Alev Alatlı

Alev Alatlı

YazarDerleyenÇevirmen
8.0/10
778 Kişi
·
2.746
Okunma
·
551
Beğeni
·
17,6bin
Gösterim
Adı:
Alev Alatlı
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
İzmir, 1944
Alev Alatlı (d. 1944, İzmir) Türk yazardır. Liseyi babasının askeri ataşe olarak görev yaptığı Tokyo’da okudu. Ekonomi & İstatistik lisansını ODTÜ'den, Ekonomi ve Ekonometri yüksek lisansını "Fulbright" bursu ile gittiği Vanderbilt University'den (Nashville, Tennessee) aldı. Bilâhare felsefe öğrenimine başlayan Alatlı, doktora çalışmalarını New Hampshire'daki Dartmouth College’de sürdürdü. İlahiyat konusunda ve düşünce ve medeniyet tarihi üzerinde yoğunlaştı. 1974’te Türkiye’ye döndü. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesinde öğretim görevlisi, Devlet Planlama Teşkilatı'nda kıdemli ekonomist olarak çalıştı. California Üniversitesi ile ortak psiko-dilbilim çalışmaları yürüttü. Cumhuriyet Gazetesi bünyesinde Bizim English dergisini çıkaran Alatlı, daha sonra Türk Yazarlar Kooperatifinde (YAZKO) başkan yardımcısı olarak görev aldı.

Filistin davasının tanıtımına yaptığı katkılardan dolayı 1986 yılında Tunus'ta sürgünde bulunan Yaser Arafat tarafından "Özgürlük Madalyası"yla onurlandırılmıştır. Aydınlanma Değil, Merhamet! adlı romanıyla ise 2006 yılında Moskova'da "Mikhail A. Sholokhov 100. Yıl Roman Ödülü"nü kazanmıştır.
“Zekâ, cesaret ve iyi niyetin birleştiği noktaya erişmek istiyorum. Bir şeyden korkacaksam, parasızlıktan değil, kendi gerçeğimi bulamamaktan korkmak istiyorum. Parça başı doğrularla avunmak yerine, bütünü kucaklamak istiyorum. Ağzımdan çıkan her sözün, her kelimenin doğru olmasını istiyorum.
Ayağı yere basmayan bir malumat istifçisi, bir akademisyen olmak istemiyorum. Kişiliğimin temelini içtenlik oluştursun istiyorum. Gevezelik etmektense yapmayı, yaptığımla söylediğimin bir olmasını istiyorum. Kusuru başkasında aramaktansa, kendimde aramak istiyorum. Eğer bir şeyden sıkılacaksam, ünlü olmamaktan değil, yeteneksiz olmaktan sıkılmak istiyorum. Ölümünden sonra adımın anılmayacağını bilmek hoşuma gitmiyor. Alçakgönüllü, ama yapıcı olmak istiyorum. Az ve öz konuşmak istiyorum. En zorlu kazanımlarımın tanıksız kalmasına üzülmemek istiyorum. Davranışlarım, bütün ulusların gelecek kuşaklarına örnek olacakmışçasına yaşamak, ağzımdan çıkan, her kelime dünyayı etkileyecekmişçesine özenle konuşmak istiyorum. Bana yapılmasını istemediğimi başkalarına yapmak istemiyorum. Ama karşılıklılık istiyorum. Kötülüğü iyilikle karşılamak istemiyorum, çünkü o zaman iyiye vereceğim şey kalmıyor. İyiliği iyilik, kötülüğü adalet karşılasın istiyorum. Bayağılığı değil, yüceliği ululamak istiyorum.
İçimden herkese karşı gürül gürül duygudaşlık aksın istiyorum. Benden üstün olanları kıskanmamak, onlarla eşitlenmek için gayret göstermek istiyorum. Alçaklarla karşılaşınca da yine dönüp kendime bakmak istiyorum, çünkü biliyorum ki, türdaşlarımızla paylaşmadığımız niteliğimiz yoktur. İftiradan uzak durmak, bu söylediğimin doğru olduğunu sahiden biliyor muyum diye kendime hiç durmaksızın sormak istiyorum. Herkese karşı nazik olmak, herkesin hatırını saymak, sadık ama kimsenin yardakçısı olmamak istiyorum. Hepsinden öte, hayatın her anını ciddiyetle saygıyla karşılamak istiyorum. Görüyor musun, bütün bunlardan ne kadar uzağım! Henüz ne kadar çiğ, ne kadar hamım! Bana zaman tanı! Zaman tanı adam olayım! Açmadan solmak istemiyorum! Ölmek istemiyorum! Daha değil, yarın değil!
Bir milyondan fazla yüksekokul öğrencimiz var, eğittiği­miz yalan; yüzbinlerce camimiz var, Müslüman olduğumuz ya­lan; milyarlarca liralık matbaalarımız var, gazeteciliğimiz ya­lan; hükümetimiz var, iktidar olduğu yalan; Türkçe konuşuruz, birbirimizi anladığımız yalan;metrelik cetvelimiz var, yüz san­tim olduğu yalan; kilogram kullanırız, bin gramı doğru tarta­bildiğimiz yalan; dünyanın en eski uluslarındanız, tarihimiz ya­lan; NATO'nun en büyüğü ordumuz var, ülkemizi savunabile­ceğimiz yalan; Cumhuriyetiz, demokrat olduğumuz yalan; ko­nukseverliğimiz ünlüdür, birbirimizi sevdiğimiz yalan... daha sayayım mı
Korkak, "gerçek"le yüzleşmeyi reddediyor, hırçınlaşıyor. Cahil, "gerçek"i idrak edemiyor, küçümsüyor. Hain, kendi çıkarının peşinde, "gerçek"i tahrif ediyor, saptırıyor.
Birini sevememek kabahat olabilir mi?
Bireye, falancayı değil filancayı sevmek zorundasın diye ısrar etmenin mantığı olabilir mi?
Düşünün ki sevgi emektir,emek verileni korumak,sakınmak,sadakat,saygı,vefa demektir.Bu pencereden bakarsanız, biz Türklerin kendimizi "Yaratan'dan ötürü" bile sevmediğimizi, kendimize ait hemen hiçbir kuruma hürmet etmediğimizi, esirgemediğimizi teslim edersiniz. Pek müsrifizdir, bir heyecan inşa eder, sonra bırakırız düşsün, değerini yitirsin. Kim öğretiyse bize "yıkmadan yapılmaz" diye , bakım, onarım, uyarlama bilmez; töre, bina, icat , buluş,sanat eseri ,insan ,hele de insan! harcar geçeriz. Elin 1990 doğumlu kopili 732 tarihini silahına nakşeder, Puvatya hezimetini anımsatır da Kül Tigin'i çağrıştırmaz. Orhun Yazıtları'ndan söz ettiğimi anlıyorsunuz, iki oluşumun tarihi neredeyse günü gününe aynıdır : 732 "Ey Türk milleti , tokluğun kıymetini bilmezsin. Açlık, tokluk düşünmezsin. Bir doysan açlığı düşünmezsin.." böyle gider. Görün ki, ne o kitabeyi bozkırın ortasına diken gayrete, ne o derin kaygıya, ne de içten uyarıya hürmetimiz vardır, bırakırız rüzgar üfürsün yavrum, Bob Dylan'ın dediği gibi bırakırız "rüzgar uzaklara üfürsün".
319 syf.
·19 günde·Puan vermedi
Necefli Maşrapanin hikayesini bilmek icin illa 80 öncesi doğmak gerekmiyor. Anlatacağımi sanmayın deginip geçeceğim bir 90li olarak, siz gerisini halledersiniz sizi biliyorum. Tv'nin ulkemizde ilk açıldığı yillarda sadece ülkemizi değil dünyayı peşine takan diziler oynarmış hâlâ surekli akıllara gelen Dallas isimli bir dizi oynamış. Icerigini fazla bilmem entelektüel bilgi olarak anlatırım yani hiç izlemedim. Bu yuzden zorlamayın. Işte o zamanlar(80ler) 2 çocuk(2 buyuk abim) annesi olan annem ve arkadaşları diziyi izlerken yayın patadan gitti. Olur mu böyle sey tabiki olur iste o zamanlar tv ekranlarında bir tane maşrapa görünürmüş ve hemen altında yazı. Zeki insanlarsiniz bulmustursunuz o yazının ne oldugunu. Bu yüzden o yazının ismini Nasreddin Hoca dediği gibi bilenler bilmeyenlere söylesin diyeceğim. Neden bu kitap neden bu öykü derseniz. Kafanızda takıli kalsın.
Kitaba gecersek kitap çok geniş bir tarih diyebilirim sayfa sayısı küçük olsa da yazar Nasihatname olarak nitelediriyor ve 11 ciltlik eserin ilk kitabı olarak adlandırıyor(dilerim tamamlar).
Kitabın içeriği ise Mu ve Atlantis gibi efsanevi yerler ile ilgili bilgi edine bilirsiniz.
Kitap ABD uzerinden yazılmış olsa da Başta Büyük Britanya ve Roma Imparatorluğu olmak üzere Avrupa'yi özet geçiyor. Shakespeare'in Bacon olma ihtimaline de değiniyor olabilir. Uzak bir ihtimal olmadığını düşünüyorum. Bu arada Tudor Hanedanı en geniş alınan Ingiliz ailesi kitapta.
Rönesans Italya'sina fazla deginmiyor.
Yahudilik, Hristiyanlik ile iligili konulara değiniyor bura da tartışmalı konulara değinmiş. Mısırsız tarih olur mu? Diyerek Mısır Horos, Osiris ve Isis üçlemesine de deginiyor.
Çok az bilinen Van Lang Imparatorluguna da isim olarak Paylant'a değindiği gibi deginiyor.
Hunlar olmadan tarih olmaz diyelim ve onların başlattığı kavimler göçüyle tekrar Avrupa'ya girmeden Anadolu ile bir Galatlar diyerek girelim kim bu Galatlar teknoloji cağında açıklamam ayıp olmaz mı, bulun
Kitabı okuyunca sevmediğim konulardan birisi Siyasi görüşünün dışına çıkamaması bu büyük bir eksik olsa da
OKUNMAYA DEĞER BIR KITAP
LÜTFEN OKUYUN
628 syf.
İlk defa Alev Alatlı okudum. Sanırım en çok alıntı yaptığım kitaptı bu. Hacimli bir roman olsa da sayfaları şimdi ne öğreneceğim diyerek çevirdiğimi söyleyebilirim :) Cemil Meriç kitapları gibi verilen bilgilerle sürekli araştırmaya, yeni bilgiler öğrenmeye yönelten bir kitap. Hatta Meriç roman yazsa böyle yazardı herhalde diye düşünmüştüm okurken. Kitap ne anlatıyor derseniz ne anlatmıyor ki şeklinde bir cevap verebilirim. Karakterimiz Günay Rodoplu bir yazar. Günay Hanım entelektüel bir aydın. Alev Alatlı bilgi birikimini Günay karakteri üzerinden çok güzel yansıtmış. Dini konulardan tutun da felsefeye, Osmanlıdan Cumhuriyet tarihine, Doğu medeniyetinden Batı medeniyetine, sosyalizmden kapitalizme kadar hemen her konuda çok nitelikli bilgiler vermiş. Bu kitap 1992'de basılmaya başlanan "Or’da Kimse Var Mı?" serisinin ilk kitabı ve oldukça tatmin ediciydi benim açımdan. Kesinlikle devamını okumak istiyorum. Alev Hanım’ın kalemi çok kuvvetli. Sadece olay örgüsü verip heyecanlı bir kitap da yazabilecek niteliğe sahip ama sabırla okunursa çok şey öğreten aynı zamanda bolca 80 sonrası Türk siyaseti içeren güzel bir kurguya sahip iyi bir roman ortaya çıkarmış. Yani kitap kuru bilgi içermiyor. Karakterin ağzından kitap boyu roman havası arasında konferans dinlemiş gibi oluyorsunuz. Hemen her konuda yeni bir şeyler öğrenmeden ayrılmayacağınız bir kitap olduğunu söyleyebilirim ve herkese tavsiye ediyorum. Açıkçası neden bu kadar az okunduğunu da anlamış değilim. Sayfalarınızda "kitabı okumayı düşünüyor" şeklinde bir gönderi görürsem mutlu olacağım :D Kitabın en güzel alıntısı da bence bu olsa gerek #80004798 İyi okumalar herkese.
708 syf.
·Beğendi·9/10 puan
İflas eden Aristo mantığının "Ya siyah ya beyaz" gibi ikili kutuplardan ibaret mantık anlayışının yerine hayatı ve kendimizi daha iyi anlamamızı sağlayacak belirsizlik üzerine kurulu Kuantum mantığını, küresel ve yerel dengeleri de içererek anlatımı, çok etkileyici buldum.
152 syf.
·2 günde·10/10 puan
Böyle bir kitabı okuduktan sonra düşüncelerim, yorumlarım ve buraya yaptığım incelemelerimde kullandığım kelimeler bir film şeridi gibi âdeta hızlandırılmış özet şeklinde geçti ve ve yakalayabildiğim hatalarımı bir daha en azından bilinçli yapmama farkındalığı ile hayatımın geri kalanına devam edeceğimi buradan kelimelerimle duyurmayı bir borç bilirim

SAFSATA;eksik muhakeme kullanma yetisi anlamına gelirken günümüzde yanlış inanç anlam kaymasına uğramış bir kelime..

Alev Alatlı kitabına önsöz olarak neden bu kitabı okumamız gerektiğine dair niyetini şu cümlelerle açıklıyor,Eğer bir politikacı adayıysanız bu kitabı hatmetmelisiniz,değilseniz politikacıya maruz kalacaksınız demektir en azından kandırılmadan size ne söylendiğini ve gerçeği ayırtedebilmek için bu kitabı okuyun diyor..

Normalde incelemelerimi yaparken yazar hakkında özet bir bilgi de geçerdim zira eserin yazardan bağımsız anlaşılamayacağı yargısı kanaatine sahip olduğum için..
Yalnız bu incelemede bir değişiklik yaparak Alev Alatlı’nın hayatından hiç bahsetmeyeceğim ÖNYARGI SAFSATASI hatası yapmamak için..️Öğreniyorum TOLSTOY ‘UN BİSİKLETİ durumu ama gocunmuyorum..

İncelememin bundan sonraki kısmında benim kendimde akıl yürütürken hata anlamında ve bir çok insanda gözlemlediğim safsata örneklerine yer vermek istiyorum.

1-İDDİAYI ZAYIFLATMA SAFSATASI:
Temel ve Dursun bir gün kahvede otururken bir turist gelir Temel’e adres sorar tabii ingilizce olarak,Temelden ses yok..Turist sırasıyla ;Almanca,İspanyolca,Fransızca dillerinde sorar Temel’den yine ses yok,turist sinirli bir kaç kelam eder sonra da çekip gider.
Dursun döner Temel’e;-Artık birkaç kelime dil öğrensek fena olmaz der,Temel’de cevaben;
-Turist dört dil biliyor da meramını anlatamadı ne gerek var cevabını verir
Şimdi hatırlıyamıyorum ama mazimde bu tür muhakemelere maruz kalmış olmanın ezikliği içimde kalmış gibi️

2-SEN DE SAFSATASI; Bir iddiaya cevap vermek yerine söyleyenin davranışları ile söylemleri arasında tutarlılık arayıp karşı iddia geliştirmek,Mesela;
-Bak Karıcığım annenleri bu işe karıştırma(erkek)
-Sen değil misin her akşam annenlere rapor veren(kadın)
Sanırım çoğumuz bu tür karşı sav geliştirme hatasına düşerek kendimizdeki eksikleri görmezden gelmeyi başarıyoruz..

3-İRRASYONEL OTORİTRE SAFSATASI:
Komşu kendi rahatsızlığına kekik suyu kaynatıp iyi geldiği için biz de aynısını yapma davranışı gösterme ya da Özcan Deniz İşbir Yatak da uyuyor diye gidip İşbir yatak almak
Ebru Şallı’nın spor aktiviteleri ya da spor malzemeleri reklamlarında oynaması arasındaki bağ mantıklı mesela..

4-BEĞENDİRME SAFSATASI: Senin gibi klasik müzik seven birinin bu konseri kaçırmaması gerek cümlesi doğrudan bir yönlendirme aslında..

5-GENETİK SAFSATASI:Türkler göçebe bir millettir ne anlar mimariden!!Bu cümle de dikkate değer..
6-DUYGU SÖMÜRÜSÜ SAFSATASI: Ben bunu çok yaşıyorum yahu

Hocam,bana 5 puan daha vermezseniz takdir alamıyorum okul puanım düşüyor ..
(İyide notu alan sensin ben yazıyorum sadece diyorum tabii çoğu zaman️)
7-ÖNYARGILI DİL SAFSATASI:Bu hatalı mantık yürütmeyi biz öğretmenlerde yapıyoruz zaman zaman..
Senin gibi aydınlık bir kafa yapısına sahip birisine Cumhuriyet okumak yakışır!!
Bunlar sadece birer örnek tabii..

Bu safsatalar Serbest Safsatalar kategorisinde değerlendiriliyor..

Hastalıksız muhakeme gücü yetimizi kullanabilmek ya da kullanamayanları ayırtedebilmek için okunması faideli bir kitap diye düşünüyorum..
Keyifli okumalar..
642 syf.
·2 günde·Puan vermedi
Sanırım Günay Rodoplu Türk edebiyatında oluşturulmuş en güçlü kadın karakterlerden bir tanesi, kitap boyunca ülkenin aydın kesiminden, şamanlara oradan sosyal demokrat oluşumlara ve daha bir çok yere savrulup duruyorsunuz. Kimi zaman kibir gibi gelen o herşeyi biliyorum tarzı biraz yoruyucu olsada asla sıkmıyor.
O kadar uç örnekleri birbirine bağlıyor ki sürekli o kimdi veya ne demek istedi diye google vs bakmak durumunda kaldım.
Okurken yazarın başka kaynaklara yönlendirmesi kitaplar veya internet üzerinden bilginin sağlamasını yaptırması sevdiğim bir şey, kitap bu konuda fazlasıyla tatmin ediyor insanı.
Kitap "Orda kimse var mı?"  başlıklı bir dörtlemenin ilk kitabı, hatta çok sonra beşinci bir kitap gelmiş, çok keyifli ve akıcı, belleğimize bir şekilde yerleşmiş bir çok ismi, ülke tarihinin dönüm noktası bir çok olayı biraz ezber bozan bir anlatımla aktarıyor.
Günay Rodoplu karakterini sevdim bakalım diğer kitaplarda bu sevgi devam edecek mi.
“Yumurta da taşın üstüne düşse, taş da yumurtanın üstüne düşse, olan yumurtaya olur.” 
 

Kıbrıs Rum Atasözü ile başlayan Alev Alatlı’nın 1985 basımlı romanı “Yaseminler Tüter Mi Hâlâ?", Eleni Kio Marias isimli bir kızın hayat hikayesine yer verir.  Eleni’nin hayatı tüm canlılığı ile okuyucuya sunulurken, italik yazılı vakanüvisler eliyle Kıbrıs’ın 50’li 60’lı yıllardaki tarihi vakıaları bir dip akıntısı gibi seyrini devam ettirir. 
 

ESERİN KONUSU  
 

Kıbrıs’ın bir köyünde yaşarken, on iki yaşında Girne’de bir Rum aileye evlatlık verilen Eleni, kayıtsız şartsız hizmet etme karşılığında sahiplenilir. On beş yaşına geldiğinde mavi gözlü, beyaz tenli güzel bir genç kız olmuştur. Bu, evdeki herkesin dikkatini çekmektedir. 
 

Bir gece evin beyi Mikalis Menas tarafından tecavüze uğrar. Suçunun cezası olarak  önce babasından ölümcül bir dayak yer, sonra da Lefkoşa’daki yaşlı ve meczup teyzenin insafına terk edilir. Bu karanlık, basık ve pislik içerisindeki evde dört yıl geçirir Eleni. Sessiz, itirazsız, yok hükmünde, yaşadığı çöplüğü eve dönüştürmeye çalışarak geçer zaman.  
 

Mahallede aynı zamanda Türkler de ikamet etmektedir. Eleni, bölgenin diğer kadınları gibi su doldurmaya gittiği çeşmenin yolunda Arif’in kendini görüp beğenmesiyle “Naciye” olduğu yeni hayatına adım atar. Hizmet ehli, güleryüzlü, kanaatkar ve sevecen cira gelini, yeni ailesi pek sever. Beş yıllık mutlu evliliğinde eşine verdiği dört evlat, bir iftiranın mazlumu olmaktan kurtaramaz Naciye’yi. Elinde bavulu, bir daha asla göremeyeceği evlatlarını geride bırakarak, kocasının kapı dışarı ettiği evine baka baka Kıbrıs Rum tarafına geçer.  
 

Uzunca süre, bir İngiliz ailenin çocuklarına bakıcılık yapar.  Hayat hikayesine dair tek söz etmemesi, onu tekrar “Eleni” yapar. 
 

İngiliz ailenin Yunanistan’a göç etmesi, Eleni’nin yeni yaşam alanını oluşturur.  Sessiz bir uzantı gibi, Yunanistan’da, aileye ve çocuklarına hizmet ederek günlerini geçirmeye başlar. 
 

Pire’de lokantacı olan Giritli Glafkos ile ikinci evliliğini yine sessiz sedasız yapar Eleni Naciye. Çocuklarının hasreti ve kederi içinde büyürken, yine pürsükuttur. 
 

Bir kız çocuğunun dünyaya gelmesiyle, evlilikleri neşeli bir şarkıya dönüşür.  
 

Eleni Naciye, bir gün, iki yaşına gelmiş küçük kızlarını babasının lokantasına getirdiği sırada, Onu Kıbrıs’ta yaşadığı dönemden tanıyan bir müşteri tarafından, “daha evvel bir Türk ile evli olduğu” kocasına aşikar edilir. 
 

Türklere olan kini, Glafkos’a karısını sorgusuz sualsiz öldürmesi için sadece on beş dakika tanıyacaktır. Eleni Naciye sessiz gelip mazlum gittiği dünyaya veda ederken Kelime-i Şehadet’i getirir ve eliyle son haçını çıkarmayı başarır. 
 

Romanın arka fonunda, Kıbrıs’ın 50’li yıllarındaki toplumsal ve siyasi hadiseler yer alır. EOKA örgütünün kuruluşu, sivil Türklere yapılan saldırılar, Türklerin Kıbrıs Mukavemet Teşkilat’ını kurması, 379 yıl sonra Ada’ya Türk askerinin gelişi anlatılmaktadır. 
 

ESERDEKİ TEMALAR  
 

Kitabın ana karakteri, bir Kıbrıs Rum köylüsünün kızı olan Eleni Kio Morias’tır. Zayıf, çelimsiz, sıska yapısı yanında, on iki yaşında olduğunu öğrendiğimiz Eleni, henüz ergenliğinin/kendi varlığının farkındalığı ve birey olma yolculuğunun eşiğine yaklaşamadan, zengin bir aileye evlatlık olarak verildiğinde, kişiliğinin yok sayılarak hecümerç edilmesiyle, varlığını gösteremeden silikleşmiş/sinmiştir. Öğrendiği tek şey; “hizmet” üzere olmanın kendini koruyup barındırılmasına paye oluşturacağı olgusu/algısıdır. 
 

“İçkiden uzak durduğu ender gecelerinden birinde, önce Maria İolanti’nin odasına uğradı Mikalis Menas, birkaç dakika kaldı, oradan Eleni’ye geldi, Bir şey istediğini, ya da unuttuğunun sanan, uyku sersemi kıza: 
 

‘ Çekil öteeye! ’ dedi kısaca. 
 

“…Gönlü olmadan iş görmeye alışık insanların dayanıklılığı ile göğüsledi olayı. Başına gelen gündelik görevlerinden biriydi sanki. Maria’nın mahrem yerlerine ağda yakarken duyduğu utançtan daha fazlasını da duymadı. Hanımının bunca görevini devraldıktan sonra, bu son olayı da onlara eklenmiş varsaydı. Üstelik hanımı yan odadaydı, hastaydı ve Eleni’nin Mikalis’i onun gönderdiğinden şüphesi yoktu. 
 

Adam horlayıp horlayıp da, aniden fırlayıp kalktığında, sadece yorgundu Eleni. Belki de, yorumlamaya olanak sağlayacak ussal donanımdan da yoksun olduğundan, yapmak istediği tek şey, uyumaktı.” (sf, 64) 
 

“… Hiç bağırmadı Maria İolanti. Hatta hiç konuşmadı Eleni’yle. Ama, elini de hiçbir şeye sürdürmedi. Eleni’nin, hizmetinin bilinçle ve kararlılıkla red edildiğini fark etmesi saatler aldı. 
 

… Eleni cüzzamlı gibiydi neye elini atsa, biri ya da diğeri, kaptığı gibi temizledi, yerine koydu. Bütün bu hummalı faaliyet süresince, tek bir kelime edilmedi.” (sf, 65) 
 

Eleni, efendisi odaya girdiğinde sesini çıkarmadı, on beş yaşındaydı. Melas’ın, kendi mahremiyetine müdahil olmasını hizmetin bir parçası gibi algıladı, hiç itiraz etmedi, sesini çıkarmadı. Eğer çığlık atmış olsaydı da yine o suçlu ve edepsiz olan olacaktı.  
 

Bugün bizim toplumumuzda dahi, hangi kız taciz veya tecavüze uğramamış olsun ki insanların pek çoğu “kuyruğunu sallamasaydı böyle olmazdı” demesin. 
 

Toplumun genel reaksiyonundan çıkartılan durum odur ki; toplumsal algı zayıfın karşısında, güçlünün yanında yer almaktadır.  
 

Eleni; zayıf, güçsüz, tesirsizdir.  
 

Mikalis Menas; Girne Rum mahallesinin zengin, güçlü, etkili bir yerel faktörüdür.  
 

Bazı gerçeklikleri hayat dinamikleri, kahramanlar, olaylar, kıssa kültürü üzerinden anlatmak okuyan ve düşünen insanda sıradanlık mülahazası uyandırır. 
 

Gerçeği insan üzerinden anlatmak neden kişiye basit gelir? Çünkü bilgi ile hayat ayrışıp bilgi yalnız kaldığında daha güçlüdür. Yani insan, yine güçlü olanın yanında yer almaktadır.  
 

Bilgi ile hayatı, birbirlerini tanımlaması, anlamlandırması ve hayat bulması için birbirleri arasında geçişken kılmak gerekmektedir. Oysa insan, bilginin hayatla bağının kurularak anlatımından hoşnut olmaz. Bilgini gücünün azalmasına razı olmak kolay değildir.  
 

“ Halo Dayı kamburunu doğrulttu. Tahta kapıya yönelmeden önce düzeltti fesini dikkatle.” 
 

“Şefikanım, Şefikanım!” diye seslendi, “gelinini getirdik sanga!”
 

Beşi birden daldılar avluya. Şefika Hanım, bahçeni derinliklerinde, sırtı kapıya dönük, bir şeylerin dibini çapalıyordu.
 

“Uh?” 
 

Geri döndü. Ağabeyini görünce de pek sevindi. 
 

“Eh, hoş gelmişsiniz be guzum” koştu, sarılmak için. 
 

“Sana gelinini getirdik.” dedi Halo Dayı yeniden. 
 

“Uh? Gelinim?” 
 

“Gelinindir bu gızcağız senin be Şefikanım!” 
 

Peyker Hanım tuttu, Eleni’yi kolundan, ortaya çıkardı.  
 

“Eh, hangi oğulcuğumu almıştır be guzum? ” Şaşkın dikildi Şerife Hanım. “Yoksa Arif’tir? O dün gece gelmediydi.” 
 

“Arif’tir ya!” 
 

Beğenmek niyetiyle süzdü Eleni’yi.  
 

“E güzelciktir, gelinim be guzum!” 
 

“Güzeldir, ya!” dedi, Halo Dayı. 
 

“Neden söylemedi banga?” dedi Şefika Hanım, Eleni’ye doğru yürüyerek.  
 

“Gaçırdı be gızı. Çekmiştir bubasına!” 
 

“E? Ne vardı gaçıracak tazeciği? Allah’ın emriyle ister idik!” 
 

“Git, elini öp!” Fısıldadı, berberin büyük kızı Eleni’ye. Eleni davrandı.  
 

“E mesut olasın be gızım!” İki yanağından öptü.  
 

Romanda, Türkler üzerinde tesiri yüksek bir yeri olan kayınvalide figürü, son derece olumlu yapısıyla dikkat çekmektedir. Ana, sahip çıkan, kollayan, eksiğini tamamlayan, merhametli bir yapıdır bu.  

 

 “Şefika Hanım Arif’in yanına yanaştı.”  
 

“Akşam okunacak be Arif’im. Gelindir namaz kılsa sevap olur. Bilir mi, gılsın?” 
 

“Daha kelimeyi şehadeti yeni belledi be ana!” 
 

“Ben gösteririm onga!” Gelinine seslendi.  
 

“Gel Naciye gızım, sanga öğreteyim abdest alasın.” 
 

Ezan yalağın başına geldiklerinde başladı.  
 

Şefika Hanım dinlemesini işaret etti Naciye’ye, bir de tas uzattı.  
 

“Şimdi dökesin suyu banga.” 
 

Ellerini bileklerine kadar yıkadı. Sonra uzandı, tası aldı Naciye’nin elinden. Bu kez de o döktü, Naciye yıkasın diye ellerini.  
 

Naciye yemek için yıkanıyorlar sanmış olmalydı. “Efkharisto!” dedi.  
 

“Ohi, ohi!  Abdest, abdest!” dedi, Şefika Hanım. Tekrar işaret etti ezanı dinlemesini. Naciye anlar gibi oldu. Bir daha yıkadı ellerini, kayınvalidesini izlemeye koyuldu. Ağzına ve burnuna su çekti kadın. Çekerken de parmakları ile saydı. “Bir, iki, üç!” dedi. “Ne! Evet!” dedi. Naciye. Tekrarladı, suları burnuna kaçırdı bu kez. Hapşırmaya başladı. “Yok, böyle! Böyle… Şefika Hanı küçük küçük nefesler aldı. “Ne!” dedi Naciye yeniden.  Gözlerinden yaş geldi. Yaşlar dinsin diye beklediler, yeniden başladılar. “Bir, iki, üç!” yüzler yıkandı. Sonra sağ ve sol kollar yakamoz yaptı yalakta. Naciye en çok ayak yıkama tarafını sevdi işin.” (sf, 115, 116) 
 

Romanda son derece olumlu bir figür olarak karşımıza çıkan Şefika Hanım, Eleni Naciye’nin, dini kayınvalidesi üzerinden anlamasının nedenidir. Bu, anlatılan değil; abdest aldıran bir dindir. Hal ile ikame edilen bir din.  

 

“Gördüklerini bir nefeste anlattı. Kardeşi değildi yüreğine indirdiği, bir insan da değildi, sadece bir kavramdı ve kavramların yüreği varsa da Cemil bilmezdi.  
 

Hiç soru sormadı Arif. Kanıt istemedi. Bembeyaz baktı, sallandı.  
 

… Dördüncü günün sabahında uğradıklarında, dükkanın kepenkleri yarıya kadar açıktı, ama bu kez de Arif yoktu. Kasa boşalmıştı, ortalık boş şişeden geçilmiyordu. Aramalar fayda etmedi.” 
 

Kayınvalidenin gönül genişliği, gelinine dair tüm söylenti, dedikodu ve ayıplamalara rağmen, oğlu Arif’in eve dönme süreci olan üç ay boyunca, Eleni’yi evinde ve evlatlarının başında tutmasını sağlamıştır.  Şefika Hanım’ın durduğu yer, ameli bir din algısıdır. Reel ve insaflı bir algıdır bu. Dini insandan öğrenmek amelidir.  Kayınvalide de çok ciddi hal dili ve gönül genişliği bariz şekilde kendini belli etmektedir. 
 

Eleni Naciye’in kocası Arif, karısını öldürmemek için kendine direnmiştir. Ilıman Kıbrıs/Akdeniz ikliminin yetiştirdiği yumuşak insan mizacı, merhametli bir annenin ellerinde büyümüş olmak, Arif’e karısını öldürtmemiş, evinden gönderirken de bir miktar para bırakmıştır Naciye’nin ellerine. 
 

Toplumsal algıda “biz” olgusu ağır basarken “birey” yok edilir.  Ortak bünyenin kutsandığı, birinin diğeri olmadan yaşayamayacağı, en zayıf kanadın bile “bize” atıf yaparak kendini güçlendirdiği toplum yapılarında “ben” bastırılır, güvenliği söz konusu edilerek özgürlüğü ve iradesi hiç edilir. 
 

VAKANÜVİSLER  
 

Romanın ara formunda vakanüvisler eliyle verilen Kıbrıs Tarihçesi, büyük toplumsal olayların, bireylerin tüm yaşamlarını nasıl etkilediğini göstermektedir. 
 

1571 yılında Venedikliler’den alınan ve 307 yıl Osmanlı hakimiyeti altında kalan Kıbrıs’ın yönetimi 1878’de, hükümranlık hakkı Osmanlı’da kalmak kaydıyla İngilizlere bırakılmıştır. Birinci Dünya Savaşı yıllarında Osmanlı İmparatorluğu ile İngiltere’nin ayrı saflarda yer almasının da bir sonucu olarak, İngiltere 1914’te tek taraflı bir kararla adayı ilhak etmiştir. İngiltere, Lozan Antlaşması’nda (1923) Türkiye’ye baskı yaparak Ada üzerinde egemenliğini kurmuştur. 
 

1931’den sonra Kıbrıslı Rumlar Yunanistan’la birleşme taleplerini yoğunlaştırmıştır.  Kıbrıs’ın Yunanistan ile birleştirilerek, tamamen bir “Elen” adası haline getirilmesi şeklinde özetlenebilecek olan “ENOSİS” kampanyasına, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra hız verilmiştir. Yunanistan’dan gelen Albay Grivas 1955 yılında “EOKA” terör örgütünü kurmuş ve Ada’daki şiddet eylemleri giderek artmıştır. 1955 - 1958 yılları aralığında Kıbrıslı Türkler 33 karma köyü terk etmek zorunda kalmışlardır.  
 

“Kıbrıs Cumhuriyeti”, adanın iki halkı arasında ortaklık temeline dayandırılan uluslararası antlaşmalar uyarınca 1960 yılında kurulmuştur.  
 

16 Ağustos 1960 günü, tam 379 yıl sonra Türk askerleri adaya gelmişlerdir. Kitapta, Türk askerlerinin gelişinin, Ada Türk yapısı üzerinde nasıl duygusal ve sosyal değişimler/dönüşümler yarattığına değinilmektedir. 
 

Zamanın Kıbrıs Rum Başbakanı Makarios, Rum halkını 21 Aralık 1963 tarihinde Kıbrıs Türk toplumuna karşı kapsamlı ve sistematik saldırılar düzenlemesi için örgütlemiştir. Kıbrıslı Türkler devlet kurumlarından uzaklaştırılmış, halk devamlı surette tahkir ve tehdide maruz bırakılmıştır.  
 

Makarios önderliğindeki 1963 “Kanlı Noel” olaylarından sonra, 27 Aralık 1963’te üç garantör ülkenin askerlerinden oluşan bir “Barış Koruma Kuvveti” oluşturulmuştur.  
 

Yazar, Kıbrıs tarihini Eleni Naciye’nin yaşamı paralelinde 1960’lı yıllarda bırakmış, son Vakanüvis ise 1967’de Eleni’nin ölüm haberini geçmiştir kayıtlara:  
 

“Phillipo Stavridis, polis muhabiri 
 

Sağcı Mesimivrini Gazetesi  
 

14 Ekim 1967, Atina  
 

CASUS MU DEĞİL Mİ? 
 

Büyük Hellas Lokantası’nın sahibi, Glafkos Fruksidis, beş yıllık eşini öldürdü! Aslen Kıbrıslı olan karısının Türk casusu olmasından kuşkulanan Glafkos Strambouli, “Onu çok sevmiştim. Geçmişiyle ilgili hiçbir şey bilmiyordum…” diye ağladı. Talihsiz babanın bir de iki yaşında…”



Yaseminler Tüter mi, Hâlâ?
Alev Alatlı
Türkçe · Everest Yayınları · Mayıs 2016 · 225 sayfa

Ağrı Okuma Grubu
708 syf.
·4 günde·Beğendi·8/10 puan
Müthiş bir zekayla yazılmış bir kurgu ve hikaye örneği , tabi ki anlayabilene . . .
Zaten Türkiye'nin gelecekte neden bu halde olmasını , insanların anlamamasına , düşünmemesine ve ileri görüşlü olmamasına bağlayan bir kitap. İçinde bir sürü ironi ve entel giydirme var . . .
Sizi , beyninizi çalıştırıp her şeyi yeniden sorgulamaya iten bir kitap . . .
Alatlı ile Aydın Despotizmi

Dünya yüzünde, muhafazakâr algıyı kemikleşmiş bir daire gibi düşünürsek, bu anlayış yüzünü gelenekçiliğe doğru döndüğünde katılaşacağı ve din dahi görünür üzerinden toplumsal yapıyı acımasızca mahkum etmeye aracı kılınacağı için muhafazakâr algı, statüko halini alır. Çünkü o; halk üzerinde sağ, edip eyleyen, güçlü bir yapıdır.

Yaşanan dünyadaki var olan yanlışlıklara karşı çıkan, toplumsal algıda şahit olduğu haksızlıkları, adaletsizlikleri - özellikle özgürlük ve bireysel akıl kapsamında - eleştiren, ‘ben de buradayım’ diyen akıl; sol cenahtır.

Uzunca bir süre toplumlarda statükocu yan, yerleşik yapıyı reddeden, toplumu tahlil eden, çok okuyan ve topluma eleştiri getiren birçok akil, soldan çıkmıştır.

Sağ yapılanmanın kemikleşme sebebi ise yaratıcı azınlığı ve meşruiyetini kaybetmesi olmuştur. Muhafazakâr kültür, kendinde olanı korumak için yeni ortaya çıkan sorunları istememiş, uyum ve açıklama prosesinde kalmıştır.

Bütün dünyada var olan sömürüye, dinin baskın ve dayatmacı bir kimlik olarak insanlar üzerinde kullanılmasına karşı çıkan, sürekli soran ve sorgulayan; bu sebeple çözüm getirmek zorunda hissetmeyen muhalif bir dil olmuştur sol. Çözüm getirmek zorunda hissetmiyorsan, özgürsündür.

Fakat, solculuk da kendi içerisinde -birkaç isim hariç - etki- tepki üzerinden kendini algılamaya dönüşüp, statüko haline gelmiştir.

Bu anlamda muhafazakârlık ve solculuk, ideoloji oldukları için geçirdikleri evreler bakımından birbirlerine benzerler.

Statükocu algıda en çok celp edilecek grup da gençlerdir. İdeolojik algılarda harcanmış gençlik... Yani, hayatın gerçeğini yok sayarak, hisler ve heyecanlar üzerinden gerçekle bağı kopmuş bir gençlik. Muhafazakâr algıda da, sol algıda da vakıanın vehameti aynı ölçüdedir.

“İdeolojiler, idrakimize giydirilmiş deli gömlekleridir” der Cemil Meriç. Özgür düşünceye vurulan ket ile birlikte insanların (özellikle gençlerin) heyecanlarını akıl ile karıştırdıklarına, her -izm’in kendi algısı oranında, bağlılarını uslamlamaya yönlendirdiklerine işaret eder.

Solcu devrimcilerin yaşadığı bu gerçekliği, edebiyat üzerinden kaleme döken biri çıkar: Latife Tekin.

Tekin’in ‘Gece Dersleri‘ isimli kitabı sol çevrelerde büyük infial uyandırır.

Gece Dersleri’nin yazarı, kitaptaki ana karakteri (Gülfidan), annesi üzerinden tanımlar. Kaybolan, şahsiyeti bozulan, solculuk üzerinden ideolojik algılama ile perişan olan bir neslin prototipi olan Gülfidan; annesinin yaşayan dili üzerinden, anne – kadın - mutlu olmak –ağlamak - kahkaha atmak… üzerinden hayatın içindeki doğal dili, ritmi fark eder. Motorize eden, robot haline getiren ideolojik algıların, gerçeğe uzaklığını görür Gülfidan.

Gece Dersleri’nin yayımlanması ile sol cenahın yaşadığı sarsıntı henüz etkisinin tazeliğini korurken, yazar Yalçın Küçük kitaba bir reddiye yazar. Küçük’ün paragraf vererek yerdiği risaleye, Alev Alatlı bir reddiye yazar. Yine, paragraf paragraf giderek…

Aydın Despotizmi, Yalçın Küçük’ün, Gece Dersleri romanı üzerinden Türkiye’deki sol kültüre, dünyadaki sol’un ideolojik, robotlaşmış, insanı insan olmaktan çıkaran zihniyetine eleştiriler getiren Latife Tekin’e getirmiş olduğu reddiyeyi, sayfa sayfa lağveden bir eleştiri kitabıdır.

“İstibdadın sadece belirli ve bilinen kurumların tekelinde olmadığına, Türk düşünce hayatında muhtelif köşe başlarında yerleşik aydınların ‘yeni’ye geçit vermeyen tekellerini ısrarla korumak gayreti içinde olduklarına, bu tutumun özgür düşünce filizlerinin hoyratça koparılması ile sonuçlandığına, gençlerin üzerinde neredeyse sınıfsal nitelikli bir baskı yarattığına inanıyor, Türk düşünce yaşamını ve edebiyatını vesayetleri altında tutmaya çalışan bütün müstebitlere karşı çıkılması gerektiğini savunuyorum” der Alev Alatlı.

Kitabın yazıldığı dönemdeki tespitinde, dönemin aydınlarının sınıfsal baskı oluşturarak yeni fikirlere karşı durduklarını söyler. Bir çeşit klik, istibdat oluştuğunu ve bunun bizzat aydınların eliyle yapıldığını ifade eder. Türkiye’de klikler vardır. Bu klikler, aşağı yukarı bütün kurumlarda yuvalanmıştır: edebiyatta, sanatta, yargıda ve bürokraside. Tek başına baktığınız zaman marjinal ama bir araya gelince kapışan gruplar. Türkiye’de eleştirmen mekanizması işlemci sıkıntısı yaşamaktadır. Sebebi, edebiyatı iyi bilen ve eleştirmenliği meslek edinmiş eleştirmenlerin yetişmemiş olmasıdır. Birtakım klikler birbirlerini belli mekanlarda ağırlar, sohbetler uzar ve eleştiri(!) mekanizması devreye girer. Her kim o ortamlarda sıkça bulunup, kendini şirin göstermeyi başarmışsa ‘görülmeye değer’ bulunup yayın ortamına tanıttırılır. Türkiye’deki eleştiri tarzı genel itibariyle böyle işlemektedir.

Gece Dersleri’nin yazarı, “aydın” sayılan bir isim ( Yalçın Küçük ) tarafından “yeni ve eylülist” saptamasıyla “klik vurgunu”na maruz kalır.

Yalçın Küçük, elinde baltası olduğunu söyleyen bir “aydın” olarak, diğer elinde tuttuğu “yanlış” ile birlikte “obscurantizm”e düşmektedir. Yani insanların bilmediği kelimeleri kullanarak kavram ve meseleleri muğlaklaştırmakta ve kendi için “yanlış konumlanmış” bir güven oluşturma çabasına girmektedir.

“Aslında Gece Dersi’nin yazılışında belli bir İslamik çeşni görmemek mümkün değil; yer yer bir vaaz, yer yer mevlit ya da Kur’an’ın sureleri izlenimini veriyor. Böyle tek sayfalık paragraflarla yazılışını Kur’an’ın sureler biçiminde yazılmasına öykünme olarak yorumlamak, çok ters gelmiyor!” diyen Küçük, Latife Tekin’in müslüman camiaya göz kırptığını ima eder. Tekin’in böyle bir iması elbette yoktur. Zira Gece Dersleri, sol hareketin tapınan havasına nazire olarak geliştirilmiştir. Bununla birlikte Yalçın Küçük, muhafazakâr yapılanmanın dünyayı tanımlama gücünün ve Türkiye’deki sesinin yükseldiğini fark etmiştir. Globalizm, kapitalizm, Ortadoğu’yu perspektif olarak anlama, muhafazakâr yapının ivmesini görünür kılmaktadır.

Aydın Despotizmi, bir çeşit tekelleşme ya da istibdattır. Aynı despotizm, toplumu hakikatten yoksun bırakmakta, bir paçozluğa sürüklemektedir. Bu durum, hakikatin, öksüz ve yetim kalmasına sebebiyet vermektedir. Kliklerin kendi doğruları olduğu için, kimse gerçeğin gözünün içine bakamaz hale gelir; çocuksu, ergen ve işine geldiğini görmek isteyen bir toplum oluşur.

Halbuki gerçek bir aydın, insanın yeryüzündeki serüvenini izleyebilecek donanıma sahip olan kişi demektir. Bu, hem mizaç hem de bir bilgi birikimidir. Aydın, asgari durumda, birkaç dil bilmeyi gerektirir. Derdi olan, gözyaşı döken aydının dünyasında öteki yoktur. Bütün acıları duyan vicdan vardır.

Hayat; düşünenler için, idrak basamaklarını tırmananlar için sürekli duyarlılık yolculuğudur. Her şeye ve her yere duyarlılık… O, insandan insanlığa, insanlıktan insana gidip gelir, kosmosta dolaşır durur sürekli. Ötekileştirme değildir çabası; hayatı alışkanlığa, reflekslere indirgememek için ötekini arar, bulur, konuşur, dinler.

“Aydın’a düşen görev; aklı, ahlakı, adalet ve adabı korumak ve kollamaktır.”



Aydın Despotizmi
Alev Alatlı
Türkçe · Everest Yayınları · Haziran 2013 · 70 sayfa


Ağrı Okuma Grubu
500 syf.
·Beğendi·10/10 puan
İçerisinde Da Vinci'nin, Machiavelli'nin, Kant'ın, Martin Luther'in, Voltaire'nin, Francis Bacon'un ve diğer birçok isimlere ait metinlerin olduğu derleme bir kitabı inceliyorum. Denis Diderot, John Locke, Vico, Hobbes, Descartes, Shakespeare ve David Hume bile var. Rönesans ve Protestan reformu, erken dönem modernleşme ve bilim çağıyla ilgili hangi çetrefilli yolların aşıldığı, birey merkezli yapılardan sosyal sorunları teşhir etmeye varan yolda hangi tür paradigmalara kafa tutulduğu üzerine farklı okumalar var.

İnsanoğlu için uygun olan eğitimin nasıl olduğu üzerine Da Vinci söz hakkı isterken, Erasmus'a da bir çift laf düşüyor.
Siyaseti irdelerken Machiavelli, Prens'iyle katkıda bulunuyor, Elyot ondan geri durmuyor.
Din ve siyaset ilişkisini (ekonomi, radikalizm, ahlak, hatta zulüm ve tahammül dahil) incelerken Machiavelli yine araya giriyor, Martin Luther düzeltmeler yapıyor, Calvin için din ve kapitalizm arasında bağ kurmak çocuk oyuncağı oluyor.
Mesele birey ve ahlâka mı geldi, Kant'ın esirgeyecek sözü yok. Rousseau ve Diderot keza öyle.
Akıl, doğa, bilim, din, siyaset ve bunların ilişkiselliğinden bahis açmak demek Bacon, Locke, Descartes, Hobbes, Montesquieu'yu konuya dahil etmek için yeterli sebepler demek oluyor. Diğer yandan para ve mal arasındaki ilişki için Hume'a ayrı zaman tanımak gerekiyor.

Hülasa, Batıya yön veren isimlerin karanlıklarından sıyrılmak için ödedikleri bedeller farklı farklı olurken toplamda hepsi -tekrar etmek gerekirse- doğru zannedilen birçok paradigmaya kafa tutuyorlar.

Tam o esnada hangi alanın çözümlenmesi, dahası, bizim için hangi meselelerin çıkmaza girdiği üzerinde düşünürken Desiderus Erasmus, Deliliğe Övgü metnindeki bir parafla imdada yetişiyor. Aynı zamanda da bu uzun ve önemsiz düşüncelerimin paylaşılmasına durduk yere sebep oluyor:
"... Bazı tarikatların keşişleri sanki zehirmiş gibi paradan korkar ama şaraptan ve kadından korkmaz. [...] Bir tarikatın üyeleri kendilerine Cordelier derken, bazıları Colete, bazıları Minor, bazıları Minim, bazıları da Değnekliler der. Bunlara ek olarak Benediktenler, Bernardinler, Bridgetineler, Agustinciler, Williamcılar ve Jacobinler de vardır, sanki Hıristiyan olmak yetmezmiş gibi."

Yukarıdaki metin bize bir şeyleri hatırlatmaya, anımsatmaya yetiyor. Ha yetmez ise, güncel tartışmalarımıza, hezeyanlarımıza, uzlaşamayıp yozlaştıklarımıza bakarsak anlayabiliriz. Sebebi üzerinde düşünmeye fırsat vermeden yine Erasmus kendi toplumlarındaki bozukluklardan yola çıkarak bir sebep sunuyor:
"Okuma bilmezler, bu yüzden edebiyatla hiçbir temaslarının olmayışını dindarlığın zirvesi olarak kabul ederler. [...] anlamadan ezberledikleri mezmurları söylediklerinde Tanrı'nın kulaklarını en güzel yağlarla yağladıklarını düşünürler."

Sebep 'sadece bu değil.' Fakat sebeplerden sadece birisi de bu.

Diğer yandan sarsılan sarsıla ilerlerken düzlüğe çıkmayı başarabilen Batı toplumlarının mihenktaşı diyebileceğimiz tüm metinleri bir arada sunulmuş.

Not gibi not: Dört ciltten oluşur. Muhakkak edinin.
708 syf.
·Beğendi·9/10 puan
Alev Alatlı'nın Türkiye'nin geleceğinde kurguladığı muhteşem distopya. Okurken insanın içi kararıyor fakat muhtemel bir geleceğe karşı refleks geliştirmesine de yarıyor. Kitap çok fazla entellektüel gönderme içeriyor, adından başlayarak. Bu yüzden arada durup Google ya da Wikipedia'ya sık sık başvurmak kitabı daha iyi anlamak ve daha zevk duyarak okumayı kolaylaştırıyor.

Yazarın biyografisi

Adı:
Alev Alatlı
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
İzmir, 1944
Alev Alatlı (d. 1944, İzmir) Türk yazardır. Liseyi babasının askeri ataşe olarak görev yaptığı Tokyo’da okudu. Ekonomi & İstatistik lisansını ODTÜ'den, Ekonomi ve Ekonometri yüksek lisansını "Fulbright" bursu ile gittiği Vanderbilt University'den (Nashville, Tennessee) aldı. Bilâhare felsefe öğrenimine başlayan Alatlı, doktora çalışmalarını New Hampshire'daki Dartmouth College’de sürdürdü. İlahiyat konusunda ve düşünce ve medeniyet tarihi üzerinde yoğunlaştı. 1974’te Türkiye’ye döndü. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesinde öğretim görevlisi, Devlet Planlama Teşkilatı'nda kıdemli ekonomist olarak çalıştı. California Üniversitesi ile ortak psiko-dilbilim çalışmaları yürüttü. Cumhuriyet Gazetesi bünyesinde Bizim English dergisini çıkaran Alatlı, daha sonra Türk Yazarlar Kooperatifinde (YAZKO) başkan yardımcısı olarak görev aldı.

Filistin davasının tanıtımına yaptığı katkılardan dolayı 1986 yılında Tunus'ta sürgünde bulunan Yaser Arafat tarafından "Özgürlük Madalyası"yla onurlandırılmıştır. Aydınlanma Değil, Merhamet! adlı romanıyla ise 2006 yılında Moskova'da "Mikhail A. Sholokhov 100. Yıl Roman Ödülü"nü kazanmıştır.

Yazar istatistikleri

  • 551 okur beğendi.
  • 2.746 okur okudu.
  • 170 okur okuyor.
  • 2.456 okur okuyacak.
  • 123 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları