Amin Maalouf

Amin Maalouf

8.4/10
4.631 Kişi
·
14.991
Okunma
·
1.850
Beğeni
·
29.498
Gösterim
Adı:
Amin Maalouf
Unvan:
Yapıtlarını Fransızca Veren Lübnanlı Yazar
Doğum:
Beyrut, Lübnan, 25 Şubat 1949
Emin Maluf (Arapça: أمين معلوف‎ Fransızca Amin Maalouf) 25 Şubat 1949 doğumlu, yapıtlarını Fransızca veren Lübnanlı yazar.

1949'da Beyrut, Lübnan'da doğdu. Ekonomi ve toplumbilim okuduktan sonra gazeteciliğe başladı. Lübnan'da iç savaşın çıktığı 1975'e kadar Lübnan'da gazetecilik yaptı. Bu tarihte Paris'e göç etti. Yazar halen Paris'te yaşamaktadır. Çeşitli yayın organlarında yöneticilik ve köşe yazarlığı yapmış olan Maalouf, bugün vaktinin çoğunu kitaplarını yazmaya ayırmaktadır.

Yapıtlarında çok iyi bildiği Asya ve Akdeniz çevresi kültürlerinin söylencelerini başarıyla işleyen Maalouf, 1983 yılında yayımlanan ilk kitabı Arapların Gözüyle Haçlılar (Les Croisades vues par les Arabes) ile tanındı. Bu kitap, çevrildiği dillerde de büyük bir başarı kazandı. 1986'da yayımlanan ve aynı yıl Fransız - Arap Dostluk Ödülü'nü kazanan ikinci kitabı ve ilk romanı Afrikalı Leo (Léon l'Africain) bugün bir "klasik" olarak kabul edilmektedir.
Maalouf'un 1988'de yayımlanan ikinci romanı Semerkant (Samarcande) da coşkuyla karşılandı ve pek çok dile çevrildi. Maalouf'un sonraki kitapları da yine roman tarzındaydı: 1991'de yayımlanan Işık Bahçeleri (Les Jardins de Lumiére) ve 1992'de yayımlanan Beatrice'den Sonra Birinci Yüzyıl (Le premier siècle après Béatrice).

Emin Maluf, 1993'te yayımlanan romanı Tanios Kayası (Le Rocher de Tanios) ile Goncourt Akademisi Edebiyat Ödülü'nü kazandı. 1996'da Doğunun Limanları (Les Echelles du Levant) adlı romanı ve 1998'de ise Ölümcül Kimlikler (Les Identités Meurtrières) adlı deneme kitabı piyasaya çıktı. Maalouf 2000'de Yüzüncü Ad - "Baldassare'nin Yolculuğu" (Le Périple de Baldassare) adlı romanını yayımladı.

Ayrıca 2002'de opera için yazdığı ve Finlandiyalı müzisyen Kaija Saariaho'nun bestelediği Uzaktan Aşk (L'Amour de loin) Maalouf'un ilk librettosudur. 2004'de yayımlanan Yolların Başlangıcı (Origines) adlı romanından sonra, 2006 yılında Adriana Mater adlı ikinci librettosunu yayınladı.

Kitaplarında genellikle doğuya ait öğeleri çok iyi işlemektedir. Doğuya ait gelenek ve görenekleri kitaplarında mutlaka tanıtır. Bir çok kitabında Osmanlı-Türkiye üzerine yorumlara da rastlanmaktadır. Osmanlı ve Yavuz Sultan Selimin Kahire seferinde 8000 kişiyi katletme derecesinde öldürdüğünü Afrikalı Leo kitabında iddia etmiştir. Kitaplarında doğu halklarının neden geri kalmış olduğu konusunda sürekli analizler ve tespitler yapmaktadır. Doğu halkları ile ilgilenen kişilerin mutlaka okuması gereken kitaplardır bunlar. Kitapları roman tarzında yazılmış da olsa sosyolojik temalar kitaplarında sürekli olarak işlenir.

Kitaplarının Türkçe çevirileri YKY tarafından yayımlanmaktadır.
''...eğer ikiniz de kitap okuyanlar alemine aitseniz paylaşılmış bir cennete el ele girmek üzeresiniz demektir.''
''Hiçbir şeye şaşırma, hakikatin de insanların da iki yüzü vardır. ''
Denize düşüp kaybolan su damlası, toprağa karışan toz zerresi. Nedir bu dünyaya gelip gidişimizin manası? Fena bir böcek işte, bugün var yarın yok.
-Gidiyorsun.
-Evet. Ama başka türlü.
-İnsan nasıl "başka türlü" gidebilirmiş?
-Seninle birlikte gidiyorum.
Bende içgüdüsel olarak devrimci bir ruh var ve her özgürlük savaşçısı beni kendine çeker.
Bedevi bir kadına bir gün en çok hangi çocuğunu sevdiğini sormuşlar. " Hasta olanı iyileşene kadar, en küçüğünü büyüyene kadar, yolda olanı da eve dönene kadar."
Zamanın iki yüzü var. İki boyutu...
Uzunluğunu güneşin seyri belirliyor.
Derinliğini ise tutkular...
Okuduğum ilk Amin Maalouf kitabı. Az önce şimdiye kadar niçin bu kitabı okumadım diye kendimle küçük bir iç hesaplaşma yaşadım ve bundan sonra yazarın diğer kitaplarını da okumaya karar verip olayı tatlıya bağladım :) Öncelikle yazar tarihi gerçekleri müthiş bir kurgu içerisinde okura aktarıyor. Ve Hasan Sabbah, Ömer Hayyam, Nizamülmülk ve Melik Şah gibi tarihi karakterleri o kadar güzel ve etkileyici bir şekilde tasvir etmiş ki ; kendimi bu karakterler ile birlikte Semerkant sokaklarında buldum. Onlarla yedim içtim, onlarla gezdim, onlarla sevip onlarla üzüldüm. Özetle roman çok iyiydi tavsiye ederim. :)
Okuduğum ilk kitabı. Aylardır kitaplığımda bu kadar kaliteli bir kitabı bekletmek benim ayıbım. Kitap Titanic gemisinin batmasıyla başlayıp daha sonra öncesine taaaa 11. Yüzyıla gidiyor ve derinlemesine bir İran'ın Semerkant şehrine girip orada Ömer Hayyam, Nizamülmülk ve Hasan Sabbah'ı tanıyorsunuz.

Birisi devlet veziri, diğeri bir astronom, bir diğeri ise devletin istihbarat yetkilisi olup o görevden azledilen. Sonrasında tarihte herkesin adını duyduğu fedailerinin lideri koca Hasan Sabbah oluyor.
Ömer Hayyam'ın Celali takvimi buluşu, astronomi ile o kadar çok bilgi sahibi ki kendi doğum tarihini o zamanda bulmasına kadar gidiyor. Tabi ki o çok merak ettiğim Rubailerinden de bahsedilmekte.
Son yıllarda kullanılmaya başlanılan "Haşhaşi" kelimesinin anlamını Alamut kalesi hükümdarından öğreniyoruz.

Büyük bir zevkle okuduğum bu kitabın akabinde geçen üç ana kahramanı anlatan 3 kitabı da okumak şart oldu.
1- Fedailerin kalesi Alamut
2- Rubailer
3- Siyasetname

Tavsiye ederim.Herkese iyi okumalar :)
Tarihsel Romanın Bendeki Tarihi

Sene 2001… Ortaokul 1. Sınıfa başlayacağım yıl. Bir yaz günü dayımların kereste fabrikasında çalışıyorum. Çalışıyorum dediğime bakmayın. Sadece ortalıkta dolanıyorum. Canım sıkılınca fabrikanın değişik yerlerine keşifler yapıyorum hazine bulacakmışım gibi. Sanki keşfedilmemiş yerler var da bende oraları keşfe çıkmışım gibi.

Tam bu düşünceler içindeyken fabrikamızın bitişiğinde terk edilen bir tuz fabrikası gördüm. Terk edilmiş koca bir fabrika… Benim için bulunmaz bir hazineydi. Hemen camdan içeri atlayıp içeri daldım. Kendimi koca bir şehirde define avına çıkmış gibi hissediyordum. Baya bir süre içeride kaldım, olmadık hayaller kurdum fakat nedense hiçbir şey bulamadım. Tam çıkmayı düşünürken köşede bazı kitaplar gözüme çarptı. Herhalde eskiden fabrikanın kitaplığında duran kitaplar olsa gerek. Yanlış hatırlamıyorsam oradan sadece dikkatimi çeken iki kitap aldım, dışarı çıktım: “Alamut ve Semerkant…”

“Alamut’u” daha sonra kaybettim. Fakat “Semerkant” hep başucumda kaldı. Yalnız bir türlü okumak nasip olmadı. Ortaokul yıllarım boyunca hep kitaplığımda kaldı. Daha sonra Van’da lise okumaya gittim. Kitap benimle Van’a geldi. İki yıl orada benimle kaldı. Van’da bulunduğum zamanlarda kitabı hiç okumadım. Daha sonra Batman’a geri döndüm. “Semerkant” benimle birlikte döndü. Sonra aradan yıllar geçti. Üniversite yılları başladı. “Semerkant” benimle birlikte Gaziantep yollarını tuttu. Gaziantep’ten sonra belli bir süre İzmir’de misafir öğrenci olarak okudum. “Semerkant” benimle birlikte İzmir yoluna çıktı. Üniversite yılları bitti. Öğretmenlik yılları başladı kitap hep benimle birlikte kaldı. Kaç yıl o “tuz fabrikasında” kaldı bilmiyorum. Ama benimle beraber tam 17 yıl kaldı.

17 yıl boyunca bir türlü okumadım o kitabı. Daha sonra fark ettim aldığım fakat uzun süredir okumadığım baya bir kitap birikmiş. Bu kitaplar için bir çözüm bulmam gerekiyordu. En sonunda hoşuma giden bir çözüm buldum. Okuyacağım kitapları küçük küçük kâğıtlara yazıyorum. Arada kurayla bir tane kâğıdı alıp açıyorum, ismi çıkan kitabı okumaya başlıyorum. Aynen böyle bir gün o küçük kâğıttan “Semerkant” kitabı çıktı. Haliyle şu soru akla gelebilir: “Neden kitap hakkında yazmıyorsun da farklı şeyler söylüyorsun?” Nedeni gayet basit… Kitabı okumak için ilk elime aldığımda kitabın kendisi değil de “Bendeki Hikâyesi” sardı dünyamı.

Zaten güzel kitap dediğin şey sende bir hikâye bir iz bırakan kitap değil midir? Semerkant’ta böyle bir iz böyle bir hikâye bıraktı bende…

*******************************************

Kitap ile ilgili birkaç kelam edecek olursam. Kitap genel olarak Ömer Hayyam’ın hayatı ve yazdığı Rubaiyat eserinin etrafında şekilleniyor. Kitabın ilk iki bölümü “Ömer Hayyam” ile başlayıp “Nizamülmülk” “Selçuklu Devleti” “Alparslan” “Tuğrul ve Çağrı Beyler” “Hasan Sabbah” “Dönemin İran Devleti” gibi birçok tarihsel olguyu ve kişiyi çok ustalıkla anlatıyor. Romanın bu bölümü her ne kadar olay anlamında çok güzel yazılmış olsa dahi fikri anlamda çok sıkıntılı duruyor. Bir kere Romanın ana temasının hepsinde İran Devleti övülürken Türk Devletleri ve Türk halkı sürekli aşağılanmış.

Kitabın ikinci bölümü ise yakın çağ dönemi İran devletindeki olaylar işlenmekle beraber önceki bölümle bir örümcek ağı bağlantısı kurulmuş. Hem İran devlet tarihi anlatılmış hem de konu Ömer Hayyam’dan kopmayarak çok güzel bir olay örgüsü oluşturulmuş. Fakat kitabın bu bölümünde de Türk Devletine hakaretler özellikle Sultan Abdulahamid Han’a ve onun şahsında Osmanlıya ve Rusya’ya baya bir hakaret edilmiş. Öte yandan Amerika ve İngiltere, İran devletinin ve Ortadoğu’nun tek kurtarıcısı olarak görülmüş. – Ki en tahammül edemediğim şeydir.-

Kitabı bitirdiğinizde sizde bıraktığı edebi haz baya fazla. Özellikle tarihe, tarihi kişiliklere ve İran Tarihine merakınız varsa okunması gereken bir kitap.

Ama ben yine de sözlerimi şu veciz söz ile bitirmek istiyorum:

“ Amerika’dan nefret ediyorum ama daha çok Amerika’nın vicdanına sığınan Müslümanlardan nefret ediyorum. "
Realist Tahlil Kitapları Vol 2

Amin Maalouf'un okuduğum ilk kitabı ve de daha önce okunmadığıma pişmanım diyebilirim. Kitaba yakışacak en mükemmel başlık verilmiş cidden: Ölümcül Kimlikler. Bir kimlik neden başka kimlikleri öldürecek potansiyele ulaşır, bunun derin çözümlemelerini çok güzel bir dille anlatmış yazar. Kitabı anlatmaktansa bu ölümcül kimlikleri, kitaptan seçtiğim ana konu hatlarıyla dile getirmek isterim.

Amin Maalouf kitabın başlangıcında güzel bir kimlik tanımı yapar. Kimliğin bir çok aidiyetten oluştuğunu söyler;din, dil, renk, meslek vs. Bu aidiyetlerin bütünü kimliği oluşturur ama çoğu zaman kimlik üzerindeki baskınlıkları eşit değildir. Temelde öne sürülen kimlik karşı tarafın baskı altında tutmaya çalıştığı, küçümsediği, hor gördüğü, yok saydığı aidiyetin kontrolü altındadır. Bu aidiyet ne kadar baskıya uğrarsa kendini kimlik içinde o kadar çok belli ettirir. Buna bir nevi etki tepki kuralı da diyebiliriz. Bu baskılanan aidiyet kendini öyle çok belli ettirir ki, karşı tarafın kimliğini oluşturan aidiyetler ile kendi aidiyetlerinin çoğu benzer olsa da çatışma olasıdır. Hele de bu ortak aidiyetler az ise çatışma kaçınılmaz hale gelir. Bunu şu şekilde söylemek de mümkün; aynı çatı altında yaşayan iki toplumdan biri belli bir aidiyetini ön plana aşırı derecede çıkardığı zaman, karşı taraf da aynı tür aidiyetini daha çok ortaya çıkarmaya çalışır ve sonuç olarak uyum gitgide zorlaşır. Aklıma bariz örnekler geliyor. Yahudilerin üstün ırk inancının aşırı derecede ön plana sürülmesi sonucu ortaya bir Alman üstün ırk inancı çıkmıştır. Almanlarda oluşan bu kimlik öyle ölümcül bir hal almıştır ki söylemeye gerek bile yok. Yine kendi ülkemizde Türk olmak ile övünmek ve Türk dili o kadar ön plana çıkarılmıştır ki işin nihayetinde dilini ön plana çıkaran bir Kürt kimliği ortaya çıkmıştır. Tabi bu sadece bir ön plana çıkarma mevzusu ile kalmamış ayrıca Kürtlerin dili üzerinde dehşetli bir baskı da kurulmuştur (Tartışma amaçlı değil çözümleme amaçlı bu örneği veriyorum, bu baskının delili 80li yıllarda TRT'de yayınlanan bir programda, Kürtçe diye bir dil asla yoktur diye dile getirilmesi ve uzantısıdır) Gelinen noktada ise Kürt dili aidiyeti üzerine ölümcül bir kimliğin ortaya çıkmasıdır, tabi bu ölümcül kimlik Türk dili tarafında da mevcuttur. Neden böyle düşünüyorum, çünkü: O kadar fazla ortak aidiyetlere rağmen ki bunların en başında İslâmiyet gelir ve de bin yıllık komşuluk, bu aidiyetler göz ardı edilerek kimliklerin sadece dil üzerine kurulduğu bir ortam içindeyiz. Halbuki bu aidiyetlerin hepsini ılımlı sahiplenerek kimliklerini oluşturanlar, genelde her iki taraftan da şöyle itham edilirler: hain, dönek, diline sahip çıkmayan vs. Toplumsal kimliği oluşturan aidiyetler içinde tek bir tanesinin bu kadar ön plana çıkarılması, diğer aidiyetleri kucaklayanların toplum dışına itilmesine ve hainlikle suçlamasına neden oluyor. Peki bu kimlikler neden bu kadar ölümcül oluyor, çünkü: kimliğini oluşturan aidiyeti savunmayı o kadar kafaya takıyor ki aynı türden başka bir aidiyeti olanları kendi varlığı namına tehdit olarak görüyor ve karşısındakini yok etmeye kadar yolu götürebiliyor: kimliğin geri kalanını oluşturan aidiyetlerin yüzde doksanı aynı olsa bile. İşte durum böyle içler acısı. Tabi burada anlatmak istediğim sadece dil aidiyeti üzerine kurulu kimlikler için verilen bir örnek.

Din aidiyetinin kimliği oluşturduğu durumlarda da sonuçlar pek farklı değil. Başka dinden olan birini kendisi için tehdit olarak gören bir ölümcül kimlik için, başka dinlerden olan herkesi katletmek adete bir vazife gibi görünüyor. Ayrıca bunu yapmakla gurur duyar hale geliyor. Amin Maalouf dinlerin kimlik oluşumuna etkilerini anlatırken biraz da olması gereken usulden bahsediyor. En çok sevdiğim anektodu dinlerin insanları etkilediği gibi, insanların da dinleri etkilediğinin sürekli göz önünden saklanarak dinlerin eleştirilmesinin çok yanlış olduğudur. Aynı şey ideolojik her kuram için de geçerlidir. Dinler ve ideolojiler insanlar tarafından uygulanır ve de insanların bulaştığı her din ve ideoloji kuralları dışına çıkarılarak uygulanabilir. O yüzden dinleri ve ideolojileri eleştirirken onların ne dediklerine önem vermek gerekir, uygulayanların yaptıklarına değil.

Kitap o kadar çok hoşuma gitti ki yazdıkça yazasım geliyor ve de yazmak istediğim konuların daha yarısını bile bitiremedim. Ama en son şu can alıcı noktaya değinerek bitirmek istiyorum. Demokrasideki çoğunluk tanımı. Çoğunluğun iktidara gelip, geriye kalan halkın aidiyetlerine, yani kimliklerine saygı göstermeden, hatta bu kimliklerin haklarının korunmasına dair gerekli uygulamaları yürürlüğe koymadan yaptığı her hareket, diğer azınlıkların baskılanan aidiyetlerinin daha da kabarmasına ve de ölümcül kimliklerin ortaya çıkmasına neden olur. O yüzden demokrasi çoğunluğun dediği olur şeklinde bir yönetim değildir. Demokrasi çoğunluğun iktidara gelip, halkın içindeki her bir kimliğin korunması için hizmet vermesi demektir vesselam.

Fazlaca uzun oldu ama kalemimi tutamadım. Vaktinizi aldığım için helallik ister ve bu ufuk açıcı kitabı mutlaka okumanızı tavsiye ederim.
GECİKMİŞ İNCELEME
Okuduğum ilk Amin Maalouf kitabı ve daha önce başlayıp yarım bıraktığıma pişman olduğum kitaptır.
Genel olarak konusu ise Ömer Hayyam, Vezir'i Nizamül Mülk ve Hasan Sabbah'ın yaşadığı dönem olan 11. Yy'da  Büyük Selçuklu devleti ve Karahanlıların mücadelesini ve mezhep savaşlarını çok güzel ve akıcı bir üslupla anlatmış. Öykü Ömer Hayyam'ın Rubaiyat'ının Hasan Sabbah'ın ajanlarının ele geçirip Alamut Kalesine taşınması ile bitiyor. Son bölümde ise Fransız asıllı Amerikalı gazeteci Benjamin'in 20. Yy'ın başında İrana şahlık dönemindeki ziyaretlerini ve kitaba ulaşmak için verdiği mücadeleyi anlatıyor. Kitap Rubaiyatın Titanik'te taşınırken batıp kaybolması ile bitiyor. Her ne kadar son bölümü okurken (Benjamin ile ilgili olan bölüm) biraz sıkılmış olsamda genel olarak etkileyici bir anlatımı olması ile beraber hikayesi ile de büyüleyici bir kitaptı.
Ve son olarak okumak isteyenlere de tavsiye edebileceğim kitap listeme eklemiş oldum (:
"Atlas Okyanusu'nun dibinde bir kitap yatıyor.Anlatacağım işte onun hikayesi." diyerek yazar kitabına başlıyor ve bu hikâyenin içine okuyucuyu da çekiyor.

Semerkant kitabı, tarihe damgasını vuran üç İranlının, şair, astrolog ve matematikçi Ömer Hayyam, Selçuklu veziri Nizam-ülmülk ve Alamut kalesinden dünyaya terör estirmiş Hasan Sabbah'ın hikâyesini anlatıyor.

Kitap, anlattığı olaylar itibariyle tarihi bir roman.Gerçekliği her ne kadar tartışılsada, bu üç İranlının aynı dönemde yaşadığı bilinen bir gerçek.

Kitap 4 bölümden oluşuyor.İlk bölümde Ömer Hayyam'ın tarih sahnesine çıkışı, Hasan Sabbah ve vezir Nizam'la arkadaşlıkları anlatılıyor. İkinci bölümde Hasan Sabbah'ın Alamut yolculuğu ele alınmış.Son iki bölümde ise zaman 1070'li yıllardan 1900'lü yıllara geçiyor. Ömer Hayyam'ın o meşhur kitabı Rubaiyat'ın elden ele dolaşması ve Titanic gemisiyle birlikte hayat sahnesinden silinişi ile son buluyor.

Kitapta Ömer Hayyam ile ilgili bolca rubai de var.Bilinen birçok rubainin Hayyam'a ait olmadığı öne sürülür.Bu rubailerin Hayyam'a ait olup olmadığını -eğer doğruysa- Atlas okyanusunun derinlerinde yatan Rubaiyat bulunmadığı sürece bilemeyeceğiz. Bu konuyla ilgili olarak Amin Maalouf'un da aynı fikirde olduğunu şu alıntıdan anlayabiliyoruz.
" Ne zaman bir şair başına bela açabilecek bir dörtlük yazsa, onu Ömer'e mal ediyordu; böylece kendisine ait olmayan yüzlerce rubai de Hayyam'ınkilerin arasına karıştı. Öyle ki yazma da ortada olmayınca gerçeği sahteden ayırmak imkânsızlaştı." (sayfa 167)

Semerkant'ı okuyanlara Alamut Kalesi, Alamut Kalesi'ni okuyanlara ise Semerkant önerilir.Aslında içerik olarak benzer kitaplar olmasına rağmen, kitaplarda anlatılanların birbirinden farklı olduğu görülüyor.İki kitapta anlatılan Hasan Sabbahlar birbirlerinden çok farklı.Ayrıca Semerkant, Ömer Hayyam üzerine kurulmuş bir kitap ve Hasan Sabbah'tan Alamut Kalesi'ne göre daha az bahsedilmiş. Alamut Kalesindeyse Ömer Hayyam neredeyse yok. Ben okumayan arkadaşlarımıza iki kitabı da tavsiye ediyorum.İlk olarak Semerkant'ın okunması gerektiğini düşünüyorum.

Amin Maaoluf'un sade bir dili ve akıcı bir anlatımı var.320 sayfalık tarih kokan bu kitabı bir çırpıda okuyacak ve hiç sıkılmayacaksınız.

SEMERKANT DAHA FAZLA OKUNMALI
Şu ana kadar tarih okumaya başlamak için en etkili kitabı arıyordum ve buldum. Sanki kitabın içinde yaşadım tüm olanlar benim başıma gelmiş gibi hissediyorum, kitabı bitirdiğiniz zaman bu duyguyu hissetmek büyük mutluluk. Bunu hissettirmekte büyük yetenek ister. Amin Maalouf'un sürükleyici ve mükemmel dili diğer kitaplarınıda bir çırpıda bitirmemi sağlayacak. Öncelikle konusu tarihin önemli kişiliklerini kendi ağızlarından da savunmalarıyla anlatmak. Anlatımlar ve hikayeler müthişti. Ömer Hayyam, Hasan Sabbah, Çağrı ve Tuğrul Beyler, Alparslan, Melikşah ve zevcesi Terken Hatun'a kadar önemli bi çok şahıs hakkında bu kadar bilgi bu kadar muazzam bi eserde bir araya gelerek eseri daha cazip kılmış. Benjamin Omar adlı anlatıcımızın ağzındanda Hayyam'ın Rubaiyat'ının uzun yolculuğu anlatılmış. Titanikte batan ve Atlas Okyanusu'nun dibindeki kitabın hikayesi böylece son buluyor. Bu kitaptan sonrada tarih okuyacağım kesin amma velakin hiç bir kitap bu kitabın yerini doldurmayacak. Şiddetle öneriyorum. Sevgiler.
- Spoiler İçerebilir. –
Bu kitap hakkında yazılabilecek cidden çok fazla şey var. Neden derseniz içindeki tarihi kişiliklerin yaşadığı trajik olayları öğrenmeniz sizi oldukça etkileyeceğini düşünüyorum. Bu kitabın içinde kocaman bir tarih yatıyor. Ana konu Ömer Hayyam ve anlatıcımız Benjamin Omar'ın yaşadıklarını konu alıyor. Zaten kitabı okuduğunuzda fark edeceğiniz üzere kitap dört ayrı ana bölüme ayrılmış. Aslında bir kitabın içinde dört kitap var.

Hikâyemiz Semerkant'a yerleşen Ömer Hayyam ile başlıyor. Kitabın baştan sona gerçek olaylardan esinlenerek yazılmış olması ayrı bir konu. Ömer Hayyam hakkında oldukça doyurucu bilgilerin olması yazara hayranlık duyanlar için biçilmiş kaftan. Ömer Hayyam kendisini bir olayın içinde buluyor ve bu olay kendisini şehrin kadısına götürüyor. Kadı onu tanıyor ve koruyor. Daha sonra Semerkant’a gelen Melikşah’ın veziri Nizamülmülk ile tanışıyor. Ve Nizam onu önümüzdeki sene Isfahan’da görmek istediğini söylüyor. Hayyam bir yıl sonra Isfahan’a giderken yolda Kum şehrinden geçerken bilim adamı olan Hasan Sabbah’la tanışıyor. Sabbah Hayyam’a Nizam’ın yanında bir görevde yer almayı ümit ettiğini anlatıyor ve beraberce Isfahan’a gidiyorlar. Hayyam sarayda Nizam ile buluşuyor ve Nizam ona “Sahib-i Haber” (Casusların Başı) görevini teklif ediyor. Ama Hayyam bu görevi kabul etmeyip bu iş için Sabbah’ı tavsiye ediyor. Sabbah bu verilen görevi kötüye kullanıyor ve bir takım kötü olaylar işliyor. (Buradaki olaylar oldukça önemlidir) Çok fazla spoiler olmasın diye yazdıklarımı sonradan çıkardım.

3ncü ve 4ncü Kitap Benyamin Omar’ın yaşadıklarını konu alıyor. Benjamin Hayyam’ın kayıp kitabı olan “Rubaiyat”ın peşine düşüyor. Önce İstanbul’a oradan İran’a gidiyor. İran’da Şah’ın torunu olan Şirin’le tanışıyor ve ona âşık oluyor. Aralarındaki aşk çok fazla alevleniyor ve bir tutku haline dönüşüyor. Daha sonra kitabı Şirin buldurtuyor ve beraberce İran’dan ayrılıp evlenerek Amerika’ya yerleşiyorlar. Amerika’daki balayında Titanic’e binip yolculuk yaparlarken bilindiği üzere Titanic’in buz dağına çarpmasından dolayı kaptan gemiyi güvenlik nedeniyle tahliye ettiriyor. İkisi de filikaya binip gemiden yarım mil uzaklaşıyorlar. Kitabın sonundaki olayı yazmıştım ama sonradan çıkardım. Sonuç olarak Semerkant inanılmaz sürükleyici gerçek olaylara dayanan bir şaheserdir. Daha yazamadığım çok fazla karakter ve olayın da olması bu kitabı çok çekici kılıyor.
Dört bölümden oluşan kitabımızın son bir buçuk bölümünü hariç tutarsak harika bir eser diyebilirim.

İran tarihinin görkemli devirlerinden birinde yaşamış olan üç önemli şahsiyet: Nizamülmülk, Hasan Sabbah ve Ömer Hayyam. Kitap, ilk iki bölümde bu şahsiyetler ve onların etrafında vuku bulan olaylar örgüsünü konu alıyor. Bu, yolları birbirine kesişen fakat kişilikleri birbirinden çok farklı üç şahsiyetin her biri, kitapta da değindiği gibi İran ruhunun ölümsüz üç yönünü temsil ediyor: Nizamülmülk gibi, bünyesinde daima İslami yönetimi barındırmak isteyen yöneticilerin var bulunduğu İran, Hasan Sabbah gibi içinde başkaldırı ve isyan tohumları barındıran İran ve nihayet Hayyam gibi  sanatçı ve edebi yönünü kadim bir gelenekle günümüze kadar sürdürmeyi başarmış bir İran.

Benim kuşkusuz en beğendiğim, en heyecan duyarak okuduğum ve okurken en sıcak halet-i ruhiyyeye büründüğüm kısım Hayyam'ın kişiliği, hayatı ve yazarken bir sır gibi herkesten sakladığı, sonradan dünyaca ünlü olacak eseri Rubaiyat'ı yazarken içinden bulunduğu serüven oldu. Ve tabii yeri geldikçe Rubaiyat'tan bazı dörtlüklerle zenginleştirilmiş içeriği kitabı severek okumanıza büyük katkı sağlıyor.

Okumak kadar dinlemesinden de zevk aldığım şiirlerin, değerli sanatçıların sesine ve müziğine değerek, lezzetine lezzet katılmış iki seslendirmesini de buraya bırakmak istiyorum:

https://youtu.be/iVRK1xl4gbA
https://youtu.be/4KVY2xNDzvE


Kitabın son iki bölümüyse (birazcık spoi^^) bir hadise esnasında ortadan kaybolan ve yüzyıllar sonra Amerikalı Benjamin Omar'ın karşı koyamadığı merakına yenilerek Rubaiyat'ın orijinal (çünkü sonraki  zamanlarda Hayyam'a ait olmadığı halde ona atfedilen birçok dörtlük peyda olmuştu) metninin bulunduğu kitabın peşine düşüp kendini içinde bulduğu bir İran serüvenini anlatıyor.

İran'ın siyasi tarihinin de kitapta çokça yer alması bana göre eserin ahengine gölge düşürdü. Devletlerin siyasi olaylarını roman diliyle okumayı kişisel olarak tercih etmediğimden son bölümleri sevemeden ve sıkılarak okudum. Ancak İran'ın kadim kültür dünyasını Amin Maalouf'un güçlü kalemiyle bir kez daha temaşa etmek nefis bir tat bıraktı gönlümün belleğinde.
On dokuzuncu asırda İstanbul'da başlayıp, yirminci asrın başlarından itibaren Adana, Beyrut, Fransa ve Hayfa'yı içine alan müthiş bir konu ve müthiş bir.dramın hikayesi.

Amin Maalouf bu kitabında, Osmanlı İmparatorluğunun son dönemi, Birinci Dünya Savaşı, İkinci Dünya Savaşı, İsrail devletinin kurulması sırasında ve sonrasındaki Arap- İsrail savaşlarını da içine alan geniş bir dramatik konuyu bize mükemmel bir şekilde anlatıyor. Bütün bunları da İsyan Kitapdar ismindeki, soyu Osmanlı hanedanından gelen bir kişi üzerinden kurgulayarak bize aktarıyor.

Aslında yazarın yaptığı, bütün bu anlatılan tarihi olayların insanların hayatını nasıl olumsuz yönde etkilediğini bize göstermek.

Kitap oldukça akıcı ve sürükleyici olarak yazılmış. Konunun bu derece çeşitli ve geniş tutulması da kitaba hem konu zenginliği kazandırmış, hem de dramın dozunu artırmış.

Beğenerek okuduğum bu müthiş kitabın okunmasını herkese tavsiye ederim.

Yazarın biyografisi

Adı:
Amin Maalouf
Unvan:
Yapıtlarını Fransızca Veren Lübnanlı Yazar
Doğum:
Beyrut, Lübnan, 25 Şubat 1949
Emin Maluf (Arapça: أمين معلوف‎ Fransızca Amin Maalouf) 25 Şubat 1949 doğumlu, yapıtlarını Fransızca veren Lübnanlı yazar.

1949'da Beyrut, Lübnan'da doğdu. Ekonomi ve toplumbilim okuduktan sonra gazeteciliğe başladı. Lübnan'da iç savaşın çıktığı 1975'e kadar Lübnan'da gazetecilik yaptı. Bu tarihte Paris'e göç etti. Yazar halen Paris'te yaşamaktadır. Çeşitli yayın organlarında yöneticilik ve köşe yazarlığı yapmış olan Maalouf, bugün vaktinin çoğunu kitaplarını yazmaya ayırmaktadır.

Yapıtlarında çok iyi bildiği Asya ve Akdeniz çevresi kültürlerinin söylencelerini başarıyla işleyen Maalouf, 1983 yılında yayımlanan ilk kitabı Arapların Gözüyle Haçlılar (Les Croisades vues par les Arabes) ile tanındı. Bu kitap, çevrildiği dillerde de büyük bir başarı kazandı. 1986'da yayımlanan ve aynı yıl Fransız - Arap Dostluk Ödülü'nü kazanan ikinci kitabı ve ilk romanı Afrikalı Leo (Léon l'Africain) bugün bir "klasik" olarak kabul edilmektedir.
Maalouf'un 1988'de yayımlanan ikinci romanı Semerkant (Samarcande) da coşkuyla karşılandı ve pek çok dile çevrildi. Maalouf'un sonraki kitapları da yine roman tarzındaydı: 1991'de yayımlanan Işık Bahçeleri (Les Jardins de Lumiére) ve 1992'de yayımlanan Beatrice'den Sonra Birinci Yüzyıl (Le premier siècle après Béatrice).

Emin Maluf, 1993'te yayımlanan romanı Tanios Kayası (Le Rocher de Tanios) ile Goncourt Akademisi Edebiyat Ödülü'nü kazandı. 1996'da Doğunun Limanları (Les Echelles du Levant) adlı romanı ve 1998'de ise Ölümcül Kimlikler (Les Identités Meurtrières) adlı deneme kitabı piyasaya çıktı. Maalouf 2000'de Yüzüncü Ad - "Baldassare'nin Yolculuğu" (Le Périple de Baldassare) adlı romanını yayımladı.

Ayrıca 2002'de opera için yazdığı ve Finlandiyalı müzisyen Kaija Saariaho'nun bestelediği Uzaktan Aşk (L'Amour de loin) Maalouf'un ilk librettosudur. 2004'de yayımlanan Yolların Başlangıcı (Origines) adlı romanından sonra, 2006 yılında Adriana Mater adlı ikinci librettosunu yayınladı.

Kitaplarında genellikle doğuya ait öğeleri çok iyi işlemektedir. Doğuya ait gelenek ve görenekleri kitaplarında mutlaka tanıtır. Bir çok kitabında Osmanlı-Türkiye üzerine yorumlara da rastlanmaktadır. Osmanlı ve Yavuz Sultan Selimin Kahire seferinde 8000 kişiyi katletme derecesinde öldürdüğünü Afrikalı Leo kitabında iddia etmiştir. Kitaplarında doğu halklarının neden geri kalmış olduğu konusunda sürekli analizler ve tespitler yapmaktadır. Doğu halkları ile ilgilenen kişilerin mutlaka okuması gereken kitaplardır bunlar. Kitapları roman tarzında yazılmış da olsa sosyolojik temalar kitaplarında sürekli olarak işlenir.

Kitaplarının Türkçe çevirileri YKY tarafından yayımlanmaktadır.

Yazar istatistikleri

  • 1.850 okur beğendi.
  • 14.991 okur okudu.
  • 388 okur okuyor.
  • 6.652 okur okuyacak.
  • 287 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları