Arifzade

Arifzade

Yazar
8.0/10
1 Kişi
·
7
Okunma
·
4
Beğeni
·
1.991
Gösterim
Adı:
Arifzade
Tam adı:
Abdülmecit Erdoğan
Unvan:
Türk yazar, eğitmen
Doğum:
Cihanbeyli, Konya, 1970
Asıl adı Abdülmecit Erdoğan’dır. 1970 yılında Konya’nın Cihanbeyli İlçesinde dünyaya geldi. On aylıkken geçirdiği rahatsızlık sonucu sağ bacağı felçli kaldı. İlk ve ortaokulu Bulduk Köyünde okudu. Ortaöğrenimini Cihanbeyli ve Konya Karatay Liselerinde tamamladıktan sonra 1988 yılında girdiği Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesini 1993’te bitirdi. Bilecik, Van, Adana, Eskişehir ve Konya illerinde öğretmen olarak çalıştı. Doksanlı yıllardan bu yana yazı çalışmaları yapan Arifzade, eserlerinde giderek bireyselleşen dünyada insanın daha fazla kendi iç dünyasına gömülüşünü dramatik kurgularla ve sade bir dille anlatma çabasındadır. Bu gerçek eserlerinde başkahramanların zihni çalkantıları ve iç konuşmaları olarak okurun karşısına çıkmaktadır. Bozkırın Arifzade’nin eserlerinde özel bir yeri vardır. Hayatın kendi başına bir sır olduğuna inanan yazar, romanlarında bir takım gizemli hikâyeler eşliğinde bozkırın ruhunu okurlarına sunma çabasındadır. Arifzade eserlerinde dikkat çeken bir diğer husus ise, her kitabında mutlaka engelli bir karakterin bulunmasıdır; yazar bunu engellilere karşı bir vefa borcu saymaktadır.
“Nedametiniz kurtuluşunuzdur... Biri sağır, biri dilsiz, bir diğeri sevgisiz üç adam, sevgi çiçeklerini açtırabilir mi? Ya siz? Belki de bunun için bir kafese kapatılmanız gerekmektedir. Evet, hem de bu devirde. Bir bozkırın ortasında, uzak diyarlarda değil; evinizin sokağını dönen ilk yokuştan hemen sonra; sessizlikle, sevgisizlikle örülmüştür o bozkır. Bozkırda çiçekler açmaz mı? Bir daha düşünün. Neden olmasın, sadece isteyin. Sizi bu kitapta anlattığımız bir rüyayı görmeye çağırıyoruz. Duymak, sevmek, kurtulmak da size kalmış...”
Arifzade
NEDAMET KAFESİ
"Mehmet her şeye rağmen sağırlığını, ruhu üzerinden geliştirdiği lahuti bir düşünceyle hayatına anlam tahmil etmesine imkân veren bir anlayışa tebdil etmeyi başarmıştı. Ona göre ruh, el, ayak, baş, kulak gibi insan denen bütünü tamamlayan parçalardan biri eksik olunca bozulan doğal görüntüyü, akışkan olan sonsuz genişliğiyle tamamlayabilme gibi âli bir yeteneğe sahipti. Ruh eksik olan uzvun yerine akarak kişinin düşünceler dünyasında onun yokluğunu hissettirmemeyi beceriyordu ve böylece göz yaşartan buhranları, acımasız eziklikleri, insanlığa duyulan mücessem adavetleri ve daha pek çok yıkımları engelliyordu. Elbette bazen bu düşüncesini züğürt tesellisi olarak gördüğü de oluyordu ama böylesi daha az üzülmesini sağlıyordu." (Nedamet Kafesi-Arifzade)
“Kemal o gün annelerin çocuklarını asla unutamayacağını anlamıştı. Allah onlara böyle bir sır bahşetmişti. Kadıncağız akşamüzeri oğlunu yolcu edene dek hep ağlamış ve çocuğunun hasretiyle geçen yıllarına hayıflanmıştı. Çok kereler Kemal’ini görmek için Bilecik’e gitmeyi aklından geçirmiş ama Fahrettin Bey’in sahip olduğu güçle çevresindeki insanlara zarar vermesinden korkmuştu.
Vücudunun kuvvetiyle koltuğu masaya doğru iten Kemal, ellerinin sırtıyla ıslak gözlerini sildikten sonra bir kez daha şiiri okudu ve buruşturup çöpe yolladı. Geçen seneden beri annesine de kızgındı. Evlenmek istediğini işaretlerle söylediğinde Vildan Hanım bakışlarını oğlunun ışıldayan gözlerinden kaçırıp yere dikmiş ve yutkunarak,
-Bilmiyorum ki evladım, demişti boğuk bir sesle, nasıl yapalım? O zalim baban ne der? Hem…
Bu ‘hem’ deyip yutkunmaların ne manaya geldiğini anlayan Kemal hafiften kafasını yukarı aşağı sallamakla yetinmişti.
-Hem, nasıl söylesem, senin durumun…
Gece yarısı eşiği çoktan aşılmıştı. Yatağına uzanan Kemal hüzünlü bakan gözlerini tavana dikerek annesinin kendisiyle ilgili bu yaklaşımını düşündü. Lakin sadece düşünmeydi bu, hayata dair bir çıkış sunacak değildi. Epey zaman sonra, gece iki dolaylarında yataktan doğruldu. Bir süre pencereden karanlık geceyi seyrettikten sonra dışarıya çıktı. Garaja yöneldi. Jeepe atlayıp bu küçük şehrin caddelerine aktı. Bir saatten fazla hedefsizce sokaklarda dolaştı durdu. Sonra da İstasyon’un yolunu tuttu. Trenleri seyretmeyi severdi. Gar’a yakın bir yerde durup jeepin açık penceresinden bir yük treninin geçişini izledi. Sonra da arabayı Gar’ın arkasındaki işkembecinin önüne çekti. İşkembeci Kemal’i önceden tanıdığından hemen çorbasını getirdi. Zaman zaman kaçıp buraya geldiği olurdu. Dilsiz ve yalnız bir adamın kaçışları çok olur.” (Nedamet Kafesi-Arifzade)
224 syf.
·Beğendi·10/10
"Buğulu gözlerini, kapı ile televizyon sehpası arasındaki boşlukta duvara yaslı duran sandığa çevirdi. Uzun ve dalgın bakışlarla sandığı süzdü. Sonra yutkundu. Kırışık ve dar anlının altında iki küçük lamba gibi parıldayan gözlerini tekrar resme kaydırdığında Gülfidan’ı ile bakışları kenetlendi. Konya sokakları kadar soğuk ve donuk iki masum bakışmaydı bunlar; ölüm kokan bakışmalar…" (ŞİZOFRENİN KAMBURU-Arifzade)

"İki gün sonra bir yolunu bulup kendimi Yeniceoba Makasına attım. Ankara tarafından gelen ilk otobüse atlayıp Konya’nın yolunu tuttum. Arka kapıdan binerken otobüsteki herkes dönüp bana baktı. Yol boyunca arada gidip gelen muavin her seferinde dönüp bana baktı. Nalçacıdaki otogarda indiğimde peronlardaki bütün insanlar dönüp bana baktı. Arka sokaktaki durakta dolmuşa binerken şoför ve içeridekiler dönüp bana baktı. Zafer’de indiğimde gelip geçen herkes dönüp bana baktı. Sora sora Konya Lisesi’ni ve Salih’in çayevini bulup kapıda,
“Salih”, dediğimde o da dönüp bana baktı.
En acı vereni de Hayatım, Zafer’de beni görüp de kaçıp annesinin arkasına saklanan küçük çocuğun dönüp bana bakmasıydı. Öyle bir yaralanmıştım ki… Bir tek Azrail oralarda bir yerde karşıma çıkıp bana bakmamıştı. Oysaki o an onun bakışına o kadar muhtaçtım ki…"
ŞİZOFRENİN KAMBURU-Arifzade)

"Gurebanın bu dünyadaki nasibi yılgın ve yıkık bakışlarını kendine çevirmekten başka ne olabilirdi ki?" (ŞİZOFRENİN KAMBURU-Arifzade)

“Beni bulacak olan Allah kuluna;
Beni kimse öldürmedi; ne bir kurşun sıkan oldu, ne bıçaklayan, ne döven, ne de yastıkla boğan… İntihar da etmedim. Vücudumda bunlara dair izler bulamazsınız. Vaktim geldiği için öldüm. Aklım erdiğinden beri beklediğim Azrail nihayet bu gece ziyaretime gelecek. Ölümümden kimse sorumlu değildir. Evin içinde bana dair bir kimlik bilgisi bulamazsınız. Resmi kayıttan... öteye bana ait hiçbir bilgi taşımayan, ellide başlayan çileli hayatımı insanların gözüne sokacak becerisi bulunmayan ve bir avuç kâğıttan öteye gidemeyen nüfus cüzdanımı da iki gün önce sobada yaktım. Beni ısıtması için değil elbette. Resmi kayıtlarına beni, Kambur Tayyar’ı alacak kadar cömert olan devletimin bir daha dönüp yüzüme bakmamasını protesto etmek için yaktım; her zaman bütün gözlerin üzerimde olduğu hayatım boyunca bir devletim, bir de babam dönüp bana bakmadı. Ben Tayyar Arslanoğlu’yum.
Siz her kimseniz, şu ricalarımı dikkate almanızı istiyorum; evde ne varsa satıp ev sahibime verin lütfen. Çok zamandır kira vermiyorum. Sağ olsun bir kere bile kapıya dayanıp para istemedi. Zaten çok fazla eşya kalmadı; çalışmayan televizyon, eski kanepe, kirli perdeler, rengi değişmiş battaniye, boş buzdolabı, birkaç kap kacak… Çok fazla para etmez ama ne tutarsa ona verin. Gerisi için de hakkını helal etsin artık. Duvardaki resimleri indirip televizyonun yanındaki boş sandığın içine koyun ve kapağını kilitleyerek benimle birlikte gömün. Cesedim yıkanıp kefenlenirken boynumdaki anahtarı çıkartmayın. Öylece gömün beni. Lütfen başucuma küçücük bir taş parçası bile koymayın. Zamanla mezarım kaybolup gitsin. Yaşarken de varla yok gibiydim. Zaten gelip de başımda bir Fatiha okuyacak, iki damla yaş akıtacak ve ‘ah’ diyecek kimsem yok bu dünyada.
Lütfen, namazım kılınırken helallik istendiğinde cemaatin, ‘Tayyar’a ve Gülfidan’a hakkımız helal olsun,’ demesini tembihleyin. Gülfidan, rahmetli eşimdir. Bizim kimseye bir kusurumuz olmadı hayatımız boyunca. Günahımız kendimizeydi. Bir de son olarak; ölümüm için sala verilmesin lütfen. Yaşarken beni bilmeyen, görmeyen insanların ölümümü bilmelerine de gerek yoktur sanırım.
Hakkım herkese helal olsun.
Tayyar Arslanoğlu”
(ŞİZOFRENİN KAMBURU-Arifzade)
200 syf.
·Beğendi·10/10
"Yüzyılların son demleri acıdır. Hele bir de binyılın bitimine rastlıyorlarsa, acılar ve ıstıraplar, insan denen muammanın canhıraş bir şekilde debelendiği, açgözlü bir deryaya tebdil eder ve gam duymadan yuttukça yutar onu. Osman Nuri Bey’in yüzyılı da gerisinde kalan tüm asırları peşine takarak sona doğru ilerliyordu." (Nedamet Kafesi-Arifzade)

Yazarın biyografisi

Adı:
Arifzade
Tam adı:
Abdülmecit Erdoğan
Unvan:
Türk yazar, eğitmen
Doğum:
Cihanbeyli, Konya, 1970
Asıl adı Abdülmecit Erdoğan’dır. 1970 yılında Konya’nın Cihanbeyli İlçesinde dünyaya geldi. On aylıkken geçirdiği rahatsızlık sonucu sağ bacağı felçli kaldı. İlk ve ortaokulu Bulduk Köyünde okudu. Ortaöğrenimini Cihanbeyli ve Konya Karatay Liselerinde tamamladıktan sonra 1988 yılında girdiği Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesini 1993’te bitirdi. Bilecik, Van, Adana, Eskişehir ve Konya illerinde öğretmen olarak çalıştı. Doksanlı yıllardan bu yana yazı çalışmaları yapan Arifzade, eserlerinde giderek bireyselleşen dünyada insanın daha fazla kendi iç dünyasına gömülüşünü dramatik kurgularla ve sade bir dille anlatma çabasındadır. Bu gerçek eserlerinde başkahramanların zihni çalkantıları ve iç konuşmaları olarak okurun karşısına çıkmaktadır. Bozkırın Arifzade’nin eserlerinde özel bir yeri vardır. Hayatın kendi başına bir sır olduğuna inanan yazar, romanlarında bir takım gizemli hikâyeler eşliğinde bozkırın ruhunu okurlarına sunma çabasındadır. Arifzade eserlerinde dikkat çeken bir diğer husus ise, her kitabında mutlaka engelli bir karakterin bulunmasıdır; yazar bunu engellilere karşı bir vefa borcu saymaktadır.

Yazar istatistikleri

  • 4 okur beğendi.
  • 7 okur okudu.
  • 1 okur okuyor.
  • 21 okur okuyacak.