André Gide

André Gide

Yazar
7.9/10
1.045 Kişi
·
3.624
Okunma
·
461
Beğeni
·
16167
Gösterim
Adı:
André Gide
Tam adı:
André Paul Guillaume Gide
Unvan:
Nobel Ödüllü Fransız Yazar
Doğum:
Paris, Fransa, 22 Kasım 1869
Ölüm:
Paris, Fransa, 19 Şubat 1951
André Paul Guillaume Gide (22 Kasım 1869 Paris - 19 Şubat 1951 Paris) Fransız yazar. 1947 yılı Nobel Edebiyat Ödülü sahibi.

İlk yılları

Gide, 22 Kasım 1869 tarihinde Paris, Fransa`da dünyaya geldi. Babası Protestan ve köylü kökenli, annesi Katolikti. 8 yaşında Paris'te Alsace Okulu'na gönderildi. Sık sık hastalandığı için öğrenimi kesintiye uğradı. Gide henüz 11 yaşındayken (1880) Paris Üniversitesi`nde hukuk profesörü olan babasını kaybetti. Ailedeki kadınların etkisi ve annesinin katı otoritesi altında büyüdü.

1889'da okuldan mezun oldu. Yaşamını yazarak geçirmeye karar verdi.Yazı hayatına 1891’de 21 yaşındayken yayımladığı André Walter'in Günlükleri(Les Cahiers d'André Walter) ve Narsis Üstüne İnceleme ile başladı. Ama ikisi de başarısız bulundu.

1893'te Kuzey Afrika gezisine çıktı. Arap dünyasının tümüyle farklı değerleriyle tanıştı. Fransa'ya döndüğünde oradaki katı Victorya dönemi yaşantısının olumsuzluklarından rahatsız oldu. 1894'te tekrar Kuzey Afrika'ya gitti. Burada Oscar Wilde ve Lord Alfred Douglas'la tanıştı. Onların yüreklendirmesiyle baskı altında tuttuğu eşcinselliğini kabul etti. Annesi hastalanınca Fransa'ya döndü.

1895'te kuzeniyle evlendi. 1896`da Normandiya`da bir komüne belediye başkanı oldu.

1900 Sonrası

1908`de bazı seçkin yazarlarla birlikte Nouvelle Revue Française adında bir edebiyat dergisi kurdu. 1916`da 16 yaşındaki Marc Allégret ile sevgili oldu. Marc Allegret ile eşcinsel ilişkisi ailesinde huzursuzluk yarattı. Eşi Gide'nin kendisine yazdığı mektupları yok etti.

I. Dünya Savaşı yıllarında Kızılhaç ile gönüllü insani kuruluşlarda çalıştı. 1923'te ilk feministlerden ünlü Elizabeth van Byyselberghe ile olan yasak ilişkisinden tek çocuğu kızı Catherine doğdu. 1924 yılında Corydon adlı homoseksüelliği savunan bir kitap yayımladı, fakat eser ilk etapta kınandı.

1925'te Fransız Ekvator Afrikası'na gitti. Burada gördüklerinden de etkilendi. Dönüşünde sömürgeciliği eleştiren yazılar yazdı. 1925 yılında yayımladığı Kalpazanlar Gide`nin en önemli eserlerinden biri olarak görülür. 1926`da otobiyografik eser olan "Si le grain ne meurt"u yayımladı.

Komünizme ilgi duydu. 1936'da büyük umutlarla gittiği Sovyetler Birliği'nden hayal kırıklığı ile döndü. 1938'de eşini kaybetti.

II. Dünya Savaşı'nın başlamasından sonra 1942'de tekrar Kuzey Afrika'ya gitti. Savaşın sonuna kadar burada yaşadı. 1947'de Oxford Üniversitesi'nden "Edebiyat Doktoru" unvanı aldı. Aynı yıl Kasım ayında da Nobel Edebiyat Ödülü'nün sahibi oldu. 19 Şubat 1951'de yaşamını yitirdi.

Özellikleri

Yaşamı boyunca toplumsal ve bireysel ahlakın en önemli ölçütünün, bireyin içtenliği ve kendisini tanıması olduğunu savundu. Edebi, siyasal ve toplumsal sorunlara karşı hoşgörülü bir tutum benimsedi. Genel ahlak anlayışının karşısında bireysel özgürlüklerin savunucusu oldu. Ama aynı zamanda 19'uncu Yüzyıl Fransız edebiyatının en önemli hümanist ve ahlakçı yazarı olarak tanındı. Düşüncelerindeki bütünlük ve soyluluk, üslubundaki arılık ve uyumla Fransız edebiyatının saygın isimleri arasında yer aldı.

Eserleri

Katolik kilisesi André Gide'in eserlerini 1952 yılında Yasak kitaplar listesi'ne koymuştur.
Çocukluktan beri yapmak istediğimiz bir sürü şeyi yapmaktan, sadece etrafımızdakiler "bu işi yapamaz" dediği için, kim bilir kaç kere vazgeçmişizdir...
Hiçbir şey herkes için iyi değildir, diyordum kendi kendime, ancak bazılarına göre iyidir, hiçbir şey herkes için doğru değildir, doğru olduğuna inanana göre doğrudur ancak.
André Gide
Sayfa 205 - Can
95 syf.
·1 günde·9/10
Doyumsuzum kitaplara karşı...
Bu sıralar hiç kitap okuyasım yok aslında. Kendi kitaplarıma baktım belki yüz tane vardır okunacak elimdekiler. Hiçbirisini okuyasım gelmedi. Kardeşimin kitaplığına baktım ve incecik ne zamandır da okumayı düşündüğüm bu kitabı, sabahleyin okumaya karar verdim. Başladım ama akşama kadar okuyamadım. İstek gelmedi çünkü. Akşam elime almamla bitirmem bir oldu.

Hüzünlü ancak bir o kadar da ders verici insanlığa dair...

Hayata hiçbir şeyi bilmeden, görmeden geldiniz. Göremiyorsunuz çünkü kör doğdunuz ve sizle oturup konuşan kimse olmadı. Tam böyle on beş seneden fazla yaşadınız. Sonra birisi sizin elinizden tuttu. Çabaladı sizin için. Öğrenin diye konuşun diye... Bu kişiye hissettiğiniz duyguların aşk olması normal değil midir? Ya da ondan başka bu kadar ilgili olan size karşı kimse yoksa bunun öyle sanılması da normal olamaz mı?

O adamın da sizin bu saf ve sadece iyilikle dolu ruhunuza duyduğu yakınlık aşk olabilir mi ? Ya da öyle sanılıp hayranlık olması... Bunlar mümkün olan ihtimaller benim için. Bu hikaye de ana konu olsa gerek ama benim baz aldığım o değil. Bakalım o halde:

Kitapta geçen bir söz:" İnsanoğlu kötülüğü bilmeseydi ne kadar da mutlu olurdu."
Ya ben bu kadar okumamış bazı şeylerin farkında olmamış olsaydım daha az acı çekmez miydim? Ya da biz hepimiz...

Hiç gözlemler misiniz insanları? Ben hep yaparım. Özellikle farklı olanları... Engellileri mesela. Farklı bakarım onlara. Çünkü onların yaşam enerjisi bizlerden daha fazla sanki. Birçoğunun öyle... Buradaki karakter görme engelli olduğu için oradan ilerliyorum ;
Her şey hayal dünyasından ibaret... Duydukları, hissettikleri, tattıkları ve kokladıklarıyla, kendi hayallerinde bir dünya oluşturuyorlar. Bizim bile hayallerimiz hep güzelken onlarınki mükemmel olmaz mı? Kötülük nedir bilinmez, tanımıyorlar çünkü. Bundan dolayı da yaşam enerjileri yüksek. Temizler ve tüm insanları da öyle hayal ediyorlar. Herkes iyilikle sanki elele tutuşmuş gibi... Her insan sanki dost...
Biz ise onların bu güzel dünyalarını kirleten insanlarız. Biz gören kişiler dünya böyle güzel kalmasın diye, çirkinleşsin diye, göre göre batırıyoruz...
Görmek ne kadar da büyük bir şey. Biz sahip olduğumuzdan, hiç elde edememiş kişileri anlayamayız. Kıymetini de anlayamıyoruz; çünkü yokluğunun farkında değiliz...
Görmeyenler görsün diye uğraşıp aslında onları hapishanelerinden kurtarmak niyeti ile girişimler yaparken, gördükleri zaman aslında daha büyük bir zindana kapatıyoruz sanki...

İyiki okudum dediğim ve dilinin sadeliği ile küçük yaşlarda da okunabilecek olan bu kitabın da kapağını kapatıyorum. Tabiki de bununla:
https://youtu.be/dbfa86bTD34
95 syf.
·1 günde·9/10
Nobel ödüllü yazar Andre Gide'nin okuduğum ilk kitabı olan Pastoral Senfoni, yazarın diğer eserlerinide okuyacağımı garanti altına aldı diyebilirim...

Hindistan yapımı Black(2005) filmini izlemeyen varsa, bu kitabı okumadan önce izlemesini tavsiye ederim... Filmde, hem görmeyen hem duymayan, hiç bir eğitim alamadığı için yabanileşen bir kız çocuğuna, öğrenmeyi öğreten, azimli bir öğretmenin hikayesi vardı. Böyle bir eğitimin zorluğu hakkında empati yapabileceğiniz güzel bir film...

Hikayemize gelirsek; idealist bir köy papazı, bir başka köye cenazeye gidiyor ve gittiği evde kimsesiz kalmış görme engelli bir kız buluyor. İlginç olan, bu kız, işitme engelli olan teyzesinin yanında büyüdüğü için, konuşmayı bilmiyor, en basit öğrenmelerden dahi mahrum kalıyor. Papaz, kızı evine getiriyor ve kendini, kızın eğitimine adıyor... O günden sonra, ailenin, papazın ve kızın hayatındaki değişiklikler trajik hale geliyor...

Göremeyen bir insana, renklerin açıklığını, koyuluğunu nasıl anlatabilirsiniz ki, bunu anlatmak için müzikten faydalanabileceğiniz hiç aklınızın ucundan geçermi? Ve iletişim kurmak için bir kelime dahi bilmeyen bir görme engelliye, onunla iletişim kurmak istediğinizi nasıl anlatabilirsiniz? Tüm engelleri aşıp, bu insana, ihtiyacı olan herşeyi öğretmenin zorluğunu biraz düşünün lütfen...

Daha iyi ifade edemediğim için kitabın arka kapağından bir alıntı yapmak istedim.
"Pastoral Senfoni, otobiyografik özellikler taşıyan, görülen ve görülmek istenen dünya arasında kalmış, okurun zihninde yeni anlamlar kazanacak bir ruh okuması."

İyiki okumuşum diyebileceğiniz bir kitap...
192 syf.
·3 günde·Beğendi·8/10
Çok ilginç,çok garip ve çok farklı bir kitap.Başka bir örneğinin olduğunu sanmıyorum böyle bir kitabın. Neden diye sorarsanız,her yönüyle çok çok farklı diyeceğim.

Öncelikle kitap aslında iki farklı zamanda(38 yıl arayla) yazılmış,iki ayrı kitaptan oluşmakta.''Dünya nimetleri'',yazarın 20 li yaşlarında yazdığı ve 1897 yılında yayınladığı bir kitap,''Yeni Nimetler'' ise yazarın 1935 yılında 60 lı yaşlarda yazdığı aynı konuyla ilgili diğer kitap.Yaklaşık 40 yıl arayla aynı konu üzerine iki ayrı bakış açısı.

Kitabın yazılım şekli daha da ilginç.Hem şiirsel,hem nesirsel,hem ikisi birarada içiçe geçmiş olarak, hatta bazen nesir gibi gözüken şiir özelliği taşıyan şekliyle de okuyucuya sunuluyor.

Konu, aslında yazarın,hayat hakkındaki düşüncelerini anlatması.Bu anlatım da çok ilginç ve farklı bir şekilde yapılmış.Yazar ,kitabı,sanki sadece Nathanael isminde bir dostuna mektup değilde bir kitap yazmış gibi gösteriyor ve ona okuduktan sonra,kitabı atmasını ve her şeyi unutmasını tavsiye ediyor.

Kitapta yazılanlar, yazarın,yaşam hakkındaki, düşüncelerini, lirik,mistik,bilgelik içinde bazen birbirine bağlantılı olarak, bazen ise hiç alakası olmayan arka arkaya gelen cümlelerle, adeta birer bilmece gibi, anlatmak istediğini bize çözdürecek şekilde, yazıp anlatmasıdır. Yazılanlardaki ana tema ise insanların mutlu olması için her şeyi ama gerçekten her şeyi özgürce yaşamalarının gerektiğinin savunulmasıdır. Ayrıca doğadaki hayvanların,bitkilerin,tüm doğa olaylarının,tüm coğrafya şekillerinın hepsinin bir güzellik taşımakta olduğu ifade edilerek; bunlar, bazen gerçek bir gezi yazısı şeklinde yerinde olarak,bazen ise hayali olarak, muhteşem bir şekilde tasvirlerle anlatılmaktadır.Tüm bunların ise Tanrı'nın eseri olduğu hatırlatılmaktadır.

Kitabı okumak kolay değil.Bunun üzerine basa basa söylemek isterim..Ayrıca yoruma çok açık bir şekilde yazıldığından dolayı, anlatılmak istenenleri her okuyucu farklı farklı algılayabilir.Kitabı okuyanların beğenileri ve puanlamaları da çok farklı olabilir.Ben bu kitaba 10 puan verenlerin olabileceği gibi sıfır puan vereceklerinde olabileceğinden eminim.Bundan dolayı kimseye okuyun veya okumayın gibi bir tavsiye de bulunamam.Ama muhteşem nitelikteki sözler ve doğa tasvirleri olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.
95 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
1947 yılı nobel ödülü sahibi Andre Gide'nin okuduğum dördüncü kitabı.bundan öncekiler gibi bu da harika. Hatta onları da aşarak neredeyse doruklara kadar çıkan bir hikaye.Aynı, kitaptaki öykü gibi, saf,temiz ve akıcı bir anlatım.Dram ve duygusallığın baştan itibaren süregeldiği, özellikle de sonlara doğru ve finalde deyim yerindeyse tavan yaptığı muhteşem bir kitap.kitapta,Alplerde yaşayan bir köy papazının,bir cenaze için gittiği bir evde bulduğu gözleri görmeyen,konuşamayan ve kimsesi olmayan zavallı bir kız çocuğunu orada bırakmayıp,himaye etmek için kendi evine getirmesi ve sonrasında gelişen olaylar anlatılıyor.bu arada katoliklik ve protestanlık arasındaki farklardan da yeri geldikçe bahsediliyor.kitap kısa olması ve ayrıca da akıcılığı sebebiyle bir çırpıda okunup bitiriliyor.okunması gereken kitaplardan biri olduğunu düşünüyorum ve de okunmasını tavsiye ediyorum.
160 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
Andre Gide'den harika bir kitap daha.Yazar bu kitabında erdem veya ilahi aşk ile sevgiliye duyulan aşk arasında seçim yapmak zorunda kalan Alissa ve Jerome'nin hikayesini anlatıyor.Her zamanki sade ve akıcı uslubuyla yazmış,kesinlikle sıkılmadan sonuna kadar okunuyor.ilahi aşkı,fedakarlığı,gerçek sevgiyi her yönüyle muhteşem bir şekilde irdeleyerek bize anlatıyor.Kitabı okurken,önceki okuduğum kitaplarının aksine, bu defa bitime 20 sayfa kala artık final belli oldu diye düşünürken,yazar, yine yapacağını yapıyor ve ''kitap bitmedi daha diyeceklerim var'' dercesine devam ettirerek, son sayfada yine bir süpriz bir finalle kitabı sonlandırıyor.Yazarın bu okuduğum 5. kitabı.diğer kitapları gibi bunu da beğenerek okudum.okunmasını da tavsiye ederim.
95 syf.
-Kitabın konusu hakkında ipucu içerir-
Hakkında onca övgü dolu bir yorum okuduktan sonra okumaya karar verip, okumaya başlayınca hayal kırıklığına uğradığım bir kitap daha.

Andre Gide nobel edebiyat ödüllü bir yazar ve Pastoral Senfoni otobiyografik izler taşıyormuş.
Ayni zamanda kitabın ismi Beethoven'ın eseri Pastoral Senfoni'ye de gönderme yapıyor.

Kitapta görme engelli bir kız ve papazın yolunun kesişmesiyle başlayan olaylari okuyoruz.
Sonunu başından tahmin edebileceğiniz ve beni okurken başından sonuna kadar rahatsız eden bir kitap oldu.

Din, inanç, iyilik ve yardım severlik kavramlarını dilinden düşürmeyen, ama anlattıklarıyla yaptıkları çelişen papaz ile okuyucuyu etkilemeye çalışsa da benim açımdan tutulacak yanı yok kitabın.

Evet karakterlerden birinin görme engelli olması ve diğerinin din görevlisi olması hiçbir şeyi değiştirmez. Hatta keşke farklı karakterler seçilseydi de, bu ne biçim din adamı, ne biçim iyilik, bu nasıl masumiyet dedirtmeseydi.
Ayrıca kızın engelli oluşu sebebiyle yaptıklarını asla hoş göremeyeceğim. Sebep olacaklarını biliyor muydu, biliyordu. Bitti.

Kurgunun ötesinde bir değerlendirme yapmak gerekirse, hiçbir karakter derinlestirilmemisti, yaşananlar fazlaca yüzeysel anlatılmıştı yani teknik olarak da başarılı değildi kitap.

Sevmedim.
200 syf.
·1 günde·10/10
Muhteşem bir eser. Defalarca okusam bıkmam. Okunmayacak gibi değil zaten. Burada az okunmuş görünmesine aldanmayın. Kesinlikle okumanız gereken ve beğeneceğinize inandığım bir kitap. Bu kitabı okuyalı beş aydan fazla oluyor, bu yüzden içerik hakkında bilgiler vermeyeceğim. Ama galiba bir kez daha okumak için uzanıyor ellerim ve kendimi zor kurtarıyorum bu durumdan. Daha fazla yazmak istemiyorum çünkü yazacak olsam hemen okumaya başlayacağım. Ama siz okuyun!..

Yazarın biyografisi

Adı:
André Gide
Tam adı:
André Paul Guillaume Gide
Unvan:
Nobel Ödüllü Fransız Yazar
Doğum:
Paris, Fransa, 22 Kasım 1869
Ölüm:
Paris, Fransa, 19 Şubat 1951
André Paul Guillaume Gide (22 Kasım 1869 Paris - 19 Şubat 1951 Paris) Fransız yazar. 1947 yılı Nobel Edebiyat Ödülü sahibi.

İlk yılları

Gide, 22 Kasım 1869 tarihinde Paris, Fransa`da dünyaya geldi. Babası Protestan ve köylü kökenli, annesi Katolikti. 8 yaşında Paris'te Alsace Okulu'na gönderildi. Sık sık hastalandığı için öğrenimi kesintiye uğradı. Gide henüz 11 yaşındayken (1880) Paris Üniversitesi`nde hukuk profesörü olan babasını kaybetti. Ailedeki kadınların etkisi ve annesinin katı otoritesi altında büyüdü.

1889'da okuldan mezun oldu. Yaşamını yazarak geçirmeye karar verdi.Yazı hayatına 1891’de 21 yaşındayken yayımladığı André Walter'in Günlükleri(Les Cahiers d'André Walter) ve Narsis Üstüne İnceleme ile başladı. Ama ikisi de başarısız bulundu.

1893'te Kuzey Afrika gezisine çıktı. Arap dünyasının tümüyle farklı değerleriyle tanıştı. Fransa'ya döndüğünde oradaki katı Victorya dönemi yaşantısının olumsuzluklarından rahatsız oldu. 1894'te tekrar Kuzey Afrika'ya gitti. Burada Oscar Wilde ve Lord Alfred Douglas'la tanıştı. Onların yüreklendirmesiyle baskı altında tuttuğu eşcinselliğini kabul etti. Annesi hastalanınca Fransa'ya döndü.

1895'te kuzeniyle evlendi. 1896`da Normandiya`da bir komüne belediye başkanı oldu.

1900 Sonrası

1908`de bazı seçkin yazarlarla birlikte Nouvelle Revue Française adında bir edebiyat dergisi kurdu. 1916`da 16 yaşındaki Marc Allégret ile sevgili oldu. Marc Allegret ile eşcinsel ilişkisi ailesinde huzursuzluk yarattı. Eşi Gide'nin kendisine yazdığı mektupları yok etti.

I. Dünya Savaşı yıllarında Kızılhaç ile gönüllü insani kuruluşlarda çalıştı. 1923'te ilk feministlerden ünlü Elizabeth van Byyselberghe ile olan yasak ilişkisinden tek çocuğu kızı Catherine doğdu. 1924 yılında Corydon adlı homoseksüelliği savunan bir kitap yayımladı, fakat eser ilk etapta kınandı.

1925'te Fransız Ekvator Afrikası'na gitti. Burada gördüklerinden de etkilendi. Dönüşünde sömürgeciliği eleştiren yazılar yazdı. 1925 yılında yayımladığı Kalpazanlar Gide`nin en önemli eserlerinden biri olarak görülür. 1926`da otobiyografik eser olan "Si le grain ne meurt"u yayımladı.

Komünizme ilgi duydu. 1936'da büyük umutlarla gittiği Sovyetler Birliği'nden hayal kırıklığı ile döndü. 1938'de eşini kaybetti.

II. Dünya Savaşı'nın başlamasından sonra 1942'de tekrar Kuzey Afrika'ya gitti. Savaşın sonuna kadar burada yaşadı. 1947'de Oxford Üniversitesi'nden "Edebiyat Doktoru" unvanı aldı. Aynı yıl Kasım ayında da Nobel Edebiyat Ödülü'nün sahibi oldu. 19 Şubat 1951'de yaşamını yitirdi.

Özellikleri

Yaşamı boyunca toplumsal ve bireysel ahlakın en önemli ölçütünün, bireyin içtenliği ve kendisini tanıması olduğunu savundu. Edebi, siyasal ve toplumsal sorunlara karşı hoşgörülü bir tutum benimsedi. Genel ahlak anlayışının karşısında bireysel özgürlüklerin savunucusu oldu. Ama aynı zamanda 19'uncu Yüzyıl Fransız edebiyatının en önemli hümanist ve ahlakçı yazarı olarak tanındı. Düşüncelerindeki bütünlük ve soyluluk, üslubundaki arılık ve uyumla Fransız edebiyatının saygın isimleri arasında yer aldı.

Eserleri

Katolik kilisesi André Gide'in eserlerini 1952 yılında Yasak kitaplar listesi'ne koymuştur.

Yazar istatistikleri

  • 461 okur beğendi.
  • 3.624 okur okudu.
  • 66 okur okuyor.
  • 2.457 okur okuyacak.
  • 41 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları