Ahmet Erhan

Ahmet Erhan

9.3/10
195 Kişi
·
424
Okunma
·
216
Beğeni
·
12.654
Gösterim
Adı:
Ahmet Erhan
Tam adı:
Erhan Bozkurt
Unvan:
Türk Şair, Yazar
Doğum:
Ankara, Türkiye, 8 Şubat 1958
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 4 Ağustos 2013
8 Şubat 1958’de Ankara’da dünyaya geldi. Mersin’li bir ailenin, dört kızın ardından doğan beşinci çocuğudur. Babanın işleri nedeniyle Ankara’dan göç edilmiş ve bunun üzerine çocukluğuyla ilkgençliği Mersin ve Adana’da geçmiştir. Babasının emekliye ayrılmasıyla yeniden Ankara’ya dönerler.

Çeşitli nedenlerle kısa bir süre ara verdiği lise öğrenimini Akşam Lisesi’nde tamamladı. Ardından Gazi Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. Ankara’nın özel öğretim kurumlarında Türkçe-Edebiyat öğretmenliği yaptı.

Hayatının büyük bir bölümünü Ankara’da geçiren şair, 'Ankara-İstanbul Karatreni' kitabında anlaşılabilen nedenlerle, 2001 yılında İstanbul’a yerleşti.

Adana Demirspor Genç Takımı'nda futbol oynadı. O yıllarda geçirdiği ağır sakatlık döneminde şiir yazmaya başladı. 1976’da Militan dergisinde topluca yayınlanan şiirleriyle dikkat çekti. 1980 öncesi ve sonrasında ülke gençliğinin yaşadığı dramı, içerden bir ses olarak, o dönemlerde oldukça yaygın olan slogancılığa kaçmadan, kendine özgü diliyle yazması şiirini özel kıldı. Lirizm zenginlikleri ve ironiyle harmanladığı “şimdiki zamanın duygu resmi” olarak tarif edebileceğimiz söyleyişini, neredeyse otuz yıldır sürdürüyor.

Ahmet Erhan pek çok çevrede hala ilk kitaplarıyla hatırlanmasına ve bilinmesine rağmen, şiir serüvenini yaşanan zamanla atbaşı götürmekte ve çok genç yaştaki okuyucuları tarafından da ilgiyle takip edilmekte.

Cahit Külebi, 1982 tarihli bir söyleşisinde kendisi için “şaşırtıcı bir olgu” tabirini kullanmıştı. Ahmet Erhan, şiirleriyle hala kendisini izleyenleri şaşırtmaya devam ediyor.

ESERLERİ
Alacakaranlıktaki Ülke. İlk basımı Mart 1981'de Yeni Türkü Şiir Yayınları, İlk Eserler Dizisi'nden çıkan bu kitap, şair henüz 23 yaşındayken 1981 Behçet Necatigil Ödülü'ne değer bulunmuştur. Kitabın ikinci basımı bir yıl sonra şairin yeni kitaplarıyla birlikte Lir Yayınları'ndan çıkar. Kitabın tekrar basımları sonraki yıllarda da farklı yayınevlerinden devam etmiş ve etmektedir.

Yaşamın Ufuk Çizgisi, Nisan 1982, Lir Yayınları, Türk Yazarları Dizisi.

Akdeniz Lirikleri, Nisan 1982, Lir Yayınları, Türk Yazarları Dizisi.

Kuş Kanadı Kalem Olsa, 1984, Can Yayınları. Bu kitapta daha önce yayınlanan 'Alacakaranlıktaki Ülke', 'Yaşamın Ufuk Çizgisi', 'Akdeniz Lirikleri'nin yanı sıra, sonraki yıllarda Bilgi Yayınevi'nden ayrı kitaplar halinde çıkacak olan 'Sevda Şiirleri', ' Zeytin Ağacı', 'Ateşi Çalmayı Deneyenler İçin' toplamları yer almaktadır.

Ölüm Nedeni Bilinmiyor, 1988, Can Yayınları.

Deniz Unutma Adını, Ocak 1992, Bilgi Yayınevi. 1992 Yunus Nadi Şiir Ödülü'ne değer bulunmuştur.

Öteki Şiirler 1976 - 1991, Ekim 1993, Bilgi Yayınevi.

Çağdaş Yenilgiler Ansiklopedisi, Ekim 1997, Bilgi Yayınevi. 1998 Cemal Süreya Şiir Ödülü'ne değer bulunmuştur.

Köpek Yılları, Temmuz 1998, Bilgi Yayınevi. Yayınlanmış tek öykü kitabıdır.

Resimli 'Ahmetler' Tarihi, Şubat 2001, Bilgi Yayınevi. Şairin daha önce hiçbir dergide yayınlamadığı 'Türkiye Ayağa Kalk' adlı şiir toplamı da bu kitapla ilk kez okuyucuya sunulur.

Ankara-İstanbul Karatreni, Ağustos 2001, Everest Yayınları. Şairin çeşitli dergilerde yer alan denemelerini, Ankara-İstanbul Karatrenine binip İstanbul'a göç ettiği Nisan 2001'i takip eden Ağustos'ta yayınlaması oldukça önemlidir. Şehrine vedası olarak adlandırabileceğimiz 'Daüssıla' şiiri de bunun önemini çizmek istercesine kitapta yer almaktadır.

Bugün De Ölmedim Anne, Toplu Şiirler 1, Eylül 2001, Everest Yayınları. Toplu Şiirlerinin bu ilk cildinde 'Alacakaranlıktaki Ülke', 'Yaşamın Ufuk Çizgisi', 'Akdeniz Lirikleri' toplamları yeniden okuyucuyla buluşmuş olup, Toplu Şiirler 2. ve 3. ciltlerinin yayınlanmaları beklenmektedir.

Ne Balık Ne De Kuş, Mayıs 2002, Everest Yayınları.

Kaybolmuş Bir Köpek İlanı, Ekim 2003, Everest Yayınları. Şair bu kitabıyla 2004 yılında ikinci kez Yunus Nadi Şiir Ödülü'ne değer bulundu.

Şehirde Bir Yılkı Atı, Ekim 2005, Everest Yayınları.
2006 yılı TTB Behçet Aysan Şiir Ödülü bu kitapla Ahmet Erhan'a verildi

Buz Üstünde Yürür Gibi, Seçme Şiirler, Haziran 2006, Everest Yayınları.

Sahibinden Satılık, Nisan 2008, Everest Yayınları

Ayrıca 'Kara Köpekli Adam' (roman) ve 'Anne Bu Şiiri Senin İçin Yazdım' (şiir) adlarıyla Bilgi Yayınevi tarafından basılan ve ne yazık ki tükendiğinden şu anda satışta bulunmayan çocuk kitapları bulunmaktadır.

Şair yukarda sözü edilen kitaplarına verilen ödüller dışında yaşamı ve tüm eserleriyle 1999 yılında Halil Kocagöz ve 2005 yılında Dionysos Şiir Ödüllerine değer bulunmuştur.
Yağmurlar yağardı uzun uzun.
Göğü senin saçlarında koklardım.
Garip, örneğin güneşin doğuşunu senin yüzünde izlemek gibi garip alışkanlıklarım vardı.
O zamanlar henüz çözülmemişti dünyanın bütün sırları.
Bu kadar kolay değildi yadsımak.
Sen kollarımda bir ırmak gibi akmayı benimsedin; hep öyle kalmayı.
Bense ırmakların denizlere, okyanuslara taşındığına inanırdım - hala inanırım. Bilirsin, bir tek yağmur damlasında bile boğulmaktır benim tek ayrıcalığım.

Sana hiç kullanılmamış sıfatlar yakıştırırdım; şimdi bütün sıfatların ötesinde sevdiğim sevgili.
Bedenini bir dünya olarak dolaştığım, dağları, uçurumlarıyla sarıp sarmaladığım.
Nerdesin şimdi?
Neden yoksun ki?
Uzun upuzun bir yağmur yağıyor yaşamı boyunca insanın.
Yüzeyde kalan her şeyi alıp götürmek, derindeki duyguları beslemek için.
Yağmur benim adıma yirmi dört yıl, üç ay altı saattir yağıyor ve nerde dinecek bilmiyorum artık.
Sen bu yağmurun neresindesin?
Bütün unutmaları denedim, sonsuza dek anımsayacak kadar.

Sevgilim, hep var olan yitikliğim benim.
Yakılan kitapların dumanları tüterdi bacalardan.
Ben yanan her sözcüğe tek tek gözyaşı döktüm.
Uzun sayılabilecek bir incelemenin ilk satırındayım... Ahmet Erhan için inceleme yazmak benim için fazlasıyla zor. Ne yazsam eksik kalacak, biliyorum. “Yazsam olmuyor, yazmasam olmaz” yani. Darılmaca gücenmece olmasın diye belirtmek istiyorum. Yazacaklarım daha çok benim Ahmet Erhan’la olan hikayemdir. Dileyen okumayı burada bırakabilir.

 

“Her şey bir acının bilincine varmakla başladı ” (s.89 burada gömülüdür 1. Cilt)

Herkes gibi bir sürü insan tanıdım ben de, otuzuma son sürat tırmandığım şu ana kadar, bir dünya kitap, bir dünya şiir okudum. İnsanlardan kaçıp kitaplara sığındım ya da kitapları insanlardan daha çok sevdim gibi aforizmalara hiç girmeyeceğim merak etmeyin. Zira hep şiiri daha çok sevdim. Buna ilintili olarak elbette insanı çok sevdim. Bunu Metin Abi’den (Altıok) öğrendim. Tam da dediği gibi: Şiir, insanları sevmeye yaradı.

 

Hiç unutmuyorum, sene doksandört ve yaz ayları, yaşım henüz çocuk... Hayatında ilk kez gittiği hastane dönüşünde babam kısacık bir cümle etti: “İçimde bir ağrı dolanıyor.”

Babamın içinde dolanan o ağrı o an itibariyle benim içimde de voltaya çıktı. Kolay mı? Hayatımın kahramanının canı yanarken ben rahat edebilir miydim? Edemedim. Birkaç gün içinde babamı tedavisi için başka bir şehre götürdüler. Tabi kimse durumun vehametinden haberdar olmadığı için beni ya da kardeşlerimden herhangi birini babamın yanına götürmedi. Yaşımız itibariyle belki biz durumu kavrayamayabilirdik ancak en azından babam için bir şeyler ifade ederdi. Elbette kızamıyorum kimseye. Herkesin, babamın iyileşerek döneceğine  dair sonsuz bir inanç beslediğine inandım hep çünkü aksi bir durum en başta babama yakışmazdı. Neticede, babamın içinde dolanan o ağrı birkaç ay içinde babamı bizden aldı kendine sakladı. Hali hazırda birkaç ay göremediğim babamı dünya gözüyle bir daha da göremedim. Babam başka bir şehre gittiğinde mevsim yazdı, dönmediğinde ise henüz sonbahar. Bu yüzden hiç sevmedim haziranı temmuzu ağustosu eylülü ekimi kasımı. Sonrası hep kış... Kendi sesinden en net şekilde hatırladığım o kısacık cümle kaldı geride, köy evinde bir soba yanında boş bir çay bardağını tuttuğu bir fotoğraf, bir de annemin terliğinden kaçıp sığınıp saklandığım kucağının sıcaklığı...Hiç unutmadım ben o cümleyi. Duyduğum günden bu yana bir acı dolanır içimde, başucu acımdır bu benim...

Şiire ilgimin başladığı ortaokul yıllarımda kulağıma çalınan bir şiir bir adamla tanıştırdı beni. “Bugün de ölmedim anne” diyordu Ahmet Kaya. Sordum soruşturdum Ahmet Erhan diye bir adam çıktı karşıma. Birkaç şiirini okudum ilkin. Birinde “Bugün de ölmedim anne” diyen Ahmet Erhan, diğerinde “Bugün oturdum ölümü düşündüm” diyordu... Ölümü erkence tanımış biri olarak şiirleri beni içine almıştı. Sanırım sonraki yıl gittiğim bir kütüphanede, hani şu sebebini bir türlü anlamadığımız şekilde asabi abilerin görevli olduğu kütüphanelerden birinde tesadüfen karşılaştığım bir kitabı kucakladım. Kapağı her ne kadar beni ürkütse de o zaman, ben şairi referans aldım. 1993 basımı “Sevda Şiirleri/Zeytin Ağacı” kitabı. Hiç abartmıyorum bir süre soluksuz okudum ta ki “bir baba için” şiirine gelene kadar. Bunu orada yapamayacağımı biliyordum. Yanlış hatırlamıyorsam kimliğimi bırakıp kitabı aldım. Baktım ki, bendeki yaranın aynısı Ahmet Erhan’da var. Yaradaş olduk ve bir daha da ayrılmadık. Şöyle diyordu şiirinde:

“Senin ölümün baba, bende
Bir anafora kapılarak
 Yeniden doğuma dönüşüyor
 Köklerini toprak altında saklama
Baba, oğlun daha yaşıyor...”
 (s.246, burada gömülüdür 1. Cilt)

 

Asıl adı Erhan Bozkurt’tur şairin. Ahmet adını yarasından yani babası Ahmet İzzet Bey’den alır. Bozkurt soyadını ise davasına kurban verir. Neticede Ahmet Erhan olur. Nedir ki bu adamın davası? Davası memlekettir, ‘Alacakaranlıktaki Ülke’sidir. Nitekim Ahmet Erhan diye bir gerçeği ortaya koyan kitabı da budur.
(s.13 burada gömülüdür  1. Cilt)

Ağlamamak için paltosunun yakasını ısırarak marşlar söyleyen bir devrimcidir. Hepsinden önemlisi o bir mağluptur. Yenilmeyi en iyi o bilir. 12 Eylül faşist darbesinde yenilir ilkin, sonra Sivas’ta, Maraş’ta  defalarca yenilir. Bu sebepledir ki, çağdaşı olan bütün mağlupların ansiklopedisini yazmıştır.
(s.139 burada gömülüdür 2. Cilt)

En yakın dostlarından Behçet Aysan’ın Sivas’taki hazin ölümü onda kapanması mümkün olmayan yaralar açmıştır. Sivas’taki en büyük yenilgisi bu olmuştur. Fakat Sivas’taki yenilgisi bununla sınırlı kalmayacak ve 32 kez daha yenilecektir. Behçet Aysan’ın ölümü üzerine o’na ithafen yazdığı  ‘son düello’sunda şöyle der:

“Kaybettim ömrümün son düellosunda
Şimdi ayağımın altından kayıyor dünya
 Gökyüzü aklıma bir kefen oluyor
Cunda’daki mezarlığa, selvilerin altına gömün beni
Buna dayanamam, bu yalnızlığa”

 (s.209 burada gömülüdür 2.Cilt)

 

Ahmet Erhan şiiri de yenilgiler silsilesidir. Tekilliğe yenilir zamanla, nihilizme yenilir ya da evrilir. Ancak lirizminden hiçbir şey yitirmez. Şiir marjinallikten uzak, tam aksine oldukça yalındır. Bu yalınlıkla özgün olabilmek ve özgün kalabilmek de her babayiğidin harcı değildir. Ahmet Erhan; şiirin, ‘hayat çizgisi’nden uzaklaşmaması gerektiğine inanır ve hayat çizgisinde şiirler yazar ömrü boyunca. Hayat varsa elbet ölüm de olacaktır. Bu sebeple hemen bütün şiirleri ölüme dayanır. Gerek hayatla gerekse de ölümle hep büyük hesaplaşmaları olmuştur. Tahmin edeceğiniz üzere hemen hepsinde mağlup olmuştur. Pavese’den Yasenin’e, Atilla Jozsef’ten Mayakovski’ye, sevdiği bütün şairler intihar etmiştir mesela. Bunca intihara karşın intiharı da düşünmüştür elbette. Neticede deliliğinin çimentosu Mayakovski’den gelir ve onun yöntemini düşünür.

“Mutfakta şiir yazmaktan bıktım, her şeyden bıktım
7.65 Magnum satılık, yazıyor küçük ilanlarda
Bir silahım olsa, ne güzel kendimden soyunurdum.”

 (s.145 burada gömülüdür 2.Cilt)

 

Yalnız Pavese’yi, Mayakovski’yi, Jozsef’i, Yasenin’i sevmez tabii ki. İnsanları sever. Nazım’ı sever, Altıok Metin’i sever, Turgut Uyar’ı, Cemal Süreya’yı, Ahmed Arif’i , Edip Cansever’i sever. Oğlu Deniz’i bir başka sever. Ülkesini çok sever. Ülkesinin çelişkilerini bile sever hatta yalnızca bu çelişkilerin tek başına dahi şiirin sebebi olduğuna inanır. En çok da babasını sever. Babasının mirası alkolü de sever. Bayrağı babasından alıp meyhanelere koşması da, 3 bardak Tuborg’la karaciğerini sıvazlaması da bundandır.
Bir bar taburesi üstünde babasının öldüğü yaştayken hem sarhoş hem de yastadır. O günden karşı kıyılara yelken açtığı güne kadar da babasından fazla yaşamasının mahçubiyetini yaşamıştır. Neticede ellibeşinde ilk olarak babasına sonra da dostlarına kavuşmuştur.
Geriye ne mi bıraktı? Yalnızlığını bıraktı bana, hüznünü, acısını, yenilgilerini ve boğulmalarını da. Üç beş şiiri de kaldı geride, bir de sıcacık gülüşü asılı kaldı semada. Babam gibi...

 

“Bitiriyorum burada

Artık hiçbir şey sorma.”

 (s.82 1. Cilt)
Burada gömülüdür.  https://i.resimyukle.xyz/7cfPay.jpg işte tam burada. Şair Ahmed Arif 'in oğlu Filinta Arif'in yaptığı bu mezarda. Akdeniz'in oğlu gemisine binip sonsuz bir diyara yelken açmış ve keşke mezardan çıkartıp ona bir sürü şiir yazdırtabilsem diyen bir ben bırakmıştır geride.

Sevgili Ahmet Erhan 'daşım Mete Özgür 'ün bir zamanlar kalbini çok feci kırdım. Bu sebeple hediye aldığı bu kitabı 4 ay elinde tuttuğu, kutupta yaz gibi bu kitaba hasret bıraktığı ve sonunda ağlayıp sızlamalarıma dayanamayıp tek cildini gönderdiği için kendisine teşekkürlerimi ve özürlerimi bir arada sunuyorum. İkinci cildi erken göndermesi için şimdiden ağlamaya, ayrıca yazması 6 hafta süren incelemeye başlıyorum.

Bugüne kadar okumuş olduğum yaklaşık 400 şiir kitabından 1970 1980 kuşağı şairlerinin daha acı dolu, daha çaresiz şiirler yazdığını söyleyebilirim. Çünkü toplumumuz ideolojik nedenler yüzünden en çok o dönemde acı çekti, hüsrana uğradı, işkence gördü, 650000 kişi hapse girdi. Sadece kaydı belli olan 464 kişi işkenceden öldü. 50 kişi idam edildi.

O kanlı kavganın etkileri yaşayanlar üzerinde hala derinden hissedilir. O dönemde şiddet ve korkuya dayalı izlenen politika ve bastırma Ahmet Erhanın söylediği gibi resmen ülkemizin göğünü kararttı. İdealist gençler, adalet yokluğu nedeniyle öfkelenip isyan edince geri dönemeyecek şekilde kayboldular hayattan. Bu sebeple bu ağır yükün o dönemin şairlerini daha çok etkilemesi olağan bir durum.

Ahmet Erhan bu acılı kuşak şairlerinin önemli bir temsilcisidir. Onun şiirleri genel olarak acı, umutsuzluk barındırır ve sürekli ölümü düşündürür. Tüm kitaplarındaki genel tema; ölüm, acı, yalnızlık ve hiçliktir. Ülkenin acılı durumu her kitabında yer yer kendini göstermiştir.
Arasıra mutlu olduğunu belirtse de sadece birkaç dize ile sınırlı kalan bir duygu olmuştur Ahmet Erhan için mutluluk. 

Bireysel ilişki biçimlerinde sıklıkla baba, ayrı olduğu için sürekli acı çektiği bir sevgili ve sevgiliyle ortak kullandığı bir anne karakteri kullanmıştır şiirlerinde ve bu durum oldukça dikkat çekici dizelere sahiptir.

"Bir sevgilinin yüzü sızar gecenin karanlık duvarından
Benim ol ve beni bir gecede yeniden doğur derim ona
Mezarım ve beşiğim olsun rahmin
Bir gecede sevgilim
Sabahında yine anam ol." 

Genelde duygusal olarak her dara düştüğünde anne karışımı sevgiliyi kullanmış. Çoğunlukla doğduğuna pişman olmuş bu durumu şu dizelerle dile getirmiştir.

"Rahmini çarşafla örttüm
Beni bir daha doğurmayasın diye"

Her daim kötü berbat bir adam olduğunu vurgulamasının yanında bazen iyi bir insan olduğunu, annesini sevdiğini de belirtmiştir ancak asıl isyanını, öfkesini ve aynı zamanda sevgisini en çok babasına göstermiştir. Alkoliklik bayrağını babasından devralmış, baba yokluğu ve alkolü şiirlerinde öyle yaratıcı, öyle dokundurucu bir biçimde işlemiş ki onun o dizelerini okurken kendinizi alkolik bir yetim olarak hissetmemeniz mümkün değil.

Diğer belirgin konusu ise ölüm ve ölümle eşit dengede tuttuğu doğum. Aynı anda hem ölmek hemde defalarca doğmak istiyordu. 

"Önüme çıkan her kadına beni doğur diyorum."

Devamlı ölmek ve yeniden, yeniden doğmak isteğini Ahmet Erhan'ın yaşadığı hayatı sevmemesine, yeniden dünyaya gelip farklı bir hayat sürme isteğine bağlayabiliriz.

İlk kitabındaki şiirlerinde daha çok
öldürülme semptomları yaşarken ilerleyen kitaplarında yerini intihar sonucu ölümlere bırakmıştır şiirlerine. Çünkü sevdiği şairlerin çoğunun intihar etmesi kendisini derinden etkilemiştir. Paveseyi öldüren ilaçları kendisi içmek istemiş ve Attila Jozsef'i ezen trene binerek Attila Jozsef'i ezmeyerek onu kurtarmak istemiştir. Ölümlerine sebep olarak alkolü seçse de her türlü intihar seklini şiddetle düşündüğü dizelere sıklıkla rastlanır.

" İplerimiz uçuşuyor havada
Takacak yerimiz yok boynumuzdan baska."

Kitaplarını tek tek incelemiş olsam da yine ufak detaylar yazmak istiyorum.

İlk kitabı Alacakaranlıktaki Ülke diğer kitapları gibi yoğun olarak hüzün içerir. Dönemin toplumsal sorunları ve ülkenin içinde bulunduğu karmaşık yapı, sağ - sol ilişkileri ön plandadır. Ülkenin genel durumunu gayet başarılı bir biçimde yansıtarak başladığı toplumsal şiir yolculuğunda giderek daha bireysel acılara yönelmiş olsa bile her kitabında ülkenin yaşanmış acılarını şiirleri vasıtasıyla okuyucuya her zaman ulaştırmıştır.  Sokaklarda ve evlerde yaşanan bir takım siyasi içerikli olaylar kitaplarında giderek başka bir biçime dönmüştür şiirlerinde. 

Yaşamın Ufuk Çizgisi kitabında kişisel duygu yoğunluklarını resmettiği şiirlerinde, bilinç dışı çatışmalarını ve insan ilişkilerinde yaşadığı sorunları biraz daha ön plana çıkartmıştır. 

Bir sonraki kitabı Sevda Şiirleri - Zeytin Ağacı nda sevda kalemiyle yazdığı şiirlerinde aşkın ve ayrılığın insanı nasıl yaraladığını öğretmiştir okuyucularına.

Ateşi Çalmayı Deneyenler İçin İçin kitabında ülkenin alacakaranlıktaki günlerinde yaşadıklarını tekrar anımsamış ve yine aşk acısının verdiği ezikliğini sonuna kadar hissettirmiştir. 

Ölüm Nedeni: Bilinmiyor ile artık sıfırı tükettiğini ve gün gün ölüme koştuğunu görmemiz mümkün. 

Deniz, Unutma Adını! kitabı ise dolaylı olarak aşkı bir kenara bırakıp daha çok babası, oğlu ve kendi çocukluğunu anlatan şiirlere ev sahipliği yapmıştır. 

Genel analizlerimi burada noktalayıp kişisel analizime, kendi iç dünyama geçiyorum.

Ahmet Erhan’ın ölüm rengine bürünmüş bir portresi vardı ve ben hep dolaşmaya başlamıştım onunla kendi kıyılarımda. Neden bilmem onu bu kadar sevdim. Şiirlerini çok içten yazdığı için mi beni çok etkilediği için mi? Sanırım onun kitabını 4 ay hasretle beklememdi en etkili neden.
Şiirlerindeki bu bitme, yok olma ve ölüm isteği de yabana atılamaz bir cekicilikti aslında. Bir şekilde yaşam felsefem olan olan bir isim oldu artık. Onunla doğmadım evet hatta tanımıyordum ama roller değişti. Yeni bir dil öğrenmiş gibiyim. Çok yeni aslında geçmişimiz. Kendisiyle Ocak ayında tanıştım. İki kitabı geldi elime. İlk hediye şiir kitaplarım olduğu için hayatıma bir sıfır önde girmişlerdi. Kendimi bildim bileli kendime bolca şiir kitabı aldığım için kimse bana şiir kitabı almayı gerek görmemişti. Ahmet Erhan bu yüzden belki de benim için çok özel.

Daha önce ismini pek duymadığım, aşina olmadığım bir isimdi Ahmet Erhan. İsmini bilmediğim binlerce kaliteli şiir sahibi şairler hala vardır. Hepsine selam olsun. Umarım bir gün yollarımız kesişir.

Alacakaranlıktaki ülke isimli kitabından göz gezdirmek amacıyla rastgele bir sayfa açtım. 81. sayfa düştü önüme. Şiiri ortasından okumaya başladım. Uzun bir şiirdi, uzun bir şiirin son dizeleriydi.

"Sabahtı. 
Ki sabah yeniden başlamanın öteki adıdır çoğu yerde
O, bunu da tersinden anladı
Kibriti çaldı, 
Yazdığı bütün şiirlere.

Sonra ağlarmışcasına kendi ölümüne
uzun uzun ağladı..."

O dizeler beni vurmuştu. Sadece o sayfayı 10 belki 20 kere peşpeşe okuduğumu hatırlıyorum. Şiirleri gece okumayı severim daha anlamlı gelirler bana. Daha çok hissederim, daha çok duygulanır, şiirin tadını daha çok alırım. Ama bu uzun şiir aklımı başımdan aldığı için gece olmasını bekleyemedim.

Uzun bir şiirin son dizeleri beni büyülemişti sanki. O gün bu gün o kitabı başucumdan hiç ayırmadım. Ne zaman azıcık mutlu olduğumu hissetsem kitabı açıp depresife bağladım kendimi. Zaten epeyce vardı Ahmet Erhan şiirleriyle iyice gün yüzüne çıkmıştı melankolikliğim.

Geceydi aldım başımı avuçlarıma ve serdim kucağıma kitaptaki tüm şiirleri. Uzun bir şiirin son dizelerinden hala bir türlü kopamadım. Uzun uzun okudum, yazdım, çizdim, dinledim. Bir dua gibi hergün tekrar ettim. Ölüme en uzak bildiğim kendimi, gün gün öldürmek istedim. Çünkü yaralıydım o cırcır böceği gibi. Düşlerimdeki nehirleri denize kavuşturmak istedim. Şiir gitgide tüketiyordu. Bu şiiri burada bitiremezsin dedim kızdım öfkelendim ama ne çare o ölmüştü ve ölümü uzun bir gülümseyişe dönüşmüştü. Yaşlarla dopdolu gözlerimiz kurumadan gece yarıları söylenen ninni başlamıştı. Bu şiir bana Ayna grubunun bir şarkısını hatırlatmıştı. Artık her şey bitti, nasıl inandırayım demişti şarkı sözleri. Bir yalnızlık duygusu sızarken şairin yüreğinden bu şiir de bitmişti.

İnsanlar işlerine giderken ben acıya giderim diyerek bir kalemin kendi kendini yazdığı bir başka şiire daha aşık oldum. Üstünü örttüğüm acılarımın tekrar bilincine varmaya başladım. Her akşam kent kararırken yüreğimde kararmaya başlamıştı bu kitapla beraber. 

Sonra, sonrası mı? Kitap bitmişti ve beni bir hüzün kaplamıştı. Büyüsüne öyle bir kapılmıştım ki kitabı sonundan okumaya başladığımı sonradan fark ettim ve normal insanların yaptığı gibi ilk sayfaya geçtim ve o kitabı sabaha kadar okuyup okuyup başa sardım.

Kitaba adını veren şiir Alacakaranlıktaki ülke şiiriydi. Ülkenin alacakaranlık halini yaşamasam da okuduğum kitaplar sayesinde haberdardım geçmişte ülkemin çektiği acılardan. Kara bir kefen gibi gerilirmiş akşamlar bu yoksul ülkenin üstüne. Çocuklar hep sorarmış. "Niye bu silah sesleri niye bu ölümler baba?" Ölüme gider gibi ayrılırmış insanlar evden. Kitaplar bile toplatılırmıs. Sokağa çıkma yasağı zaten hep varmış bu özgür olmayan yaralı ülkede. Ülkemin üstündeki bu alacakaranlık, bu korku biterse şiirler yazarım o zaman demiş şair. Bak o alacakaranlık o korkular bitti işte şiirlerini yazabilirsin desem ne fayda. Çünkü yağmur dinmiş sabah olmuş bitirmişti şarkısını cırcır böceği.

Gözlerim kuruyuncaya dek ağlamak istedim. Her şey, üstüme örttüğüm gökyüzünden oluk oluk bir yağmurun boşalmasıyla başlamıştı ve olmuştu ne olduysa. Acı yüreğimden beynime sızmaya başlamıştı sayfalar ilerledikçe. Bugün de ölmemişti annesi, bugün de yüreğini kalkan etmişti kendine. Bir yüzü ayrılığa bir yüzü hayata dönük olsa da yaşıyordu ama yaşamak ona fayda vermiyordu. O yine her gün oturup ölümü düşünüyordu. Bir darağacında veya yolda yürürken. Hayatın en güzel anı olan yirmi yaşında o oturup ölümü düşünüyordu. Çünkü arkadaşları, yoldaşları genç yaşta ölüyordu (öldürüyordu.) Tabutlarına güller iliştirmek için güller almak istiyordu. Ama hep karakış yaşayan bir adamın mevsimlerinde gül olmuyordu. Çünkü kayıpları vardı ve o oturup şiir yazıyordu. Tabutu başındaki arkadaşlarına.

"Gülmek için çok geç 
Ağlamak içinse erken
Kalakalmışım bir boşlukta
Dostlar ölüp giderken."

Erdal Eren gelmişti aklıma. Hani 17 yaşında idam edilen küçük çocuk. Ve ülkenin alacakaranlıktaki günlerinde başta Deniz Gezmiş olmak üzere Yusuf Aslan, Necdet Adalı ve öldürülen diğer gençler. Yanılmıyorsam ilk kurban Taylan Özgür’dü ve devamı gelmişti. Erdal ise on yedi yaşında öldürülmüştü. Hani Teomanın 17 şarkısını yazdığı Erdal. Gerçi on sekizinde öldürülse de değişen bir şey olmayacaktı. Az daha büyük olmanın kime ne faydası vardı. 

İşte bu siyasi iç hesaplaşma yüzünden tedirginlik yaşıyordu. Her ne kadar ölmek istiyorum dese de, çoğunlukla ölümden çok korksa da o aslında bir çocuk olup yeniden, yeniden doğmak istiyordu ve binlerce şiir yazabilmek. Ama hep ölüyordu arkadaşları ve sıranın kendisine geleceği günü bekleyip acı çekmeye devam ediyordu. Bu kadar acı çekmiş olmasına bir yandan sevindim aslında. Sevindim evet çünkü o acı çekmese, usul usul gözyaşları birikmese böyle yürek yakan şiirler yazamazdı belki de.

Acının, gözyaşının bilincine vararak özgürce yaşamak istiyordu. Çünkü seviyordu bu hayatı. Ölümünün bir faydası olacaksa eğer kendini kuşağında yaşayan acılı çocuklar için kendini kurban etmeye bile hazırdı. Çözemediği çok şeyler olsa da hayatında, hayatı ve ülkesini çok seven devrimci bir yoldaştı ve çağdaş bir kaybeden. Ölümün köşe başını tuttuğu birgün yüreği de susmuştu ve Akdeniz'e giden bir gemiye binip çekip gitmişti.

"Nereden başlasam bilmem ki
Her şeyi anlatmak gelir içimden" 

Yaşamın ufuk çizgisi benim okuduğum 3. Ahmet Erhan kitabıydı. Her şeyi anlatmak ve sonra çekip gitmek isteyen bir Ahmet Erhan vardı. Günde 5 vakit duasız namazlara duran. Yaşamın ufuk çizgisindeki o yağmurlar üzerime üzerime yağıyordu. Dünyanın bütün kıyılarına vurmak için denizi seçen bu adamı sevmiştim. Tek fark benim Karadeniz onun Akdeniz demesiydi. 

Yeniden doğuşla yeniden doğmuştuk. Ölümün yüzdelere vurulduğu çağlardan gelen şair yüreğini toprağın en verimli katmanlarına düşürmüştü. Acısını gözyaşını bitirmek istemişti sabahın alacakaranlığına açılan bir kapıdan girerken. Yeryüzünün bütün istasyonlarına bilet soruyordu. Gitmek istiyordu ancak akşamlar geç sabahlar erkendi. Kalsa o kent alnına yeni çizgiler ekliyordu. Çünkü mutluluk cephe gerilerinde beklerken acıları birbiriyle çarpışıyordu. Sevdiği tüm şairler gibi Attila Jozsef bile intihar etmişti. Yıllar boyu dolaşıp aynı yere dönmüştü, bir kıyı kahvesine. Sevdiği herkesi çağırmak istemişti adresi mutluluk, ülkesi Akdeniz, ayın geceleri daha büyük olduğu o yere.

Yaşama sevincini tatmak isterdi. Dünyanın bütün güzel kadınlarını sevdiği zaman veya bütün kentleri gezip bütün denizlere girdiği zaman. Ve dünyada tek bir acı çeken insan kalmadığını öğrendiği zaman ölmek isterdi. Güneşin altında bir mutluluk görünce onun da şiirini yazmak isterdi turuncu sokağın şairi. Ama mutluluğu hiç göremedi. Mutluluk belki de yalnızca yaşamaktı kim bilebilirdi.

Mutluluğunu çocuklukta bile çok aradı. Sandık çakıp acıktığı, annesinin göğsünde yorgunluğunu kuruladığı o yıllarda. Limon sandığına saklanıp başını alıp gidebilseydi bulurdu belki . Ama silinmişti düşleri, durulmayan dünyada yaşadığı ömründen. 

Cırcır böceği sesleri duyulurdu uzaklardan her yeni şiir yazdığında. Lirik yağmurlarında ıslanırken doludizgin bir şekilde dünyayı düşünmek ve gülümseyerek bakmak istiyordu ölüme . Sözcük sözcük yazıp bitirdiği her şiirinde gitmek, kurtulmak istiyordu geride bir şey bırakmadan. Bu dünya ona fazla geliyordu artık Çünkü cırcır böcekleri de ölüyordu sonunda ve sorular kalıyordu ardında.

Ölüm şiirlerinden sonra sevda şiirlerine geçiyorduk. Sevdalı şiirler, ölümüne sevdalar. Deniz kızına duyulan bir aşk vardı ve bu şiirleri onun için başlatmıştı.
Seninle başlattım bu şiiri

O aşkı o duyguyu o kadar güzel yansıtıyordu ki o kitap bitene kadar deniz kızı ben oldum. Okudum benim için yazdığı şiirleri. Yaşamı benim için seçmiş, ölümdeki sonsuzluğa benimle ermişti sanki. Kalkıp yollarda yürürdüm çiçekler benimle yürürdü. Gülüşümün ardından güneşler doğardı. Yani öylesine canlanan hissettiren şiirler vardı. Yazıya dökülmemiş masalların ve saza vurulmamış türkülerin tamamlanmasını beklemeden bırakıp gitmişti ve bu şiirler kalmıştı bana. 

Sevda onunla can bulmuştu adeta. Ne güzel sevmişti öyle ne kadar gerçekçi. Yıllar sonra ayak izlerini bulmak için onun dolaştığı yollara yağmurlar yağmasını istememişti. Çünkü o sevdaydı. Çünkü o şiirdi bir gül şiirdi. Adına gül demişti. Dağılgan yüreğini şiirin içine gömmüştü. O yürek, o gülşiir’de gömülüydü sanki. Dünyanın ölümünü gösteriyordu bize yeryüzünden silinmiş ırkların sonuncusuydu ve bu yüzden oturup kağıtların aklığına çöken aşkın şiirini yazıyordu. Gece yarısını çoktan geçmişti zaman ve bu şiir bitmezse ellerinin yok olmasını istemişti. 

Acısını gözyaşlarını ödünç almıştım. 
Artık anlıyorum neden dünya içinde konuşurken onun suskun olduğunu. Ben de susmuştum onunla beraber bana her aşktan böyle bir şiir kalmamıştı. Bu şiirlerin adandığı kadın ne güzel bir kadındı. Ona bakamayan gözlerin yok sayıldığı, bir türkü söyleyince dünyaya mutlulukların yürüdüğü ve yüzü gitgide suya dönüşen o kadın. 

Şair olmak hakikaten zarardı her ömre. Dünyanın sustuğu yerlerde şair oturup şiirler yazmalıydı. Dünya ona küsmüş olsa bile yazmalıydı.

Devam edecek.....
Ölüm neydi?
Ölüm bir oyundu benim için sadece bir oyun.

Ölümle ilk kez 3 4 yaşlarında tanıştım. Babamın kuzeni Sinan abim ölmüştü. Abi dediğime bakmayın öldüğünde 13 yaşındaydı. Halbuki ben onu çok büyük bir adam zannederdim. Yıllar sonra mezar taşındaki tarihlerden yaşını hesaplayınca çok şaşırmıştım. Öldüğünde benim zannettiğim gibi koskocaman bir adam değil küçücük bir çocuktu.

İlkokuldan sonra okumayınca babası onu bir elektrikçiye çırak olarak vermişti meslek öğrenmesi için. Mesleği öğrenemeden elektrik çarpması sonucu ölmüştü. Ölüm nedeni çok bilinen bir şeydi.

Onunla oyunlar oynardık. "Ben ağaç olayım sen yaprak ol" demişti. El bileklerimi sımsıkı tutarak beni kendi etrafında hızlıca döndürürdü. Çok hoşuma giderdi bu oyun. Korku ve heyecan karışımından çığlık çığlığa gülerdim o beni döndürürken. Şu an bu yazıyı yazarken bile hala o seslerimi duyuyorum sanki.

Etraftakilerin bağırıp çağırmasına aldırmazdık. Kolu kopar çocuğun diyen sesler yükselirdi. Zaten amaç buydu ben kopmak istiyordum. Rüzgarın şiddetiyle savrulma korkusuna kapılan bir yaprak gibiydim ama ağacım beni sımsıkı tutuyordu, kopmuyordum dalımdan.

Bir gün telefon çaldı. Sinan abim ölmüştü. Annemle babam telaşlı ve üzgündü. Bense çok sevinmiştim. Sinan abime gidecektik ve dünyayı unuturcasına yaprak - ağaç oyunu oynayacaktık nasıl sevinmem.

Ben ağacımda savrulmaya gittiğimi zannediyordum ama ağacım kökünden kopmuştu meğer. Bir yatağa yatmış uyuyordu Sinan abim. Rengi değişmişti ama neden değiştiğini düşünmek aklıma gelmemişti. Oyunumuzu oynamak istiyordum sadece.

Kalk dönelim kalk diyerek onu dürtüyor, beyaz örtülerin arasından ellerini bulup dışarı çıkartıyordum yine bileklerimi tutsun ve beni döndürsün diye. Ben ellerini çıkardıkça birileri örtüyor, dokunma sakın korkarsın çık dışarı diyordu. Sinan abim uyanmadan gitmemeye kararlıydım.

Etraftakiler beni uzaklaştırmayı başaramayınca babamı çağırdılar. Babam beni aldı arka tarafa götürdü. Büyük bir kazanda su ısıtılıyordu. "Sinan abini yıkayacağız sen bize yardım et ateşe odun atalım suyu ısıtalım" demişti babam. Evet bu yıkanma olayı bana o an için çok mantıklı gelmişti. Sinan abim çok kirlenmişti yüzü gözü kapkara olmuştu. Yıkanınca yine ağaç olurdu ve biz oyunumuzu oynarız diye düşündüm.

Sonra onu getirdiler bulunduğumuz yere. Kazanı indirdiler ben babamın kucağındaydım ve yukarıdan suya bakıyordum. Sanki Sinan abimin yüzü o suyun içindeydi ve bana gülümsüyordu. Kazanın yere konulmasından oluşan sarsıntıyla dalgalanırken Sinan abimin yüzü bir süre sonra suyun içinden kaybolmuştu. Bana ne olduğunu bilmediğim ölümü açıklıyordu o su yansıması ve o artık yoktu kaybolmuştu demeye çalışıyordu. İlk kez böyle bir şey olmuştu ve ne olduğunu anlayamayacak kadar küçüktüm.

Sonra su kazanını alıp hep beraber içeri girdiler. Beni ağaçtan yapılmış bir masanın üstünde yine ağaçtan yapılmış boş bir tabutun başında bıraktılar. Sinan abini yıkayıp getireceğiz sen burada uslu uslu oyna demişti babam. O gelene kadar ben üzerinde boş tabutun bulunduğu masanın etrafında dönmeye başladım. Sinan abim yıkanıp temizlenince gelir bana katılırdı nasılsa. Bir ara masaya çıkıp tabutun içine yattım. Ne kadar güzel bir yataktı bu böyle. Ayakkabılarımı çıkartmayı unuttuğum için tabutta bir kaç minik ayak izim kalmıştı.

Babam tabutu almaya geldiğinde
"Bak buraya bastım kirlendi"
dedim mahcup bir edayla.
Olsun diyerek beni yere indirdi.
''Baba bana bu yataktan al'' dedim. Garip garip yüzüme baktı ve bu sefer hiç cevap vermemişti. Tabutu alıp içeri gitti sonra hep beraber tabutu omuzlayıp götürdüler. İçinde Sinan abimin yattığını fark etmemiştim bile. Hala onu bekliyordum yıkanıp gelecek ve oynayacaktık.

Geçen zamanda birkaç kere hatırlattığım halde ne babam bana bir tabut almıştı ne de Sinan abim gelmişti oyun oynamaya. Onu, ayak izlerimle kirlettiğim tabutuyla son yolculuğuna uğurlamıştım bilmeyerek ve yıllar sonra anlamıştım elektrik çarpması sonucu simsiyah bir ölüm rengine büründüğünü.

Yarın Sinan abimi ziyarete gideceğim. Belki rengi düzelmiştir. Belki tabutundaki ayak izlerim silinmiştir. Belki yerinden kalkar ve kaldığımız yerden devam ederiz savrulan yaprak oyunumuza.

Artık hayat beni döndürüyor kendi etrafında ve yine savruluyorum Sinan abi ama ben hayata güvenemiyorum sana güvendiğim kadar çünkü el bileklerimi çok gevşek tutuyor.

Ölüm hala bir oyun benim için, sadece bir oyun. Etrafında dönüp durduğumuz, adına hayat dediğimiz ağaçtan, eninde sonunda kopacağımız bir yaprağız hepimiz.

Ahmet Erhan için ise ölüm tam anlamıyla yaşamın kendisiydi. Ölümü yaşam olarak algılayıp şiirlerle bize sunmayı amaçlamıştı. Ahmet Erhan demek aslında ölüm demekti. Arkadaşların güpegündüz ölümleri!! kendisinde şiddetli bir ölüm isteği oluşturmuştu ve Alacakaranlıktaki Ülke kitabıyla başlayan ölüm şiirleri yolculuğuna son kitabına kadar devam etmişti.

Havada uçuşan iplerin boynumdan başka takılacak yeri olmadığını söyleyerek idamlara tepki olarak kendini kurban etmeyi amaçlamıştı. Yaşamını uzun bir ölüm olarak benimsemiş, her çaresizliğine kurtuluş yolu olarak ölümü seçmişti günde üç öğün ölmeyi istediğini söyleyerek. Şair olmanın ömre zarar olduğunu biliyordu ,çünkü sevdiği şairler hep intihar ediyordu sonunda.

''Şiirlerinde ölümüne neden olarak alkolü seçmiş ve alkolle kendini öldürmek istemişti. Çünkü alkol ona babasından kalan önemli bir mirastı. Şiirlerinde defalarca yer verdiği hatta kimi zaman yücelttiği alkol, kendisinin yıllar boyu şiirlerle davet ettiği ölümü getirmiş ve ölümüne önemli bir gerekçe olmuştu. Zira Ahmet Erhan gırtlak kanserinden dolayı hayatını kaybetmiştir. Artık ölüm nedeni biliniyor...''

Son paragraf Mete Özgür'e aittir.
Şimdi ben bu incelemeye nereden başlasam bilemedim. Öncelikle baskısı olmayan bu ve diğer Ahmet Erhan kitabını bulup bana gönderdiği için güzel dostum yoldaşım Mete Özgür e çok kızdım. Beni çok mahcup etti. Yeniden bastırdı sanırım.

Bir kaç ay önce Mete Özgür sana bir kitap göndereceğim ama baskısı yok dediğinde espri yaptığını düşünmüştüm. Gerçekten baskısı olmayan iki kitabı uğraşıp bulup göndermiş. Bu kadar çok özendiği için yerin dibine girdim. Hayatta çıkamam artık ölüm rengine büründüm.

Ahmet Erhan kendisinin en sevdiği şairmiş. Onun şiirlerinde ölümü, yalnızlığı, baba özlemini bulduğunu söyledi. Şahsen ben tanımazdım ama şarkı yapılan şiirlerini bilirdim. Hele Teoman'ın söylediği Oğul şarkısına bayılırdım. Sözleri yine bu şairimize aitmiş.

Kitaplardan önce, son ana kadar sürpriz olan bu ismi Ahmet Erhan'ı tanımak istedim. Kimdir nedir necidir. Oğul şarkısının sözlerinin kendisine ait olduğunu bu keşif sırasında öğrendim. Kendi ismi Erhan babasının adı Ahmet imiş. Böylece Erhan Bozkurt, Ahmet Erhan olmuş.

Bazı yazar ve şairler gibi değiştirmeye mecbur bırakılmış sanırım. Bu isim değiştirme mevzuları bana hep solcuları hatırlatır. Düşünce özgürlüktür ama onlara düşünce yasaktır. Söylemek isterler ama söyletmezler. Söyletmedikleri için isim değiştirirler demişti babam.

Futbolcuymuş. Fatih Terimle top koşturmuş. Aynı zamanda öğretmenmiş. Babası oğluna gözlerim iyi görmüyor diyerek devamlı kitap okuturmuş. Aslında bu bir bahaneymiş. Sırf oğlu okumayı sevsin diye yapıyormuş. Böyle baba sevilmez mi? Babasının ölümünün ardından içkiye vermiş kendini. Baba yokluğunu içkiyle unutmaya çalışmış ve bu durum şiirlerinde kendini çok gösteriyor. 2013 yılında babasına kavuşmaya gittiğine hem üzüldüm hem sevindim.

Kitapta çok çarpıcı şiirler var. Her biri, acı nefret ve özellikle ölüm kokuyor. Mazoşistlikle nihilistliği harmanlamış. Oluşan karışıma mısralarını bandırmış. Şiiri başka bir vücuda sokmuş. Okurken bile bile depresyona girdim başka türlü insan korkar bu kadar ölüm, acı ve yokluk duygusundan.

Uzun bir şiirin son dizelerini çok beğendim. Sadece sonu değil tamamını. Yaralı bir cırcır böceği taşıdım avuçlarımda ürkütmeden. O bana hiç dokunulmamış şiirlerini söyledi ben onu uçurumun kenarında tutulduğum dal bildim.

Çok iyi olduğunu söylememe gerek yok Çünkü bu şiir kitabıyla şair 22 yaşında iken Behçet Necatigil şiir ödülünü kazanarak ne kadar iyi olduğunu kendisi söylemiş. Neyse bitiriyorum burada artık hiçbir şey sorma


Ve kitapta olmayan ama sevdiğim şiir
Oğul

Anne ben geldim,
Dizlerin duruyor mu başımı koyacak?
Anne ben geldim,
Oğlun, hayırsızın..
Bu kitap şairin okuduğum 4. kitabı ve ilk kez güldürdü beni önsözde yazdıklarıyla

Hani öldükten sonra birileri şairin hiç yayınlanmamış şiirlerini bulup yayımlar ya işte belki ben ölünce kimse bulup böyle bir kitabı çıkartmaz diye düşündüğünden yaşarken kendisi çıkartmış bu kitabı. Şiirler güzel. Kitabın son bölümlerindeki yazılar çok daha güzel. Buradan gerisi boş bir yazı olsun şaire son bölümlere ithaf. Nasılsa kendisi okuyamayacak. Siz de okumayın.

Evet yalnızsın. Ölüm dahil bir sürü düşmanın var. Ama sen yalnız değilim dedin. Yürüdüğün yolların, geçtiğin yerleri belli olsun diye mayınlar ekmişsin her yerine yalnızlığına eşlik etsinler diye.

O gün sokağa çıktığında alnına gökyüzü değmiş. Kahvede oturup denize karşı sigara icmişsin. Karşındaki oğlan çocuğu balık tutmaya çalışıyordu. Artık şiir yazmayı da bırakmışsın. Yazmayı bırakmasaydın eğer o çelimsiz çocuğa da bir şiir yazardın elbette.

Peki niye yoruldun bu kadar. Dünyanın bu haline şaşırıp şairlik yeteneğini mi yitirdin yoksa. Hadi git yine yat toprağa yüzükoyun. Belki bir dize gelir aklına.

Yine denize bırak tüm kitapları. Dağılsın ve dans etsin sayfalar sularında. Kitap adlardan soyunup, dünyayı gi­yin.

Yazdığın her sözcüğe eşlik etsin yağmur damlaları. İki gece arasında kalsın yine o öksüz gün ışığı.

Sonra bağışla kendini. Ayaklarını sal denize. Özlediğin ne varsa yap işte. Nazım'ı Moskova'dan getirtmişsin gibi sevin. Radyoda yüreğini titreten o şarkıyı dinle.

Kalbinin üzerine bir mutluluk tuttur çengelli iğne ile ve çocuklugum,
ben buradayım diye haykır sevgili Ahmet Erhan
Kısa olduğu halde sanırım en uzun zamanı vererek okuduğum şiir kitabı oldu. Ağır ağır, her bir mısrasını sindirerek, yüreğimden süzerek, hücrelerime işleyerek okudum. Yordu beni Ahmet Erhan . Duygularımın fay hatlarını sarsıntıya uğrattı. 9.8 büyüklüğünde depremler yaşattı. Tükendim, yok oldum ama yeniden büyüyüp yeşerdim sayfalarında onunla beraber.

Yüreğine kelepçe takılmış Ahmet'in ruhu vardı sanki yanımda. Kitap sayfalarından çıkıp gelmişti. Acıların girdabında kayboldukça yeniden kurtulan ve her yıkıldığında kalemine tutunup, kaleminden güç alarak ayağa kalkmayı bilendi o. Hiç kullanılmamış sıfatlar yakıştırmak istediğim kişi oldu. Onunla bütünleştim. Acı çektim, ezildim, feryat ettim. Yaşamı avuçlarımın içinde sımsıkı tutarak ölümün kıyılarında soluksuz kalırcasına koştum onunla beraber.

Başını iki elinin arasına koymuş öyle düşünceli öyle çaresiz oturuyordu yanı başımda. Ölüm onu işgal etmişti ama yaşamı bağrına basmayı bilmişti sanki. Neden diyordu hep neden. Sorularına ve yaşadıklarına bir neden bulamıyordum. İnsan acıyı ve ölümü pek sevmezdi ama o seviyordu. Bitik ama yine de hep gururluydu. Örselenmiş acıları vardı.

İste o öyle bir adamdı. Ne dünya onun varlığını kaldırabiliyordu ne de o dünyanın. Kaçışları kendinden bile saklanış sayılmıyordu artık. Bu adam hüzün kokuyordu buram buram. Çaresizlik kanına işlemişti. Yurdu gibi yaralıydı ve kan sızıyordu düşüncelerinden. Bir şeyleri değiştirebilmeyi amaçlıyordu.

Bu kez şiirlerinde ölmek, bitmek, yok olmak istiyorken bile aynı zamanda hep isyan edercesine yine yeniden doğmak istiyordu. Her doğuşunda geceyi yırtarcasına çığlık çığlığa bağırıyordu. Sen sus şiirin konuşsun dedim ona. Kendi sustu ve şiiri konuşmaya başladı. Şiirleriyle benimle konuşuyordu adeta.

Her hissettiğini kelimelerle ilmek ilmek örüyordu mısralarında. Bir tabloya resmedilmiş gibiydi her bir şiir. Saatlerce seyretmeye doyulmuyordu. İnsanın içine işliyordu yazdıkları.

Kibele'nin son oğluydu o. Bütün ölecek çocukların yerine ölüp tekrar tekrar doğuyordu dünyaya. Her doğuşunda yeni şiirler getirip bırakıyordu avuçlarıma. Her şiirinde hüzünle bakıyordu sanki kalbi acıyan adam. Umutsuzdu ama kendine yeni umutlar aramaktan vazgeçmiyordu. Sana dair yazacaklarım bitmez ama başka kitaplara saklamak istiyorum. Bu okuduğum beşinci kitabın ve daha çok kitabın var okuyacağım.

Kitabı dört başlık halinde özetlersem eğer;

Birinci bölüm: "Sonun Sonsuzluğu"
Çok çok çok güzel güzel güzel güzel uzun bir şiirden oluşuyor. Nasıl anlatacağımı bilemedim.

İkinci bölüm: "Ateşi Çalmayı Deneyenler İçin" yani nasıl anlatsam, ne söylesem gerçekten bütün harfler, kelimeler anlamsız kalır yanlarında. Kitabın en beğendiğim yeriydi. Her şiiri (yazı-şiir) tekrar tekrar okuduğum, alıntılarını paylaştığım yetmeyip defterime yazdığım sayfalar.

Üçüncü bölüm: "Kybele'nin Son Oğlu" kitapların yakıldığı günlerden gelen, bir yasaklama bir karşılaşan, sözcüklerine kilit vurulmaya çalışıldığı için şair olmaya sözüm var yenilmeyeceğim diyerek başkaldıran bir adamın duygu boşalmalarıydı.

Ve kitabın bitişini gösteren beni üzen son bölüm: "Milattan Sonra"
MCMLXXX ve Eylüldür şiiri ile ne olduğunu tahmin edebilirsiniz.

O kadar yavaş okuduğum halde yine bittin yine üzdün. Şimdilik elveda sevgili Ahmet Erhan "Hep var olan yitikliğim benim".
Ölsem bile yeniden doğmak için ölürüm, toprağın en verimli katmanlarına düşer yüreğim dediysen eğer;

O zaman hadi baştan alalım her şeyi ve şimdi, bugün, bu zamanda
Doğursun bütün kadınlar seni.
Tertemiz bir sayfa açılsın önüne.
Geçmişin izleri olmadan yaşayıver yeni yılları.
Tuzlu suda beklemiş gibi ol.
İçinde acı zehirler kalmasın.

Doğursun tüm kadınlar seni.
Bu kez baban ölmesin hasretlik çekme,
Dibe vurup lanet etme kaderine.
Körkütük sarhoş olana dek içme.
Artık ölümü düşünme.
Yazdığın şiirlere yağmurlar yağmasın artık,
temmuz güneşi dolaşsın çevrende.

Önüme çıkan her kadına onu doğur diyorum,
Doğur ki yine böyle güzel şiirler yazabilsin diye.
Bu sefer acı olmasın dizelerinde,
Mutluluk olsun gözlerinde.
Yine güvercinin kanatlarını yarasa şiirleriyle doldursun diye.

Sadece onu değil seni de yeniden doğursun tüm kadınlar,
Oturun bir deniz kıyısına,
Demli bir çay için,
Dalgaların sesini dinleyin.
Sonra gece olsun,
Ateşböcekleri parıldatsın karanlığınızı
Beraber şiirler yazın,
Baba oğul gibi kucaklayın birbirini,
O Erhan olsun sen de oğlu Deniz,
Ara sıra kimlik değiştirin,
Sen baba ol o oğul.
Kalmasın ikinizde de babalık özlemi,
Ölüme bağdaş kurmayı unutup
yeniden yaşamaya başlayın.
Geçin insanlığın karşısına ve
Bugünde doğduk anne diyebilin diye .
Yine yine yine acıların insanı Mete Özgür kendisi gibi acı dolu bu kitabı hediye ederek, çektiğim görünmez acıları bana hatırlattığı için kendisine teşekkür ediyorum.

Şiir az kelimeyle çok şey anlatarak insanın ruhuna ayna tutabiliyorsa başarılıdır bana göre. Yani eğer bu kitaptaki ölüm ilanı şiiri hayatta olan annemin öldüğünü düşündürüp beni kederlendirebiliyorsa bu şiir benim için mükemmel bir şiir demektir.

Uzun uzun düşündüm ölümü. Uzun zamandır hiç düşünmemiştim. Biz insanlar bu dünya hayatının görkemine kapılıp sınırlı zamanımızı boş yere tüketip gidiyoruz. Tıpkı bir otobüs yolculuğundaymış gibi yaşamdan hızla geçip gidiyoruz ölümü hiç düşünmeden. Oysa ki ölüm, yaşamın simetrisidir. Aldığımız her bir nefes bizim için yaşam demekse verilen her nefesin de ölüm olduğunu unutmamak gerekir. İste bu kitap bana unutmuş olduğum ölümü hatırlattı.

Sene 2008 2010 arası. Arkadaşlarla bir internet radyosu kurmuşuz. Türkiye'nin çeşit çeşit illerinden özellikle çoğunluğu Erzurum ve Van'da okuyan öğrenci arkadaşlar hep bizimle. Sabahlara kadar Ahmet Kaya şarkıları isterler ben çalardım.

Onlarla beraber "Bugün de ölmedim anne" dinler hiç olmayan ölümlere üzülür her an ölecekmiş gibi kederlenir, bana böylesi garip duyguların nereden geldiğini anlamadan var olmayan sahte acılarımı yüreğimden beynime sızdırırdım.

Herhangi bir yerde herhangi bir insanın hayatına fazla gelen acılarını çekerdim sanki. Ben bilmezdim o şarkıdaki o şiir Ahmet Erhan şiiriymiş. Geçen gün Mete paylaşınca öğrendim. Uzun uzun baktım alıntısına. Üzerinden çok uzun zaman geçmemiş olsa da o günleri hatırladım. Sonra güldüm kendime. Her şeyi unutup bir kenara atmıştım ki Mete hissetmiş sanki kitaplarını bana hediye etti. Yine o günler geçti aklımdan. Hiç durmadan okudum kitabı. Bitti tekrar başa sardım. Bu kitapları ben devamlı okurum artık bırakmam.

Umarım o ismini cismini hatırlayamadığım arkadaşlar okullarını bitirip iyi yerlere gelmişlerdir.

Ve inşallah Mete'de bir gün acı çekmeyi bir kenara bırakır. Ateş böcekleri ışıtır gecelerini.
Yine bir Ahmet Erhan yine bir ben.

"Ve şimdi gece, iki kişilik bu yalnızlık bize artık yeter de artar bile"

Yazmadığım ne bıraktım Ahmet Erhan'a dair bilmiyorum ama ben yine yazarım onu sayfalarca hele bir de zamanlardan geceyse.

Ahmet Erhan'a iki özür borcum var. Senelerdir bıkmadan usanmadan dinlediğim oğul şarkısı ve de Gülşiir'in şarkısını Teoman olarak benimseyip geçmişim. Biraz araştırmacı ruhum olsaydı Ahmet Erhan'la seneler önce tanışır ona bu kadar geç kalmamış olurdum. Onu tanımadan sevmişim demek. Sözler bir oğul’un anneye sözleriydi ki ben bir oğul bile değildim ama en çok dinlediğim şarkısıydı. Kan çekiyor dedikleri böyle bir şey sanırım.

Bu kez farklı bir tarz kullanmış şiirlerde. Bir adam sevdaya kapılmıştı ve bu sevda kalpleri her şiirde bin parçaya bölebilme gücüne sahip olan, aşkla dağlayıp inim inim inletip en derin ücralara acılar salan bir sevdaydı.
Ahmet Erhan'ın sevdasıydı bu.
Yüzü suya dönüşen kadınına olan sevdası. Yaşama ilişkin umutlar arayan bir sevda. Yitik bir ülkeyi korur gibi seven bir adam ve bir deniz kızı vardı.

‘’Ve şimdi gece, soluğumu verdim içime’’

Şairin kalbini seyretmeye koyuldum. Sanki zifiri karanlıkta bir deniz kenarı gibiydi. Dalgaların taşlara vuruşundaki fısıltıları duyuluyordu sadece ayaz bir havada. Uzandım o yürekteki acının ateşini almak istedim. Yakmıştı ellerimi ve küllenmiyordu yalnız bir adamın umutsuz aşkı. Sevda buydu işte tıpkı Gülşiir'de anlattığı gibiydi.

Ve Gülşiir,
Gülsün şiir, gülüm şiir
Adına gül demişti oysa, oysa şiir hiç gülmemişti. Güldürmeyip ağlatan şiirdi. Aklımın almadığı bir yerlerde var olmayan birileri olmasa bile varmış gibi hissettirdi. Hem seviyor hem nefret ediyordum işte. Benim yıllardır yaşadığım duyguydu bu. Sanırım Ahmet Erhan'ı çekici kılan işte bu dizelerdi. Dünyanın ölümünü görüyordum şiirin dizelerinde. Karanlık bir bozkırda ışıklar içinde akan bir tren kadar yalnızdık ve bu yalnızlık yetiyor artıyordu bile. Acı çekiyorduk. Yaşımız acıların yaşıydı. Acı neydi; bir beşikle, bir darağacının aynı ağaçtan yapılması değil miydi acı? Bir yaşamın doğuşu ve bir zoraki ölüm. Acı her yeri sarmıştı. Her aşktan böyle bir şiir kalır mıydı hepimize? Çarpar mıydı soluğumuz bir aşkın yıkık duvarlarına, eser miydi rüzgar sevdanın hüznünü dağıtmak istercesine.

Ve Bir Baba İçin

Ben baba acısı bilmem ama babamın acısını bilirim. Taşırım hüznünü. Her baba deyişimde gariplenirdi. Evet konuşurduk babamla iki bilge gibi. Karşılıklı bakışarak. Bazı şeyleri kavrayamasam da dinlerdim.
Nedir baba demek, eksiği nasıl bu kadar hissedilir diye sordum.
Erkekler aslında çok güçsüzdür kızım. Bir erkek için baba güç demektir. Gücü ve kendine güveni sembolize eder. Tek güçlerini arkalarında dağ gibi hissettikleri babalarından alırlar. Babalarına güvendikleri için güçlü hissederler kendilerini demişti. Tıpkı Ahmet Erhan'ın dediği gibiydi işte

"Tökezlersem kaldır beni baba."

Ve günden sonra babasız çocuklara baba olmak isterim. İmkansız olsa da.

Son Olarak Oğul.
Dünya sandığım bahçenin ayrık otları ve dikenlere büründüğünü gösteren şiir.

Yine abarttım değil mi? Siz okumayın Ahmet Erhan şiirine özel bir ruh vermek gerek. Veremeyen bilemez.
Sevgili Ahmet Erhan
Sanırım şu ana kadar beni zorlayan tek kitabın oldu. Pek dokunmasa da yer yer teğet geçti. Ödüllü bir kitap ve aynı zamanda klasik Ahmet Erhan kitaplarından farklı olan, değişik ama kendi içinde bütünleşik bir kitap.

Emin olamasam da bu kitap yani en azından bir kısmı ile adanmış bir kitap. İsmine aldanıp oğlu Deniz için yazılmış bir kitap zannetmiştim ama bazı şiirlerde açık açık Deniz Gezmiş'in gezdiğini gördüm. Her iki Deniz için yazılmış sanırım. Ve Çağdaş Yenilgiler Ansiklopedisi kitabındaki bir şiirinde şair; oğluna Deniz Gezmiş'in adını verdiğini söylemişti ve "Deniz unutma adını Sana boşuna konulmadı" diyerek bir düşünceyi miras bırakmak istemiş.

Şiir olarak tabi ki Akşam Güneşi'ni tek geçerim. Sesli okuyup ezberlediğim ilk Ahmet Erhan şiiri olması nedeniyle benim için özeldir. Onca anımız var. Aynı isimde gizli mabedimiz var. Akşam güneşimiz hiç batmaz bizim.

Diğer şiirlerinde ise yok olmak isteyen berbat bir adam profili çizmiş ama bir o kadar da duygusallığını ön plana çıkartmış. Yine kendimmiş gibi bir kişilik sergilemişti. Diyor ki; "Ben iki lafı bir araya getirmeyi bilmem Haklıdırlar her şeyde dostlarım ve düşmanlarım." Burayı defalarca okudum. Ben işte tam da bu sebeple hep karşı tarafın haklı olduğunu söylerim. Ve her daim karşı tarafı haklı görmek, bilerek insanı kendi düşüncelerinde ezilmişliğe, hiçliğe itiyor. Ahmet Erhan'ın hiçlik duygusu tam olarak bu düşüncelerden besleniyordu. Bunları düşünmemek içinse bir yanda tam tersi bir kişilik barındırıyordu. Hani bazen hiç alakasız olur olmaz her şeye kafa tutmak ister insan. İşte Ahmet Erhan'da var olan asilik az önceki alıntıda bahsedilen duygunun zıt yöndeki dışa vurumu oluyor.

Ölüm mü? Ölüm elbette var. Ahmet Erhan varken hiç ölüm olmaz mı ? Devamlı tekrar etmiş ve bizlere kalıt olarak bir sürü şiir bırakmış diyerek bu inceleme olmayan incelemeyi noktalayayım.

Evet Ahmet Erhan "Hayat bizi bir kere sevdi, ölümle evlendirdi."
O zaman iç birani negatifleşsin kanın.

Yazarın biyografisi

Adı:
Ahmet Erhan
Tam adı:
Erhan Bozkurt
Unvan:
Türk Şair, Yazar
Doğum:
Ankara, Türkiye, 8 Şubat 1958
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 4 Ağustos 2013
8 Şubat 1958’de Ankara’da dünyaya geldi. Mersin’li bir ailenin, dört kızın ardından doğan beşinci çocuğudur. Babanın işleri nedeniyle Ankara’dan göç edilmiş ve bunun üzerine çocukluğuyla ilkgençliği Mersin ve Adana’da geçmiştir. Babasının emekliye ayrılmasıyla yeniden Ankara’ya dönerler.

Çeşitli nedenlerle kısa bir süre ara verdiği lise öğrenimini Akşam Lisesi’nde tamamladı. Ardından Gazi Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. Ankara’nın özel öğretim kurumlarında Türkçe-Edebiyat öğretmenliği yaptı.

Hayatının büyük bir bölümünü Ankara’da geçiren şair, 'Ankara-İstanbul Karatreni' kitabında anlaşılabilen nedenlerle, 2001 yılında İstanbul’a yerleşti.

Adana Demirspor Genç Takımı'nda futbol oynadı. O yıllarda geçirdiği ağır sakatlık döneminde şiir yazmaya başladı. 1976’da Militan dergisinde topluca yayınlanan şiirleriyle dikkat çekti. 1980 öncesi ve sonrasında ülke gençliğinin yaşadığı dramı, içerden bir ses olarak, o dönemlerde oldukça yaygın olan slogancılığa kaçmadan, kendine özgü diliyle yazması şiirini özel kıldı. Lirizm zenginlikleri ve ironiyle harmanladığı “şimdiki zamanın duygu resmi” olarak tarif edebileceğimiz söyleyişini, neredeyse otuz yıldır sürdürüyor.

Ahmet Erhan pek çok çevrede hala ilk kitaplarıyla hatırlanmasına ve bilinmesine rağmen, şiir serüvenini yaşanan zamanla atbaşı götürmekte ve çok genç yaştaki okuyucuları tarafından da ilgiyle takip edilmekte.

Cahit Külebi, 1982 tarihli bir söyleşisinde kendisi için “şaşırtıcı bir olgu” tabirini kullanmıştı. Ahmet Erhan, şiirleriyle hala kendisini izleyenleri şaşırtmaya devam ediyor.

ESERLERİ
Alacakaranlıktaki Ülke. İlk basımı Mart 1981'de Yeni Türkü Şiir Yayınları, İlk Eserler Dizisi'nden çıkan bu kitap, şair henüz 23 yaşındayken 1981 Behçet Necatigil Ödülü'ne değer bulunmuştur. Kitabın ikinci basımı bir yıl sonra şairin yeni kitaplarıyla birlikte Lir Yayınları'ndan çıkar. Kitabın tekrar basımları sonraki yıllarda da farklı yayınevlerinden devam etmiş ve etmektedir.

Yaşamın Ufuk Çizgisi, Nisan 1982, Lir Yayınları, Türk Yazarları Dizisi.

Akdeniz Lirikleri, Nisan 1982, Lir Yayınları, Türk Yazarları Dizisi.

Kuş Kanadı Kalem Olsa, 1984, Can Yayınları. Bu kitapta daha önce yayınlanan 'Alacakaranlıktaki Ülke', 'Yaşamın Ufuk Çizgisi', 'Akdeniz Lirikleri'nin yanı sıra, sonraki yıllarda Bilgi Yayınevi'nden ayrı kitaplar halinde çıkacak olan 'Sevda Şiirleri', ' Zeytin Ağacı', 'Ateşi Çalmayı Deneyenler İçin' toplamları yer almaktadır.

Ölüm Nedeni Bilinmiyor, 1988, Can Yayınları.

Deniz Unutma Adını, Ocak 1992, Bilgi Yayınevi. 1992 Yunus Nadi Şiir Ödülü'ne değer bulunmuştur.

Öteki Şiirler 1976 - 1991, Ekim 1993, Bilgi Yayınevi.

Çağdaş Yenilgiler Ansiklopedisi, Ekim 1997, Bilgi Yayınevi. 1998 Cemal Süreya Şiir Ödülü'ne değer bulunmuştur.

Köpek Yılları, Temmuz 1998, Bilgi Yayınevi. Yayınlanmış tek öykü kitabıdır.

Resimli 'Ahmetler' Tarihi, Şubat 2001, Bilgi Yayınevi. Şairin daha önce hiçbir dergide yayınlamadığı 'Türkiye Ayağa Kalk' adlı şiir toplamı da bu kitapla ilk kez okuyucuya sunulur.

Ankara-İstanbul Karatreni, Ağustos 2001, Everest Yayınları. Şairin çeşitli dergilerde yer alan denemelerini, Ankara-İstanbul Karatrenine binip İstanbul'a göç ettiği Nisan 2001'i takip eden Ağustos'ta yayınlaması oldukça önemlidir. Şehrine vedası olarak adlandırabileceğimiz 'Daüssıla' şiiri de bunun önemini çizmek istercesine kitapta yer almaktadır.

Bugün De Ölmedim Anne, Toplu Şiirler 1, Eylül 2001, Everest Yayınları. Toplu Şiirlerinin bu ilk cildinde 'Alacakaranlıktaki Ülke', 'Yaşamın Ufuk Çizgisi', 'Akdeniz Lirikleri' toplamları yeniden okuyucuyla buluşmuş olup, Toplu Şiirler 2. ve 3. ciltlerinin yayınlanmaları beklenmektedir.

Ne Balık Ne De Kuş, Mayıs 2002, Everest Yayınları.

Kaybolmuş Bir Köpek İlanı, Ekim 2003, Everest Yayınları. Şair bu kitabıyla 2004 yılında ikinci kez Yunus Nadi Şiir Ödülü'ne değer bulundu.

Şehirde Bir Yılkı Atı, Ekim 2005, Everest Yayınları.
2006 yılı TTB Behçet Aysan Şiir Ödülü bu kitapla Ahmet Erhan'a verildi

Buz Üstünde Yürür Gibi, Seçme Şiirler, Haziran 2006, Everest Yayınları.

Sahibinden Satılık, Nisan 2008, Everest Yayınları

Ayrıca 'Kara Köpekli Adam' (roman) ve 'Anne Bu Şiiri Senin İçin Yazdım' (şiir) adlarıyla Bilgi Yayınevi tarafından basılan ve ne yazık ki tükendiğinden şu anda satışta bulunmayan çocuk kitapları bulunmaktadır.

Şair yukarda sözü edilen kitaplarına verilen ödüller dışında yaşamı ve tüm eserleriyle 1999 yılında Halil Kocagöz ve 2005 yılında Dionysos Şiir Ödüllerine değer bulunmuştur.

Yazar istatistikleri

  • 216 okur beğendi.
  • 424 okur okudu.
  • 20 okur okuyor.
  • 396 okur okuyacak.
  • 3 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları