Ali Şeriati

Ali Şeriati

Yazar
8.7/10
3.964 Kişi
·
12.807
Okunma
·
2.413
Beğeni
·
94812
Gösterim
Adı:
Ali Şeriati
Unvan:
İranlı Müslüman sosyolog, aktivist, düşünür ve yazar
Doğum:
Sabzevar, Horasan, İran, 23 Kasım 1933
Ölüm:
İngiltere, 19 Haziran 1977
Ali Şeriati (Farsça: علی شريعتی‎) (d. 1933, Sabzevar - ö. 1977), İranlı Müslüman sosyolog, aktivist, düşünür ve yazar; özellikle din sosyolojisi ve çağdaş İslam düşüncesi üzerine eserler vermiştir. Marksist düşünceden yaptığı alıntılar ve türetmeler ve bunların kendi zamanındaki İran'a ve çevresine adapte edilmesi ve Marksizm kritiği ile birlikte çağdaş İslam düşüncesi ve devrimcilik açısından ortaya koyduğu çeşitli sonuçlar ve yarattığı ilgi sebebiyle, gerek önemli çağdaş İslam düşünürleri arasında gerekse İran'daki devrimci İslam'ın babası ve İran İslam Devrimi'nin baş düşünürü olarak anıldığı olmuştur. Düşünceleri genel olarak "İslam'a dönüş" -"öz"e dönüş- başlığı altında toplanabilir ve bilimsel kaynaklara dayanması, sosyoloji vurgusu yapması ve Batı metodolojisini, çeşitli açılardan eleştirmekle birlikte çeşitli açılardan yapıcı bir şekilde kullanması (ki sosyoloji gibi çeşitli bilimler ve Batı düşüncesinde ortaya çıkan çeşitli fikirlerin, örneğin bazı Marksist fikirlerin, İslam'ın özünde de daha farklı bir şekilde ortaya konduğunu da savunur) sebebiyle moderndir ve gelenekçilikten uzak olduğu gibi gelenekçi görüş ve kesimlere eleştirel yaklaşır nitekim bu sebeple eleştirildiği veya çelişki ile suçlandığı olmuştur. Bu tarzından yola çıkarak kendisi hakkında "sosyolojiyi İslamlaştırmaktan" ziyade "İslam'ın sosyolojik" bir okumasını yaptığı da söylenmiştir.

Hayatı

Çocukluğu

Şeriati 1933 yılında Mazinan, Sabzevar, İran'da doğdu. Babası ilerici milliyetçi bir öğretmen olan Muhammed Taki'dir. Eğitim yıllarında ilk kez İran'ın daha aşağı sınıflarından insanlarla tanıştı, var olan fakat bilmediği yoksulluk ve zorluklarla tanışması bu dönemde oldu. Ayrıca aynı dönemde Batı felsefi ve siyasi düşüncesiyle de tanışmıştır. Modern sosyoloji ve felsefenin bakış açısı ve bunun geleneksel İslami prensipler ile harmanlanması aracılığıyla Müslüman toplum ve toplulukların karşılaştığı sorunları açıklamaya ve çözümler bulmaya çalışmıştır. Şeriati Mevlana ve Muhammed İkbal'den büyük ölçüde etkilenmiştir.

Eğitimi

Lisansını İran'da bitirdikten sonra, Paris Üniversitesi'nde doktorasına başladı. Burada, 1964 yılında Sayfuddin'den "Belh'in Faziletleri Tarihi" isimli bir el yazmasının notlandırılmış bir Farsça çevirisini yaparak Edebiyat dalında doktor olmuştur. Daha sonra İran'a dönmüş, fakat hemen şah yönetimi tarafından tutuklanıp hapsedilmiştir. Yönetim onuFransa'dayken devleti yıkıcı siyasi aktivitelerde bulunmakla suçlamıştır. Daha sonra 1965'te serbest bırakılmış ve Meşhed Üniversitesi'nde eğitim vermeye başlamıştır.

Ölümü ve etkileri

Dersleri kısa sürede farklı toplumun farklı kesimlerinden öğrenciler tarafından beğenilmiş ve popülerleşmiştir. Bunun sonucu yönetim Üniversite'yi zorlayarak onun eğitim vermesini engellemiştir. Bunun üzerine Şeriati Tahran'a giderek Hüseyniye-i İrşad Enstitüsü'nde ders vermeye başlamıştır. Yine büyük bir popüleriteye ulaşan dersleri, yine toplumun her kesiminden öğrencileri etkilemiştir. Şeriati'nin görüşlerine ilginin arttığı orta ve yüksek sınıflardan öğrencilerin olması dikkat çekiciydi. Bu ilgi de şah yönetiminin Şeriati ile bazı öğrencilerinin tutkulanması emrini vermesine neden oldu. Gerek yurt içinden gerekse yurt dışından gelen tepkiler üzerine yönetim onu serbest bıraksa da çeşitli şartlarla tahliye edilmişti: kesinlikle herhangi bir eğitim aktivitesinde yer almayacak, hiçbir şey yayımlamayacak ve özel veya genel hiçbir toplantı yapmayacaktı. Ayrıca devletin güvenlik örgütlerinden SAVAK onun yakın çevresini yakın gözetim ve denetim altında tutacaktı. Şeriati bu şartlara karşı çıkarak ülkesini İngiltere'ye gitmek üzere terk etmeye karar verdi. Üç hafta sonra, 19 Haziran 1977'de SAVAK tarafından öldürüldü.



Tahran'ın büyük hastanelerinden birine Şeriati'nin ismi verilmiştir.

Devrim öncesi İran'ın en önemli ve etkili felsefi liderlerinden sayılan Şeriati'nin görüşleri bugün hâlâ İran toplumunda popüler ve etkindir. Özellikle bugünki İslami Cumhuriyet rejiminin biçimi, ruhban sınıfının konumu ve eşitlik anlayışına karşı çıkan kesimler tarafından beğenilmektedir.

Şeriati'nin düşünsel çalışmaları sadece devrim öncesi ve sonrası İran'ı değil, dünya çapında İslamcı topluluk ve düşünceler başta olmak üzere birçok kişi ve grubu etkilemiştir. Çeşitli dini kavramlara yaklaşımı, ruhban sınıfının eleştirisi ve İslamcılık hareketinin içinde kabul edilen çeşitli çıkarımlarıyla ilgi çekmiştir.

Şeriati, ayrıca Martinikli Marksist düşünür ve şair Frantz Fanon'un "Yeryüzünün Lanetlileri" isimli eserini, Jacques Derrida'dan "Şiir Nedir" ve Fransız oryantalist ve aynı zamanda katolik papaz olan Louis Massignon'dan "Selman-ı Pak" adlı eserleri Farsçaya çevirmiştir.

Birçok eseri bulunan Ali Şeriati'nin eserlerinin neredeyse tümü Türkçeye çevrilmiştir.

wikipedia
Ey Muaviye, eğer bu sarayı kendi paranla yapıyorsan, israftır ve eğer halkın parasıyla yapıyorsan ihanettir!

Ebuzer
Ali Şeriati
Sayfa 30 - Fecr Yayınevi
İslam dudaklarda mırıltı, tesbih tanelerinde gürültü, naralar savrulan mevlit, ünvanlar dağıtılan toplantı, üst baş soyulup atılan ayin olunca kimsenin kılına dokunmaz. Çünkü bütün bu saydıklarımız kitleyi oyalamak için sömürücü kudurganların yarattıkları afyondur.
Ali Şeriati
Sayfa 15 - Dünya Yayıncılık
327 syf.
·11 günde·Beğendi·8/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda "Bismillah" kelimesinin ne anlama geldiğini yorumladım: https://youtu.be/ibiReooXi6M

Merhaba, ben her gün yanınızda taşıdığınız ve her şeyi benle aldığınız bir kağıt parçasıyım. Bensiz mutlu olamazsınız. İnsanların kalplerini sevgiyle değil aslında benle satın alırsınız. Yakında hava güncellemem gelince hava da ben olmadan solunamayacak. Patronlar ve çoğu kişi aslında Allah'tan çok beni sever. Ben para tanrısıyım.

Merhaba, ben her gün televizyonunuzda gördüğünüz ve her muhabbette beni konuşmadan edemediğiniz bir gücüm. Bensiz muhabbetlerinizin bir dayanağı olmaz. Her başarısızlığınıza kader demeyi benim sayemde öğrendiniz. Sizi hayvan çiftliğinin içerisine atanın ta kendisiyim. Ben iktidar tanrısıyım.

Merhaba, ben her gün aslında içinizde hissettiğiniz ve kimle konuşursanız konuşun fark etmeseniz bile cümlelerinizi kaplayan duyguyum. Bensiz muhabbetlerinizin bir önemi olmaz. Beni kullanmadığınız sürece cümleleriniz bu alemde hiçbir anlam ifade etmez. Ben kibir tanrısıyım.

Merhaba, ben her gün ağzınızdan çıkan sözün geri dönmediği şu hayatta en önemli kozunuzum. Tüm tartışmaları aslında benimle kazanırsınız. Kitap okuyan insan bana sahip olamazmış derler, e zaten ben de kitap okumayan insanların beyinlerine yerleşirim kolayca. Ben öfke tanrısıyım.

Merhaba, bizler de Zeus, Hades, Gaya, Kratos, Hera, Poseidon, Ares ve diğer tanrılarız. Yukarıda adı geçen tanrılar yüzünden artık biz bu dünyada işsiziz ve sadece kitapları süslemekle meşgulüz.

Sayısızca çok tanrılı bir hayatta tek tanrıya inanabilmek ne kadar da zordu. Ali Şeriati ise uzattı yardım elini bana. Zehraca adında, kendisine, tavsiyelerine ve okumalarına çok değer verdiğim bir okur önerdi bu kitabı bana. Ne kadar tek tanrıdan uzaklaşıp dünyevi zevklere, şirke ve içteki hayati, kalıcı amacı arama duygumuzdan uzaklaşmaya yöneliyorsak bir bakıma kendimizden de uzaklaşıyorduk. Ali Şeriati, Dine Karşı Din derken aslında her zaman süregelen ve zamandan bağımsız olan kalıcı dine karşı çıkmış her türlü şirki, oluşumu ve saldırıyı da bir din olarak değerlendiriyordu. Çünkü dinin para, iktidar, öfke ve bugüne kadar gelmiş geçmiş bütün diğer düşmanları Allah'ın karşısında gün geçtikçe sayılarını artırıyorlardı.

Annemiz ve babamız çoğu kişi için bizim bugünlere gelmemizi sağlayan hayatımızın en değerli kişileriydi. Ama onları da eleştirme hakkımız tabii ki de vardı. Kitap okumamalarıyla, bir yaratıcının var olduğu söylenip de inandıkları tek kitap olan Kur'an'ı gün içerisinde 5 dk bile olsun okumamalarıyla, altta paylaştığım alıntıdaki gibi Allah'la konuştukları kelimeleri bugüne kadar hiç sorgulamayıp dualarını okumaya devam etmeleriyle, geçinip gitmek minvali üzerine hayatlarını tamamlamak için aldıkları kararlarıyla seviyoruz onları. İşte Şeriati de tam da bu sevgimizden dolayı onları önemsediğimiz için onların dediği şeyleri yine kendilerinin anlamasını istiyor, çocuklarının da böyle bilinçli, taklit değil tahkik inanç doğrultusunda bir aile eğitiminden geçmelerini istiyor, namazda yaptıkları hareketlerin anlamlarının kendileri tarafından bilinmesini istiyor ve bu çağda yaşça olan farkın hiçbir öneminin kalmayıp bu farklılığın beyinsel ve ruhsal olgunluğa bağlı olduğunu anlatıyor.

Kitaptan en sevdiğim alıntı ise :
"Anne, baba! Senin namazın sürekli tekrarlanan bir tür sportif hareketlere benziyor. Hiçbir ahlaki etkisi, ameli düzeltme ve sağlıklı bir neticesi olmayan bir şey! Sabah, öğlen, akşam hep aynı şeyi yapıyorsun, ancak ne yaptığın hareketlerin ve okuduğun şeylerin anlamını biliyorsun ne de namazın esas felsefesinden, hikmet ve hedefinden haberin var.
...Sen diyorsun ki namaz kılmak Allah'la konuşmaktır. Düşün şimdi, bir kimse muhatabıyla konuşuyor ancak kendisi ne konuştuğunu anlamıyor. Bu nasıl bir şey?"
77 syf.
·Puan vermedi
“Sen de İbrahim gibi kendi İsmail'ini getirmelisin Mina'ya. Senin İsmail'in kim? Ancak sen bilebilirsin, başkası değil. Belki eşin, işin, yeteneğin, gücün, cinsiyetin, statün vs. Ne olduğunu bilmiyorum, ama İbrahim'in İsmail'i sevdiği kadar sevdiğin bir şey olmalı.”

(Ali Şeriati)

Yukarıdaki satırların yazarı Ali Şeriati ile üniversite yıllarında tanışmıştım. Bir arkadaşım, aslında şimdi düşününce pek de sevememiş olduğum bir arkadaşım, bana İnsanın Dört Zindanı kitabını önermişti ve hatta okumam için ödünç vermişti.

İnsanın dört zindanı neydi sizce? Bir insanı sınırlayan, insanlığından, yeteneğinden, gelişiminden, yaratıcılığından alıkoyan neydi, ne olabilirdi?

Ali Şeriati bu dört zindanı şöyle açıklıyor: 1- doğa/tabiat zindanı 2- tarih zindanı 3- toplum zindanı 4- benlik/kendim zindanı

İnsan bu dört zindanda aynı Platon’nun mağarasındaki gibi elleri ayakları zincirli beklemektedir. Ne zaman ki bu zindanlardan sırasıyla mücadele ede ede kurtulur, o zaman hidayete erer.

Tabiat zindanından insan alet yaparak, bilimsel buluşlar yaparak kurtulur. Tarih zindanından hakiki tarihi bularak ve tarihin yükünü bir yana bırakarak kurtulur. Toplum zindanından “aman el ne der” putunu yenerek kurtulur. En son put, en zorlu zindan ise beklenildiği gibi benlik/kendim zindanı olur.

Beni en çok düşündüren zindan ise bu benlik/kendim zindanı oldu.

Bir insan benliğinin yükünden, kendinden kurtulmak için ne yapmalıdır ki? Bunu hiç bilemedim. Belki kendimden kaçmayı tercih ettiğim için belki de gücüm elvermediği için.

Oysa çok da okudum konu hakkında.

Schopenhauer insanın bir iradesi olduğunu, bu yaşam iradesini ezmeden insanın mutlu olamayacağını söylüyor. Ona göre insan hayvani özelliklerini bırakıp felsefi konulara ilgi duyduğunda kendini yenebilir, kendi dışına çıkıp kendine kuşbakışı açıdan baktığında yeniden özgür bir insan olabilir.

Krishnamurti, hakeza Schopenhauer’in görüşlerine paralel bir fikir öne sürüp, kendimizi gözlemleyen bir gözlemci olduğumuzu, kendimizi başkalarıyla kıyaslayan bu gözlemci yok olduğunda benliğimizi yenebileceğimizi söylüyor.

Bugün okuduğum bir hikayede ise bir şeyh, kendine çare aramaya gelen bir kişiye, kitapların varmış, diyor, en çok onlara değer verirmişsin, onları suya at, geri gel…

Bugün bu hikayeyle biraz daha kendimi/benliğimi yenmeye yaklaştım sanırım.

Kendini yenmek için neyin varsa bir akarsuya atacaksın, kendini yenmek için neye değer veriyorsan kucaklayıp bir yangına savuracaksın.

Bir filmde demiyor muydu? “Ancak her şeyini kaybetmişsen özgür olabilirsin.” diye.

Ben bugün itibariyle nelerin bana ayak bağı olduğunu, nelerin beni zorlu zindanıma bağladığını biraz daha buldum.

Bunların ne olduğu biraz da bana kalsın.

Herkesin kendi İsmail’ini bulması ve yenmesi dileğiyle…
165 syf.
Ali şeriati kimdir?
Necidir?
Dini nedir?
Mezhebi nedir?
Kimlerdendir diyenler...

Ayrıca...

Tehlikeli biri, sapık, okuma, dinden çıkarsın,
muhabbetlerini duya duya okudum...

Eğer Ali şeriati'yi okuyup dinden çıkacak bir imana sahipseniz zaten siz hiç okumayın; ne onu ne başkalarını ...

Ali Şeriati' yi bir alim bir din adamı olarak okuyanlar bir şey kazanır mı kaybeder mi ayrı mesele, Ama bir sosyolog bir felsefeci olarak okuyanlara muhteşem bir sorgulama yeteneği kazandırıyor.

Bu kitapta;
Din üzerinden geçinen, halkını din üzerinden sömüren , Hiçbir şey yapmadan kısa yoldan cennete gitmeyi arzulayan, Dindaşlarını aza kanaat getirtip kendileri lüks içinde yaşayan din sahtekarlarını ele alıyor.

Allah'ın indirdiği dini, atalarının ve babalarının dini olarak yaşayan, Yola çıkmadan yürümeden, ter'siz çabasız hiçbir şey yapmadan, ağlayarak sızlayarak sadece dua kitaplarından dua okuyarak kurtuluşa ereceğini düşünen din bedavacılarını ele alıyor.

Spoiler içermez, İyi okumalar...
96 syf.
·Puan vermedi
İçinde birçok islam ve din ile alakalı terimlerin açıklamasını bulabilirsiniz dostlarım.Yaşadığımız dini kavrayabilme adına bizlere elbet birşeyler katacaktır.Ki yazarımız bizlere "gerçek islamın" ne olduğunu kendince açıklamaya , bizlerle paylaşmayı amaçlamıştır kendi kanatimce."Dine karşı din" adı ilk başta önyargılı gözlemimin aksine sayfaları çevirdikçe yazarın bize dinin bugüne kadar dinle olan gerçek savaşını putları yıkarcasına aktarmış.Kitap dinin asla dinsizlikle mücadele etmediğini , asıl mücadelesini anlaşılır ve örtünün altına gizlenenlerle bizlere açıklamış.Günümüzde din'i geçim ve mevki kaynağı olarak gören zihniyetleri anlamak adına da size yol gösterecektir.Özet olarak yazar bizlere ; islam günümüzde yaşadığımız olan değil ,asıl islamı yaşayan kişi : hakkını arayan , boyun eğmeyen ve ağzından çıkanların yüreğindekiler ile aynı olanlardır'ı yüreğinize işlemiş bana göre.Şimdi yorumlarımla bir çiçek gibi bırakıyorum bu eseri sizlere , eminim çoğunuzun koklanacak sıralamasında zirveye yerleşecektir.Okumanızı tavsiyenin ötesinde okuyun diyorum yoldaşlarım.
164 syf.
·Puan vermedi
Beni en çok etkileyen dini yazar ve sosyolog Ali Şeriati'yi okumayı düşüneniz var ise ilk bu kitap ile başlamalı. En az 5 defa okuduğum bu kitap her sayfasında önemli tespitleri ile sizi şaşırtacak. Eleştirileri size kendinizi sorgulatacaktır.

Kur'an'ın ilk mesajı oku'dur, işit değil..! Diyen üstad, sizi Kur'an'ı tekrar okumaya teşvik ediyor. Kur'an'ı vird kitabına dönüştürdüler, abdestsiz dokunma, arapça oku diyenlerin, insanların Kur'an'dan uzak durmalarına neden olduğunu dile getirirken, Kur'an'ın bir kitap gibi okunması, Kur'an'ı nasıl anlamak gerektiği hakkında size çok güzel bir rehber olacaktır.
Hem doğu hem batı kültürlerini tanıyan sosyolog, Fransız devriminden etkilendiği gibi, Kur'an'ın devrim niteliğinde bir kitap olduğunu, Kur'an ahlakının esareti kabul etmediğini çeşitli ayetler ile devrimci ahlakın özü olduğunu söylemektedir

Aydın kesime, alim diye bilinen kişilere daha çok eleştiri yapan Ali, toplumun kabuğuna çekilmesinin geride kalmışlığını da toplumun önde gelenlerinin yaptıklarına veya yapmadıklarına bağlar.

Kur'an'dan uzaklaşan Afrika'nın, Kur'an'a dönerek nasıl devrimci ruhu tekrar kazandığını ve bunun sonucunda İngilizlerin sömürüsünden nasıl kurtulduğunu da anlatan yazar. Kur'an'ın asıl mesajının ne olduğunu çok güzel bir dille anlatır.

A.Şeriati'nin imajını gösteren, ateist yazar Jean Paul Sartre'nin şu sözü her şeyi açıklar herhalde. "Bir tanrıya inansaydım bu kesinlikle Ali Şeriati'nin tanrısı olurdu."

En çok etkilendiğim kitaplar arasında ilk 5'te yer alan bu kitabı okuyunca eminim Ali Şeriati'ye siz de aşık olacaksınız.
Ruhu şad olsun...
271 syf.
·10/10
Merhaba kardeşler;

Ali Şeriati’ye ait ‘’Aşina Yüzlerle/ Ailesine ve Dostlarına Mektuplar’’ isimli eser ile karşınızdayım…

‘’SİZİ RAHATSIZ ETMEYE GELDİM!’’

Şeriati’nin bu sözü ile kitaba giriş yapıyorsunuz ve;

‘’Hiçbir diktatörün elinde tutsak olmak istemiyorsan sadece bir şey yap:
Oku, oku, oku!!’’

Sonsözü ile kitabın kapağını kapatıyorsunuz…

1977 yılında, Londra’da SAVAK görevlilerinin her yıl binlerce defa yaptıkları ‘’görev’’lerinden birini daha yerine getirişlerinden ve ülkesinden uzaklarda, sürgünde yaşayan bir düşünürü ‘’yok ettiklerini’’ sandıkları günden bugüne uzun bir zaman geçmedi. Fakat tüm zalimler gibi onların ve efendilerinin de ‘’düşünürleri’’ yok etmekle çok şeyin de değişeceğine, düşüncelerinin ortadan kalkacağına olan inançları tamdı. Ama görüyoruz ki tarih zalimleri haklı çıkarmamıştır ve O’nun şehit edilişinin üzerinden iki yıl bile geçmeden savunduğu düşüncelerin bayraklaştığı bir büyük kıyamdan sonra, halkı ve hayatını vererek yetiştirmeye çalıştığı gençliğin; Şeriati’nin eserlerini, konferanslarını, mektuplarını ve hatta hayatını kaleme alıp insanlığa sunduğunu görüyoruz. Elinizdeki bu eser de bunlardan yalnızca biri…

Peki Şeriati neden şehid edildi?

Bu soruya yine kendisinin diliyle, ‘’Kevir’’ isimli eserinden bir pasajla cevap verelim:
‘’Bilgisizliğin hâkim olduğu bir çağda ‘’bilmek’’ suç sayılıyordu. Ezilmiş ve hor görülmüş bir toplumda, soylu bir ruha, yiğit bir yüreğe sahip olmak veya Buda’nın dediği gibi, ’’Göller ülkesinde bir ada olmak’’ bağışlanacak suçlardan biri değildi…’’
‘’Allah’ın inayetiyle, öyle bir yola koyuldum ki, ömrümün bir anını bile kişisel mutluluğum için harcayamam. Mademki Allah’ın yardımı benim zayıflıklarımı telafi ediyor ve mademki bu ömür bir gün nasıl olsa bitecektir, öyleyse ömrümü bu uğurda harcamamdan daha büyük mutluluk ne olabilir?’’


Hani söylenegelen bir söz vardır ‘’Eğer sen doğru söylersen, Allah da seni doğrular.’’ Şeriati, sözünün doğruluğunu şehitliği ile ispatlamıştır. Allah rahmeti ile muamele eylesin…

Peki Şeriati nasıl yetiştirildi? (Soruya, cevabı yine kendi kalemi cevap veriyor:)

‘’Maneviyatımı ilk biçimlendiren babamdır. Bana düşünme ve insan olma sanatını ilk öğreten odur. Annem beni sütten keser kesmez, babam bana hürriyet, asalet, saffet, sebat, iffet ve iman duygularını vermeye başladı. Beni dostlarıyla yani kitaplarıyla o tanıştırdı. Kitaplar, okula başladığım ilk günlerden itibaren en sadık arkadaşlarım oldu. Onun bütün hayatı ve ailesi demek olan kütüphanesinde büyüdüm. Büyüdükten sonra ancak yoğun çaba ile öğrenebileceğim şeyleri o bana çocukluğumda kolayca, kendiliğinden armağan etti. Babamın kütüphanesi şimdi benim için paha biçilmez hatıralarla dolu bir dünyadır. Bütün kitaplarını -hatta ciltlerini bile- hatırlayabiliyorum…’’

Şeriati ilahi reçete olan ‘’okumak’’ eylemi ile çok küçük yaşlarda tanışmış ve bu eylemi tüm zalimlerin zulmüne İbrahimî bir darbe olarak görmüş ve şöyle demiştir:

‘’Okuyun;
Çünkü mürekkebin akmadığı yerde kan akıyor!’’

Dr Şeriati’nin elinizde bulunan bu eserine baktığımızda yazarın ailesine ve dostlarına farklı zamanlarda yazdığı mektupların olduğunu göreceksiniz. Ailesine yazdığı mektuplarda bile çağın sosyal meselelerine değinmiş, yalnızlığını, inancını, eylemlerini, umudunu ve isyanını dile getirmiştir.

Yalnızlığının ve inancının şaha kalktığı şu satırlarla yazıma son vermek istiyorum:

‘’Ama ben yenilmeyeceğim !

Yalnızların en yalnızı olsam da Allah var
O her yokluğun yerini tutar

Lanetlemeler ve övgüler boştur.
Yaratılmışların hepsi kudurmuş kurt olsa,
Üzerime gökten korku ve kin yağsa da
Sen benim ölümsüz, zarar görmeyen Mevlamsın

Ey ebedi sığınak !!!
Sığınılacak hiçbir yer kalmasa da sığınak olarak Sen yetersin.’’
288 syf.
·Beğendi·7/10
Kadınlar insandır; biz insanoğluyuz." demiş Neşet ertaş usta. ilginçtir üstad carl gustav jung da anneyi, ruh imgesinin ilk taşıyıcısı olarak görmüş, hatta bu imgenin, erkeğin duygularını olumlu ya da olumsuz anlamda yansıtan kadınlar tarafından taşındığını iddia etmiştir.insanlık var olduğundan beri üzerine pek çok rol biçilen, kurallarla çevrelenmiş bir hayata ve kendisine ait olmayan tercihlere razı edilen, her şeyin hep en doğrusunu yapmakla yükümlenen kimsedir Kadın

hakkında hz. muhammed'in "kadınlara ancak asalet ve şeref sahibi kimse değer verir. onları ancak kötü ve aşağılık kimseler hor görür." dediği hayattir.

sürekli üremekle, anne olmakla bağdaştırılan ve bunları artık genlerine işlenmiş bir gerçek gibi kabul etmesi beklenen cinsiyet olmakla da meşhur malesef tabiki annelik kutsal önemli ama
hamile kalamamayı "vücudunun kendisine ettiği bir ihanet" gibi bir tanımla karşılaşması da en büyük yanlışlardan.
Acikcasi Bir-çok arkadaşımın temel hedefi ve çok büyük marifetmiş+ onu superwomen çevireceği (evlilikle) çocukla ilgili konuşma ve paylaşımları beni üzüyor. çünkü evlilik kadına + özellikler sadece getirmiyor ya da onu daha çok kadinlastirmiyor eşiyle beraber oldu diye evrilmiyor farklı bir canlıya .hani bir klise vardır ya Ben evliliğe karşı değilim.. Birbirini sevmeyen karı kocalara karşıyım,mutsuz çocuklara sevgisiz yuvalara karşıyım.Ben buna aslında karşıyım ama hemcinslerim de evliliği kutsallik arzedip tek vasfi buymuş gibi yansıtmaları beni kırıyor bu da tamamen bence ait olduğumuzun toplumun tabuları..

Gecen sene oda arkadaşımla konuşurken bana şunu demisti gayet normal sekilde

"Ben evlendiğim zaman işi gücü bırakıp eşime hizmet edicem ve sadece çarşaf giyecem ve eşim eğer mutsuz olursa 2.bir eşi almasına izin verebilirim çocuk yapmak istiyorum hemen demişti.

Açıkçası bunu duyunca üzerime kaynar sular döküldü..Tabiki kendi tercihi kıyafet,eğitimi vs karışamam ki bence sırf başkası için de bunu yaparsa baskı altında olduğunu hissederek mutsuz olur eşine de bu yansır din de bunu demiyor zaten kendi isteğiyle soyledigini de düşünmuyorum kendi kültür ve toplumu içindeki kabuledilebilirligi bununla ölçülüyor. çünkü ne kadar çok bir erkeğin tahakkümü altina girip dediğini yaparsan o kadar iyisin şanslısın çünkü anlayışı var.Erkegini ne kadar mutlu edip çarşaflara bürünüp perde arkasına saklanırsan o kadar değerlisin!!!Ne kadar çocugun olursa o kadar heryere elin ulaşır eşinle mutlu olursun anlayışı var (Burda başı yanan çocuk oluyor zaten mutluluk için kullanılıp yapıldığı için çiftler hazır olmadığı içinde anlık zevklerinin kurbanları oluyorlar maddi manevi sıkıntılar başlıyor )
Evlilik baskisi var erkeklere ve kadınlara karşı..30dan sonra evlenmemis kadına (evde kalmış) anlayışı acıma,küçümseme hali var

Nasıl bir toplumda yaşıyorsak bu erkeklere bilinçsiz bir şekilde empoze ediliyor aslında doğduktan itibaren bence hemcinslerim adına utanıyorum. kadını kısıtlamaya çalışan sadece anne olabilir kafası taşıyan...geçmişte bu zehirli kafayla benzer fikirlere sahip olduğum için utanıyorum, örnekler vereyim: "kızla erkek arkadaş olamaz"- "onlarda açık saçık giyinmesin." vb. şeyleri cidden yazarken dahi utanıyorum. yani bunları söylediğimde sanırım 15/16 yaşlarında falandım..Bugun daha farklı bu zihniyeti aştım bugün Raskolnikov baltasını indirmekle mücadele ediyorum.

Kitaptan bir alıntıyla taclandiriyim bu mefhumu;

"kadın, din adına, gelenek adına ve fatıma'ya benzemek adına perdenin arkasına itilerek hayattan soyutlanmıştır. bu bahanelerin hepsine de kılıf uydurulmuştur. iffet adına, namus adına ve ''kadın, çocuklarının eğitiminden sorumludur.'' bahanelerine sığınılarak yapılmıştır bütün bunlar. anlamakta güçlük çekiyorum doğrusu. geri kalmış, yeteneksiz, bir tahtası eksik olan; okuma, eğitim, öğretim, tefekkür, kültür, medeniyet ve toplumsal terbiyeden yoksun olan bir kişi; nasıl olur da yarının nesillerini eğitmeye layık olabilir?.."

Güzel bir yazı okumuştum söyle diyordu ;

kadınsan ya anasındır , ya da avrat ortası yok.
göğüslerin ya süt vermek içindir ya da bakmak için ortası yok.
kalçaların ya doğurmak içindir, ya da şaplak atmak ortası yok.
evlenmeden sevgilin olursa o biçimsindir ,evlenmezsen evde kalmışsındır . ortası yok .
iş hayatında işçi de müdür de olsan hayatım, şekerim, güzel kiz diye çağrılırsın.ortası yok.
çocuğun varsa çalışma performansın düşük ,çocuğun yoksa eksiksindir .ortası yok
sinirlendiysen , bağırdıysan ,tepkini verdiysen ya şirret , ya ahlaksız, ya muayyen günündesindir.etrafta bağırıp çağıran erkeklerin yanında susup oturman gerekir.
ortası yok.
kadınsan ya sahiplenilmeye muhtaç , ya da sahiplenilmek için bekleyensindir. ola ki sahiplenilmemişsen de her türlü tekmeyi yemeye müsaitsindir. ortası yok

Kesinlikle her iste bir ölcusuzluk var bu yazıda bahsedildiği gibi.. ayrıca erkeklerin duygusal/cinsel acligini klavye ya da normal de üzerinde gidermeye çalıştığı mücevher Türkiye de malesef. ya da erkeğin ev kölesi olma zorunluluğu azinliga nazaran daha çok gündemde.Ev hanımlılığı güzel ve değerli benim anlatmak istediğim o değil. Oysa ki dostoyevski ne kadar da haklı kadın, her ihtiyacını karşılayacak tek bir erkeği ister. erkek ise, tek ihtiyacını karşılayacak her kadını..

Bu ülkede hep kalıplar içine konmaya çalışilmasi kadın şunu yapmasın, bunu söylemesin, öyle giyinmesin, böyle inanmasın, gülmesin, ağlamasın, oturmasın, kalkmasın, yapmasın, etmesin yaygaralari hakim oysa kadın bir kalıp değil fikirdir.. hep kafaların içindeki kalıplara sokulmaya çalışılıyor ve her seferinde bunları da yıkarak ve güçlenerek varlığını sürdürüyor bence bugün.
Dünyanın her yerinde zordur kadın olmak . bizde biraz daha zordur kesinlikle. hepsi bu. o yüzden "biz kadınız. güçlüyüz. her şeyle mücadele edebiliriz"naralari çok fazla atmak da beni aslında ×2 üzüyor.mesele Türkiye meselesi de değil, asıl mesele eğitim seviyesi düşük, geri kalmış bir ülkede insan olmanın zorluğu, dahil olarak geri zihniyetin ürünü olan erkek egemenliği olgusu, bu ülkede insandan öte kadın olmayı 100 kat daha zor hale getiriyor ben bundan yakınıyorum.

Islam adına yapılan baskı ve yasaklarla sonra şiddette unutulmamalı..Halbuki din asıl buna karşıdır bunun arkasına sığınıp istediklerini dikte eden insanlar dini de kullanıp vicdan ahlak sömürüyor.
Kitaptan bir alıntıyla anlatayım;

Radyo haramdır? Satın almayın.
Film? İzlemeyin.
Televizyon? Seyretmeyin.
Mikrofon? Kullanmayın.
Üniversite gitmeyin.
Modern bilimler? Okumayın.
Oy? Vermeyin.
Resmi iş? Yapmayın.
Kadın? Hişt! Adını anmayın!
Dünyayı saran sanayi devrimine, değişen dünya sistemine, Eskimolara buzdolabı satan bu kurnaz sermayeye karşı durarak onu engellemeye çalıştılar. Tamamen ''eski düzeni'' savundular. Batı hamlelerini geri püskürtmek için tek sermaye ve silahları ise yalnızca iki kelime idi:
Birincisi ''Haram.''
Ikincisi ''Hayır !''

Toplum da bir yanlış olduğu zaman yine suç olduğu kabul edilse bile erkek yapar gibi bir realite var ve hatta bizim gibi toplumlarda töre adı altında erkeğin kadını cezalandırabilmesi hak olmuş. kadın aldatıldıktan sonra onu aldatan erkeği öldürse, intikam alsa çoğumuz alaycı yaklaşıyoruz ya da daha fazla eleştiriyoruz. sebebi nedir? çünkü toplum size sürekli kadının bir alt varlık olduğunu gösterip durmuş. bir çok erkek kadınlara ihtiyaç duyduğunun farkında değil ondan.hem sever hem söver hem dover anlayışı da yine etkin şu zihniyet iyi anlatan bir video;

https://youtu.be/OcThLZEFACo

kadının özgürlüğü, başına buyrukluğu yıllar boyu tehlikeli ve kötü bir şey gibi lanse edilmiştir bizlere. kadına müdahale edilmez, üzerinde otorite kurulmaz ise yanlışa sürüklenir, kendi başına doğruyu bulamaz, sanılmıştır. kadının erkeğe muhtaç olduğu ve hatta bu nedenle erkeği kıskandığı bile söylenmiştir. freud, kadının penise sahip olmadığı için bir haset duygusu içinde olduğunu, bu ‘eksikliği’ yüzünden erkeğe eşit olmadığını iddia eder.

toplum bu anlayışı empoze edemeyince korkar kadından. kadına hakim olma, onda tahakküm kurma isteği aslında er kişinin ona duyduğu arzunun belki bilinçli belki bilinçsiz bir şekilde dışa vurumudur. ona arzu duymak, bir yandan ona hakim olma isteğini perçinler. bu isteği karşılık bulmayınca, artık kadın yok edilmesi gereken bir düşman gibi gözükür ona.

er kişinin güçlü olduğu hipotezi, zayıf olan bu kadına duyduğu büyük arzu ile çürür istemeden. böyle güçlü bir kimsenin, kadın gibi zayıf kabul edilen bir varlık karşısında karşı koyamadığı arzuları ile çaresiz kalması önce şaşırtır, sonra öfkelendrir er kişiyi. tahakküm kurmak ister, ancak başarısız olur. bu zayıflık hali zamanla kadından duyulan korkuya ve arkasından ise nefrete dönüşür. sebebi ise erk sahibinin zavallı gördüğü kadına karşı çaresiz kalmasıdır. işte tam olarak bu nedenle kadın, önce er kişi sonra da toplum için artık nefret edilenen, dışlanan bir role bürünür.

baskılanan güdüler artık birer nefret sebebi olarak uyandırılır. ve maalesef kadın her daim bu sonsuz döngünün içinde sıkışıp, kalır.

kendi halinde varolma savaşı vermeye programlanmış. bekar olsa dert, çocuğu olsa dert, olmasa dert, fikir beyan etse dert, giyinse dert soyunsa dert. çünkü içinde cennet taşıyor ve ayaklarından taşan bu his bütün vücudundan dünyaya yayılıyor. karşı cins bu kadın ne yapsa kendini tahrik edilmiş hissedip saldırma pozisyonuna geçiyor. sadece sahip olmak değil kullanılıp atılacak şey gibi görüyor. çünkü erkeği yetiştiren de öyle öğrenmiş ve oğlunu o şekilde yetiştirmiş. herhalde bizde de avrupa gibi bir yüzyıl sonra bu tür yakınmalar yerini kadına sahip çıkacak erkek gibi erkek bulamıyoruz sözlerine bırakacak. neslin devamı işte bu nedenle tehlike altına girecek. DNA üstüne oynamaların bu kadar gündeme getirilmesi bu komplo teorilerinin cevabı olarak görülebilir.

ülkede olan pek çok olayla birlikte çökertilmek, sindirilmek istenen cinsim diziler filmlerde de etkinliğini görürsünüz sürekli tokat atılan ağlayıp zirlayan ve sürekli aptal bir kutudan izlenen zavallı ya gibi gösterilen 2.de zengin ,egolu,aldatan,ayartan bir tıp...

güzel yerden giriyorlar zaten ondan izlettriyorlar kendilerini cerrahi müdahaleye doğrusu girilebiliyor . kadın her şeyin başı, bir neslin öğreticisi ne de olsa. kadın sönük, pısırık, eğitimsiz.. kısacası "pasif" kaldıkça istedikleri gibi borularını öttürebilirler.

eskiye nazaran kadınların farkındalığının daha da arttığını düşünüyorum ben. bunun yanı sıra çok ama çok fazla kadın üzerinden hesap kitap yapıldığı ve eskiye göre daha çok kulağımıza gelip gözümüze sokulduğu için de tersi bir durum varmış etkisi uyandırılmaya çalışılıyor.

kadın ister anne olmak istesin ister istemesin, önce kadındır.. doğurganlık üzerine kurulu bir biyolojiye sahip canlı olarak neyi nasıl istediğine sadece kendisi karar verebilir, vermelidir. kaldı ki bunun için gelişmiş son derece ileri bir zekaya da sahiptir. bu farkındalığa erişmiş her bünye aksini iddia edemez.

ama anahtar kelimemiz: farkındalık

etrafımda son derece eğitimli ve rahat koşullarda yaşayan kadın var. ama derin ve dilsiz bir kabullenişe teslim olmuş. toplumda yer etmek adına, toplumun dayattıklarına o kadar razı ki... yeri geliyor çıldırıyorum ben laf anlatırken bu tarz insanlara, zaten kabul de etmiyor. bu farkındalık kazandırma durumu ailede başlıyor kanımca. ama herkes şanslı doğmuyor. ee o zaman? idrak yollarımızı olabildiğince açmaya çalışmalıyız kadın olarak. neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilmeli, araştırmalı, okumalı, gözlemlemeli... duyumuzla da vantuz gibi yapışmalıyız hayata.

kabullenişlerden kurtulamayan kadın(lar) gerçekten her türlü tavra kendilerini gebe bırakıyorlar. zamanın getirilerini lehimize çevirip kendi özgürlüğümüzün farkına varmalı, benliğimizi kazanmalıyız..

ben bu kadar dil döküyorum ama kadın-erkek ayrımlarından hoşlanmayan bir insanım.erkeklerin de yaşadıklarına şahidim, dahası hislerine kulak veriyorum elimden geldiğince.

arsızlıkla damgalanan
boş kinayelere gülen bendim.
kendi varlığımın sesi olayım
istedim. yazık ki kadındım

Canım furuğ furuhzzad ne güzel demiş aynen böyle bir durum oluyor

Şu röportajı izlemeden geçmeyin lütfen Beren saat kaliteli bir oyuncu oldugu kadar güzel anlatmış;

https://youtu.be/KryTLs5LWNY

Ben çocukluğumdan itibaren hep şu lanet cümleyi kullandım ve etrafında annemin çoğu kadınım da bu lanetli cümleyi kullandığına şahit oldum "ulan keşke erkek olsaydım "...Erkeklerin daha özgür olup tacizi tecavüzu yasamamasi seslerinin daha çok çıkmasına masaya söyle bir yumruk vurunca çoğu şeyi hizaya getirdigini her işi yapıp hayallerini daha kolay gerceklestirdigini düşünürdüm..Bugun kesinlikle bu zihniyet ve lanetli cümleden farklı düşündüğüm için mutluyum ama açıkçası sonuç yine aynı şşşş kadınlar bağıramaz, giyinemez zihniyeti hakim.Cunku suçludur değil mi ?Tahrik eder yanlışa..ama ölmek istemiyorum diye ağlarken öldürülursunuz .Üzerine duyariniz anlık olur toprağımız kurumadan katiliniz şiddeti uygulayanlar serbest kalır etrafta fink atar.Cezalar uygulanmaz adalet yine saray isminde kalır.
cinsel olarak aç olan erkeklerin saldirganligi ve namus bekçisi insanlar arasında yaşamaya çalışırsınız öyle olmasa da..

"Psikolojinin genel bir ilkesi vardır: Bedevi toplum ve zihniyetler; dış görünüşe ve gösterişe daha düşkün olurlar."

"İdealistler , gerçekleri görmeyen, görmek istemeyen çocuk gibidirler. Olmasını istemedikleri ve sevmedikleri şeylere gözlerini kapatırlar ve sanırlar ki görmedikleri şeyler artık mevcut değildir."

"Gördüğünüz gibi dindar ailelerde yetişmiş kızların birçoğu, kendi bahçelerindeki havuzda yüzen erkek balıklardan dahi kaçarken, dışarıda gördükleri sulara kapılarak usta yüzücüler haline gelir; ardından korkaklıktan, telaştan, heyecandan, hayalcilikten, acemilikten ve susuzluktan dolayı bu sularda boğulur giderler. Tüm "geç kalmışlıklarını" bin kat fazlasıyla telafi ederler. Aynı şekilde züht ve takva sahibi insanların oğullarının da neler neler yaptıklarını görüyoruz!"

Ali şeriatının kitaptaki bu sözleri önemli bu noktada

Erkeklerin de kazandıklarından nasipleri var, kadınların da kazandıklarından nasipleri var. Allah'tan lütfunu isteyin; şüphesiz Allah her şeyi bilmektedir.
(Nisâ : 32)

Kadın şunu yapmalı etmeli gitmeli...meli malı sözcüklerini söyleyenler sözde çok iyi olan ve digerlerini otekilestiren müslüman kardeslerim nedense Kadınlar ,veda hutbesini de inen sureyi de görmezden gelir kendi istediği gibi çevirirler

Ey iman edenler! Kadınlara zorla vâris olmanız size helâl değildir. Apaçık bir edepsizlik yapmadıkça, onlara verdiğinizin bir kısmını ele geçirmeniz için de kadınları sıkıştırmayın. Onlarla iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmazsanız (biliniz ki) Allah'ın hakkınızda çok hayırlı kılacağı bir şeyden de hoşlanmamış olabilirsiniz.
Nisâ : 19

konumuza dönersek kadın olmak (üzülerek yazıyorum malesef) himetçi gibi görülmek, itilip kakılmak ve hep bir adım geride olmak demek malesef bu anlayış var
eski türklerde, toplumda kadının yerini araştırırsanız ne kadar yozlaştığımızı ve dejenere olduğumuzu anlarsınız.
mustafa kemal 'in türk kadınına neden bu kadar değer verip yücelttiginide hepimiz biliyoruz;

ey kahraman türk kadını, sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın. mustafa kemal atatürk) boşuna demiyor.Ama işimize geleni alıyoruz.

"Siz hiçbir zaman kadınlar için bir kütüphane açmadınız, bir üniversite kurmadınız. Fikri seviyesi yüksek ve ciddi olan dini toplantıları erkeklere has kıldınız. Kadınları ise bundan mahrum bıraktınız. Kadınları arzu ettiğiniz tipe uygun olarak sadece ağlama meclislerine katılmalarına müsaade ettiniz. Dolayısıyla kadında artık ne fikir ne bilgi ne de şuur kaldı ."

Ali şeriatı siyasal islamcıların ve sözde dincilerin kadını 2.plana atıp eve hapseden zihniyeti ne güzel anlatmış sonra vay efendim kadın iyi bir anne olmalı evladını yetiştirmeli ki toplum yetişsin..Iyi de kadını geride birakan ilmini sadece evle ozdelestiren siz değil mısınız?Sonra da kadın doktor arayışına gidiliyor bir de o var.

"Kadının muhatap olduğu sözler sadece, "Sus", "Kendine dikkat et.", "Çocuğunu sustur." "Edepli ol." nevinden sözlerdi."


Derler ki "Kadın evde oturup çocuk terbiye etmelidir."
İlim ve ma'rifetten habersiz bir insan evlat terbiye edebilir mi?

Ahlâkin sadece kadına özgü olduğunu düşünmekte başka bir dert..

Tesseturu yorumu gerçekten çok güzel Ali şeriatının farklı bir bakış açısı;

Kendinizi namahremden koruyun ! şeklinde gelmemiştir örtü.
"Ey halk, Ben benim. Sizin karşınızda, bu fikre, bu hizbe, bu hedefe bu safa aidim. Ben sizin kurbanınız değilim, oyuncağınız değilim, sizin şekil verdiğiniz bir şey değilim. Sizin alçıdan yapılmış mankeniniz değilim ki beni istediğiniz renge boyayasınız" demektir.

kitapta gorunce uzerinde oldukca düşündüğüm hak verdiğim yine önemli bir alıntı;

Bizim kadınlarımızın şu iki seçenekten başka şansları yoktur: Ya eski eşekleştirmenin esiri olacaklar ya da yeni eşekleştirmenin;

Din eşittir "çarşaf".
Medeniyet eşittir "bar kadını".
Bu kadar...

Bu zihniyet ve medeniyet anlayışı kadını daha da toplumdan geri kılar.

Kitapta katılmadığım yerler de oldu ;

"Eğer sakalı dinî bir sembol olarak görecek olursak, o zaman tüm Amerikan hippileri bir numaralı muttakiler olurlardı !"

"Bilakis Muhammed’i kaybetmemek için Ali’ye tutunduk…"(Alı şeriatı ve şiilik uzerine)

Şu önemli alıntılarla incelememi bitirmek istiyorum ;

Kadın özgür oluyor. Ama kitapla, bilgiyle, icatla, kültürle, şuur ve bakış açısının genişlemesiyle değil, duygu ve dünya görüşü sathının yükselmesiyle değil, aksine makasla!
Örtüsünün makasla kesilmesiyle!
Kadın bir anda aydın oluveriyor!

"Batı emperyalizmine "Hayır" diyerek kendi ideolojime, kendi değerlerime, kendi varlığıma dayanmaktan ve bundan dolayı aşağılık kompleksi duymamaktan söz ediyorum."

Işte benim de anlatmak istediğim tam da bu..Ne tamamen herşeyin üstünde olma anlayışı ne de altında olma anlayışı ifrat tefrit ortası..Ali Seriatinin sosyoloji ve felsefe noktasında kesinlikle okunması taraftarı olmakla beraber din alaninda okunmasını sakıncalı görüyorum..

iyi okumalar dilerim.
77 syf.
İnsanın Dört Zindanı kitabı, Ali Şeraiti’ nin 1970 yılında Abadan’da Petrol Fakültesi öğrencilerine yapmış olduğu konferanstan oluşmaktadır.
Kitap özünde insan nedir? e cevap arar iken, insan ve beşer arasındaki kavramları da ayrıntısıyla açıklamaktadır. Günümüz modern çağında insanın beşer seviyesinden insan seviyesine geçişte çektiği anlam sıkıntısını üç meşhur düşünce ile dile getirir. Bunlar, “Düşünüyorum o halde varım” (Descartes), “Hissediyorum o halde varım” (A. Gide), “Başkaldırıyorum o halde varım” (A. Camus) tur. Ancak yazara göre insan olabilme geçiş evresinin “Başkaldırıyorum o halde varım” (A. Camus) düşüncesi ile gerçekleşebileceği vurgulanmaktadır. Bu konudaki Hz. Âdem örneği oldukça çarpıcıdır. Bu aşamadan sonraki bölümde de, insanı kuşatan dört zindan açıklanmaktadır.
Bu zindanlar
1-Doğa (Biyolojizm) Zindanı.
2-Tarih (Historizm) Zindanı.
3-Toplum (Sosyolojizm) Zindanı,
4-Benlik (‘’Kendim’’ dir ) Zindanı.
İlk üç zindanı günümüz insanının bilim ve felsefe ile geçmekte zorlanmadığı anlatılmakla birlikte, en zor zindanın ise zindan ile tutsağın birleştiği ‘’Kendim’’ dir zindanından kurtuluşun reçetesini kıymetli eserinde sunmaktadır. ‘’Kendim’’ dir zindanından kurtulmak arzusunda olan kitap dostlarına şiddetle tavsiyemdir, iyi okumalar…
77 syf.
·1 günde·8/10
Bir paylaşımda tartışma konusunda gördüğüm bu yazarın kitabını uzun süredir okumak istiyordum. Tabiri caizse gaza gelip 01:08’de başladığım kitabı 03:08’de soluksuz bir şekilde, inceleyerek, doğrusunu yanlışını çıkararak okudum elhamdulillah. Yazar’a katılmadığım, benim itikadıma ters olan bazı görüşleri mevcuttu. Bunları zaten alıntılarımda belirttim, ama yine de çok güzel bir eser yazmış kendisini tebrik ediyorum. Kendisinde ve kitabında gördüğüm biraz İran’lı olması hasebiyle Hz.Ali’ye karşı aşırı bir teveccüh’e sahip doğal olarak.. Ehli Sünnet’e, özellikle Resulullah’ın kâtibi ve sahabi olan Hz.Muaviye(ra) hakkındaki görüşlerine asla katılmıyorum ve kendisini kınıyorum. Yiğidi öldür ama hakkını ver demişler atalarımız.. Bazı konularda gerçekten ufkumu açtı bana çok şeyler kattı. Özellikle çok güzel, nokta atışı tespitler yapıp, akıcı bir dil kullanması kitabı çabucak bitirmeme vesile oldu diyebilirim. Kendisine te’lif’i için teşekkür eder. Doğru görüşlerini alıp yanlış görüşlerini kendisine bırakıyorum.
216 syf.
·1/10
İncelememde hakaret/aşağılama yoktur.Alıntı/spoiler faydalandigim kaynaklar gazete dergi makaleden bilgi olabilir en alta zaten link koyuyorum .Buna dayanarak Şikâyet edenlere gelsin tekrardan..

Ali şeriatını sanırım aramızda tanımayan yoktur zannimca Başta Felsefe, Sosyoloji, Dinler Tarihi olmak üzere birçok alanda sayıları 300’ü bulan kitap, makale ve konferans metni mevcut.

Okuduğunu anlamak çok önemli… Acayib bir zamanda yaşıyoruz. Neredeyse hiç okuyan yok, okuyanların bir kısmı da okuduğunu ya anlamıyor veya nisbeti olmadığı için değerlendiremiyor. Sonra ortaya binlerce yanlışa sahib, dine, imana, peygambere açık şekilde hakaret eden bir sosyalistin kitabı “devrimci” eser diye elden ele dolaşıyor. Neyi deviriyor! Dönüp bakan yok!.. Kolu kangren olmuş hastanın, acı çekmesin diye uyuşturularak kolunun kesilmesi gibi, ciğerimiz sökülüyor, kalbimiz alınıyor, kanımız zehirleniyor ama “uyuşmuş” bir şekilde bakınıyoruz.

Şeriati‘nin, kendine özgü bir “Fars milliyetçiliği” görüşü var. Büyük ölçüde dinle özdeşleşmiş bir “kültürel kimlik” anlamındaki bu milliyetçilik, aynı zamanda “ilerlemeci”belki bilmeyenleriniz vardır.Siilik üzerinden eserleri üzerinden gayet açık görünüyor aslında.Bir sahabeye görüşlerini dayayıp istediği şekilde konuşturup oyle anlatmaya çalışmış.Sosyalist sahabe filan değildir efendim. islamı yaşayan bir sahabe efendimizdir. Beğendiğin müslümanları kendi ideolojine kat beğenmediğine yobaz-gerici kafir de domates mi seçiyorsun pazardan kardeşim?
Hayırdır ?

Kendisinin bazı eserlerinden istifade ettim. Insanın Dört zindanı gibi..felsefe ve sosyoloji açısından okunabilir fakat İslam tarihi açısından diğer eserleri tehlikeli kanaatimce bütün kitaplarını okumadım ama insan kendini belli eder ya kelimesiyle gayet aleni şekilde okuduklarimda gördüm o kısımlar da

Düşünceleri oldukça sert ve yanlış ihtilaflı olanlar var hatta Sahabeyi kınama yanlış bir yaklaşım ve hakaretvari ifadeleri var yani onu geçtim Islama peygambere var buraya hepsini yazmak isterim aslında ama diğer kitaplarından inceleme yazarım.

INCELEMEYE GELİRSEK

Şeriati'nin Batı emperyalizmine karşı çıkarken “Ebû Zerr” figürünü öne çıkarması, bünyesinde Sosyalizm’den önemli unsurlar barındıran “eklektik” bir fikir dünyasına sahip olması te en bastan dikkat çekiyor . Zira İslam‘ın, sadece yoksulların haklarını gözeten bir “sistem” olarak öne çıkartılması eksik bir bakış açısının ürünüdür. İslam‘ın elbette helal yollardan elde edilmiş zenginlikle bir meselesi yoktur. Şu kadar ki, zenginler de kendilerine düşen sorumlulukları yerine getirmekten kaçmamalıdır.Kitapta tersini görüyoruz.Marxtan etkilenip sosyalizmi benimsiyor ve zekâtın olmasına gerek duymuyor kimi yerde eşitlik ilkesinden dolayı.

Asıl mesele, tarihin ideolojik bir bakış açısıyla okunmasından kaynaklanmakta belki de. Ali Şeriati‘de bu çarpıklığın üstüne bir de İran kültürünün belirleyici unsurlarının tesiri eklenmiş Şiilikle de harmanlamış iyice kafası gitmiş yani.

Söz gelimi Sahabe‘den Hz. Ebû Bekr, Hz. Ömer, Hz. Osman ve daha bir çok kimse (r.anhum) hakkında kullandığı ifadeler klasik Şii yaklaşımın Şeriati‘nin düşüncelerine etkisini bariz bir şekilde yansıtmakta yani kitapta görmemek mucize olur herhalde.

Ali Şeriati, Hazreti Osman’ı Allah Resûlü’nün davasını yıkmakla itham ediyor yani bir çeşit tekfir ediyor kitapta geçiyor buyrun:

“Ömer de gitti ve Osman, bu yetersiz, ama mukaddes görünüşlü yaşlı adam yönetim işlerinin dizginini ele aldı. İslâm yönetiminin temellerindeki sarsıntı o kadar şiddetli oldu ki Muhammed’in yapısı tümüyle yıkıldı.” 
(A. Şeriati, Ebuzer, s.18) 

(Insan bir başına Hz koyar koskoca peygamber sav ne sahabeye ne efendimize sav saygi var askerlik arkadaşı sanki tövbe Yarabbim..)

Bazı sahabelere ‘kurtçuk’ diyecek kadar alçaldigini görünce bu Şiî adamın Ashaba hakaret dolu sözleri yahu inanın zor dayandım :

“Takva ve hakikat örneği Ali köşeye çekilmişti, İslâm düşmanları hilafet sistemine yol bulmuş, kurtçuklar gibi İslâm-ı kemiriyorlardı.”
 (A. Şeriati, Ebuzer, s.18)
Bu ifadeyi görünce zaten çıldırdım ama ısrarla okumaya devam ettim.

Ölçüyü pratikleştirmeye gerek var mı bilmiyorum ama yine de mesele anlaşılsın diye mahyalaştıralım; Hazreti Osman’a Radıyallahu Anhum “Kâfir diyenin, İslâm düşmanı” diyenin kendisi nasıldır?Siz düşünün .Devam ediyorum alıntılarla mesela;

“Osman’ın rejimi İslâm’a musallat olunca; (…) İslâm topraklarını baştan sona Osman’a karşı harekete geçirecek bir kıyam” 
(A. Şeriati, Ebuzer, s.1)

Ali Şeriati’ye “sosyalist” dememiz bir iddia değil bilakis Şeriati’nin kendi kendini ifade ederken yahut tanımlarken kullandığı bir kimliktir, ideolojidir bence. Hatta sadece kendini değil Sahabe’den Hazreti Ebuzer’i Radıyallahu Anhum bile sosyalist ilan edecek kadar fanatiktir ve hatta diyalektik Materyalizmin öncülerinden ve Komünist Manifesto’nun yazarlarından Karl Marx’la Hazreti Ebuzer’i aynı göstermeye kalkışıyor ki, rezalet dehşet çapta görünce şok üstüne şok yaşadım.Daha kitabın başındayım bide bu kadar ifadenin olması inanın hangi müslüman bunları kabul eder diye düşündüm üstelik okunmadan tanınmadan desteklenmesi çabası cidden hayrete düşürdü tekrardan.Bakin olduğu gibi yazıyorum sayfayı;

"Ebuzer’in mahrum ve çaresiz sınıf lehine o günün toplumunda yükselttiği çabucak kesilen bu ses, bin yıl sonra yani 18. ve 19. yüzyılda Avrupa’da ortaya çıkan ve kıvılcımları bütün halkların eteğini saran muazzam bir yanardağın ilk kükremesiydi.

Bu yanardağ şimdilik biraz dinmişse de henüz sönmemiştir ve öyle çabucak da sönmeyecektir. Sonraları büyük Fransız Devrimi’nin ardından farklı ekonomik ekoller şeklinde tüm dünyaya yayılan bu büyük yanardağın ilk kıvılcımları Ebuzer’in yiğit boğazından çıktı. Ne var ki Osman’ın sistemi onu geniş Rebeze çölünde söndürmeyi başardı.

Aristokratlar ve sermayeciler, mahrumların önderi ve ezilenlerin savunucusu Ebuzer’in ölümüyle, bu sınıfın tehdit edici tehlikesinin sonsuza kadar ortadan kalktığını sanıyorlardı. Ancak son ekonomik devrimler Osman’ın rejiminin mi yoksa Ebuzer’in sosyalizminin mi kazandığını ispatladı.

Yeni sosyalistler diyorlar ki:

Dünya sosyalist olmalıdır

Ki yaşanmaya lâyık olsun

Yağmacılık, haydutluk, aristokratlık

Kaybolsun, mahvolsun, yok olsun!

Biz de bu düşünce tarzını Ebuzer’in bütün hayatında açıkça görüyoruz. Eğer sosyalizmin sloganı: “Herkesten yeteneğine göre ve herkese emeğine göre” ise, biz bunu on üç yüzyıl önce Ebuzer’in yiğitçe mücadelesinde daha görkemli bir şekilde müşahede ediyoruz.” (Ali Şeriati, Ebuzer, s.20)

Peki dedim ki bu adamın sosyalizm anlayışı nasıl peki bunu yine başka yanında olan kitabindan yazıyorum gayet belli ediyor kendini Ebu zerdeki gibi

Ali Şeriati diyor ki: “Bu bakımdan, kişisel iş ile üretilememiş olan, Allah’ın yarattığı doğal kaynaklar ve madenlerin genel mülkiyeti vardır. Dolayısıyla mülkiyet yalnızca iş temelinde gerçekleşir ve yalnızca çalışan insanlar mülkiyete hak kazanırlar. Bu nedenle, esasen, işin hizmete sokulması için sermaye üzerine mülkiyet olmasının bir anlamı yoktur. Mülkiyet bu şekilde, insanın kendi kazandığı üzerindeki hakkı anlamına gelmektedir. Şu halde mülkiyet sahibi işçidir.” 
(A. Şeriati, İslâm Ekonomisi, s.143)

Kuru akıl belasına mübtelâ olununca ne tutunacak dal kalıyor ne de bir fikir. Kendi kendini iflas ettiriyor haliyle.Fanatikliği o kadar fazla ki, Ehli Sünnet’in bayraktarlığını yapmış milletlere de saldırmaktan geri durmamis hıc

NETİCE OLARAK:

Haram tecrübe edilerek öğrenilmez ve pisliğe gerekli zırh giyinilmeden girilmez. Bâtıl’ın içinden bile hakikati süzüp almada usûl var Usûl bilgisi olmadan vara yoğa her esere el atılmaz. Her toprağa her istenilen ekilmediği gibi, her tohum da her toprakta fidelenmez, büyümez, meyve vermez. Mesele şu: Ali Şeriati’nin eserlerinden ilim öğrenilmez, dini anlamda sağlıklı bilgi devşirilemez ve onun öğrettikleri ile değil “devrimci kimlik” insan olarak, Müslüman olarak bile kalınmaz.kendisini tekfir ettiğim felan yok şii mümin değildir asla demiyorum ama Nihayetinde Ali Şeriati’ye ilim açısından hoşgörü ile bakmak Allah Resûlüne buğzetmeye, sahabeye hakarete razı olmak demektir. Abarttığımı düşünenler kendilerine şu soruyu yöneltsinler: Ali Şeriati Hazreti Peygamberde sahabede “kusur” aramaya kalkar ve “bulduğunu zannedip” bunu anlatırken yüreğiniz sızlamıyor mu? Ali Şeriati sahabeye hakaret eder ve aşağılarken sizi Sahabenin tarafında değil de Ali Şeriati’nin tarafında tutan nefsinizi neden hesaba çekmiyor, kendinizi şöyle bir sorgulamıyorsunuz? Bunları yaptığınız an emin olun mesele hallolacaktır.Bir de müslüman kesim bu adamı yerlere göklere çıkartıyor anlamak mümkün değil.
Ha unutmadan ülkemizde örneği olan onun yolundan gidende var kim bunlar ?Tabiki kimler olacak ?Benimki de soru kusura bakmayin buyrun ;

"Üstad Ali Şerîatî , Allah ona gani gani rahmet eylesin… Bizler de onun talebesi sayılırız…""
 (Mustafa İslamoğlu, http://www.youtube.com/watch?v=cT8UjO2uiEY)

Yaşar Nuri Özturkte aynı fikirlerde Ebu zer diye kitabı var hatta taklit etmiş kelime oyunları yapmış eserinde ama söyledikleri aynı şeyler Ali şeriatını hep örnek göstermiş zaten...

Ali Bulacta bir ara mevdudi Seyyid Kutup ve Ali şeriatını bir kategoriye sokup değerlendirdi.Onu da unutmayalım.

Son olarak Şiilikle ilgili şunu söylerim fanatikligini yapanlarla ilgili ayrıca ;

Şiilik, İslam dinini bir ‘Aile Dini’ne dönüştürme çabasından başka bir şey değildir. Şiilik esasında tutarlı bir hareket de değildir. Matem, acı ve öfke üzerine bina edilmiştir. Kaynakları, orijinden uzak olarak kendi inanışlarına göre kurgulanmıştır

Bu incelemeyi yazarken burdan faydalandım ve alıntılar da yaptım;

http://habernida.com/ali-seriati-gercegi/

EBU ZER GIFARI(radyallahu anhum)Icin Okumanızı tavsiye ederim.

http://www.sonpeygamber.info/ebu-zer-el-gifari

https://youtu.be/zi39LXwqZ4o

BU KITABI OKUMAYIN OKURSANIZ DA FARKEDEREK OKUYUN ILMI OLMAYAN OKUMASIN NACİZANE TAVSIYEM..yorumlarda kaynak olarak makale de verdim.Ve yine açıkladım bakabilirsiniz.

Iyi okumalar:)

Yazarın biyografisi

Adı:
Ali Şeriati
Unvan:
İranlı Müslüman sosyolog, aktivist, düşünür ve yazar
Doğum:
Sabzevar, Horasan, İran, 23 Kasım 1933
Ölüm:
İngiltere, 19 Haziran 1977
Ali Şeriati (Farsça: علی شريعتی‎) (d. 1933, Sabzevar - ö. 1977), İranlı Müslüman sosyolog, aktivist, düşünür ve yazar; özellikle din sosyolojisi ve çağdaş İslam düşüncesi üzerine eserler vermiştir. Marksist düşünceden yaptığı alıntılar ve türetmeler ve bunların kendi zamanındaki İran'a ve çevresine adapte edilmesi ve Marksizm kritiği ile birlikte çağdaş İslam düşüncesi ve devrimcilik açısından ortaya koyduğu çeşitli sonuçlar ve yarattığı ilgi sebebiyle, gerek önemli çağdaş İslam düşünürleri arasında gerekse İran'daki devrimci İslam'ın babası ve İran İslam Devrimi'nin baş düşünürü olarak anıldığı olmuştur. Düşünceleri genel olarak "İslam'a dönüş" -"öz"e dönüş- başlığı altında toplanabilir ve bilimsel kaynaklara dayanması, sosyoloji vurgusu yapması ve Batı metodolojisini, çeşitli açılardan eleştirmekle birlikte çeşitli açılardan yapıcı bir şekilde kullanması (ki sosyoloji gibi çeşitli bilimler ve Batı düşüncesinde ortaya çıkan çeşitli fikirlerin, örneğin bazı Marksist fikirlerin, İslam'ın özünde de daha farklı bir şekilde ortaya konduğunu da savunur) sebebiyle moderndir ve gelenekçilikten uzak olduğu gibi gelenekçi görüş ve kesimlere eleştirel yaklaşır nitekim bu sebeple eleştirildiği veya çelişki ile suçlandığı olmuştur. Bu tarzından yola çıkarak kendisi hakkında "sosyolojiyi İslamlaştırmaktan" ziyade "İslam'ın sosyolojik" bir okumasını yaptığı da söylenmiştir.

Hayatı

Çocukluğu

Şeriati 1933 yılında Mazinan, Sabzevar, İran'da doğdu. Babası ilerici milliyetçi bir öğretmen olan Muhammed Taki'dir. Eğitim yıllarında ilk kez İran'ın daha aşağı sınıflarından insanlarla tanıştı, var olan fakat bilmediği yoksulluk ve zorluklarla tanışması bu dönemde oldu. Ayrıca aynı dönemde Batı felsefi ve siyasi düşüncesiyle de tanışmıştır. Modern sosyoloji ve felsefenin bakış açısı ve bunun geleneksel İslami prensipler ile harmanlanması aracılığıyla Müslüman toplum ve toplulukların karşılaştığı sorunları açıklamaya ve çözümler bulmaya çalışmıştır. Şeriati Mevlana ve Muhammed İkbal'den büyük ölçüde etkilenmiştir.

Eğitimi

Lisansını İran'da bitirdikten sonra, Paris Üniversitesi'nde doktorasına başladı. Burada, 1964 yılında Sayfuddin'den "Belh'in Faziletleri Tarihi" isimli bir el yazmasının notlandırılmış bir Farsça çevirisini yaparak Edebiyat dalında doktor olmuştur. Daha sonra İran'a dönmüş, fakat hemen şah yönetimi tarafından tutuklanıp hapsedilmiştir. Yönetim onuFransa'dayken devleti yıkıcı siyasi aktivitelerde bulunmakla suçlamıştır. Daha sonra 1965'te serbest bırakılmış ve Meşhed Üniversitesi'nde eğitim vermeye başlamıştır.

Ölümü ve etkileri

Dersleri kısa sürede farklı toplumun farklı kesimlerinden öğrenciler tarafından beğenilmiş ve popülerleşmiştir. Bunun sonucu yönetim Üniversite'yi zorlayarak onun eğitim vermesini engellemiştir. Bunun üzerine Şeriati Tahran'a giderek Hüseyniye-i İrşad Enstitüsü'nde ders vermeye başlamıştır. Yine büyük bir popüleriteye ulaşan dersleri, yine toplumun her kesiminden öğrencileri etkilemiştir. Şeriati'nin görüşlerine ilginin arttığı orta ve yüksek sınıflardan öğrencilerin olması dikkat çekiciydi. Bu ilgi de şah yönetiminin Şeriati ile bazı öğrencilerinin tutkulanması emrini vermesine neden oldu. Gerek yurt içinden gerekse yurt dışından gelen tepkiler üzerine yönetim onu serbest bıraksa da çeşitli şartlarla tahliye edilmişti: kesinlikle herhangi bir eğitim aktivitesinde yer almayacak, hiçbir şey yayımlamayacak ve özel veya genel hiçbir toplantı yapmayacaktı. Ayrıca devletin güvenlik örgütlerinden SAVAK onun yakın çevresini yakın gözetim ve denetim altında tutacaktı. Şeriati bu şartlara karşı çıkarak ülkesini İngiltere'ye gitmek üzere terk etmeye karar verdi. Üç hafta sonra, 19 Haziran 1977'de SAVAK tarafından öldürüldü.



Tahran'ın büyük hastanelerinden birine Şeriati'nin ismi verilmiştir.

Devrim öncesi İran'ın en önemli ve etkili felsefi liderlerinden sayılan Şeriati'nin görüşleri bugün hâlâ İran toplumunda popüler ve etkindir. Özellikle bugünki İslami Cumhuriyet rejiminin biçimi, ruhban sınıfının konumu ve eşitlik anlayışına karşı çıkan kesimler tarafından beğenilmektedir.

Şeriati'nin düşünsel çalışmaları sadece devrim öncesi ve sonrası İran'ı değil, dünya çapında İslamcı topluluk ve düşünceler başta olmak üzere birçok kişi ve grubu etkilemiştir. Çeşitli dini kavramlara yaklaşımı, ruhban sınıfının eleştirisi ve İslamcılık hareketinin içinde kabul edilen çeşitli çıkarımlarıyla ilgi çekmiştir.

Şeriati, ayrıca Martinikli Marksist düşünür ve şair Frantz Fanon'un "Yeryüzünün Lanetlileri" isimli eserini, Jacques Derrida'dan "Şiir Nedir" ve Fransız oryantalist ve aynı zamanda katolik papaz olan Louis Massignon'dan "Selman-ı Pak" adlı eserleri Farsçaya çevirmiştir.

Birçok eseri bulunan Ali Şeriati'nin eserlerinin neredeyse tümü Türkçeye çevrilmiştir.

wikipedia

Yazar istatistikleri

  • 2.413 okur beğendi.
  • 12.807 okur okudu.
  • 451 okur okuyor.
  • 8.851 okur okuyacak.
  • 208 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları