Alfred Adler

Alfred Adler

Yazar
8.2/10
413 Kişi
·
1.551
Okunma
·
356
Beğeni
·
12.323
Gösterim
Adı:
Alfred Adler
Unvan:
Avusturyalı Psikiyatrist, Yazar
Doğum:
Rudolfsheim-Fünfhaus, Viyana, Avusturya, 7 Şubat 1870
Ölüm:
Aberdeen, Birleşik Krallık, 28 Mayıs 1937
Alfred Adler (d. 7 Şubat 1870 - ö. 28 Mayıs 1937) Bireysel Psikoloji ekolünün kurucusu, Avusturyalı psikiyatrist. Derinlik psikolojisinin üç büyük kurucusundan biridir. (diğerleri: Freud, Jung)

Avusturya Penzing'de doğdu ve Viyana'da büyüdü. Viyana Üniversitesi Tıp Okulunda doktorluk eğitimi aldı ve 1895'te mezun oldu. Pratisyen hekim olarak çalıştığı ilk doktorluk yıllarından başlayarak hastayı çevresiyle ilişkileri içerisinde ele almak gerektiğini vurguladı ve bireyle ilgili sorunlara yönelik insancıl, bütünselci ve organik bir yaklaşım geliştirdi. Bedensel düzensizliklerle ilişkili olarak psikoloji ile ilgilenmeye başladı. 1902'de Sigmund Freud ile tanıştı, öğrencisi oldu ve birlikte Adler'in başkanlığında Viyana Psikanaliz Topluluğu'nu kurdular. Bir süre sonra Freud ile fikir ayrılıkları ortaya çıktı. Adler'in Organların Yetersizliği kitabından sonra tamamen uzlaşılmaz bir hale geldi ve 1911'de, Adler, izleyicileriyle beraber Freud'u açıkca eleştirerek bireysel psikolojiyi geliştirmeye başladı.

Hans Vaihinger'in ruhsal inşa fikirlerinden etkilendi ve erkek egemen toplumda doğal bir sonuç olarak "Erkeksi Başkaldırı" ile organik aşağılık ve telafiteorisini geliştirdi (bkz. Aşağılık kompleksi). Adler, Freud'un teorileri ile karşı görüşe geldi, fikir ayrılığı 1911'deki Weimar Psikanaliz Kongresi'nde aleni oldu. Adler, Freud'un inandığı seks içgüdüsünün baskınlığı ve ego dürtüsünün libidinal(?) olup olmadığı ile çekişiyordu, Freud'un bilinç altına atma üzerine fikirlerini de eleştirmişti. Adler bilinç altına atma teorisinin, erkeksi başkaldırının aşırı telafisi ve aşağılık hislerinden türetilmiş sinirsel bir durum olan ego -savunma eğilimleri- konsepti ile değiştirilmesi gerektiğine inanıyordu, Oedipal Kompleksleri önemsizdi. Adler Viyana Topluluğundan ayrıldı ve1912'de Bireysel Psikoloji Topluluğu adını alan, Özgür Analitik Araştırmalar Topluluğu'nu kurdu.

1912'de ana fikirlerini tanımladığı Über den Nervösen Charakter kitabını yazdı. Kişinin bilinçsiz öz ereğinin temel amaçlarının baskıladığı ayrı aşamaların aşağılık hislerini üstünlüğe (veya bilakis yeterliliğe) dönüştürdüğü ifade ederek insan kişiliğinin erek bilimsel açıklanabileceğini iddia etti. Adler'e göre öz erek arzularına, toplumsal ve etnik gereksinimler karşı koyar, düzeltici etkenler umursanmaz ve kişi aşırı telafi ederse aşağılık kompleksi oluşabilir, kişi benmerkezci, güç düşkünü ve saldırgan veya daha kötüsü olabilirdi. Üstünlük çabası ve anne baba baskısı önemli.

I. Dünya Savaşı ile çalışmaları durdu, bu sırada Avusturya Ordusunda doktorluk görevi yaptı. Savaş sonrası 1930'lara olan etkisi adamakıllı arttı, 1921'den itibaren bir takım çocuk rehberliği kliniklerikurdu ve Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri'nde sık sık okutman, 1927'de Kolombiya Üniversitesi'nde misafir profesör oldu. Tedavi edici yöntemlerinde sosyal ilgiyi cesaretlendirip ve ödüllendirip fakat şımartma ve ihmalden kaçınarak sorunları çocukta önceden tutup, yetişkin ruha yoğunlaşmaktan kaçındı. Yetişkinlerde tedavi, suçlama veya üstünlük taslama tutumlarının tedavi edilen kimse tarafından dışarıda bırakılmasına dayanmaktaydı, kişisel davranışın farkına varılmasının artışı ile karşı koymanın azaldığını ve reddetmenin terse döndüğünü ifade etti. Yaygın tedavi araçları mizah kullanımı, tarihi anları ve mantığa aykırı emirleri içermekteydi. Adler'in popüleritesi görece optivizmi ve fikirlerinin Freud ve Jung'unkilerle karşılaştırıldığında anlaşılabilir olması ile ilişkiliydi. Adler sıklıkla, Kişinin davranış şablonu analizi, toplumla ilişkili, işi ilişkili ve cinsiyeti ile ilişkilidir, savını vurgulamıştı.

1934'te Avusturya Hükümeti, Yahudi olduğu için Adler'in kliniklerinin çoğunu kapattı. Adler 1935'te Long Island Tıp Kolej'ine Profesör olarak Avusturya'dan ayrıldı. 28 Mayıs 1937'de, İskoçya'nın üniversite kenti Aberdeen'de, yolda giderken ansızın yere yığılıp kalmış, hemen sonrasında da kalp sektesine uğrayarak yaşama gözlerini yummuştur.

Kişilik Gelişiminde Anne ve Baba Etkisi

Adler, çocuğun ileriki yıllarında kişilik sorunu yaşamasına neden olacak iki tür anne baba davranışı belirlemiştir. Bunlardan birincisi çocuklarına özen gösteren ve aşırı koruma sağlayan, sonuç olarak çocukta şımarma tehlikesi yaratan anne baba davranışıdır. Adler'e göre böyle bir anne baba tutumu yanlıştır. Bunun yerine çocuklar hata yapsalar bile kendi sorunlarını çözmelerine ve bazı kararları kendilerinin almalarına izin vermek uzun vadede onların iyiliğine olacaktır.
Yalnızca kötü olanı görmek ve suçlamak yetmez. İnsan kendine şu soruyu sormalıdır: "Bütün bunların düzelmesi için ben ne yaptım?"
Bilindiği üzere öyle erkekler vardır ki, kendilerine yapılacak en büyük aşağılama kadınsı bir karakter taşıdıklarını söylemektir; oysa kızlar, erkeksiliğe hiç de sakıncalı gözüyle bakmazlar. Kadını anımsatan her şeye daima bir yetersizlik yaftası yapıştırılır.
Kendimizi konuştuğumuz kimsenin yerine koyamıyorsak, başkalarıyla ilişki kurmamız düşünülemez.
Almanya'nın bir bölgesinde, nişanlı bir çiftin bir arada evlilik yaşamını sürdürmeye ne kadar elverişli sayılacağını saptamada başvurulan eski bir gelenek vardır. Düğünden önce gelin ve güvey orman içindeki bir meydana gelirler; yerde kesilmiş bir ağaç durmaktadır. İki el için yapılmış bir bıçkının bir ucuna gelin, bir ucuna damat yapışır, ağaç gövdesini birlikte bıçkılayıp ikiye ayırmaya çalışırlar. Bu sınav, onların bir arada yaşamaya ne ölçüde hazır ve istekli sayılacaklarını belli eder. Ortada iki kişinin el birliğiyle yapacağı bir iş vardır. Gelinle damat arasında bir güven ortamı yoksa, her biri bıçkının kolundan şöylece tutup, bütün işi diğerinin üzerine yıkmaya bakacak, dolayısıyla işin sonunu getiremeyeceklerdir. Gelin ve damattan birinin önderliği ele alıp işi tek başına yapmak istemesi durumunda, öteki sesini çıkarmayıp buna razı olsa bile normalde iki kat fazla zaman gerekecektir. Doğru olan, her ikisinin de işe aynı ölçüde sarılması ama iki taraflı çalışmanın uyum içinde birleşmesidir. Almanya'nın söz konusu bölgesinde yaşayan köylüler, işbirliği isteminin evlilik yaşamının temel koşulunu oluşturduğunu kavramıştır.
Kendini beğenmişler kendini beğenmişliklerine doyum sağlamaktan alıkonuldu mu, hiç değilse başkalarına üzüntü vermek, acı çektirmek isterler.
Yaşadıkları çoğunlukla inziva hayatı başkalarını sevindirmeye ve başkalarının sevinçlerine katılmaya istek duymadıkları anlamına gelir.
328 syf.
İnsanı Tanıma Sanatı, Adler' in 1920 yılında Viyana Halk Enstitüsü ' nde verdiği bir yıllık konferanslardan oluşuyor. Anılar, Düşler, Düşünceler kitabına yaptığım incelememde, benim de psikolojiye ilgi duyan herkes gibi favorilerim Adler, Jung ve Freud üçlüsü demiştim. Ama diğerlerinin aksine ilk defa Adler' in bir kitabını okuma fırsatı buldum. Tabi savunularını, çalışmalarını, hakkında konuşulanları, yazılanları daha önceleri okudum. Jung; arketip, ekstraversiyon ve introversiyon kavramlarıyla, Freud; libido, bilinçaltı, baskılama, nevroz ve karşı koyma, Adler ise aşağılık ve üstünlük kompleksleri ,toplumsal ve kişilik kuramları üzerine çalışmalar yapmış. Baktığımız zaman farklı alanlarda çalışmış gibi görünselerde aslında hepsi birbirini tamamlayan çalışmalar. Aynı zamanda derinlik psikolojisinin de kurucularıdır bu üçlü. Kitapta Freud’un psikanalizinin büyük kent insanına, Jung’un analitik psikolojisinin henüz doğadan kopmamış taşra sakinleriyle ilkel yaşam düzeyindeki kimselere, lise öğretmenleri için bir psikoloji sayılan Adler psikolojisinin ise orta ve küçük kentlerde oturanlara hitap ettiği söylenmiş. Ya da Freud’un çocukların, Jung’un ömrünün ikinci yarısında bulunan kırk yaş üzerindeki erişkinlerin, Adler’in ise gençlerin psikolojisini açıklığa kavuşturduğu, dolayısıyla bu üç öğretinin birbirini bütünlediği ileri sürülmüş.


Freud nevrozların sebebinin bastırılmış hazlar ve cinsel travmalar olduğunu savunur. Jung' a göre sebep topluma uyum sağlanamaması, toplumdan izole edinilmesi, prestij, gelecek kaygısıdır. Ama Adler ise nevrozların bir fiksiyon (hayal ve kuruntu) olduğunu iddia eder. Adler de, Jung gibi Freud ' in cinsellik hakkındaki savunularına karşı çıkmış ve bu sebepten yollarını ayırmıştır. Adler ve Jung' a göre toplumdan kendimizi soyutlamamızın, yaşadığımız ruhsal buhranların sebebi çocuklukta yaşanan aşağılık yani eksiklik duygusundan kaynaklı. Bu kitapta da bir insanı tam anlamıyla tanımanın mümkün olmadığı ama en azından tanımaya çalışmak için, çocukluk dönemine öncelik verilmesi, bu döneme inilmesi gerektiğini savunuyor. Adler' e göre insanı tanımanın temel yolu, bu tanımın belkemiği çocukluğumuz.


Darwin' in "Güçlülerin yaşayacağı, güçsüzlerin yok olup gideceği " öğretisine tepki olarak geliştirdiği " Organların yetersizliği " gözlemi bayağı ses getirmiştir. Darvin' in aksine Adler, yetersiz olan organların zamanla ve isteyip çabalarlarsa bu yetersizliklere, güçsüzlüklere karşı bir kompensasyon sağlayabilirler. Buna örnek olarak şunları söylüyor: "Kekeme Demosthenes’in büyük bir hitabet gücüne sahip bir kimse, miyop Menzel’in hatırı sayılır bir ressam, aynı şekilde miyop Gustav Freytag’ın alabildiğine titiz betimlemeleriyle ün salmış bir yazar olması doğrusu tuhaf sayılmaz mıydı? Kendisini yansıtan portresinde şaşı bir bakışı yok muydu Dürer’in? El Greco, pek büyük bir olasılıkla astigmat değil miydi? Bir hayli müzisyen vardı ki, işitme duyularında bir yetersizlikten şikâyetçiydi ve günün birinde kulakları duymaz olmuştu hepsinin; örneğin Beethoven, Smetana ve Clara Schumann bunlar arasındaydı. Bruckner’in dış kulağında ise bir deformasyon seçilmekteydi. Adı geçen kişilerde söz konusu organların işlevsel üstünlüklerini sağlayan, adı geçen yetersizlikler değil miydi?" Yani Beethoven sağır olması müthiş bir müzisyen olmasına, miyop Menzel’in iyi bir ressam olmasına bu organlarının yetersizliği mani değildi. Yani bu örnekler bile Darvin' in öğretisini tarumar etmeye yetiyor. Güçsüzlüklerin, yetersizliklerin karşısında yetersiz kalmamanın salt bir çabayla mümkün olduğu savunusunda Adler.

Kitap oldukça zengin, geniş bir içeriğe sahip. Kadın - erkek eşitliğine, eğitime, çocuk psikolojisi ve iyi çocuklar, bireyler yetiştirmeye dair konular içeriyor. Felsefe tarihinde, kadınlar aleyhinde en ağır yorumları yapan, hatta mizojinizme fazlasıyla katkısı olduğunu düşündüğüm Arthur Schopenhauer' in aksine, Adler ' in kadınlar hakkındaki görüşleri çok medenice bana göre. Kadın - erkek eşitliğine değer verdiği kitapta açıkça farkediliyor. Misal; "Kadınların erkeklerden daha az yetenekli olduğu savı bir masaldan, gerçekmiş izlenimi veren bir uydurmacadan başka nitelik taşımaz.(Sayfa:145)" Kadının erkek boyundurluğuna girmesinin bireysel ve toplumsal hayatımız için sorun olacağını, çiftler arasındaki ilişkileri sarsacağını ve kadınların özgüvenini yitirip, toplumdan izole olacağını şu sözleriyle vurguluyor: "Hayatta kadınların nasıl ikinci derecede rol oynamakla yükümlü kılındığını gören bir kızın cesaretini yitirip, kendisini bekleyen işlere pek istenildiği gibi el atamayacağı, yaşamın karşısına çıkaracağı ödevlerden korkup soluğu kaçmakta alacağı doğal, bunun da kendisini işe yaramaz bir duruma sokacağı kuşkusuzdur.(Sayfa:146)", "
Kadınla erkek arasındaki uzlaşma ve dengenin karakteristik özelliği arkadaşlıktır. Kadın ve erkek arasındaki ilişkide karşı tarafı boyunduruk altına almak, tıpkı ulusların yaşamındaki gibi katlanılmaz nitelik taşır. (Sayfa:159)" ya da " Kadının yetersizliğine ilişkin önyargı ve buna bağlı olarak erkeğin kendini beğenmişliği, her iki cinsiyet arasındaki uyumu sürekli bozarak inanılmayacak bir gerilimin doğmasına yol açar; ilgili gerilim, özellikle sevgi ilişkilerine de nüfuz ederek tüm mutluluk olanaklarını aralıksız tehdit altında tutar, hatta çok kez yok eder. Tüm aşk yaşamımızı zehirleyerek kurutup bir yangın yerine çevirir. (Sayfa:159)" gibi birçok örnek verebiliriz.

Adler bir insanı tam manasıyla anlamanın, tanımanın mümkün olmadığını söylüyor. Sadece yaptıklarına bakarak hakkında fikir yürütürüz diyor. Bir insanı anlamak için ; çevresine karşı olan tutumuna, çevresinin ona karşı olan tutumuna, bir olay karşısında verdiği tepkiye, yaşadığı duygulara, çocukluğuna,,, inmemiz ve empati kurmamız gerektiğine vurgu yapıyor. Kısacası "Ormanı anlamak istiyorsanız, yalnızca kıyıda bir ileri bir geri gezinmekle yetinemezsiniz. Ona yaklaşmalı ve içine inmelisiniz, ne kadar tuhaf ve ürkütücü görünürse görünsün." diyor. Tabi bunları yapmak bile birini tanımaya yetmez,sadece onu anlamamızı sağlar. Ki kendimizi bile tamamen tanımanın mümkün olmadığı bir dünyada başkasını tam anlamıyla tanımak imkansız bence.


Adler' e göre hiçbir insan hayatı boyunca yalnız yaşayamaz ve topluma ihtiyaç duyar. Bu yüzden topluma uyum sağlayan, olumlu etkiler bırakan bireyler olmamız gerekli. Ve kitapta iyi bireyler olmamız, iyi bireyler yetiştirmemiz için eğitime ve çocukluk dönemine ekstra çaba göstermemiz gerektiğini söylüyor. Kısacası Adler kusursuz bir toplum nasıl olur onu anlatıyor. Fakat kusursuz bir toplum yaratmanın imkansız olduğunu ve Adler' in bu konuda fazlasıyla hayalperest olduğunu düşünüyorum. Dediğim gibi oldukça zengin içerikli, faydalı bir kitap. Sadece Adler ile ilk defa tanışacak arkadaşlara ilk okuyacakları kitabın bu olmamasını öneririm. Freud ve Jung okumalarına doğru kitaplarla başladığımı düşünüyorum. Ama Adler için aynı şeyi söyleyemem. Ayrıca diğer ikisinin anlatımı daha akıcı, bu kitapta bir tık zorlandım. Zaten Adler' in yazmaktan hoşlanmadığı ve yazarken üslubu önemsemediği bilindiğinden, şaşırtmadı anlatımı. Yazdıklarının doğru olduğunu ama hayata entegre etmenin pek mümkün olmadığını düşünüyorum. Dediğim gibi Adler bu kitapla kusursuz bireyler, kusursuz bir toplum yaratma çabasında ve bu düşüncenin olabiliritesi yok bence. Fakat bakış açımı etkileyen, kendimi sorgulamamı, eksiklerimi farketmemi sağlayan bir kitap oldu kesinlikle...
164 syf.
·4 günde·Beğendi·9/10
Bazı kitaplar vardır, o kadar güzeldir ki rahatsız eder. Bu kitap tam da öyle. Okurken çocukluğunuz aklınıza geliyor ve ailenizden öğretmenlerinize, arkadaşlarınızdan komşularınıza kim varsa şöyle bir düşünüyorsunuz çünkü 3-6 yaşları arasında yaşadıklarınız hayatınızı şekillendiriyor.


Psikoloji deyince artık aklıma yalnızca Freud değil Alfred Adler de gelecek. Yaşanılan olaylar üzerinden o kadar gerçekçi saptamaları var ki bundan böyle insanların eylemlerine bakarak çocukluklarını kafamda analiz edeceğim.


Aşağılık duygusu ve bunu bastırmak için kendini geliştirenler ile onu alt etmek için üstünlük duygusu geliştirip suçlu olan, kişisel çıkarlarını düşünen ve toplum dışında kendine yer bulan kişiler kitabın başlangıç noktası. Yani herkeste aşağılık duygusu vardır ama kimileri bunu kötüye kullanır der Adler.


İlk çocuk olmakla ailenin son çocuğu olmak bile karakterimizi şekillendirebiliyor. İlk çocuk ilgi odağı halindeki yerini kaybettiği için gücün el değiştirmesinden hoşlanmaz ve muhafazakardır, küçük çocuk ise rekabet ile gözlerini açtığı için hem daha isyankar hem de daha rekabetçidir diyerek önemli bir analiz yapar. Ayrıca hastalarının yaşadıkları üzerinden çok iyi örnekler sunmuş yazar.

Rüyalar ve korkularımız, çekingen isek neden böyle olduğumuz, küçükken seçtiğimiz mesleklerin neden çoğunlukla üniformalı meslekler olduğu gibi çok farklı konularda çok güzel analizler yapmış Adler. Kamyon şoförü olmak isteyenin, o şoförü bir trafik polisi durdurduktan sonra artık polis olmak istemesini de hep daha yenilmez imaj çizenin örnek alınmasıyla bağdaştırır. Daha çok analiz var ama okumak isteyenlere merak olması açısından fazlasını yazmayacağım.


Kitabın bir tane olumsuz noktası var o da kısacık olması. Ben bitmesin diye azar azar okudum ve aynı yazarın "İnsanı Tanıma Sanatı" adlı kitabını da temin eder etmez okuyacağım. Yalnız bu kitabı okurken ailenizin evde olmadığı bir günü seçin yoksa yetiştirme tarzından dolayı sinirlenip gerginlik çıkarabilirsiniz. :)

Okumak isteyen kesinlikle pişman olmayacaktır. İlla psikoloji bölümü okumaya gerek yok. Çok sade ve günlük örneklerle anlatılmış. Şimdiden iyi okumalar.
328 syf.
·7 günde·Beğendi·10/10
KENDİNİZİ TANIMAYA CESARETİNİZ VAR MI???

İNSAN BİYOPSİKOSOSYAL BİR VARLIKTIR!!
Bu tıp fakültesinde bize verilen ilk dersti.

Şüphesiz Alfred Adler bunu en iyi anlatan insanlardan birisi. Kurduğu 'Bireysel Psikoloji' ekolü ile hem çağdaşları arasında hem de günümüzde kesinlikle önemi yadsınamayacak bir bilim insanı.

Kitabı okurken, İnsan çocukluk doneminden itibaren ailesi, çevresi, toplumun iç dinamikleri ile nasıl bir etkileşim içinde bulunur, toplumdan uzak kalarak tam anlamıyla hayatın amaç ve anlamlarına ulaşabilir mi? gibi sorularla hayata karşı bir bakış açısı kazanıyoruz.

İnsandaki olumlu veya olumsuz olarak nitelendirdiğimiz bütün özelliklerin, davranışların -gizli kalmış bilinçaltına yerleşmiş oradan da ancak toplum yardımıyla çıkabilen davranışlar- sebeplerini görüyoruz ve anlamaya çalışıyoruz.

Bunu da çok kolay anlıyoruz aslında. Çünkü etrafımızdan örnekler düşünüyoruz Adler ile birlikte. Yakınımızdaki insanlarla olan ilişkilerdeki çözemediğimiz birçok davranışın altta yatan sebeplerini anlamaya çalışıyoruz. Başta kendimizi anlamaya çalışıyoruz aslında. Hatta Adler bize bunu ateş edermiş gibi anlatıyor sağolsun. ( İnsanın gururuna dokunmuyor değil acaba gerçekten böyle miyim sorusu :) )

İnsanın içinde olan bütün kötülükleri, iyilikleri, tartışma sevdasını, kabullenmeme duygusunu, hayat amacımız olan saygınlık,üstünlük çabamızı buna leke sürdürmemek için herşeyi yapabilecek olan impulsif davranışlarımızı çok açık bir şekilde gözler önüne seriyor. Kendimizin farkına varıyoruz ve böylece içgörü kazanıyoruz. Etrafımızın da farkına varıyoruz ve böylece de dışgörü kazanıyoruz.

Şu an için söyleyebileceklerim bu kadar. Daha nasıl anlatırım yazıya dökerim bunun için çok acemiyim ama bu ve böyle kitaplar insanın gururuna dokunsa da okunmalı..

Herkese iyi okumalar,,,
240 syf.
·43 günde·Beğendi·9/10
Kitaba başlamadan önce bir şüphem, tereddütüm vardı: Kitap sıradan okurun anlayabileceği bir anlatım mı sunuyor yoksa psikolojiyle uğraşanlar için yazılmış bir alan kitabı mı? Neyse ki tereddütüm yersiz, şüphem yurtsuzmuş. Yazar bu kitabı herkes için yazmış; yaşamını nitelikli kılmak, gerçekleriyle yüzleşip kabul etmek isteyen herkes için.

Kitabı bir roman okurmuş gibi araya başka bir şey sokmadan, bir nefeste okumadım. Belirsiz aralıklarla, bölüm bölüm okuduğum için bütününe dair hatırladıklarım net değil. Yine de Adler bazı şeyleri o kadar vurgulamış ki dikkat kesilmemek elde değil. Adler'in kitapta neredeyse her bölümde değindiği üç şey var:

1- Her insan bir "yaşam üslubu" oluşturur ve buna uygun yaşar. Ancak biz bir insanın yaşam üslubunu her şeyin sütliman olduğu anlarda değil problem durumlarında, çatışma anlarında tespit ederiz.
2- Her insanda farklı yoğunlukta da olsa bir aşağılık duygusu vardır. Eğer birey bu aşağılık duygusunu toplumsallaşma yoluyla olumlayamazsa o zaman bu aşağılık duygusu bir komplekse dönüşür ve hem birey hem toplum için istenmeyen süreçleri başlatır.
3- Bireylerin yaşam üslupları büyük oranda bebeklik ve ilk çocukluk yıllarında oluşur ve kemikleşir. Bu nedenle sağlıklı bir birey ve dolayısıyla sağlıklı bir toplum için aileler bilinçli olmalı, onların yetişemediği yerde de okul ve öğretmenler harekete geçmelidir.

Adler bu maddeler dışında hatırlanan ilk anıların, bedensel duruş ve şekillerin, düşlerin bireyin yaşam üslubunu tespitinde önemli olduğunu belirtir.

Kitabın son bölümü olan Cinsellik ve Cinsel Sorunlar'da ise Freud'la olan keskin bir uyuşmazlığını yakalayabiliyoruz: Freud kişiliğin büyük oranda cinselliğe ve cinsel dürtülere dayalı oluştuğunu iddia ederken Adler kişiliğin toplumsallaşma, sosyalleşme kaynaklı oluştuğunu, cinselliğin de toplumsallaşmayla paralel şekillendiğini iddia eder.

Bireysel psikolojinin temel ilkelerinin anlatıldığı birinci bölümün sonunda yazar şunu söylemeden de edemiyor: "Günümüzde birçok psikoloji ve psikiyatri ekolleri bulunmaktadır. Bir psikolog bu, bir başkası öbür doğrultuyu izliyor, hiçbiri kendi dışındakilerin görüş ve düşüncelerinde haklı olabileceğini aklından geçirmiyor. Bu bakımdan, okuyucunun okuduklarına bütün kalbiyle inanıp bel bağlamaması yerinde sayılır belki. En iyisi okudukları arasında karşılaştırmalar yapmasıdır."
328 syf.
·22 günde·7/10
Kitabı okumam baya uzun sürdü :(
Bu uzunluğun sebeplerini saymak istemem ama kitabı bitirdiğimdeki o rahatlamaya değerdi. Kitabı okumama vesile olan Ahmet Y' e #21434339 etkinliği icin teşekkür ederim.

Bu kitaptan anladığım "insanı yeterince kimse tanıyamaz" oldu :) Sadece insanların hareketlerinin sebeplerine bakarak anlamlandırabilir. Bu sebepler icin de kişinin önceden yasadıklarına bakmak ve kendisine karşı ebeveyn ve arkadaşlarının tutumlarını bilmek gerekir. Bunları bilmek bile yeterli gelmeyecektir. Çünkü bir insanın başına gelen olaylarda nasıl bir duyguya kapıldığını,ne hissettiğini asla bilemeyiz. Olayın aynen başımıza geldiğini düşünsek bile net bir anlama olmaz bu; çünkü o kişinin karakteristik özellikleri,yaşam şartları açısından aynı koşullarda olmadığımız için en fazla kendi hissettiklerimizle yorumlayabileceğiz.

Bu durumu Nasreddin hocanın fıkrası ile özetlemek isterim:
Nasreddin hoca çatıyı aktarmak için dama çıkar. İşini yaparken ayağı kayıp damdan aşağı düşer. Etrafına insanlar toplanır. Derler ki " Doktor çağıralım" o da ağrılarından inleyerek " Hayır Hayır. Bana doktor değil damdan düşen birini bulun. Beni bir tek o anlar." der.

Kitapta çok ilginç tespitlere şahit oldum. Kendi iç muhasebemi yapmam icin etkiliydi. Dil açısından orta düzeyde ağırdı. Biraz sıkıldım desem yalan olmaz. Yine de okuduğum icin ve bana farklı bir bakış kazandırdığı için beğendim. Özellikle çocukların ruhsal gelişimine yönelik verdiği tespitler çok etkiliydi. Bir ebeveynin bir toplumu inşa eden bir birey yetiştirmede temel taş olduğunu tekrar tekrar hissettirdi. Bir öğretmenin de benzer bir görevde olduğunu tespit açısından en önemli faktör olduğunu hatırlattı bana.

Kitabın sonsözü ile incelememi bitiriyorum:

"SONSÖZ
Bu kitapta, ruhsal organın insanda doğuştan var olup, ruhsal ve bedensel bir fonksiyonu içeren bir özden kaynaklandığını, tamamen toplumsal koşullara bağlı geliştiğini, yani bir yandan organizmanın, diğer yandan toplumun gereksinimlerine yanıt verecek bir doğrultu izlediğini, ruhsal organın böyle bir çerçeve içinde oluştuğunu ve tutacağı yolun böyle bir çerçeve içinde bulunduğunu gördük.

Ruhsal gelişimin daha sonraki evrelerini de inceleyerek algılama, tasarımlama ve anımsama gücünü, duyma ve düşünme yetisini gözden geçirdik, en sonunda karakter özellikleriyle duygu ve heyecanları ele aldık. Söz konusu bütün ruhsal dışavurumların birbiriyle ayrılmaz bir ilişki içinde bulunduğunu, bir yandan toplum yasasına bağlı olduğunu, öte yandan bireyin güçlülük ve üstünlük eğilimiyle kendine özgü bir yola kanalize edilip biçimlendirildiğini saptadık. İnsanın üstünlük amaçlarının toplumsallık duygusuyla birlikte belirli karakter özelliklerinin oluşumuna yol açtığını, dolayısıyla ilgili özelliklerin doğuştan gelmediklerini ve ruhsal gelişimin başından başlayıp insanın az ya da çok bilinçli olarak gözüne kestirdiği amaca kadar adeta belirli bir ilkeye göre sıralandıklarını gördük.

İnsanın anlaşılmasında bizim için değerli köşe taşları oluşturan bu gibi karakter özellikleriyle duygu ve heyecanların bir bölümünü ayrıntılı biçimde ele aldık, bir bölümüne ise şöylece değindik. Son olarak da, güçlülük eğilimine uygunluk içinde hırs ve kendini beğenmişliğin her insanda depolanmış durumda olduğunu, dışavurum biçimlerinden söz konusu eğilimi ve etki mekanizmasını açık seçik görebileceğimizi saptadık. Özellikle açgözlülüğün gelişerek pek büyük boyutlara varmasının bireyin sağlıklı biçimde ilerlemesini köstekleyip toplumsallık duygusunu güçsüzleştirdiğini, hatta tümüyle ortadan kaldırdığını, sürekli müdahalelerde bulunarak toplum yaşamını bozucu etken rolü oynadığını, öte yandan bireyi ve bireysel çabayı başarısızlığa sürüklediğini gösterdik.

Bizce, ruhsal gelişimin bu yasası yadsınamaz nitelik taşımakta ve karanlık duyguların kucağına yuvarlanmak istemeyip, kendi yazgısını kendisi belirlemeye çalışan herkes için alabildiğine önemli bir yol gösterici rolünü oynamaktadır. İşte bu verilerden yola koyularak, insanbilim alanındaki çalışmalarımızı sürdürmekteyiz; öyle bir bilim ki, genellikle pek üzerinde durulmamasına karşın, toplumun bütün kesimleri için bizce son derece önemli ve varlığı zorunlu bir uğraş konusu oluşturmaktadır."
293 syf.
·15 günde·Beğendi·8/10
Alfred Adler, bir dönem Freud'un öğrencisi olmuş ve daha sonra Freud ile kendisinin başkanlığında Psikanaliz Topluluğunu kurmuştur. Kendisi, Freud ve Jung Psikanaliz 'in kurucularıdır.Freud psikoseksüel gelişim kuramı kurmuş ve psikanalizini "Oedipus karmaşası" üzerine şekillendirirken, Adler psikanalazini "Aşağılık Kompleksi" çerçevesinde geliştirmiştir ve "Bireysel Psikoloji" kuramını kurmuştur. Bu düşünsel farklılıklar Freud ile anlaşmazlıklara düşmelerine yol açmış ve ayrılmışlardır.
Kitaba gelecek olursak, kitap Alfred Adler 'in 1920 yılında Viyana Halk Enstitüsü' nde verdiği konferansalardan oluşuyor ve ilk kez Almanca olarak 1927 yılında yayımlanıyor.
İnsan tabiatını tanıtmayı amaçlayan Adler kitabı 2 bölüme ayırıyor:
1.Bölümde İnsan Davranışı başlığı altında ;Ruh, Çocuk ve Toplum, Aşağılık kompleksi, Cinsiyet (toplumsal cinsiyet kavramı üzerinde duruyor) kavramlarını,
2.Bölümde Karakter Bilimi başlığı altında; Genel Düşünceler, Saldırgan ve Saldırgan olmayan tavırlar, Duygular ve Heyecanlar kavramlarını ele alıyor.
Dili :Gayet anlaşılır, hemen hemen hiç bilimsel sözcük bulunmayan her kesimden insanın kavrayabileceği şekilde.
Üslup: Anlatılacak kavram, karakter ve duyguların tanımlamaları, birer örnekleme ile kavrayışın kolaylanması amaçlanıyor.
"Bireysel Psikoloji" kavramını oluşturan Adler kişisel bozuklukları "Aşağılık Kompleksi" ne bağlamaktadır.
"Aşağılık kompleksi güçlü olma ve habis duyguların tetiklemesiyle kendini göstermektedir. Kişi bunları aşabilmek için ya karşıdakini küçük düşürmekte ya da kendisini yüksek gösterme çabası içerisine girmektedir"
Genel Görüşlerim;
Yazar bireysel psikolojinin, kişinin ailesi çevresi ve yaşadıklarından ayrı düşünülmemesi gerektiğini, kişilerin davranışlarının belli bir amaca yönelik olduğunu ve bu amaca ulaşma doğrultusunda davranışın farklı şekillerde ortaya çıkabileceğini açıklıyor.
Ayrı yaşantılar yaşayan iki insanın aynı davranış özelliği gösterebildiği gibi aynı yaşantıları yaşayan kişiler duygularını farklı şekillerde devindirerek farklı davranışlar sergileyebilirler.Bu yüzden genel yargılar verilmesi hatalara yol açmaktadır.
Verilen örnekler ve tanımlamalar ile kendi çevrenizde, çocuklarda ve kendinizde farkında olmadan (bilinç dışı sebepler ile) hangi devinimler olduğunu göreceksiniz.
Okuyacağınız bu kitabın size yararları olacağını, kişileri okumanızda ışık olacağını düşünüyorum.
Keyifli okumalar...
230 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
Alfred Adler'e nihayet giriş yaptım ve bu kitabı, İnsan Doğası ile giriş yaptığım için kendimi şanslı hissediyorum. Zira neden bireysel psikoloji deyince akla Adler gelir diye sorarlarsa garip gelebilir ama bu kitaptan yola çıkarak rahatlıkla cevap verilebilir.

Freud okuyan birçok insan ki ben de aynı kanıdayım. Olağanüstü tespitleri ve gerçekle bağdaşan, ileriye dönük savları var. Hatta bazen okuyunca yok artık dedirtebilecek türden.

Öncelikle kitabın ağır olduğunu söylemeliyim. Yani 230 sayfa gibi gözüküyor ancak küçük ve sıkıştırılmış yazıları büyütürsek 300-350 sayfa rahat çıkabilir. Bir de konu ve gerçekçi söylemleri, gözlemleri, kişilik analizlerinden yola çıkınca bu ağırlık sadece yazılar ile değil, fiziksel olarakta yorabiliyor.

Kitap içerisinde çok fazla dikkat çekici ve hayatın ta kendisi olduğu bilinen başlıca psikolojik ve patolojik bozukluklar mevcuttu.

Benim en sevdiğim ve kitap içerisinde de hayli hayli değinilen 'çocuk-sevgi ve kadınlar' üzerine tespitleri, gözlemlerini aktarması olmuştu. Eh, Freud'un öğrencisi olmak... kendini belli ettiriyor.

Kitap iki bölümden oluşmuştu. Birinci bölüm daha çok kişilik ve ruhani, düşe yönelikti. Bunlar içerisinde okuyarak bilgilendiğim ve aşırı keyif aldığım diyalogların ve gözlemlerin aktarıldığı başlıca konular şunlardı:

Ruh nedir, Ruhun İşlevi, Çocuk ve Toplum, Bebeklik, Dünyaya Nasıl Bakıyoruz, Yaşama Hazırlık, Dikkat ve Dikkat Dağınıklığı, Zeka, Cinsler Arasında Gerilim...


Şimdi burada not aldığım bu başlıklardan birkaçını ki sizler de yorum yazarak belirtebilirsiniz. Şimdi kendim yazmak istiyorum.

Çocuk ve Toplum başlığını alalım. Çocuk aslında doğar doğmaz toplum içine entegre edilmiştir; toplumdan yeni bir üyesi olmuştur. Ancak sorun şu ki; toplum çoğu zaman yeni üyeye sıcak bakmaz ve ötekileştirir hatta tabiri caizse kovar. Bu tıpkı aslan sürüsünde sürüye yeni katılan erkek aslanlarda olduğu gibidir. Belli bir yaş sonrası sürüden kovulurlar. Toplum da öyledir ve doğa kanunları üyeler içinde geçerlidir.

Çocuk ve Toplum, Bebeklik üzerine iki tane belgesel bırakmak istiyorum. Mutlaka izlemelisiniz, özellikle anne ve anne adayları.
https://www.youtube.com/...nTeLcEp&index=47
https://www.youtube.com/...nTeLcEp&index=47

Sıradaki ise Cinsler Arasında Gerilim.

Cins... Hımm. Buna çok basit bir örnek verebilirim. Bir çiftimizi düşünelim. Yoğun ve uğraştıcı geçen bir iş dönüşü sonrası eve gelen erkek birey, eşi ile tartışmakta. Sorun şu ki ev işleri ve komşuları ile uğraşmak zorunda kalan kadın birey de bu yorgunluk ile asabi durumdadır.

Bu sebeptendir ki önce iğneleyici bir soru yöneltilir ve bu soruya cevap vermek istemeyen erkek birey ile söz diyaloğa başlanır, bu gittikçe daha da artar ve argo kelimelere, hakaretlere kadar gider. Sonunda kadının baskın yapısı ile sessizliğe mahkum olan erkek çok daha fazla sinirlenir ve bu anlık bir sinir, refleks veya bilinçdışı ile saldırıya dönüşür. Evet, bu gerginlikle ne elde edebiliriz? Sizce böyle bir durumda erkek birey tek bir tokat ile yetinecek midir? Devamı ya cinnet diye tabir edilen psikolojik baskı patlaması ya da ortamda iki bireyden birinin terk etmesi olacaktır. İşte, bütün gerginlik küçük ve sıradan, anlamsız bir söz diyaloğu, günlük insan cinslerinin size üstelemiş olduğu yorgunluk ile başlamıştır.

''Öfkeli anınıza sabır gösterirseniz, yüzlerce üzüntülü günden kurtulursunuz.''

-Çin Atasözü

Bir diğer başlığım ise Yaşama Hazırlık.

İsterseniz biraz düşünün. Yaşama nasıl ve en önemlisi neden hazırlık duymaya ihtiyaç duyarız?

Cevap basit ve gerçekçi. Anne karnına düştüğümüz o minnacık damla anında hayat bize gülümser ama gözlerimizi açtığımızda ise o gülümseme yok olur ve asla bir daha ortaya çıkmaz. Artık o sıcak gülümsemeden yoksun bir şekilde ağlar, ağlar ve sürekli ağlarız. O kadar ağlarız ki, bir daha doğru dürüst uyuyamayız. Çünkü rüyamız da sürekli suratsız ve somurtkan bir yüz ile karşılaşırız, korkarız. Bu yüzden düşen uçakta mucizevi bir şekilde hayatta kalıp adaya düştüğümüz gibi bir durum oluşur. Kendi ateşimizi, tatlı suyumuzu ve yiyeceğimizi kendimiz bulmalıyız; bunun için hazırlıklar yapmalıyız.
Eee, peki sonra? Sonra yine hayat ortaya çıkar. Breh breh! Hayattan kurtulmaz mümkün değildir, bizi orada da bulur, enerjimizi düşürür, düşündürerek umutsuzlaştırır ve zamanımızı alır. Çoğunlukla da başarılı olur...

Yaşama karşı bir hazırlık, uğraş, çaba... ne kadar saçma değil mi. Öyle, ama yapacak pek bir şey yok. Ya kaldıramaz pes edersin ya da boyun eğersin. Çünkü hiç kimse sana bu dünyaya gelip gelmeyeceğini sormadı, sadece gönderildin...


Kitapta ikinci bölüm de başlıca not aldığım başlıklar ise şöyle:

Kişilik Bilimi, Olduğumuz Noktaya Nasıl Geldik, Kişilik Nasıl Gelişir...

Kişilik Bilimi bana İnsan Davranışlarının ABC'si kitabını hatırlattı. Orada da Davranış Bilimleri üzerine enfes tespitler vardı.

Burada açıklayabileceğim pek bir şey yok, mantıki şeyler. Size soruyorum: Olduğumuz noktaya nasıl geldik? uyum sağlayarak deyip geçin...

Saldırgan Kişilik Özellikler:
Kibir ve Hırs
Kıskançlık
Nefret
Keder
Tiksinti
Kader
Neşe
Sempati
Alçakgönüllülük

Baylar ve Bayanlar! Nefret sevgiden daha üstün bir duygdur. Hekes nefret besleyebilir ama herkes nefret edemez. Nefret öyle bir şeydir, öyle lanet bir şeydir ki, nefret ederken bile sevebilirsin; onu kırarken bile onu düşünebilirsin vs...
Kıskançlık ise hem illet hem de olumlu bir şeydir. Kıskançlık özellikle küçük yaşta daha çok görünen bir duygu çeşididir. Çünkü dışavurum en fazla o yaşta sağlanır, büyüyünce ise arkadan konuşulur ve ötekileştirilir.

Kitapta küçük kızların aileye yeni katılacak olan kardeşlerine çok asabi davrandığını ve ölümle sonuçlanan bir hikaye yazılmış. Kıskançlık konusunda kadınlar daha haşin ve çekilmez olurlar. Ancak bunun nedenlerinden en önemlisi de şu: Hepinizin bildiği gibi erkek çocuk kız çocukan daha üstün tutulur, sanki üstün bir özelliği varmış gibi müjdesi bile kız çocuğunu olmadık bir yere koyabilir. Bu durumda küçük kız aşırı bir kıskançlık ile o nefreti içinde büyütebilir ve aileye yeni katılacak olan kardeşini yabancı bir madde olarak algılar. Çünkü gelecek olan kardeşin ebebeyinlerinin ona duyduğu sevginin kardeşine geçeceğini ve sevgiden mahrum olacağı kanaatine varmıştır. Bu durumda anne ve babaya çok önemli roller düştüğünün Adler söylemekte.

Adler'in İnsan Doğası kitabı bu bakımdanda örnek alınacak bir kitap olabilir. Çünkü Adler, işin bireysel ve kişilik boyutana inmiştir. Adler'a göre anne ve babanın bu hassas döneminde çok dikkatli olması gerektiğini ve ileride o kıskançlık duygusunun kabarmamasını belirtmektedir.

Kitaptan birkaç önemli tespit.
#42319499
#42429401
#42363557
#42363097 (Günah keçisi kadın)
#42314143

Keyifli okumalar.
78 syf.
Kitap Freud, Adler ve Jung tarafından yazılmış edebiyat eserleri ve yazarlarının psikolojik açıdan incelenmesini konu alan üç makaleden oluşuyor.

Bunlardan ilkinde Dostoyevski'nin anlaşılmaz,karşıtlıklarla dolu kişilik yapısı, çocukluk yaşantıları ve babasıyla ilişkisine dair, Freud tarafından yapılmış analiz bulunuyor.
Freud Dostoyevski'nin sara nöbetleri olarak bilinen durumunu babasına karşı duyduğu öfke ve suçluluk ikileminin sonucu ortaya çıkan nevrotik nöbetler şeklinde
değerlendiriyor,roman karakterlerinin davranışları,kişilikleriyle de bağlantı kurarak analizi detaylandırıyor.

İkinci kısımda Alfred Adler'in yine Dostoyevski'nin yıkıcılık-acıma duygusu kuvvetli kişiği, çelişkileri ve bunları bağdaştırma çabalarını körükleyen hissiyatıyla hatalarını
kullanarak gerçeğe ulaşma yolunu çizmesi,sınıra gelme arzusu,roman kahramanlarıyla ve hikaye özellikleriyle ortak karakter özellikleri üzerine tespitleri var.

Son kısımdaki Carl Gustav Jung, incelemesinde , ilk iki kısımdakinden farklı olarak tek bir yazar üzerinden değil sanat eserinin ortaya çıkışını ve yazarının içsel
durumlarını iki ana ayrı grupta değerlendirmiş,sanat eseriyle sanatçısını birbirine karıştırmamayı tercih etmiş.Aralarındaki bağlantıda nedenselliğin göreceli ve yalnızca sezgisel olarak
algılanıp gittikçe karmaşıklaşan doğasından dolayı net olarak vardır denemeyeceğini savunuyor.
310 syf.
·18 günde·9/10
Kitap iki bölümden oluşuyor; İnsan Davranışı ve Karakter Bilimi. Adler insanın doğasını hem kapsamlı hem özet şeklinde anlatmıştır (konunun temeli + örnek / oluşturulan sav + kanıtları ).
Adler'in dilini hep akıcı bulmuşumdur. Okurken sıkılmıyor aksine nasıl olduğunu anlamadığınız şekilde kitabı bitiriyorsunuz :)
Psikolojiye ya da insanın ruhsal özüne merakı olanların okumasını tavsiye ederim.
328 syf.
·1 günde·Puan vermedi
İnsanoğlu,varlığının başlangıcından beri;düşünce insanlarının en büyük araştırma sahası olmuştur.Araştırmacılar yıllar boyu onu keşfetmek adına onlarca bilim kolu kurmuş(psikoloji,sosyoloji...)onlarca bilim insanı yetiştirmesine rağmen insanoğlu halen kapalı bir kutu ve bizim için bir meçhul.Aynı zamanda varlığının,sürekli değişken olması onun hakkında genel-geçer fikir yürütmeyi mümkün kılmıyor.
Alfred Adler'in Viyana'da yaptığı konferansların kitaplaştırılmasıyla oluşan bu eser,bu meçhulu tanımak adına bakış açıları kazandırıyor.
Yazarın en büyük şikayetlerinden biri; hayatımızın tecrit edilmiş oluşunun, "tanımak" konusunda engel teşkil etmesi.
Kitabın ilk bölümünde insanı tanımak adına yapılması gereken ilk işin; hoşgörü ile yaklaşılmak gerektiği, tepeden bakmaya yer verilmemesi gerektiği
Kitabın devam eden bölümlerinde ruh hayatının yapısı,sosyal niteliği;çocuk ve toplum gibi insan hayatında büyük yer edinen olgular anlatılıyor.
Kitabın geri kalan bölümlerinde ise insan özellikleri ve huylarının ,şekillenmesinde ve karakter üzerinde etkisini psikolojik taraflarıyla ele alınıyor.
Satır aralarında insana ait bir çok ipuçuna yer verilmiş.
Gözüme çarpan en önemli nokta, Adler'in olayları açıklamada kişilerin çocukluk ve aile ilişkilerine önem vermesi ;birçok olayı bunla bağlantılı açıklaması;benim için kitabın özeti gibi.
Kitabın isminden dolayı;piyasadaki ucuz işçilik paçavralarına benzediği sanılmasın;tamamen bilimsel ve başlı başına bir başyapıt.
Şimdiden herkese iyi okumalar.

Yazarın biyografisi

Adı:
Alfred Adler
Unvan:
Avusturyalı Psikiyatrist, Yazar
Doğum:
Rudolfsheim-Fünfhaus, Viyana, Avusturya, 7 Şubat 1870
Ölüm:
Aberdeen, Birleşik Krallık, 28 Mayıs 1937
Alfred Adler (d. 7 Şubat 1870 - ö. 28 Mayıs 1937) Bireysel Psikoloji ekolünün kurucusu, Avusturyalı psikiyatrist. Derinlik psikolojisinin üç büyük kurucusundan biridir. (diğerleri: Freud, Jung)

Avusturya Penzing'de doğdu ve Viyana'da büyüdü. Viyana Üniversitesi Tıp Okulunda doktorluk eğitimi aldı ve 1895'te mezun oldu. Pratisyen hekim olarak çalıştığı ilk doktorluk yıllarından başlayarak hastayı çevresiyle ilişkileri içerisinde ele almak gerektiğini vurguladı ve bireyle ilgili sorunlara yönelik insancıl, bütünselci ve organik bir yaklaşım geliştirdi. Bedensel düzensizliklerle ilişkili olarak psikoloji ile ilgilenmeye başladı. 1902'de Sigmund Freud ile tanıştı, öğrencisi oldu ve birlikte Adler'in başkanlığında Viyana Psikanaliz Topluluğu'nu kurdular. Bir süre sonra Freud ile fikir ayrılıkları ortaya çıktı. Adler'in Organların Yetersizliği kitabından sonra tamamen uzlaşılmaz bir hale geldi ve 1911'de, Adler, izleyicileriyle beraber Freud'u açıkca eleştirerek bireysel psikolojiyi geliştirmeye başladı.

Hans Vaihinger'in ruhsal inşa fikirlerinden etkilendi ve erkek egemen toplumda doğal bir sonuç olarak "Erkeksi Başkaldırı" ile organik aşağılık ve telafiteorisini geliştirdi (bkz. Aşağılık kompleksi). Adler, Freud'un teorileri ile karşı görüşe geldi, fikir ayrılığı 1911'deki Weimar Psikanaliz Kongresi'nde aleni oldu. Adler, Freud'un inandığı seks içgüdüsünün baskınlığı ve ego dürtüsünün libidinal(?) olup olmadığı ile çekişiyordu, Freud'un bilinç altına atma üzerine fikirlerini de eleştirmişti. Adler bilinç altına atma teorisinin, erkeksi başkaldırının aşırı telafisi ve aşağılık hislerinden türetilmiş sinirsel bir durum olan ego -savunma eğilimleri- konsepti ile değiştirilmesi gerektiğine inanıyordu, Oedipal Kompleksleri önemsizdi. Adler Viyana Topluluğundan ayrıldı ve1912'de Bireysel Psikoloji Topluluğu adını alan, Özgür Analitik Araştırmalar Topluluğu'nu kurdu.

1912'de ana fikirlerini tanımladığı Über den Nervösen Charakter kitabını yazdı. Kişinin bilinçsiz öz ereğinin temel amaçlarının baskıladığı ayrı aşamaların aşağılık hislerini üstünlüğe (veya bilakis yeterliliğe) dönüştürdüğü ifade ederek insan kişiliğinin erek bilimsel açıklanabileceğini iddia etti. Adler'e göre öz erek arzularına, toplumsal ve etnik gereksinimler karşı koyar, düzeltici etkenler umursanmaz ve kişi aşırı telafi ederse aşağılık kompleksi oluşabilir, kişi benmerkezci, güç düşkünü ve saldırgan veya daha kötüsü olabilirdi. Üstünlük çabası ve anne baba baskısı önemli.

I. Dünya Savaşı ile çalışmaları durdu, bu sırada Avusturya Ordusunda doktorluk görevi yaptı. Savaş sonrası 1930'lara olan etkisi adamakıllı arttı, 1921'den itibaren bir takım çocuk rehberliği kliniklerikurdu ve Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri'nde sık sık okutman, 1927'de Kolombiya Üniversitesi'nde misafir profesör oldu. Tedavi edici yöntemlerinde sosyal ilgiyi cesaretlendirip ve ödüllendirip fakat şımartma ve ihmalden kaçınarak sorunları çocukta önceden tutup, yetişkin ruha yoğunlaşmaktan kaçındı. Yetişkinlerde tedavi, suçlama veya üstünlük taslama tutumlarının tedavi edilen kimse tarafından dışarıda bırakılmasına dayanmaktaydı, kişisel davranışın farkına varılmasının artışı ile karşı koymanın azaldığını ve reddetmenin terse döndüğünü ifade etti. Yaygın tedavi araçları mizah kullanımı, tarihi anları ve mantığa aykırı emirleri içermekteydi. Adler'in popüleritesi görece optivizmi ve fikirlerinin Freud ve Jung'unkilerle karşılaştırıldığında anlaşılabilir olması ile ilişkiliydi. Adler sıklıkla, Kişinin davranış şablonu analizi, toplumla ilişkili, işi ilişkili ve cinsiyeti ile ilişkilidir, savını vurgulamıştı.

1934'te Avusturya Hükümeti, Yahudi olduğu için Adler'in kliniklerinin çoğunu kapattı. Adler 1935'te Long Island Tıp Kolej'ine Profesör olarak Avusturya'dan ayrıldı. 28 Mayıs 1937'de, İskoçya'nın üniversite kenti Aberdeen'de, yolda giderken ansızın yere yığılıp kalmış, hemen sonrasında da kalp sektesine uğrayarak yaşama gözlerini yummuştur.

Kişilik Gelişiminde Anne ve Baba Etkisi

Adler, çocuğun ileriki yıllarında kişilik sorunu yaşamasına neden olacak iki tür anne baba davranışı belirlemiştir. Bunlardan birincisi çocuklarına özen gösteren ve aşırı koruma sağlayan, sonuç olarak çocukta şımarma tehlikesi yaratan anne baba davranışıdır. Adler'e göre böyle bir anne baba tutumu yanlıştır. Bunun yerine çocuklar hata yapsalar bile kendi sorunlarını çözmelerine ve bazı kararları kendilerinin almalarına izin vermek uzun vadede onların iyiliğine olacaktır.

Yazar istatistikleri

  • 356 okur beğendi.
  • 1.551 okur okudu.
  • 151 okur okuyor.
  • 2.182 okur okuyacak.
  • 49 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları