Aleksandr Soljenitsin

Aleksandr Soljenitsin

Yazar
8.1/10
123 Kişi
·
291
Okunma
·
51
Beğeni
·
4.207
Gösterim
Adı:
Aleksandr Soljenitsin
Tam adı:
Aleksander Soljenitsin
Unvan:
Nobel Edebiyat Ödülü Sahibi Rus Yazar
Doğum:
Rusya, 1918
Ölüm:
Moskova, 2008
1918 yılında Rusya’nın Kislovodsk şehrinde doğdu. 1939-1945 yılları arasında Sovyet ordusunda görev aldı. Bu dönemde yüzbaşı rütbesiyle İkinci Dünya Savaşı’na katıldı. Ancak cephedeyken yazdığı mektuplardaki Stalin karşıtı görüşleri nedeniyle tutuklandı ve sekiz yıl hapis cezasına çarptırıldı. Moskova yakınlarındaki bir hapishaneye konulan Soljenitsin, 1950’de Kazakistan’da bulunan Ekibastus’ta siyasal tutuklular için düzenlenmiş özel bir kampa gönderildi ve üç yıl burada kaldı. Bu kamptan da “istenmeyen kişi” (persona non grata) ilan edilerek sürgüne gönderildi. 1966’da ülke dışına çıkma yasağına çarptırıldı. 1970 yılında layık görüldüğü Nobel Edebiyat Ödülü’nün kendisine politik nedenlerle verildiği iddia edildi ve 1974’te Sovyet hükümeti tarafından vatandaşlıktan çıkarıldı. İsviçre ve ABD’de geçirdiği sürgün yıllarından sonra Mikhail Gorbaçov, yazarın yurttaşlık haklarının geri verilmesi doğrultusunda çalışmalar başlattı ve sürgünüyle ilgili kararı 1991 yılında resmen kaldırttı. Soljenitsin, 2008 yılında Moskova’da yaşamını yitirdi.
...eğer dakikalarını nasıl kullanacağını bilmezsen, saati, günü ve bütün hayatını kaybedersin.
Aleksandr Soljenitsin
Sayfa 261 - Altın kitaplar yayınevi
Bir doktorun vereceği en önemli sınav budur: kendi ihtisası olan bir hastalığa tutulmak...
Aleksandr Soljenitsin
Sayfa 406 - Altın Kitaplar
"Tabii edebiyatımızın ahlak bakımından daha sağlıklı kişilere ihtiyacı var."
Aleksandr Soljenitsin
Sayfa 298 - Altın kitaplar yayınevi
İyimser kimdir? "Her yerde durum daha kötü bizim durumumuz iyi, şansımız varmış, diyen adam. Elindekiyle mutlu olan ve kendi kendisine işkence etmeyen kimse.
Aleksandr Soljenitsin
Sayfa 289 - Altın kitaplar yayınevi
Stalin dönemi Sibirya'sındaki mahkum kamplarında yaşanan bir günün hikayesi. Aslında bizim için kısa ama onu yaşayanlar için bitmeyen bir günün hikayesi.

İnsan kitabı okuduktan sonra derin bir düşünceye dalıyor. Eğer bir gün böyleyse, on yıl, yirmi yıl, yirmi beş yıl kaç gün eder. Peki bir insan bu yılların gün çarpımıyla çıkan sayı kadar günü nasıl hayatta kalarak geçirebilir.

Kısaca söylemek gerekirse yazar bu kitabında, o kamplardan sağ ve salim olarak kurtulmanın neredeyse imkansız olduğunu bize açık açık gösteriyor.

1970 yılı Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Aleksandr Soljenitsin'in, kısa ama insanın hafızasına o dönem çekilen ızdırapları adeta silinmeyecek şekilde yerleştiren bu eserinin, mutlaka okunması gereken kitaplardan biri olduğunu düşünüyorum ve okunmasını da tavsiye ediyorum.
BÜTÜN YAŞAYAMADIKLARIMIN ACEMİSİYDİM,YAŞADIM, USTALAŞTIM VE YAŞAYAMADIKLARIMA ACEMİ KALDIM

"Desene yaşam tekrarlardan oluşuyor…
Tekrarlardan değil, dedi; tekrarların tekrarından"
Hasan Ali Toptaş

Ivan Denisoviç Şukov.
"Şukov'un cezasında buna benzer üç bin altı yüz elli üç gün vardı. Kalk vuruşlarından ışıklar sönene kadar."

Soljenitsin abiyle de tanıştım çok şükür, pişman değilim, sevinçliyim. "Acıyı bal eyledik." mecburiyetten..

Hüküm verildi : 10 sene çalışma kampı hapishanesi,marş marş!!

Yıllarca aynı günü yaşamak, her gün biraz daha ustalaşarak.. Anlatılan milyonların gerçek hikayesidir. Bizi buraya kim fırlattı? Bilen var mı? Var. Yok. Ne fark eder.

"Uyku dışında cezalıların kendilerine ayırdıkları zaman , sabah kahvaltısındaki on dakikaydı. Beş dakika öğle, beş dakika da akşam yemekleri."
"Çorba her zaman aynıydı. Karışımı sadece kışın gelen sebzelere göre değişiyordu. Geçen yıl yalnız tuzlu havuç yemişlerdi."

Arkadaşlar, gardiyanlar, görevliler, her çeşit tutuklular, kimler ve daha kimler..

"Kamp hayatında sabah toplantısına gitme zamanından daha acı bir an olamazdı."
"Dikkatle dinleyin hükümlüler! Yürüyüş kolu asla bozulmayacak.Aceleye lüzum yok.Uygun adım yürüyün. Konuşmak yok!"

Bir tabak fazla yemek yiyebilir miyim ya da bir lokma fazladan ekmek? Çay diye çok güzel bir şey vardı içtikçe iyi gelen, kahve mi o da neydi? Az daha uyusam, hava çok soğuk. Hastayım ben niye inanmıyorsunuz? Acımazlar sana. Kendini evinde mi zannettin? Kes sesini ve işine bak. Emir almaya çok alıştık. Lanet olsun hepinize..

Zaman, hatıralarla birlikte işlerdi insanın yüreğine..

ARALIK 2009-MAYIS 2010, YER : MANİSA

Bölüğümüz 360 kişi. 5 koğuşta 72 kişilik ranza düzeniyle yatıyoruz. Her sabah 5.00 kalkış, KOĞUŞ KAAAAALLLLKKKK !!!!

Tuvalet, traş, kahvaltı.. Süreniz 45 dakika marş marş !!!
360 kişi ve 10 tuvalet. Bir tuvalete 36 kişi düşüyor.
Kahvaltıda 2 günde bir çay var.
Her gün traş olmak yabancı bir alışkanlık.

Saat : 6.15
İctima, sabah sporu, silah al marş marş !!
Güneşin doğmasına nereden baksan 1,5 saat var. Yarasa mıyız biz? Vampir miyiz? Karanlıklar lordu mu?
En uzun kış gecelerinde, güneşin en son doğduğu,ülkenin en batısına gelmek kimin fikriydi? (İÇ SES : Tabi ki senin fikrindi kes zırlamayı.)

Güneşin doğması yetmez. Spil dağını da aşması gerekir, saat 8.30 ilk pırıltılar, hava açıksa tabi. Haftanın 4 günü yağmur yağar. İt gibi titremek için mi geldin buraya?

Yürüyüş, tekrar yürüyüş. Komutan koşturur canı isterse, ister elbette. Koş, koş, koş... Süründürmek de ister bazen, sürün. Bazenler çoğalır bazen.

HER TÜRK ASKER DOĞAR
VATAN SANA CANIM FEDA
1-2-3-4
BİR-Kİ-ÜÇ-DÖRT

Öğle yemeğine hücuuuuuummmmm !!! Bu nasıl yemek, bu nasıl et çiğnenmiyor. Bu nasıl çorba su gibi. Bu nasıl gürültü. Bu nasıl bir döngü? Bu nasıl ve niye ve niçin ?

Akşama çok var daha. Sen gel buraya koştur şuraya. Sen öbürü diğeri falancası filancası şuraya buraya oraya marş marş !!!

Akşam yemeğine hücuuuuummmmm !! Bu nasıl yemek. ( İç ses: Kes lan beğenmiyorsan yeme aç kal da göreyim artistliğini senin. Tamam sustum.)

Saat 20.30 Yat ictiması, er onbaşı çavuş. Acemi usta yarak kürek toplan !!!

Askerin bilmesi gereken üç cümle;

Emret komutanım !!
Emredersin komutanım !!
Sağol !!

Uyuyalım artık, uyursak rüyalar alemine dalarız. Uyku bizi bırakma. Uyuruz zaten pestilimiz çıkmıştır. Uyku ne tatlısın. Canım uyku. Acemilik bitsin hele, gece nöbetleri de başlayacak daha dur. Her gece 2 saat nöbet, nöbet yerine gidip gelmen de ki 3 saat. Gece uykuları bölük pörçük. Uyku süresi yaklaşık 4 saat.

Sabah 5.00 KOĞUŞ KAAAAALLLLLKKKKK !!!!!

Bir gün, sadece bir gün, hep aynı bir gün.. Bitinceye kadar..
NOT: İçerikte bulunan paylaşım ve linkler bir amme hizmetidir
https://www.youtube.com/...HHU4HZgyAY&t=32s ARKA FON
Stalin, kelime olarak çelik adam manasına geliyor bu bir diktatör için nefis ve leziz bir isim değil mi?
Kara kaş kara göz, pos bıyık, maço bir görüntü, Gürcü şivesi, katı ve huzursuz bir karakter
bize bu kitapta Trt 2 Ressam Bob edasıyla adeta resmedilmiş. Buradan çıkardığımız ders
Soljenitsin'in aslında son dönemlerde yaşamış azılı bir hiciv ustası olduğudur. E yayınlarından
okuduğum bu güzide eser uzun soluklu bir sistem eleştirisidir.Karakter sayısı bir hayli fazla
bölümler halinde sahneler farklı, şahıslar çeşitli, diyaloglar yoğun. Çayı fıstığı hazırlayın
mevzu derin. Soljenitsin bu eseri kaleme aldığı vakit Gulag'da siyasi suçluydu.
Kitabın ismi neden İlk çember dur onu da söyleyeyim Dante'ye gönderme var burada Dante'nin
Cehennem adlı eserinin en hafif bölümü birinci kademedir orda cehennemlik olan kişiler diğerlerine
nazaran daha az azap görüyor. Soljenitsin bu ismi şu sebeple veriyor cezalılar bu eserde kültür ve kariyer
olarak yüksek seviyeli insanlar bilim adamı, aydın kılıfına bürüyebileceğimiz karakterler ki zaten öyleler
Politbüro, manası 1917’deki Ekim Devrimi’nden Sovyetler Birliği yıkılana kadar, Komünist Parti’nin politikalarının belirlendiği en yüksek karar organıydı.
Özetle ülkeyle ve sistemle ilgili her şeye burada karar verilirdi. Bu yapı bu insanları türlü sebeplerden ötürü mesela Amerikalı bir turist ile dostluk kuran
bir şahsın içeri girmesi olayı misali cezalandırıyor onları devlet adına cüzi bir gelir ve kısıtlı imkanlarla çalıştırıyor plan ve programlarında görevlendiriyor
kısacası. Ben bu kitapta iki karaktere takıldım birisi ana birisi ara karakter. Ana karakterlerden biri olan Nejrin olaylara tam bir spectator gavurun deyimiyle. Kendi
dünyası var ama yazar onu genel manada ele alarak etrafı iyiden iyiye incelemiş eksik yönü ise detaylarda boğulmuş ama şimdi adamcağızda haklı kardeşim
mapus, Gulag felan filan derken yoğunlaşıyor bu işlere haliyle. Gulag demişken Sovyet rejimi, Hitler’den daha çok sayıda toplama ve çalışma kampı (476 adet) kurmuştu.
Bu toplama kamplarının sorumluluğu gizli servis NKVD bünyesinde kurulan GULAG (Islah/Çalışma Kampları Merkezi Yönetimi) masasına aitti.
Zamanla tüm kamplar, kısaca Gulag olarak isimlendirildi.
Bu kamplardaki toplam nüfuz döneme göre 500 bin ila 2 milyon arasında değişiyordu.
Sovyet kayıtlarına göre 1929-1953 yılları arasında Gulaglardan 14 milyon kişi geçmişti.
1934-1953 yılları arasında 1 milyon 54 bin kişi bu kamplarda, Sovyet sanayileşmesi uğruna ölesiye dek çalıştırıldığı için hayatını kaybetti.
NKVD kavramı ise hepimizin KGB günümüzde FSB diye geçiyor, devletin istihbarati organı. Ara karakter olarak ise Bobinin diyorum çünkü alayına isyan inadına Cska tribinde olan bu abimiz
karakterinden ödün vermeyen düzgün bir insan şu devirde önemi ne çok öyle değil mi ? Yoldaş Şişkin gibi gardiyan rolündeki karakterler hapishane ortamlarının olmassa olmazlarıdır zaten
kendi canı yanmadığı için kör sağır dilsiz modu açık olan bir tip. Muhalif yazar Soljenitsin bu eserde eğitim açısından yüksek seviyeli insanların bozulmuş bir sistemde çektiği
sıkıntıları anlatıyor özet olarak. Kitapta Stalin'in dediği gibi Kurtulun bu adamdan !!! ben Soljenitsin'den kurtulmak maksatlı külliyatını bitirmek istiyorum fırsatım olursa sizlere de tavsiye
ediyorum yapım ve yayında emeği geçenlere teşekkürleri bir borç bilirim esen kalın.

https://www.youtube.com/...LhGJbctJc&t=132s paylaştığım bu videonun 1:30 ve 1:50 bölümlerini izlerseniz kitabı bitirdiğimde yaşadığım tepkiyi görebilirsiniz.
“Ivan Denisovic’in Bir Günü” romanından sonra Soljenitsin Sovyet hükümetinin sansür konusundaki tutum değişikliğine ve hoşgörüsüne güvenerek “İlk Çember” romanını yayımlayabileceğine inanmıştı ve bu romanı 1955’te Kazakistan’da sürgündeyken yazmaya başladı ve ilk taslağını 4 yıl sonra bitirdi. Bu ilk taslaktaki 87 bölüm (İngilizce versiyonu 96 bölümdü) Soljenitsin’in kendisi tarafından kasten sansürlendi çünkü sonraki kitaplarının Sovyetler Birliği’nde yayımlanmasına zemin hazırlamak istiyordu. Bazı bölümleri çıkardı, bazılarını kısalttı ve kitabın Sovyet karşıtı bölümlerin tonunu hafifletti. Ne var ki roman reddedildi. Romanın yayımlanması bundan sonra bir 10 yılı bulacaktı. 1968’de baskıcı hükümetin kitabını asla yayımlamayacağını düşünen yazar sansürlü baskının batıda yayımlanmasına izin verdi, kitap bu haliyle bile bir şaheser olarak nitelendirildi.

Kitap Moskova açıklarında Mavrino denen bir bölgede geçiyor ve 281 tutuklunun gizli bir bilimsel araştırma merkezinde 24 ila 27 Aralık tarihleri arasındaki zaman diliminde yaptıklarını anlatıyor. Buradaki kamp diğer Sovyet kamplarından farklıdır. Tutukluların yeterli yiyeceği, içeceği, temiz kıyafetleri ve sıcak yatakları vardır. Gulag’la kıyaslandığında cehennemin ilk dairesidir burası. Ellerinde özgürlük yoktur, dış dünyayla temas yasaktır. Sevdiklerinden tek bir mektup almadan yıllarca burada kalmaktadırlar. Şanslı olanlar yılda bir kez eşleriyle görüştürülüyor. Ama yine de cehennemdir sonuçta. Kitabın adında Dante’nin “İlahi Komedya” kitabındaki cehenneme açık bir gönderme vardır. Cehennemin ilk dairesinde masum Hristiyanlar vardır. Burada da masum tutuklular vardır. Aslında ülkenin tamamı Stalin tarafında bir ceza kolonisine dönüşmüş durumdadır. Soljenitsin 1947-1950 yılları arasında Mavrino’da 3 yıl geçirdi. Burası politik, ruhsal ve zihinsel gelişiminde çok önemli etkisi oldu.

Kitaptaki başlıca karakterler: mahkûmlar, gardiyanlar, enstitü müdürleri, savunma bakanlığı müsteşarları, Stalin, 3-4 Rus kadın ve pek çok sönük bürokrat. Karakter sayısı bir hayli fazla ama bunlardan sadece birkaç tanesinin önemli olduğunu anlıyoruz. Olaylar da zaten belli başlı birkaç hükümlü ve gardiyan tarafından anlatılıyor. Aslında burada anlatılan her olay tüm hükümlüler için geçerli. Bir mahkûmun hikâyesi diğer mahkûmların hikâyesinden hiç de farklı değil ve bir süreden sonra olayların kimin anlattığı değil olayların neler olduğunu daha bir ön plana çıkıyor. Zeklerin(tutuklu) hepsi bilim adamı vasfına sahip ve neredeyse hepsi benzer sebeplerden oraya götürülmüş. Stalin’i eleştirmek, hükümet politikasına karşı gelmek ya da aleyhinde söz söylemek hepsinin orada bulunmasının ortak sebebi.

Kitapta belli bir olay örgüsü olmadığı gibi belli bir ana karakter de yok. Parça parça bir anlatım söz konusu. Zamanda ve mekânda sıçramalar bir hayli fazla. Projeksiyon kimin üzerine dönüyorsa ana karakter o oluyor. Bu bazen Stalin, bazen bir tutuklu, bazen insaflı bir gardiyan, bazen de üst düzey bir komutan. Yalnız karakterlerden biri var ki ismini vermemek olmaz: yazarın doğrudan kendisini temsil eden Gleb Nerjin. Bu yönüyle kitap bir nevi otobiyografik bir roman havasına giriyor. Tolstoy’un karakter betimlemesi gibi her bölümün bir ana karakteri var ve bu karakter birkaç bölüm bu şekilde romanı götürüyor, ardından sahneye başka biri giriyor ve ana karakterimiz o oluyor. Bu sayede Sovyet Rusya’nın panoramik manzarasını seyretmiş oluyoruz. Geriye dönüşlerde Moskova ve Rus köylerindeki yaşamın nasıl olduğunu anlıyoruz, bu sayede karakterlerin geçmişleri hakkında da bir takım bilgilere ulaşmış oluyoruz. Kitap ilerledikçe hapishane hayatının tam bir fotoğrafını seyretmiş oluyoruz. Mahkûmların tarih, Rusya ve kendilerini yok eden sistem hakkındaki görüşlerini dinliyoruz. Kiminin eşleriyle olan ilişkilerine de şahit oluyoruz. Pek çok tutuklunun mahkûmiyet hayatı ve mevcut düzene karşı verdikleri tepkiler ve uyum sağlama süreçleri de gerçekçi bir dille anlatılıyor.

Soljenitsin’in Sovyet Rusya hakkındaki görüşleri konusunda tarih bize yanılmadığını gösterdi. Gerçeği herkesten önce görmüş ve tüm korkunç detaylarıyla bunu açığa çıkartabilme cesaretini göstermiştir. Bir yazarı da yazar yapan vasıflardan biri de bu olsa gerek: şartlar ne olursa olsun hakikati dile getirmekten korkmamak!
Rus edebiyatını çok severim. Bu kitap Stalin döneminde yazılmış. Sonradan yayınlanmış ama yine de yasaklanmış tabi ki. Yasak denince zaten aklıma ilk Rusya gelir. Bazı kitaplar vardır ki yazarın kendinden ünlüdür. Sadece Sovyetlerde değil tüm dünyada ün yapmış, konuşulmuş. Aleksandr Soljenitsin kendisi de toplama kamplarında yaşamış. Roman eksi otuz derecede sabah beşte bölüğün uyanması ile başlar. Kitaptaki kahramanlar mesela; Sezar, tamamlamadığı filmi için, Alyoşka, Baptist kilise üyeleri gibi dua ettiği için Gopçik daha çocuk olmasına rağmen , yönetime başkaldıran çete üyelerine süt götürdüğü için, Tiyurin, babası toprak ağası olduğundan, on yıl hapis cezasına çarptırılmıştır.Mahkumlar birbirleri ile konuşamazlar. Çünkü yasaktır. Kaçamasınlar diye çok az yemek verirler onlara. Korkunç şartlar altında yine de insanlıklarını kaybetmemeye çalışır mahkumlar. İvan'ın en değerli şeyi çorabının içinde sakladığı kendi yaptığı kaşıktır. Bu küçücük başkaldırı bile hoşuna gider. Yasak olmasına rağmen onu saklar. Kitabı okurken bile soğuğu hissediyorsunuz.
Bir Rus atasözü, “Başına gelince anlarsın” der. Hal böyle olunca Soljentsin dayanamaz ve Batı’ya, aslında tüm insanlığa bir uyarıda bulunur ve bunu çeşitli kanallar aracılığıyla gerçekleştirir. Bu kitapta Soljenitsin’in dört konuşmasına yer veriliyor: Amerika ziyaretinde onuruna verilen bir yemekte yaptığı konuşma, yine Amerika’da verdiği bir konferans, Fransa’yı ziyaretinde bir gazeteciye verdiği mülakat ve İngiltere’de BBC radyosundaki uzun beyanatı. Tüm bu konuşmaların özeti ise şu birkaç cümle: Komünizme inanmayınız! Yumuşamayınız! Hürriyetleriniz için ölümü göze alın!

Soljenitsin Sovyet Rusya karşısında kendini şöyle tanımlıyor: “Ben canavarın karnında, cayır cayır yanan kızıl karnında idim. Beni hazmedemedi ve dışarı tükürdü. Karşınızda, ejderhanın midesinden kurtulan bir şahit var, bilesiniz! (sayfa 17) Sırf bu cümle bile kitabı özetlemeye yetiyor. Yazar Komünizm tehdidi karşısındaki düşüncelerini lafı hiç uzatmadan, felsefe melsefe yapmadan çok açık ve net bir dille sıralıyor. Kitabın tamamı neredeyse bu eksende dönüyor. Soljenitsin’i konuşmaya zorlayan şey Batı’nın bu tehdidi görmezden gelmesi, onların gaflet içerisinde olması ve hatta Komünizmin ekmeğine yağ sürmesi olur.
Soljenitsin Komünizm ve Sosyalizmin bilinmeyen tehlikelerini kendinden ve yaşamından örnekler vererek açıklıyor. Yazar 40 yaşına kadar sefaletten başka bir şey tanımadım diye yazıyor. Zaten yazarın kitaplarını okuyan Soljenitsin’in bu rejim altında neler çektiğini çok daha iyi anlayabilir. Yıllar önce Dostoyevski Sosyalizmin Rusya’ya 100 milyon insana mâl olacağını söylemiş. Maalesef Dostoyevski bu konuda yanılmış ama az tahmin ettiği için yanılmış. 1917-1959 yılları arasında Sosyalizm Rusya’da tam 110 milyon insanın hayatına mâl olmuş. Bu tehlikeyi gören ve yaşayan yazar aynı tehlike karşısında Batı’nın umursamaz tavırları karşısında hayretini gizlemeyerek “sanki aynı gezegen üzerinde, aynı çağda yaşamıyoruz” diye sitemde bulunur. Lafı çok fazla uzatmak istemiyorum çünkü yazmaya devam etsem kitabın tamamını yazmak zorunda kalacağım. Kitap başlı başına bir alıntı resmen. Kitabın son paragrafını da yazarak noktayı koyalım. Bu paragraf her şeyi özetliyor aslında. Bundan önce madem bir Rus atasözüyle başladık ben de yazarın duygularına bir Türk atasözüyle tercüman olayım. Besle kargayı oysun gözünü.

“Biz Rusya’nın zulüm görmüş insanları, Doğu Avrupa’nın zulüm görmüş insanları, Avrupa’nın trajik düşüşünü elem be ıstırapla seyrediyoruz. Size acılarımızın deneyimini sunuyoruz. İstiyoruz ki, bizim ödediğimiz bedeli siz ödemeyin. Verdiğimiz ölüleri siz vermeyin. Çektiğimiz esareti siz çekmeyin.”
Soljenitsin bu kitabında özetle namuslu, işini yapmaya çalışan insanların mevki ve menfaat düşkünü, milli çıkarlardan uzak Sovyet bürokratlar tarafından nasıl harcandığını anlatıyor. Doğru ile yanlış, haklı ile haksız arasındaki çatışmaları, bireylerin bürokratik ve katı bir sistemde özgürlüğünün sınırını çok basit bir örnekle okuyucuya aktarıyor. Bunun için de kendine taşrada bir elektronik okulunu seçiyor. Bina öğrencilere yeterli gelmeyince ek bir bina yapılıyor. Üstelik bu binanın yapımında tüm öğrenciler çalışıyor. Yaz tatillerini yeni binalarına kavuşmak için feda ediyorlar. Onlarla birlikte okul yöneticileri de aynı kaderi paylaşıyor. Tam taşınmanın arifesinde okula bir komite gönderiliyor, size bu(eski) okul yeter de artar diyerekten yeni bina ellerinden alınıyor. Sağlam bir gerekçe gösterilmiyor, okul müdürü yeterince aydınlatılmıyor, sadece dava uğruna, devletin ve halkın yararına deniyor. Öğrenciler aldatılmıştır, umutları ve hayalleri yıkılmıştır. Bundan sonra okul yöneticilerinin adalet arayışı başlıyor. Ama kimi kime şikayet edeceksin. İdareciler hak arayışına girişiyor ama tüm çabalar sonuçsuz kalıyor. Bir takım yöneticilerin şahsi hesaplarına karşı verilen adalet arama mücadelesi maalesef devleti sömüren kişilerin lehine sonuçlanıyor.
Bir gün... Kimi için kısacık, kimi için koskoca, kimi için çileli kimi için eğlenceli... Ama öyle ya da böyle geçirdiğimiz hayatımızdan, ömrümüzden akıp giden bir gün.. Bir gün ancak bu kadar etki yaratabilirdi sanırım, ancak bu kadar sarsabilirdi.. Kitabı okumanızı tavsiye etmem çünkü okudukça içine çekiliyorsunuz o soğuğu o ayazı hissediyor ve üşüyorsunuz bazen kendinizi o toplama kampında bulup o insan dışı muamelede küçüldüğünüzü hissediyor ve eziliyorsunuz fakat kitabın sizi bu kadar içine çekmesinin iyi yönleri yok değil; mesela ben hayatımda ilk defa iki yüz gram ekmek ne kadar diye hesapladım ve o iki yüz gram ekmeği üç yüz gram olunca sevinen insanların varlığını hissettim.. Rıfat Ilgaz’ın kitabını okuduktan sonraki sorgulamalarım biraz daha ülke sınırlarını aşarak bu kitapta da devam etti.. Neden ? Güzel olduğu kadar iç yakan bir soru değil mi ? Soljenitsin o anları yaşadığından mıdır yoksa iyi yazdığından mıdır bilemem beni fazlasıyla sarstı.. Neden ? demek isterseniz Metin Hara gibi insanların haydi kucaklaşın, zıplayın diyerek dünyayı değiştirdiğini sandığı o acziyeti dışında, Şeyma Subaşı gibi medya maymunlarının gözümüze soktuğu o görgüsüzlüklerden başka bambaşka yaşamların var olduğunu hissetmek isterseniz okuyun derim.
Evet ve bir kitap daha kaydı kütüphanemden.

Eser 1973 basımı 211 sayfa.Yazar Soljenitzin bu eserinde 3 ayrı hikayeyi biz okurlara sunmuş.Benim okuduğum baskıdaki bu hikayeler : Matriona’nın evi,Kreçekova’daki Yabancı ve Bir Amaç Uğruna adlı hikayelerdir.Hikayeler fena değil iyidir.Yazar gayet yalın ve akıcı bir üslup kullanmış.Hikayelerin ortak noktası nedir ? diye soracak olursak ,Hikayelerin savaş yıllarını ele alması ve savaş yıllarında kaleme alınmış olmasıdır.Okuyacaklara şimdiden keyifli okumalar.
"Ya bir ömrü hayvani ihtiyaçları için harcayanlar
Hangisi mahkum?
Sibirya belki çok uzakta değildir."

Dayımın bana kargoyla yolladığı bu kitabın ilk sayfasına iliştirilmiş bir nottu bu söz.Dayım bana bir mesaj vermek istemiş demekki.İlk başta anlamayıp ilginç bulmuştum bu sözü fakat okuyunca gayet iyi anladım.İvan İkinci Dünya Savaşı'nda Almanlara esir düşüp ordan kaçar kaçarken de ormanda kaybolur,Sovyet hükümeti de onu ajan sanarak 10 yıl sürgüne gönderir.Açlık, Sibirya'nın yaşanmaz soğuğu,dayak tehdidi derken bir yandan da insanların benliklerini yitirmesi ve daha neler neler... Stalinist dönemin baskılarını acımasızlığını ortaya seren bir roman bu yüzden de o dönem yasaklanmış.Kesinlikle okunması gereken bir eser.

Yazarın biyografisi

Adı:
Aleksandr Soljenitsin
Tam adı:
Aleksander Soljenitsin
Unvan:
Nobel Edebiyat Ödülü Sahibi Rus Yazar
Doğum:
Rusya, 1918
Ölüm:
Moskova, 2008
1918 yılında Rusya’nın Kislovodsk şehrinde doğdu. 1939-1945 yılları arasında Sovyet ordusunda görev aldı. Bu dönemde yüzbaşı rütbesiyle İkinci Dünya Savaşı’na katıldı. Ancak cephedeyken yazdığı mektuplardaki Stalin karşıtı görüşleri nedeniyle tutuklandı ve sekiz yıl hapis cezasına çarptırıldı. Moskova yakınlarındaki bir hapishaneye konulan Soljenitsin, 1950’de Kazakistan’da bulunan Ekibastus’ta siyasal tutuklular için düzenlenmiş özel bir kampa gönderildi ve üç yıl burada kaldı. Bu kamptan da “istenmeyen kişi” (persona non grata) ilan edilerek sürgüne gönderildi. 1966’da ülke dışına çıkma yasağına çarptırıldı. 1970 yılında layık görüldüğü Nobel Edebiyat Ödülü’nün kendisine politik nedenlerle verildiği iddia edildi ve 1974’te Sovyet hükümeti tarafından vatandaşlıktan çıkarıldı. İsviçre ve ABD’de geçirdiği sürgün yıllarından sonra Mikhail Gorbaçov, yazarın yurttaşlık haklarının geri verilmesi doğrultusunda çalışmalar başlattı ve sürgünüyle ilgili kararı 1991 yılında resmen kaldırttı. Soljenitsin, 2008 yılında Moskova’da yaşamını yitirdi.

Yazar istatistikleri

  • 51 okur beğendi.
  • 291 okur okudu.
  • 12 okur okuyor.
  • 417 okur okuyacak.
  • 3 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları