Aliya İzzetbegoviç

Aliya İzzetbegoviç

Yazar
8.8/10
529 Kişi
·
1.384
Okunma
·
696
Beğeni
·
10.320
Gösterim
Adı:
Aliya İzzetbegoviç
Unvan:
Boşnak Devlet Adamı ve Bağımsız Bosna-Hersek'in İlk Cumhurbaşkanı
Doğum:
Bosanski Samac, Bosna-Hersek, 8 Ağustos 1925
Ölüm:
Saraybosna, Bosna- Hersek, 19 Ekim 2003
Alija İzetbegović (Boşnakça söyleyişi: [alija izɛtbɛɡɔʋitɕ]; d. 8 Ağustos 1925 - ö. 19 Ekim 2003), Boşnak devlet adamı ve bağımsız Bosna-Hersek'in ilk cumhurbaşkanı.

Doğumu ve Yetişmesi
Alija İzetbegović, 1925'te bugün Bosna-Hersek'in kuzeybatısında bulunan Bosanski Šamac kasabasında Dünya'ya geldi. Ailesi İslâmî duyarlılığa sahip bir aileydi. Ancak İzetbegović, İslam karşıtı ve Müslümanları Avrupa'ya dışarıdan girmiş kimseler olarak gören bir çevrede yetişti. Saraybosna'da bir Alman lisesinde eğitim gördü. Bilime önem veren ve disiplinle çalışan bir öğrenci olarak tanındı.

Lise çağında üstün kabiliyetleriyle ve İslamî konulara ilgisiyle öne çıktı. O dönemde bazı arkadaşlarıyla birlikte dinî konuları tartışmak amacıyla Mladi Muslimani (Müslüman Gençler Kulübü) adını verdikleri bir kulüp kurdu. Bu kulübü kurduğunda henüz 16 yaşındaydı, fakat oldukça etkin ve üretken bir düşünce kabiliyetine sahip olduğu gözleniyordu. Bu yüzden kurduğu kulüp bir düşünce kulübü olmaktan çıkarak aktivite kulübüne dönüştü. Dolayısıyla birtakım eğitim ve hayır faaliyetlerine öncülük etmeye başladı. Ayrıca genç kızlar için de ayrı bir birim oluşturdu. İkinci Dünya Savaşı esnasında da ihtiyaç sahiplerine yardım etti.

II. Dünya Savaşı Yılları
İzetbegović'in kurduğu Müslüman Gençler Kulübü oldukça önemli faaliyetler gerçekleştirdi. İkinci Dünya Harbi esnasındaki faaliyetleriyle de herkesin dikkatini çeken gözde bir oluşum hâline geldi. Ancak bu savaş esnasında tüm Yugoslavya, Almanların işgaline uğramıştı. Bu savaş esnasında Sırp Çetnikler Alman askerlerinin de desteğinden yararlanarak Bosna'da 100.000 Müslüman’ı öldürdüler.

Komünist Rejim
13 Ocak 1946'da Yugoslavya yeniden bağımsızlığına kavuştu. Ancak bu bağımsızlık hareketinde Komünist Parti yanlıları önemli bir rol üstlendiklerinden bağımsızlık sonrasında da ülkede yönetimi ele geçirdiler. Ülkenin resmî statüsünü de federal cumhuriyetler birliği olarak belirlediler. Buna göre Yugoslavya altı federal cumhuriyet ile iki özerk bölgeden oluşacak, cumhuriyetlerden biri de Bosna-Hersek Cumhuriyeti olacaktı.

Komünist rejimin ülke yönetimini ele geçirmesiyle birlikte dinlere özellikle de İslam'a karşı bir savaş başladı. İzetbegović, İslamî faaliyetleriyle tanındığından ve ateizme karşı olduğundan komünist baskının en önemli hedeflerinden biriydi. Bu sebeple 1949'da İslamcılık suçlamasıyla hapse girerek beş yıl hapis cezası çekti.

İzetbegović'in sıkıntıları 1953'te iktidara gelen Tito zamanında daha da arttı. Fakat o bütün baskılara rağmen İslamî konularda kafa yormaya, fikirler üretmeye, etrafını aydınlatmaya devam ediyordu. Bu arada sistemin Müslümanların meseleleriyle ilgilenmesi üzere görevlendirdiği Hasan Duzu ile ilişki kurarak onunla irtibat halinde çalışmalar yürütmeye başladı.

Tito'nun 1974'te yeni bir anayasa hazırlamasından sonra yönetim Müslümanlar üzerindeki baskıyı kısmen hafifleterek bazı geleneksel İslamî kurumların yeniden işlev kazanmasına imkân sağladı. Bu yumuşama üzerine bazı camiler ve medreseler yeniden açıldı. Küçük çapta da olsa bir yumuşamayla bazı dinî kurumların yeniden hayata geçirilmesi Müslümanlar arasında hızlı bir İslamî uzlaşıya zemin hazırladı.

İzetbegović'in İslamî Manifestosu
1980'de Tito ölünce federasyon cumhurbaşkanlığı konusunda bir anlaşmazlık ortaya çıktı. Bunun üzerine altı federal eyaletin her birinin cumhurbaşkanının sırayla bir yıl federasyon cumhurbaşkanlığı yapması üzere anlaşma sağlandı. Bu gelişmeyle birlikte ülkede kısmen bir demokratikleşme sürecine girilmiş oldu. Çünkü federal eyaletlerde yönetime geçmek isteyenler siyasal partiler vasıtasıyla faaliyetler yürütebiliyorlardı. Buna bağlı olarak hürriyetlerde de bir genişleme oldu. İzetbegović'in oğlu bu ortamdan yararlanarak babasının makalelerini bir kitapta toparlayıp, 1983'te "İslamî Manifesto" adıyla yayınladı. İzetbegović'in daha önce 1970'te de bu adla bir kitabı yayınlanmıştı. 1983'te söz konusu kitabın yayınlanması epey bir yankı uyandırdı. Hâkim sistem bu gelişmeye tahammül edemeyerek İzetbegović'i Avrupa'nın ortasında radikal İslamî bir cumhuriyet kurmak için çalışmakla suçladı ve tutuklattı. İzetbegović, mahkeme önüne çıkarılıp “hakim sistemi değiştirmek ve Bosna-Hersek'i İslamî devlete dönüştürmek için çalışmak”la itham edildi ve yargılamadan sonra 14 yıl hapis cezasına mahkûm edildi. Fakat bu mahkûmiyet onun kitabının bütün Bosna'da duyulmasını ve tesirini göstermesini sağladı. Müslümanlar muhtelif yollarla onun söz konusu kitabını temin etmeye çalışıyorlardı. Kitabın yazarının bu kitaptan dolayı hapiste olması okuyanların ruhlarındaki tesirinin daha da artmasına sebep oluyordu.

Hapis Yılları
Yargıtay kararıyla daha sonra mahkûmiyet süresi 11 yıla indirildi. 1988'de çıkarılan bir afla da serbest bırakıldı.

Beş yıllık hapis süresi (1983-1988) İzetbegović'in hayatında önemli etkiler yaptı. Hapiste düşünmeye, fikir üretmeye, daha önce üretilmiş fikirlerden istifade etmeye çokça fırsat buldu. Bunun yanı sıra önemli bir fikri eserinden dolayı hapse atılması olması, onun fikirlerinin çevrede daha çok yankı uyandırmasına sebep oldu. Ayrıca onun hapiste olduğu dönemde yıllarını verdiği "Doğu ve Batı Arasında İslam" adlı meşhur kitabı yayınlandı. Bu kitabını bir arkadaşı neşretti ve çok kısa zamanda geniş bir kitleye ulaşarak büyük yankı uyandırdı. İzetbegović, bu kitabıyla İslam'ı sade ve öz bir şekliyle yetişen nesillere kazandırmayı hedefliyordu.

Siyasi Mücadele

Alija İzetbegović'in 1997 yılındaki Amerika Birleşik Devletleri ziyareti
İzetbegović, hapisten çıktığında Dünya'da komünist rejimler çöküş dönemine girmişti. Yugoslavya'da da eski federatif yapının korunması konusunda çok fazla bir duyarlılık kalmamıştı. Bunun yerine bağımsızlık yanlısı fikirler etkisini göstermeye başlamıştı. Ayrıca eyaletlerde yönetime geçme konusunda etkin siyasi yarışlar başlamıştı. Alija İzetbegović de Bosna-Hersek Özerk Cumhuriyeti’nde Demokratik Eylem Partisi (SDA) adı verilen bir siyasi parti kurdu. Bu parti Bosna-Hersek'te 5 Aralık 1990'da gerçekleştirilen genel seçimleri kazanarak lideri Alija İzetbegović cumhurbaşkanı oldu. Bu seçim SDA'nın girdiği ilk seçim olmasına rağmen büyük bir başarı elde etti ve cumhurbaşkanlığını kazanmasının yanı sıra parlamentoda da 86 sandalye elde etti.

Bağımsızlık Dönemi
1990'lı yıllara girildiğinde Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti içinde bir bağımsızlık hareketi baş gösterdi. Özerk cumhuriyetler birbiri ardından bağımsızlıklarını ilan ediyor ya da bu yönde niyetlerini ortaya koyuyorlardı. Bosna-Hersek de 1 Mart 1992'de gerçekleştirdiği referandum sonrasında bağımsızlığını ilan etti. Çünkü yapılan referandumda halkın % 62,8'i bağımsızlığı tercih etmişti. Ancak Sırplar hemen arkasından Bosna-Hersek yönetiminde söz sahibi olan Müslümanlara karşı savaş açarak yeni bir katliam hareketi başlattılar. Hırvatistan ve Slovenya'nın bağımsızlık mücadelesine destek olan Avrupa ülkeleri ve ABD ise Bosna-Hersek'i Sırp saldırıları karşısında yalnız bıraktılar. Bosna-Hersek Müslümanlarını en çok sıkıntıya sokan da, Avrupa'nın üçüncü büyük ordusu Yugoslavya Federal Ordusu'nun Sırp çetnikleriyle birlikte hareket etmesi, onlara destek vermesiydi. Müslümanlarsa herhangi bir askerî destekten yoksun ve silah yönünden çok zayıftılar. Sonuçta Sırplar Bosna-Hersek'in önemli şehirlerini işgal ettiler. Bu işgal hareketi bir milyona yakın Müslüman’ı göçe zorladı. Sırplar işgal ettikleri yerlerde hem katliam hem de yıkım gerçekleştiriyorlardı. Özellikle camileri ve İslamî izler taşıyan tarihî eserleri yıkmaya özen gösteriyorlardı.

Bosna-Hersek meselesinin çözümü için değişik tarihlerde gerçekleştirilen görüşmeler ve arabuluculuk çalışmaları da bir sonuç vermedi. 1994'ün sonuna gelindiğinde Bosna-Hersek'teki iç savaşın aldığı can sayısı 250.000'i, göçe zorladığı insan sayısı ise 1 milyonu aşmıştı.

Bosna-Hersek Cumhuriyeti cumhurbaşkanı Alija İzetbegović çok büyük askerî güce ve imkana sahip olan Sırplarla, her türlü askeri imkandan yoksun ve hiçbir dış desteğe sahip olmayan Bosna-Hersek halkını karşı karşıya getirmemek için önce oldukça temkinli bir politika izledi.

Dayton Anlaşması
Bosna-Hersek Müslümanlarının direnişlerine Müslüman halklar grubu sahip çıktı. İslam dünyasının muhtelif bölgelerinden gençler direnişçiler soykırıma dur demek için bu ülkeye gitti. Direniş ve savaş aynı zamanda Bosna-Hersek Müslümanları arasında İslamî bilinçlenmenin artmasını da sağladı. Ancak ülke yönetimleri Bosna-Hersek Müslümanlarını büyük ölçüde yalnız bıraktılar. Buna ek olarak Avrupa ve ABD, ezilen ve katliamlara maruz kalan Bosna-Hersek halkına hiçbir şekilde destek çıkmadı. Katliamın son raddesine vardığı sırada da Sırpların isteklerini kabul etmeleri için Müslümanlara baskı yaptılar. İşte bu siyasi baskılar ve eşit olmayan savaş şartları karşısında İzetbegović, önüne konulan anlaşmayı kabul etmiştir. Çünkü savaşın devam etmesi Bosna Müslümanlarının tam bir soykırımla karşı karşıya gelmeleri gibi sonucun doğmasına sebep olabileceğini düşünüyordu. Neticede 1995'te ABD tarafından dayatılan Dayton Anlaşması'nın imzalanmasıyla savaş sona erdi. Anlaşma Bosna-Hersek topraklarının % 51'ini Müslümanlara ve Hristiyan Hırvatlara, % 49'unu da Bosna-Hersek Sırplarına (veya bu ülkeye yerleşmiş Sırplara) veriyordu. Yönetimin de bu üç halk arasında paylaşılmasını şart koşuyordu. Anlaşmayla Amerika Birleşik Devletleri, aynı zamanda Müslümanlara ellerindeki silahları imha etmelerini ve ABD patentli silahları, yedek parçasız bir şekilde satın almalarını şart koştu.

Bosna-Hersek Savaşı, ABD ve Avrupa'nın haçlı kimliğini bir kez daha gözler önüne sermiştir. Bunu bizzat Avrupalı tarihçiler ve yorumcular da itiraf etmiş ve bu savaşta Batılıların 19. yüzyıldaki sömürgeci kimliklerine geri döndüklerine dikkat çekmişlerdir.
''Ve her şey bittiğinde hatırlayacağımız şey; düşmanlarımızın sözleri değil, dostlarımızın sessizliği olacaktır...''
Kur'an'ı ezbere okuyup yorumluyorlar, ardından tekrar ezbere okuyup değerlendiriyorlar, sonra yine ezbere okuyorlar. Binlerce kez tekrarlıyorlar ki bir kez bile uygulamaya vakitleri olmasın. Kur'an'ın hayata nasıl dahil edilebileceği sorusundan kaçış niteliğindedir. Nihayetinde, Kur'an'ı anlam ve içerikten arınmış boş bir sese dönüştürdüler...
Aliya İzzetbegoviç
Sayfa 32 - Yarın yayınları
Hayatı sadece din ve dua ile değil,aynı zamanda çalışma ve bilimle tanzim etmek gerektiğine inanan kimse,o İslam'a aittir ..
Arap harflerinin kaldırılmasıyla Türkiye için, yazıda korunan geçmişin bütün nimeti kaybolmuş oldu.
Bana biri ‘’İslam nedir?’’ diye sorduğu ve özellikle de bunu çocuğum yaptığı zaman cevabım şu olacaktır: İman etmek ve iyi amel işlemektir. Ondan sonra da namaz, oruç, zekat ve hac hakkında konuşurum ve sonunda da şunu vurgularım, bunlar ibadetlerdir. Eğer senin ruhun Allah’a olan imanla ve davranışların iyilik etmekle doluysa onlar İslam’a aittir. Yok eğer bunlar yoksa bu ibadetler diğer bütün boş inançlar gibi anlamsızdırlar.
HABERİNİZİN OLMADIĞINI SÖYLEYEMEYECEKSİNİZ!

Evet kitabın sonun da tek bir sayfa da ortada bu cümle yazıyor ve insan kendini sorumlu hissediyor yada en azından ben öyle hissettim.
Bilge kral bilgeliğini konuşturdu ve her sayfada neredeyse her cümlesinin altı çizilecek nitelikteydi.

Her sorunun temelinde Müslümanların müslümanca yaşamadıklarını ve bir nevi sadece işlerine geleni yapıp kabul ettiklerini anladıklarını söylüyor kral, ve diyor ki; sorun mazide değil halde, haldeki sorunlar da İslamla ilgili değil aksine İslamı yaşayamamakta ve gün geçtikçe uzaklaşmakta, sorunların temeli budur diyor.

Kral, Müslüman ülkelerde yaşayan liderler ve müslümanların kendi eğitim sistemini, modasını, düzenini kurmak yerine devamlı dış ülkelere özenmekle özlerini yitirmekten yakınıyor ve yeter artık uyanın diyor.

" Kim olduğunu, nereden geldiğini bilmeyen bir millet, nereye gideceğini ve ne için çabaladığını bilebilir mi?"


Biz ne kadar müslümanız ve İslam hayatımıza ne kadar hakim?

 Müslümanız Kuran okumayı biliyoruz ama haddimizi aşıp bir de olmayan ilmimiz ile müfessirlere kafa tutarcasına yahu bu farz değil bu gerekmez, Kuranda şu yok bu yok diye itiraz edip bize emir edileni değil işimize geleni yaşıyoruz.

"Bizim, siyasi veya ahlaki tüm başarılarımız ve başarısızlıklarımız, İslam'ı nasıl kabul edip hayatımıza ne kadar girmesine izin verdiğimizin göstergesidir. Bir milletin günlük yaşantısında İslam'ın etkisinin azalması, daima insanların, toplumun ve siyasi kurumların değersizleşmesine sebep olmuştur."

Bilge kral bana aynen şöyle dedi "kızım madem müslümanım diyorsun aç gözünü etrafına bak seni de dinini de yemeye geliyorlar. İçimizde yaşıyorlar,  bizi hazmedemiyorlar. Zamanında Rasulullah (s.a.v) islam dinini yaymaya çalışırken nasıl ki çeşitli fitnelerle insanları kandırıp kafa karıştırdılar ise bu günde kendi ülkemizde kendi dinimizi yaşamamızı sabote edip ellerinden geldiğince maneviyatımızı aşağı çekmek istiyorlar.

"Dolaylı yada dolaysız yoldan yabancılara ait kaç okul, kaç kolej olduğunu belirlemek ve bu cömertliğin nedeni üzerine biraz kafa yormak hayli yararlı olacaktır."

Evet neden bu kadar yabancı okul ve yabancı sistem var ülkemizde neden biz kendimizi dinimizi ve ülkemizi diğer ülkelerden aşağı görüyoruz. Eğitim sistemini mi beğenmiyorsun dışarda okumak yerine öğretmen ol müdür ol vali ol eğitim sistemini sen değiştir. Niye bu kadar ezik görüyorsunuz kendinizi, niye her şeyin en iyisi onlarda en güzeli orada diye düşünüyorsunuz asıl zenginlik bizde keşke bir kavrayabilsek. 100 yıllık sözleşme olmasaydı bu gün tüm dünya bize muhtaçtı ve bunun farkındalar o sebeple devamlı Türkiye içerisinde çeşitli şekillerde sorunlar çıkarıp fitneler çıkarıp bizi birbirimize düşürmeye, onlara muhtaç etmeye çalışıyorlar. Şu sözleşme bir bitsin. VATANımın her köşesinde birbirinden kıymetli madenler var ve biz onları kullanmaya başlamayalım diye bunlar. Boşuna dememiş büyükler "Meyve veren ağaç taşlanır".

Bir yerde kral şuna değiniyordu. Eğer bir millet bir ülke değişecekse önce dinini içinde yaşamalı hücrelerine kadar dinine hakim olmalı ve bireyler üzerinden bu yapılınca kendiliğinden  değişecektir millet.

İkinci kez okudum ve çok iyi geldi. Okumaya niyetli olanlar geciktirmesin. Neden ona bilge kral deniyor anlayacaksınız. Saygılar, sevgiler...
Din, ilim, sanat, kültür, uygarlık, eğitim, felsefe vb. konuları ihtiva eder. Tam olarak felsefi mi, dini mi, sosyolojik mi yoksa araştırma-inceleme mi çözemedim. "Karma" olmuş diye bilirim. Ele aldığı konulardan olsa ki kolay anlaşılır ve akıcı olduğu da söylenemez. Okurken yazarın bilgi donanımı ve zekası apaçık belli oluyor. Kültür, uygarlık, eğitim ve ahlak konuları üzerine çok iyi tespitler yapmıştır.

Batılı yazarların eserlerinde din konusu genellikle bir manalı olmadığı için, din bahsi geçerken çelişkiye düşme olasılığı yüksektir.Bu noktada okurlar biraz zahmete düşerek satırlar üzerinde "kafa yorabilirler."
Aliya İzzetbegoviç’in Türkçe olarak da neşredilen otobiyografisi ‘Tarihe Tanıklığım’ sadece Aliya’nın hayatının değil onun kaderiyle sıkı sıkıya örtüşen Bosna tarihinin ve bağımsızlık savaşının da önemli ipuçlarını sunuyor bizlere. Aliya’nın kitapta yazdıklarına göre, dedesi İstanbul’da askerliğini yaparken Üsküdar’da yaşayan bir Türk ailenin Sadıka isimli bir kızıyla evlenir ve Bosna’ya döner. Yani, Aliya’nın babaannesi bir Türk’tür. Zaten babası da Türkçe anlar ama çok fazla konuşamazmış.

Aliya İzzetbegoviç, dine düşkünlüğünün temelinde kısmen de olsa annesinin yattığını söyler. Annesi dindar bir kadındır ve hiç aksatmadan her sabah namazına kalkar; bundan çok hoşlanan küçük Aliya’yı da kaldırır ve camiye gönderir. Hodzijizka Camiinin ihtiyar imamı Mujezinoviç ( Müezzinoğlu ) her sabah mutlaka Rahman Suresini okur ve bu küçük Aliya’yı adeta cezb eder.

Aliya’nın okul yılları Yugoslavya’da komünist fikirlerin hızla yayıldığı bir dönemdir. Ancak o, komünizmin Avrupa’daki faşizme karşı bir hareket olarak yayıldığını ve birinin kara totalitarizmse öbürünün de kızıl totalitarizm olduğunu düşünür. Yoğun ateizm propagandalarına rağmen içinde her zaman taşıdığı Allah inancı galip gelir ve kendi ifadesiyle ‘ inancı bir-iki yıllık sallantıdan sonra geri gelir.’ Üstelik bu kez sadece bir ata mirası, gelenek olarak değil, yeni baştan edinilmiş ve bir daha da hiç kaybedilmeyecek bir inançtır artık!

Aliya’nın aynı ismi taşıdığı diğer dedesi Bosna’da bir validir. Birinci Dünya Savaşını başlatan suikastın ardından Avusturyalılar suçlu olsun olmasın pek çok Sırp’ı tutuklamaya başlarlar. Bu sırada Aziziye’de kırk kadar masum Sırp da tutuklanır ancak dedesi bu haksızlığa izin vermez. Duruma müdahale edip onları kurtarır. 1944’te ise Ustaşalar’dan kaçıp, Müslüman bölgesine girmek isteyen Aliya, yolda Sırpların eline düşer. Çetnikler epey bir işkence yaparlar ve boğazını keserek onu öldürmeye karar verirler. Ancak Çetnik komutanlardan birisi olan Albay Keseroviç, Aliya’nın kim olduğunu öğrenir ve öldürülmemesi emrini verir. Çünkü dedesinin 30 yıl önce ölümden kurtardığı Sırplardan birisi de odur!

Tarihe Tanıklığım’da bunlar gibi pek çok kişisel hatırası var Aliya’nın. Kitap hacimce kalın lakin Bosna Savaşı’na ve Bosna’ya ilgi duyanlar için hiç de sıkıcı değil. Aliya’nın şahsi tarihine paralel olarak Boşnakların tarihini de okuyabiliyorsunuz. Hatta 1992-95 arasındaki kara günler o kadar ayrıntılı anlatılıyor ki Bosna iç politikasını ve savaşın seyrini dahi ince ayrıntılara kadar öğrenebiliyorsunuz.

Rahmetli Aliya İzzetbegoviç büyük bir adamdı. Bir entelektüel, bir aydın, bir mütefekkir. Belki bunların hepsinden daha az siyasetçi daha fazla demokrat idi. Genç Müslümanlar teşkilatıyla başlayan siyasi hayatında hep zorluklarla mücadele etmiş ancak Osmanlı/Müslüman kimliğini hiç unutmamış değerli bir şahsiyetti. Bugünkü siyasal İslamcı politikacılarla zerrece alakası yoktu.

Belki de son güzel Osmanlı idi…
"Her şeye kadir olan Allah'a yemin ederim ki köle olmayacağız" Saraybosna halkının kahramanı Aliya İzzetbegoviç ..
Kitap bilge lider İzzetbegoviç'in konuşmalarından derlenmiş genel olarak konuşmalarından çıkardığım sonuca göre yenilikçi,mantıklı,özünden kopmadan Kuranı Kerim rehberliğinde müslüman halkın bilhassa gençlerin ülkelerine umut ışığı olması gerektiği ..
Eseri okurken kafamda ki bir kaç sorunun cevabını buldum diyebilirim kitabı herkese tavsiye ederim fakat İslam felsefesi ağırlıkta olduğu için zaman zaman sıkıcı olabilir ayrıca dili pek sade değil cümleler uzun, paragraf şeklinde kurulmuş okurken yorulabilirsiniz ama bilgi yönünden oldukça donanımlı bir eser..
Son olarak Cins(Ekim-Sayı 13)
dergisinde geçen şu cümleyle incelememi bitirmek istiyorum:
"Halep'in de bir gün Saraybosna gibi özgür olacağı güzel günlere inanarak aşka ve kavgaya devam ediyoruz".
Erişilmek istenen sonuç kitabın başında da denildiği gibi 'Müslümanların İslamlaştırılması' Burda hepimizin özeleştiri yapması gereklidir. Sadece Müslümanım demekle Müslüman olunmadığını Aliya en güzel şekilde açıklamış. Kendim için diyebilirim ki yürüdüğüm yolda Aliya bana ışık tutan bir kahraman. Onu kalbimin en derinlerinde buldum ve sevdim. Onun düsturunu sahiplenip inancımı ve mücadelemi bırakmayacağım. Tabi bu mücadeleye kendi nefsimden başlayacağım.
Velhasıl okunmalı, okutulmalı..
Aliya İzzetbegoviç.
Bir çoğu ‘’Bilge kral’’ diye bilir ama ‘’Kral’’ ifadesi onun temsil ettiği ve savunduğu değerlere terstir. O yüzden ‘’Bilge lider’’ demek daha doğru olur. Tabii kime göre, neye göre bilge o değişir.
Açıkça söylemem gerekir ki kendisine bir sempatim vardı.Fakat bu kitabı okumam ile birlikte bunun azaldığını söyleyebilirim. Kendisi yine de saygıyı hak eden biri. Kitapta yapmış olduğu tespit ve öz eleştiriler başarılı, en azından bir kısmı.
Gelelim benim başarısız bulduğum kısımlarına. Japonya ve Türkiye karşılaştırması yapılmış, Türkiye harf devriminden dolayı geri kalmış eğitim konusunda.
Bunu şöyle açıklıyor Begoviç;
‘’Basitliği ve sadece 28 harfli olan arap yazısı, (Osmanlıca) bu özellikleri sebebiyle dünyanın en mükemmel ve yaygın yazısıdır,Japonya kendi Latinlerin (Romalılar) teklifini reddeder: O bütün reformlardan sonra ancak 46 işaret yanında 880 Çin ideogram (anlamı belirten işaret) olarak tespit edilen ve karmaşık (komplike) olan kendi yazısını korur.Bugün Japonya’da okuma-yazması olmayan bulunmamaktadır,Türkiye’de ise –harf inkilabından 40 sene sonra – nüfusun yarısından fazlası ümmidir.Bu durum bir sonuçtur.’’
Peki gerçekten öyle mi?
Matbaayı ilk bulan? Johannes Gutenberg.
Ne zaman? Kaynaklar Avrupa’da 1447 yılında bu tekniği geliştirdiğini söylüyor.
Peki bize ne zaman geldi? 1727 yılında.
Kim tarafından? İbrahim Müteferrika, Osmanlı devletleri sınırları içinde Türkler tarafından işletilen ilk matbaayı kurdu.
Yani 280 sene geç başlamış bir toplumuz biz okumaya. Gelelim daha acısına aynı İbrahim Müteferrika kimse okumadığı için yalnızca 7 yıl sonra battı. E hani harf devrimi gelişimimize engel olmuştu?
Bu millet Cumhuriyet ile okumaya başladı, önce bunu bir kabul etmek gerek. En basiti 3 gün sonra gelecek olan ‘’30 Ağustos Zafer Bayramı’’ dahi normalde 28 Ağustos’da olacak iken Atatürk o 2 günde kitap okuyor diye ertelenip 30 Ağustos oldu. Kendisiyle yapılan bir röportajda nasıl başardınız dendiğinde ‘’Elime 2 kuruş geçtiyse, 1 kuruşu ile kitap aldım.’’ diyen ülke kurma başarısını kitap okumaya bağlayan, daha sonra Cumhuriyetin ilk yıllarında Çeviri merkezleri kurdurup birçok Dünya klasiğinin çevrilmesini sağlayan Atatürk’ün yaptığı harf devrimi, bu ülkeyi geriye götürdü öyle mi?
Bir de ‘’Güçsüzlüğün Sebepleri’’ başlıklı bir kısım var. Dikkat çekmek istediğim nokta, bu kısmın ‘’muhafazakar ve modernistler’’ olarak ayrılması. Acaba güçsüzlüğün gerçek sebebi insanları ayrıştırmak olabilir mi?
Son olarak ise ‘’Müslüman kitlelerin kayıtsızlığı’’ başlığı altında bir kısım var.
Begoviç burada diyor ki ;
‘’Laiklik ve milliyetçilik burada hiçbir olumlu içeriğe sahip değildi ve hakikatte sadece bir şeylerin yalanlanması idiler.Kökü ve içeriği bakımından yabancı olan bu iki fikir aslında miskinliğin ifadesi idiler.Pratikte İslam dünyasındaki dramın son perdesinin başlatılması bu iki cereyan sayesinde oldu.’’
İlkokul sorusu, Laiklik nedir?
En basit tanımla : Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması.
Peki burada sorun nedir?
Dinin siyasete alet edilmemesi nasıl bir kayıtsızlık olabilir?
Aliye İzzetbegoviç'e gerçekten hayranlık duymamak mümkün değil. Konuşmalarından derlenen bir baş yapıt. İslami sorunları, islam ülkelerini ve musluman toplumları hakkinda. Okuyalı uzun zaman oldu. Müslüman gençler mutlaka okumalı...
-Müslümanların hızla artan büyük nüfusuyla övünmemiz, bana şişmanlığıyla övünen ve aldığı yeni kilolardan haz duyan bir adamı hatırlatıyor. Ruhumuza, aklımıza ve başarılarımıza vurgu yapmaya ne zaman başlayacağız? Küçük ve kırılgan bir insanda bile insanlığa katkıda bulunabilecek büyük bir ruh bulunabilir. Gücümüz, bilimimiz, edebiyatımız nerede? Nerede buluşlarımız, küllî iyiliğe katkılarımız?"
Bilge Kral'ın konuşmalarından derlenmiş, 101 sayfadan oluşan adeta bir başyapıt bana göre. Bizleri (Müslümanları) en keskin ve doğru biçimde eleştirmiş olması çok beğendiğim kısmıdır. Fakat çevirisini çok beğendiğimi söyleyemem. Ağır bir dil kullanılmış ve çokça imla hatası var. Ama yine de bu kitabın muhtevasına gölge düşürmeye yetmemiştir. Okumak isteyenlere ayrıca tavsiyemdir; kitabın kısa olmasına aldanmayın ve geniş bir zaman ayırın okumak için zira üzerine çok düşünecek paragraflar bulacaksınız, şimdiden keyifli okumalar :)
Öncelikle Aliya izzetbegovic'in okuduğum ilk kitabı. Kitap biraz ağır olduğu için okuma suresi uzadı. Kitapta din,sanat,felsefe,ilim,kültür,uygarlık,vb.konular var. Akıcı dille anlatması çok hoş olmuş. Bu kitap insana yeni bir bakış açısı, Yeni bir düşünme tarzı kazandırdı bende. Çok begendim okumanızı tavsiye ederim. İyi okumalar...

Yazarın biyografisi

Adı:
Aliya İzzetbegoviç
Unvan:
Boşnak Devlet Adamı ve Bağımsız Bosna-Hersek'in İlk Cumhurbaşkanı
Doğum:
Bosanski Samac, Bosna-Hersek, 8 Ağustos 1925
Ölüm:
Saraybosna, Bosna- Hersek, 19 Ekim 2003
Alija İzetbegović (Boşnakça söyleyişi: [alija izɛtbɛɡɔʋitɕ]; d. 8 Ağustos 1925 - ö. 19 Ekim 2003), Boşnak devlet adamı ve bağımsız Bosna-Hersek'in ilk cumhurbaşkanı.

Doğumu ve Yetişmesi
Alija İzetbegović, 1925'te bugün Bosna-Hersek'in kuzeybatısında bulunan Bosanski Šamac kasabasında Dünya'ya geldi. Ailesi İslâmî duyarlılığa sahip bir aileydi. Ancak İzetbegović, İslam karşıtı ve Müslümanları Avrupa'ya dışarıdan girmiş kimseler olarak gören bir çevrede yetişti. Saraybosna'da bir Alman lisesinde eğitim gördü. Bilime önem veren ve disiplinle çalışan bir öğrenci olarak tanındı.

Lise çağında üstün kabiliyetleriyle ve İslamî konulara ilgisiyle öne çıktı. O dönemde bazı arkadaşlarıyla birlikte dinî konuları tartışmak amacıyla Mladi Muslimani (Müslüman Gençler Kulübü) adını verdikleri bir kulüp kurdu. Bu kulübü kurduğunda henüz 16 yaşındaydı, fakat oldukça etkin ve üretken bir düşünce kabiliyetine sahip olduğu gözleniyordu. Bu yüzden kurduğu kulüp bir düşünce kulübü olmaktan çıkarak aktivite kulübüne dönüştü. Dolayısıyla birtakım eğitim ve hayır faaliyetlerine öncülük etmeye başladı. Ayrıca genç kızlar için de ayrı bir birim oluşturdu. İkinci Dünya Savaşı esnasında da ihtiyaç sahiplerine yardım etti.

II. Dünya Savaşı Yılları
İzetbegović'in kurduğu Müslüman Gençler Kulübü oldukça önemli faaliyetler gerçekleştirdi. İkinci Dünya Harbi esnasındaki faaliyetleriyle de herkesin dikkatini çeken gözde bir oluşum hâline geldi. Ancak bu savaş esnasında tüm Yugoslavya, Almanların işgaline uğramıştı. Bu savaş esnasında Sırp Çetnikler Alman askerlerinin de desteğinden yararlanarak Bosna'da 100.000 Müslüman’ı öldürdüler.

Komünist Rejim
13 Ocak 1946'da Yugoslavya yeniden bağımsızlığına kavuştu. Ancak bu bağımsızlık hareketinde Komünist Parti yanlıları önemli bir rol üstlendiklerinden bağımsızlık sonrasında da ülkede yönetimi ele geçirdiler. Ülkenin resmî statüsünü de federal cumhuriyetler birliği olarak belirlediler. Buna göre Yugoslavya altı federal cumhuriyet ile iki özerk bölgeden oluşacak, cumhuriyetlerden biri de Bosna-Hersek Cumhuriyeti olacaktı.

Komünist rejimin ülke yönetimini ele geçirmesiyle birlikte dinlere özellikle de İslam'a karşı bir savaş başladı. İzetbegović, İslamî faaliyetleriyle tanındığından ve ateizme karşı olduğundan komünist baskının en önemli hedeflerinden biriydi. Bu sebeple 1949'da İslamcılık suçlamasıyla hapse girerek beş yıl hapis cezası çekti.

İzetbegović'in sıkıntıları 1953'te iktidara gelen Tito zamanında daha da arttı. Fakat o bütün baskılara rağmen İslamî konularda kafa yormaya, fikirler üretmeye, etrafını aydınlatmaya devam ediyordu. Bu arada sistemin Müslümanların meseleleriyle ilgilenmesi üzere görevlendirdiği Hasan Duzu ile ilişki kurarak onunla irtibat halinde çalışmalar yürütmeye başladı.

Tito'nun 1974'te yeni bir anayasa hazırlamasından sonra yönetim Müslümanlar üzerindeki baskıyı kısmen hafifleterek bazı geleneksel İslamî kurumların yeniden işlev kazanmasına imkân sağladı. Bu yumuşama üzerine bazı camiler ve medreseler yeniden açıldı. Küçük çapta da olsa bir yumuşamayla bazı dinî kurumların yeniden hayata geçirilmesi Müslümanlar arasında hızlı bir İslamî uzlaşıya zemin hazırladı.

İzetbegović'in İslamî Manifestosu
1980'de Tito ölünce federasyon cumhurbaşkanlığı konusunda bir anlaşmazlık ortaya çıktı. Bunun üzerine altı federal eyaletin her birinin cumhurbaşkanının sırayla bir yıl federasyon cumhurbaşkanlığı yapması üzere anlaşma sağlandı. Bu gelişmeyle birlikte ülkede kısmen bir demokratikleşme sürecine girilmiş oldu. Çünkü federal eyaletlerde yönetime geçmek isteyenler siyasal partiler vasıtasıyla faaliyetler yürütebiliyorlardı. Buna bağlı olarak hürriyetlerde de bir genişleme oldu. İzetbegović'in oğlu bu ortamdan yararlanarak babasının makalelerini bir kitapta toparlayıp, 1983'te "İslamî Manifesto" adıyla yayınladı. İzetbegović'in daha önce 1970'te de bu adla bir kitabı yayınlanmıştı. 1983'te söz konusu kitabın yayınlanması epey bir yankı uyandırdı. Hâkim sistem bu gelişmeye tahammül edemeyerek İzetbegović'i Avrupa'nın ortasında radikal İslamî bir cumhuriyet kurmak için çalışmakla suçladı ve tutuklattı. İzetbegović, mahkeme önüne çıkarılıp “hakim sistemi değiştirmek ve Bosna-Hersek'i İslamî devlete dönüştürmek için çalışmak”la itham edildi ve yargılamadan sonra 14 yıl hapis cezasına mahkûm edildi. Fakat bu mahkûmiyet onun kitabının bütün Bosna'da duyulmasını ve tesirini göstermesini sağladı. Müslümanlar muhtelif yollarla onun söz konusu kitabını temin etmeye çalışıyorlardı. Kitabın yazarının bu kitaptan dolayı hapiste olması okuyanların ruhlarındaki tesirinin daha da artmasına sebep oluyordu.

Hapis Yılları
Yargıtay kararıyla daha sonra mahkûmiyet süresi 11 yıla indirildi. 1988'de çıkarılan bir afla da serbest bırakıldı.

Beş yıllık hapis süresi (1983-1988) İzetbegović'in hayatında önemli etkiler yaptı. Hapiste düşünmeye, fikir üretmeye, daha önce üretilmiş fikirlerden istifade etmeye çokça fırsat buldu. Bunun yanı sıra önemli bir fikri eserinden dolayı hapse atılması olması, onun fikirlerinin çevrede daha çok yankı uyandırmasına sebep oldu. Ayrıca onun hapiste olduğu dönemde yıllarını verdiği "Doğu ve Batı Arasında İslam" adlı meşhur kitabı yayınlandı. Bu kitabını bir arkadaşı neşretti ve çok kısa zamanda geniş bir kitleye ulaşarak büyük yankı uyandırdı. İzetbegović, bu kitabıyla İslam'ı sade ve öz bir şekliyle yetişen nesillere kazandırmayı hedefliyordu.

Siyasi Mücadele

Alija İzetbegović'in 1997 yılındaki Amerika Birleşik Devletleri ziyareti
İzetbegović, hapisten çıktığında Dünya'da komünist rejimler çöküş dönemine girmişti. Yugoslavya'da da eski federatif yapının korunması konusunda çok fazla bir duyarlılık kalmamıştı. Bunun yerine bağımsızlık yanlısı fikirler etkisini göstermeye başlamıştı. Ayrıca eyaletlerde yönetime geçme konusunda etkin siyasi yarışlar başlamıştı. Alija İzetbegović de Bosna-Hersek Özerk Cumhuriyeti’nde Demokratik Eylem Partisi (SDA) adı verilen bir siyasi parti kurdu. Bu parti Bosna-Hersek'te 5 Aralık 1990'da gerçekleştirilen genel seçimleri kazanarak lideri Alija İzetbegović cumhurbaşkanı oldu. Bu seçim SDA'nın girdiği ilk seçim olmasına rağmen büyük bir başarı elde etti ve cumhurbaşkanlığını kazanmasının yanı sıra parlamentoda da 86 sandalye elde etti.

Bağımsızlık Dönemi
1990'lı yıllara girildiğinde Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti içinde bir bağımsızlık hareketi baş gösterdi. Özerk cumhuriyetler birbiri ardından bağımsızlıklarını ilan ediyor ya da bu yönde niyetlerini ortaya koyuyorlardı. Bosna-Hersek de 1 Mart 1992'de gerçekleştirdiği referandum sonrasında bağımsızlığını ilan etti. Çünkü yapılan referandumda halkın % 62,8'i bağımsızlığı tercih etmişti. Ancak Sırplar hemen arkasından Bosna-Hersek yönetiminde söz sahibi olan Müslümanlara karşı savaş açarak yeni bir katliam hareketi başlattılar. Hırvatistan ve Slovenya'nın bağımsızlık mücadelesine destek olan Avrupa ülkeleri ve ABD ise Bosna-Hersek'i Sırp saldırıları karşısında yalnız bıraktılar. Bosna-Hersek Müslümanlarını en çok sıkıntıya sokan da, Avrupa'nın üçüncü büyük ordusu Yugoslavya Federal Ordusu'nun Sırp çetnikleriyle birlikte hareket etmesi, onlara destek vermesiydi. Müslümanlarsa herhangi bir askerî destekten yoksun ve silah yönünden çok zayıftılar. Sonuçta Sırplar Bosna-Hersek'in önemli şehirlerini işgal ettiler. Bu işgal hareketi bir milyona yakın Müslüman’ı göçe zorladı. Sırplar işgal ettikleri yerlerde hem katliam hem de yıkım gerçekleştiriyorlardı. Özellikle camileri ve İslamî izler taşıyan tarihî eserleri yıkmaya özen gösteriyorlardı.

Bosna-Hersek meselesinin çözümü için değişik tarihlerde gerçekleştirilen görüşmeler ve arabuluculuk çalışmaları da bir sonuç vermedi. 1994'ün sonuna gelindiğinde Bosna-Hersek'teki iç savaşın aldığı can sayısı 250.000'i, göçe zorladığı insan sayısı ise 1 milyonu aşmıştı.

Bosna-Hersek Cumhuriyeti cumhurbaşkanı Alija İzetbegović çok büyük askerî güce ve imkana sahip olan Sırplarla, her türlü askeri imkandan yoksun ve hiçbir dış desteğe sahip olmayan Bosna-Hersek halkını karşı karşıya getirmemek için önce oldukça temkinli bir politika izledi.

Dayton Anlaşması
Bosna-Hersek Müslümanlarının direnişlerine Müslüman halklar grubu sahip çıktı. İslam dünyasının muhtelif bölgelerinden gençler direnişçiler soykırıma dur demek için bu ülkeye gitti. Direniş ve savaş aynı zamanda Bosna-Hersek Müslümanları arasında İslamî bilinçlenmenin artmasını da sağladı. Ancak ülke yönetimleri Bosna-Hersek Müslümanlarını büyük ölçüde yalnız bıraktılar. Buna ek olarak Avrupa ve ABD, ezilen ve katliamlara maruz kalan Bosna-Hersek halkına hiçbir şekilde destek çıkmadı. Katliamın son raddesine vardığı sırada da Sırpların isteklerini kabul etmeleri için Müslümanlara baskı yaptılar. İşte bu siyasi baskılar ve eşit olmayan savaş şartları karşısında İzetbegović, önüne konulan anlaşmayı kabul etmiştir. Çünkü savaşın devam etmesi Bosna Müslümanlarının tam bir soykırımla karşı karşıya gelmeleri gibi sonucun doğmasına sebep olabileceğini düşünüyordu. Neticede 1995'te ABD tarafından dayatılan Dayton Anlaşması'nın imzalanmasıyla savaş sona erdi. Anlaşma Bosna-Hersek topraklarının % 51'ini Müslümanlara ve Hristiyan Hırvatlara, % 49'unu da Bosna-Hersek Sırplarına (veya bu ülkeye yerleşmiş Sırplara) veriyordu. Yönetimin de bu üç halk arasında paylaşılmasını şart koşuyordu. Anlaşmayla Amerika Birleşik Devletleri, aynı zamanda Müslümanlara ellerindeki silahları imha etmelerini ve ABD patentli silahları, yedek parçasız bir şekilde satın almalarını şart koştu.

Bosna-Hersek Savaşı, ABD ve Avrupa'nın haçlı kimliğini bir kez daha gözler önüne sermiştir. Bunu bizzat Avrupalı tarihçiler ve yorumcular da itiraf etmiş ve bu savaşta Batılıların 19. yüzyıldaki sömürgeci kimliklerine geri döndüklerine dikkat çekmişlerdir.

Yazar istatistikleri

  • 696 okur beğendi.
  • 1.384 okur okudu.
  • 113 okur okuyor.
  • 1.637 okur okuyacak.
  • 58 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları