Albert Caraco

Albert Caraco

Yazar
8.1/10
143 Kişi
·
331
Okunma
·
77
Beğeni
·
4.451
Gösterim
Adı:
Albert Caraco
Unvan:
Yazar
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 8 Temmuz 1919
Ölüm:
Paris, Fransa, 7 Eylül 1971
1919 yılında, İstanbul'da doğdu. Yaklaşık dört yüzyıldır Türkiye'de yaşayan Sefarad ( XV. yüzyıla kadar İspanya ve Portekiz'de yaşayan Musevilerin adı ) bir ailenin oğludur. Aile ilk önce Orta Avrupa'ya (Viyana, Prag, Paris) göç etti. Daha sonra 2. Dünya Savaşı öncesinde, Nazi tehdidi karşısında Güney Amerika'ya göç etmek zorunda kaldı. Caraco, hayatını mutlak anlamda yazıya adamış münzevi bir kişilik olan Caraco; cinsellikten Yahudi sorununa, sembolizmden felsefi meselelere ve edebiyata dek her alanda yazdı. Yıllar boyunca intihar etmeyi istemesine rağmen ailesini üzmemek için bunu gerçekleştirmesede, 1971 yılında babasının ölümünden birkaç saat sonra intihar ederek hayatına son verdi.
Düşünüp taşınmadan sürekli binalar inşa ediyoruz. Dünya bir süre sonra yalnızca bir şantiye olacak.
Albert Caraco
Sayfa 13 - Versus Yayınları (E-kitap)
Dünyayı yeniden düzene koymak artık imkânsız, dünya paramparça.
Albert Caraco
Sayfa 28 - Versus Yayınları (E-kitap)
Ben yaşadım mı, hiç bilmiyorum, benim yaşamım çevrilecek bir sayfadan fazlası asla olmadı, yaşım elliye gelirken, elimde mürekkebin kararttığı sayfalar kaldı yalnızca.
Albert Caraco
Sayfa 41 - Epub
Biz onarmak istiyoruz ve bu nedenle yok etmeyi düşünüyoruz, uyuma yeniden kavuşmak istiyoruz ve bu nedenle kaosu sevgimizle silahlandırıyoruz, her şeyi yenilemek istiyoruz ve bu nedenle hiçbir şeyi affetmeyeceğiz. Çünkü eğer canlılar böcek olma ve karanlıklarda, uğultu ve pis koku içinde üreyip çoğalma tercihinde bulunursa bile, biz onları engellemek ve İnsan'ı soyunu kurutarak kurtarmak için buradayız.
Kendi sorumluluğumuzu üstlenemiyoruz, kendimizden kaçarak kendimizi arıyoruz.
Albert Caraco
Sayfa 18 - Versus Yayınları (E-kitap)
Birazdan okuyacaklarınız, 'inceleme' adı altında birleşmemişlerdir. Kendimi gerçekten bildim bileli vaaz vermekten ve/veya birine bildiğimi doğru ya da gerçek olarak lanse etmekten uzak durmuşumdur. Çünkü, ne kendimi bir şey hakkında bilgi sahibi görecek kadar özgüvenim veya kibrim olmuştur, ne de karşımdakinin kendi başına arayarak bulabileceği bir şeyi ona kendimce sunmayı uygun görmüşümdür. Samimiyet ile beraber durumlar değişkenlik gösterebiliyor. Ancak beni gerçekten tanıyanlar bilir ki, söylediklerim sadece beni ilgilendirir. Karşımdakine bakış açısı sunmaktan öteye gitmek istemem. Bedenlerimizi ne sıklıkla yıkıyoruz? Her gün? İki günde bir? Haftada bir? Sadece rahatsız edici bir koku alınca? Bu olgu her birimizde farklılık gösterebilir. Lâkin beyin yıkama, işte burada işler değişiyor. Bence, her birimizin her gün en az bir kez beyni yıkanıyor. Bu yıkama ve yağlama işlemini yapanlar değişiklik gösteriyor. Bazen ailemiz, bazen arkadaşlarımız, bazen dışarıdaki insanlar, bazen televizyonda veya gazetedeki insanlar, bazen buradaki insanlar vs. her yerde ve algımıza giren herkes tarafından yapılıyor. Bunun başlangıcı var mı ya da sonu? Kontrol etme veya engelleme imkânı var mı? Buna olumlu cevap verebilecek varsa eğer, saygılarımı sunarak kendisine inanmayacağımı belirtmek isterim. Çünkü, buna cevap verirken bile yıkanmış olarak konuşacaktır. Şimdi, bunca zırvalığı neden mi anlattım? Birazdan ben de vaaz vereceğim. Evet, ben de. Albert Coraco, bu konuda beni durdurulamaz duygu ve düşünce durumuna soktu. Bu vaaz konusunda benim kadar, en az o da suçlu.

"Evrensel ölüme doğru ilerliyoruz, en bilgili ve görgülü olanlar bunun farkındalar, insan eserlerinin zincirinden boşalttığı bu musibetlere çare olmadığını onlar biliyor, uçarı varlıklar arasında trajik bir halleri var onların, gevezelerin ortasında sessizliklerini koruyorlar, gevezelerin vaat ettiği şeyi uçarıların ummasına izin veriyorlar, ne uçarıları uyarmaya kalkışıyorlar ne de gevezelerin aklını karıştırmaya, dünyayı yok olmaya layık görüyorlar, bizden ancak yıkım pahasına uzak tutulabilecek olan mutlak dehşet ile kusursuz çirkinlik içindeki bu serpilip gelişmedense felaketi tercih edilir buluyorlar."

"Bizler mahkûmuz ve içimizden bunu bilenler seslerini duyuramıyorlar, duyurabildiklerinde ise suskunluğu korumayı tercih ediyorlar. Sağırlara vaaz vermek ve körlerin gözünü açmak neye yarar? Onları sürükleyip götüren hareketin içinde sebat göstermelerini engelleyebilir miyiz? Dosdoğru en korkunç geleceğe doğru gidiyoruz, bu gelecek bugünden yarına başlayabilir, daha biz başımıza geleni işitmeden kendimizi oraya gömülmüş bulacağız, içinde yaşanamayan evrende umutsuzca ölmekten başka bir seçenek kalmayacak bize."

İşte, Albert Coraco'nun suçu bunlar. Kendimi cesaretli biri olarak hiçbir zaman görmedim. Ama korkaklığımla savaşmayı da hiçbir zaman bırakmadım. Çünkü cesaret, doğuştan gelir. Sonradan sahip olamayız. Belki an gereği yükselir, ama hepsi bu. Albert Coraco için ise tam tersi söz konusu. Ben onunkinden daha cesaretli bir kalem tanımadım. Hiçbir karanlık zerresini dışarıda bırakmayacak şekilde yazmış. En ufak baş çevirme ya da görmezden gelme ya da olanı reddetme vs. gerçeği hiçbir şekilde yadsıması yok. Kenara çekilip de izlemiyor. Her birimizin kaçınılmaz gerçekle yüzleşmesi için yazmış. Halının altına atılan tozları, halıyı kaldırarak göstermiş. Altı en kabarık olandan, sadece bir kez toz itilmiş halıya kadar hepsini açmış. Sonra da bizi öylece bırakmış. Neden? Çünkü, ilk başta imkân varken yapamadığımız temizliği, şimdi de yapamayacağız da ondan. En azından kendi pisliğimize bakmamızı istiyor. Ayna misali yansıma yapması için, durumu anlamamız için, kendimizi bilmemiz için vs. kısacası DÜNYA için. Neden DÜNYA peki? Nedeni göz önünde aslında. Tüm bu halıların ve tozların birleştiği tek bir yer var. DÜNYA. Herkesin evi olan DÜNYA. Tüm halkları ve tozları içinde barındıran DÜNYA. Ve tüm yaptıklarımız ile sahip olduklarımızın da evi olan DÜNYA. Bizim için her şeyin olduğu DÜNYA. Bu yüzden, DÜNYA'ya dönüp bak diyor. Ne hâle getirdiğini anla diyor. Her şeyden ötesi ise kendini anla diyor.

Albert Coraco, bu kitapta tek bir düşünce yönelimine gitmemizi istemiş. DÜNYA'yı düşünmek. DÜNYA'yı nasıl düşünebiliriz peki? Kendimize ve çevremize bakarak. Tabii, burada unutulmaması gereken bir husus var. Gerçekçilik ve gerçeği yorumlamak. Albert Coraco, gerçeğin bir gün bizi ezip geçeceğinden emin. Ben de eminim. Sizler emin olmasanız da olur. Ne Albert Coraco'nun, ne benim, ne de DÜNYA'nın umrunda değil. Neyse, konuya giriş yapayım. Şimdi, DÜNYA'da en baskın türüyüz. Kendimize ait yaşama koşulları, yaşam için ihtiyaçlarımız, yaşamak için kurullarımız ile kanunlarımız, doyumsuz isteklerimiz ile arzularımız var. Ancak hepsinden öte ve yüce bir güç var. Doğa. İnsanoğlu ne kadar yücelirse yücelsin, ne kadar güçlenirse güçlensin ve ne kadar bilgilenirse bilgilensin doğanın önünde hâlâ bir hiçtir. Daha öteye gidemez. Hangi insan doğanın kanunu değiştirebilecek güçtedir? Hangi insan doğanın etkilerinden sıyrılabilir? Hangi insan doğanın gücünü kontrol altına alabilir? Hiçbirimiz. Bir araya gelsek de yapamayız. Sorun da tam olarak burada. Bizler çok kibirli varlıklarız. Acizliğimizi hiçbir şekilde kabul edemiyor ve gerçeği yadsıyoruz. Sonra sanrılı düşünceler ile isteklerimizi birleştiriyor ve tahrip etmeye başlıyoruz. Neyi tahrip ediyoruz? Önce çevremizde ne varsa onu. Çünkü, bizim gücümüz de kendimiz gibi iki yüzlüdür. Asla özüne direkt etki etmiyor. Etrafında etki edecek bir şey kalmadığında ancak yok edici gücü kendine yansıyor. Bu ve buna benzer sanrılı durumlarla doğanın karşısındaki acizliğimizi, anlık ve geçici güçlerle yadsıdık. Bir balta ile ağacı kestik, ormanlardan güçlü olduk. Boklarımızı nehirlere akıttık, okyanuslardan güçlü olduk. Hayvanları katlederek kürklerini giydik, hava durumlarından ve soğuktan güçlü olduk. Binalarımızı her yere diktik, topraktan güçlü olduk. Diğer tüm canlıları isteklerimiz için yaşattık veya öldürdük, hepsinden üstün olduk. Hepsini yendik. Ama yine de gücümüzü yetersiz bulduk. Sonra parayı ve sınırları bulduk, insandan güçlü olduk. İşin Tanrısal ve yüce boyutuna girmiyorum. Ancak orada da söylenebilicek çok şey var. Her neyse, kısacası her şeyden güçlü olduk. Fakat yenemeyeceğimiz bir şey olduğunu o zaman fark ettik. Ölüm.

"Dünya çirkin, giderek daha da çirkinleşecek, ormanlar balta darbeleriyle yok oluyor, her yandan şehirler her şeyi yutarak yükseliyorlar, çöller her yerde yayılıyor, çöller de insanın eseri. Toprağın ölümü şehirlerin uzağa yansıyan gölgesidir, şimdi buna suyun ölümü de ekleniyor, sırada havanın ölümü var, ama dördüncü element olan ateş, diğerlerinin intikamını almak için varlığını sürdürecek; bizler, sıramız geldiğinde, ateşle öleceğiz."

Beni tanıyan insanlar, doğa ile ne kadar içli dışlı biri olduğumu bilirler. Çocukluğumdan beri belgesel izlerim. Doğayı gözlemler ve onun hakkında yazılı bilgiler de edinmeye çalışırım. Daha dün bir belgesel serisi bitirdim. Belgesel yedi bölümden oluşuyor. DÜNYA'nın farklı alanlarından hayvanları ve yaşamsal mücadelelerini ele alıyordu. Altı bölümü böyleydi. Yedinci bölümde ise doğanın tahribine, hayvanların yok olan yaşamlarına ve habitatlarına ve son olarak da insanların bunların daha iyiye gitmesi için çabalarını anlatıyordu. Açıkçası, bu son kısmı ironik. Çünkü, onları bu duruma biz soktuk. Ne kendileri ne de başka bir güç. Sadece insanların eseridir. İronik olan ise; bu durumu 'insanoğlu' olarak biz yaptık, ama bunda katkısı olmayan ve zararı engellemeye çalışanlar uğraşıyor. Şunu demek istiyorum, bir tane çita uzmanı vardı. Beyefendi, Amerikalı. Ancak Afrika'da yaşıyor. Yaklaşık 20 senedir orada. Afrika'nın doğal hayatı çitlerle çevrili artık. Kaçak avcılık ve artan insan nüfusundan dolayı onları korumaya almaları gerekmiş. Tüm yabani hayat koruma altında. Her neyse, çitaların habitatları geniştir. Bulundukları yerde avcı olanlar arasında en altta yer alır. Aslanlar, leoparlar, timsahlar vs. hatta avladıkları bile bazen ölümlerine neden olabiliyor. Hızları tek avantajları ve güçleri olduğu için her bir çitanın çok büyük alanlara ihtiyaçları vardır. Hem avlanma hem de çiftleşme için böyledir. Az önce bahsettiğim çitlerle vahşi yaşamı koruma olayı, onlarda ters tepiyor. Çünkü, aşamadıkları için farklı genetiğe sahip çitalar ile tanışma ve kaynaşma fırsatı yakalayamıyorlar. Sonra da akraba üremesi işte. Kısa vadede sorun teşkil etmese de, uzun vadede hem genetik çeşitlilik, hem de sıkıntılı gelecek nesiller olacağından büyük bir problem teşkil ediyor. Bu Amerikalı beyefendi, yaklaşık 200 tane çitayı bir taraftan diğer tarafa taşımış. Sırf ürümeleri ve genetik çeşitlilik olsun diye yapmış. Bir nevi onlar için çalışıyor. Ancak bunun şöyle bir olayı var. Taşımak için çitayı uyuşturucu iğne ile vuruyorlar. Sonrada küçük bir kafese hapsediyorlar. Yaklaşık 150-200km arası mesafe arabayla yolculuk yapıyorlar. 1-2 gün sürüyor bu. Çita gibi bir hayvan için de bu kronik stress demektir. Çünkü, her şeyi hız ve hareket olan bir canlı, sadece olduğu yerde dönebilecek kadar kısıtlanıyor. Bu da kronik stress yaratıyor. 20 çita taşınma esnasında kronik stresten dolayı ölmüş. Ne kadar tesiri olduğunu buradan siz hesap edin.
"Şehirlerimizi ancak yok ederek değiştirebiliriz, hem de o şehirlerin içini dolduran insanlarla birlikte yok etmek gerekse bile... Bu insan kıyımım alkışlayacağımız zaman da gelecektir. Artık o zaman hiçbir şey karşısında geri çekilmeyeceğiz ve en barbar şey olarak gözükse bile, bizler kaosun ve ölümün rahipleri olacağız, düzen bizim kurbanımız olacak ve saçmalığın sona ermesi için düzeni feda edeceğiz, doğal felaketleri arttıracağız, kötülüğü misline çıkartacağız. Böylece arzulanmadan doğanları ve daha fazla çoğalma umudu taşıyanları cezalandıracağız, onlara yaşamanın asla bir hak değil, bir suiistimal olduğunu ve yok olmayı hak ettiklerini öğreteceğiz, çünkü aşırı kalabalık insanın bunalttığı dünyaya çirkinlik katarak fazla yer tutuyorlar. Biz onarmak istiyoruz ve bu nedenle yok etmeyi düşünüyoruz, uyuma yeniden kavuşmak istiyoruz ve bu nedenle kaosu sevgimizle silahlandırıyoruz, her şeyi yenilemek istiyoruz ve bu nedenle hiçbir şeyi affetmeyeceğiz. Çünkü eğer canlılar böcek olma ve karanlıklarda, uğultu ve pis koku içinde hızla üreyip çoğalma tercihinde bulunsa bile, biz onları engellemek ve İnsan’ı soyunu kurutarak kurtarmak için buradayız."

Bunun üzerine ekleyebileceğim gerçekten çok şey var. Gemi rotalarını balinaların avlanma alanlarına yapan ticaretçiler, sıcaklık değişimlerinden dolayı son 20 yılda dörtte bir küçülen kutup ayıları ve kutuplarda 5-6 haftalık fazla süren yaz mevsimi vs. bir çok olay sayabilirim. Ama hanginizi gerçekten derinden etkiler ki ya da hanginiz bunları öğrendikten sonra bir şeyler değiştirmek için çabalar ki? İki yüzlülük gibi görmeyecek olsaydım eğer; insanoğlunun, insanoğlu üzerindeki etkilerini de anlatabilirdim. Ancak diğer canlılara yapılanları ve durumlarını görünce, bizler gerçekten hak etmişiz. İnsanoğlunun katlanması gereken acılar hem varoluşsal, hem de kendi kabahatleridir. Bu yüzden, ne kadar umrumda olsalar da değiller. Kendim de dahil. Çünkü, tüm bu anlattıklarımın öfkesini ve utancını her hücremde hissediyorum. Sizlerin de hissetmesini isterim. Öfkeniz ve utancınız ile içten içe yanmanızı isterim. Sonra Kırmızı Anka Kuşu gibi küllerinizden doğabilirseniz eğer, çevrenizdekileri de küllere çevirebilirsiniz. Sonra da kaos ve yıkımdan güzel bir şeyler çıkarabiliriz. Albert Coraco'nun burada da katılıyorum. Artık ne iyilikle, ne de umutla bu DÜNYA ya da insanoğlu kurtuluşa eremez. Yok olmamız lazım. DÜNYA ve kendimiz dahil tüm canlılar için yok olmalıyız. Sonra da küllerimizden tekrar doğmalıyız. Ama geçmişi yadsıyarak ya da baskılayarak değil. Bütünüyle alaya alarak ve onlara acıyarak yapmalıyız. Çünkü, bizlerin ve bizden öncekilerin oluşturdukları ortada duruyor. Gözlerimizin önünde duruyor. Halıyı kaldırın ve bakın. Hangisini tozun varlığı sizi rahatsız etmiyor?

"İnsanlar hem özgürdür hem bağlı, arzu ettiklerinden daha özgür, fark ettiklerinden daha bağlıdırlar, çünkü faniler kitlesi uyurgezerlerden ibarettir ve onların uykudan uyanması asla düzenin çıkarma değildir, yönetilemez olurlar çünkü o zaman. Düzen insanların dostu değildir, onları keyfince yönetmekle yetinir, ender olarak uygarlaştırmaya, daha da ender olarak insanileştirmeye çalışır. Düzen şaşmaz olmadığından, onun hatalarını günün birinde telafi edecek olan şey savaştır, ve düzen bu hataları iyice arındığı için savaşa gidiyoruz; savaş ile istikbal birbirinden ayrılmaz gibiler. Tek kesinlik şudur: Ölüm, tek kelimeyle, her şeyin anlamıdır, insan ölüm karşısında sıradan bir şeydir yalnızca, halklar da aynı; Tarih bir tutkudur, azaptır, kurbanları sürüyledir, içinde yaşadığımız dünya cehennemdir, hiçliğin ılımlılaştırdığı bir cehennem. Bu cehennemde, kendini tanımayı reddeden insan kendini feda etmeyi tercih eder, o çok kalabalık hayvan türleri gibi, çekirge sürüleri, fare orduları gibi feda etmeyi tercih eder, içinde yaşadığı dünyayı yeniden düşünmektense yok olmanın daha yüce olduğunu, sayılamayacak kadar çoklukla yok olmanın yüceliğini hayal eder."

Bizler hiçbir şey yapmazsak eğer, doğa kendi işini kendi görecektir. İçindeki mikrobu yok edip atacaktır. Bizle veya bizsiz DÜNYA yine de dönecektir.

"Dünya, hassas kalpler için bir cehennemdir."
-Goethe

İşte, Albert Coraco'nun gün yüzüne tekrardan çıkarttığı düşüncelerim bunlar. En azından bir kısmı bunlar. Burada hepsini açıklayabilecek kadar cesaretli değilim. Ama Albert Coraco'nun cesareti var. Benim vaazım da bu kadardı. Eğer sizin de bir parça cesaretiniz varsa, bu kitabı okuyun derim. Buraya kadar okuyan herkese teşekkür ederim. Saygılarımı sunuyorum.
"Ölüme doğru gidiyoruz, tıpkı okun hedefe doğru gitmesi gibi, asla ıskalamayacağımız da kesin, ölüm bizim tek kesinliğimiz, tek gerçeğimiz, öleceğimizi daima biliyoruz, herhangi bir zamanda, herhangi bir yerde, biçiminin bir önemi yok. Çünkü ebedi yaşam bir anlamsızlıktır, ebediyet hayat değildir, ölüm özlem duyduğumuz istirahattir, hayat ve ölüm birbirine bağlıdır, başka şey talep edenler imkânsızı isterler ve tek elde edecekleri, ödülleri ise duman olup gitmek olacaktır." diyerek başlıyor kitabına Albert Caraco. Ve ölüme bu kadar methiye düzmüş bir insandan ne beklersiniz? Hayatı boyunca sadece ölümü hayal eden ama anne-babasını yalnız bırakmamak için sabreden, bu süreç zarfında sadece yazarak ömür tüketen bir insan. Annesinin ardından babasını da kaybedince birkaç saat daha yaşama direnip intihar eder.

Kitabın hemen hemen her sayfasında "Ölüme gidiyoruz.", "Felakete yaklaşıyoruz." cümlelerini yineleyip durur Caraco. Belki çok karamsar gelebilir bize ama okudukça ve düşündükçe anlatılanların bir çoğu beynimizde sarsıntıya sebep olacak gerçeklerdir. Dünyanın ve insanlığın acı veren gerçekleri....

Nietzsche' yle Mandıra Filozofunu aynı kefeye koysanız, diğer kefedeki Albert Caraco'yu yerinden kaldıramazlar. Hayatınızda bu kadar her şeye karşı çıkan bir insanla karşılaşmamışsınızdır eminim.

Üretmeye, tüketmeye, aile olgusuna, düzene, üremeye, çoğalmaya, hatta ataerkil topluma bile karşı. Öyle ki umut gibi, sevgi gibi değer yargıları da nasibini alıyor Caraco'dan... Zaten umut da insanı gerçeklerden uzaklaştıran zırvalıklardan biridir.

Kitapta en çok eleştirilen konulardan bahsedersek 'insan fazlalığı' açık ara önde gider. İnsanların anlamsızca çoğalmasını, dünyaya bilinçsiz ve doğuştan suçlu bireyler getirmesini eleştirir. Doğanın bunu istemediğini, tam tersi sistemlerin insanların üremesini istediğini savunur. Yöneticiler istedikleri paraya ve sisteme sahip olabilmek için insan yığınlarına ihtiyaç duyar çünkü.

Bu şekilde üreyip çoğalmaya devam ettikçe de böcekler gibi hayat sürmeye ve değersizleşmeye mahkum olacağımızı ifade eden Caraco, her ne kadar anarşist ve nihilist olmadığını söylese de bu kaos ortamında, kaçınılmaz son olan felakette en sağlam duracak grubun yine anarşist ve nihilistler olacağını savunur.

Yakında sadece şantiyeden ibaret olacak olan bir dünya....
Betonarme bir evren...
Yokluktan kendi idrarını içmek zorunda kalacak olan kalabalık yığınlar...
Su kıtlığından çıkacak olan su savaşları...
Sistemin dayattığı düzen...
Yaklaşan felaket...
Ve yok oluş...
Peki bu distopik dünyada insanı sonsuz huzura kavuşturacak olan şey nedir?: Ölüm

Hani Cemal Süreya'nın Nazım için yazdığı pek az bilinen bir şiiri vardır:
"Ağıdı önce söylenen, ölüm korkusunu atar" der şiirinde. Caraco' nun annesinin ölümüyle çıkmaza giren hayatı ve psikolojisini düşünürsek, neden ölüm korkusunu böylesine yenip ona bu kadar özlem duyduğunu anlayabiliriz.
Aslında Caraco'yo göre, hepimiz, bütün bu insanlık, Süreya'nın şiirinde geçen, hani o ağıdı önceden söylenen, boynu usul telli turna gibiyiz. Nereye uçuyoruz? Bilinmez....
Albert Caraco uzun zamandır dikkatimi çeken bir yazardı. Basılı okuduklarımla birlikte telefondan da okuduğum bazı kitaplar var. Sayfa sayısı 32 olunca, hemen e-kitap olarak başladım. İyi ki de okumuşum.

Yazarda hissettiğim en kuvvetli duygu yabancılaşmaydı. Hüznünde dahi, sanki bir başkasından bahseder bir sakinlik ve kayıtsızlık vardı. Misal, ''... fikirlerim beni hislenmekten men ediyor, hatta üslubum hislenmenin yakınına yanaşmamı bile yasaklıyor.'' Bir başka örnek: ''Köklerimi acının olduğu kadar zevkin de reddi içine salıyorum, sevgim ermişçe bir ilgisizliğe varıyor, artık bu ilgisizlikle kaynaşmışım, bütün yaşamım bir ölüm okulu, aslında pek bir meziyetim yok ve çocukluğumdan beri kendimi asla rahat hissetmedim, kalıcı rahatsızlıkların eline düşmüşüm ve ancak deva buldukça varlığımı sürdüyorum.''

Kaleminde insanı oldukça şaşırtan bir etki var. Bazen sarsıcı diyebileceğimiz, bazen de şaşırtıcı bu kısa kitap, yazarın bütün hayatını ve bilhassa ölümünü öğrendiğimizde bir nevi kanıt niteliğinde. Yazar annesi ve babasına, evlat acısı yaşatmamak için, ölmek kararını çoktan vermişken, intihar etmemiş. Önce annesini, kısa zaman sonra babasını kaybetmiş. Babasını kaybettikten 2 saat sonra da intihar etmiş. Yaşamak için değil, ölmemek için bir sebebi kalmamış. Zaten yaşamak için hiç sebebi olmamış.

İçinde hep bu tuhaf yabancı hisle yaşayan yazar, anladığım kadarıyla çok da kibar bir insanmış. Dünya neredeyse umrunda olmamasına rağmen, hatır onun için hep önemli olmuş. Aslını isterseniz düşünceleri neredeyse tutarsız, aynı paragraf içinde birbiriyle çelişen cümleler kurmuş. Tutarlı düşüncesi bir tek ölümden yana olmuş. Eylem olarak da anne ve babasına davranışları hep tutarlıymış. Bunun dışında içindeki garip zihin çalkantıları, vurduğu kayayı hiç aşındırmamış gibi.

Kadınlarla ilgili oldukça ilginç ve belki de kızacağınız türde cümleler kurmuş. Misal, kadınlar aşağılık varlıklardır. Fakat ben yazara kızamadım. Çünkü derdi hakaret etmek değil. Peşi sıra gelen cümle, erkekler daha da aşağılıktır. Kimi yerde kadınların erkekleri kullandığını, dertlerinin sadece kendi dış güzellikleri ve beğenilmek olduğunu ifade etmiş. Sonra erkeklere dönüp, kadınları üreme aracı olarak gördüklerini belirtmiş. Kadınlara bunu yaparak onları bu doğum düşüncesiyle sınırlandırıp şartlandırdıklarını belirtmiş. Kendi ifadelerinden birisi şu: ''Ben kendimi erkeklerin de kadınların da uzağında hissediyorum, birleşmeleri bana oldukça gülünç geliyor, evliliktense yalnızlığı, babalıktansa hiçliği tercih ediyorum, kadınlar bizim için teselliden ziyade tehdittir, tersi bir yanılsamadır, ama onların büyülerini bozmak için nefse hakim olmak gerekir.'' Kadınlar, erkeklere göre daha az akıl yürütüyormuş, acınacak haldelermiş. (?????) Daha az akıl yürütmeye tekme ve yumrukla zorlanıyor olabilirler mi Sayın Caraco? Mesela kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin. Neydi bir de kadının aklı kısa, saçı uzun olur. Bu sözler acaba hangi zihnin ürünüdür? 

Kadınlarla ilgili kurduğu çok fazla olumsuz cümle var. Lakin bir yerde de övüyor. Bu yüzden düşüncelerini tutarsız buldum. Kadın erkeğin dengi değildir, kadın olarak kadın eşitsizdir, derin nitelikleri kişisellikten yoksundur gibi düşünceleri var. Bir yandan da her erkek değilse de birçok başarılı erkeğin arkasında kadın vardır düşüncesi de var.  #32399784

''Yumuşamayı reddediyorum, kendimi çileci yaptım'' demiş. Bu cümlesinde dahi çok sakin bir reddediş var, lakin bir o kadar iradeli ve kararlı bir insan. Kısa ama tok bir kitap. Benim gibi birçok fikrine katılmasanız dahi ifade tarzındaki kuvvet ve sakinlik, ilginizi çekebilir ve beğenebilirsiniz. Farklı ruhları dizilerde sadece izliyoruz ama kitaplarda sanki o insan oluyoruz. Bu da sıyrıksız tecrübe oluyor işte.

Annesi onun hayatına en büyük etki eden kişi olmuş. Kitap boyunca ondan Sayın Anne diye bahsedilmiş. Kadınlarla ilgili düşüncelerinin yegane sebebi. Ona hem hayran hem de mesafeli, hem yakın hem oldukça uzak.

Aşktan vazgeçmek, annesine göre şart. Bu, bir insanın sağduyulu olduğunun göstergesi. Kadın, kadınları sürekli kötülemiş. Kadınlar, ona göre bir canavar. Ayrıca, kendisi çok bakımlı ve güzel bir kadınmış. Akciğer kanserine yakalandığı için ömrünün son anları sıkıntılı geçmiş. O dönemde dahi makyaj yapmaktan ve takı almaktan vazgeçmemiş. Albert Caraco annesi için gidip takılar aldığını ifade ediyor. Bir erkek için oldukça ince bir davranış değil mi? Peki annesinin makyajsız halini oğluna gösterip, sonra kendisini iyice boyadıktan sonra oğluna, bu surata iyi bak ve kadınların ne kadar numaracı sahtekar olduklarını gör demesi? :) Kendisi hep ilgi odağı olmuş ve bunun için de çabalamış. Ama oğlunun kimseye ilgi göstermesini istememiş. Bunda da başarılı olmuş. Doğru mu yaptı tartışılır. Ama oğlunun düşünce dünyasındaki kuvveti yadsınamaz. 

Annesi acı çekerken, yazar ötenaziyi tercih edeceğini söylemiş ve insanların zaten ölecekken ilaçlarla uyuşturulmasını, merhametin kurbanı olmak diye nitelendirmiş. Acı içinde yaşamaktansa fiziksel cinayet lütuftur düşüncesinde. Şöyle bir bakarsak, hepimiz en az bir kere intiharın eşiğine gelmiş ya da mutlaka geleceğizdir. Çünkü hayat gerçekten kaldırmakta zorlandığımız acılarla dolu. Üstelik fiziksel olarak acı çekmek de öyle kolay değil. Şahsen ben inançlı bir insan olmasaydım, beni bu dünyada hiçbir şey tutamazdı. Sevmiyorum bu dünyayı. İyilerle karşılaşmak, yaşamayı kolaylaştırıyor. Yaşamak çok zor geliyor bana.

Albert Camus'nun Yabancı'sını bilirsiniz. O kitabı beğenenler, aynı tatta ama farklı türde bir eser okumak isterlerse bu kitap ideal.

Konuya döneyim, annesiyle ilgili o kadar çok düşüncesi var ki. Hangi birine değinsek diğeri eksik kalır. Bütün dünya görüşü onunla şekillendiği için ona olan sevgisi ve nefretini ifade edişinde de yabancılaşma kuvvetle hissediliyor. Ben de düşüncelerimi ifade ederken tutarsızlaşacağım endişesine düşüyorum. Annesi onu yatılı okula göndermiş. Dahası dadılar ilgilenmiş. Kadın bir çocuğu olmasının sadece tasasız kısmıyla ilgilenmiş. Oğluna, onu boğacak kadar sıkı sarılırmış, Caraco yaşı ilerledikçe kimsenin onu öpmesini ve sarılmasını istememiş, bundan bıkmış çünkü. İşin diğer bir tuhaf yanı ise vakit geldiğinde, oğlunun sadece kendisiyle ilgilenmesini beklemesi ve oğlunun da büyük bir nezaketle ve of demeden annesiyle ilgilenmesi. Bence bilinçaltında biraz bu konuya tepki var. Sanki annesini hiç affedememiş gibi. Ama karakteri düzgün olduğu için, insanlığından asla vazgeçmemiş diyebiliriz. Ona hep saygı duymuş, onun hasta olmasına ve böyle ölmesine çok üzülmüş. Lakin daha evvel de değindiğim gibi bütün düşüncelerini, sanki bir başka insandan bahsediyor bir havayla anlatmış.

Ölümü yaşamın diyeti olarak görmüş, ölecek olanı sevdiğimizi ve tehdit altında olana ilgi duyduğumuzu düşünmüş. Bir nevi haklı. Bu düşünceyi şöyle çevirsek, bir canlı zarar gördüğünde ona -normal insanlar- merhamet duyar. Çünkü ölmesi endişe verir. Ama ölmeyecek olsa, bu merhamet o kadar kuvvetli olur mu? 

Annesi, Caraco 40 yaşını aştıktan sonra öldüğü için, oğlu ona müteşekkir. Çünkü yokluğuna alışmadan ölseydi sefil olurum demiş. Babam vefat ettiğinde, kardeşimi ben de benzer bir mantıkla teselli ettim. "Babamızı bilecek yaştayken öldü. Onunla birçok hatıramız var. Daha genç yaşta da vefat edebilirdi" dedim. Bu en hüzünlü meselelerden biridir bilirsiniz. Hepimizin ciğerinde türlü türlü izler var. Bardağın dolu tarafına bakmak zorundayız. Her türlü bu hayatı yaşayacağız. Sefil olmaya, derbeder olmaya karar vermek de, Rüzgar Gibi Geçti'deki Scarlett misal, eğilsek de devrilmemeye mecburuz. Düşsek de kalkmak zorundayız. 

Garipsediğim bir şey var ki önsözde çevirmen şöyle bir not düşmüş: ''Albert Caraco 10 Temmuz 1919'da Konstantinopolis'te, dört yüzyıldır Türkiye'ye yerleşmiş Sefarad bir ailenin oğlu olarak doğdu.'' Bildiğim kadarıyla Konstantinopolis, 1453'ten beri İstanbul. :) Üstelik yazar Konstantinopolis demeyi tercih etmiş olabilir, kitapta da İstanbul yerine Konstantinapolis denilen bir cümle var. Ama önsözde de böyle geçiyorsa, bir art niyet ararım. 

Yazar bir Yahudi. Tüm kitap boyunca Yahudiliğe değindiği hemen her an onları da eleştirmiş, daha doğrusu aşağılamış. İğrenç bir iyimserlikle hayata tutunduklarını, hayâsız yani utanma duygularının olmadığını, sefil insanlar olduklarını belirtmiş. İnanç noktasında da kendi ifadesiyle düşüncesi şu: "Tanrı bizi sevmiyor ve bir sevgi nesnesi de değil, Mistisizm özünde Narsisizmdir, kişisel Tanrı ise saçmalıktan başka bir şey değildir, yoksulların teselli bulma ihtiyacı kendi alçalmalarının kanıtıdır, yoksa varsaydıkları figürlerin gerçekliğinin değil... Filozofların Tanrı'sı bana yeter, ben de bir kişiyim ve kendi dışımda kimse aramıyorum, müebbet ölüme razıyım, kurtuluş fikri bana bir taşkınlık gibi geliyor, kurtulmak metafizik bir tecavüz yalnızca. Sayın Anne her türlü Mesihçiliğe karşı Klasisizmi tercih ediyordu; ermişler gibi haklıydı."

Yazar, Cioran'la karşılaştırılan bir isim. Cioran çok daha insanı sıkan ama tok bir kaleme sahip. Onu okumak da gerçekten sabır işi. Zor ilerleyen bir kalemi var. Lakin Caraco'da ilerlemek onun kadar zor değil. Sıkılmadan, ilgiyle okunacak bir insan Caraco. Kaos'un Kutsal Kitabını da yakın zamanda okumak istiyorum. Düşücelerine neredeyse yüzde yüz katılmadığım bir yazar. Ama ifade ediş tarzını sevdiğim bir kalem oldu bile. Artık sıkmamak adına burada noktalıyorum. Okuyacak herkese keyifli ve ilgi çekici bir okuma dilerim.
''Bir eylül sabahında sabrıma sevda düştü.'' Sabrıma sevda değil haberler düşünce, buyrun ortaya çıkanlar.


21 Eylül 2018
Kendini peygamber ilan eden Caraco'nun intihara sürükleyen kitabı Kaos'un Kutsal Kitabı'nı okudum ve henüz intihar etmedim, çünkü günah. Buhrana çok düştüğüm zamanlarda intiharın eşiğine gelir, düştüğüm çaresizlikte euzü besmele çeker ve yola devam ederim. O yüzden yanlış anlamazsanız, öbür dünyaya inanmayan insanların bu iğrenç hayata ve bu iğrenç düzene neden katlandığını bir türlü çözemiyorum. Sizin yerinizde olsam bir öfke anına bakardı elime bıçağı almam, yahut varolmanın dayanılmaz ağırlığına katlanamaz kendimi yüksek bir yerden derin sulara bırakırdım. Zaten her türlü şinanay. Neyse şu an doğru şeyler yazmıyorum farkındayım, fakat doğru zamanlardan da geçmiyorum zaten. Lisede okuduğum söz, aklıma geliyor sık sık: Coğrafi konumdan mıdır nedir başım ağrıyor. Hangi lisede okuduğumu bile unutacak kadar zaman geçti ama sözün nakışı zihnime güzel işlenmiş.

Hey bir dakika sanırım yaşım 30'a yaklaşırken iyice çirkinleşen dünyanın farkına varmak vurgun yemek gibi etti bu insanı. İnsan olmak zor mesele. Okumak zor mesele.

Neden çirkin şeyler yazıyorsunuz?

Neden çirkin şeyler okuyorum?

Hadi yalan söyleyelim birbirimize ne olur.

İlkinde olmasa da ikincisinde mutlaka gerçek aşk gelir.
Aile olmak mutluluk getirir.
Bütün akrabalarımız akrep değil, sadıçtır, sadıktır, sağduyuludur, kenafir gözlü değildir. Bunlar sadece dizilerdedir.
Bütün bulutlar pamuk şekeridir.
Bir çocuğun gülümsemesi bütün kötülükleri alır götürür.
Hiçbir şerefsiz, haysiyetsiz, it yoktur çocukları kaçıran.
Bütün kadınlar çiçektir, hiçbir masuma el kalkmaz.
Hapishaneler yoktur, gardiyanlar yoktur.
Yarına kalır ama yanına kalmaz. (Yarına gösterecek sabır yoktur.)
Şehirler işgal altında değildir.
Betonlarda da çiçekler açar, yapma da olsa.
Kediler vardır mutludur.
Köpek yavruları dere yatağına atılmaz.
Genç bir delikanlı bir sokak köpeğini sırtında taşır.
İneklerde şarbon çıkmaz.
Karadeniz'de Araplar yoktur.
Suriyeliler yoktur.
Fakirler yoktur.
Trafikte saçları çamur bebeler beklemez.
Hiçbir eve hırhız girmez.
Hiçbir kalbe hırhız girmez.
Kemal Sunal hırkız der, Kemal Sunal ölmemiştir.
Münir Özkul yine babacandır.
Adile Naşit kahkaha atar hala.
Bütün hastalar şifa bulur.
Bütün kötüler hasta olur.
Bütün kötüler kısır olur.
14 yaşındaki kızını tasma takıp gezdiren babalar yoktur.
Düğün sabahı karısını 16 yerinden bıçaklayan kocalar yoktur.
Önüne gelene hallenen erkekler yoktur.
Kendini kaliteli pazarlayan kevaşeler yoktur.
Bütün yuvalar yıkılmamak üzere kurulur ve BEN HABERLERİ İZLEYİP RUH HALİMİ KALBURA DÖNDÜRMEM HİÇBİR GÜN.

Olmadı di mi.

Olmadı.

Farkındalığımda boğuluyorum.

***

İnceleme olmayan incelemeye devam ederken, zelzele oluyor zihnimde. Kaos'un Kutsal Kitabı'nın da amacı buydu. Kaos'a bir el de siz ateş edin.

Caraco da Cioran gibi nihilist bir yazardır. Bu yazarları okumak isteyen arkadaşlar neden okumak istediklerini bir gözden geçirsinler. Nihilizmin size hitabını birkaç dakika olsun araştırın düşünün. Çünkü bu konuda ciddiyim, bu işin ucu intihara kadar gidebilir. Hele ki onca yıllık dünya hayatının en yoktan diyim siz başka kelimeler de düşünebilirsiniz zamanına denk gelmiş hayatımız, böyle bir çağda bilhassa yaşı 15-20 arası arkadaşların daha başka kitaplar okuması düşüncesindeyim. Okudum da ne oldu, birçok 12'den vuran tespitle sarsıldım ama içim de karardı. Sağlam psikoloji gerek ve bence bu tür insanlarla psikolojinizi test etmeyin. Okumak isteyenlere hemen en sevdikleri işlerle ve insanlarla muhatap olmalarını naçizane tavsiye ederim.
Enterasan bulduğum bir yazar ve çok enteresan bir kitap bu.Kitabın başında yazarın kısa hayat hikayesinde ;hayatının tamamını mutlak anlamda yazıya adamış münzevi bir kişilik olarak tanımlamış çevirmen.Geniş bir külliyata sahip olduğundan, genellikle nihilist(düzen karşıtı,bireyci) ve karamsar bir yazar olarak görülür ve Cioran’a benzetilir diyor...Evet münzevi karakteri ve düzen karşıtlığı bakımından benzediği kanısındayım ancak bütün fikirlerini ele aldığımızda Caraco kesinlikle daha katı ve daha sıradışı bana göre.En sıra dışı yanı;kendisini zamanın peygamberi olarak tanımlaması olsa gerek.Ne düzen adamı ne de anarşistim diyor.Tebliğ ettiğim yeni dünya görüşüne ,göre yakın zamanda gerçekleşecek büyük felaket sonrası çoğunluk(uyurgezerler,düzen adamları ve anarşistler) ölecek, görüş olarak düzen adamlarıyla anarşistler arasında yeni bir sınıf oluşacak ve bu insanlar gerçek yaşama ve mutluluğa erişecekler...Oldukça iddialı ve bir o kadar da ütopik mi geldi kulağınıza ne dersiniz?
Şimdi gelin hep beraber neler tebliğ ediyor biraz daha derinlemresine bakalım.
Kitap başlar başlamaz Caraco ölüme methiye diziyor.Hoşgeldiniz beyler bayanlar:)İnsanların yaşamları boyunca uyukladığını ve ölüm hakikatini redddettiklerinin altını çiziyor ve insanları üç guruba ayırıyor;Uyurgezerler,Aklı başında/duyarlı olanlar ve Ruhani insanlar.Caraco kendini de Ruhani insanlar kategorisinde sınıflandırır.Çünkü Ruhaniler kamil insanlardır.Diğer insanların bulamadıkları hakikati bilir,dolayısıyle aramak için gayret sarfetmez ve nede taparlar.Çünkü buldukları zaten kendileridir...
Sırf bu ilk paragraf üzerine bile çok uzun konuşulabilir ancak,sonraki yazacağım cümleleri düşünerek sizi başlar başlamaz sıkmak istemiyorum.Sonra bütün inceleme heba olmasın:)
Devamında,etrafımıza çizilmiş çemberin içinde dönüp durduğumuzu, gelişen dünyanın, sanayileşmenin,teknolojinin, kent yaşantısının insanlara yaşama gayelerini unutturduğunu,üreme –ölüm döngüsünün anlamsızlığını,bu durumun kapatilizme sürekli kan pompaladığını,tüm gayretimizin şatafat için olduğunu ve özetle bu döngünün kaos olduğunu belirtiyor.
Bu döngü günün birinde felakete yol açacaktır.İnsanlar hızla çoğalarak tanrılarına hizmet ettiklerini sanarken aslında tacir ve ruhban sınıfın yaşamasını sağlarlar.Çünkü tacirlere para ,rühbanlara onları onaylayacak,emelleri uğruna ölecek aile lazımdır.Felaket anı geldiğinde ise bazı bilginlerin(kendisinin) uyarılarına kulak asmamamızın cezasını çekeceğiz der.Tam bu noktada günümüze dönecek olursak;günden güne azalan doğal kaynakları ,hızla bozulan ekolojik dengeyi,iflas eden sosyal güvenlik sistemlerini düşününce Caraco’ya hak vermemek elde değil.Zaten bu gerçekleri de Caraco bulmuş değil:)
Çemberin içindeki insanaların uyurgezerlerden oluştuğunu ve bu insanların uyanmalarının düzenin işine gelmeyeceğini,uyanmaları durumunda düzenin işlevini yitireceğini,düzenin insanların dostu olmadığını,onları kendi çıkarları doğrultusunda yönetmekten başka gayesinin olamayacağını tekrar tekrar ama farklı cümlelerle dile getiriyor.Düzenin kusursuz olmaması nedeniyle yaptığı hataların faturasının şavaş olarak çıkacağını ve bu faturayı da insanların düzen uğruna ölerek ödeyeceğini belki yüzlerce kere tekrar ediyor.” Dinlere mümin gerek,uluslara savunacak insan,sanayicilere tüketici;bu demektir ki herkese çocuk gerek,yetişkin olunca ne olacaklarının bir önemi yok”(s:51)
Gezegen çapında hızla bir falakete hazırlanıyoruz derken;binaların bize yetmediğini,milyonlarca insanın silah endüstrisi için çalıştırıldığını,tabiatın düzenini kendi düzenimizi sürdürebilmek için bozduğumuzu,kısaca yaptığımız her hamlenin insanları ölüme sürüklediğini,önümüze konulan tek seçeneğin ölmek veya daha sonra ölmek için öldürmek olduğunu,insanlığın ölüme tapındığını haykırıyor.
O’na göre “dinsel ve ahlaki fikirlerin kaynağı insandadır...”,”insan metafizik bir hayvandır ve evrenin yalnızca kendisi için var olmasını ister”Ancak evren diğer hiçbir canlının farkında olmadığı gibi insanın da farkında değildir.İnsan evren tarafından hiçe sayılmayı kabullenmek istemez ve teselli olmak için bu boşluğu kendi yarattığı tanrı kavramıyla doldurur.Ve dinlerin insanın kendisini yaşama tutundurmak için uydurduğu bir aldanmadan başka birşey olmadığını savunur. “Bizi yolumuzdan şaşırtanlara itaati reddetmemiz gerekiyor”(s:52)

O’na göre kontrolsüz üreme tüm felaketlerin kaynağı olacaktır. Aile kavramı tamamen yanlış ve sağlıksızdır.Sadece ojenik-sağlıksız ceninleri ayırıp, sağlıklı ceninler yetiştirmenin yollarını arayan, bilimselliği tartışmalı bir toplumsal akım veya toplumsal felsefedir-ailelere hoşgörü gösterilebilir.Erkek egemen toplumların yerine Kadınların söz sahibi olduğu bir toplum düzeninin yeniden inşa edilmesi gerekir.Çünkü savaş erkeğin iklimidir,savaşa hazırlanır ,şavaş erkeğin varlık nedenidir.Erkek felakete hizmet ederek kendi varlığını sürdürme gayesi güder,ancak bu yolla kendini vazgeçilmez kılar.Halbuki tarih öncesi toplumlarda dişil erkin hakim olduğunu ve o dönemlerin gerçek mutluluğun yaşandığı günler olduğunu savunuyor.
İnsanı sosyal bir böcek olarak tanımlıyor.Ve bu böceklerin çoğaldıkça dilinden düşürmediği felakete doğru bir adım daha yaklaşacak olmamızdan sürekli kaygılanır...Çare nedir peki;bu böceklerin ölmesi ve evrendeki neslereden daha az sayıda kalacak seçkin sınıfın evreni yeniden inşa etmesidir.
Son tahlide; Caraco’nun bilincin özüne insanları tek başına bırakmakla varılabileceği tezinden hareketle; mevcut düzende bilinçli insan sayısın çok az olduğu ve insanların kendi bilinçlerinden kaçmak için biraraya geldiklerinden bahsedilir.Biraraya gelmiş insanlar da “yitik kitle”olarak tanımlanır ve milyonlarca kafası olan bir canavara benzetilir.Kontrolsüz çoğalan insanlığın evrenin kaynaklarını tüketeceğini ve büyük bir felakete yol açacağının ısrarla altı çizilir.Bu düşüncelere ana hatlarıyla herkesin katılacağını düşünüyorum daha öncede belirttiğim gibi.Tabi bu kadarla sınırlı değil... Mevcut düzene ve tüm vahyedilmiş veya diğer dinlere tüm yönleriyle karşı bir profil Caraco.Bir paragrafta Paganizmi kutsuyor sadece.Kitabı okuduğunuzda çok uç fikirlerle bu ana düşünceleri beslemeye çalıştığını göreceksiniz.Kitap yazarın farklı yazılarından derlendiği için birçok konuda tekrara düşülmüş olması sizi biraz sıkabilir.Bu durumun etkisiyle incelemede bende tekrarar düştüysem kusura bakmayınız.Altın bir kitap mı diye soracak olursanız kesinlikle olmadığını düşünüyorum.Sıradışı fikirleri okumak hiçbir zaman zarar değildir ama...
Aslında 8 puanın altında not verdiğim kitaplara inceleme yapmıyorum prensip olarak.Bu prensibimi bedavacı bir arkadaşım için bozuyorum bu seferlik:)
Keyifli okumalar.
KAOS’A HOŞ GELDİNİZ!!!

Yıkım! Tüketime Lanet! İnsanlığa Hayret! Gerçekliğe Niyet, Yalan Dolana Aidiyet!

Kaos’un hüküm sürdüğü bu kitapta, gerçeklerin yüzünüze bir Tisunami etkisiyle çarpmasına tanık olacaksınız! Hazırlanın Kaos’a yolculuğa çıkıyoruz!

KAOS’un Kitabına, KAOS’ça bir inceleme… Kemerlerinizi takın, HARD CORE CHAOS* Ayağınıza Geldi!!!!

https://www.youtube.com/watch?v=mEK-2GbgUAo

“Biz ne zaman korksak, bütün bu uyuşuk halimize rağmen gazeteciler kalkıp kaygılarımızı dağıtmaya çalışırlar; onların vaatlerinden bir Düzenbazlık Antolojisi yapabiliriz.

Günün birinde kutupların suyunu içeceğiz, buzullar ihtiyaçlarımızı karşılayacak; günün birinde elimizi attığımız her şey leziz yiyeceklere dönüşecek; günün birinde atıklar, okyanusların dibindeki kırık çizgilerine yığıldıktan sonra toprağın derinlerine gömülecek; günün birinde yaşamak için çalışmak zorunda kalmayacağız ve vaktimizi eğlenerek geçireceğiz; günün birinde gezegenlere birbiri ardına koloniler kuracağız.

Ayakta uyutan bu masalları, insan türünün dörtte üçü, köpeklerinizden ve kedilerimizden bile daha berbat koşullarda yaşarken yayımlıyorlar; hem de sınırsız bolluk vaat edilen en kötü durumdaki dörtte birlik nüfusun kendi aşağılık durumlarından çıkma umudu yokken ve bu mucizelerin geçerliliğinden kuşku duyacak gerekçeleri varken yapıyorlar bunu. Çünkü, sonun, yerkürenin yüzeyine dalga dalga ve şimşek hızında yayılması için, mutlak dehşetten hayatta kalanların kadim yoksulluğun sultası altında acılar ve sıkıntılar çekerek sürünmesi için tek bir savaş yeterlidir." #30169539

Evine para götürmek için yalan haber yayan MEDYA! Hainsiniz, yalancısınız, günahkarsınız, lanetlenmiş bir evrenin çürümüş pis fosillerisiniz! Sizler ayak takımının bile altında yaşayan sefillersiniz! Paraya kendinizi satan cahiller ordusunun leş yiyicilerisiniz! Aldığınız paralar kadar lanetleneceksiniz. Siz aslında hiç var olmamış bir hiçsiniz!

İnsanları kandıran her kurum, her birey sizler sadece insanlığın çürümüş meyvelerisiniz.! Sizler bu hayata yakışmayan ve acilen tasfiye edilmesi gereken ruh emicilerisiniz!

"Cehennem ateşine gömülmeden önce bizi ölüme götürenleri ölüme yollayacağız..." #30234405

Lanet Olsun size, dünyayı yalana boğduğunuz için! Lanet olsun Ölümü insanlara hediye diye sunduğunuz için! Lanet olsun size PARA için ruhunuzu ve tüm benliğinizi kirlettiğiniz için! Lanet olsun bu dünya da size hesap soramamış olan bizlere! İki elimiz yakanızdadır!

"Şu an hâlâ öyle körüz ki bizim yolumuzu şaşırtmakta ısrar edenleri aşkla seviyoruz, suçlarına ve hatalarına rağmen onları her zaman affediyoruz..." #30233355

İnsanoğlu kendi hayat formunu kendisi yok eder. Onu yönetecek olan zalimi başa getirmeyi sever. Gözünü kapatır ve sempatizanı olur. Aşk ile sever! Yaptığı kötülüklere göz yumar ve onun gibi lanetlenir! Onun gibi olur ve insanlığa karşı suçunu legal hale getirmeye çalışır. Hataları görmezden gelen bir halk, hatalar yüzünden katledilmeye layıktır. İnsanoğlu kendi benliğini yitiriyorsa, yaşamın kutsallığından derhal kovulmalıdır.

"Bizler bu dünyada derimizi yüzen soygunculara kanmışız ve Tanrı'ya itaat ettiğimizi sanırken aslında insanlara itaat ediyoruz, hem de bizi kaosa sürükleyen ve ölümden sakınmayan insanlara, cahil insanlara, güçsüz ama bize dayattıkları gelenekler adına bizi ölüme zorlayan insanlara." #30224632

Bu dünyanın tek tanrısı vardır, o da insandır! İnsanlar kendilerini Tanrı ilan ederler sadece bunu size söylemezler. Size inancınız üzerinden her türlü yalanı söylerler. Neye inanmanız, nasıl inanmanız gerektiğini anlatırlar. Daha sonra kendi menfaatleri uğruna kendilerine itaat etmen için kendi dinlerini yaratırlar. Bu din onlara sorgusuz sualsiz biat demektir. El öprersin, etek öpersin! Karşısına dikilip tek kelam edemezsin. Kabul edersin, kendi kendini yok edersin. Sadece göklerde ki Tanrıya inandığını sanan İnsan Tanrıya tapan mahluktan başka bir şey değilsindir. İnsan Tanrı dünyaya hükmeder. Fetihler yapar, topraklar kazanır. Bunu haklı gösterir, en önde kanlar içinde ki fedaileri ise bundan büyük haz duyar. Sonsuz güç insanlığın sonudur. Kontrol edilmesi gerekir. Sistemler bunun için kurulur, İnsan Tanrı bu sistemleri yok eder. Kendisine çevirir. Seni kontrol eder, sesini çıkarırsan baştan verdiğin o gücü seni yok etmek için kullanır. Aklın yolu bir olsa da insan kontrol edilmeyi seven bir yaratıma sahiptir. Tek başına bir şey yapmak istemez. Sürekli yönlendirilmek ve ne yapması gerektiğinin söylenmesini ister. İnsanoğlu kendisini bir koyun sürüsü olarak görür sadece dışarıya bunu lanse etmek istemez, başına bir çoban ister. Yanlarına da kontrolü kaybetmemek adına sorgulayanları uyaracak köpekler tertip eder. Siz bu söylemi hayalinizde istediğiniz sisteme ve yönetime çekebilirsiniz. İnsan var olmaya değil, yok olmaya doğmuştur! Aksini telkin edecek olursanız, bir dünyaya, bir etrafınıza bakın derim.

"Efendilere köle gerekir, köleler ne kadar çoksa efendiler de o kadar çok zenginleşir, yeter ki kadınlar doğursun ve çocuklar doğsun, gerisi vız gelir onlara, nüfusun azalması onların yıkımı olacağından evrenin parçalanmasını tercih ederler, o hareketin durması <durması dünyayı kurtaracak olsa da> onların zararınadır." #30224530

Şu kadar çocuk, bu kadar çocuk yapın diyenlerin masum olduğuna inanıyorsanız, şaşarım sizin o alıklığınıza! Bakınız Nazi Almanya’sı, Bakınız Günümüz Türkiye’si!!! İtaatkar topluluk ne kadar çoksa, o kadar devam eder sömürü. Aynı haneden ne kadar çok çocuk ürerse, o kadar devam eder ses çıkarmayan biat eden illet. Aklını kullanamayan milletler sömürü altında kalmaya, düşünce özgürlüğünden sapmaya, sorgulayamayan varlıklar olmaya mahkumdurlar!

Vaaz vereni çok olanın, burnu şeyden kurtulmazmış derler. Ne kadar vaaz o kadar kandırılmış insan. Ne kadar kara propaganda o kadar düşünemeyen ve hemen inanan insan. Ne kadar yalan, o kadar sorgulamayan insan.

Her IRK, Her TOPRAK, Her TOPLUM buna dahildir. Size özgür yaşama şansını vermesi için seçtikleriniz, size sırtını dönüyor ve daha sıkboğaz ediyor ve hala onların arkasından gitme potansiyeline sahip ve narsist bir fanatizm içindeyseniz, vay sizin yaratılmış bedeninize, vay sizin düşünemeyen tutsak beyninize…

"Tarihin dersleri belagat dolu, ama biz bu dersler tarafından aydınlatılmak istemiyoruz, Tarihi reddediyoruz, tek amacımız gerçekliği inkâr edebilmek ve kendi yanılsamalarımız içinde ayak diremek, mucizeye inanıyoruz ve kendimizi yazgıya terk ederek bile olsa bizi sürükleyen şeye teslim oluyoruz bir şeyler değişir umuduyla; ütopyaya duyduğumuz inanç dışında hiçbir şey doğrulamıyor oysa bu umudu." #30211310

Geçmişe kafamızı çevirmeyelim. Geçmiş tecrübe dolu. Düne bakmadan, bugünü yaşamak kadar aptalca şeyler yapmayın. Bedava bir ders var geçmişte. Özellikle acı çekmiş olanların, yanlışlara esir edilmiş ve bunu kabul etmiş olanların.

Tarihin karanlık sayfalarından ders alındığı takdirde hem insanca yaşam, hem özgürce yaşam mümkündür. Hala kadınların, hala siyahi deriye sahip insanların ikinci kalite bir mal gibi göründüğü görüş ve ülkeler var. Öncelikle insan insandır, insana cinsiyet yüklemek bile anlamsızdır. Özellikle yaratılışa inanan insanların, insana ayrımcı bir gözle bakıyor oluşu da kabul edilemez. İnsan bu dünyanın Tanrısı olduğu hissini bir kenara bırakmadığı sürece bu uğurda dökülecek çok kan ve göz yaşı olacağı bir gerçek. Geçmişi bu yüzden bilmek lazım. Şu an yaptığımız her ne varsa geçmişin gölgesinde değil, geçmişin tam merkezinden bize ulaşmaktadır. Tarihin tozlu rafları bizim bugünümüzü temsil etmektedir.

"...dinlere mümin gerek, uluslara savunacak insan, sanayicilere tüketici; bu demektir ki herkese çocuk gerek, yetişkin olunca ne olacaklarının bir önemi yok." #30197205

Bilinçsiz bir toplum, meyvesiz bir ağaca benzer. Ne meyvesinden yararlanabilirsin, ne gölgesinden. Kupkurudur ve hiçbir şeye yaramaz. Kesilip kenara atılmış, yakılacak diye ayrılmış odundan farkı yoktur. Kökünün toprak ta olması sadece görüntüdür.
Ülkeler savaşlar için nüfus kalabalıklarına güvenir. Feda edecek can çoktur. Sadece rakamlardan ibarettir. Bu yüzdendir ki, üremek önemlidir. Ne kadar ürerseniz, o kadar üretmeyen ama kuru kalabalıklar oluşturursunuz. Ne kadar nüfus o kadar vergi, ne kadar nüfus o kadar ucuz işçilik, ne kadar nüfus o kadar sistememe bağlılık.

Her şey belirli bir sistemin içinde. Albert Caraco gibi düşünen, gerçekliği önüne koyabilen insanlar bunun farkındadır. Durduk yere kimse KAOS yaratmak istemez ama zaten olan ve sessizce içimizde yeşermeyi bekleyen bu haykırışa kulak vermeden geçemeyiz.

Hayatın akışına karşı birkaç dakika durun ve kendinize sorular sorun. Bana dayatılan ne? Benim verdiğim cevap ne? Sistem çarkı benim yararıma değil de zararıma işliyorsa buna neden destek veriyorum, benim yaptığım yanlış ne? Bu ve benzeri sorular sizin düşünebilen bir varlık olduğunuzu kendinize gösterecektir. Soruları cevaplamak saçmalamak pahasına kolaydır lakin soru sormak zordur. Soru sorun, sorgulayın. Anarşiye hizmet edin demiyorum, sorgulayın ve yalan olan gerçekleri kıyıdan köşeden çıkarın.

Doğru ile yanlış paralel olarak birbiri ile ilişkili ama bir o kadar da niteliklerinden uzaktırlar. Bu iki terim keyfi düşünceye göre değişkenlik gösterir. Pusulanız gerçekçilik ve gerçekler olsun. Doğru ve yanlış o zaman kedisini hiç belli etmeden gösterecektir.

Kitabı Haziran’ın 6’sın da bitirmişim. Bir kitap aklınızda kalmıyor ve aylar sonra size bunları yazdırmıyorsa, onu hiç okumayın derim. Okumak için, kitap okuyacaksınız zamanınızı hiç harcamayın. Size bir şeyler katacak şeylerin peşinde olun. Zaman önemlidir, bunu iyi değerlendirin.

İncelemeyi okuduğunuz için teşekkür ederim.

KAOS’un beşiğinden selamlar olsun! Kesinlikle tavsiye ediyorum. 10/10
Daha varlık nedeni çözülememiş dünyanın , insanların bencillikleri yüzünden nasılda hızla yok olmaya gittiğini , artık geri dönüşün olmadığı bir yolda ölüme gidişimizi ; kimine göre karamsar olabilecek ama bana göre gayet gerçekçi bir dille anlatmış yazar.

Özellikle üreme konusu ve kaosun yine bir kaosla çözülebilirliği teoremi hakkındaki görüşlerini , kendime fazlasıyla yakın buldum. Bir çok konuda fikir birliği sağladığım bu kitabı okurken ; bunu ben de düşündüm demekten ,çok da objektif ve düşünsel bir okuma yaşayamadım.

Umudun belli bir dengeye ve gerçekliğe dayalı olmasına inandığım için , yazarın konuyla ilgili olumsuz fikirlerini zaman zaman kendimden uzak buldum.

Okuyan herkesin kendi fikirlerinden bir şeyler bulacağına ve dünyaya bakışını etkileyeceğine inandığım bir kitap.
Kitabın içeriğiyle ilgili çok iyi incelemeler yapılmış, onlarıda okumanızı tavsiye ederim. Ben ayrıca içeriğe değinmek istemedim.

Unutuyoruz ama ölüyoruz!
Bu kitap size unutmayın diye ölümü sık sık hatırlatıyor.

Sevgiler.
Anne...
Anne desem, kaç kavram sığdırabilirsiniz içine?
Kaçı sevgi dolar, kaçı nefret kusar cümlelerinizin?
Ya da aldığınız ahlaki eğitim ve değer yargıları nefretinizi gösterme cesareti verebilir mi?
Kutsal saydığımız tabuları yıkabilir misiniz?

Annelik... Kutsal bağ... Fedakarlığın diğer adı. Çocuğumuza fedakarlık adı altında bilmeden aşıladığımız ve hayatına yön veren kararların bir araya geldiği kavram belki de...
Kadınlara yüklediğimiz sorumluluk... Kişiselleşmelerine izin vermediğimiz, onları başka herhangi bir işe yaramadıklarını hissettirdiğimiz olgu. Herkesin kutsal saydığı üremeyle ilgili değerlerin aslında birçok erkek tarafından tiksindirici ve korkunç bulunduğu, kadını erkeklerin gözünde aletten başka bir şeye dönüştürmeyen makam...

"Post Mortem"... Ölümden sonrası demek.
Caraco' nun annesinin ölümü üzerine yazdığı bir eser. Ama anne ve ölüm dışında birçok kavramla karşılaşmanız kaçınılmaz.

Baskın karakterde bir anne... Caraco gibi hiçliği kendine dost, ölümü de sonsuz huzur edinmiş bir evlat... Hem sevgisini, hem de nefretini aynı anda yansıtan bir evlat. Bunu en iyi kitabında kendisi dile getirmiş yazar: 'annesini sevmediğini düşünen bir adamın ağzından çıkan tuhaf bir sevgi dili'

Bu kitapta annesinin Caraco üzerindeki etkisini okuyunca neden kaosa kutsal bir kitap döşediğini anlayabiliyorsunuz. Annesini kendisini iğdiş etmesiyle ve bu istemediği dünyaya getirmesiyle suçlarken bir yandan da ona duyduğu sevgiyi de ima ediyor.

Annesinin etkisiyle kadınlarla ve cinsellikle de ilgilenmeyen Caraco, kitapta kadınlar ve erkekler üzerine de epey noktaya değiniyor. Bir yandan kadınları alçartırken bir yandan onları destekler nitelikte ifadelerde bulunuyor. 

Kitabı okurken 'bari sevgiyi de karalama be adam' diyorsunuz ama annelik, kadınlık ve üretkenlik gibi sevgi de Caraco'nun karanlık düşüncelerinden nasibini alıyor. Günümüzde insanoğlunun değerlerin içini bu kadar boşalttığını düşünüp fark edince de adamı eleştirdiğinize utanıyorsunuz. Diyecek tek şey kalıyor: Keşke bazı gerçekler bu kadar gerçek olmasa....

Caraco ve onun üzerine yapışıp kalmış iki kavram yine baskın kalmış kitapta : Nefret ve Ölüm.

Post Mortem' le birlikte Caraco defterini de kapatmış bulunuyorum. Zira yazarın sadece 2 kitabı Türkçe'ye çevrilebilmiştir. 22 eserinden sadece 1 tanesinin İngilizce'ye çevrildiğini düşünürsek çok şanslı olduğumuzu bile söyleyebiliriz. Bunun için Işık Ergüden'e ne kadar teşekkür etsek azdır. Keyifli okumalar...
Her kitaba bir renk addedecek olursak; Vantablack -2014 yılında geliştirilmeye başlanan rengin üretimi sonuçlandı. Işığın %99'unu hapseden yeni renk, nano teknolojiyle hayata geçti. Renk olarak: siyahtan daha siyahtır -rengi kitabı kendiliğinden sahiplenir, tencere yuvarlanıp kapağını bulmuş olurdu.

Exponansiyel biçimde artan ve tüm kaynakları tüketmek için birbirleri ile ezeli rekabet içerisinde olan dünya nüfusu, toprağın-doğanın-suyun-havanın-insanın sömürüsü, tahribatı ağır olan savaşlar, faşizm, milliyetçilik, militarizm, sırtımızdan inmeyen parazit ruhban sınıfı, gelenekler, insan eliyle kutsallaştırılan ahlak tarzımız, dogmatik fikirler, psikolojik atalet... -her küme kendisinin alt kümesidir yasası gereğince- alt küme elemanları olsun ve insanı da sabit fonksiyon olarak ele alalım (bilinen tarihten asla ders çıkarmadığına göre sabit olarak kabul görebilir) evrensel küme içerisinde kalan bölgede yaşanan etkileşimlerden kaynaklı varoluşçuluktan muzdarip insan ortaya çıkabilir. Bunu anlıyorum ama Albert farklı, diğer varoluşçuları tüketmeden bu adama bulaşmayın.

Her satırını okurken -aklımdan, istemsizce- Hasan H. Korkmazgil - Ağustos Şiiri'nden bir kesit olan "yüreğim sızlıyor bu roman iyi bitmeyecek" mısrası geçti. Albert bey, amiyane tabiriyle geri vitessiz anlatarak, lamı cimi yok bu işin diyor ve beyninizin kıvrımlarına kadar size çektiği acısını hissettiriyor.

Diyeceksiniz ki; hiç mi çıkar yolu yok bu karanlıktan, -yazarımıza göre- artık çok geç ama şerh olarak koyduğu 3 yasası var. (Daha detaya girmesini beklerdim.) Spoiler vermemek adına geçiyorum.

Denenmesi yolunda seve seve gönüllü olacağım bir çıkış noktası var, değinmeden geçemeyeceğim. Eril düzenin felaketten başka bir şey getirmeyeceğine ve savaş, sömürü, yıkım olarak kendini kanıtlama peşinden de asla geri kalmayacağına inandığı için; erkin DİŞİL bireylerde toplanmasını istiyor. Kadının bu acımasızca rekabeti bitireceğini, yolundan yüzyıllar önce sapmış insanlığı tekraren hizaya getireceğine inanıyor. Daha bizim toplumumuzda kadın %100 özgür olmadı, yönetimi onlara vermek, neden olmasın?

Yaklaşık 8 aydır, baştan sona defalarca okudum. Hazmedemedim. Varoluşçuları -özellikle de Albert Caraco'yu- kendi hayatımda bir yerlere oturtamıyorum. Gündelik hayatta nasıllar? Hiç mi sevdiklerinin yüzüne bakmamışlar? Bir manzaraya mesela? Nasıl sükuneti koruyabiliyorlar? En ufacık bir umut kırıntısına bile tav olmadan kalabiliyorlar?

Benliğim karşı koyuyor; Ece Ayhan'a kulak veriyorum: "Biliyorum kıran kırana bir ortamdayız ve kesinlikle bir insan toplumu içinde bulunmuyoruz ama umut umuttur".

Düşünüyorum, kendimden anca ayak serçe parmağımı sehpaya kazara çarptığıım zaman böylesine bir varoluşsal sıkıntı çekiyorum. Ellerimle kanlı canlı kitaplarına dokunmasam tarih sahnesinde yaşadıklarına bile inanmayacağım, ancak süper-kahraman olarak adlandırabilirim kendilerini.

Sanırım puan veremeyeceğim.
Kaos’un Kutsal Kitabı: Bir manifesto denemesi
Kitap adında da anlaşılacağı gibi, adeta bir kaosun içine bizi bırakıyor. Bir anda bütün felaketlerle başbaşayız.
Yazara göre insanlığı geldiği nokta aslında insanlığın bitiş noktasıdır. Ve adeta felaket tellallığı yapmaktadır. Bunu yaparken kendisini çağın peygamberi olarak tanımlamakta, bütün bu gerçekliği çıplak gözlerle gördüğünü dile getirmektedir. Bu yüzde entelektüel camiada görmezlikte gelindiğini vurgulamaktadır.
Ancak kafasındaki peygamberlik tinsel değil, maddi dünyanın çürümüşlüğün dile getiren bir düşünür olarak açıklar.
Kitap aslında bir manifesto gibidir. Kitap, radikal bir dönüşümü esas alacak kadar dili serttir. Mevcut bütün kurumsal anlayış ve yapılara meydan okumaktadır. En başta düzen dediği devlet, aile, din, bilim ve geleneklerin; insanların yitik kitleler haline dönüştüren birer araç olduğunu savunmaktadır. Bu kurumsal yapılar arasında zimi bir ortaklaşma olduğunu savunmaktadır. Neticede elit bir iktidarın kurgulamış olduğu bir yaşamı, milyarlarca insanın yaşamını yok edeceğini savunmaktadır.
Yazar özelikle bu sistemin merkezi uygarlık dediğimiz, devletçi yapılarla birlikte inşa edildiğini savunmaktadır.
İnsanın gittikçe doğadan uzaklaşması ve doğaya karşı pervasızca saldırganlığı bütün ekolojik sistemi tahrip etiğini söylemektedir. Ve insanlığın geleceğini korkunç yıkımı kaçınılmaz olduğunu savunmaktadır. Çünkü güncel de yaşadığımız hayata bunun emareleri ortadadır. Bu yüzde gelecekteki insanlığın kendi özüne dönüş dediği savaşında çok azı hayatta kalacağını savunmaktadır. İnsanlığın böyle bir gelecekte; mevcut koşullarda savunmuş olduğumuz değer yargıların büyük çoğunluğunda vazgeçeceğini belirtmektedir. Ve böylece bu yanılgı perdesinde kurtulacağımızı inanmaktadır.
Kuşkusuz her kesin kitabın okumasına ihtiyacı vardır. Bugün yaşadığımız dünyada, insanlığın artık çare bulamadığı açlık, savaşlar, kültürel yozlaşma, ekolojik sorunlar, aşırı yabancılaşma ve tüketim çılgınlığı gibi bir çok sorun söz konusudur. Maalesef bu durumun farkında olan bir avuç insan çaresizce beklemektedir. Farkında olmayan milyarlarca insan ise umursuzca bu karanlığa sürüklenmektedir. Bu anlamda kitabı her kesin okumasını tavsiye ediyorum.

Yazarın biyografisi

Adı:
Albert Caraco
Unvan:
Yazar
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 8 Temmuz 1919
Ölüm:
Paris, Fransa, 7 Eylül 1971
1919 yılında, İstanbul'da doğdu. Yaklaşık dört yüzyıldır Türkiye'de yaşayan Sefarad ( XV. yüzyıla kadar İspanya ve Portekiz'de yaşayan Musevilerin adı ) bir ailenin oğludur. Aile ilk önce Orta Avrupa'ya (Viyana, Prag, Paris) göç etti. Daha sonra 2. Dünya Savaşı öncesinde, Nazi tehdidi karşısında Güney Amerika'ya göç etmek zorunda kaldı. Caraco, hayatını mutlak anlamda yazıya adamış münzevi bir kişilik olan Caraco; cinsellikten Yahudi sorununa, sembolizmden felsefi meselelere ve edebiyata dek her alanda yazdı. Yıllar boyunca intihar etmeyi istemesine rağmen ailesini üzmemek için bunu gerçekleştirmesede, 1971 yılında babasının ölümünden birkaç saat sonra intihar ederek hayatına son verdi.

Yazar istatistikleri

  • 77 okur beğendi.
  • 331 okur okudu.
  • 19 okur okuyor.
  • 463 okur okuyacak.
  • 7 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları