi, Ahmet Rasim gibi isimler, bu gazetenin sütunlarında meşhur oldular. 1879’da Matbaayı Amire’ye müdür olarak tayin edildi.

Şair Fitnat Hanım ile aşkı
Rodos sürgününden döndükten sonra Kabataş’ta yeni bir eve taşınan Ahmet Mithat Efendi, burada şair Fıtnat Hanım ile komşu olmuştu. Annesi Nefise Hanım’ın kardeşinin kızı olan Fıtnat Hanım ile aralarında doğan aşk, mektuplarla sürdürüldü. Mektuplaşmaları 1944 yılında kitaplaştı.

Beykoz’a Yerleşmesi
1880 yılında Beykoz bir çiftlik satın aldı. Ona ait araziden kaynayan suya “Sırmakeş” adını verdi ve şişeleyerek içme suyu satışı başlattı. Beykoz kıyısında bir yalı satın alarak sanat ve edebiyat çevrelerinden pek çok kişiyi bu yalıda ağırladı.

1884’te büyük kızı Mediha’yı Muallim Naci ile evlendirdi. Damadı Muallim Naci, 1883’te Tercüman-ı Hakikat’in edebiyat sayfasının yönetimini üstlendi. Ne var ki Ahmet Mithad eski edebiyat alışkanlıklarını savunan damadı ile görüş ayrılığına düştüğü için 2 yıl sonra onu gazeteden kovdu.
1888’de “Gümüş İmtiyaz Madalyası”, 1889’da “Bâlâ Rütbesi” ve ikinci dereceden “Mecidî” aldı. 1888’de Türkiye temsilcisi olarak Stockholm’daki VIII. Müsteşrikler Kongresi (Doğu Bilimleri Kongresi)’ne katıldı. Dönünce gözlemlerinden yola çıkarak “Avrupa’da Bir Cevelan” kitabını yayımladı.
1908’e kadar Tercüman-ı Hakikat’te roman, hikaye ve makaleler yazmayı sürdürdü.

Emekliliği
Yazar, II. Meşrutiyet döneminde yaş haddi nedeniyle emekliye ayrıldı. Yazıları eskisi gibi rağbet görmediği için yazı hayatından da çekildi[1]; Bakanlar Kurulu’nun özel kararıyla Darülfünun’da genel tarih, felsefe tarihi; Darülmuallimat’ta tarih ve eğitimbilim dersleri; Medreset-ül-Vaizin’de dinler tarihi dersleri verdi; ayrıca Darüşşafaka’da gönüllü olarak öğretmenlik yaptı. 28 Aralık 1912 tarihinde Darüşşafaka’da nöbetçi olduğu bir sırada kalp durmasından hayatını kaybetti. Fatih Camii Mezarlığı’na defnedildi.

Eserleri hakkında
Ölümüne dek ikiyüzden fazla eser yayımlayan Ahmet Mithat, Türk edebiyatının gerçek anlamda ilk popüler yazarıdır. En büyük arzusu kitap okuyan bir toplum yaratmak idi. Çoğunluğa hitap etmek, dertlerine tercüman olmak kaygısıyla çok sayıda eser verdi “kırk beygir gücünde yazı makinesi” olarak tanındı.

Eserlerinde Avrupa'nın bilim, sanayi ve çalışkanlığını överken Osmanlı toplumunun ahlaki değerlerinin korunması gerektiğini vurguladı. Genç yazarlara destek verdi, dilde sadeleşmeyi savundu, devlete ve dine itaatsizliği, tembelliği, müsrifliği, özentiliği eleştirdi. Ürünlerini daha çok öykü ve roman türünde vermiştir. Romancılığı ve öykücülüğü, halk öykücülüğünden Batı tarzı öykü ve romancılığına geçiş olarak kabul edilebilir. Ayrıca tiyatro alanında da çalışmalar yapmış, “Açıkbaş, Ahz-i Sar, Ziba” adlı kitaplarıyla dram ve operet türlerinde ürünler vermiştir.
Fransızca’dan yaptığı roman çevirileri, Batı yazınının ilk çeviri örneklerini oluşturur. Romanları, Namık Kemal, Şemseddin Sami ve Samipaşazade Sezai ile birlikte onu ilk Türk romancılar kuşağının bir üyesi yaptı.
Gazeteciliğin dışında tarih, coğrafya ve felsefeye ilgi duymuş; çoğunlukla Batı kaynaklarından yararlanarak kaleme aldığı bu eserleri hem kitap oylumunda, hem de fasikül olarak çıkarmıştır.

Yazar istatistikleri

  • 180 okur beğendi.
  • 2.910 okur okudu.
  • 36 okur okuyor.
  • 874 okur okuyacak.
  • 25 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları