Anton Çehov

Anton Çehov

8.0/10
1.569 Kişi
·
4.637
Okunma
·
877
Beğeni
·
17.599
Gösterim
Adı:
Anton Çehov
Tam adı:
Anton Pavloviç Çehov
Unvan:
Rus Tiyatro Yazarı
Doğum:
Taganrog Rusya, 29 Ocak 1860
Ölüm:
Badenweiler, Almanya, 15 Temmuz 1904
Anton Pavloviç Çehov (29 Ocak 1860, Taganrog Rusya - 15 Temmuz 1904, Badenweiler, Almanya), Rus tiyatro yazarı ve modern kısa öykülerin kurucularındandır.

Rusya'nın güneyinde Azak Denizi kıyılarındaki Taganrog'da bakkal bir babanın oğlu olarak Dünya'ya geldi.Dört çocuklu bir ailenin ortanca çocuğudur. Babası, ticaretten çok dini konulara eğilimleri olan sert ve otoriter bir adamdı. Babasının baskısıyla kilise korosunda ilahi söyleyen Çehov, ticarette başarı sağlayamayan babasının yerine dükkân işleriyle de ilgilendiğinden lise eğitimi uzadıkça uzadı.

Çehov, bir süre Yunanlı çocukların devam ettiği yerel bir okulda okudu. Daha sonra on yıl boyunca lisede Yunan ve Latin klasikleriyle temel bir eğitim gördü. Düş gücüne fazlasıyla olanak tanıyan bu eğitim Çehov'un yaşamı boyunca klasiklerden hoşnut olamamasına yol açacaktı. "Edebiyat Öğretmeni" adlı hikâyesi üniversite yıllarına aittir.

1876'da babasının iflas etmesi üzerine ailesi Moskova'ya göçtüğünde, kendisi bir ağabeyi ile birlikte Tagangrog'da kalarak liseye devam etti. Üç yıl boyunca, henüz çok genç olmasına karşın kendi hayatını kendi kazandı. Zor koşullar altında geçen çocukluk yılları, hikâyelerinde çocuklara geniş yer vermesine ve hep hüzünlü, incinmiş çocukları anlatmasına neden oldu.
1879'da liseyi bitirdi ve Moskova'ya giderek tıp fakültesine girdi; 1884'te doktor oldu. Tıp öğrenimi sırasında ailenin geçimine katkıda bulunmak için çeşitli dergilerde yazılar yazdı. Bu dönemde yazdığı yazılarını "Melbourne'ün Masalları" adlı kitapta toplayarak üniversiteyi bitirdiği yıl ilk kitabını yayınladı.

Çehov, üniversiteyi bitirir bitirmez hekimliğe başladı. "Cerrahlık", "Cansız Ceset", "Kaçak" adlı hikâyelerini bu dönemde yazdı. Hekimlik çok vaktini aldığından yazmasına engel olmaya başlayınca hekimlikten vazgeçip yazarlığa yöneldi. Yazarlığına hekimliğinin izleri görülür. Pek çok kimse onun Çarlık Rusyasını anlatışını, bir doktorun hastalığı teşhis edişine benzetir.

1887'de "Alacakaranlıkta" adlı öykü kitabıyla Rus Akademisi tarafından verilen Puşkin ödülü nü kazandı. Aynı yıl ilk büyük tiyatro oyunu "İvanov", Moskova'daki Korsch Tiyatrosunda sergilendi.

Ünlü öyküsü "6. Koğuş" 1892'da yayınlandı. Aynı yıl kolera salgını olan bölgelerde doktor olarak aktif rol oynadı. Merkez Rusya'da bir Melikhov adını verdiği bir malikane satın alarak taşındı ve yaşamında "Melihova dönemi" denilen yeni bir dönem başladı. Bu dönemde yaratıcılığının zirvesine ulaştı. Sürekli kendisini ziyaret gelen dostlarını malikanede ağırladı.

1894 yılının bir bölümünü yurtdışında geçirdi. Bu arada vereme yakalandı, tedavi için Kırım'a geçti.

1895'te "Martı" oyununun ilk versiyonunu yazdı. "Sakhalin Adası"nı yayınladı. Tolstoy ile tanıştı. Oyunun St. Petersburg'daki ilk gösterimi başarısızlıkla sonuçlandı.

1897'de Köylüler adlı uzun öyküsünü yayınlattı. 1898'de Sanat tiyatrosunu Stanslavski ile birlikte kuran Nemiroviç-Dantçenko Martı’yı sahnelemek için Çehov’dan izin istedi, bu arada Çehov, ilerde evleneceği aktris Olga Knipper'le tanıştı. Martı oyunu büyük başarı elde etti. Çehov'un babası öldü.
1899'da Vanya Dayı'nın ilk gösterimi yapıldı, Toplu Yapıtlarının ilk cildi yayımlandı.

1901'de Üç Kızkardeş sahnelendi; Çehov, Kafkasya seyahatinden sonra bir ev yaptırdığı Yalta'ya döndü ve Olga Knipper ile evlendi.

1904'te "Vişne Bahçesi" Moskova'da sahnelendi. Sağlığı bozulan Çehov, eşi ile birlikte Almanya'ya gitti ve Badenwiller'da öldü.

Çehov'un bütün yapıtları ölümünden 40 yıl sonra 20 cilt halinde yayımlandı. Bu yayının 8. cildinde Çehov'un sayısı birkaç bine ulaşan mektupları yer alır.

Çehov'un tiyatro sevgisi çocukluk yaşlarında izleyici olarak başladı. Vodvil olarak adlandırdığı birer perdelik oyunlarıyla, dörder perdelik oyunlarından ilk ikisi olan İvanov ve Orman Cini'ni 1887-1890 yıllarında yazdı. En ünlü eseri [Çalıkuşu] idi.

Vodvil leri taşra tiyatro sunda büyük başarı kazandı. Bir Moskova tiyatro sunda sahnelenen İvanov da çok büyük başarı sağladı. Orman Cini'nin aynı başarıyı sağlamaması üzerine Çehov oyun yazmaya uzun süre ara verdi. Martı'yla yeniden oyun yazmaya başlaması ikinci başarısızlığı beraberinde getirdi. Bunun üzerine Çehov tiyatroyla ilgisini kesmeye karar verdi. Bir mektubunda şöyle diyordu: "700 yıl yaşasam bir piyes yazmam. Nesine isterseniz bahse girerim." Bunları yazarken tiyatro sevgisini hesaba katmamıştır. Bu sırada Vanya Dayı büyük övgülere layık görülüyordu. Martı'nın ikinci sahnelenişinde kazandığı büyük başarı da Üç Kız Kardeş ve Vişne Bahçesi'ni yazmasını sağladı
''...Ne kadar harika bir gün.
Çay mı demlesem , kendimi mi assam karar veremiyorum...''
Para... Paranın ne önemi var! İnsan
fakirken de mutlu olabilir.
Anton Çehov
Sayfa 8 - Kent Yayıncılık
... diyorum ki, halkın kendisi iyi ama düşüncesi kıt.
Anton Çehov
Sayfa 75 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Çok okurum. Ama kitap seçmesini beceremem. Belki de bana hiç gereği olmayan şeyler okuyorum. Oysa yaşadığım sürece hep bir şeyler öğrenmek arzusuyla dolu içim. Saçlarım ağardı, yaşlı bir adam sayılırım artık. Ama bildiğim ne kadar az şey var, ah!
Anton Çehov
Sayfa 44 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
"Gözlerine bakıp da yapılan sahte bir gülücük yerine, yüzüme karşı gösterilen gerçek bir nefreti tercih ederim."
"SERGEN YALÇIN' IN KAYIP İKİZİ ANTON ÇEHOV ' A DAİR..."

Selam Canısılar!! ( her incelemede daha iriteye daha da dejenereye doğru yol alacağız.. Yelkenlerimizi işsizlik dolduracak!! Söz veriyorum size =) )
Bankamatikten bir adet sahte 100 tl çekmeyi başarabilmiş o nadide insanlardan biri olarak karşınızdayım bu akşam..Gözlerimden ateş, burnumdan sülfür fışkırıyor.. Beynimin loplarına katran zerk ettiler..Sinirimi atmak için bari dedim oturup yazayım..
Tamamen tesadüf eseri sitedeki Çehov etkinliğine denk geldim .. Daha doğrusu Hakan S. hocam bir etkinlik yapacağını duyuruyordu.. Hemen atladım ..Dedim bari Aziz Nesin yapalım.. Kısmet olmadı ama sözünü aldım kendisinden .. Sonrasında bir sürpriz isim görünce dedim kalp olsa kalbe karşı olur bizim ki patatesten evrilmiş buzhanede yıllanmış hayata küsmüş buruşuk amasya elması ..Bu ne şans! İsim Anton Çehov.. Nerden duymuştum bu ismi ..PEK TABİİ Aziz BABA ' nın Mum Hala hatıratlarından.. Uzun uzadıya bahsediyordu orda bu güzide amcamızdan "bence dünyadaki en iyi öykü yazarlarından biri belki ta kendisi" diyerek.. Uzun zaman aradım taradım Cem Yayınlarından ya da Sosyal Yayınlarından tüm öyküleri bir arada alayım diye kısmet olmadı .. En sonunda yine sahaflardan Varlık yayınlarından çıkma incelemesini yapacağım bu kitabı aldım geldim eve .. Biz ne bilelim Çehov ' u falan .. Kim ola ki bu emmi diye açtım bir baktım ki netten...SERGEN YALÇIN'IN KULAKLARI YAPIŞTIRIP MICHAEL J. FOX ABİMİZİN YANINA VERMİŞLER AL BUNU 1860 RUSYA'SINA GÖTÜR BIRAK GEÇMİŞ ZAMANDA YAZAR OLSUN DİYE ..HERİFÇİOĞLU BİLDİĞİN İKİZİ..HANİ ONU BURAYA GETİRİP YA DA BUNU ORAYA GÖTÜRÜP AYNI ANDA BİR ARAYA GETİREBİLSELER BİLDİĞİN DOUBLE DRAGON GERÇEK OLACAK.. Merakım katlandı ..Hemen hatmettim işyerinde .. Bir tokatta ordan yedim..Şoka soktu resmen şoka soktu..Ben ki hikaye diyince sadece Aziz Nesin ' e kalbinin kapılarını açmış , Sait Faik' ten de güdümlü füzeyi ağzının üstüne yemiş biri olarak ARTI puanları ışık hızıyla hanesine yazıverdim..

Cidden apayrı bir tarzı var..Benzetsen benzetsen neye benzetirdin derseniz KAJU diyorum .. Niçin KAJU? Hem çok sade hem de inanılmaz elegans bir aroması var bu adamın .. Hani gözünüz tv de olur hain bir leblebi safi kaju ile dolu bir kuruyemiş kasesine firar edivermiştir. Atarsınız ağzınıza leblebi dile gelir..Ama kajudaki o asil , o aromatik tat neşenin kaçmasına izin vermez ..Ant içmiştir kalp damarlarını tıkamaya çünkü.. Bu Sergen Yalçın ikizi amcamızın olayı tam olarak bu.. Arada yavan ya da uzun uzadıya olay örgüsüne de girse bu sizi zerre rahatsız etmiyor.. Seçtiği olay örgüsü ve kurgu tamamiyle doğal hayat içerisinden..Hepimizin günlük hayatta gark olabileceği sıradan olayları seçip öyle güzel upgrade edip kendi diliyle sunuyor ki şapka çıkarmaktan başka birşey gelmiyor elden .. Bir hiçten , bir hiç sayılacak küçücük bir olaydan yaratıveriyor öykülerini ..Okuduğum öykülerde sert iniş çıkışlar , sivri dillilik ya da keskin köşeler yok...Yuvarlak , yumuşak hatlarla gelen öyküler hepsi..Ve ister öyle ister böyle olsun DÜĞÜN SALONUNDA MİKROFONU ELİNE ALAN OĞLAN EVİ TAYFANIN ORKESTRAYI SUSTURUP " ABLA LA LA LAA..LÜTFEN ÇOCUKLARI PİSTTEN ALALIM LIM LIM LIM LIMMM.. VE ŞİMDİDE DE DE DE ..TAKI TÖRENİ Nİ Nİ Nİ Nİ .." KIVAMINDAKİ ANONSLARININ KULAĞINIZA ÇALINMASINDAN SONRA DUDAKLARINIZDA KONAKLAYAN GÜLÜMSEMEYİ SİZLERE YAŞATMAYI BAŞARIYOR.. Seçtiği konular kimi zaman haliyle o dönem Rusya' sındaki hayatın sıradanlığı ve kalitesizliği..veya
insan ilişkilerindeki donukluk ,bayağılık ,tek düzelik ..Buna karşın 2 yaşındaki bir çocuğun gözünden dadısıyla geçirdiği bir gün de kazınıyor belleğinize..Değişmeyen tek şey , ama az ama çok dudaklarınızdaki gülümseme ..Tüm eserleri böyle midir bilemicem..Okuduğum ilk toplama eseriydi bu .. Anladığım ve takip ettiğim kadarıyla oyun da yazmış ..Almak farz oldu.. Son olarak Vasili Şukşin ' in şu satırlarıyla kapanışı yapayım:

"Bir sanat yapıtı, gerçek olan, yaşanan bir şeyden doğar; bir ülkede, bir insana, sizin yaşamınız sırasında olan bir şeyden. Durun bunu biraz süslü bir biçimde dile getireyim: GERÇEK bir yazar olmak istiyorsanız, kaleminizi GERÇEĞİN ta içine batırın. Yapıtınıza şaşırtıcılık öğesini kazandıracak başka hiçbir yol bulunamaz."

Herhangi bir eseri okuduğunuzda ister istemez onu muadilleriyle kıyaslarız..Elimizde değil bunu yapmamak.Bence öykü okuyacaklar bu alandaki kilometre taşlarından biri olan Anton Çehov ' u muhakkak tatmalılar( tatmalılar diyorum çünkü cidden bir lezzet kumkuması bu adam ) bu kulvardaki kıyaslamaları yapabilmek için.. çünkü gördüğüm kadarı ile ÇEHOV bu işi yemiş bitirmiş..Kalemini geçtim kendisi o gerçeklik kazanından çıkmış gelmiş adeta ..

Anton Çehov vs Sergen Yalçın foto challenge için Link: ( KARAR SİZİN!)
http://i.hurimg.com/...18c773162099e350.jpg
https://newalaqasaba.files.wordpress.com/.../anton-chekhov02.jpg

TAKI TÖRENİNE DEVAM ...

- DAMADIN ARKADAŞI TUCO HERRERA' DAN DAN dan dan dan ...BİR ADET DET det det det ...POMPALI TÜFEK FEK FEK fek fek fek...

not : küçük harflerde reverb yani eko sönüyor.. az sonra yaş pasta servisi ...
Hayatı anlamak mı, zor yoksa anlayamamak mı? Söyleyin, değerli okurlar? Sizce hangi çıkarım daha zor?

Genelde ağır koşullar karşısında mağlup olduğumda kendime bu soruyu sorarım. Ve vardığım sonuç, yaşamı anlamamak daha kolay bir kabulleniş gibi, gelir şahsıma. Çünkü yaşamı anlamlandırdığım zaman hele ki, koşulları iyileştirebilmek adına gücümün üzerinde bir efor sarf etmem gerekiyorsa ve başarılı olamıyorsam, kahrolurum.

Eserin kahramanı İvanov'da bir zamanlar ateşli ve inançlı bir insandır. Acılar karşısında ağlayan, kötülükler karşısında başkaldıran hassas bir kalbe sahiptir. İnançları uğruna çalışır ve çabalar. Ta ki umutsuzluğun girdabında savruluncaya dek!...

Yaşamında aldığı darbeler, yaşama karşı olan saf ve temiz inancını yaralar ve zaman içinde rüzgârda savrulan bir yaprak misâli oradan oraya savrulmasına vesile olur. İnançsız ve duygusuz... Kendisi de, davranışlarına bir anlam veremez. " Ben şerefli bir adam mıyım, yoksa bir alçak mı? " der. Ve yaşamın acımasızlığını " İşte, kendisiyle savaştığım hayat nasıl acımadan öç alıyor benden! " cümleleriyle ifade eder.

Zavallı insanoğlu... Hepimiz incinmişizdir, bir yerimizden...
Belki İvanov'da incindi. İncindiği için hayata küstü. Belki onun da sevgiye, merhamete ve affedilmeye ihtiyacı vardı.
Hepimizin olduğu gibi...

Not: ( Etkinlik kapsamında yeni bir yazarla tanışmama vesile olduğunuz için, teşekkürler Hakan Bey. Sağ olunuz ve var olunuz... )
Bol gökgürültülü, yağmaya öfkeli seslerle hazırlanan bir göğün altında, hem de zifiri karanlıkta bitirdim kitabı. Edebiyat insanı iyileştirir, teselli eder, deyip duruyorum, bakalım bu gerçek miymiş, yoksa süslü ve güzel bir cümle miymiş diye de okumadım değil. Evdeki ölüm havası, Trabzon'dan beklenen kara haber, ve artık zorla yaşamaya çalışan bir ölü gibi görünen zavallı Dodim herşeyin daha da kötü olduğunu düşündürüyor bana. Haftalarca süren bir hastalıkla uğraştım; tansiyon hastası olmak sıradan birşey, önemli olan o değil ki ama, artık vücudun sana birşeyler söylüyor, ben yoruldum diyor, beni yordun ve hırpaladın diyor; artık yavaşla, ne olur artık yavaşla, diyor. Ne yaptım ki ben sana? 45 sene, renkli renkli duvarlarıyla şu koca evde, şu aşağıdaki güzel ağaçlara bakarak, nice güzel yavruyu gömerek bahçeye ve daha nicesinin sevgisiyle gayret ederek, çok eskilerden o incir ağacının hatırası bile hâlâ tazeyken, ne yaptım ben sana? Şu dümdüz sahile inen yol, şu koca binalar, artık dev gökdelenlere dönüşen bütün o eski konutlar... ağaçlarla süslü sokağımızın eski zamanlarda hiç de haz edilmeyen o havasından geriye ne kalmış? Dut ağacından üzerimize işerken ağaçtan düşen Murat; tembelliği süslü, ve asla bir baltaya sap olamayan, şimdi çocuğu, eşi ve koca göbeğiyle mahalleden geçerken bana el sallayan Tatü, içine kapanık ve ta o zamandan kaderi teslim edilmiş Kız İsmet, parmaklarını makineye kaptırıp parçalatan melü jane- ki on beş sene bitti sen gideli, bizlere nice güzel hikâyeler anlatan Aynur abla, bakkal Nahit amcanın oğlu Vedat, kaçamakların sonunda yediğin onca dayak, her zaman kaprisli ve şımarık bir başkası, kaderleri sade yollardan karmaşık ve sapa uçurumlara dönüşen nice insan..bu mahallede bunca birikmiş hatırayı parça parça, kısım kısım alıp değiştirirken bu yeni insanlar, bu çoluk çocuğa karışmış, değişik bir şekilde yabancı ve artık paralı insanlar, birisinin ölüm haberiyle kısa süreli bir şaşkınlıkla yerinde duran ama sonra hayatla beraber koşmaya devam eden bütün o eski insanlar, benim sırlarımı da nice sır gibi bana söylemeyen ama kendi aralarında paylaşan o eski insanlar, şimdi karşı karşıya geldiğimizde nadiren, daha paralı ve daha güzel bir hayata bakıyoruz: güzel, yüksek, temiz binalar, yollar, daha az ağaçlı veya yenisi dahi ekilebilen ama artık hatırasız, ya da şimdiki çocukların hatıralarına dönüşecek olan bu yeni ağaçlar..yeni bir mahalle..ama bir yandan da kamburlaşan annem...her gün ölen dodim...tansiyon haplarımla hırpalanmış vücudumla orta yaş sakini ben..işte bu yüzden soruyorum, ne yaptım ben sana? Eskisini yıkıp yenisini inşa ettikleri sokağımız, bütün hatıralarımız, eskilerin ağlayışları, ya da sızlanışları, içli ya da sessiz ama yine de serzenişleri ağır ağır duyulmazken bile, sesi kulakları eskide kalanlara duyulurken bir tek, ne yaptım ben sana diye soruyorum, sana, sana ne yaptım da böyle oldun, bu kadar yoruldun, yorgun oldun? Hasta olarak yaşamak mümkün, hem yaşıyoruz zaten. Peki edebiyatla iyileşiyor muyuz sahiden? Kötü kitaplar, sığ kitaplar okuyunca, ya da çok iyi edebiyat eserlerine doyarken ziya'nın baktığı dağlardaki o karaltıyı seçmeyebiliyor muyuz? Edebiyat okumak iyileştirir mi insanı, bir teselliyle, bir ümitle yeniden canlanabilir mi insan, edebiyat insana teselli verir mi, ona hayata tutun diyebilir mi, gidenler için bir dua gibi insanı acıtmamayı başarabilir mi? Yoksa insanın ruhu kesiklerle dolu bir bilek gibi mi, her kesikte bir iz, daha az hissedebilen ten gibi mi, bu yüzden mi sürekli ama sürekli aynı yere bakmaya devam edişimiz? Belki de en büyük sırrı hayatımızın, ölecek olmamız. Bizden önce her gidenle parça parça hakikate ısınırız, gülümseyerek, içten ya da korkan bir tebessümle ölüme selâm etmeye çalışırız: Zeze Portugasını acıyla, ama bir yandan gülerek hatırlar; Gabriel karlar bütün yaşayanların ve ölülerin üzerine yağarken Greta'ya sarılıp uykuya dalar, Hakkı Celîs hiç sevilmez sevdiği tarafından, Martin Eden okyanusa bakar ve hakikati kabullenir, Ziya ise o karaltıya takılı kalır, dağlardaki... Edebiyat yani, o halde, iyileştirir mi? Çehov bu anlamda çok güzel bir cevap veriyor bize: teselli hakikatin kendisi değildir, hakikate katlanabilmenin, onunla barışık yaşayabilmenin, o karaltının ne olduğunu anlayacağımız âna dek, hakikati yumuşatmanın, verdiği sıkıntı ve acının, üzerimizdeki ağırlığın rahatsızlığını hafifletmenin yöntemini söyler bize: geleceğe güvenle bakabilmeliyiz, yaşanan nice kötü olay ve tecrübelerimiz bize bizden sonra yaşayacakların yine de umut ve mutluluk dolu bir hayat süreceğinin işareti gibidir..bütün bu karanlıkta, fırtınada ve borada, gök acımadan gürlerken, okyanusta sıkışıp kalmış kader sandalımızla, ümit ederek deniz fenerinin ışığına bakıyoruz, bir teselli umuduyla.. Çehov'un umut dolu, ama yine de buruk çağrısı o deniz feneri işte,evet, ama bu fırtınada, bu kasırgada gözlerimiz yanılıyor, sessiz ve sonsuz kumsallara dolu bir kıyıya değil, karanlığı daha koyulmuş bir dibe doğru bindiriyoruz kayalıklara... çünkü edebiyat bir teselliyse bile, hakikatin kendisi değildir. Çehov'un dört perdede anlattığı gibi, kesilmeden akan, güzel ve taze başlangıçlara kapı aralayan zaman, biz sandaldakilere o kayalıklardan korkmamamız için sevgiyle hikâyeler anlatır; binlerce hikâye arasında debelenir, yaşar ama nihayetinde aynen Gusev gibi, ağır ağır, usul usul, tereddütsüz, ve bîçare okyanusun diplerine doğru ineriz, kayalıkların dibine, hiç birimizin görülmediği derinlere. Bizler kayboluruz hatıralarımızla, bir müddet hatırlanır ve sonra ebediyen unutuluruz. Ama edebiyat yaşar: sonsuz tesellilerle, sonsuz göz boyamalarla, sonsuz küçüklü büyük deniz fenerleriyle yaşar edebiyat ve her kader yolcusuna teselli ve ümit verir, onu oyalar, korkularını dindirir, bin türlü masalı ve hikâyesiyle bizi nihayetimize alıştırır, son ânımızda bizden önce ölen ve adı ve hayatı içimizde kalmış, bizden ve bizim olmuş nice kahramanla o kayalıklara biz de cesaretle ve kabullenerek bakarız eğer ki alışabildiysek, ve korkmuyorsak eğer, ve batarız. Sonra herşey yeniden başlar, yeniden hikâyeler ve masallarla teselli eder edebiyat bizi ve hayat böyle devam eder.

Yani; evet, edebiyat teselli eder ama, hakikat değişmez: çünkü hepimiz bir gün, oraya, o derinlere diplere, ne kadar masal ve hikâye ile geçse de ömrümüz o kayalıklara, çaresiz, hiç kaçamadan varacağız... o halde o güne dek küreklere asılmaya devam. Edebiyat insanı iyileştirmese bile Çehov'dan güzel merhem olmaz. Teselli olarak da Çehov yeter... ne mutlu Çehov okuyana ve Çehov sevenlere...
Edebiyatçılar ve kalem sahibi olma yolunda ilk adımlarını atmak isteyenler için çok faydalı, yön verici, vazgeçilmez bir eser olduğu kanaatindeyim.

Biri genç, diğeri ona nisbeten daha yaşlı olan iki yazarın ana karakter olarak karşılaştırıldığı dört perdelik piyestir. Genç Treplev yazmaya hevesli, yeni biçimler arayışında olan dekadan bir yazardır. Ona göre daha yaşlı olan (tam belli değil 35-40 yaş arası) Trigonov ise dünyaca ünlü, kendini kanıtlamış, hiçbir edebi akımı önemsemeden özgürce yazabilmeyi savunan yazardır. Bu iki yazar karakter üzerinden 19. yüzyılda Avrupada ortaya çıkan Dekadanlık, Sembolizm ve Naturalizm gibi edebi akımlara işaret edilerek genel değerlendirilmesi yapılmıştır. Bu akımları eleştirmiş ve Trigonov karakteri üzerinden kendi görüşünü ortaya koymuştur. "Martı" Anton Çehov kaleminden edebiyat ve sanat değerlendirmesidir.

Kısacası Çexov'un "Martı"sından aldığım mesaj şöyle:
Edebiyat(Sanat) biçimlerle, akımlarla sınırlandırılmamalı, özgürlük alanı olmalıdır. Düşünce kalıplaştırılmamalıdır. İçinden geldiği gibi, hangi biçim ve türde yazdığını düşünmeden özgürce yazmalıdır. Zamanın nabzı tutulmalı, bilim takip edilmeli, canlı karakterler oluşturlmalı ve karakterini yaşamalıdır.

"Martı"ya doyamadım; üst üste iki kez okudum, altını çizdiğim yerleri defalarca okudum. İmkanım olsa ezberlerim. Edebiyat nasıl değerlendirilir veya değerlendirilmeli ben bunu Anton Çehov'dan öğrendim.
Neredeyim ben? Burası neresi? Evime, evime gitmek istiyorum!

Bir taşra kasabasında bulunan bir akıl hastanesinde geçen bir olayı, bir söyleyişi, bir çatışmayı anlatmaktadır. Hastanede bulunan eğitimli İvan Dmitriç ile doktor Andrey Yefimıç ile arasnda geçen felsefi konuşmalar daha kitabı elinize alır almaz sizi içine çekecektir. İvan Dmitriç hastanede maruz kaldığı adaletsizlik ve koşullara şiddetle karşı çıkan biridir. Ancak Andrey Yefimiç bunları görmezden gelir.

Kitap hakkında birkaç şey yazacağım.

Bakın! Bir kitapta olmazsa olmaz, görseldir. Bir yemeği düşünün, onu görmeden kokusundan iyi olduğuna kanaat getirebilirsiniz, uzaktan bakınca onun sunumuna dikkat edersiniz ve önünüze gelince de görseline. Aslında siz yemeği henüz tatmadınız! Kitap kapağı o kadar can alıcı ki, bırakın ilgili olmayı, hiç alakasız bile olsanız mutlaka ilginizi çekecek türden. Kitap öyle bir şey ki, okurken 'Altıncı koğuş' ta olduğunuzu ve İvan Dmitriç'in konuşmalarını tekrar ediyorsunuz, hissediyorsunuz, haykırıyor, çığlık atıyorsunuz. Ben bir kitabı almadan önce çok iyi araştırma yaparım, bakın internette gezinirken, şöyle bir şey çıktı: ''Lenin kitabı okuduktan sonra dehşete kapıldığı, bir süre kendine gelemediği ve “Kendimi Alıncı Koğuş’a kapatılmış gibi hissettim” dediğini okudum.

Kitabın kahramanı şüphesi İvan Dmitriç'tir. İvan Dmitriç'i hiç kuşkusuz Suç ve Ceza kitabında yer alan kahramanımız 'Raskolnikov' ile karşılaştırdım. O kadar çok benzer özellikler var ki... haksızlığa gelememe, toplumdan nefret etme, insanlardan uzak durma, ikilem, duygusal baskı, adaletsizliğe karşı haykırış...

Kitaptan birkaç şey yazmak gerekirse;


''Evet, hastayım. Halbuki düzünelerce, yüzlerce deli serbest olarak dışarıda dolaşıyor; çünkü sizin cahaletiniz onları sağlam insanlardan ayırd edebilecek bir kudrette değildir.''

İvan Dmitriç'in felsefi anlayışına ne denebilir ki, bir şey, en ufak bir şey? Hayır mı?

Rusya'nın sorunlarını anlattığı bu kitabı okumanız gerektiğini düşünüyorum. Zamanın adaletsizliğini ön plana çıkaran Çehov, dönemin vurdum duymazlığını ve halkın sorunlarını görmezden gelerek bir kenara itip onları uzaktan izlemeye yeltendiğini açıkça vurgulaması olağandışıydı.

''Bu dünyada tımarhaneleri ziyaret etmek heveslisi insanlar da pek azdır.''

Eğer mümkünse bir gün ziyaret edin; inanın sandığınız kadar korkutucu bir yer değil. Çünkü deli olan onlar değil, sizlersiniz!

https://www.youtube.com/watch?v=mmCnQDUSO4I (Dinlemek isterseniz eğer, arşivden :) )

Keyifli okumalar.
Shakespeare ve Becket'ten sonra epeydir oyun okumuyordum.  Hakan S. Bey'in önayak olduğu Anton Çehov okuma etkinliği sayesinde kimilerine göre sıkıcı, imgesel ve okuması zor olan oyunlara dönüş yapmış bulundum. Aslında iyi de oldu. Beynimin ve ruhumun ihtiyacı varmış. :) Hiç aklımda yokken bu oyuna inceleme yazmamı isteyen https://1000kitap.com/Hayvansever/Duvar/ kardeşimi de üzmeyeyim dedim. Bu saatte çalışmaya ve okumaya ara verip beynimi başka tarafa yönlendirmem de iyi oldu, sağolsun.

Oyuna gelince, evet zordur oyun okumak. Bir nevi beyin cimnastiği derim ben. Özellikle yabancı bir eserse isimlere dönüp dönüp bakmak zorunda kalırsınız. Kişilerin dediklerini zihninizde role dönüştürürsünüz zira romanda olduğu gibi açık seçik verilmez. Anton Çehov bir de her insanı farklı telden konuşturur oyunlarında. Siz sanırsınız ki aklı beş karış havada yazmıştır oyunu. Aslında aklı beş karış havada olan ordaki kişilerdir. Bunu vurgulamak ister. Aynısını Martı oyununda da yapmıştır mesela. Rusya'da sosyo-ekonomik değişim döneminde doğal olarak insan ilişkileri de yozlaşmıştır. Herkes daha çok kendini düşünür olmuştur. O yüzden oyunda biri kendi sorunundan bahseder, diğeri de kendi kafasındaki sorunla karşılık verir. Kim kime, dum duma yani...
Bir de sık sık aydınları, felsefe yapanları eleştirir ya oyunda; ayrı bir keyif de verdi bana. Kendilerini aydın olarak gördüklerini ama aslında ne kadar yontulmamış odun olduklarını ifade eder. Bu da Çehov'un görüp de yermek istediği ayrı bir yozlaşmadır.

Vişne Bahçesi, o güzel beyaz çiçekleriyle betimlenir oyunda.  Aslında bir imgedir. Rusya Çarlık Döneminin çöküş zamanlarının olduğu, köleliğin yeni kalktığı, ekonomik olarak da sosyal olarak da Rusya'da değişimlerin olduğu bir zamanda aristokrat bir ailenin evindeki sıkıntılı günleri anlatır. Sıkıntılıdır, zor zamanlardır ama yine de burunlarından kıl aldırmazlar. Hanedeki çalışanların karınlarını doyuracak metelik bulamazlarken, şaşaalı parti vermekten geri durmazlar.  Sürekli geçmişi yadederek, ellerinden kayıp gidecek olan anıların yeisi içinde yaşarlar ama onlara sahip çıkmak için bir adım dahi atmazlar. Sonuç olarak, önceden kendilerine köle olarak seçtikleri, köylülükleriyle dalga geçtikleri bir ailenin ferdi gelir ve son golü atar. Bu da ayrı bir traji-komik olur oyunda.

Kitabı bitirip son sahnesini gözümün önüne getirince, istemsiz ilk aklıma gelen şu çok bilindik atasözü oldu:

"Sular yükselince, balıklar karıncaları yer…
Sular çekilince de, karıncalar balıkları yer…
Kimse bugünkü üstünlüğüne ve gücüne güvenmemelidir…
Çünkü kimin kimi yiyeceğine 'suyun akışı' karar verir…"

* SPOILER olabilir:

O değil de, gitti güzelim vişne bahçesi... O balta sesleri kulaklarıma kadar geldi.
14 Temmuz 2016 Perşembe. Bu tarihi bir yana not ediyorum, çünkü bugün, bu yaşımda hem de, yani çok geç kalmış olarak, Çehov'la tanıştım. Bunca senedir, defalarca tavsiye edilmesine, benim de içten içe iyi bir yazar olduğunu doğrudan kabul etmeme rağmen okumamıştım işte...ama bugün...bugün, 40 senelik mahallemizi hep beraber, zenginler otursun diye, lüks sitelerle doldurmak için, iş ve elbirliğiyle yıkmaya devam ederken inşaat şirketleri, her zaman, çocukluğumdan beri görmeye alışık olduğum bütün bu binalar şimdi sanki savaştan çıkmış, bombalanmış gibi, hepsinde tek bir insan olmadan bomboş, paramparça halde yıkılırken, dozer seslerini dinleye duya okudum kitabımı...onlar yıkarken bende bir kez daha aynı düşünce büyüdü: bu dünyadan edebiyatı sevmiş olarak gidebilmek de güzel, bu hayatı edebiyatla sevebilmek, edebiyatla anlamaya çalışmak. Bana bunu yapabilmek her zaman güzel gelmiştir...İşte Çehov'un muhteşem, muazzam güzellikteki eserini, hikâyelerini okurken hep bunları düşündüm...ama... Çehov okumak değilmiş bugünün tek sürprizi... Nasıl senelerce Zezé'yi, Gabriel'i, Âdli'yi, Horacio'yu ve diğerlerini sevdim ve içimde taşıdımsa, bugün de Gusev'i tanımak varmış işte, ölümü bekleyen Gusev'i, ölümü beklerken daldığı hayallerde köyünü, kardeşini, ailesini özleyen ve tanrısına bir kez daha onları görmek için yakaran Gusev'i, temiz, pak, masum... Kitabı bitirince bir kez daha okudum bu hikâyeyi. Bütün hikâyeler öylesine incelikli, öylesine ince ince ve güzellikle dokunmuştu ki bu karaktere duyduğum sevginin abartılmış olup olmadığını düşünmeden edemedim; ama okuyunca gördüm ki değişen bir şey yok, cesedi okyanusun derinlerine doğru, karanlığa kayıp giderken hissettiklerim değişmedi, hikâyenin sonundaki o morlu, sarılı pembeli ışıkların denizde oynaşmalarını da gördüm hem...Bir daha Gusev'i unutmak yok.

Bu kitaptaki hikâyeleri bu kadar güzel, dokunaklıysa, kimbilir diğerleri nasıl? Bütün hikâyelerde Ekim Devrimi öncesi Rus toplumunun eşitsizliklerini lafı esirgemeden eleştirdiği gibi, Çehov bir yandan da, aynen Stefan Zweig gibi, insan hisleridir, diyor bize; insan hisleridir, insan hissettikleridir, diyor. Tek tek her hikâyede yalın, tertemiz bir dille berrak, duru karakterler anlatıyor Çehov, bu karakterlerin her biri her hikâyede kendine özgüler, bunu yapabilmek bir yazar için büyük bir başarı değil mi, kısa bir hikâyede bin tane dil oyunu yapmak yerine, çok net, tertemiz bir netlikte dertli, yalnız, büyük kararlar alan, üzülen, kibirlenen, ölen karakterler yaratabilmek...birbirinin aynısı, kopyası olmayan ve sayfada canlanan, yaşayan karakterler yaratabilmek...ve bunu bir de duru, yalın, sade bir dille yapabilmek...Nadya hayatının kararını verirken onun gibi cesur olabilmek, ya da kedi yavrularına büyüklerin vurdumduymazlığına çocuk olarak ağlayabilmek, acımasız narsist bir prensesin yüzüne gerçekleri söyleyebilecek kadar kendinden emin olmak, ya da zavallı mazlum, mahrum küçük hizmetçi varka'nın uyumamak için bütün çabasına rağmen her defasında uyuklaması ve sahiplerinden işittiği azarların, ezilmesinin karşısında içimiz ezile ezile ona bakakalmak... belki de Çehov sadece bu kitabı, bu hikâyeleri yazmış olsaydı bile edebiyata katkısını yapmış olacaktı. Diğer hikâyelerini düşündüm de, bu yaz mutlaka onları da okumalıyım; eylüle dek conradlar, cortazarlar, yaşar kemaller ve diğerleri arasına Çehov'u da almak zorundayım...ve bunu düşündükçe klasiklerin vereceği heyecanı düşünmeden edemiyorum: karamazov kardeşler, ecinniler, anna karenina, savaş ve barış, hatta tutunamayanlar, nasipse elbette, belki, yapabilirsem, bir gün..

Çehov'u hâlâ okumayan varsa, benim gibi, mutlaka, ama mutlaka, öneriyorum..
Kasım ayının on biri. Aramıza hoş geldin Vanya dayı. Gusev'in, Gabriel'in, yanına kurul sen de hadi. Ağlamak isteye isteye okudum hikâyeni. Yirmi sene önce bugün terhis olmuştum askerden. Geriye dönük düşünmeden yaşamak mümkün değil benim için. Bu saatlerde, yirmi sene önce, uçaktaydım, yanımda arkadaşım. Dönüyor olmak ne güzeldi geriye, hayata, eve. Yirmi sene sonra, artık yarı kelli felli, çalışma hayatı şükür ki bitmek üzere olan bir başka vanya dayı olarak, ben de gönül rahatlığıyla Sonya'nın oyunun sonunda söylediği sözleri söyleyebilirim kendime: bütün bunlar, bütün bu olup bitenler, yazgımızdı hepimizin. Üzülecek birşey de olmayacak, hepsi bittiğinde. Bitecek olması da, eğer Eyüp'teki mezarlara bakarak buraların defalarca dolup boşaldığını düşünen o zâtı hatırlarsak, bir ikramdır, hep yaşamak diye birşey yok çünkü, nihayetinde bu da bir terhis olacak hepimiz için. Olsun, "alınyazımızın bütün sınavlarına sabırla katlanacağız", ruhumuz kerpetenle sıkılır gibi acısa da içimiz, kaybettiğimiz herkese bir gün kavuşacağımız bir ânı hatırlayacağız, ümitle. "Ecel gelip çatınca da uysalca öleceğiz ve orda, mezarın ötesinde, çok acı çektik, gözyaşı döktük, çok acı şeyler yaşadık, diyeceğiz". Hayatımızın Kurtz'ünki gibi "dehşet... dehşet!" sözleriyle bitmemesi ümidine sımsıkı sarılıp, irlanda'nın mezarlarına usul usul yağan kar tanelerinin ufak sesleri kulaklarında, greta'ya sarılıp uykuya dalan gabriel gibi olacağız; hepimiz ağır ağır, usûl usûl gölgelere dönerken, isim ve esamemiz silinip giderken yeryüzünden, hep birlikte, bir hayâl ya da hakikat farketmez, "tanrı da acıyacak bize" ve biz hepimiz "parlak, güzel, sevimli bir hayata kavuşacağız ve burdaki mutsuzluklarımıza sevecenlikle, hoş görüyle gülümseyeceğiz ve dinleneceğiz".

Burada herşey aynı: yıkılan mahallemiz; güneşsiz ve gölgeli, huzur dolu bir gün, bahçede koca göbekli kediler ve her yeri, bütün bahçeyi kaplamış sarı yaprakları ağaçların. Bahçede yatan oğlum, ve diğerleri... şimdi bu sarı yaprakların, güzel renklerle süslenmiş ömürlük ağaçların, çiçeklerin arasında geçen gün kaybettiğimiz küçük öğrencimizi de görmek isteyerek bakıyorum. Sefer, Selçuk, Melek, Şengül, Mustafa, Oğuz ve diğerleri, daha niceniz, ve dodim, siz hepiniz, o âna dek ayrıyız diye düşünüp ümit edip sadece, ben de Vanya gibi, Sonya'nın yanı başında gözyaşı döküşü gibi heba olan ömrüne, işte ben de teselli bulmak istiyorum.
"Yaşayacağız Vanya dayı. Çok uzun günler, boğucu akşamlar geçireceğiz". Acelesiz, sakin sakin nihayetimize yürüyeceğiz. Bizler de Sonya gibi, Vanya gibi, koca ömrün üzerine, merhametle, özlem gidererek, dinleneceğiz.

Vanya gibi insanlar edebiyatın güzelliğini çok güzel anlatıyor. Vanya'nın döktüğü gözyaşları edebiyatın insana anlatmaya çalıştığı en güzel şeylerden birisi bence.

Kesinlikle okuduğum en güzel eserlerden birisiydi. Kitabı ve elbette Çehov'u herkese..herkese öneririm.
"BU RUSLAR NELER YAZIYOR BE! " de bu hafta

Bir incelemeden daha hepinize merhabalar saygıdeğer okurlar. Bu sefer saygıdeğer Anıl hocamın bana önerdiği bu esere elimden geldiğince bir inceleme yapacağım. Anton Çehov ismiyle bu kitapta tanıştığım için kısaca Anton Çehov'dan da bahsedeceğim.

19. yüzyılın büyük tiyatro ve durum öyküsü yazarı olan "Anton Pavloviç Çehov" lisede Yunan ve Latin klasiklerini temel alan bir eğitim gördü. Moskova'da tıp okudu ve fakülteyi bitirip doktor oldu. Hayatı boyunca da bir çok kısa öykü ve tiyatro eseri yazdı. Tuco Herrera hocamın da dediği gibi adam dış görünüş olarak Sergen Yalçın'ın KAYIP İKİZİ. Belki de Sergen Yalçın, Anton Çehov'un soyundan geliyor olabilir.

Bir kasabadaki sefil durumdaki akıl hastanesinde geçen bu öyküde, eğitimli bir hasta (bana göre üstün zekalı) olan İvan Dmitriç ile doktoru Andrey Yefimıç arasındaki felsefi karşıtlığı anlatılıyor. İvan Dmitriç haksızlığın, adaletsizliğin ve kendisine uygulanan hapsine bir sessiz haykırışı iken Andrey Yefimıç ise ilk başlarda bu haykırışa karşı çıkan ancak sonrasında İvan Dmitriç'e destek veren bir kişiliktir. Akılsız bir kasabada, iki akıllının hapsidir anlatılan. Sonuçları da ertelenemez bir kaosla bitiyor.

Anton Çehov'un aldığı eğitimler bu kitapta karşımıza çıkıyor. Aralarda Yunan felsefesine de değiniyor. Ancak öykü olmasından dolayı dili sade ve anlaşılır. 72 sayfa olmasına rağmen 1 megaton tutabilecek bir eser. Ama öyle "Ben bir saatte hemencecik bitiririm." demeyin. Yavaş yavaş okuyun gerçekten çok yoğun ve felsefi bir eser.

Bir incelemenin daha sonuna geldik okur arkadaşım, buraya kadar okuyabildiysen ne mutlu bana.
Daha öncesinde, parça parça hikayelerini okuduğum Çehov’un “Bütün Hikayeleri”ne başladım. Böylece önemli bir yazarın, yazdığı bütün hikayeleri okuma fırsatını yakalamış bulunuyorum. Bu sebepten dolayı çok mutluyum.

Bütün Hikayeler’i Cem Yayınları’ndan okuyorum. Çeviri kalitesi muhteşem, baskı kalitesi muhteşem… Hikayelere gelecek olursak; zaman zaman insana anlamsız gibi gelse de çoğu hikayesinde inanılmaz keyif aldığımı belirtmeliyim. Çehov’un ilk hikayeleri nükteli bir yapıya sahip. Okunduğu zaman gülmekten kendinizi alamıyorsunuz fakat bu gülüşün ardından suratınızda anlamsız bir hüzün beliriyor. Çehov bunu, toplumu eleştirme şekliyle başarıyor. Aslında ağlanacak halimize gülüyor hissini yaşıyoruz. 19. Y.Y. Rusyası ile günümüz Türkiyesi arasında inanılmaz benzerlikler mevcut. Bu da Çehov’un seçtiği konularda evrensel bir tutum sergilediğinin göstergesi. İnsanlığın özünde olan eksiklikleri yakalamayı başarmış bir yazar.

Çehov’un dünyasını zihnimizde şekillendirmemiz gerekiyor öncelikle diye düşünüyorum. Peki Çehov’un dünyası nasıl bir dünyadır? İlk göze çarpan şey, toplumun ezilenler ve ezenler olarak ikiye ayrılmış olduğu. Ezilenlerin, genelde gururlu gibi gözüken ama iş eyleme gelince köşeye pusan, kamburunu çıkaran tipler olduğunu görüyoruz. Çoğu hikayede karakterler içinde bulunduğu durumu benimsemiş durumda. Üstlerinin karşısına hesap sormak amacıyla çıkmış olsa bile, devamında sözlerini yutan, üstünün dediklerine hak veren, kişiliksiz karakterler. Bunu yaparak Çehov’un topluma şunu demek istediği çok açık; neden eyleme geçmiyorsunuz? İçinde bulunduğunuz durumun farkında değil misiniz? Ezildiğinizi bile bile neden sesiniz çıkmıyor? "Ad Konulması Zor Bir Öykü"de şöyle diyor yazar: "- Acılardan, ezinçten başka bir şey çarpıyor mu gözünüze? Hırsızlık, soygunculuk, yağmacılık, dolandırıcılık, her türlü kötülük sarmış dünyamızı! Herkes umutsuzluktan kendini içkiye vermiş! Zorbalık diz boyu! Gücü, gücü yetene! Sonuçta bir sürü gözü yaşlı, acı çeken insan...".

Hedefi göstermek için bazı zamanlar onun zıt yönüne dikkat çekmek gerekiyor sanırım. İşte Çehov da tam olarak bunu yapıyor. Ezenler ise, durmadan tıkınan, paraya doymayan, altındaki insanları anlamayan, umursuz insanlar olarak resmedilmiş. Ezilenlerin içinde bulunduğu çaresiz durumu anlıyormuş gibi gözüküp aslında hiçbir anlam ifade etmeyen eylemler sergiliyorlar. 19. Y.Y Rusyasındaki çarpıklıkları içeren, trajikomik havaya bürünmüş, karanlık bir tablo resmedilmiş. Milliyetçilik olgusundan uzak, evrensel bir yapıda olan bu dünya, çoğu kişiye tanıdık gelecektir.

Yazar, yazıyı dallandırıp budaklandırmadan demek istediğini demiş. Bunun için diyalogları kullanmış. Çevre tasvirleri yok denecek kadar az. Basitliği kullanarak çoğu karmaşıklıkları çözmeyi başarmış. Oldukça akıcı bir dile sahip hikayeler yazmış. Fakat bazı zamanlar, Çehov’un okura vermek istediği şey daha da derinde yatmakta. Bu da hikayelerin bu zamana kadar değerinin artarak gelmesinin en büyük sebebi.

En sevdiğim hikayeler ise şunlar; "Şişman ile Zayıf", "İnsanın İki Yüzü", "Beceriksiz", "Söğüt Ağacı", "Güz Soğuğu", "Özgür Düşünen Adam", "Vodvil", "Yüzbaşı Üniforması".

Elbette yolun başındayım henüz. Çehov’u anlamak için daha çok çalışmam gerekecek. Etkinliğin sonunda, zihnimde oluşacak Çehov’u çok merak ediyorum. Herkese iyi okumalar dileyerek, ben kaldığım yerden devam ediyorum:)

Yazarın biyografisi

Adı:
Anton Çehov
Tam adı:
Anton Pavloviç Çehov
Unvan:
Rus Tiyatro Yazarı
Doğum:
Taganrog Rusya, 29 Ocak 1860
Ölüm:
Badenweiler, Almanya, 15 Temmuz 1904
Anton Pavloviç Çehov (29 Ocak 1860, Taganrog Rusya - 15 Temmuz 1904, Badenweiler, Almanya), Rus tiyatro yazarı ve modern kısa öykülerin kurucularındandır.

Rusya'nın güneyinde Azak Denizi kıyılarındaki Taganrog'da bakkal bir babanın oğlu olarak Dünya'ya geldi.Dört çocuklu bir ailenin ortanca çocuğudur. Babası, ticaretten çok dini konulara eğilimleri olan sert ve otoriter bir adamdı. Babasının baskısıyla kilise korosunda ilahi söyleyen Çehov, ticarette başarı sağlayamayan babasının yerine dükkân işleriyle de ilgilendiğinden lise eğitimi uzadıkça uzadı.

Çehov, bir süre Yunanlı çocukların devam ettiği yerel bir okulda okudu. Daha sonra on yıl boyunca lisede Yunan ve Latin klasikleriyle temel bir eğitim gördü. Düş gücüne fazlasıyla olanak tanıyan bu eğitim Çehov'un yaşamı boyunca klasiklerden hoşnut olamamasına yol açacaktı. "Edebiyat Öğretmeni" adlı hikâyesi üniversite yıllarına aittir.

1876'da babasının iflas etmesi üzerine ailesi Moskova'ya göçtüğünde, kendisi bir ağabeyi ile birlikte Tagangrog'da kalarak liseye devam etti. Üç yıl boyunca, henüz çok genç olmasına karşın kendi hayatını kendi kazandı. Zor koşullar altında geçen çocukluk yılları, hikâyelerinde çocuklara geniş yer vermesine ve hep hüzünlü, incinmiş çocukları anlatmasına neden oldu.
1879'da liseyi bitirdi ve Moskova'ya giderek tıp fakültesine girdi; 1884'te doktor oldu. Tıp öğrenimi sırasında ailenin geçimine katkıda bulunmak için çeşitli dergilerde yazılar yazdı. Bu dönemde yazdığı yazılarını "Melbourne'ün Masalları" adlı kitapta toplayarak üniversiteyi bitirdiği yıl ilk kitabını yayınladı.

Çehov, üniversiteyi bitirir bitirmez hekimliğe başladı. "Cerrahlık", "Cansız Ceset", "Kaçak" adlı hikâyelerini bu dönemde yazdı. Hekimlik çok vaktini aldığından yazmasına engel olmaya başlayınca hekimlikten vazgeçip yazarlığa yöneldi. Yazarlığına hekimliğinin izleri görülür. Pek çok kimse onun Çarlık Rusyasını anlatışını, bir doktorun hastalığı teşhis edişine benzetir.

1887'de "Alacakaranlıkta" adlı öykü kitabıyla Rus Akademisi tarafından verilen Puşkin ödülü nü kazandı. Aynı yıl ilk büyük tiyatro oyunu "İvanov", Moskova'daki Korsch Tiyatrosunda sergilendi.

Ünlü öyküsü "6. Koğuş" 1892'da yayınlandı. Aynı yıl kolera salgını olan bölgelerde doktor olarak aktif rol oynadı. Merkez Rusya'da bir Melikhov adını verdiği bir malikane satın alarak taşındı ve yaşamında "Melihova dönemi" denilen yeni bir dönem başladı. Bu dönemde yaratıcılığının zirvesine ulaştı. Sürekli kendisini ziyaret gelen dostlarını malikanede ağırladı.

1894 yılının bir bölümünü yurtdışında geçirdi. Bu arada vereme yakalandı, tedavi için Kırım'a geçti.

1895'te "Martı" oyununun ilk versiyonunu yazdı. "Sakhalin Adası"nı yayınladı. Tolstoy ile tanıştı. Oyunun St. Petersburg'daki ilk gösterimi başarısızlıkla sonuçlandı.

1897'de Köylüler adlı uzun öyküsünü yayınlattı. 1898'de Sanat tiyatrosunu Stanslavski ile birlikte kuran Nemiroviç-Dantçenko Martı’yı sahnelemek için Çehov’dan izin istedi, bu arada Çehov, ilerde evleneceği aktris Olga Knipper'le tanıştı. Martı oyunu büyük başarı elde etti. Çehov'un babası öldü.
1899'da Vanya Dayı'nın ilk gösterimi yapıldı, Toplu Yapıtlarının ilk cildi yayımlandı.

1901'de Üç Kızkardeş sahnelendi; Çehov, Kafkasya seyahatinden sonra bir ev yaptırdığı Yalta'ya döndü ve Olga Knipper ile evlendi.

1904'te "Vişne Bahçesi" Moskova'da sahnelendi. Sağlığı bozulan Çehov, eşi ile birlikte Almanya'ya gitti ve Badenwiller'da öldü.

Çehov'un bütün yapıtları ölümünden 40 yıl sonra 20 cilt halinde yayımlandı. Bu yayının 8. cildinde Çehov'un sayısı birkaç bine ulaşan mektupları yer alır.

Çehov'un tiyatro sevgisi çocukluk yaşlarında izleyici olarak başladı. Vodvil olarak adlandırdığı birer perdelik oyunlarıyla, dörder perdelik oyunlarından ilk ikisi olan İvanov ve Orman Cini'ni 1887-1890 yıllarında yazdı. En ünlü eseri [Çalıkuşu] idi.

Vodvil leri taşra tiyatro sunda büyük başarı kazandı. Bir Moskova tiyatro sunda sahnelenen İvanov da çok büyük başarı sağladı. Orman Cini'nin aynı başarıyı sağlamaması üzerine Çehov oyun yazmaya uzun süre ara verdi. Martı'yla yeniden oyun yazmaya başlaması ikinci başarısızlığı beraberinde getirdi. Bunun üzerine Çehov tiyatroyla ilgisini kesmeye karar verdi. Bir mektubunda şöyle diyordu: "700 yıl yaşasam bir piyes yazmam. Nesine isterseniz bahse girerim." Bunları yazarken tiyatro sevgisini hesaba katmamıştır. Bu sırada Vanya Dayı büyük övgülere layık görülüyordu. Martı'nın ikinci sahnelenişinde kazandığı büyük başarı da Üç Kız Kardeş ve Vişne Bahçesi'ni yazmasını sağladı

Yazar istatistikleri

  • 877 okur beğendi.
  • 4.637 okur okudu.
  • 111 okur okuyor.
  • 3.767 okur okuyacak.
  • 41 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları