Aleksandr Soljenitsin

Aleksandr Soljenitsin

Yazar
8.0/10
366 Kişi
·
1.045
Okunma
·
172
Beğeni
·
7,4bin
Gösterim
Adı:
Aleksandr Soljenitsin
Tam adı:
Aleksander Soljenitsin
Unvan:
Nobel Edebiyat Ödülü Sahibi Rus Yazar
Doğum:
Rusya, 1918
Ölüm:
Moskova, 2008
1918 yılında Rusya’nın Kislovodsk şehrinde doğdu. 1939-1945 yılları arasında Sovyet ordusunda görev aldı. Bu dönemde yüzbaşı rütbesiyle İkinci Dünya Savaşı’na katıldı. Ancak cephedeyken yazdığı mektuplardaki Stalin karşıtı görüşleri nedeniyle tutuklandı ve sekiz yıl hapis cezasına çarptırıldı. Moskova yakınlarındaki bir hapishaneye konulan Soljenitsin, 1950’de Kazakistan’da bulunan Ekibastus’ta siyasal tutuklular için düzenlenmiş özel bir kampa gönderildi ve üç yıl burada kaldı. Bu kamptan da “istenmeyen kişi” (persona non grata) ilan edilerek sürgüne gönderildi. 1966’da ülke dışına çıkma yasağına çarptırıldı. 1970 yılında layık görüldüğü Nobel Edebiyat Ödülü’nün kendisine politik nedenlerle verildiği iddia edildi ve 1974’te Sovyet hükümeti tarafından vatandaşlıktan çıkarıldı. İsviçre ve ABD’de geçirdiği sürgün yıllarından sonra Mikhail Gorbaçov, yazarın yurttaşlık haklarının geri verilmesi doğrultusunda çalışmalar başlattı ve sürgünüyle ilgili kararı 1991 yılında resmen kaldırttı. Soljenitsin, 2008 yılında Moskova’da yaşamını yitirdi.
Kolay kazanılan paranın değeri yoktur, insana kazanmış olmanın zevkini vermez. Eskiler boşuna dememişler. "İnsan karşılığını vermediği şeyin değerini bilmez." diye...
Sabah sabah iş başı yapmak yok mu ya, bundan daha berbat bir şey yoktur. Ayaz, karanlık, karınlar aç, koskoca bir günün başlangıcı. İnsanın dili ağırlaşır, canı konuşmak istemez.
Sabah sabah işbaşı yapmak denen buyruk var ya, bundan daha berbat bir şey yoktur. Ayaz, karanlık, karınlar aç, koskaca bir günün başlangıcı. İnsanın dili ağırlaşır canı konuşmak istemez.
552 syf.
Bunun hayatınızın dönüm noktası olduğunu söyleyeyim mi?
Yıldırımın dosdoğru size çarpmasından başka bir şey olmadığını bildireyim mi?.."

Yakın tarihe ışık tutan bu muazzam eser, yer yer içinize işleyen cümlelerle, tarifi olmayan bir öfkenin buğusu eşliğinde alıp götürüyor sizi.

Soljenitsin anlatırken, onunla adım adım ilerlediğinizi hissediyorsunuz.

Önce bütün bunlara sebep olan kişiden başlamak lazım.

Ioseb Besarionis dze Jughashvili.
Nam-ı diğer Stalin.

"Güçlü kuvvetli ama aptal olsunlar. Az yesinler, çok çalışsınlar!"
Diyerek yaptığı soykırım, toplu tutuklamalar, sürgünler, infazlar..
Ve tek tip düşünceye mahkum ettiği milyonların ölümü..

Devrimci mi , acımasız bir diktatör mü?

Tek Ülkede Sosyalizm teorisine tutunarak, Enternasyonal Devrim anlayışına ters düşen, çıkarları doğrultusunda hiç tereddüt etmeden insanları ölüme gönderen, basit anlamda Rusya 'yı kalkındırma bahanesiyle insanlığı öldüren bir cani mi?

Birinci Dünya Savaşı sonrasında, Rus ekonomisini yeniden inşa etme çabası Gulag Kamplarına çıkıyor. Tehdit oluşturan herkes için ceza, sistem için büyük kazanç imkanıydı. Bedava iş gücü demekti çünkü.
Tutuklananların hepsi siyasiydi ve hem bedenen hem de ruhen parça parça yok edildiler.

Ne için mi?
Her şey için.
Başta Ekim Devrimini gerçekleştiren Radek, Piyatakov, Bukharin, Zinovyev ve daha pek çok isimden oluşan lider kadroyu yok ettiler.
Sonrasında kimi istedilerse..

Mesela bir elektrikçi, mıntıkasındaki yüksek gerilim teli koptuğu için.
Bir diğeri soyadı için.
Bir vatman, gece evine dönerken rastladığı ceset yüklü kamyonu birilerine anlattığı için.
Okuma yazma bilmeyen biri, bir gazete parçasına, öylesine bir imza attığı için.
.
.
.
Uzayıp giden bu listede hak, hukuk, mantık aramak boşuna.

Ne mi yaptılar onlara?
Gece başladılar işe. Uykularından uyandırıp, aniden.
Dostmuş gibi, suçunu kabul etsin diye, kandırmaya çalışarak.
Sonra kabaca sövdüler.
Sonra psikolojik tehditlerle üzerlerine gittiler.
Aşağıladılar.
Şaşırttılar.
Korkuttular.
Yalan söylediler.
Akraba sevgisini kullandılar.
Sonra ses oyunları devreye girdi.
Derilerinde sigara söndürdüler.
Işıkları kullandılar işkence için.
Sonra dövdüler.
Bir çukura indirdiler.
Aç bıraktılar.
Uykusuz bıraktılar.
Ayakta durmaya mecbur ettiler.
Tahtakurularını kullandılar ve hücre cezasını.
Yine dayak.
Yine açlık.
Deli gömleği..
Bellerini kırdılar.
Ayaklarına gem taktılar.

Sahte itiraflar sayesinde ve işkence altında, devrime ihanet ettikleri gerekçesiyle öldürüldüler.

Çünkü bütün insanlar ; casus, anarşist, milliyetçi, sosyalist ya da devrimci olabilirlerdi.
Yani yaftalamak için çok çeşitli etiketler mevcuttu.
Ve geri kalan her şey, hiç kimsenin umrunda değildi...

Sanayi Devriminin bel kemiği gibi görünen Gulaglar, aslında yeryüzünde cehennemin en korkunç haliydi.

Bütün bu olanları en ince ayrıntısına kadar yaşayan bir insanın muhteşem kaleminden okuyabilmek, kitabı, tartışmasız alanında en iyiler arasına sokuyor. Üç kitaplık serinin ilk kitabını, hiç sıkılmadan, merakla okudum. Diğer iki kitap en yakın zamanda okunmak üzere bekliyor.

Stalin'in aleyhine konuştuğu için tutuklanan, mahkum edilen, çalışma kamplarına ve sürgüne yollanan yazarımızın keskin kaleminden bir cümleyle bitirmek istiyorum.


"Caniler olmasa, takım adaları da olmayacaktı.."
157 syf.
·1 günde·Beğendi·9/10 puan
BÜTÜN YAŞAYAMADIKLARIMIN ACEMİSİYDİM,YAŞADIM, USTALAŞTIM VE YAŞAYAMADIKLARIMA ACEMİ KALDIM

"Desene yaşam tekrarlardan oluşuyor…
Tekrarlardan değil, dedi; tekrarların tekrarından"
Hasan Ali Toptaş

Ivan Denisoviç Şukov.
"Şukov'un cezasında buna benzer üç bin altı yüz elli üç gün vardı. Kalk vuruşlarından ışıklar sönene kadar."

Soljenitsin abiyle de tanıştım çok şükür, pişman değilim, sevinçliyim. "Acıyı bal eyledik." mecburiyetten..

Hüküm verildi : 10 sene çalışma kampı hapishanesi,marş marş!!

Yıllarca aynı günü yaşamak, her gün biraz daha ustalaşarak.. Anlatılan milyonların gerçek hikayesidir. Bizi buraya kim fırlattı? Bilen var mı? Var. Yok. Ne fark eder.

"Uyku dışında cezalıların kendilerine ayırdıkları zaman , sabah kahvaltısındaki on dakikaydı. Beş dakika öğle, beş dakika da akşam yemekleri."
"Çorba her zaman aynıydı. Karışımı sadece kışın gelen sebzelere göre değişiyordu. Geçen yıl yalnız tuzlu havuç yemişlerdi."

Arkadaşlar, gardiyanlar, görevliler, her çeşit tutuklular, kimler ve daha kimler..

"Kamp hayatında sabah toplantısına gitme zamanından daha acı bir an olamazdı."
"Dikkatle dinleyin hükümlüler! Yürüyüş kolu asla bozulmayacak.Aceleye lüzum yok.Uygun adım yürüyün. Konuşmak yok!"

Bir tabak fazla yemek yiyebilir miyim ya da bir lokma fazladan ekmek? Çay diye çok güzel bir şey vardı içtikçe iyi gelen, kahve mi o da neydi? Az daha uyusam, hava çok soğuk. Hastayım ben niye inanmıyorsunuz? Acımazlar sana. Kendini evinde mi zannettin? Kes sesini ve işine bak. Emir almaya çok alıştık. Lanet olsun hepinize..

Zaman, hatıralarla birlikte işlerdi insanın yüreğine..

ARALIK 2009-MAYIS 2010, YER : MANİSA

Bölüğümüz 360 kişi. 5 koğuşta 72 kişilik ranza düzeniyle yatıyoruz. Her sabah 5.00 kalkış, KOĞUŞ KAAAAALLLLKKKK !!!!

Tuvalet, traş, kahvaltı.. Süreniz 45 dakika marş marş !!!
360 kişi ve 10 tuvalet. Bir tuvalete 36 kişi düşüyor.
Kahvaltıda 2 günde bir çay var.
Her gün traş olmak yabancı bir alışkanlık.

Saat : 6.15
İctima, sabah sporu, silah al marş marş !!
Güneşin doğmasına nereden baksan 1,5 saat var. Yarasa mıyız biz? Vampir miyiz? Karanlıklar lordu mu?
En uzun kış gecelerinde, güneşin en son doğduğu,ülkenin en batısına gelmek kimin fikriydi? (İÇ SES : Tabi ki senin fikrindi kes zırlamayı.)

Güneşin doğması yetmez. Spil dağını da aşması gerekir, saat 8.30 ilk pırıltılar, hava açıksa tabi. Haftanın 4 günü yağmur yağar. İt gibi titremek için mi geldin buraya?

Yürüyüş, tekrar yürüyüş. Komutan koşturur canı isterse, ister elbette. Koş, koş, koş... Süründürmek de ister bazen, sürün. Bazenler çoğalır bazen.

HER TÜRK ASKER DOĞAR
VATAN SANA CANIM FEDA
1-2-3-4
BİR-Kİ-ÜÇ-DÖRT

Öğle yemeğine hücuuuuuummmmm !!! Bu nasıl yemek, bu nasıl et çiğnenmiyor. Bu nasıl çorba su gibi. Bu nasıl gürültü. Bu nasıl bir döngü? Bu nasıl ve niye ve niçin ?

Akşama çok var daha. Sen gel buraya koştur şuraya. Sen öbürü diğeri falancası filancası şuraya buraya oraya marş marş !!!

Akşam yemeğine hücuuuuummmmm !! Bu nasıl yemek. ( İç ses: Kes lan beğenmiyorsan yeme aç kal da göreyim artistliğini senin. Tamam sustum.)

Saat 20.30 Yat ictiması, er onbaşı çavuş. Acemi usta yarak kürek toplan !!!

Askerin bilmesi gereken üç cümle;

Emret komutanım !!
Emredersin komutanım !!
Sağol !!

Uyuyalım artık, uyursak rüyalar alemine dalarız. Uyku bizi bırakma. Uyuruz zaten pestilimiz çıkmıştır. Uyku ne tatlısın. Canım uyku. Acemilik bitsin hele, gece nöbetleri de başlayacak daha dur. Her gece 2 saat nöbet, nöbet yerine gidip gelmen de ki 3 saat. Gece uykuları bölük pörçük. Uyku süresi yaklaşık 4 saat.

Sabah 5.00 KOĞUŞ KAAAAALLLLLKKKKK !!!!!

Bir gün, sadece bir gün, hep aynı bir gün.. Bitinceye kadar..
374 syf.
·8 günde·Beğendi·9/10 puan
1970 nobel edebiyat ödülü sahibi yalın kalemli, gerçekçi anlatımlı yazar Aleksandr Soljenitsin' in üç öyküyü içinde barındıran romanı. Romanda Sibirya çalışma kamplarının anlatıldığı, Stalin dönemi baskı ve ötekileştirmenin zirve yaptığı dönemde, on yıl çalışma cezasına çarptırılmış eski asker bir mahkûmun yalnızca bir günü anlatılır. Basıldığı 1962 yılında büyük sansasyon yaratmış, tüm dünyada beğeni toplamış, hatta Soljenitsin SSCB vatandaşlığından çıkarılarak İsviçre ve Amerikada yaşamış, Gorbaçov dönemi affı ile ülkesine dönebilmiştir.

Roman İkinci Dünya savaşında Almanlara esir düştüğü için Rusyaya dönüşte casus muamelesi gören ve on yıl hüküm yiyen İvan Denisoviç Şuhov' un, duvarcı ustası olarak gönderildiği Stalin dönemi sibirya çalışma kampında geçen ön yıllık sürgünün basit sıradan tek bir gününü anlatır. İvan Denisoviç Şuhov, en beter koşullarda bile insanın çok küçük şeylerle mutlu olabildiğini, yaşama bağlılık geliştirebildiğini anlatır. Örneğin kahramanımız kampta beşerli sırada dayak zoruyla yürürken yolda metal bir parça bulur. Bu parçayı her gece kendine kalacak yarım saatlik serbest zamanında yontarak köşker çakısı yapabileceği duygusuyla mutlu olur ve bu durum inanılmaz bir gerçekçilikle betimlenir. Ya da çorbada taneye benzer bir şeyler, balık kılçığı ya da irice bir kemik çıkınca sapıtırcasına memnun olan, yaşam sevinci duyan ve soğuktan it gibi titreyen kişilere değinilir. Bir mahkum en az 10 sene ceza alıyor ve cezası bitince evine dönemeyerek tekrar sürgüne gönderiliyor. Bu nedenle bir kabullenme var. Cezam bitsin de evime döneyim havasını hiç göremiyoruz. "Kalk vuruşundan yat vuruşuna kadar Şuhov'un böyle tam üç bin altı yüz elli üç günü geçmişti, daha da geçecekti. Sondaki üç gün ise artık yıllardan eklenenlerdi."

-alıntı-

"Şuhov mutluluk içinde gözlerini yumdu. O gün çok başarılı bir gün geçirmişti. Hücreye kapatılmamış, onların iş kolunu "sosyalist yaşam sitesine" göndermemişler, öğle yemeğinde fazladan bir kap lapa aşırmış, kolbaşları iş yüzde hesabını iyi kapatmış, duvarı büyük bir istekle örmüş, aramada çelik parçasını kaçırmış, akşamleyin Sezar'dan epey bir şeyler elde etmiş, tütün satın almıştı. Ayrıca hastalığa yenilmemiş, sağlığına kavuşmuştu.
157 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10 puan
Stalin dönemi Sibirya'sındaki mahkum kamplarında yaşanan bir günün hikayesi. Aslında bizim için kısa ama onu yaşayanlar için bitmeyen bir günün hikayesi.

İnsan kitabı okuduktan sonra derin bir düşünceye dalıyor. Eğer bir gün böyleyse, on yıl, yirmi yıl, yirmi beş yıl kaç gün eder. Peki bir insan bu yılların gün çarpımıyla çıkan sayı kadar günü nasıl hayatta kalarak geçirebilir.

Kısaca söylemek gerekirse yazar bu kitabında, o kamplardan sağ ve salim olarak kurtulmanın neredeyse imkansız olduğunu bize açık açık gösteriyor.

1970 yılı Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Aleksandr Soljenitsin'in, kısa ama insanın hafızasına o dönem çekilen ızdırapları adeta silinmeyecek şekilde yerleştiren bu eserinin, mutlaka okunması gereken kitaplardan biri olduğunu düşünüyorum ve okunmasını da tavsiye ediyorum.
157 syf.
·4 günde·Beğendi·9/10 puan
II. Dünya Savaşı dendiğinde ilk aklımıza Hitler, Naziler ve toplama kamplarında öldürülen, kurşuna dizilen, gaz odalarında katledilen, toplu mezarlarda istiflenip bir hiçmiş gibi gömülen milyonlarca "Yahudi" gelir. SSCB yani Sovyetler Birliği ise biraz arka planda kalır. Güç ve algı kimin elindeyse, tarihte o yöne yönelir ve yazılan çizilen ne varsa çeşitli yönlendirmelerle öne çıkar ya da geri planda kalır. Belki de Sovyetlerin kapalı kutu bir ülke olması, bazı şeylerin daha zor ortaya çıkmasını, sistematik ölümlerin daha az gündeme gelmesini sağlamıştır.

Stalin yönetiminin Totaliter rejimi ile birlikte "kendi vatandaşları" olmak üzere milyonlarca insan çalışma kamplarında öldü, kurşuna dizildi, yargısız infaz ile birlikte hiç tahmin bile edemeyeceğimiz işkencelere maruz kaldı. Sovyet Gizli Servisinin yaptıklarını da yazıldığı kadarı ile biliyoruz, yazılmayan ya da ortaya çıkmayan kısım ise muamma. Sovyetler Berlin’e girdiğinde dünyada bir şeyler yeniden değişti. Aslında bunun öncesinde Birinci Dünya Savaşı yeterince dengeleri bozmuş, monarşiler yıkılmış, sınırlar el değiştirmiş, yoksulluk ve sefalet dünyaya hakimiyet kurmuştu. Bu durum içinde tarihte sivrilen ve önümüze gelen birçok isim, kendi zevk ve diktalarına boyun eğmeyen insanların celladı oldu.

Ivan Denisoviç’in Bir Günü de işte bu yargısız infazın sonucunda çalışma kampına gönderilen Şuhov’un ve benzer şekilde kampa gönderilen insanların hikayesini anlatır. Rusya soğuktur ama çalışma kampları daha da soğuktur, Sibirya çok daha soğuktur, kalın giyinmelerine izin verilmez, yiyecek aslanın midesindesir, sabahtan akşama kadar çalışman gerekir, yorgun olman çalışma kamplarındaki askerlerin sorunu değildir, yapman gereken ruhunu teslim edene kadar çalışmak, son nefesini vereceğin zamana kadarda o son çiviyi çakmaktır.

"Sabah sabah işbaşı yapmak denen buyruk var ya, bundan daha berbat bir şey yoktur. Ayaz, karanlık, karınlar aç, koskoca bir günün başlangıcı. İnsanın dili ağırlaşır canı konuşmak istemez." #93252150

İnsanlık dramıdır bu çalışma kampları, herhangi bir insan hakkı yoktur. Devletin sana uygun gördüğü bu kamplardan çıkma ihtimalin yoktur. 10 yıl verilmiştir ama 10 yıl 20 yıl olur, sonra 30 yıl olur, aslına bir bakmışsın 10 yıl hesabı yaparken günleri saymaktan vazgeçmiş, artık alışmaya çalıştığın daha sonrada evin gibi gördüğün yer haline gelmiştir kamplar. Her gün aynıdır, yaşamak istiyorsan uyum sağlamak zorundasın, gözü açık aptalı oynamazsan zaten kurşuna dizileceklerin en başında sen olursun, o soğukta sabahın köründe kalkacak, yemeğe kadar çalışacaksın, ellerin donsa da ısınmana izin verilmez, sevdiklerin çalışma kampına bir şey göndermişse özellikle bu yiyecekse zaten sana bir şey kalmaz. Hangi suçtan geldiğinin bir önemi yoktur, zengin olduğu için gelende var, düşman askerlerinin eline düşmüş daha sonra kurtulup tıpkı Şuhov gibi ajanlıkla suçlananda var. Anlatamazsın derdini, karar verilmiştir, ya duvar dibinde kurşuna dizileceksin ya da biraz daha yaşamak için -bu yaşamaksa- çalışma kamplarında insanlık dışı muamele görerek gözlerini hayata kapayacaksındır. Belki bir köşede kıvrılıp, soğuğa kendini bırakıp ölmek istersin ama buna izin verilmez.

"Burada hükümlüleri çalışmaya başlarındaki adamlar değil, kendileri zorlarlar. Bunun işleme tarzı da şöyledir: Ya hepsine çalışıyorlar diye yemek verilecektir ya da hepsi oturup acından geberecektir. Öyleyse çalışmayan kahpe oğlu kahpedir, hiçbirinin o tembeller yüzünden aç kalmaya niyeti yoktur. Hiç kimse işten kaytaramaz!"

Bu kamplarda düşünebildiğin tek şey bir gün daha hayatta kalabilmek üzerine kurulu. Bir ekmek daha fazla alabilmek, bir kaşık çorba daha fazla içebilmek, eğer aşırabildiysen birkaç parça yiyeceği saklayıp daha sonra yiyebilmek ve elbette bu aşırdığı ekmeğin bulunmaması için kim bilir ne dualar etmek. Normal şartlarda çalışmak yine katlanılabilir bir şey Şuhov için, lakin hücre cezası, hem çalışıp hem de hücrede kalma düşüncesi onun korkulu rüyası. İşte bundan kaçınmak için her şeyi yapar, kitapta tam bu konu üzerine başlar.

Kamp yaşamı zordur, kendi halinde kalamazsın. Gammazcılar vardır, tıpkı yargısız infaz ile geldiğin kampta yaptığın ya da yapmadığın herhangi bir şey için seni gammazlayanlar. İşte bunlarda başka bir sorundur, onlar bu kamplarda hiç sevilmezler ama yalakadırlar ve 100 gram ekmek için yapmayacakları şey yoktur, eh onlarında sonu bellidir ya neyse…

Rus yazarlarını okuyanlar zaten alışıktır açlığın, sefaletin, fakirliğin, muhtaçlığın, garibanlığın tasvirine, işte Soljenitsin tasvir etmiyor, içinize işletiyor Şuhov’u ve bu çalışma kampındaki her bir karakteri. Kitap yayınlandığı yıl zaten toplatılmıştır ve yasaklanmıştır , siyasi baskının yazarlar üzerinde etkisi büyüktür. Sovyetler ya da Çarlık Rusyası hiç fark etmez ne zaman yazarlar üzerine etki göstermemiş ki?

Adalet yoktur, kir ve sefalet içinde hayatta kalma mücadelesidir, artık yaşamın bundan ibarettir, beklentin iyiden yana yoktur olsa olsa hücre cezası almamak, birkaç gram daha fazla ekmek yemek üzerinedir. Hasta olmanda pek fayda etmez…

"Hastalığın en iyi ilacı çalışmamakmış.
Bu kadar çalışmaya can mı dayanır? Ama adamın anladığı yok ki! Gelsin, duvar örme işinde kendisi çalışsın da göreyim ben onu!.."

İçinize işleyecek bu kitabı mutlaka okumalı, en azından çalışma kamplarında bir günün nasıl geçtiğine şahit olmalısınız. Bu tür kitaplar sadece yaşanılanı size aktarmaz ya da siyasi bir eleştiri getirmez, sizin hayata bakışınıza ve düşüncelerinize dokunur. Günlük rutin şımarıklıkların ve basit sorunların anlamsızlığına işaret eder, sizi hayata daha makul bakmaya yöneltir.

Okuyunuz ve üzerine düşününüz, sağlıcakla…
661 syf.
·10 günde·7/10 puan
NOT: İçerikte bulunan paylaşım ve linkler bir amme hizmetidir
https://www.youtube.com/...HHU4HZgyAY&t=32s ARKA FON
Stalin, kelime olarak çelik adam manasına geliyor bu bir diktatör için nefis ve leziz bir isim değil mi?
Kara kaş kara göz, pos bıyık, maço bir görüntü, Gürcü şivesi, katı ve huzursuz bir karakter
bize bu kitapta Trt 2 Ressam Bob edasıyla adeta resmedilmiş. Buradan çıkardığımız ders
Soljenitsin'in aslında son dönemlerde yaşamış azılı bir hiciv ustası olduğudur. E yayınlarından
okuduğum bu güzide eser uzun soluklu bir sistem eleştirisidir.Karakter sayısı bir hayli fazla
bölümler halinde sahneler farklı, şahıslar çeşitli, diyaloglar yoğun. Çayı fıstığı hazırlayın
mevzu derin. Soljenitsin bu eseri kaleme aldığı vakit Gulag'da siyasi suçluydu.
Kitabın ismi neden İlk çember dur onu da söyleyeyim Dante'ye gönderme var burada Dante'nin
Cehennem adlı eserinin en hafif bölümü birinci kademedir orda cehennemlik olan kişiler diğerlerine
nazaran daha az azap görüyor. Soljenitsin bu ismi şu sebeple veriyor cezalılar bu eserde kültür ve kariyer
olarak yüksek seviyeli insanlar bilim adamı, aydın kılıfına bürüyebileceğimiz karakterler ki zaten öyleler
Politbüro, manası 1917’deki Ekim Devrimi’nden Sovyetler Birliği yıkılana kadar, Komünist Parti’nin politikalarının belirlendiği en yüksek karar organıydı.
Özetle ülkeyle ve sistemle ilgili her şeye burada karar verilirdi. Bu yapı bu insanları türlü sebeplerden ötürü mesela Amerikalı bir turist ile dostluk kuran
bir şahsın içeri girmesi olayı misali cezalandırıyor onları devlet adına cüzi bir gelir ve kısıtlı imkanlarla çalıştırıyor plan ve programlarında görevlendiriyor
kısacası. Ben bu kitapta iki karaktere takıldım birisi ana birisi ara karakter. Ana karakterlerden biri olan Nejrin olaylara tam bir spectator gavurun deyimiyle. Kendi
dünyası var ama yazar onu genel manada ele alarak etrafı iyiden iyiye incelemiş eksik yönü ise detaylarda boğulmuş ama şimdi adamcağızda haklı kardeşim
mapus, Gulag felan filan derken yoğunlaşıyor bu işlere haliyle. Gulag demişken Sovyet rejimi, Hitler’den daha çok sayıda toplama ve çalışma kampı (476 adet) kurmuştu.
Bu toplama kamplarının sorumluluğu gizli servis NKVD bünyesinde kurulan GULAG (Islah/Çalışma Kampları Merkezi Yönetimi) masasına aitti.
Zamanla tüm kamplar, kısaca Gulag olarak isimlendirildi.
Bu kamplardaki toplam nüfuz döneme göre 500 bin ila 2 milyon arasında değişiyordu.
Sovyet kayıtlarına göre 1929-1953 yılları arasında Gulaglardan 14 milyon kişi geçmişti.
1934-1953 yılları arasında 1 milyon 54 bin kişi bu kamplarda, Sovyet sanayileşmesi uğruna ölesiye dek çalıştırıldığı için hayatını kaybetti.
NKVD kavramı ise hepimizin KGB günümüzde FSB diye geçiyor, devletin istihbarati organı. Ara karakter olarak ise Bobinin diyorum çünkü alayına isyan inadına Cska tribinde olan bu abimiz
karakterinden ödün vermeyen düzgün bir insan şu devirde önemi ne çok öyle değil mi ? Yoldaş Şişkin gibi gardiyan rolündeki karakterler hapishane ortamlarının olmassa olmazlarıdır zaten
kendi canı yanmadığı için kör sağır dilsiz modu açık olan bir tip. Muhalif yazar Soljenitsin bu eserde eğitim açısından yüksek seviyeli insanların bozulmuş bir sistemde çektiği
sıkıntıları anlatıyor özet olarak. Kitapta Stalin'in dediği gibi Kurtulun bu adamdan !!! ben Soljenitsin'den kurtulmak maksatlı külliyatını bitirmek istiyorum fırsatım olursa sizlere de tavsiye
ediyorum yapım ve yayında emeği geçenlere teşekkürleri bir borç bilirim esen kalın.

https://www.youtube.com/...LhGJbctJc&t=132s paylaştığım bu videonun 1:30 ve 1:50 bölümlerini izlerseniz kitabı bitirdiğimde yaşadığım tepkiyi görebilirsiniz.
209 syf.
·8 günde·Puan vermedi
Üç hikayeden oluşan kitapta Soljenitsin, hikayelerinin sonunda ' devam edebilir- imajı vererek tamamlamış. Şimdi üç hikayeyi biraz inceleyelim.

1-) MATRİONA ' NIN EVİ
Hikaye, İgnatiç adında bir matematik öğretmeninin " özlendiğim, beklendiğim hiçbir köşe yoktu beni cezbeden" diyerek Rusya' nın kalbinde bir yere gömülmek ve kalabalıklardan uzak bir yer bulup orada yaşamak için yola düştüğü ve
- Afedersiniz tren yolundan uzak bir yerlerde bir matematik öğretmenine ihtiyacınız var mı? Diyerek Matriona' nın evinde kiracı olarak yaşamasıyla başlar.
Matriona dünya üzerindeki en iyi niyetli insanlardan biridir. Kimi zaman kendi yaşamından bile feragat edebilir, herhangi birinin mutluluğu için...
Bu hikâyenin en unutulmaz yanı benim için 44-45 inci sayfalarıdır. Kötü niyetli insanların gözyaşlarına yüklenilen manalar üzücü bir olayın trajıkomik yanlarını ortaya çıkarıyor. Üç hikâyenin içinde en beğendiğim hikâyeydi kesinlikle.

2-) KREÇEKOVA' DAKİ YABANCI

Bir tren istasyonunda görevli rütbesi Teğmen olan Zotov'un ve tren garına dolayısıyla şehre nerden geldiği bilinmeyen gizemli bir yabancının gelişiyle yaşanan olayların hikayesi. Yabancı bir tiyatro oyuncusu ve bilinen bir adam ve gönüllü askerî gòrevinde esir olmaktan son anda kurtulmuştur. Teğmen Zotov ilk başta bu adama hayranlığını gizleyemese bile adamın ajan olabilme ihtimali kafasını kurcalar ve ona Stalingrad ' ı sorar, cevap alamaz. Aktör Stalingrad ı bilmemektedir. yabancı eski ismiyle -Çaritsin Müdafaası- olarak bilse de iş işten geçmiş ve merhametli, iyi yürekli Zotov yabancı hakkında kararını vermiştir. Etkileyici ve devamını düşündüren bir hikayedir.

3-) BİR AMAÇ UĞRUNDA

Bir grup emektar öğretmenin ve 900 e yakın öğrencinin oluşturduğu bir teknik kolej in hikayesi...
Toplum için öğretmenlerin ne demek olduğuna ve öğretmenlerin toplum ile olan uğraşında kendilerinden nasıl feragat ettiklerine, bu esnada öğrencilerin de kendi okulları için nasıl emek harcadıklarına ustalıkla değinir.
İnsanların azmederek neler başarabileceği ve öğretmenlerimizin dünyanın neresinde olursa olsun, toplumun temel yapıtaşı olduğu bilincinde olmak gerekir.
Öğretmen arkadaşlarımızın özellikle üzerinde durabileceği ve irdeleyebileceği güzel bir hikaye.

KITAP GENELİNDE.
Çeviride kaynaklanan birkaç hata dışında oldukça güzel bir kitaptı. Soljenitsin' ın dildeki ustalığını anlatmaya gerek yok görüyorsunuz, göreceksiniz okuyunca.:) Uzun ve anlamlı cümlelerini oldukça beğendim.
Yeni yılda hedeflerimden biri SOLJENİTSİN dir. Okumak ve anlamak dileğiyle...
661 syf.
·23 günde·8/10 puan
“Ivan Denisovic’in Bir Günü” romanından sonra Soljenitsin Sovyet hükümetinin sansür konusundaki tutum değişikliğine ve hoşgörüsüne güvenerek “İlk Çember” romanını yayımlayabileceğine inanmıştı ve bu romanı 1955’te Kazakistan’da sürgündeyken yazmaya başladı ve ilk taslağını 4 yıl sonra bitirdi. Bu ilk taslaktaki 87 bölüm (İngilizce versiyonu 96 bölümdü) Soljenitsin’in kendisi tarafından kasten sansürlendi çünkü sonraki kitaplarının Sovyetler Birliği’nde yayımlanmasına zemin hazırlamak istiyordu. Bazı bölümleri çıkardı, bazılarını kısalttı ve kitabın Sovyet karşıtı bölümlerin tonunu hafifletti. Ne var ki roman reddedildi. Romanın yayımlanması bundan sonra bir 10 yılı bulacaktı. 1968’de baskıcı hükümetin kitabını asla yayımlamayacağını düşünen yazar sansürlü baskının batıda yayımlanmasına izin verdi, kitap bu haliyle bile bir şaheser olarak nitelendirildi.

Kitap Moskova açıklarında Mavrino denen bir bölgede geçiyor ve 281 tutuklunun gizli bir bilimsel araştırma merkezinde 24 ila 27 Aralık tarihleri arasındaki zaman diliminde yaptıklarını anlatıyor. Buradaki kamp diğer Sovyet kamplarından farklıdır. Tutukluların yeterli yiyeceği, içeceği, temiz kıyafetleri ve sıcak yatakları vardır. Gulag’la kıyaslandığında cehennemin ilk dairesidir burası. Ellerinde özgürlük yoktur, dış dünyayla temas yasaktır. Sevdiklerinden tek bir mektup almadan yıllarca burada kalmaktadırlar. Şanslı olanlar yılda bir kez eşleriyle görüştürülüyor. Ama yine de cehennemdir sonuçta. Kitabın adında Dante’nin “İlahi Komedya” kitabındaki cehenneme açık bir gönderme vardır. Cehennemin ilk dairesinde masum Hristiyanlar vardır. Burada da masum tutuklular vardır. Aslında ülkenin tamamı Stalin tarafında bir ceza kolonisine dönüşmüş durumdadır. Soljenitsin 1947-1950 yılları arasında Mavrino’da 3 yıl geçirdi. Burası politik, ruhsal ve zihinsel gelişiminde çok önemli etkisi oldu.

Kitaptaki başlıca karakterler: mahkûmlar, gardiyanlar, enstitü müdürleri, savunma bakanlığı müsteşarları, Stalin, 3-4 Rus kadın ve pek çok sönük bürokrat. Karakter sayısı bir hayli fazla ama bunlardan sadece birkaç tanesinin önemli olduğunu anlıyoruz. Olaylar da zaten belli başlı birkaç hükümlü ve gardiyan tarafından anlatılıyor. Aslında burada anlatılan her olay tüm hükümlüler için geçerli. Bir mahkûmun hikâyesi diğer mahkûmların hikâyesinden hiç de farklı değil ve bir süreden sonra olayların kimin anlattığı değil olayların neler olduğunu daha bir ön plana çıkıyor. Zeklerin(tutuklu) hepsi bilim adamı vasfına sahip ve neredeyse hepsi benzer sebeplerden oraya götürülmüş. Stalin’i eleştirmek, hükümet politikasına karşı gelmek ya da aleyhinde söz söylemek hepsinin orada bulunmasının ortak sebebi.

Kitapta belli bir olay örgüsü olmadığı gibi belli bir ana karakter de yok. Parça parça bir anlatım söz konusu. Zamanda ve mekânda sıçramalar bir hayli fazla. Projeksiyon kimin üzerine dönüyorsa ana karakter o oluyor. Bu bazen Stalin, bazen bir tutuklu, bazen insaflı bir gardiyan, bazen de üst düzey bir komutan. Yalnız karakterlerden biri var ki ismini vermemek olmaz: yazarın doğrudan kendisini temsil eden Gleb Nerjin. Bu yönüyle kitap bir nevi otobiyografik bir roman havasına giriyor. Tolstoy’un karakter betimlemesi gibi her bölümün bir ana karakteri var ve bu karakter birkaç bölüm bu şekilde romanı götürüyor, ardından sahneye başka biri giriyor ve ana karakterimiz o oluyor. Bu sayede Sovyet Rusya’nın panoramik manzarasını seyretmiş oluyoruz. Geriye dönüşlerde Moskova ve Rus köylerindeki yaşamın nasıl olduğunu anlıyoruz, bu sayede karakterlerin geçmişleri hakkında da bir takım bilgilere ulaşmış oluyoruz. Kitap ilerledikçe hapishane hayatının tam bir fotoğrafını seyretmiş oluyoruz. Mahkûmların tarih, Rusya ve kendilerini yok eden sistem hakkındaki görüşlerini dinliyoruz. Kiminin eşleriyle olan ilişkilerine de şahit oluyoruz. Pek çok tutuklunun mahkûmiyet hayatı ve mevcut düzene karşı verdikleri tepkiler ve uyum sağlama süreçleri de gerçekçi bir dille anlatılıyor.

Soljenitsin’in Sovyet Rusya hakkındaki görüşleri konusunda tarih bize yanılmadığını gösterdi. Gerçeği herkesten önce görmüş ve tüm korkunç detaylarıyla bunu açığa çıkartabilme cesaretini göstermiştir. Bir yazarı da yazar yapan vasıflardan biri de bu olsa gerek: şartlar ne olursa olsun hakikati dile getirmekten korkmamak!
544 syf.
·22 günde·Beğendi
Nəhayət bu əsəri bitirdim. Uzun müddət yol yoldaşım oldu... Bəzən dəhşətə düşürdü, bəzən göz yaşına boğdu, sarsıtdı, bəzən də ədalətsizliyə qarşı içimdə dəhşətli üsyan etmə arzusu qopartdı. Əsərlə birlikdə mən də bitdim sanki. O qədər ağır abu - havası var idi ki, oxuduqlarımı təsəvvür etməkdə belə çətinlik çəkdim. Sovet imperiyasının caynağında 71 ilə yaxın bir müddətdə yaşayan, əzilən, tarixi, dili unutdurulmağa, yox edilməyə çalışılan, neçə-neçə dəyərli, vətənpərvər, işıqlı şəxsiyyətləri məhv edilməyə, Vətən xaini adı altında məhkum olub sürgün həyatı yaşamağa məcbur edilən bir xalq kimi burda yazılanları oxumaq çox ağır gəldi, çox təəssüfləndirdi. İnsanın insanlıqdan çıxmasını, hansı səviyyəyə qədər qəddarlaşa, barbarlaşa biləcəyinin real tarixidi bu əsər. Hər kəliməsi, hər cümləsi hərfiyyən doğrudur! İdeal bir quruluş quracağını sanan, bu yolda bütün səmimiyyətilə mübarizə aparanlar ilk qurbanı oldu uğruna mübarizə apardıqları bu saxta quruluşun. Oxuduqlarımı beynim, ağlım, qəlbim, ruhum anlamaqda, qavramaqda çətinlik çəkərkən, bütün bu dəhşətləri, vəhşətləri real olaraq yaşayan insanlar necə psixloji, mənəvi, fiziki zərbələr alıblar, görəsən?! Necə dözə biliblər bunca təhqirlərə, alçaldılmalara, ağrılara, əzablara, işgəncələrə?! İnsanlıq tarixində insanın öz soy-kökünə genosidin ən bariz nümunəsi idi bu quruluş.
Əsərin müəllifi Aleksandr Soljenitsındır. Müəllif 1941.ci ildə II Dünya Müharibəsinə qatılır. 1945.ci ildə Stalinə sui-qəsddə günahlandırılaraq həbs olunur və kapitan rütbəsindən məhrum olunur. Əvvəlcə, Moskva, sonra ixtisaslaşmış Marfino həbsxanasında dustaq edilir. Daha sonra isə Qazaxıstanın siyasi dustaqlar üçün nəzərdə tutulmuş həbs düşərgəsinə göndərilir. Burada mədəsində xərçəng aşkar edilir. 1953.cü il həbsdən azad olduqdan sonra müalicə alaraq sağalır. Müəllifin sovet totalitar rejimi haqda ən geniş əsəri - epopeyası "QULAQ arxipelaqı" (ГУЛАГ - Гла́вное управле́ние лагере́й; Baş Düşərgə İdarəsi) əsərinin I cildi 1973.cü ildə Fransada çap olunub. Soljenitsın əsərdə həbs düşərgələrində gördüklərini, yaşadıqlarını, bu düşərgələrinin sakinləri olmuş insanlarla söhbətlərindən eşitdiklərini ən incə təfərrüatına qədər faktlarla qələmə almışdır. Sarsıdıcıdır, deyilmi? Bunları yaşamaq, dözmək, o cəhənnəmdən sağ qurtulmaq və bunları qələmə alaraq yenidən - yenidən yaşayacaq qədər güclü bir xarakter və psixologiya... Onların yerinə qoyuram özümü, o insanların haqsız yerə yaşadıqları əzabları düşünürəm zaman-zaman, mən dözə bilərdimmi bütün dəhşətlərə?! İnanın, cavabı yoxdur! Rəsmi mənbələrə görə bu düşərgələrdə təxminən 10 milyona qədər, qeyri-rəsmi mənbələrə görə isə daha çox insan günahsız yerə məhv edilmişdir. Bu düşərgələrdə Nasist Almaniyası düşərgələrindəki kimi qaz sobaları yox idi bəlkə, lakin aclıq, susuzluq, səfalət, təhqir, işgəncə, qışda insanın iliklərinə qədər işləyən şaxta, yayda dözülməz dərəcədə yandırıcı isti, yazmağa belə utandığım daha necə mənəvi-fiziki işgəncələr vardı. Bütün bunlar sadəcə hakimiyyət xofu idi. Xain xoflu olar misali, məhz bu idi insanların həbsinə, məhvinə səbəb. Soljenitsın əslində əsərlərilə sosialist quruluşunun puçluğunu, saxtakarlığını, vecsizliyini də gözlər önünə sərmiş oldu. Nobel mükafatına layiq görülən Soljenitsın, hakimiyyət basqıları səbəbilə mükafatı da ala bilmir, vətəndaşlıqdan məhrum edilərək ölkədən öncə Almaniyaya, sonra ABŞ.a sürgün edilir. Dəyərli, yazıçı 2008.ci ildə vəfat etmiş, özündən sonra insanlığın böyük utanc tarixinin itməsinə, unudulmasına mane olacaq qədər dəyərli əsərlər miras qoymuşdur. Özünün də dediyi kimi: "Bu kitabı mənim deyəcəklərim haqda danışmağa ömürləri yetməyənlərə həsr edirəm". Kim bilir, hər birinin yazmaq şansı olsaydı daha nələr yazılardı, daha nələr çıxardı ortaya!
157 syf.
·Puan vermedi
#rusklasikleriokumaklubü'müzün Nisan ayı okuması olan ve benim bayıldığım bir oturuşta açıp okuyup kapattığım bir kitap.

Kitapta 2. Dünya Savaşı döneminde Almanlara esir düşmüş ve kendi çabasıyla kurtulunca casus olmadığına Sovyet hükümetini inandıramadığı için, vatan hainliğinden hüküm giyerek Sibirya'da bir çalışma kampına sürgün edilen, Şuhov'un (İvan Denisoviç'in) kampta yaşadığı günlerden bir günü okuyoruz.

Zor yaşam şartları, ağır ve uzun saatler süren çalışma koşulları, -30 derecede hayat, hastayken bile bunu söyleyememek, ölümcül ağırlıkta cezalar, buna rağmen karakterlerin hayattan bir şeyler elde etme çabalarının hiç bitmemesi, çalışma şevklerinin sürmesi, ekmeğin gramındaki artışa/bir sarımlık tütüne sevinmek, bir daha özür kalıp kalamayacağını bile sorgular olmak...
Dürüstlük/sahtekarlık, varlık/yokluk, azim/çaresizlik ayrımı... Bunun gibi son derece insani ve gerçek duyguların olduğu, anlatımınsa yanınızda yaşanıyor gibi aktığı bir kitap İvan Denisoviç.

Soljenitsin kendisi de sürgün edildiği için kitapta kendi yaşadıklarından da yola çıkmış.Kitabın Stalinist baskı rejimi dönemini yansıtan ilk edebi roman olmak özelliği de varmış. Zaten Sovyet merhaba dönemi yazarların 10'da 11'i gibi Soljenitsin de çok gerçekçi anlatımı olduğu için kısa süre sonra yasaklanmış.

Biraz çok konuştum buraya kadar okur musunuz bilmiyorum ama gerçekten beni çok etkileyen kitaplardan biri oldu, çok çok şiddetle öneriyorum.

Yazarın biyografisi

Adı:
Aleksandr Soljenitsin
Tam adı:
Aleksander Soljenitsin
Unvan:
Nobel Edebiyat Ödülü Sahibi Rus Yazar
Doğum:
Rusya, 1918
Ölüm:
Moskova, 2008
1918 yılında Rusya’nın Kislovodsk şehrinde doğdu. 1939-1945 yılları arasında Sovyet ordusunda görev aldı. Bu dönemde yüzbaşı rütbesiyle İkinci Dünya Savaşı’na katıldı. Ancak cephedeyken yazdığı mektuplardaki Stalin karşıtı görüşleri nedeniyle tutuklandı ve sekiz yıl hapis cezasına çarptırıldı. Moskova yakınlarındaki bir hapishaneye konulan Soljenitsin, 1950’de Kazakistan’da bulunan Ekibastus’ta siyasal tutuklular için düzenlenmiş özel bir kampa gönderildi ve üç yıl burada kaldı. Bu kamptan da “istenmeyen kişi” (persona non grata) ilan edilerek sürgüne gönderildi. 1966’da ülke dışına çıkma yasağına çarptırıldı. 1970 yılında layık görüldüğü Nobel Edebiyat Ödülü’nün kendisine politik nedenlerle verildiği iddia edildi ve 1974’te Sovyet hükümeti tarafından vatandaşlıktan çıkarıldı. İsviçre ve ABD’de geçirdiği sürgün yıllarından sonra Mikhail Gorbaçov, yazarın yurttaşlık haklarının geri verilmesi doğrultusunda çalışmalar başlattı ve sürgünüyle ilgili kararı 1991 yılında resmen kaldırttı. Soljenitsin, 2008 yılında Moskova’da yaşamını yitirdi.

Yazar istatistikleri

  • 172 okur beğendi.
  • 1.045 okur okudu.
  • 24 okur okuyor.
  • 1.249 okur okuyacak.
  • 21 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları