Aldous Huxley

Aldous Huxley

8.3/10
1.500 Kişi
·
3.655
Okunma
·
414
Beğeni
·
10.050
Gösterim
Adı:
Aldous Huxley
Tam adı:
Aldous Leonard Huxley
Unvan:
İngiliz Yazar
Doğum:
Surrey-İngiltere, 26 Temmuz 1894
Ölüm:
Los Angeles, 22 Kasım 1963
Aldous Leonard Huxley, (d. 26 Temmuz 1894, Surrey-İngiltere – ö. 22 Kasım 1963, Los Angeles). İngiliz yazar.
İngiltere'nin Sussex bölgesindeki Godalming'de doğdu. Birçok ünlü bilim adamı ve sanatçı yetiştirmiş olan Huxley ailesinden geliyordu. Eton College'da okuduğu sıralar gözlerindeki bir rahatsızlık yüzünden kör olma tehlikesiyle karşılaşınca, öğrenimine ara vermek zorunda kaldı. Sonradan Oxford Üniversitesi'ndeki Balliol College'da okudu.
Romanları ve denemeleriyle tanınmış olmasına karşın kısa hikâyeler, şiir, gezi yazıları, film hikâyeleri ve senaryolar ile de uğraşmıştır. Roman ve denemelerinde sosyal norm ve idealleri, bilimin insan yaşamında yanlış kullanılımını eleştirmiştir. Parapsikoloji ve mistik temelli felsefelerle ilgilenmiş ve bu konularda yazılar kaleme almıştır. Özellikle Türkçe'ye "Kalıcı Felsefe" adıyla tercüme edilen "Perennial Philosophy" adlı eseri Perennial Felsefeyi çeşitli çevrelerde yeniden gündeme taşımıştır.
Ne sebeple olursa olsun hatanızın üzerine kara kara düşünmeyin.Temizlenmenin yolu çamurda yuvarlanmak değildir.
Aldous Huxley
Sayfa 19 - Ithaki Yayınları
"Başlamak için en uygun zamanı beklersen hiç başlamayabilirsin; şimdi başla, şu anda bulunduğun yerden, elindekilerle başla."
Hiçbir şey konusunda bir şeyler söyleyebilir misin? Sonunda iş gelip buraya dayanıyor.
Aldous Huxley
Sayfa 88 - İthaki
-Kızgın bir sesle konuşan Vahşi, " Eğer Tanrı' yı biliyorsanız niye onlara anlatmıyorsunuz?" diye sordu. "Tanrı hakkındaki bu kitapları niye vermiyorsunuz insanlara?"

+"Onlara Othello' yu neden vermiyorsak, bunları da aynı nedenle vermiyoruz; eskiler de ondan, yüzlerce yıl öncesinin Tanrısını anlatıyorlar. Şimdinin Tanrısını değil."

-"Ama Tanrı değişmez ki."

+"İnsanlar değişir ama."
Aldous Huxley
Sayfa 230 - İthaki
"Eğer mutluluğunuz bir başkasının yaptıklarına bağlıysa, çok ciddi bir sorununuz var demektir."
Ve bir yaprak daha düşer hüzün kokan nemli toprağa... Göğü deler keskinden bozma düşünceler... Elma Adem' e küser, Adem' in yok haberi Havva' dan... Kafamda çınlayan sesin vuruşları sol-fa di es... Ruhum bağır çağır, sessiz çığlıklarım yuvalarından çıkan uçuruyor kuşları... O kuşlar ki Süreya' ya ilham... Hayat uzun... Bitmek bilmeyen yorgun kırpınışları...

Kitabı tavsiye ederken "şiddet" kullanılabilir...

Bu kitabın üzerimdeki etkisi büyük. Öyle ki son 20 sayfayı değişmem ciltli kitaplara... Ben de bi Evreka sevinci... Kaçıncı sevinişlerim bilmem ama anlıyorum ki bazı düşünceler karşılık bulmuş. 1+1 her zaman etmez iki diyen collatz teoremine dem vuran bir öz ki...

İnsanın olduğu yerde sorun her daim olacaktır. Göreceli insan, standartlarla yönetilemez. O sorun olacaktır hep ve biz yine de yorulmayacağız aramaktan mutlak düzeni. Hangi ideoloji ? Hangi renk? Hangi çiçek? Hangi şehir? Hangi yemek, meyve, sanatçı, film, ve belki de aşk... Görecelidir insan azizim.

Aldous Huxley' in yüz yıl kalibreli dürbününü mü seveyim, ideal düzenin "ahanda bu" demeyişiyle ortaya çıkan iç burukluğunu mu seveyim, Neo-insan' ın ilkelliğine bağımlılığını mı yoksa natürel yollarla insanı kontrol edilemeyişini mi?

İsrafil mi?
Beklemeyin.

İsarfil içimizde!
Biraz argo bir giriş olacak ama "o nasıl bir öngörü arkadaş!" diyeceğim. Huxley bu romanı 1932'de yazmış yahu! Romanda Cesur Yeni Dünya'yı kurgulamış.
Bu öyle bir dünya ki mutluluk ve tatmin üzerine dizayn edilmiştir. İstikrarlı bir toplum birinci önceliktir ve bunun için bir birinin tıpatıp aynı, düşünmeyen sorgulamayan, kritik etmeyen, endişe duymayan, üzülmeyen kısacası hissetmeyen bireyler üretilmektedir. Dolayısı bu yeni dünyada aile, bağlılık, sanat, edebiyat, felsefe hatta bilime dahi yer yoktur. Evet, toplum gerçekten mutludur. Çünkü bireyler hayatından memnun olması için şartlandırılarak üretilmiştir. Fakat, insani bir topluluktan ziyade robot toplumundan farksızdır.
Dizayn edilmiş bu yeni dünyayı okurken ürpermekle birlikte günümüz dünyasından çok da farklı olmadığını düşündüğünüz noktalar farkediyorsunuz. Spoiler vermemek için detaya girmeyeceğim. Çok yakın (çok çok yakın) gelecekten sinyaller veriyor adeta. Hatta kitabı okumaya başladığım gün gördüğüm haberin linkini de bırakayım şuraya http://ilerihaber.org/...i-basardi-59988.html (doğum olmadan dünyaya gelinmesini mümkün kılacak bir gelişmeden bahsediliyor)

Sonuç olarak herkesin mutlu olduğu, tek düze, renksiz bir dünya mı ya da acının, kederin, heyacanın, endişenin, mutsuzluğun, mutluluğun olduğu fakat çeşitli, rengarenk bir dünya mı sorusunu sorduran keyifle okuduğum bir eserdi. Tavsiye ederim efenim, okuyunuz :)

Not1: Yeni dünyadaki 10 önemli kişiden biri olan Batı Avrupa Dünya Denetçisi karakterinin ismi Mustafa Mond'dur. Ve karakterdeki "Mustafa" isminin Mustafa Kemal Atatürk'ten geldiği iddia edilmektedir.

Not2: Romanın ismi (Brave New World), hikayenin içinde de geçen Shakespeare'in Fırtına isimli eserindeki bir sahneden alınmış ve Shakespeare zamanında "brave" kelimesi "güzel" anlamına geliyormuş. Yani aslında kitabın adının anlamı "Güzel Yeni Dünya" imiş.
Hiç düşündünüz mü? 500 yıl sonra nasıl bir dünya olacak, insanlar nasıl bi düzenle yönetilecek ve yaşayacak? Bildiğimiz dünya düzeni birşekilde yıkılır ve yeni bir dünya düzeni kurulur. Bu yeni dünya örneklemelerine distopya diyoruz. Bu kitap da efsane ve kült bir distopya.

Kimi kitap ansiklopedik bilgi içerirken kimisi şiirsel metinler barındırır. Bir çok romanın temasını insan psikolojisi ve travmaları oluşturur ki dünya klasiklerine baktığımızda okunma oranları bir hayli yüksektir. İnsanların sosyolojik yapısını ve yönetim sistemlerini irdeleyen türden distopyalar ise her zaman çok okunmuş ve çok tartışılmıştır. Örnek olarak, mütevazi kitap sitemizde George Orwell’in kült iki romanı Hayvan Çiftliği ve 1984 kitaplarının okunma oranları, inceleme ve alıntılarının sayılarının binlerce oluşunu gösterebiliriz. Cesur Yeni Dünya kitabınnın ise okunma oranı binlerceyken alıntı ve inceleme oranı düşük kalmış. Nedenini düşündüm, tam bulamadım ama bence incelenmesi gereken bir konu.

Aldous Huxley bu kitapı 1932 yılında yayınlamış. Yazıldığı dönem düşünüldüğünde çok başarılı ve muhteşem bir kurgu görüyoruz. Teknolojik ilerleme tahayyül edilemediğinden ileriki dünyanın tasarımını eksiksiz anlatmak kolay değil tabi düşünün ki internet hayal dahilinde bile değil. Kitabın okunmasını, teknik eksiklikler veya teknolojik öngörülerinden çok, anlatılan yeni dünya düzeni üzerinden yapılması daha doğru olacaktır. Yeni dünya düzeni demişken ne düzen ama... 1984 kitabında Orwell çok karamsar, baskıcı ve mutsuz bir dünyayı okuyucuya sunarken Huxley herkesin mutlu olduğu, sanatın ve edebiyatın olmadığı, insanların tutku ve hırslarının olmadığı bir düzeni düşündürüyor okurlara. Peki bu mümkün mü? Tüm insanların mutlu olması mümkün mü veya gerekli mi? İnsanların iyi yaşaması çok mutlu olmasıyla doğru orantılı mı? Bence değil ya tüm okuyucular bu konuyu çok düşüneceklerdir.

Bindokuzyüzlü yılların başında Henry Ford otomotiv fabrikasında taşıyıcı üretim bandını kullanmaya başladı ki bu adım endüstri üretiminde çok büyük bir devrim oldu. ( Kitabın bir çok yerinde “ Ford aşkına”, Ford bilir” gibi deyimler kullanılıyor.) Cesur Yeni Dünyada da insanlar böyle bir üretim bandında kavanozlarda yetiştirilip bir evreden sonra kavanozdan çıkarılıyor. Bebeklikleri ve çocuklukları şartlandırılarak ve uykuda öğretilerek istenen ideal insan “yetiştiriliyor”... Şartlandırılarak yetiştirilen bu ideal insanların kimyasallarla yaşlanması önleniyor, “herkes, herkes içindir” felsefesine göre bu gençler herdaim istedikleriyle çiftleşebiliyorlar. Kariyer, işyerinde yükselme, icat etme, başarılı olma vs dertleri yok.
( Burada kitaba bir ara vererek anlatılan bu dünyayı çok çok eskiden beri birileri zaten iyi insanlara vaad etmiyor mu? İnsanların sürekli otuzlu yaşlarında kaldığı, ırmaklarının mey aktığı ama bu meyin içene sadece keyif verdiği, cinsel ihtiyaçları için her daim istediğinin bulunduğu, dertsiz tasasız bir yaşam... Tanıdık geldi mi? Bir de ölümsüz olduğu tabi... Peki böyle bir yaşamda bilinci yerinde birisi ne kadar süre mutlu olabilir?... Son gerekli mi?...)

Bu Yeni Dünyada sisteme dahil olmamış yerlilerden oluşan ayrıülkede ise halen normal insanlar var ama çok “ilkeller”. Bu vahşilerden bir genç Cesur Yeni Dünyaya bazı olaylar vesilesiyle giriyor ve düzenin sorgulaması bu vahşi karakter üzerinden yapılıyor. Olay akışı ve dil bakımından okunması kolay olsa da yazar çok zor bir işin altına girmiş ve hakkıyla da bu işin altından kalkmış ki 86 yıldır okunuyor ve tartışılıyor.

Biryerde okumuş veya duymuştum, özgürlüğü “ insanların istediklerini yapabilmelerinden çok, istemediklerini yapmama iradesi” olarak tanımlamıştı birisi. Bana çok doğru bir tanım gibi gelmişti. Özgürlük ve mutluluk ne kadar ilintili olabilir?

İşyeri okuma grubunda seçtik bu kitabı, iyiki de seçmişiz. Tam okunup tartışılacak, çok düşünülecek, çok söz söylenecek bir okuma oldu. Yukarıdaki konularla ilgilenen herkesin kesinlikle okuması ve yorumlaması gerekir diye düşünüyorum.
İyi Okumalar.
Cesur Yeni Dünya için sitede çokça inceleme yapılmış.Dile getirilen noktaların tekrarı olmaması bakımından etraflıca bir inceleme yapmaya gerek görmüyorum.Okuduğum birkaç incelemenin oldukça dolu ve tatmin edici olduğunu söyleyebilirim.Ben kendimce ifade edilmediğini düşündüğüm,birkaç alt metin çıktısını paylaşmaya çalışacağım.
İnsanoğlunu Sanayi Devrimine götüren Mekanik değişim 1750 li yllarda başlar.Ancak Modern Sanayi felsefesinin işlerlik kazanması 1900 lü yıllara denk gelir.Modern Sanayi Felsefesinin babası Henry Ford olarak kabul edilir.Ford’un tanımladığı yeni kurallar ile hızlı bir değişim başlar...Bu değişim birçok topluma hızla nüfuz ederek 1900 yıl boyunca(m.s) olgunlaştırılmış toplumsal yaşantının bütün alanlarındaki dinamiklerini yerle bir eder.O güne kadar öğrenilenler büyük ölçüde unutulur_zorunda kalınır_ve yeni bir dünya düzeni benimsenir.Bu düzenin merkezinde Küresel eknominin baronları ve onların adını koydukları “Çağdaş Sistem”vardır.Ve başta insan olmak üzere bütün herşey çağdaş olmak zorundadır.Bir ayakkabı bağcığı bile...Eğer değilse çağdışıdır ve o bağcık ayakkabıyı bağ-la-ya-maz.
Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sı da başından sonuna kadar bu yeni sistemin bir eleştirisidir.Kitabın ana kurgusu bu sistemin inşasınn tüm süreçlerine göndermelerle bezelidir.Karakterleri bile o sistemin temsilcilerine ithafen isimlendirilmiştir.Farklı bir bakış açısıyla Huxley’in kehanetleri de diyenler olabilir belki ama,daha önceki filozofların,yazarların,düşünürlerin söylediklerinden farklı tek bir yeni fikir olmaması bu düşünceyi oldukça güçsüzleştiriyor bana göre.
Thomas More’un Ütopya’sını bilimsel ögelerle yeniden yazıp içinden adalet,kişisel özgürlük ve sevgi ögelerini cımbızlayarak ,kopyalamış dersek haksızlık yapmış olmayız bana göre.En büyük fark; More’un Ütopya’sında insan etken,Huxley’de edilgendir.More’un tüm hayali insani,Huxley’in ki mekaniktir.Göz ardı edilmemesi gereken önemli bir konu da şudur;kitapta formülize edilen insan modelini Huxley’nin birçok ifadesinde kutsamış olmasıdır.Bu durum,Ojenik bir toplum ideailini savunan hastalıklı ruh halinin yansımasından başka birşey değil zannımca.Ve yine 1930 larda yaşanan toplumsal,ekonomik ve politik krizlerin çözüm reçeteleridir kendince,Cesur Yeni Dünya’da anlatılan kurmaca-ütopik hikayeler...
Son olarak gözden kaçırılmaması gereken ve bence en önemli ayrıntı ise;dini inanç meselesi.Huxley’in altını çizdiği en önemli nokta budur.Ona göre insan gençken ve ve refah içindeyken Tanrıya sığınma ihtiyaç duymaz...Ne zamanki yaşlanır ve refah seviyesi düşerse Tanrıya yönelir ve bağımsızlığını yitirir.Cesur Yeni Dünya’da insanlar hep genç ve her zaman refah içinde olduğuna göre Tanrıya ihtiyaç yoktur ve tüm insanlar bağımsızdır(!)
Toparlamak gerekirse;mutlaka ve mutlaka okunulması ve uzun uzun üzerine düşünülmesi gereken bir kitap olduğu şüphesiz.Okurken çok fazla araştırma yapma ihtiiyacı duyacağınız için size yeni bilgiler ve kitabın sonunda yeni bir bakış açısı kazandırabilir.Tabiki isteyene...
Keyifli okumalar.
Biz, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört ve Fahrenheit 451'in ardından, Cesur Yeni Dünyayı okuyarak Kara Dörtlemeyi tamamlamak istiyordum bugüne kısmetmiş.
Cesur Yeni Dünya'da Huxley'in çarpıcı anlatımı; eski dünya mı? yoksa Cesur Yeni Dünya mı? ikilemini kitaptaki bazı karakterlere yaşattığı gibi okuyucuda yaşatıyor. Kitabın sonundaki "Cesur Yeni Dünya Üzerine" bölümünde David Bradshaw'un dediğine göre Huxley'de bu ikilemi yaşamış ve o da benim gibi ikisinin arasında bir yerde karar kılmış.
Hayata bakış açınızı değiştirecek bu harika kitabı herkese öneriyorum.
Ayrıca ilgilenenlere tavsiyem Kara Dörtlemeyi aşağıdaki sıraya göre okumaları;
Biz (1920), Cesur Yeni Dünya (1932), Bin Dokuz Yüz Seksen Dört (1949) ve Fahrenheit 451 (1953)
Son olarak şunu da belirteyim, Distopya türündeki kitaplardan alınan haz yaşla doğru orantılı insan belirli bir olgunluğa ulaşmadan okuduğu zaman bu tür eserlere hak ettiği değeri veremiyor. İstisnalar mutlaka olacaktır ama 30'lu yaşlar ve sonrası bence en uygun zamanlar.
Müthiş bir kitap okudum. 1932'de yazıldığına inanamıyor insan. Bugünü bile aşan bir distopya ile karşı karşıya kaldım.

Kitap, Londra Merkez Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi'nde bir grup öğrencinin gezisiyle başlıyor. Burada birim müdürü öğrencilere nasıl insan üretimi yaptıklarını bölüm bölüm anlatıyor. İnsanlar istenilen şekilde üretiliyor, ileride ne yapacağı, ne düşüneceği, neyi seveceği, neye karşı güçlü olacağı yani insanı oluşturan bütün parametreler oluşturuluyor. Embriyolar için gerekli kuluçka şartları tamamlanıp ileride yapacağı mesleğe uygun şekilde şartlandırma yapılıyor. Müdür şartlandırmayı şu şekilde anlatıyor öğrencilere;

"Mutluluk ve erdemin sırrıdır; yapmak zorunda olduğun şeyi sevmek. Tüm şartlandırmaların amacı budur: İnsanlar, kaçınılmaz toplumsal yazgılarını sevdirmek."

Bu tesiste çocukların neyi sevip neyi sevmeyecekleri ait oldukları sınıfa göre belirleniyor. Mesela alt sınıf olan delta iseniz kitaplardan, çiçeklerden nefret edecek şekilde şartlandırmanız yapılıyor. Çünkü kitaplar, çiçekler size zaman kaybettirip yapmanız gereken işi aksatıyor. Farklı sınıfların birbirinden nefret etmesi de sağlanıyor ki toplum içinde yarattıkları düzen bozulmasın. Her sınıf kendi halinden memnun başka sınıftan olmak kesinlikle istemiyorlar. Alt sınıf olan, en çok çalışan deltalar bile iyi ki alfa değilim diyecek şekilde şartlı. Biraz düşününce bugün bile insanların çeşitli şekillerde şartlandırıldığını çok rahat görebiliyoruz. Biz buna algı diyoruz genelde.

Aile yapısı tamamen bozulmuş, anne-baba kelimeleri duyulunca bile bir ürperme geliyor insanlara. Cinsellik serbest, tek eşlilik saçma bulunuyor.

Dini inanç hala var. Ford adlı düzenin kurucusu bir tanrıya inanılıyor, adına ayinler yapılıyor.
Böyle bir yaşam düzeni dışında ayrıkbölge dedikleri Amerikalı yerlilerin yaşadığı bir hayat mevcut. Kitabın asıl akışı buraya geziye giden 2 modern insanın John ile tanışması ile başlıyor. Burdan sonrası da size kalsın.

Kitabın en güzel bulduğum bölümü Denetçi Mustafa Mond ile John arasında geçen sohbetti. Verilmek istenen mesajlar bu bölümde güzelce işlenmiş.

Kitapta özgürlük tanımının en güzel yapıldığı cümle de budur bence.
"Siz mutsuz olma hakkını istiyorsunuz."

Son olarak tabi ki tavsiye ediyorum. Akıcı şekilde okunabilecek, şaşırtıcı bir eser. İyi okumalar...
Okurken kitap ortalarında bir ara bırakmayı düşündüğüm ama halusinojenlerin etkisi ve bazen tanı tedavi amacıyla kullanılan sinir sisteminde etkili olan benzeri maddelerin kişide nasıl bir duygu uyandırdığını, genel kültür , akla hitap eden çok okunanlar arasında yer alan bir kitap olması sebebiyle bitirmeye çalıştım.Kitabin tam adı; 'Algı Kapıları Cennet ve Cehennem' .Kitabın konusu , meskalin adlı bir tür kaktüs bitkisinden elde edilen ve alındığında insan vücudunda 8-10 saat süreyle algıda değişiklik yaşanması gibi durumlara sebep olan, bağımlılık yapmayan bir maddeden bahsediyor.

Yazarın kendi bir deneye katılarak bağımlılık yapmadığı bilinen ve yasal olan bu maddeyi kullanarak bir deneyim yaşıyor ve bu yaşadığı deneyimin tamamı ile düşüncelerini, tüm nesneler, insanlar, etrafta olan bitenler hakkında algısının nasıl değiştiğini kitapta paylaşıyor. Kitap içeriği biraz daha karışık ve çok daldan dala atlama şeklinde yazılmış.
Bahsedilen ilginç bir nokta ise, bu maddenin alımı ile doktorlar bizzat kendileri bir şizofreni hastasının dünyasına direk olarak girebiliyorlar, başka bir deyişle; şizofren hastalığına sahip bir kişinin dünyayı algılayış biçimi ve içinde yaşadığı cennet ve cehennem birebir olarak bu madde ile normal insan üzerinde simule edilebiliyormuş. Hastaların yaşadığı deneyimleri paylaşmaları mümkün fakat birebir aktarmaları imkansız olduğundan doktorlar bu tip hastaların ne hissettiğini, nasıl düşündüğünü ve kendini nasıl bir ruh halinde bulduğunu görebilmek amacıyla nadir de olsa bu tarz deneylere başvurabiliyorlarmış.
Bir nevi, deliliğin; normal bir insanın aklıyla algılanabilmesi için çabalamalar diyebiliriz.
Kitabın barındırdığı ilginç bir konu ise; meditasyonve bununla bağlantılı olarak yapılan nefes alıp verme egzersizleri gibi aktiviteler insanın nefesini çok daha uzun süreler tutabilmesine sebep olduğundan, kanda ve akciğerde karbondioksit miktarının yükselerek, beynin indirgeme filtresi işlevini görmesini azalttığını belirtmesi. Başka bir deyişle bu aktiviteler uzun süre yapıldığında hayali ve mistik deneyimlerin bilince işlemesine sebep olarak, algılama fonksiyonunun farklı bir boyuta çekilmesine neden olabiliyorlarmış.

Algının 'normal' seviyeden alınarak farklı bir seviyeye 8-10 saat için bile olsa çekilerek, bu süre içinde tüm renkler, alınan kokular, insanlar, iç ve dış dünya, görülen ve duyulanlara verilen tepkiler algı seviyeleri sanki birer basamakmış ve her birine basarak bir yolculuk yapılıyormuş gibi aktarılmaya çalışılmış kitapta. Çok kısa da olsa, dahi insanların dünyasına ve onların algı seviyelerine değinen bir kısım yer bulunduruyor kitap içerisinde.Ilgili okurlara tavsiye olunur...
Beş duyu ile algıladığımız bu dünya aslında beynimizin sınırlamasına mı uğruyor? Kainat aslında algıladığımızdan daha fazla güzelliğe mi sahip? Aldous Huxley bu soruların cevabının 'evet' olduğunu düşünüyor. İnsan beyni duyular sayesinde algıladığı bu evreni işlerken bazı sınırlandırmalar getiriyor. Bu engel kaldırıldığı zaman algı kapıları sonuna kadar açılıyor ve de insanın iç dünyasını yansıtan betimlemer ortaya çıkıyor. Aldous Huxley beynin bu engelleyici özelliğini ortadan kaldırmaya yarayan Meskalin adında bir uyuşturucunun kullanıldığı bir deneyde gönüllü denek oluyor. Meskalinin etkisini gösterdiği sekiz on saatlik süreci anlatıyor Algı Kapıları bölümünde. Meskalin beyne giden glikoz miktarını azaltıyor ve beyin algı kapılarını engelleme özelliğini yitiriyor. Artık kâinatı olduğu gibi gördüğünü savunuyor Aldous Huxley. Bunu bu ilaç sayesinde gerçekleştirmesine rağmen, tarih içinde bu algı açıklığına erişen kişilerin olduğunu da iddia ediyor. Bu kişilerin sanatsal eserlerinden bahsederek Meskalin deneyimini tanımlıyor. Bunu resimlerle, müziklerle, heykellerle ve de edebi metinlerle yapıyor. O yüzden tam anlamıyla istifade edebilmek için sağlam bir sanat tarihi bilgisine sahip olmak gerekiyor. Ben bu bilgiden yoksun olduğum için kitabı okurken baya zorlandım. Sürekli örnek verdiği ressama ve resmine bakmak zorunda kalıyordum. Eğer sanat tarihine dair bilgisi varsa okuyucuya çok farklı bir deneyim yaşatacak bir kitap. Ama standart şartlar altında Meskalin kullanımının bu algı kapılarının açılması için çok ısrarla tavsiye etmesi yüzünden kitabı pek tavsiye etmem. Hem Meskalin kullanımının klinik açıdan verdiği zarar tam olarak net değil ama tehlikeli hem de algı kapılarını açmak için gerçekten Meskalin kullanımına gerek var mı? Kâinatı okumak için illa algı değişikliği gerektiği fikrini kabul etmiyorum. Çiçeğe, akar suya, dağa, ağaca, buluta veya kuşlara bakarken bakmasını bilmeli insan sadece. En güzel sanat şekliyle karışmızda duruyorlar zaten. Sadece tekdüze geçen hayat içinde, aşinalık perdesini çekmek gerekli her duyumuzdan. Etrafımızdaki şeyleri ilk defa görmüşçesine incelemek yeterli. O zaman bulutlardan en güzel resmi çizer, akan nehrin mükemmel melodisini dinleriz.
Freud kokaini insanlığın nevrotik mutsuzluğunda kullanılacak yegane ilaç olarak görüyordu. Bilhassa morfin bağımlılığı tedavisinde kokain'i kullanmayı önermiş hatta arkadaşı Ernst Fleischl von Marxow'un morfin bağımlılığında kokain ile tedaviyi uygulamış, sonuç olarak Marxow'un hem morfin hem de kokain bağımlısı olmasına sebep olarak muhtemelen erken ölümüne sebebiyet vermiştir. O zamanlar uzun vadede etkileri tam bilinmeyen kokain, Freud sonrası uzun klinik araştırmalarla tam bir zehir olduğunu ispatlamıştır.

Freud'un yukarıda ifade ettiğim bu fikrine benzer bir fikir de Huxley tarafından eserde ortaya konmaktadır. Huxley'in zehiri ise şuan uzun vadede etkileri tam bilinmeyen meskalin ve uzun vadede kalıcı hasarlara sebebiyet verdiği ispatlanan LSD üzerinedir. Huxley, ağırlıklı olarak meskalin'in etkileri ve açtığı "algı kapıları" üzerinde durmuştur. Meskalin'in temel etki mekanizması; meskalin'İn alımına müteakip 6-8 saat içerisinde beyne giden şekeri bağlaması, yaşamsal faaliyetler için gerekli şekeri bulamayan beynin "içsel" olarak ifade edilen algı şekline dönmesidir. Hayatta kalmamıza yardımcı olan duyular normal şartlarda sürekli açık ve kullanımda olurken, meskalin bu durumu tersine çevirerek beynin normalde farkında olmadığımız ya da olmamamız gereken halisünasyon formuna geçmesini sağlamaktadır.

Huxley'in bu kimyasalı bizzat deneyimleyip eserinde detaylıca anlattığını, yalnız bu tecrübelerinin zihnin bilinçaltına inmek için yapılan bir çalışma olduğunu da belirtmek gerekir. Burada kendi yorumum olarak bir insanın neden halüsinojen bir kimyasala ihtiyaç duyabileceğini anlamakta zorlandığımı belirtmeliyim. Her ne kadar Huxley, ilgili kimyasalın uzun vadede insana bir zararı olmadığını belirtmişse de aslen klinik bir değer kesinlikle taşımamaktadır. Ayrıca kimyasallar kullanarak bilinçaltına girildiğini varsaysak bile, bilinçaltı kendisini imgelerle ifade ettiği için bu imgelerin yorumlanması sıradan bir insan için mümkün olmayıp; Jung, Freud, Adler, Rank, Reich, Huxley gibi psikoloji profesyonellerinin belki izah edebileceği bir alandır. Eseri okuyucuya, özellikle de genç okuyucuya kesinlikle önermiyorum.
Tek kelime ile korkunç! 1984 kitabına oranla " daha az" korkunç olsa da bu maalesef iyimser bir bakış açısı olmaktan öte. İyimser bakamıyorum çünkü kitabı bitirdikten sonra derin bir nefes alıp korku dolu gözler ve düşünceler ile yaşadığımız günümüz dünyasını düşünmeye başlıyorsunuz. Ve içerdiği paralellikler göz önüne gelince korkmaktan başka bir şey yapamıyorsunuz!

Kitap da geçen biyolojik robotlardan bir farkımız var mı acaba? Huxley'in romanının tıpa tıp aynısı olmasa da yarattığı distopya'nın gölgesinde yaşıyoruz!
Biyolojik robotlar, sahte mutlulukar, bitmek bilmeyen mesai saatleri, sınırsız şehvet, bir amacın olmaması, her şeyi elde etmenin kolaylığı.. Bukowski'nin Foctotum kitabında yazdığı gibi " sabahın altı buçuğunda bir çalar saatin sesine uyanıp yataktan fırla, giyin, zorla birşeyler atıştır, sıç, işe, diş fırçala, saç tara, başka birine büyük paralar kazandırmak ve sana tanınan fırsat için müteşşekkir olmak için berbat bir trafiğin içine dal. Nasıl razı olunur böyle bir yaşama?”

Gerçekten nasıl razı olunur? Ama olunuyor işte. "Farklı olunca yalnızlığa mahkum oluyor"uz.. Ama bu yalnızlık da günümüzde bir süre mümkün oluyor. Çünkü toplum zamanı gelince " farklı " ve kendisi gibi düşünmeyenleri bir şekilde sindirmeyi başarıyor.Ya da sistem mi demeliyim?

Aslında kitap hakkında daha uzun şeyler yazılabilir. Lakin incelememi bitirmeden geçen paylaştığım ve çok sevdiğim bir şiir ile bitirmek istiyorum:

"Milyonlar çalışırsa yaşamadan,
analar bebelere yalnız süt suyu verirse —
bu düzendir
Emekçiler seslenirse: “Bırakın bizi aydınlığa!
Emeği çalan çıkar kadıya” —
bu düzensizliktir.

Veremliler koşarsa torna tezgâhına,
on üç kişi pineklerse bir odada—
bu düzendir.
Ama biri koparırsa haykırıp zincirini,
Yaşlılığını güvence altına almak istediğini
bu düzensizliktir.
Zengin mirasyediler İsviçre karlarında
eğlenirse -ve yazın Comer sularında — ,
o zaman huzur vardır.

Ama her şeyde değişme tehlikesi varsa,
arsa ticareti birden yasaklanmışsa —
o zaman huzursuzluk vardır.
Aslolan: Açlara kulak vermemek.
Aslolan: Caddelerin düzenini bozmamak.
Ses çıkmasın yeter.
Zamanla her şey olur.
Evrimle her şey size de ulaşır.
Milletvekilleriniz keşfetti işte bu gerçeği.
Unutmayın o zamana dek hepiniz nalları dikmeyi.
Nasıl olsa mezar taşlarınıza yazılacaktır:
Onlar hep sessizlik ve düzen içinde yaşadılar..

/Kurt Tucholsky"

Kitabı ölmeden okuyun ve sağlıcakla kalın...

Yazarın biyografisi

Adı:
Aldous Huxley
Tam adı:
Aldous Leonard Huxley
Unvan:
İngiliz Yazar
Doğum:
Surrey-İngiltere, 26 Temmuz 1894
Ölüm:
Los Angeles, 22 Kasım 1963
Aldous Leonard Huxley, (d. 26 Temmuz 1894, Surrey-İngiltere – ö. 22 Kasım 1963, Los Angeles). İngiliz yazar.
İngiltere'nin Sussex bölgesindeki Godalming'de doğdu. Birçok ünlü bilim adamı ve sanatçı yetiştirmiş olan Huxley ailesinden geliyordu. Eton College'da okuduğu sıralar gözlerindeki bir rahatsızlık yüzünden kör olma tehlikesiyle karşılaşınca, öğrenimine ara vermek zorunda kaldı. Sonradan Oxford Üniversitesi'ndeki Balliol College'da okudu.
Romanları ve denemeleriyle tanınmış olmasına karşın kısa hikâyeler, şiir, gezi yazıları, film hikâyeleri ve senaryolar ile de uğraşmıştır. Roman ve denemelerinde sosyal norm ve idealleri, bilimin insan yaşamında yanlış kullanılımını eleştirmiştir. Parapsikoloji ve mistik temelli felsefelerle ilgilenmiş ve bu konularda yazılar kaleme almıştır. Özellikle Türkçe'ye "Kalıcı Felsefe" adıyla tercüme edilen "Perennial Philosophy" adlı eseri Perennial Felsefeyi çeşitli çevrelerde yeniden gündeme taşımıştır.

Yazar istatistikleri

  • 414 okur beğendi.
  • 3.655 okur okudu.
  • 177 okur okuyor.
  • 3.994 okur okuyacak.
  • 146 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları