Amin Maalouf

Amin Maalouf

Yazar
8.4/10
16.118 Kişi
·
59.047
Okunma
·
4.540
Beğeni
·
75765
Gösterim
Adı:
Amin Maalouf
Unvan:
Yapıtlarını Fransızca Veren Lübnanlı Yazar
Doğum:
Beyrut, Lübnan, 25 Şubat 1949
Emin Maluf (Arapça: أمين معلوف‎ Fransızca Amin Maalouf) 25 Şubat 1949 doğumlu, yapıtlarını Fransızca veren Lübnanlı yazar.

1949'da Beyrut, Lübnan'da doğdu. Ekonomi ve toplumbilim okuduktan sonra gazeteciliğe başladı. Lübnan'da iç savaşın çıktığı 1975'e kadar Lübnan'da gazetecilik yaptı. Bu tarihte Paris'e göç etti. Yazar halen Paris'te yaşamaktadır. Çeşitli yayın organlarında yöneticilik ve köşe yazarlığı yapmış olan Maalouf, bugün vaktinin çoğunu kitaplarını yazmaya ayırmaktadır.

Yapıtlarında çok iyi bildiği Asya ve Akdeniz çevresi kültürlerinin söylencelerini başarıyla işleyen Maalouf, 1983 yılında yayımlanan ilk kitabı Arapların Gözüyle Haçlılar (Les Croisades vues par les Arabes) ile tanındı. Bu kitap, çevrildiği dillerde de büyük bir başarı kazandı. 1986'da yayımlanan ve aynı yıl Fransız - Arap Dostluk Ödülü'nü kazanan ikinci kitabı ve ilk romanı Afrikalı Leo (Léon l'Africain) bugün bir "klasik" olarak kabul edilmektedir.
Maalouf'un 1988'de yayımlanan ikinci romanı Semerkant (Samarcande) da coşkuyla karşılandı ve pek çok dile çevrildi. Maalouf'un sonraki kitapları da yine roman tarzındaydı: 1991'de yayımlanan Işık Bahçeleri (Les Jardins de Lumiére) ve 1992'de yayımlanan Beatrice'den Sonra Birinci Yüzyıl (Le premier siècle après Béatrice).

Emin Maluf, 1993'te yayımlanan romanı Tanios Kayası (Le Rocher de Tanios) ile Goncourt Akademisi Edebiyat Ödülü'nü kazandı. 1996'da Doğunun Limanları (Les Echelles du Levant) adlı romanı ve 1998'de ise Ölümcül Kimlikler (Les Identités Meurtrières) adlı deneme kitabı piyasaya çıktı. Maalouf 2000'de Yüzüncü Ad - "Baldassare'nin Yolculuğu" (Le Périple de Baldassare) adlı romanını yayımladı.

Ayrıca 2002'de opera için yazdığı ve Finlandiyalı müzisyen Kaija Saariaho'nun bestelediği Uzaktan Aşk (L'Amour de loin) Maalouf'un ilk librettosudur. 2004'de yayımlanan Yolların Başlangıcı (Origines) adlı romanından sonra, 2006 yılında Adriana Mater adlı ikinci librettosunu yayınladı.

Kitaplarında genellikle doğuya ait öğeleri çok iyi işlemektedir. Doğuya ait gelenek ve görenekleri kitaplarında mutlaka tanıtır. Bir çok kitabında Osmanlı-Türkiye üzerine yorumlara da rastlanmaktadır. Osmanlı ve Yavuz Sultan Selimin Kahire seferinde 8000 kişiyi katletme derecesinde öldürdüğünü Afrikalı Leo kitabında iddia etmiştir. Kitaplarında doğu halklarının neden geri kalmış olduğu konusunda sürekli analizler ve tespitler yapmaktadır. Doğu halkları ile ilgilenen kişilerin mutlaka okuması gereken kitaplardır bunlar. Kitapları roman tarzında yazılmış da olsa sosyolojik temalar kitaplarında sürekli olarak işlenir.

Kitaplarının Türkçe çevirileri YKY tarafından yayımlanmaktadır.
Denize düşüp kaybolan su damlası, toprağa karışan toz zerresi. Nedir bu dünyaya gelip gidişimizin manası? Fena bir böcek işte, bugün var yarın yok.
Cehaletin ve şiddetin uzaklaştırıldığı bir dünya. Karanlığın son lekelerinden kurtulmuş bir dünya... gözlerini yıldızlara, sonsuzluğa dikmiş bir insanlık.
Amin Maalouf
Sayfa 167 - YKY - 16. Baskı - 2019
...başka bir dünya yaratıyorum. Özgürlük ve mutluluğun, su yüzeyindeki dalgalar gibi yavaş yavaş yayıldığı bir dünya...
Amin Maalouf
Sayfa 167 - YKY - 16. Baskı - 2019
İki yüreğim olmalıydı. Birincisi duygusuz, ikincisi ise her zaman sevdalı. Hangi güzel için atıyorsa, ona verirdim ikinciyi. Öbürüyle de mutlu yaşardım.
318 syf.
·7 günde·Beğendi·10/10
Okuduğum ilk Amin Maalouf kitabı. Az önce şimdiye kadar niçin bu kitabı okumadım diye kendimle küçük bir iç hesaplaşma yaşadım ve bundan sonra yazarın diğer kitaplarını da okumaya karar verip olayı tatlıya bağladım :) Öncelikle yazar tarihi gerçekleri müthiş bir kurgu içerisinde okura aktarıyor. Ve Hasan Sabbah, Ömer Hayyam, Nizamülmülk ve Melik Şah gibi tarihi karakterleri o kadar güzel ve etkileyici bir şekilde tasvir etmiş ki ; kendimi bu karakterler ile birlikte Semerkant sokaklarında buldum. Onlarla yedim içtim, onlarla gezdim, onlarla sevip onlarla üzüldüm. Özetle roman çok iyiydi tavsiye ederim. :)
250 syf.
·7 günde·9/10
Sene 2001… Ortaokul 1. Sınıfa başlayacağım yıl. Bir yaz günü dayımların kereste fabrikasında çalışıyorum. Çalışıyorum dediğime bakmayın. Sadece ortalıkta dolanıyorum. Canım sıkılınca fabrikanın değişik yerlerine keşifler yapıyorum hazine bulacakmışım gibi. Sanki keşfedilmemiş yerler var da bende oraları keşfe çıkmışım gibi.

Tam bu düşünceler içindeyken fabrikamızın bitişiğinde terk edilen bir tuz fabrikası gördüm. Terk edilmiş koca bir fabrika… Benim için bulunmaz bir hazineydi. Hemen camdan içeri atlayıp içeri daldım. Kendimi koca bir şehirde define avına çıkmış gibi hissediyordum. Baya bir süre içeride kaldım, olmadık hayaller kurdum fakat nedense hiçbir şey bulamadım. Tam çıkmayı düşünürken köşede bazı kitaplar gözüme çarptı. Herhalde eskiden fabrikanın kitaplığında duran kitaplar olsa gerek. Yanlış hatırlamıyorsam oradan sadece dikkatimi çeken iki kitap aldım, dışarı çıktım: “Alamut ve Semerkant…”

“Alamut’u” daha sonra kaybettim. Fakat “Semerkant” hep başucumda kaldı. Yalnız bir türlü okumak nasip olmadı. Ortaokul yıllarım boyunca hep kitaplığımda kaldı. Daha sonra Van’da lise okumaya gittim. Kitap benimle Van’a geldi. İki yıl orada benimle kaldı. Van’da bulunduğum zamanlarda kitabı hiç okumadım. Daha sonra Batman’a geri döndüm. “Semerkant” benimle birlikte döndü. Sonra aradan yıllar geçti. Üniversite yılları başladı. “Semerkant” benimle birlikte Gaziantep yollarını tuttu. Gaziantep’ten sonra belli bir süre İzmir’de misafir öğrenci olarak okudum. “Semerkant” benimle birlikte İzmir yoluna çıktı. Üniversite yılları bitti. Öğretmenlik yılları başladı kitap hep benimle birlikte kaldı. Kaç yıl o “tuz fabrikasında” kaldı bilmiyorum. Ama benimle beraber tam 17 yıl kaldı.

17 yıl boyunca bir türlü okumadım o kitabı. Daha sonra fark ettim aldığım fakat uzun süredir okumadığım baya bir kitap birikmiş. Bu kitaplar için bir çözüm bulmam gerekiyordu. En sonunda hoşuma giden bir çözüm buldum. Okuyacağım kitapları küçük küçük kâğıtlara yazıyorum. Arada kurayla bir tane kâğıdı alıp açıyorum, ismi çıkan kitabı okumaya başlıyorum. Aynen böyle bir gün o küçük kâğıttan “Semerkant” kitabı çıktı. Haliyle şu soru akla gelebilir: “Neden kitap hakkında yazmıyorsun da farklı şeyler söylüyorsun?” Nedeni gayet basit… Kitabı okumak için ilk elime aldığımda kitabın kendisi değil de “Bendeki Hikâyesi” sardı dünyamı.

Zaten güzel kitap dediğin şey sende bir hikâye bir iz bırakan kitap değil midir? Semerkant’ta böyle bir iz böyle bir hikâye bıraktı bende…

*******************************************

Kitap ile ilgili birkaç kelam edecek olursam. Kitap genel olarak Ömer Hayyam’ın hayatı ve yazdığı Rubaiyat eserinin etrafında şekilleniyor. Kitabın ilk iki bölümü “Ömer Hayyam” ile başlayıp “Nizamülmülk” “Selçuklu Devleti” “Alparslan” “Tuğrul ve Çağrı Beyler” “Hasan Sabbah” “Dönemin İran Devleti” gibi birçok tarihsel olguyu ve kişiyi çok ustalıkla anlatıyor. Romanın bu bölümü her ne kadar olay anlamında çok güzel yazılmış olsa dahi fikri anlamda çok sıkıntılı duruyor. Bir kere Romanın ana temasının hepsinde İran Devleti övülürken Türk Devletleri ve Türk halkı sürekli aşağılanmış.

Kitabın ikinci bölümü ise yakın çağ dönemi İran devletindeki olaylar işlenmekle beraber önceki bölümle bir örümcek ağı bağlantısı kurulmuş. Hem İran devlet tarihi anlatılmış hem de konu Ömer Hayyam’dan kopmayarak çok güzel bir olay örgüsü oluşturulmuş. Fakat kitabın bu bölümünde de Türk Devletine hakaretler özellikle Sultan Abdulahamid Han’a ve onun şahsında Osmanlıya ve Rusya’ya baya bir hakaret edilmiş. Öte yandan Amerika ve İngiltere, İran devletinin ve Ortadoğu’nun tek kurtarıcısı olarak görülmüş. – Ki en tahammül edemediğim şeydir.-

Kitabı bitirdiğinizde sizde bıraktığı edebi haz baya fazla. Özellikle tarihe, tarihi kişiliklere ve İran Tarihine merakınız varsa okunması gereken bir kitap.

Ama ben yine de sözlerimi şu veciz söz ile bitirmek istiyorum:

“ Amerika’dan nefret ediyorum ama daha çok Amerika’nın vicdanına sığınan Müslümanlardan nefret ediyorum. "
259 syf.
·11 günde·Beğendi·9/10
Okuduğum ilk kitabı. Aylardır kitaplığımda bu kadar kaliteli bir kitabı bekletmek benim ayıbım. Kitap Titanic gemisinin batmasıyla başlayıp daha sonra öncesine taaaa 11. Yüzyıla gidiyor ve derinlemesine bir İran'ın Semerkant şehrine girip orada Ömer Hayyam, Nizamülmülk ve Hasan Sabbah'ı tanıyorsunuz.

Birisi devlet veziri, diğeri bir astronom, bir diğeri ise devletin istihbarat yetkilisi olup o görevden azledilen. Sonrasında tarihte herkesin adını duyduğu fedailerinin lideri koca Hasan Sabbah oluyor.
Ömer Hayyam'ın Celali takvimi buluşu, astronomi ile o kadar çok bilgi sahibi ki kendi doğum tarihini o zamanda bulmasına kadar gidiyor. Tabi ki o çok merak ettiğim Rubailerinden de bahsedilmekte.
Son yıllarda kullanılmaya başlanılan "Haşhaşi" kelimesinin anlamını Alamut kalesi hükümdarından öğreniyoruz.

Büyük bir zevkle okuduğum bu kitabın akabinde geçen üç ana kahramanı anlatan 3 kitabı da okumak şart oldu.
1- Fedailerin kalesi Alamut
2- Rubailer
3- Siyasetname

Tavsiye ederim.Herkese iyi okumalar :)
184 syf.
·1 günde·2/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda Doğu'nun Limanları kitabını okumadan ölebilirsiniz dedim :
https://youtu.be/Rclj5apawe4

Balon : İçi boş olan bir şeyin de yükselebileceğini kanıtlayan cisim.

Doğu'nun Limanları = Balon

Amin Maalouf'u ilk kez okuyorum ve tekrar okumam gerektiği konusunda şüpheye düştüm. Sanırım hayatımda okuduğum en detaysız, en psikolojileri yadsınmış ve en sığ karakterler bu kitaptaydı. Kitap hakkında hiçbir eleştiri görememem de dikkatimi çeken ayrı bir konu.

Karakterler Doğu'nun Limanları'nda sanki şekillenmemiş taşlar gibi. Yazar, heykelini şekillendirmesi gereken bir heykeltraştır. Kitabı ise onun heykelidir. Karakterler o kadar savaş, acı, sefalet zamanlarından geçiyorlar fakat bu olaylar karakterleri psikolojik açıdan şekillendiremiyor. Ayrıca Salem karakterinin kötü olmasını şişmanlıkla paralel kurgulamasına çok güldüm doğrusu. Niye bir insan şişman oldu diye kötü olsun yahu? Doğu'nun Limanları okurken kendimi bazen şişmanlıktan zayıflığa evrilen ünlülerin fotoğraflarını tıklama tuzağıyla birlikte yayınlayan magazin sitelerinde hissettim desem yalan olmaz.

Olaylar o kadar çabuk geçiyor ki inanamazsınız. Işınlanma icat edilseydi sanırım tam da böyle olurdu. Hatta bilim adamları Amin Maalouf'tan bu icat hakkında fikir alabilirler. Karakterler bir Paris'te, bir Beyrut'ta, bir Hayfa'da. Kitap içerisinde tarihte önemli yer kaplayan pek çok savaş geçiyor fakat Maalouf'un savaş psikolojisi, savaş toplumları ve savaş mimarisinin insan psikolojisine etkimesi hakkında Victor Hugo, Aleksandr Puşkin ya da Heinrich Böll gibi isimlerden ders alması gerek acilen.

Karakterler şekillenmemiş taşlar gibi dedik ya, baş karakter babasına karşı bir hayat sürecekken kendisini birden direniş grupları içerisinde buluyor. Yaptığı iş de evlere A101 market tanıtım kağıdı dağıtmak gibi bildiri kağıdı dağıtmak sadece. Aslında Naziler de medya propagandasını çok kullanırdı, bu yüzden bu da değerli ve üstünde durulması gereken bir konu. Fakat esas sıkıntı, kitapta bu o kadar abartılmış ki sonra sanki çok bir şey yapmış gibi ülkesine dönünce burnu bile kanamadığı halde kral misali bir adam ilan ediliyor. Bu konuda Maalouf'un Sefiller romanında geçen direniş ve barikat tasvirleri kısmını okumadığını düşünüyorum. Eğer Maalouf, Sefiller'i okusaydı yazdıklarının ne kadar mesnetsiz ve detaysız olduğunu anlardı. Savaşın yıkımıyla birlikte devinen karakterlerin yıkımının edebiyatını ben bu kitapta hiç ama hiç göremedim maalesef.

Kitabın diğer başrol karakteri olan ve arada Slender Man gibi karşınızda beliren Clara ile karşılaşmalarına bir kısımda "Sadece oradan geçiyormuş." diye sebep bulunmuş, ben bu kısımda gerçekten sesli güldüm. "Aşk Tesadüfleri Sever" senaryosu mu bu? Savaş dönemi gibi ağır ve pek çok topluma mâl olmuş bir konu anlatılırken sadece oradan geçen bir insanla bir insanı karşılaştırmak okurla dalga geçmek değil mi? İşte bu, bir yazarın kurgusunu oluştururken ne kadar aceleye getirdiğinin bir kanıtıdır. Savaş zamanında ve faşizm gibi ataerkillik ve güçlü olanın kayırılmasının görüldüğü çağlarda, yani sevginin en az görüldüğü bir çağda derin bir aşka yöneltebileceğin iki karakteri "Sadece oradan geçiyormuş" diye bir nedenle karşılaştırmak nasıl bir derinliksizliktir Amin Maalouf?

Bir ara yobaz ve el kol işaretleriyle secde eden bir adam diye nitelendirilip sonrasında Stefan Amca ile kadeh kaldıran karakter olan Mahmut diye biri var sonra, vallahi ben bu karakterin gerekliliğini hiç algılayamadım. Kitabın gidişatına hiçbir etkisi yok, ana karakterlerle olan bağı çok zayıf, neden böyle iki uçta bir hareket yapmış bir sebebi yok... Yok ulan yok. Delirdim.

Bir kısımda savaştan dolayı ülkeler arası sınırlar kapanıyor ama sanırım PTT savaşlarda ek mesai yapıyor olacak ki bütün mektuplar, mesajlar hiçbir sıkıntı olmadan yerine gidip cevapları da tekrar yerine gönderebiliyor. Sanırım kargo şirketlerinin insanı evlerde bulabildiği ve ne hikmetse savaş olmasına rağmen aradaki sınırların bir silüetten ibaret olduğu bir çağda geçiyor bu kitap.

Mekan tasvirlerinden hiç bahsetmeyeceğim, çünkü bu konuya girersem iyice çıldırırım. Bir yazar düşünün ve hiçbir mekandan bahsetmeyip dünyadaki her mekanı görmeye çalışan karakterler kurgulamış. İşte böyle bir kitap. Mahalleler, şehirler, ülkeler değişiyor ama hiçbir şekilde detay, tasvir, mahalle mimarisi, toplum düzeni, sosyolojik tespitler yapılmamış. Bir kısımda Osmanlı döneminden kalma geniş ve şahane bir ev var fakat bu ev sanki Osmanlılar uzaydan bir arazi satın almış da oraya yerleşmiş gibi bir algıda anlatılmış. Edebi kurguda mimari bir detay ve dönemden bahsedeceksek bu uzaydan bir araziye ev projesi çizilmiş gibi bahsedilmemeli. Osmanlı dönemi mimari tarzlarından bahsedeceksek o dönemde kullanılan detayların insan psikolojisine etkilerinden ve Osmanlı mimarisindeki hiçbir detayın boşuna olmadığından bahsetmeli. "Geniş ve şahane bir ev" Osmanlı mimarisini özetleyen bir betimlemedense mütevazı olmayan ve maske mimarlığını çağrıştıran bir mimariyi getiriyor akıllara. Rokoko ya da Ampir tarzı seçilebilirdi Osmanlı yerine.

Kitabın iyi yönleri, insanın içindeki hastaya hasta gözüyle bakan ve bir gün onun iyileşmesi gerektiğini düşünen öteki ben ile güzel bir sorgulama yakalandığını düşündüm ama devamını getirmemiş. Getirseydi vereceğim puanı yükseltebilirdim. Başka bir iyi yön ise, insanın aşık olduğunda "Tanrım, o gün gökyüzü ne kadar maviydi!" diye bir farkındalığa ulaşması. Bu gerçekten hoşuma gitti. Zaten bunlardan dolayı kitaba 2 puan verdim. Fazlasını da hak etmiyor kanaatindeyim. Çocuklara kitap hediye etmek isterseniz kitap okuma alışkanlıklarını kazandırabilmek için ideal bir kitap olabilir.

Bir kitabın akıcı olması o kitabı iyi yapmaz, edebi derinlik, betimleme ustalığı, üslup farklılığı, edebi dünyaya getirdiği yeni bir teknik, dönem hakkında önemli bilgiler verme gibi katkılar olmadan böyle kitapların iç boşluklarını, edebi eksikliklerini eleştirmeyip salt yüceltmekle kalırsak edebiyat geleceğine de bir eleştiri kültürü bırakmamış oluruz. Fakat tabii ki de benim en sevdiğim kitabı birisi hiç sevmeyebilir ya da benim en sevmediğim kitabı da birisi aşırı sevebilir, olur öyle şeyler. Edebiyatın güzelliği de burada zaten.
318 syf.
·11 günde·Beğendi
"Atlas Okyanusu'nun dibinde bir kitap yatıyor.Anlatacağım işte onun hikayesi." diyerek yazar kitabına başlıyor ve bu hikâyenin içine okuyucuyu da çekiyor.

Semerkant kitabı, tarihe damgasını vuran üç İranlının şair, astrolog ve matematikçi Ömer Hayyam, Selçuklu veziri Nizam-ülmülk ve Alamut kalesinden dünyaya terör estirmiş Hasan Sabbah'ın hikâyesini anlatıyor.

Kitap, anlattığı olaylar itibariyle tarihi bir roman. Kitapta anlatılanların gerçekliği her ne kadar tartışılsa da bu üç İranlının aynı dönemde yaşadığı bilinen bir gerçek.

Kitap 4 bölümden oluşuyor.İlk bölümde Ömer Hayyam'ın tarih sahnesine çıkışı, Hasan Sabbah ve vezir Nizam'la arkadaşlıkları anlatılıyor. İkinci bölümde Hasan Sabbah'ın Alamut yolculuğu ele alınmış.Son iki bölümde ise zaman 1070'li yıllardan 1900'lü yıllara geçiyor. Ömer Hayyam'ın o meşhur kitabı Rubaiyat'ın elden ele dolaşması ve Titanic gemisiyle birlikte hayat sahnesinden silinişi ile son buluyor.

Kitapta Ömer Hayyam ile ilgili bolca rubai de var.Bilinen birçok rubainin Hayyam'a ait olmadığı öne sürülür.Bu rubailerin Hayyam'a ait olup olmadığını -eğer doğruysa- Atlas okyanusunun derinlerinde yatan Rubaiyat bulunmadığı sürece bilemeyeceğiz. - Bu konuyla ilgili olarak Amin Maalouf'un da aynı fikirde olduğunu şu alıntıdan anlayabiliyoruz.
" Ne zaman bir şair başına bela açabilecek bir dörtlük yazsa, onu Ömer'e mal ediyordu; böylece kendisine ait olmayan yüzlerce rubai de Hayyam'ınkilerin arasına karıştı. Öyle ki yazma da ortada olmayınca gerçeği sahteden ayırmak imkânsızlaştı." (sayfa 167)

Semerkant'ı okuyanlara Alamut Kalesi, Alamut Kalesi'ni okuyanlara ise Semerkant önerilir.Aslında içerik olarak benzer kitaplar olmasına rağmen, kitaplarda anlatılanların birbirinden farklı olduğu görülüyor.İki kitapta anlatılan Hasan Sabbahlar birbirlerinden çok farklı.Ayrıca Semerkant Ömer Hayyam üzerine kurulmuş bir kitap ve Hasan Sabbah'tan Alamut Kalesi'ne göre daha az bahsedilmiş. Alamut Kalesi'ndeyse Ömer Hayyam neredeyse yok. Ben okumayan arkadaşlarımıza iki kitabı da tavsiye ediyorum.İlk olarak Semerkant'ın okunması gerektiğini düşünüyorum.

Amin Maaoluf'un sade bir dili ve akıcı bir anlatımı var.320 sayfalık tarih kokan bu kitabı bir çırpıda okuyacak ve hiç sıkılmayacaksınız.

SEMERKANT DAHA FAZLA OKUNMALI
318 syf.
·6 günde·Beğendi·10/10
Kitabı her okuyanın ''neden daha önce okumadım ki'' serzenişine kapılıp kendisiyle papaz olduğuna emin olduğumu şimdiden belirtmek istiyorum.Ne zaman okursanız okuyun her zaman geç kaldığınızı anlayacağınız bir eser.O yüzden kendinizi fazla hırpalamayın.

Kitap muazzam kurgusuyla 4 bölümden oluşuyor.Bu tarihi seyyah yönetmenliğindeki eser Nişapurlu İbrahim'in oğlu Ömer HAYYAM'ın gençlik yıllarıyla açılıyor.Tıpkı bir film havasında.Kadrosu o kadar zengin ki,başrollerde bininci yılların başında çağı etkilemiş üç nefis insan;Dünyayı gözlemlemiş olan Ömer HAYYAM,Dünyaya hükmetmiş NİZAMÜLMÜLK ve Dünyayı korkudan titretmiş olan Hasan SABBAH var.Selçuklu İmparatorluğunun Dünyaya hükmettiği zamanlarda eserde mekan olarak geçen her yer mekanın sahibi Selçuklu İmparatorluğuna ait.10.yy'ın başında başlayıp 19.yy'ın başlarında sona eren,arada 800-900 senelik bir uyku hali barındıran,buram buram doğu kültürü kokan,en son başarısız İran devrimini anlatıp Avrupa'yı yerip Amerika'yı öven Lüblanlı Amin Maalouf'un okuduğum ilk eseri.

Film tadındaki eser Ömer HAYYAM'ın el yazması Rubaiyat'ının yazılış,çalınış,bulunuş ve sonunda Titanik ile birlikte okyanusun derin sularına gömülüş hikayesini tıpkı Titanik filmini hatta daha güzelini izlemiş gibi geldi bana.Çok zengin konusu ve hayranlık uyandıran kurgusuyla beni büyüm büyüm büyüleyen bir eserdi.Spoiler vermemek adına susma hakkımı kullanıyorum.Büyülendim.Sırada yine geç kaldığımı düşündüğüm Dünyayı titreten adamın mekanı olan Fedailerin Kalesi Alamut var,evet hemen peşine.

TİTANİC'TE RUBAİYAT!
DOĞU'NUN ÇİÇEĞİ,BATI'NIN ÇİÇEKLİĞİNDE!
EYY HAYYAM!
YAŞADIĞIMIZ ŞU GÜZEL ANI GÖREBİLSEYDİN!


Çok güzeldin :)
318 syf.
·6 günde·Beğendi·Puan vermedi·
Romanın içinde Ömer Hayyam, Hasan Sabbah ve faaliyetleri, Nizâmülmülk ün devlet yönetimi, Melikşah gibi şahsiyetlerin hayatlarından esintileri göreceksiniz. Tarihi bilgiler romana çok güzel yerleştirilmiş ve bağlanmış. Ömer Hayyam'ın kayıp eseri "Yazma" sını bulmak için serüvene çıkan adamın hikayesi anlatılıyor devamında. Son kısmı bayağı sıkıcı geçiyor ve son 10 sayfa yine tarihi bir olayla bağlanıyor ve kitap bitiyor. Hasan Sabbah ile ilgili anlattıkları ile benim kpss tarih bilgim arasında farklar oluşuyor. (Ramazan Yetgin'den dinlediğim bilgiler). Bu kısımda tabii ki Amin Maalouf'un dediklerine değil bana öğretilenlere inanıyorum. Çünkü tarih objektif değildir ve her millet kendine göre yorumlayabilir. Bunun dışında bazı yerlerde Türk ve Osmanlı nefretini açık biçimde gösteriyor yazar. Bu yüzden okurken o kısımlara takılı kalmayıp roman okuyor gibi okumanızı tavsiye ederim. Çünkü ben bir ara kitabı okumayı bırakmayı da düşünmedim değil. Genel itibariyle kitap son kısma kadar çok akıcı ve harika bilgiler vericiydi. Tavsiye ederim, iyi okumalar :)

Yazarın biyografisi

Adı:
Amin Maalouf
Unvan:
Yapıtlarını Fransızca Veren Lübnanlı Yazar
Doğum:
Beyrut, Lübnan, 25 Şubat 1949
Emin Maluf (Arapça: أمين معلوف‎ Fransızca Amin Maalouf) 25 Şubat 1949 doğumlu, yapıtlarını Fransızca veren Lübnanlı yazar.

1949'da Beyrut, Lübnan'da doğdu. Ekonomi ve toplumbilim okuduktan sonra gazeteciliğe başladı. Lübnan'da iç savaşın çıktığı 1975'e kadar Lübnan'da gazetecilik yaptı. Bu tarihte Paris'e göç etti. Yazar halen Paris'te yaşamaktadır. Çeşitli yayın organlarında yöneticilik ve köşe yazarlığı yapmış olan Maalouf, bugün vaktinin çoğunu kitaplarını yazmaya ayırmaktadır.

Yapıtlarında çok iyi bildiği Asya ve Akdeniz çevresi kültürlerinin söylencelerini başarıyla işleyen Maalouf, 1983 yılında yayımlanan ilk kitabı Arapların Gözüyle Haçlılar (Les Croisades vues par les Arabes) ile tanındı. Bu kitap, çevrildiği dillerde de büyük bir başarı kazandı. 1986'da yayımlanan ve aynı yıl Fransız - Arap Dostluk Ödülü'nü kazanan ikinci kitabı ve ilk romanı Afrikalı Leo (Léon l'Africain) bugün bir "klasik" olarak kabul edilmektedir.
Maalouf'un 1988'de yayımlanan ikinci romanı Semerkant (Samarcande) da coşkuyla karşılandı ve pek çok dile çevrildi. Maalouf'un sonraki kitapları da yine roman tarzındaydı: 1991'de yayımlanan Işık Bahçeleri (Les Jardins de Lumiére) ve 1992'de yayımlanan Beatrice'den Sonra Birinci Yüzyıl (Le premier siècle après Béatrice).

Emin Maluf, 1993'te yayımlanan romanı Tanios Kayası (Le Rocher de Tanios) ile Goncourt Akademisi Edebiyat Ödülü'nü kazandı. 1996'da Doğunun Limanları (Les Echelles du Levant) adlı romanı ve 1998'de ise Ölümcül Kimlikler (Les Identités Meurtrières) adlı deneme kitabı piyasaya çıktı. Maalouf 2000'de Yüzüncü Ad - "Baldassare'nin Yolculuğu" (Le Périple de Baldassare) adlı romanını yayımladı.

Ayrıca 2002'de opera için yazdığı ve Finlandiyalı müzisyen Kaija Saariaho'nun bestelediği Uzaktan Aşk (L'Amour de loin) Maalouf'un ilk librettosudur. 2004'de yayımlanan Yolların Başlangıcı (Origines) adlı romanından sonra, 2006 yılında Adriana Mater adlı ikinci librettosunu yayınladı.

Kitaplarında genellikle doğuya ait öğeleri çok iyi işlemektedir. Doğuya ait gelenek ve görenekleri kitaplarında mutlaka tanıtır. Bir çok kitabında Osmanlı-Türkiye üzerine yorumlara da rastlanmaktadır. Osmanlı ve Yavuz Sultan Selimin Kahire seferinde 8000 kişiyi katletme derecesinde öldürdüğünü Afrikalı Leo kitabında iddia etmiştir. Kitaplarında doğu halklarının neden geri kalmış olduğu konusunda sürekli analizler ve tespitler yapmaktadır. Doğu halkları ile ilgilenen kişilerin mutlaka okuması gereken kitaplardır bunlar. Kitapları roman tarzında yazılmış da olsa sosyolojik temalar kitaplarında sürekli olarak işlenir.

Kitaplarının Türkçe çevirileri YKY tarafından yayımlanmaktadır.

Yazar istatistikleri

  • 4.540 okur beğendi.
  • 59.047 okur okudu.
  • 1.732 okur okuyor.
  • 24.637 okur okuyacak.
  • 1.023 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları