Aliya İzzetbegoviç

Aliya İzzetbegoviç

Yazar
9.0/10
1.454 Kişi
·
4.909
Okunma
·
1.380
Beğeni
·
20765
Gösterim
Adı:
Aliya İzzetbegoviç
Unvan:
Boşnak Devlet Adamı ve Bağımsız Bosna-Hersek'in İlk Cumhurbaşkanı
Doğum:
Bosanski Samac, Bosna-Hersek, 8 Ağustos 1925
Ölüm:
Saraybosna, Bosna- Hersek, 19 Ekim 2003
Alija İzetbegović (Boşnakça söyleyişi: [alija izɛtbɛɡɔʋitɕ]; d. 8 Ağustos 1925 - ö. 19 Ekim 2003), Boşnak devlet adamı ve bağımsız Bosna-Hersek'in ilk cumhurbaşkanı.

Doğumu ve Yetişmesi
Alija İzetbegović, 1925'te bugün Bosna-Hersek'in kuzeybatısında bulunan Bosanski Šamac kasabasında Dünya'ya geldi. Ailesi İslâmî duyarlılığa sahip bir aileydi. Ancak İzetbegović, İslam karşıtı ve Müslümanları Avrupa'ya dışarıdan girmiş kimseler olarak gören bir çevrede yetişti. Saraybosna'da bir Alman lisesinde eğitim gördü. Bilime önem veren ve disiplinle çalışan bir öğrenci olarak tanındı.

Lise çağında üstün kabiliyetleriyle ve İslamî konulara ilgisiyle öne çıktı. O dönemde bazı arkadaşlarıyla birlikte dinî konuları tartışmak amacıyla Mladi Muslimani (Müslüman Gençler Kulübü) adını verdikleri bir kulüp kurdu. Bu kulübü kurduğunda henüz 16 yaşındaydı, fakat oldukça etkin ve üretken bir düşünce kabiliyetine sahip olduğu gözleniyordu. Bu yüzden kurduğu kulüp bir düşünce kulübü olmaktan çıkarak aktivite kulübüne dönüştü. Dolayısıyla birtakım eğitim ve hayır faaliyetlerine öncülük etmeye başladı. Ayrıca genç kızlar için de ayrı bir birim oluşturdu. İkinci Dünya Savaşı esnasında da ihtiyaç sahiplerine yardım etti.

II. Dünya Savaşı Yılları
İzetbegović'in kurduğu Müslüman Gençler Kulübü oldukça önemli faaliyetler gerçekleştirdi. İkinci Dünya Harbi esnasındaki faaliyetleriyle de herkesin dikkatini çeken gözde bir oluşum hâline geldi. Ancak bu savaş esnasında tüm Yugoslavya, Almanların işgaline uğramıştı. Bu savaş esnasında Sırp Çetnikler Alman askerlerinin de desteğinden yararlanarak Bosna'da 100.000 Müslüman’ı öldürdüler.

Komünist Rejim
13 Ocak 1946'da Yugoslavya yeniden bağımsızlığına kavuştu. Ancak bu bağımsızlık hareketinde Komünist Parti yanlıları önemli bir rol üstlendiklerinden bağımsızlık sonrasında da ülkede yönetimi ele geçirdiler. Ülkenin resmî statüsünü de federal cumhuriyetler birliği olarak belirlediler. Buna göre Yugoslavya altı federal cumhuriyet ile iki özerk bölgeden oluşacak, cumhuriyetlerden biri de Bosna-Hersek Cumhuriyeti olacaktı.

Komünist rejimin ülke yönetimini ele geçirmesiyle birlikte dinlere özellikle de İslam'a karşı bir savaş başladı. İzetbegović, İslamî faaliyetleriyle tanındığından ve ateizme karşı olduğundan komünist baskının en önemli hedeflerinden biriydi. Bu sebeple 1949'da İslamcılık suçlamasıyla hapse girerek beş yıl hapis cezası çekti.

İzetbegović'in sıkıntıları 1953'te iktidara gelen Tito zamanında daha da arttı. Fakat o bütün baskılara rağmen İslamî konularda kafa yormaya, fikirler üretmeye, etrafını aydınlatmaya devam ediyordu. Bu arada sistemin Müslümanların meseleleriyle ilgilenmesi üzere görevlendirdiği Hasan Duzu ile ilişki kurarak onunla irtibat halinde çalışmalar yürütmeye başladı.

Tito'nun 1974'te yeni bir anayasa hazırlamasından sonra yönetim Müslümanlar üzerindeki baskıyı kısmen hafifleterek bazı geleneksel İslamî kurumların yeniden işlev kazanmasına imkân sağladı. Bu yumuşama üzerine bazı camiler ve medreseler yeniden açıldı. Küçük çapta da olsa bir yumuşamayla bazı dinî kurumların yeniden hayata geçirilmesi Müslümanlar arasında hızlı bir İslamî uzlaşıya zemin hazırladı.

İzetbegović'in İslamî Manifestosu
1980'de Tito ölünce federasyon cumhurbaşkanlığı konusunda bir anlaşmazlık ortaya çıktı. Bunun üzerine altı federal eyaletin her birinin cumhurbaşkanının sırayla bir yıl federasyon cumhurbaşkanlığı yapması üzere anlaşma sağlandı. Bu gelişmeyle birlikte ülkede kısmen bir demokratikleşme sürecine girilmiş oldu. Çünkü federal eyaletlerde yönetime geçmek isteyenler siyasal partiler vasıtasıyla faaliyetler yürütebiliyorlardı. Buna bağlı olarak hürriyetlerde de bir genişleme oldu. İzetbegović'in oğlu bu ortamdan yararlanarak babasının makalelerini bir kitapta toparlayıp, 1983'te "İslamî Manifesto" adıyla yayınladı. İzetbegović'in daha önce 1970'te de bu adla bir kitabı yayınlanmıştı. 1983'te söz konusu kitabın yayınlanması epey bir yankı uyandırdı. Hâkim sistem bu gelişmeye tahammül edemeyerek İzetbegović'i Avrupa'nın ortasında radikal İslamî bir cumhuriyet kurmak için çalışmakla suçladı ve tutuklattı. İzetbegović, mahkeme önüne çıkarılıp “hakim sistemi değiştirmek ve Bosna-Hersek'i İslamî devlete dönüştürmek için çalışmak”la itham edildi ve yargılamadan sonra 14 yıl hapis cezasına mahkûm edildi. Fakat bu mahkûmiyet onun kitabının bütün Bosna'da duyulmasını ve tesirini göstermesini sağladı. Müslümanlar muhtelif yollarla onun söz konusu kitabını temin etmeye çalışıyorlardı. Kitabın yazarının bu kitaptan dolayı hapiste olması okuyanların ruhlarındaki tesirinin daha da artmasına sebep oluyordu.

Hapis Yılları
Yargıtay kararıyla daha sonra mahkûmiyet süresi 11 yıla indirildi. 1988'de çıkarılan bir afla da serbest bırakıldı.

Beş yıllık hapis süresi (1983-1988) İzetbegović'in hayatında önemli etkiler yaptı. Hapiste düşünmeye, fikir üretmeye, daha önce üretilmiş fikirlerden istifade etmeye çokça fırsat buldu. Bunun yanı sıra önemli bir fikri eserinden dolayı hapse atılması olması, onun fikirlerinin çevrede daha çok yankı uyandırmasına sebep oldu. Ayrıca onun hapiste olduğu dönemde yıllarını verdiği "Doğu ve Batı Arasında İslam" adlı meşhur kitabı yayınlandı. Bu kitabını bir arkadaşı neşretti ve çok kısa zamanda geniş bir kitleye ulaşarak büyük yankı uyandırdı. İzetbegović, bu kitabıyla İslam'ı sade ve öz bir şekliyle yetişen nesillere kazandırmayı hedefliyordu.

Siyasi Mücadele

Alija İzetbegović'in 1997 yılındaki Amerika Birleşik Devletleri ziyareti
İzetbegović, hapisten çıktığında Dünya'da komünist rejimler çöküş dönemine girmişti. Yugoslavya'da da eski federatif yapının korunması konusunda çok fazla bir duyarlılık kalmamıştı. Bunun yerine bağımsızlık yanlısı fikirler etkisini göstermeye başlamıştı. Ayrıca eyaletlerde yönetime geçme konusunda etkin siyasi yarışlar başlamıştı. Alija İzetbegović de Bosna-Hersek Özerk Cumhuriyeti’nde Demokratik Eylem Partisi (SDA) adı verilen bir siyasi parti kurdu. Bu parti Bosna-Hersek'te 5 Aralık 1990'da gerçekleştirilen genel seçimleri kazanarak lideri Alija İzetbegović cumhurbaşkanı oldu. Bu seçim SDA'nın girdiği ilk seçim olmasına rağmen büyük bir başarı elde etti ve cumhurbaşkanlığını kazanmasının yanı sıra parlamentoda da 86 sandalye elde etti.

Bağımsızlık Dönemi
1990'lı yıllara girildiğinde Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti içinde bir bağımsızlık hareketi baş gösterdi. Özerk cumhuriyetler birbiri ardından bağımsızlıklarını ilan ediyor ya da bu yönde niyetlerini ortaya koyuyorlardı. Bosna-Hersek de 1 Mart 1992'de gerçekleştirdiği referandum sonrasında bağımsızlığını ilan etti. Çünkü yapılan referandumda halkın % 62,8'i bağımsızlığı tercih etmişti. Ancak Sırplar hemen arkasından Bosna-Hersek yönetiminde söz sahibi olan Müslümanlara karşı savaş açarak yeni bir katliam hareketi başlattılar. Hırvatistan ve Slovenya'nın bağımsızlık mücadelesine destek olan Avrupa ülkeleri ve ABD ise Bosna-Hersek'i Sırp saldırıları karşısında yalnız bıraktılar. Bosna-Hersek Müslümanlarını en çok sıkıntıya sokan da, Avrupa'nın üçüncü büyük ordusu Yugoslavya Federal Ordusu'nun Sırp çetnikleriyle birlikte hareket etmesi, onlara destek vermesiydi. Müslümanlarsa herhangi bir askerî destekten yoksun ve silah yönünden çok zayıftılar. Sonuçta Sırplar Bosna-Hersek'in önemli şehirlerini işgal ettiler. Bu işgal hareketi bir milyona yakın Müslüman’ı göçe zorladı. Sırplar işgal ettikleri yerlerde hem katliam hem de yıkım gerçekleştiriyorlardı. Özellikle camileri ve İslamî izler taşıyan tarihî eserleri yıkmaya özen gösteriyorlardı.

Bosna-Hersek meselesinin çözümü için değişik tarihlerde gerçekleştirilen görüşmeler ve arabuluculuk çalışmaları da bir sonuç vermedi. 1994'ün sonuna gelindiğinde Bosna-Hersek'teki iç savaşın aldığı can sayısı 250.000'i, göçe zorladığı insan sayısı ise 1 milyonu aşmıştı.

Bosna-Hersek Cumhuriyeti cumhurbaşkanı Alija İzetbegović çok büyük askerî güce ve imkana sahip olan Sırplarla, her türlü askeri imkandan yoksun ve hiçbir dış desteğe sahip olmayan Bosna-Hersek halkını karşı karşıya getirmemek için önce oldukça temkinli bir politika izledi.

Dayton Anlaşması
Bosna-Hersek Müslümanlarının direnişlerine Müslüman halklar grubu sahip çıktı. İslam dünyasının muhtelif bölgelerinden gençler direnişçiler soykırıma dur demek için bu ülkeye gitti. Direniş ve savaş aynı zamanda Bosna-Hersek Müslümanları arasında İslamî bilinçlenmenin artmasını da sağladı. Ancak ülke yönetimleri Bosna-Hersek Müslümanlarını büyük ölçüde yalnız bıraktılar. Buna ek olarak Avrupa ve ABD, ezilen ve katliamlara maruz kalan Bosna-Hersek halkına hiçbir şekilde destek çıkmadı. Katliamın son raddesine vardığı sırada da Sırpların isteklerini kabul etmeleri için Müslümanlara baskı yaptılar. İşte bu siyasi baskılar ve eşit olmayan savaş şartları karşısında İzetbegović, önüne konulan anlaşmayı kabul etmiştir. Çünkü savaşın devam etmesi Bosna Müslümanlarının tam bir soykırımla karşı karşıya gelmeleri gibi sonucun doğmasına sebep olabileceğini düşünüyordu. Neticede 1995'te ABD tarafından dayatılan Dayton Anlaşması'nın imzalanmasıyla savaş sona erdi. Anlaşma Bosna-Hersek topraklarının % 51'ini Müslümanlara ve Hristiyan Hırvatlara, % 49'unu da Bosna-Hersek Sırplarına (veya bu ülkeye yerleşmiş Sırplara) veriyordu. Yönetimin de bu üç halk arasında paylaşılmasını şart koşuyordu. Anlaşmayla Amerika Birleşik Devletleri, aynı zamanda Müslümanlara ellerindeki silahları imha etmelerini ve ABD patentli silahları, yedek parçasız bir şekilde satın almalarını şart koştu.

Bosna-Hersek Savaşı, ABD ve Avrupa'nın haçlı kimliğini bir kez daha gözler önüne sermiştir. Bunu bizzat Avrupalı tarihçiler ve yorumcular da itiraf etmiş ve bu savaşta Batılıların 19. yüzyıldaki sömürgeci kimliklerine geri döndüklerine dikkat çekmişlerdir.
Kur'an'ı ezbere okuyup yorumluyorlar, ardından tekrar ezbere okuyup değerlendiriyorlar, sonra yine ezbere okuyorlar. Binlerce kez tekrarlıyorlar ki bir kez bile uygulamaya vakitleri olmasın. Kur'an'ın hayata nasıl dahil edilebileceği sorusundan kaçış niteliğindedir. Nihayetinde, Kur'an'ı anlam ve içerikten arınmış boş bir sese dönüştürdüler...
Aliya İzzetbegoviç
Sayfa 32 - Yarın yayınları
Biz bölünmüş topluluğuz: Miskinlik, aşırı zenginlik ve tüketim çılgınlığı olmaması gerekirken, müslüman toplum kendi zıddına evrim geçirdi.
Kur'an'ı ezbere okuyup yorumluyorlar, ardından tekrar ezbere okuyup değerlendiriyorlar, sonra yine ezbere okuyorlar. Binlerce kez tekrarlıyorlar ki bir kez bile uygulamaya vakitleri olmasın.
Aliya İzzetbegoviç
Sayfa 46 - Yarın yayınları
Medeniyet, kadından kullanılan veya tapılan bir nesne yarattı ancak bu esnada, tek saygıdeğer özelliği olan şahsiyetini aldı. Anneliği ihmal ederek kadını, temel ve yeri doldurulamaz rolünden yoksun bıraktı.
Kuran'ı her okuyuşumda farklı görüyor ama gerçekte değişen benim, Kuran olduğu gibi duruyor.

Bakir 28 Mayıs 1988
Aliya İzzetbegoviç
Sayfa 386 - Klasik Yayınları
135 syf.
·1 günde·9/10
Aliya İzzetbegoviç Osmanlı hakimiyetini , Avusturya Macaristan ve Komünist hakimiyeti yaşamış biri olarak geri kalmışlık sorununun Islamdan değil, İslami yasayamamaktan geldiğini anlatmaktadır. Ayrica kaybolan İslam medeniyetinin arkasından ağlamak yerine ilerisi için reçeteler sunmaktadir.

Okuduklarimdan anladığım kadarıyla ona gore en guzel din ve sistemin Islamiyet olduğu yalnız Müslümanların öyle olmadigidir. Bu kitapta da başkalarını Islama cagirmaktan çok Müslümanları Islamiyete döndürmeye çalışıyor.

Ve kitabın son sayfasinda efsane cümle;
HABERİNİZİN OLMADIĞINI SÖYLEYEMEYECEKSİNİZ!

Keyifli okumalar diler, böyle güzel bir mecrayı bizlere sunduğu için 1K ekibine teşekkür ederim.
360 syf.
Din, ilim, sanat, kültür, uygarlık, eğitim, felsefe vb. konuları ihtiva eder. Tam olarak felsefi mi, dini mi, sosyolojik mi yoksa araştırma-inceleme mi çözemedim. "Karma" olmuş diye bilirim. Ele aldığı konulardan olsa ki kolay anlaşılır ve akıcı olduğu da söylenemez. Okurken yazarın bilgi donanımı ve zekası apaçık belli oluyor. Kültür, uygarlık, eğitim ve ahlak konuları üzerine çok iyi tespitler yapmıştır.

Batılı yazarların eserlerinde din konusu genellikle bir manalı olmadığı için, din bahsi geçerken çelişkiye düşme olasılığı yüksektir.Bu noktada okurlar biraz zahmete düşerek satırlar üzerinde "kafa yorabilirler."
101 syf.
·9 günde·Beğendi·8/10
"Her şeye kadir olan Allah'a yemin ederim ki köle olmayacağız" Saraybosna halkının kahramanı Aliya İzzetbegoviç ..
Kitap bilge lider İzzetbegoviç'in konuşmalarından derlenmiş genel olarak konuşmalarından çıkardığım sonuca göre yenilikçi,mantıklı,özünden kopmadan Kuranı Kerim rehberliğinde müslüman halkın bilhassa gençlerin ülkelerine umut ışığı olması gerektiği ..
Eseri okurken kafamda ki bir kaç sorunun cevabını buldum diyebilirim kitabı herkese tavsiye ederim fakat İslam felsefesi ağırlıkta olduğu için zaman zaman sıkıcı olabilir ayrıca dili pek sade değil cümleler uzun, paragraf şeklinde kurulmuş okurken yorulabilirsiniz ama bilgi yönünden oldukça donanımlı bir eser..
Son olarak Cins(Ekim-Sayı 13)
dergisinde geçen şu cümleyle incelememi bitirmek istiyorum:
"Halep'in de bir gün Saraybosna gibi özgür olacağı güzel günlere inanarak aşka ve kavgaya devam ediyoruz".
590 syf.
Aliya İzzetbegoviç’in Türkçe olarak da neşredilen otobiyografisi ‘Tarihe Tanıklığım’ sadece Aliya’nın hayatının değil onun kaderiyle sıkı sıkıya örtüşen Bosna tarihinin ve bağımsızlık savaşının da önemli ipuçlarını sunuyor bizlere. Aliya’nın kitapta yazdıklarına göre, dedesi İstanbul’da askerliğini yaparken Üsküdar’da yaşayan bir Türk ailenin Sadıka isimli bir kızıyla evlenir ve Bosna’ya döner. Yani, Aliya’nın babaannesi bir Türk’tür. Zaten babası da Türkçe anlar ama çok fazla konuşamazmış.

Aliya İzzetbegoviç, dine düşkünlüğünün temelinde kısmen de olsa annesinin yattığını söyler. Annesi dindar bir kadındır ve hiç aksatmadan her sabah namazına kalkar; bundan çok hoşlanan küçük Aliya’yı da kaldırır ve camiye gönderir. Hodzijizka Camiinin ihtiyar imamı Mujezinoviç ( Müezzinoğlu ) her sabah mutlaka Rahman Suresini okur ve bu küçük Aliya’yı adeta cezb eder.

Aliya’nın okul yılları Yugoslavya’da komünist fikirlerin hızla yayıldığı bir dönemdir. Ancak o, komünizmin Avrupa’daki faşizme karşı bir hareket olarak yayıldığını ve birinin kara totalitarizmse öbürünün de kızıl totalitarizm olduğunu düşünür. Yoğun ateizm propagandalarına rağmen içinde her zaman taşıdığı Allah inancı galip gelir ve kendi ifadesiyle ‘ inancı bir-iki yıllık sallantıdan sonra geri gelir.’ Üstelik bu kez sadece bir ata mirası, gelenek olarak değil, yeni baştan edinilmiş ve bir daha da hiç kaybedilmeyecek bir inançtır artık!

Aliya’nın aynı ismi taşıdığı diğer dedesi Bosna’da bir validir. Birinci Dünya Savaşını başlatan suikastın ardından Avusturyalılar suçlu olsun olmasın pek çok Sırp’ı tutuklamaya başlarlar. Bu sırada Aziziye’de kırk kadar masum Sırp da tutuklanır ancak dedesi bu haksızlığa izin vermez. Duruma müdahale edip onları kurtarır. 1944’te ise Ustaşalar’dan kaçıp, Müslüman bölgesine girmek isteyen Aliya, yolda Sırpların eline düşer. Çetnikler epey bir işkence yaparlar ve boğazını keserek onu öldürmeye karar verirler. Ancak Çetnik komutanlardan birisi olan Albay Keseroviç, Aliya’nın kim olduğunu öğrenir ve öldürülmemesi emrini verir. Çünkü dedesinin 30 yıl önce ölümden kurtardığı Sırplardan birisi de odur!

Tarihe Tanıklığım’da bunlar gibi pek çok kişisel hatırası var Aliya’nın. Kitap hacimce kalın lakin Bosna Savaşı’na ve Bosna’ya ilgi duyanlar için hiç de sıkıcı değil. Aliya’nın şahsi tarihine paralel olarak Boşnakların tarihini de okuyabiliyorsunuz. Hatta 1992-95 arasındaki kara günler o kadar ayrıntılı anlatılıyor ki Bosna iç politikasını ve savaşın seyrini dahi ince ayrıntılara kadar öğrenebiliyorsunuz.

Rahmetli Aliya İzzetbegoviç büyük bir adamdı. Bir entelektüel, bir aydın, bir mütefekkir. Belki bunların hepsinden daha az siyasetçi daha fazla demokrat idi. Genç Müslümanlar teşkilatıyla başlayan siyasi hayatında hep zorluklarla mücadele etmiş ancak Osmanlı/Müslüman kimliğini hiç unutmamış değerli bir şahsiyetti. Bugünkü siyasal İslamcı politikacılarla zerrece alakası yoktu.

Belki de son güzel Osmanlı idi…
101 syf.
·3 günde·Puan vermedi
Erişilmek istenen sonuç kitabın başında da denildiği gibi 'Müslümanların İslamlaştırılması' Burda hepimizin özeleştiri yapması gereklidir. Sadece Müslümanım demekle Müslüman olunmadığını Aliya en güzel şekilde açıklamış. Kendim için diyebilirim ki yürüdüğüm yolda Aliya bana ışık tutan bir kahraman. Onu kalbimin en derinlerinde buldum ve sevdim. Onun düsturunu sahiplenip inancımı ve mücadelemi bırakmayacağım. Tabi bu mücadeleye kendi nefsimden başlayacağım.
Velhasıl okunmalı, okutulmalı..
101 syf.
·Beğendi·7/10
Normal şartlar altında Aliya gibi bir şahsiyetin ismini, ekolünü ve duruşunu birçok mecrada görmemiz gerekirken yalnızca dini literatürde -fakat olabildiğince siyasal şiddet ve sokak diliyle harmanlanmış bir literatürde- görmek fazlasıyla incitti. Daha doğrusu bu kitabın yanında bir de Alev Erkilet’in Mazlum Ortadoğu’nun Mağrur Çocukları’nı da okuyunca idrak ettim incinmemin zaruri olduğunu. Çünkü çizilen Aliya ile olması gereken Aliya arasındaki kuvvetli farkı görmek için onu bir şekilde sadece bir alana sıkıştırmak gibi gafletten sıyrılmak gerekirdi. Bu da incelemeyi yazmam için başlı başına sebepti.

Bu sebebim mümkün sebepler içindeki en geçerli sebep, çünkü İslam Deklarasyonu'nu tahlil edelim gibi faydalı-gereksiz bir işe kalkıştığımda akıbetin varacağı noktaları da tahmin edip önlemimi almıştım: ya meselenin yalnızca dinsel, salt manevi, ruhsal fakat külliyen maddeden uzak kısmıyla ilgilenip sosyolojiyi -hatta felsefeyi dahi- saf dışı bırakacaktım ya da meselenin aynı zamanda maddeye de atıfta bulunan, vücuda, dolayısıyla insana da değen taraflarına eğilip mevcut dualizmin üstesinden gelmeye çalışacaktım. Zaten ne olduysa bundan sonra oldu.

Bu kitabı aralamadan önce Aliya, hemen her türlü İslami meselenin ideal argümanı, ekol fark etmeksizin ardına sığınılıp karşı tarafa rahatlıkla nanik yapılabilecek bir müdafaa aracıydı. Bilge kraldı, öyleydi de neden böyle olduğuna dair malumat sahibi değildik. İhtiyaç da yoktu zaten. Bildiğimiz yanıldığımıza yetmiyordu. Ta ki Erkilet’in yukarıda zikrettiğim kitabını da aralayıp ne salt maddeci ne salt manevi olan bir okuma yolu tutunca anladım dinin sosyolojisinin -hatta felsefesinin bile- işin erbabına verilmesi gerektiğini. Erkilet, "denileni" ustaca irdeleyip "denilmeye çalışılan" haline getirmeyi başarmıştı. Aslında lafı eğip bükerek cesaretsizlik ediyorum, demek isteğim şu: yalnızca bu kitabı tahlil edenleri dinleseydim, Erkilet’teki Aliya'dan habersiz kalacak, onu yalnızca kuru bir cihatçı mantığı içerisinde bulup, bakıp çıkacaktım. Neyse ki bu olmadı.

Onun paradigmasının insan-doğa-kültür temelli inşa edilmiş olduğunu ve bütüncül yöntembilim dediği metoduyla çok-katlı gerçekliği vazettiğini görünce hayret ettim. Hatta menfaatin karşısına ideali, monarşinin karşısına hürriyeti -yetmezmiş gibi tekamülün karşısına yaratıcılığı- diktiğinde geriye yapacağı tek bir hamlenin daha kaldığını da aynı heyecanla bekledim ve gördüm: toplumun karşısına şahsiyeti dikmek. Bu beklenti temelde bireyi ve bireyin özgürlük standardıyla toplumun ve toplumun özgürlük standardı arasında kadim bir bağ kurmayı gerektiriyordu ve Aliya buna da mahirdi. Dahası, işin hikmeti bunlar değildi, karşı karşıya diktiği bunca mefhumun birbirine galip gelmeyen cepheler olduğunu ilan etmesiydi esas mahareti: Henüz ilk dakikalarda insanı madde alemine atıyor ve onun maddeler aleminde saf manevi argümanla daha fazla ayakta kalamayacağını hükmediyordu. Bu hüküm özünde dezenformasyonu zaruri addediyordu ve Aliya, kendi çapında bir kıyamet koparmaya yeminliydi çünkü işaret parmağının hedefinde faydasız mit ve katı dinsel görüşler vardı. Yetmiyor, tembelliğimizin tescili olarak mehdîyeti gösteriyor, haremlere karşı çıkıyor ve kahraman-karşıtı bir duruş sergiliyordu. Aklı ve ruhu, şuuru, tahayyülü her bakımdan eşitleyen bu görüş karşısında hayret edip hayran kalmamak içten bile değildi. Her bakımdan kişisel ekinoksumu yaşıyordum.

Diğer yandan merakımı kamçılayan bir soru da vardı. Durmadan bireyin ruh, beden, akıl gibi kendinden menkul aidiyetlerine atıfta bulunan Aliya nasıl oluyor da Bosna'nın kahramanı -dolayısıyla toplumu kapsayan bir aktör- oluyordu? Bunun yolu bireyi ifade ederken onun toplumla olan bağını yapay olmayan fakat kuvvetle sağlam temellendirilmiş "özgürlük" tanımından geçiyordu. Aliya bunu da aşmış gibiydi. Onun nazarında özgürlük ne Rousseau perspektifinden görülen salt "temel gerçekliktir" ne de Platon'un idealize ettiği düzene, nizama -otoriteye- bağlı kalmaktır. Özgürlük kendisini de aşan ve kendisinin yine kendisiyle açıklanabilecek Tanrısal kayradır. Bu tarz bir yaklaşımın ardından Aliya'nın hapishanedeyken ailesinden gelen mektubu okurken kendisini hür hissettiği yönündeki ifadesi, tam da bunu, özgür olmanın mekân-dışı bir gerçeklik olduğunun ilanıdır. Bilhassa Sokrates'in hakikatleri uğruna ölüme gönderilmesini saygınlık ve özgürlük olarak tanıması da aynı ifadenin delilidir ve bu özgürlük mahkeme salonuyla veya idamıyla açıklanamaz, kısıtlanamaz. Her şey zıttıyla bilindiğinsen, olması gerekenleri meşru göstermek için özgürlüğünden taviz veren politik şahsiyetlerin köle oldukları kabulü de ortaya çıkmış olur ki Aliya'yı şahsilikten toplumsallığa götüren ince yolun sırrı da budur.

Bunca laf kalabalığına son verdiğim ve içinden çıkamadığım için nihayetine ulaştığım Aliya şudur: çok, fakat gayri insani çokluklardansa az, fakat özgür ruhlu, bilinçli -ferasetli- Müslümanlar yeğler. Sırtını temellendirilmemiş mitlere ve hurafelere yaslayarak ötekileri diplerde görmenin sancısını tembellik olarak gören ve bunun karşısına kuvvetli bir akıl-bilim-kutsal metaforu koyan dertli bir aktördür Aliya. Şimdi ferahladım işte.
-Müslümanların hızla artan büyük nüfusuyla övünmemiz, bana şişmanlığıyla övünen ve aldığı yeni kilolardan haz duyan bir adamı hatırlatıyor. Ruhumuza, aklımıza ve başarılarımıza vurgu yapmaya ne zaman başlayacağız? Küçük ve kırılgan bir insanda bile insanlığa katkıda bulunabilecek büyük bir ruh bulunabilir. Gücümüz, bilimimiz, edebiyatımız nerede? Nerede buluşlarımız, küllî iyiliğe katkılarımız?"
368 syf.
·Beğendi·9/10
Sırplara karşı verilen zorlu mücadelenin sonunda başarıya ulaşan Boşnaklar; "Artık sıra bizde. Onların bize yaptıklarını biz de onlara yapmalıyız." dediğinde, Bilge Kral Aliya şu tarihi cevabı verir: "Onlar bizim öğretmenimiz değil. Bizde aynı şekilde davranırsak onlardan ne farkımız kalır."
İşte bu eser onun niçin "Bilge Kral" olduğunu izah ediyor
624 syf.
·71 günde·Beğendi·Puan vermedi
Bosna’nın bağımsızlık ve özgürlük mücadelesine yakından tanık olmak isteyenlere tavsiye ederim.

Bosna bağımsızlık mücadelesini Aliya İzzetbegoviç faktörü olmadan anlamamız imkansız. Çok uluslu, çok dinli, çok kültürlü bir entite olan Bosna’nın birlik ve beraberliğini sağlama, bölünmezlik ve toprak bütünlüğünü korumak adına verdiği mücadeleye hayran kalmamak elde değil.

Ben balkanlar turuna katıldım ve keşke bu kitabı daha önce okusaymışım dedim belki o zaman savaşın üzerinden nerdeyse 30 yıl geçmesine rağmen, insanların gözlerinde hala yer alan hüznü daha iyi anlayabilirdim. Bosnalılar o kara günleri unutmuyor ve unutmak da istemiyorlar en iyi örneklerden biri de evlerinden yok etmedikleri mermilerin izi!

Aslında buna savaş demek de ne kadar doğru bilmiyorum. Yugoslavya çözülme sürecine girdiğinde, BM, Yugoslavya’ya silah ambargosu uyguluyorlar. Fakat maalesef bundan sadece Bosna ordusu nasibini alıyor. Çünkü Yugoslavya’daki sırp hegemonyası, ne yapacaklarını da bildiklerden 40 yıl boyunca yugaslov ordusuna silah stokluyor. O sıralar Yugoslav ordusu Avrupa’nın en iyi donatılmış 4.ordusuymuş ve düşünün ki bu ordu; henüz çok yeni bir devlet olan, doğru düzgün ordusu bile olmayan ve silah ambargosuna tabi tutulan Bosna’ya saldırıyor! Avrupa’nın kalbinde bir katliam yaşanıyor, dünyanın bir daha olmasına izin vermeyeceğiz diye yemin ettikleri nazi kamplarına benzer toplama kampları oluşturuluyor. Bosna’dan silah ambargosunun kaldırılması talebine karşı BM, silah istiyorsanız ekmek ve ilaçtan mahrum kalırsınız diye karşılık veriyor. Güya güvenli bölge ilan edilen Srebrenica’da, BM güvenlik güçlerinin gözleri önünde tam bir soykırım yaşanıyor. Sadece 4 günde 7 bin kişi öldürülüyor! Yıllar sonra Avrupalı bir general daha kararlı olsaydık bu trajediyi önleyebilirdik diye itiraf ediyor.

Tüm avantajlarına rağmen sırplar Bosna’da istediklerini elde edemiyorlar, 4 yıl boyunca halkın direnişiyle karşılaşıyorlar. Ve sonunda Bosna devletini tanımak zorunda kalıyorlar.

Bu kitapta İzzetbegoviç’in hayatını, düşüncelerinden dolayı maruz kaldığı suçlamaları, mahkûmiyetlerini, kendisini Bosna cumhurbaşkanlığına götüren süreci, Bosna bağımsızlık mücadelesinin tüm hatlarını ve İzzetbegoviç’in bu mücadeledeki tartışmaz rolünü; hem savaşı engelleme noktasında, hem direniş kısmında hem de barışın sağlanması konusunda görebiliriz.

Kapanışı İzzetbegoviç’in sözleriyle yapalım;

Bizler cehennemi yaşamış ve her şeye rağmen aklını muhafaza edebilmiş insanlarız. Bu da bizim zaferimizdir.

Ve her şey bittiğinde hatırlayacağımız şey; düşmanlarımızın sözleri değil, dostlarımızın sessizliği olacaktır.

Görüyorsunuz Allah karşımıza acı verici bir imtihan çıkarmıştır. Boğazlandık, kadın ve çocuklarımız öldürüldü, camilerimiz yıkıldı ama biz kadın ve çocukları öldürmeyeceğiz, kiliseleri yıkmayacağız. Bunu yapmayacağız çünkü bu bizim yolumuz değil!

Biz muzaffer olacağız çünkü biz başkalarının dinine, milliyetine ve farklı siyasi kanaatlere saygı gösteriyoruz, çünkü bu zor durumumuzda bile temiz insanlar olmaya çalışıyoruz.

Eğer bir kez daha ırmaklarımız üzerinde köprüler inşa edeceksek, köprüleri öncelikle halkımızın ruhlarına inşa etmeliyiz.

Bedeni kurtaracağız ama ya ruhu ?

Ruhun şad olsun Bilge kral…

Yazarın biyografisi

Adı:
Aliya İzzetbegoviç
Unvan:
Boşnak Devlet Adamı ve Bağımsız Bosna-Hersek'in İlk Cumhurbaşkanı
Doğum:
Bosanski Samac, Bosna-Hersek, 8 Ağustos 1925
Ölüm:
Saraybosna, Bosna- Hersek, 19 Ekim 2003
Alija İzetbegović (Boşnakça söyleyişi: [alija izɛtbɛɡɔʋitɕ]; d. 8 Ağustos 1925 - ö. 19 Ekim 2003), Boşnak devlet adamı ve bağımsız Bosna-Hersek'in ilk cumhurbaşkanı.

Doğumu ve Yetişmesi
Alija İzetbegović, 1925'te bugün Bosna-Hersek'in kuzeybatısında bulunan Bosanski Šamac kasabasında Dünya'ya geldi. Ailesi İslâmî duyarlılığa sahip bir aileydi. Ancak İzetbegović, İslam karşıtı ve Müslümanları Avrupa'ya dışarıdan girmiş kimseler olarak gören bir çevrede yetişti. Saraybosna'da bir Alman lisesinde eğitim gördü. Bilime önem veren ve disiplinle çalışan bir öğrenci olarak tanındı.

Lise çağında üstün kabiliyetleriyle ve İslamî konulara ilgisiyle öne çıktı. O dönemde bazı arkadaşlarıyla birlikte dinî konuları tartışmak amacıyla Mladi Muslimani (Müslüman Gençler Kulübü) adını verdikleri bir kulüp kurdu. Bu kulübü kurduğunda henüz 16 yaşındaydı, fakat oldukça etkin ve üretken bir düşünce kabiliyetine sahip olduğu gözleniyordu. Bu yüzden kurduğu kulüp bir düşünce kulübü olmaktan çıkarak aktivite kulübüne dönüştü. Dolayısıyla birtakım eğitim ve hayır faaliyetlerine öncülük etmeye başladı. Ayrıca genç kızlar için de ayrı bir birim oluşturdu. İkinci Dünya Savaşı esnasında da ihtiyaç sahiplerine yardım etti.

II. Dünya Savaşı Yılları
İzetbegović'in kurduğu Müslüman Gençler Kulübü oldukça önemli faaliyetler gerçekleştirdi. İkinci Dünya Harbi esnasındaki faaliyetleriyle de herkesin dikkatini çeken gözde bir oluşum hâline geldi. Ancak bu savaş esnasında tüm Yugoslavya, Almanların işgaline uğramıştı. Bu savaş esnasında Sırp Çetnikler Alman askerlerinin de desteğinden yararlanarak Bosna'da 100.000 Müslüman’ı öldürdüler.

Komünist Rejim
13 Ocak 1946'da Yugoslavya yeniden bağımsızlığına kavuştu. Ancak bu bağımsızlık hareketinde Komünist Parti yanlıları önemli bir rol üstlendiklerinden bağımsızlık sonrasında da ülkede yönetimi ele geçirdiler. Ülkenin resmî statüsünü de federal cumhuriyetler birliği olarak belirlediler. Buna göre Yugoslavya altı federal cumhuriyet ile iki özerk bölgeden oluşacak, cumhuriyetlerden biri de Bosna-Hersek Cumhuriyeti olacaktı.

Komünist rejimin ülke yönetimini ele geçirmesiyle birlikte dinlere özellikle de İslam'a karşı bir savaş başladı. İzetbegović, İslamî faaliyetleriyle tanındığından ve ateizme karşı olduğundan komünist baskının en önemli hedeflerinden biriydi. Bu sebeple 1949'da İslamcılık suçlamasıyla hapse girerek beş yıl hapis cezası çekti.

İzetbegović'in sıkıntıları 1953'te iktidara gelen Tito zamanında daha da arttı. Fakat o bütün baskılara rağmen İslamî konularda kafa yormaya, fikirler üretmeye, etrafını aydınlatmaya devam ediyordu. Bu arada sistemin Müslümanların meseleleriyle ilgilenmesi üzere görevlendirdiği Hasan Duzu ile ilişki kurarak onunla irtibat halinde çalışmalar yürütmeye başladı.

Tito'nun 1974'te yeni bir anayasa hazırlamasından sonra yönetim Müslümanlar üzerindeki baskıyı kısmen hafifleterek bazı geleneksel İslamî kurumların yeniden işlev kazanmasına imkân sağladı. Bu yumuşama üzerine bazı camiler ve medreseler yeniden açıldı. Küçük çapta da olsa bir yumuşamayla bazı dinî kurumların yeniden hayata geçirilmesi Müslümanlar arasında hızlı bir İslamî uzlaşıya zemin hazırladı.

İzetbegović'in İslamî Manifestosu
1980'de Tito ölünce federasyon cumhurbaşkanlığı konusunda bir anlaşmazlık ortaya çıktı. Bunun üzerine altı federal eyaletin her birinin cumhurbaşkanının sırayla bir yıl federasyon cumhurbaşkanlığı yapması üzere anlaşma sağlandı. Bu gelişmeyle birlikte ülkede kısmen bir demokratikleşme sürecine girilmiş oldu. Çünkü federal eyaletlerde yönetime geçmek isteyenler siyasal partiler vasıtasıyla faaliyetler yürütebiliyorlardı. Buna bağlı olarak hürriyetlerde de bir genişleme oldu. İzetbegović'in oğlu bu ortamdan yararlanarak babasının makalelerini bir kitapta toparlayıp, 1983'te "İslamî Manifesto" adıyla yayınladı. İzetbegović'in daha önce 1970'te de bu adla bir kitabı yayınlanmıştı. 1983'te söz konusu kitabın yayınlanması epey bir yankı uyandırdı. Hâkim sistem bu gelişmeye tahammül edemeyerek İzetbegović'i Avrupa'nın ortasında radikal İslamî bir cumhuriyet kurmak için çalışmakla suçladı ve tutuklattı. İzetbegović, mahkeme önüne çıkarılıp “hakim sistemi değiştirmek ve Bosna-Hersek'i İslamî devlete dönüştürmek için çalışmak”la itham edildi ve yargılamadan sonra 14 yıl hapis cezasına mahkûm edildi. Fakat bu mahkûmiyet onun kitabının bütün Bosna'da duyulmasını ve tesirini göstermesini sağladı. Müslümanlar muhtelif yollarla onun söz konusu kitabını temin etmeye çalışıyorlardı. Kitabın yazarının bu kitaptan dolayı hapiste olması okuyanların ruhlarındaki tesirinin daha da artmasına sebep oluyordu.

Hapis Yılları
Yargıtay kararıyla daha sonra mahkûmiyet süresi 11 yıla indirildi. 1988'de çıkarılan bir afla da serbest bırakıldı.

Beş yıllık hapis süresi (1983-1988) İzetbegović'in hayatında önemli etkiler yaptı. Hapiste düşünmeye, fikir üretmeye, daha önce üretilmiş fikirlerden istifade etmeye çokça fırsat buldu. Bunun yanı sıra önemli bir fikri eserinden dolayı hapse atılması olması, onun fikirlerinin çevrede daha çok yankı uyandırmasına sebep oldu. Ayrıca onun hapiste olduğu dönemde yıllarını verdiği "Doğu ve Batı Arasında İslam" adlı meşhur kitabı yayınlandı. Bu kitabını bir arkadaşı neşretti ve çok kısa zamanda geniş bir kitleye ulaşarak büyük yankı uyandırdı. İzetbegović, bu kitabıyla İslam'ı sade ve öz bir şekliyle yetişen nesillere kazandırmayı hedefliyordu.

Siyasi Mücadele

Alija İzetbegović'in 1997 yılındaki Amerika Birleşik Devletleri ziyareti
İzetbegović, hapisten çıktığında Dünya'da komünist rejimler çöküş dönemine girmişti. Yugoslavya'da da eski federatif yapının korunması konusunda çok fazla bir duyarlılık kalmamıştı. Bunun yerine bağımsızlık yanlısı fikirler etkisini göstermeye başlamıştı. Ayrıca eyaletlerde yönetime geçme konusunda etkin siyasi yarışlar başlamıştı. Alija İzetbegović de Bosna-Hersek Özerk Cumhuriyeti’nde Demokratik Eylem Partisi (SDA) adı verilen bir siyasi parti kurdu. Bu parti Bosna-Hersek'te 5 Aralık 1990'da gerçekleştirilen genel seçimleri kazanarak lideri Alija İzetbegović cumhurbaşkanı oldu. Bu seçim SDA'nın girdiği ilk seçim olmasına rağmen büyük bir başarı elde etti ve cumhurbaşkanlığını kazanmasının yanı sıra parlamentoda da 86 sandalye elde etti.

Bağımsızlık Dönemi
1990'lı yıllara girildiğinde Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti içinde bir bağımsızlık hareketi baş gösterdi. Özerk cumhuriyetler birbiri ardından bağımsızlıklarını ilan ediyor ya da bu yönde niyetlerini ortaya koyuyorlardı. Bosna-Hersek de 1 Mart 1992'de gerçekleştirdiği referandum sonrasında bağımsızlığını ilan etti. Çünkü yapılan referandumda halkın % 62,8'i bağımsızlığı tercih etmişti. Ancak Sırplar hemen arkasından Bosna-Hersek yönetiminde söz sahibi olan Müslümanlara karşı savaş açarak yeni bir katliam hareketi başlattılar. Hırvatistan ve Slovenya'nın bağımsızlık mücadelesine destek olan Avrupa ülkeleri ve ABD ise Bosna-Hersek'i Sırp saldırıları karşısında yalnız bıraktılar. Bosna-Hersek Müslümanlarını en çok sıkıntıya sokan da, Avrupa'nın üçüncü büyük ordusu Yugoslavya Federal Ordusu'nun Sırp çetnikleriyle birlikte hareket etmesi, onlara destek vermesiydi. Müslümanlarsa herhangi bir askerî destekten yoksun ve silah yönünden çok zayıftılar. Sonuçta Sırplar Bosna-Hersek'in önemli şehirlerini işgal ettiler. Bu işgal hareketi bir milyona yakın Müslüman’ı göçe zorladı. Sırplar işgal ettikleri yerlerde hem katliam hem de yıkım gerçekleştiriyorlardı. Özellikle camileri ve İslamî izler taşıyan tarihî eserleri yıkmaya özen gösteriyorlardı.

Bosna-Hersek meselesinin çözümü için değişik tarihlerde gerçekleştirilen görüşmeler ve arabuluculuk çalışmaları da bir sonuç vermedi. 1994'ün sonuna gelindiğinde Bosna-Hersek'teki iç savaşın aldığı can sayısı 250.000'i, göçe zorladığı insan sayısı ise 1 milyonu aşmıştı.

Bosna-Hersek Cumhuriyeti cumhurbaşkanı Alija İzetbegović çok büyük askerî güce ve imkana sahip olan Sırplarla, her türlü askeri imkandan yoksun ve hiçbir dış desteğe sahip olmayan Bosna-Hersek halkını karşı karşıya getirmemek için önce oldukça temkinli bir politika izledi.

Dayton Anlaşması
Bosna-Hersek Müslümanlarının direnişlerine Müslüman halklar grubu sahip çıktı. İslam dünyasının muhtelif bölgelerinden gençler direnişçiler soykırıma dur demek için bu ülkeye gitti. Direniş ve savaş aynı zamanda Bosna-Hersek Müslümanları arasında İslamî bilinçlenmenin artmasını da sağladı. Ancak ülke yönetimleri Bosna-Hersek Müslümanlarını büyük ölçüde yalnız bıraktılar. Buna ek olarak Avrupa ve ABD, ezilen ve katliamlara maruz kalan Bosna-Hersek halkına hiçbir şekilde destek çıkmadı. Katliamın son raddesine vardığı sırada da Sırpların isteklerini kabul etmeleri için Müslümanlara baskı yaptılar. İşte bu siyasi baskılar ve eşit olmayan savaş şartları karşısında İzetbegović, önüne konulan anlaşmayı kabul etmiştir. Çünkü savaşın devam etmesi Bosna Müslümanlarının tam bir soykırımla karşı karşıya gelmeleri gibi sonucun doğmasına sebep olabileceğini düşünüyordu. Neticede 1995'te ABD tarafından dayatılan Dayton Anlaşması'nın imzalanmasıyla savaş sona erdi. Anlaşma Bosna-Hersek topraklarının % 51'ini Müslümanlara ve Hristiyan Hırvatlara, % 49'unu da Bosna-Hersek Sırplarına (veya bu ülkeye yerleşmiş Sırplara) veriyordu. Yönetimin de bu üç halk arasında paylaşılmasını şart koşuyordu. Anlaşmayla Amerika Birleşik Devletleri, aynı zamanda Müslümanlara ellerindeki silahları imha etmelerini ve ABD patentli silahları, yedek parçasız bir şekilde satın almalarını şart koştu.

Bosna-Hersek Savaşı, ABD ve Avrupa'nın haçlı kimliğini bir kez daha gözler önüne sermiştir. Bunu bizzat Avrupalı tarihçiler ve yorumcular da itiraf etmiş ve bu savaşta Batılıların 19. yüzyıldaki sömürgeci kimliklerine geri döndüklerine dikkat çekmişlerdir.

Yazar istatistikleri

  • 1.380 okur beğendi.
  • 4.909 okur okudu.
  • 320 okur okuyor.
  • 4.295 okur okuyacak.
  • 149 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları