Amin Maalouf

Amin Maalouf

8.4/10
5.187 Kişi
·
17.028
Okunma
·
2.031
Beğeni
·
32.623
Gösterim
Adı:
Amin Maalouf
Unvan:
Yapıtlarını Fransızca Veren Lübnanlı Yazar
Doğum:
Beyrut, Lübnan, 25 Şubat 1949
Emin Maluf (Arapça: أمين معلوف‎ Fransızca Amin Maalouf) 25 Şubat 1949 doğumlu, yapıtlarını Fransızca veren Lübnanlı yazar.

1949'da Beyrut, Lübnan'da doğdu. Ekonomi ve toplumbilim okuduktan sonra gazeteciliğe başladı. Lübnan'da iç savaşın çıktığı 1975'e kadar Lübnan'da gazetecilik yaptı. Bu tarihte Paris'e göç etti. Yazar halen Paris'te yaşamaktadır. Çeşitli yayın organlarında yöneticilik ve köşe yazarlığı yapmış olan Maalouf, bugün vaktinin çoğunu kitaplarını yazmaya ayırmaktadır.

Yapıtlarında çok iyi bildiği Asya ve Akdeniz çevresi kültürlerinin söylencelerini başarıyla işleyen Maalouf, 1983 yılında yayımlanan ilk kitabı Arapların Gözüyle Haçlılar (Les Croisades vues par les Arabes) ile tanındı. Bu kitap, çevrildiği dillerde de büyük bir başarı kazandı. 1986'da yayımlanan ve aynı yıl Fransız - Arap Dostluk Ödülü'nü kazanan ikinci kitabı ve ilk romanı Afrikalı Leo (Léon l'Africain) bugün bir "klasik" olarak kabul edilmektedir.
Maalouf'un 1988'de yayımlanan ikinci romanı Semerkant (Samarcande) da coşkuyla karşılandı ve pek çok dile çevrildi. Maalouf'un sonraki kitapları da yine roman tarzındaydı: 1991'de yayımlanan Işık Bahçeleri (Les Jardins de Lumiére) ve 1992'de yayımlanan Beatrice'den Sonra Birinci Yüzyıl (Le premier siècle après Béatrice).

Emin Maluf, 1993'te yayımlanan romanı Tanios Kayası (Le Rocher de Tanios) ile Goncourt Akademisi Edebiyat Ödülü'nü kazandı. 1996'da Doğunun Limanları (Les Echelles du Levant) adlı romanı ve 1998'de ise Ölümcül Kimlikler (Les Identités Meurtrières) adlı deneme kitabı piyasaya çıktı. Maalouf 2000'de Yüzüncü Ad - "Baldassare'nin Yolculuğu" (Le Périple de Baldassare) adlı romanını yayımladı.

Ayrıca 2002'de opera için yazdığı ve Finlandiyalı müzisyen Kaija Saariaho'nun bestelediği Uzaktan Aşk (L'Amour de loin) Maalouf'un ilk librettosudur. 2004'de yayımlanan Yolların Başlangıcı (Origines) adlı romanından sonra, 2006 yılında Adriana Mater adlı ikinci librettosunu yayınladı.

Kitaplarında genellikle doğuya ait öğeleri çok iyi işlemektedir. Doğuya ait gelenek ve görenekleri kitaplarında mutlaka tanıtır. Bir çok kitabında Osmanlı-Türkiye üzerine yorumlara da rastlanmaktadır. Osmanlı ve Yavuz Sultan Selimin Kahire seferinde 8000 kişiyi katletme derecesinde öldürdüğünü Afrikalı Leo kitabında iddia etmiştir. Kitaplarında doğu halklarının neden geri kalmış olduğu konusunda sürekli analizler ve tespitler yapmaktadır. Doğu halkları ile ilgilenen kişilerin mutlaka okuması gereken kitaplardır bunlar. Kitapları roman tarzında yazılmış da olsa sosyolojik temalar kitaplarında sürekli olarak işlenir.

Kitaplarının Türkçe çevirileri YKY tarafından yayımlanmaktadır.
''...eğer ikiniz de kitap okuyanlar alemine aitseniz paylaşılmış bir cennete el ele girmek üzeresiniz demektir.''
Denize düşüp kaybolan su damlası, toprağa karışan toz zerresi. Nedir bu dünyaya gelip gidişimizin manası? Fena bir böcek işte, bugün var yarın yok.
-Gidiyorsun.
-Evet. Ama başka türlü.
-İnsan nasıl "başka türlü" gidebilirmiş?
-Seninle birlikte gidiyorum.
Bedevi bir kadına bir gün en çok hangi çocuğunu sevdiğini sormuşlar. " Hasta olanı iyileşene kadar, en küçüğünü büyüyene kadar, yolda olanı da eve dönene kadar."
Bende içgüdüsel olarak devrimci bir ruh var ve her özgürlük savaşçısı beni kendine çeker.
Zamanın iki yüzü var. İki boyutu...
Uzunluğunu güneşin seyri belirliyor.
Derinliğini ise tutkular...
Okuduğum ilk Amin Maalouf kitabı. Az önce şimdiye kadar niçin bu kitabı okumadım diye kendimle küçük bir iç hesaplaşma yaşadım ve bundan sonra yazarın diğer kitaplarını da okumaya karar verip olayı tatlıya bağladım :) Öncelikle yazar tarihi gerçekleri müthiş bir kurgu içerisinde okura aktarıyor. Ve Hasan Sabbah, Ömer Hayyam, Nizamülmülk ve Melik Şah gibi tarihi karakterleri o kadar güzel ve etkileyici bir şekilde tasvir etmiş ki ; kendimi bu karakterler ile birlikte Semerkant sokaklarında buldum. Onlarla yedim içtim, onlarla gezdim, onlarla sevip onlarla üzüldüm. Özetle roman çok iyiydi tavsiye ederim. :)
Okuduğum ilk kitabı. Aylardır kitaplığımda bu kadar kaliteli bir kitabı bekletmek benim ayıbım. Kitap Titanic gemisinin batmasıyla başlayıp daha sonra öncesine taaaa 11. Yüzyıla gidiyor ve derinlemesine bir İran'ın Semerkant şehrine girip orada Ömer Hayyam, Nizamülmülk ve Hasan Sabbah'ı tanıyorsunuz.

Birisi devlet veziri, diğeri bir astronom, bir diğeri ise devletin istihbarat yetkilisi olup o görevden azledilen. Sonrasında tarihte herkesin adını duyduğu fedailerinin lideri koca Hasan Sabbah oluyor.
Ömer Hayyam'ın Celali takvimi buluşu, astronomi ile o kadar çok bilgi sahibi ki kendi doğum tarihini o zamanda bulmasına kadar gidiyor. Tabi ki o çok merak ettiğim Rubailerinden de bahsedilmekte.
Son yıllarda kullanılmaya başlanılan "Haşhaşi" kelimesinin anlamını Alamut kalesi hükümdarından öğreniyoruz.

Büyük bir zevkle okuduğum bu kitabın akabinde geçen üç ana kahramanı anlatan 3 kitabı da okumak şart oldu.
1- Fedailerin kalesi Alamut
2- Rubailer
3- Siyasetname

Tavsiye ederim.Herkese iyi okumalar :)
Öncelikle kitap için çok sevdiğim insan, güzel abimiz Mustafa A. hocaya sonsuz teşekkürlerimi iletiyorum. Güzel bir yazar ve kitapla tanışmama vesile olduğu oldu. Bu sitenin okurlarına en büyük katkısı yeni insanları tanımanın yanı sıra yeni kitaplar ve yeni yazarlar tanıtması bence.

Bir gün elimde Ömer Hayyam Dörtlükler -Rubailer- kitabıyla binaya girerken kargo arabasını gördüm. Artık kanka olduğum kargo görevlisinin (hep benim için gelir binaya) bu sefer getirdiği kitabın Semerkant olması değişik bir tesadüf oldu. Ben tabi kitabın Ömer Hayyam'dan bahsettiğini bilmiyordum. Kitabı tanıma amaçlı ilk sayfalara göz gezdirirken öğrendim ve acaba önce hangi kitabı okusam diye karar vermekte biraz zorlandım ancak önce hayat hikayesi sonrası şiirler diyerek bu yolculuğa adım attım.

Seneler önce çok satanlara aldanıp alıp okuma salaklığı gösterdiğim İki Cami Arasında Aşk kitabından sonra gerçek kişileri anlatan tarihi roman okumamaya karar vermiştim. Demek ki neymiş tek bir kitapla büyük kararlar vermemek lazımmış. Tüm eğitim hayatım boyunca sayısalcı olmam ve sevmemem nedeniyle hep uzak durmayı tercih ettim. İlk kez tarih okurken sıkılmadım, sevdim ve benimsedim.

Kitabın, ilk sayfasından itibaren sizi içine çeken masalsı bir havası var. O insanlar, o mekanlar, o mistik ortam o kadar başarılı tasvir edilmiş ki sanki size Semerkant sokaklarında dolaşıyormuş hissi yaşatıyor. Gökyüzünde uzanıp dokunabileceğiniz yıldızlar, adım başı çarpacağınız o eski insanlar, her şey tüm çıplaklığıyla gözünüzün önünden akıp geçiyor. Kendinizi romanın bir kahramanı zannetmemeniz imkansız.

Kitap kurgusuyla harika ötesi bir tarih bilgisi sunuyor okuyucuya. Bazı kısımlarda çok fazla siyasi tarihe değinilse de konunun bütünlüğü açısından gerekli elbette.

Beğendiğim yerleri yazmak istiyorum ancak spoiler olsun istemiyorum. Başta eski Semerkant dönemini daha çok beğendim. Ömer Hayyam ve Cihan aşkı favorim oldu. Ve diğer en beğendiğim kısım anlatılan gelenek görenekler. Hamile kadınların yabancılardan yiyecek alması. Beğenmediğim kısım ise Türklerden ve Türk imparatorlardan kötü şekilde bahsetmeleri oldu. Keşke o kısımlar olmasaydı çok daha iyi olurdu.

Başka neler yazılır bilemiyorum hani bazı kitaplar anlatılmaz yaşanır derler ya işte bu kitap o kitaplardan biri.
Sene 2001… Ortaokul 1. Sınıfa başlayacağım yıl. Bir yaz günü dayımların kereste fabrikasında çalışıyorum. Çalışıyorum dediğime bakmayın. Sadece ortalıkta dolanıyorum. Canım sıkılınca fabrikanın değişik yerlerine keşifler yapıyorum hazine bulacakmışım gibi. Sanki keşfedilmemiş yerler var da bende oraları keşfe çıkmışım gibi.

Tam bu düşünceler içindeyken fabrikamızın bitişiğinde terk edilen bir tuz fabrikası gördüm. Terk edilmiş koca bir fabrika… Benim için bulunmaz bir hazineydi. Hemen camdan içeri atlayıp içeri daldım. Kendimi koca bir şehirde define avına çıkmış gibi hissediyordum. Baya bir süre içeride kaldım, olmadık hayaller kurdum fakat nedense hiçbir şey bulamadım. Tam çıkmayı düşünürken köşede bazı kitaplar gözüme çarptı. Herhalde eskiden fabrikanın kitaplığında duran kitaplar olsa gerek. Yanlış hatırlamıyorsam oradan sadece dikkatimi çeken iki kitap aldım, dışarı çıktım: “Alamut ve Semerkant…”

“Alamut’u” daha sonra kaybettim. Fakat “Semerkant” hep başucumda kaldı. Yalnız bir türlü okumak nasip olmadı. Ortaokul yıllarım boyunca hep kitaplığımda kaldı. Daha sonra Van’da lise okumaya gittim. Kitap benimle Van’a geldi. İki yıl orada benimle kaldı. Van’da bulunduğum zamanlarda kitabı hiç okumadım. Daha sonra Batman’a geri döndüm. “Semerkant” benimle birlikte döndü. Sonra aradan yıllar geçti. Üniversite yılları başladı. “Semerkant” benimle birlikte Gaziantep yollarını tuttu. Gaziantep’ten sonra belli bir süre İzmir’de misafir öğrenci olarak okudum. “Semerkant” benimle birlikte İzmir yoluna çıktı. Üniversite yılları bitti. Öğretmenlik yılları başladı kitap hep benimle birlikte kaldı. Kaç yıl o “tuz fabrikasında” kaldı bilmiyorum. Ama benimle beraber tam 17 yıl kaldı.

17 yıl boyunca bir türlü okumadım o kitabı. Daha sonra fark ettim aldığım fakat uzun süredir okumadığım baya bir kitap birikmiş. Bu kitaplar için bir çözüm bulmam gerekiyordu. En sonunda hoşuma giden bir çözüm buldum. Okuyacağım kitapları küçük küçük kâğıtlara yazıyorum. Arada kurayla bir tane kâğıdı alıp açıyorum, ismi çıkan kitabı okumaya başlıyorum. Aynen böyle bir gün o küçük kâğıttan “Semerkant” kitabı çıktı. Haliyle şu soru akla gelebilir: “Neden kitap hakkında yazmıyorsun da farklı şeyler söylüyorsun?” Nedeni gayet basit… Kitabı okumak için ilk elime aldığımda kitabın kendisi değil de “Bendeki Hikâyesi” sardı dünyamı.

Zaten güzel kitap dediğin şey sende bir hikâye bir iz bırakan kitap değil midir? Semerkant’ta böyle bir iz böyle bir hikâye bıraktı bende…

*******************************************

Kitap ile ilgili birkaç kelam edecek olursam. Kitap genel olarak Ömer Hayyam’ın hayatı ve yazdığı Rubaiyat eserinin etrafında şekilleniyor. Kitabın ilk iki bölümü “Ömer Hayyam” ile başlayıp “Nizamülmülk” “Selçuklu Devleti” “Alparslan” “Tuğrul ve Çağrı Beyler” “Hasan Sabbah” “Dönemin İran Devleti” gibi birçok tarihsel olguyu ve kişiyi çok ustalıkla anlatıyor. Romanın bu bölümü her ne kadar olay anlamında çok güzel yazılmış olsa dahi fikri anlamda çok sıkıntılı duruyor. Bir kere Romanın ana temasının hepsinde İran Devleti övülürken Türk Devletleri ve Türk halkı sürekli aşağılanmış.

Kitabın ikinci bölümü ise yakın çağ dönemi İran devletindeki olaylar işlenmekle beraber önceki bölümle bir örümcek ağı bağlantısı kurulmuş. Hem İran devlet tarihi anlatılmış hem de konu Ömer Hayyam’dan kopmayarak çok güzel bir olay örgüsü oluşturulmuş. Fakat kitabın bu bölümünde de Türk Devletine hakaretler özellikle Sultan Abdulahamid Han’a ve onun şahsında Osmanlıya ve Rusya’ya baya bir hakaret edilmiş. Öte yandan Amerika ve İngiltere, İran devletinin ve Ortadoğu’nun tek kurtarıcısı olarak görülmüş. – Ki en tahammül edemediğim şeydir.-

Kitabı bitirdiğinizde sizde bıraktığı edebi haz baya fazla. Özellikle tarihe, tarihi kişiliklere ve İran Tarihine merakınız varsa okunması gereken bir kitap.

Ama ben yine de sözlerimi şu veciz söz ile bitirmek istiyorum:

“ Amerika’dan nefret ediyorum ama daha çok Amerika’nın vicdanına sığınan Müslümanlardan nefret ediyorum. "
Yazardan okuduğum ilk kitap ve son olmayacak.

Eğer Amin Maalouf ile tanışmadıysanız bu kitabı ile başlamanızı tavsiye ederim.

Kitapta Osmanlı İmparatorluğunun son dönemi, Birinci Dünya Savaşı, İkinci Dünya Savaşı, İsrail devletinin kuruluşu ve sonrasındaki Arap- İsrail savaşlarını da kapsayan bir dramın öyküsü İsyan Kitapdar ismindeki, soyu Osmanlı hanedanından gelen bir kişi üzerinden anlatılıyor .

Dil oldukça sade ve akıcı bir şekilede kullanılmış.Oldukça sürükleyici bir kitap.Okumayan herkes okusun bence.

Kitabı okurken sevmenin,sahip olunan sevginin inancını ve gücünü hissettim ve iyi ki seviyorum dedim iyi ki!!!

Sizde sevin,sevilin ve sevgi ile kalın.
Yazarın ilk kitabı heyecan ve büyük bir ilgiliyle okuyacağınızı düşünüyorum.Arap müslümanlarının İspanyolara savaşta yenilmesini ve Endülüs ü terk edişini anlatan yaşanmış bir hikaye.Göçün getirdiği zorluklar sıkıntılar.
"Atlas Okyanusu'nun dibinde bir kitap yatıyor.Anlatacağım işte onun hikayesi." diyerek yazar kitabına başlıyor ve bu hikâyenin içine okuyucuyu da çekiyor.

Semerkant kitabı, tarihe damgasını vuran üç İranlının, şair, astrolog ve matematikçi Ömer Hayyam, Selçuklu veziri Nizam-ülmülk ve Alamut kalesinden dünyaya terör estirmiş Hasan Sabbah'ın hikâyesini anlatıyor.

Kitap, anlattığı olaylar itibariyle tarihi bir roman.Gerçekliği her ne kadar tartışılsada, bu üç İranlının aynı dönemde yaşadığı bilinen bir gerçek.

Kitap 4 bölümden oluşuyor.İlk bölümde Ömer Hayyam'ın tarih sahnesine çıkışı, Hasan Sabbah ve vezir Nizam'la arkadaşlıkları anlatılıyor. İkinci bölümde Hasan Sabbah'ın Alamut yolculuğu ele alınmış.Son iki bölümde ise zaman 1070'li yıllardan 1900'lü yıllara geçiyor. Ömer Hayyam'ın o meşhur kitabı Rubaiyat'ın elden ele dolaşması ve Titanic gemisiyle birlikte hayat sahnesinden silinişi ile son buluyor.

Kitapta Ömer Hayyam ile ilgili bolca rubai de var.Bilinen birçok rubainin Hayyam'a ait olmadığı öne sürülür.Bu rubailerin Hayyam'a ait olup olmadığını -eğer doğruysa- Atlas okyanusunun derinlerinde yatan Rubaiyat bulunmadığı sürece bilemeyeceğiz. Bu konuyla ilgili olarak Amin Maalouf'un da aynı fikirde olduğunu şu alıntıdan anlayabiliyoruz.
" Ne zaman bir şair başına bela açabilecek bir dörtlük yazsa, onu Ömer'e mal ediyordu; böylece kendisine ait olmayan yüzlerce rubai de Hayyam'ınkilerin arasına karıştı. Öyle ki yazma da ortada olmayınca gerçeği sahteden ayırmak imkânsızlaştı." (sayfa 167)

Semerkant'ı okuyanlara Alamut Kalesi, Alamut Kalesi'ni okuyanlara ise Semerkant önerilir.Aslında içerik olarak benzer kitaplar olmasına rağmen, kitaplarda anlatılanların birbirinden farklı olduğu görülüyor.İki kitapta anlatılan Hasan Sabbahlar birbirlerinden çok farklı.Ayrıca Semerkant, Ömer Hayyam üzerine kurulmuş bir kitap ve Hasan Sabbah'tan Alamut Kalesi'ne göre daha az bahsedilmiş. Alamut Kalesindeyse Ömer Hayyam neredeyse yok. Ben okumayan arkadaşlarımıza iki kitabı da tavsiye ediyorum.İlk olarak Semerkant'ın okunması gerektiğini düşünüyorum.

Amin Maaoluf'un sade bir dili ve akıcı bir anlatımı var.320 sayfalık tarih kokan bu kitabı bir çırpıda okuyacak ve hiç sıkılmayacaksınız.

SEMERKANT DAHA FAZLA OKUNMALI
GECİKMİŞ İNCELEME
Okuduğum ilk Amin Maalouf kitabı ve daha önce başlayıp yarım bıraktığıma pişman olduğum kitaptır.
Genel olarak konusu ise Ömer Hayyam, Vezir'i Nizamül Mülk ve Hasan Sabbah'ın yaşadığı dönem olan 11. Yy'da  Büyük Selçuklu devleti ve Karahanlıların mücadelesini ve mezhep savaşlarını çok güzel ve akıcı bir üslupla anlatmış. Öykü Ömer Hayyam'ın Rubaiyat'ının Hasan Sabbah'ın ajanlarının ele geçirip Alamut Kalesine taşınması ile bitiyor. Son bölümde ise Fransız asıllı Amerikalı gazeteci Benjamin'in 20. Yy'ın başında İrana şahlık dönemindeki ziyaretlerini ve kitaba ulaşmak için verdiği mücadeleyi anlatıyor. Kitap Rubaiyatın Titanik'te taşınırken batıp kaybolması ile bitiyor. Her ne kadar son bölümü okurken (Benjamin ile ilgili olan bölüm) biraz sıkılmış olsamda genel olarak etkileyici bir anlatımı olması ile beraber hikayesi ile de büyüleyici bir kitaptı.
Ve son olarak okumak isteyenlere de tavsiye edebileceğim kitap listeme eklemiş oldum (:
Şu ana kadar tarih okumaya başlamak için en etkili kitabı arıyordum ve buldum. Sanki kitabın içinde yaşadım tüm olanlar benim başıma gelmiş gibi hissediyorum, kitabı bitirdiğiniz zaman bu duyguyu hissetmek büyük mutluluk. Bunu hissettirmekte büyük yetenek ister. Amin Maalouf'un sürükleyici ve mükemmel dili diğer kitaplarınıda bir çırpıda bitirmemi sağlayacak. Öncelikle konusu tarihin önemli kişiliklerini kendi ağızlarından da savunmalarıyla anlatmak. Anlatımlar ve hikayeler müthişti. Ömer Hayyam, Hasan Sabbah, Çağrı ve Tuğrul Beyler, Alparslan, Melikşah ve zevcesi Terken Hatun'a kadar önemli bi çok şahıs hakkında bu kadar bilgi bu kadar muazzam bi eserde bir araya gelerek eseri daha cazip kılmış. Benjamin Omar adlı anlatıcımızın ağzındanda Hayyam'ın Rubaiyat'ının uzun yolculuğu anlatılmış. Titanikte batan ve Atlas Okyanusu'nun dibindeki kitabın hikayesi böylece son buluyor. Bu kitaptan sonrada tarih okuyacağım kesin amma velakin hiç bir kitap bu kitabın yerini doldurmayacak. Şiddetle öneriyorum. Sevgiler.
- Spoiler İçerebilir. –
Bu kitap hakkında yazılabilecek cidden çok fazla şey var. Neden derseniz içindeki tarihi kişiliklerin yaşadığı trajik olayları öğrenmeniz sizi oldukça etkileyeceğini düşünüyorum. Bu kitabın içinde kocaman bir tarih yatıyor. Ana konu Ömer Hayyam ve anlatıcımız Benjamin Omar'ın yaşadıklarını konu alıyor. Zaten kitabı okuduğunuzda fark edeceğiniz üzere kitap dört ayrı ana bölüme ayrılmış. Aslında bir kitabın içinde dört kitap var.

Hikâyemiz Semerkant'a yerleşen Ömer Hayyam ile başlıyor. Kitabın baştan sona gerçek olaylardan esinlenerek yazılmış olması ayrı bir konu. Ömer Hayyam hakkında oldukça doyurucu bilgilerin olması yazara hayranlık duyanlar için biçilmiş kaftan. Ömer Hayyam kendisini bir olayın içinde buluyor ve bu olay kendisini şehrin kadısına götürüyor. Kadı onu tanıyor ve koruyor. Daha sonra Semerkant’a gelen Melikşah’ın veziri Nizamülmülk ile tanışıyor. Ve Nizam onu önümüzdeki sene Isfahan’da görmek istediğini söylüyor. Hayyam bir yıl sonra Isfahan’a giderken yolda Kum şehrinden geçerken bilim adamı olan Hasan Sabbah’la tanışıyor. Sabbah Hayyam’a Nizam’ın yanında bir görevde yer almayı ümit ettiğini anlatıyor ve beraberce Isfahan’a gidiyorlar. Hayyam sarayda Nizam ile buluşuyor ve Nizam ona “Sahib-i Haber” (Casusların Başı) görevini teklif ediyor. Ama Hayyam bu görevi kabul etmeyip bu iş için Sabbah’ı tavsiye ediyor. Sabbah bu verilen görevi kötüye kullanıyor ve bir takım kötü olaylar işliyor. (Buradaki olaylar oldukça önemlidir) Çok fazla spoiler olmasın diye yazdıklarımı sonradan çıkardım.

3ncü ve 4ncü Kitap Benyamin Omar’ın yaşadıklarını konu alıyor. Benjamin Hayyam’ın kayıp kitabı olan “Rubaiyat”ın peşine düşüyor. Önce İstanbul’a oradan İran’a gidiyor. İran’da Şah’ın torunu olan Şirin’le tanışıyor ve ona âşık oluyor. Aralarındaki aşk çok fazla alevleniyor ve bir tutku haline dönüşüyor. Daha sonra kitabı Şirin buldurtuyor ve beraberce İran’dan ayrılıp evlenerek Amerika’ya yerleşiyorlar. Amerika’daki balayında Titanic’e binip yolculuk yaparlarken bilindiği üzere Titanic’in buz dağına çarpmasından dolayı kaptan gemiyi güvenlik nedeniyle tahliye ettiriyor. İkisi de filikaya binip gemiden yarım mil uzaklaşıyorlar. Kitabın sonundaki olayı yazmıştım ama sonradan çıkardım. Sonuç olarak Semerkant inanılmaz sürükleyici gerçek olaylara dayanan bir şaheserdir. Daha yazamadığım çok fazla karakter ve olayın da olması bu kitabı çok çekici kılıyor.

Yazarın biyografisi

Adı:
Amin Maalouf
Unvan:
Yapıtlarını Fransızca Veren Lübnanlı Yazar
Doğum:
Beyrut, Lübnan, 25 Şubat 1949
Emin Maluf (Arapça: أمين معلوف‎ Fransızca Amin Maalouf) 25 Şubat 1949 doğumlu, yapıtlarını Fransızca veren Lübnanlı yazar.

1949'da Beyrut, Lübnan'da doğdu. Ekonomi ve toplumbilim okuduktan sonra gazeteciliğe başladı. Lübnan'da iç savaşın çıktığı 1975'e kadar Lübnan'da gazetecilik yaptı. Bu tarihte Paris'e göç etti. Yazar halen Paris'te yaşamaktadır. Çeşitli yayın organlarında yöneticilik ve köşe yazarlığı yapmış olan Maalouf, bugün vaktinin çoğunu kitaplarını yazmaya ayırmaktadır.

Yapıtlarında çok iyi bildiği Asya ve Akdeniz çevresi kültürlerinin söylencelerini başarıyla işleyen Maalouf, 1983 yılında yayımlanan ilk kitabı Arapların Gözüyle Haçlılar (Les Croisades vues par les Arabes) ile tanındı. Bu kitap, çevrildiği dillerde de büyük bir başarı kazandı. 1986'da yayımlanan ve aynı yıl Fransız - Arap Dostluk Ödülü'nü kazanan ikinci kitabı ve ilk romanı Afrikalı Leo (Léon l'Africain) bugün bir "klasik" olarak kabul edilmektedir.
Maalouf'un 1988'de yayımlanan ikinci romanı Semerkant (Samarcande) da coşkuyla karşılandı ve pek çok dile çevrildi. Maalouf'un sonraki kitapları da yine roman tarzındaydı: 1991'de yayımlanan Işık Bahçeleri (Les Jardins de Lumiére) ve 1992'de yayımlanan Beatrice'den Sonra Birinci Yüzyıl (Le premier siècle après Béatrice).

Emin Maluf, 1993'te yayımlanan romanı Tanios Kayası (Le Rocher de Tanios) ile Goncourt Akademisi Edebiyat Ödülü'nü kazandı. 1996'da Doğunun Limanları (Les Echelles du Levant) adlı romanı ve 1998'de ise Ölümcül Kimlikler (Les Identités Meurtrières) adlı deneme kitabı piyasaya çıktı. Maalouf 2000'de Yüzüncü Ad - "Baldassare'nin Yolculuğu" (Le Périple de Baldassare) adlı romanını yayımladı.

Ayrıca 2002'de opera için yazdığı ve Finlandiyalı müzisyen Kaija Saariaho'nun bestelediği Uzaktan Aşk (L'Amour de loin) Maalouf'un ilk librettosudur. 2004'de yayımlanan Yolların Başlangıcı (Origines) adlı romanından sonra, 2006 yılında Adriana Mater adlı ikinci librettosunu yayınladı.

Kitaplarında genellikle doğuya ait öğeleri çok iyi işlemektedir. Doğuya ait gelenek ve görenekleri kitaplarında mutlaka tanıtır. Bir çok kitabında Osmanlı-Türkiye üzerine yorumlara da rastlanmaktadır. Osmanlı ve Yavuz Sultan Selimin Kahire seferinde 8000 kişiyi katletme derecesinde öldürdüğünü Afrikalı Leo kitabında iddia etmiştir. Kitaplarında doğu halklarının neden geri kalmış olduğu konusunda sürekli analizler ve tespitler yapmaktadır. Doğu halkları ile ilgilenen kişilerin mutlaka okuması gereken kitaplardır bunlar. Kitapları roman tarzında yazılmış da olsa sosyolojik temalar kitaplarında sürekli olarak işlenir.

Kitaplarının Türkçe çevirileri YKY tarafından yayımlanmaktadır.

Yazar istatistikleri

  • 2.031 okur beğendi.
  • 17.028 okur okudu.
  • 444 okur okuyor.
  • 7.335 okur okuyacak.
  • 328 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları