Arthur C. Clarke

Arthur C. Clarke

8.5/10
338 Kişi
·
747
Okunma
·
100
Beğeni
·
4.399
Gösterim
Adı:
Arthur C. Clarke
Unvan:
İngiliz Şövalyelik Nişanı'na Sahip İngiliz Mucit ve Bilimkurgu Yazarı
Doğum:
Somerset, 16 Aralık 1917
Ölüm:
19 Mart 2008
Yazdığı bilimkurgu romanı 2001: A Space Odyssey ve yönetmen Stanley Kubrick ile birlikte çalıştığı aynı isimli film ile meşhurdur. Aynı zamanda Mysterious World adlı İngiliz televizyon serisisin yapımcılığını ve sunuculuğunu da yapmıştır. Clarke, Robert A. Heinlein ve Isaac Asimov'la birlikte, bilimkurgunun "üç büyük yazar"ından biri olarak kabul edilmektedir.

Clarke 1941–1946 yılları arasında Kraliyet Hava Kuvvetleri'nde radar eğitmeni ve teknisyeni olarak çalıştı. 1945 yılında teklif ettiği "uydu iletişim sistemi" önerisinden dolayı 1963'de Franklin Institute Stuart Ballantine'den altın madalya kazandı.1947–1950 yılları arasında ve daha sonra tekrar 1953'te "British Interplanetary Society" (İngiliz Gezegenlerarası Topluluğu) başkanlığı yaptı.

Clarke dalışa olan merakından dolayı 1956 yılında Sri Lanka'ya yerleşti ve ölümüne dek orada yaşadı. 1998 yılında İngiliz Krallığı tarafından şövalye ilan edildi ve 2005 yılında Sri Lanka'nın en yüksek sivil onuru Sri Lankabhimanya ile onurlandırıldı.
"İnsanoğlunun tarihindeki en büyük trajedi, ahlâkın din tarafından ele geçirilmesi olabilir."
"İki olasılık var: Ya evrende yalnızız, ya da evrende yalnız değiliz. İki olasılık da eşit derecede ürkütücü."
Kaderimizi kendimiz belirlemeliyiz. İnsanlığın işlerine karışılmamalı artık.
Arthur C. Clarke
Sayfa 18 - İthaki Yayınları
"Dünyanın uzayda ufacık bir nokta olduğunu gördükten sonra, milliyetçiliğin en aşırı çeşitlerinin hala nasıl ayakta durabildiğini anlayabilmek kolay değil."
"Bu gezegene yer (earth) dememiz ne kadar yanlış. Oysa bu gezegen açıkça deniz'dir."
İçini ani bir tiksinti kapladı. İnsanlar öfkeli sloganlar saçan bu göstericilerden artık bıkmamış mıydı?
İthaki bilim kurgu serisinden okuduğum 10. kitaptı ve Arthur C. Clarke ile ilk tanışmam oldu. Bu tanışmadan gayet memnun ayrıldığımı söyleyebilirim. Yazarın verdiği mesajları ve kitabın alt metninde yer alan örtülü mesajları oldukça beğendim. Sizlerle de paylaşmak isterim. Şimdi kemerlerinizi bağlayın, uçuşa geçiyoruz.

Kitap dünyanın iki büyük süper gücü ABD ve SSCB'nin arasında olan uzaya çıkma yarışı ile başlıyor. Başlarda iki ülke arasındaki kıran kırana bir bilim-uzay mücadelesini bize aktarıyor yazar. Her ne kadar ülkemizde pek haberdar olmadan hayatlarımızı sürdürüyor olsak da bizim dışımızda birçok ülke uzay ve bilim alanında gizli bir savaş içerisindeler şu an. Bizse hala onların bizi kıskandığını düşünüyoruz maalesef. Düşünsenize, uzaya ve bilime dair ne gibi gelişmeler kat ediyoruz şu an? Koca bir hiç değil mi?

İnsanoğlunun uzaya çıkması ve uzayı keşfetmesi için en büyük girişimini yapacağı sırada uzaylıların gökyüzümüzde görünmeye başladığını düşünün. Tesadüf olamayacak kadar büyük bir olay değil mi?

Kitapta, dünyamıza istila eden uzaylılar kısa sürede yönetimi ele geçirerek insanlara emirler vermeye başlıyorlar. Verdikleri emirlerle dünyayı daha yaşanılır bir yere ve daha refah bir düzene geçiriyorlar. İnsanların mutluluğu artıyor ve günden güne zamanında hayal kurdukları her şeye kavuşuyorlar. Fakat Hükümdar ismi verilen bu uzaylılar kendilerini hiçbir şekilde insanlara göstermemeyi tercih ediyorlar. Bu durum biz insanlar tarafından kabul edilebilir bir durum mudur? Sizi yöneten ve bütün kararlarını veren uzaylıları görmeden onlara itaat etmek mümkün müdür?

İnsanoğlu kaderini bir başka ırkın eline bırakabilir mi? Kaderimizi bizim belirlememiz gerekirken neden başkaları veya başka güçler belirlesin?

Evet, eski çağlara göre dünyada tam anlamıyla bir "ütopya" yaşanıyordu; ama uzaylılar sırf refahımızı ve hayat standartlarımızı artırmak için dünyaya gelmiş olamazdı... Mutlaka bu uzaylıların bizden gizlediği ulu bir amacı olmalıydı. Bizden bu amacı büyük bir sır olarak saklıyorlardı... Uzaylıların sırrı neydi?

Yeterince merakınızı celp ettiysem, kitapla ilgili görüşlerime ve eleştirilerime yer vermenin zamanı gelmiş demektir. Araştırmalarımda bu kitapta yer alan yaşam türünün birçok okur tarafından "ütopya" olarak nitelendirildiğini gördüm. Fakat buna kesinlikle katılmıyorum. Bu kitabın öngördüğü şey ütopya olamaz. Kısa vadede çözüm sağlayan bir yaşam tarzı insanlık için bir felakete sebep olabilir. Hele ki ırkım hakkında kararları ben alamıyorsam ve uzaylılar tarafından yönlendiriliyorsam bunun adına ne yazık ki ütopya diyemem. Çünkü ütopyamı ben kendim oluşturmalıyım.

Zihin açıcı ve çokça üzerine düşünülmesi gereken bir eser. Bir şaheser. Din, felsefe, siyaset, bilim ve uzay konularında daha önce duymadığınız özgünlükte fikirler yer alıyor içerisinde. İlginizi biraz olsun çekmesini sağladıysam mutlaka okumalısınız.
Bilimkurgu klasiklerinin okuduğum ikinci kitabıydı "Çocukluğun Sonu" , bu kitabı da Semih önerdi :) Zaten çoğumuz Semih sayesinde başladık bilimkurgu klasiklerine ve iyi ki de başladık diyorum her yeni kitapta. (Bir kez daha teşekkürler Semih, yeni tavsiyelerini bekliyor olacağım, bilesin :))

Adıyla (1997 yılında, Cep Kitapları tarafından "Son Nesil olarak basımı yapılmış eserin), kapak tasarımıyla beni kendine çeken bir eserdi Çocukluğun Sonu. Zaten, bilimkurgu klasiklerinin kapak tasarımları sade ve hoş görünümüyle hem göze hitap ediyor hem de eserler oldukça etkiliyor okuyucuyu. "Maymunlar Gezegeni" beni ne kadar etkilediyse, "Çocukluğun Sonu" da o derece sarstı. Hem anlatım hem de yaşananlar bakımından tüm kitap boyunca merak duygum hep ön plandaydı. Tabi ki kitaptan bahsedeceğim, okuyacaklarınız sadece bir giriş niteliğindedir ve hiçbir ipucu içermeyecektir.

Bir uzaylı istilası (istila demek ne kadar doğru bilmesem de daha uygun bir kelime bulamadım) ile başlayan kitap, insan ırkının bu istilayı kabullenmesiyle ve Hükümdarlar'ı benimsemesi ile devam ediyor. Evet kedilerine Hükümdarlar diyorlar. Hükmediyor, uzaktan izliyor ama insanların işlerine doğrudan karışmıyorlar. Ve böylece hayat artık hiç eskisi gibi olmuyor. (Hem iyi hem kötü anlamda eskisi gibi olmuyor hiçbir şey...)

İnsanlar daha mutlu, maddi şartları daha iyiye gidiyor, cinayetler, suçlar bitiyor ve insan aklının değeri bilinmeye başlıyor, üretim artıyor ve her şey ucuzluyor bu sayede. İnsanlar istedikleri her şeyi yiyebiliyor ve her yere gidebiliyor. Kısacası her şey yolunda görünüyor gezegende. (Kim böyle güzel şartlarda yaşamını sürdürmek istemez ki dediğinizi duyar gibiyim.) Ama kitapta da yazdığı gibi "Hiçbir ütopya, toplumun bütün bireylerine sonsuza dek tatmin sağlamaz."

Hayatı, kaderi Hükümdarlar'ın elinde olan bir ırk var ortada. İnsanlar bu yaşam tarzından mutlu olsalar da merak her zaman olduğu gibi çalıyor kapıyı. Dünya, Hükümdarlar'ın "neye benzediğini" ve insanlardan ne istediğini öğrenmek istiyor, ne pahasına olursa olsun bunun açığa kavuşmasını beklemeye başlıyor. Nihayet yıllar sonra bir gün, Hükümdarlar insanların hazır olduklarını düşünerek yeryüzüne iniyor. Ve kendilerini göstermeyi kabul ediyor! İşte her şey o zaman başlıyor...

Kitap boyunca, Hükümdarlar'ın neden insanlara yardım ettiğini, bu ırktan ne istediklerini anlamaya çalıştım. Dünyanın ve insanların, uzaylıların gözüne nasıl göründüğünü kestirme çabaları sardı beni. "Ya bunlar gerçek olsaydı, insanlık bu canlıların eline bırakır mıydı kaderini?" düşüncesi zihnimi kurcaladı.

Her anlamda dolu dolu, özgün bir kurgu okudum. Kitabı bitirince, adı hakkında da uzun süre düşündüm. (Okuyanlar ne demek istediğimi anlayacaktır.) Ekonomi, din, siyaset, felsefe ve daha birçok konu üzerinde durarak güçlenen bir anlatımla karşılaştım. Samimiyetle söylemek gerekirse, böyle bir kitapla daha önce karşılaşmak isterdim. Yine bir "geç olsun güç olmasın" vakası oldu benim için Çocukluğun Sonu. Ütopya ve distopya konusuna hiç girmek istemiyorum, çünkü ben bir ütopya ya da distopya olduğunu düşünmüyorum eserin. Arka kapakta yazana katılıyor ve bir ince çizgide olduğunu kabul ediyorum.

(Bir de araştırınca kitaptan uyarlama mini dizi ile karşılaştım. Childhood's End bir buçuk saatlik üç bölümden oluşan bir mini diziymiş. Mutlaka izleyeceğim.) Kitap tabi ki tavsiyemdir :)
İthaki Bilimkurgu Klasikleri serisinden okuduğum 19. kitap oldu. Arthur C. Clarke'ın okuduğum ilk kitabı, Çocukluğun Sonu'ydu. Oldukça beğenmiş ve birçok kişiye tavsiye etmiştim. Ancak bu kitap, sanırım beni Çocukluğun Sonu'ndan daha çok etkilemeyi başardı ve yine oldukça beğendiğim bir Clarke kitabı oldu.

Isaac Asimov ve Robert A. Heinlein ile birlikte bilimkurgunun üç büyük isminden biri olarak kabul ediliyor Arthur C. Clarke ve kitaplarında genellikle evren, uzay, uzaylılar, evrim, yapay zeka gibi konuları işliyor. Bilimkurguyu, bilim ve kurgunun birlikte ele alınması olarak basitçe tanımladığımızda, Arthur C. Clarke'ın %70 bilim, %30 kurgu üzerine eserler verdiğini açıkça ifade edebilirim. Arthur C. Clarke'ı ya da ilk kez bilimkurgu kitapları okumak isteyen okurların, bu basit tanımımı göz önünde bulundurarak tercih yapmalarını tavsiye ediyorum.

Kitabın temelleri, 1964 yılında ünlü yönetmen Stanley Kubrick'in Arthur C. Clarke'a "dillere destan bir bilimkurgu filmi" yapma isteği olup olmadığını bir mektupla sorması üzerine atılıyor. Mektuptan sonra bu efsane iki isim kafa kafaya veriyorlar ve hem huzurlarınızdaki kitaba hem de sinemaya uyarlanabilecek bir senaryoya imza atıyorlar. (Birbirine yakıştırdığınız iki arkadaşınızın sevgili olması gibi sevindirici bir durum bu. En azından benim için öyle.)

Filmi henüz izlemedim; ama kitabın konu olarak merkezinde yer alan flashback(geçmişe dönüş) durumunu göz önünde bulundurduğumda, filminin de oldukça güzel olduğunu tahmin edebiliyorum. Ancak kitaba dair küçük bir eleştiri yapmam gerekirse, kitapta bu tür bir flashback olgusuna yer verilmemesini tercih ederdim. Çünkü okurken kafamda hep bir film senaryosu canlandı ve kitabın sonunda nereye dönüleceğini tahmin etmek hiç de güç olmadı. Kitaba ilişkin yapabileceğim en büyük eleştiri, sonunun tahmin edilebilir olmasıydı.

Kitabın konusunun, biz insanlardan önce evrende zeki varlıkların yaşamış olup olmadığı veya bizden sonra evrende zeki varlıkların var olup olamayacağı sorularının cevabı üzerinde temellendiğini söyleyebilirim. Oldukça ilgi çekici bir konu. Gerçekten de şu anda evrenin herhangi bir yerinde bizim gibi zeki varlıkların yaşıyor olabileceği fikri veya bizden önce de bir takım zeki varlıkların evrende yaşamış olabileceği ihtimali yahut biz yok olduktan sonra başka zeki varlıkların evrene egemen olabileceği ihtimali kafa kurcalayan bir takım ihtimaller dizisi olarak karşımıza çıkıyor. Bu cümle üzerine biraz kafanızın karıştığını tahmin edebiliyorum; ama yazar da okurun kafasını birçok yerde karıştırmayı ve cevapsız sorular bırakmayı tercih etmiş.

Arthur C. Clarke anladığım kadarıyla uzay, evren, evrim ve yapay zeka konularını oldukça seven ve önemseyen bir yazar. Bilimkurgu kitaplarında işlediği bu konularla bilime yön verdiğini söyleyebiliriz. Çünkü daha Ay'a ayak bile basılmadan önce bu kitap yazılmış ve basılmış. Yapay zeka konusunda da bilimsel olarak hala yazarın fikirlerine erişilemediğini söylersek yanlış söylemiş olmayız. Arthur C. Clarke'ın oldukça geniş bir perspektiften baktığı evrim konusu ise yazarın her iki kitabında da son derece gerçekçi ve bilimsel olarak işlenmiş. Mesela bu kitaptaki ilkel insanlar gayet açık bir şekilde "maymun adam" olarak nitelenmiş. Evrim konusuna ilgili olduğum için beni rahatsız etmedi; ama birçok okuru rahatsız edebilir.

Bilimkurgu ile ilk defa tanışmak niyetinde olanlar için ağır bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Fakat geçmişte birkaç bilimkurgu kitabı okuduysanız mutlaka Arthur C. Clarke ile tanışmalısınız. Yazarın kitaba dair sözleriyle yazıma son veriyorum:

"Lütfen unutmayın, bu yalnızca kurmaca bir eserdir. Gerçek, her zaman olduğu gibi, çok daha tuhaf olacaktır."
Bu kitap, kuşkusuz müthiş bir bilimkurgu klasiği. Yazılma süreci de bir o kadar ilginç. Yazarımız Arhur C. Clarke, ünlü yönetmen Stenley Kubrick ile karşılıklı bir beyin fırtınası neticesinde kurgunun ilk taslağını oluştururlar. Ortaya çıkan şey, Kubrick'in kolları sıvayıp bu kez bir bilimkurgu filmi çekmek istemesi sonucunda, bir çeşit senaryo olur.

Kitap bitmeden filmi çekilir. Ortaya sadece tüm zamanların en iyi on filmi listesine giren bir film çıkmaz; bir yıl sonra kitap yayınlandığında bu kez tüm zamanların en iyi bilimkurgu yapıtı ile de karşı karşıya kalırız.

A Space Oddyssey (kitabın orijinal adı), kelimenin tam anlamıyla bir kült romandır. Kurgusu mucize denecek kadar şaşırtıcı, sıkı ve iyi işlenmiş bir romandır bu.

Evrimsel basamağı sıçramaya yatkın primatları seçmek amacıyla üç milyon yıl önce, dünyada birden beliren üç metrelik bir monolit, diğer adıyla bir dikilitaş kullanılarak, primatlara alet kullanmayı öğreten dünya dışı yaşam unsurlarının dünyayla esrarengiz temasları.

Ardından günümüzde Ay araştırmaları sırasında Ay'a gömülü üç milyon yaşında olduğu keşfedilen bir başka monolit. Ve kitaba göre Satürn'e, filme göreyse Jüpiter'e, monolitin yaydığı sinyallerin takibi için başlatılan yolculuk.. Ve tüyler ürperten bir final...

Bilim sevenlere, kurgu sevenlere, ikisini birden sevenlere..
Stanley Kubrick'in 2001: Bir Uzay Macerası adlı filmini izleyenler filmin çekildiği 60'lı yılları aşan çok ilginç bir görselliğe de sahip olduğunu hatırlıyordur. Kubrick'in başyapıtlarından olan bu filmin son kısımlarındaki görsellik, filmin insanlığın ilk dönemlerini anlattığı kısımlarından sonra uzay çağını anlattığı ve uzay gemilerini ya da makinelerini klasik müzik eşliğinde izlediğimiz kısıma kıyasla daha da etkileyici. Kitabı okurken filmi iyi ki izlemişim dedim, çünkü kitap boyunca anlatılan şeyleri hayal edebilmem benim için hiç kolay olmayacaktı, çünkü okurken sadece okuyorum ve hayal etmiyorum genel olarak.

Arthur C.Clarke'ın bilimkurgunun en önemli üç isminden birisi kabul edildiğini biliyorum. Bilimkurgu deyince bambaşka bir zaman ve dünyadaki insanların, toplumların hikâyelerini anlıyorsak eğer o galiba Ursula K. Le Guin'in tarzı oluyor. Arthur C. Clarke'ın tarzı böyle değil. Geçen hafta okuduğum Haldeman'ın Bitmeyen Savaş'ı bile çok daha okunabilir bir eser kanımca; en azından karakterler çok daha ilginç. Burada ise yazarın neredeyse tamamen bilime odaklandığını, kurguyu ise sadece anlatmak için kullandığını görüyoruz. Eğer bilimkurguda farklı ekoller varsa yazar herhalde en sert ekole ait olmalı; kitabın sonunda yer alan Gözcü ve Şafakta Karşılaşmalar adlı son iki hikâye benim bildiğim bilimkurgu tarzına daha yakın duruyor ve okunması daha kolay. Kitabın tamamı ise çok büyük oranda makinelerin çalışması, mekanizmaların işleyişi tarzında sürüyor ve böyle yaparak 50 sene önce yazılmış bir kitap olarak yazarın esas meselesinin mümkün olduğunca gerçekçi ve mümkün bir gelecek hayâl edip kurgulamak olduğunu görüyoruz. Fantastik boyutları tamamen dışlayarak yazar kitabın final bölümündeki en uç noktalarda bile mümkün olabilecek ve kitabın genel atmosferine, gerçekçi havasına uygun olan bir tarzla yazıyor ve hiç birşey bize uydurma ya da abartı hissi vermiyor. Tevfik Uyar ve arkadaşlarının Muhabbet Teorisi adlı internet programında birkaç haftadır bilimkurgu nedir, ne değildir tartışması sürüyor. Orada da sözü edildiği üzere bu gerçekçilik hissi kitabın en güçlü yanı. Kitabın klasik kabul edilmesindeki en güçlü yönlerden birisi bu olsa gerek; bu kadar sene önce ve daha Ay'a çıkılmamışken böylesi bir hayâl gücü... Bunun dışında karakter geliştirmek anlamında bir etkisi olmadığını söyleyebiliriz eserin. Galiba bunu dert edinmiyor da ; ancak bu durum kitaba hiç bir şekilde zarar vermiyor.

"2001: Bir Uzay Macerası", Ay'da bir monolit keşfeden insanlığın kendi kökenlerini ya da uzaydaki diğer zeki canlıları bulma arayışını anlatıyor. Yaşı 3 milyon yıl olarak tahmin edilen bu monolit evreni dolaşan bir zeki uygarlığın gözcü ve kaşiflerinin bıraktığı izlerden birisi belki de. Hayatın gizemini uzayın, evrenin farklı yerlerine yaşam tohumları bırakan çok gelişmiş bir uygarlığın varlığında arayan kitap ve film bir şekilde Homeros'un Odysseia'sının kahramanı gibi varoluşunun özüne yani ülkesine, yuvasına dönmekte ter döken bir insanlık resmi koyuyor önümüze. Yazarın hayal gücünün zirve yaptığı son bölümde bir çok cevap buluyoruz. Ursula K. Le Guin'in Mülksüzler'de söylediği gibi, gerçek yolculuk geri dönüştür dercesine biz de geri dönüyoruz, dünyaya ve kitabı bir çok cevap ve çok daha fazla sayıda soruyla bitiriyoruz. Son iki öykü ise kitabın sert havasını yumuşatıyor ve finalini daha da güzelleştiriyor.

İlk defa bilimkurgu okuyacak olanlara bu kitabı önermiyorum. Bilimkurguyu çok sevenler için ise okunmaması imkânsız bir kitap 2001. Dört devam kitabı daha bulunuyor. Umarım İthaki onları da basar.
Aslında uzayla ilgili şeyleri seven biri değilim ancak bilim kurgu okumak istiyordum ve bu kitap ilgimi çekti. Durgun bir kitaptı pek olay yaşanmadı, genel olarak uzay ve uzay gemisi hakkında bilgi içeriyordu ki beni sıktı. Giriş kitabı olduğu için mi durgundu bilmiyorum ama bende seriye devam etme isteği uyandırmadı. Yazarın çok güzel kurguladığı yerler vardı ancak genel olarak saçma ve sıkıcı buldum kitabı.
Bilimkurgu-ütopya karışımı güzel bir kitap an itibariyle bitti. Zeki varlıkların dünyamızı ziyareti ve daha sonra yaşananlar akıcı bir üslup ile aktarılmış. Olaylar zaman sırasına göre 4-5 karekterin gözünden anlatılıyor. Bu tarz sevenlerin kaçırmaması gereken bir kitap..
Bilim kurgu klasiklerini tamamlamayı hedef edinen biri olarak yolculuğuma ilk bu kitapla başladım. Vallahi ne yalan söyleyeyim setteki kitapların üslubundan ve akıcılığından biraz endişe etmiştim ama bu kitap inanılmaz akıcıydı. Resmen elimden bırakamadım. Bırakmak zorunda kaldığımda da dakikaları saydım tekrar okumak için... Kitabı bitirdiğimde düşündüğüm tek şey "ben ne kadar muhteşem bir şey okudum ya" cümlesiydi. İnanılmaz kafa açan, imkansızı düşleterek insanlığa dair bir çok konuyu sorgulamanızı sağlayan ama bunu yaparken asla hikayeden kopmadığınız efsane bir kitap olmuş. Bayıldım. Arka kapaktaki "Hiçbir ütopya, toplumun bütün bireylerine sonsuza dek tatmin sağlayamaz" cümlesinin ne kadar şahane ve doğru olduğunu anladım. Kafamda oturmayan ve kabullenemediğim tek nokta ise insanlığın nasıl bu kadar kolay Hükümdarların hakimiyetini kabul ettiğiydi. Kendini öldürmeye ve bazen de feda etmeye bu kadar meyilli olan insan ırkının, böylesine çabasız bir teslimiyet doğasına aykırıydı bence. Tekrar tekrar aklıma takılan, olasılık dahilinde düşünmekte zorlandığım kısım bu oldu. Bunun dışında bayağı beğendim. Bilim kurgu klasiklerinden okuduğum ilk kitap oldu. Efsane bir başlangıç yaptım bence. :D
Bütün çocukluğum ansiklopedi ve bilim-kurgu kitapları okuyarak geçti. Bilime her zaman ilgi duydum ve bilim-kurgu hep tercih ettiğim tür olmuştur. Verne, Asimov ve Clarke gibi bu işin ustalarının kitaplarını okuma şansını yakaldım. Yazdıklarının hemen hemen tümünü de okudum. Bu kitaplar sadece teknoloji yoğun hayaller içermiyor, pek çoğu aynı zamanda derin felsefi düşünceleri de barındırıyor.
İşte Clarke'ın bu eserinde bazen paragraflarca bazen satır aralarında bu fikirleri görmek mümkün. Kitabın başlangıcındaki maymunların başına gelen şanslı ve "tanrısal" dokunuş, kitabın sonunda ise Jüpiter'in küçük bir güneşe dönüşüp uydularına enerji sağlar hale gelmesi ve bu uyduların, özelikle üzerinde yaşam keşfedilenin, insanoğluna yasaklanması bize Clarke'ın varoluşa nasıl baktığını da gösteriyor.
O denli başarı ile kurgulanmış ki, okuduğunuz zaman, özellikle günümüzde, Clarke'ın bir zaman makinesine sahip olduğuna ve zamanda seyahat edip romanını öyle yazdığına inanasınız geliyor. Çinliler'in uzay yarışına ortak olmaları, Ay'ın üzerinde olup bitenler, gezegenlere yapılan yolculuğun tasarımı ve şekli hepsi son derece gerçekçi.
Kendi güneş sistemimizde geçiyor olması, bildiğimiz gördüğümüz; çevresinde uydular dolaştırdığımız gezegenleri konu alıyor olması ve alttan alta insanın her zaman kendine sorduğu-cevap aradığı "nereden geldik?" sorusuna vurgu yapıyor olması bu kitabın damakta kalan tadı kesinlikle.
İnsan varoluluşunda dünya dışı canlıların vurgulandığı bir kaç spekülasyona açık nokta dışında taş gibi sağlam bir alt yapı ve çok akıcı bir dille yazılmış. Tabi çeviren Oya İşeri ve Ardan Tüzünsoy'un da ellerine sağlık.
Ele alınca kalın geliyor ama heyecanla sayfalar eriyip gidiyor.
Bir anda kendinizi milyonlarca yıldız ve binlerce galaksi içinde hayal edin. Sonra yer çekimini, ışık hızını, oksijen yerine sülfür soluduğunuzu, ölümsüz olduğunuzu hayal edin. Sonra uykunuzdan uyanin ve işe geç kaldığınızı fermuarinizi otobüste çektiğinizi müdüre ne hesap vereceğinizi ve saçma sapan günlük işlerinizi, borçları, kredi faizlerini düşünün...

Dünya gerçekten çok mu büyük ? Karıncaları hayal edin, onların dunyasini, adımlarını, gözlerinin bizi nasıl gördüğünü ? Sonra 1. Ve 2. Dunya savaşlarını, nükleer bombaları, biyolojik silahları, piramitleri yapan elleri, toprağa ilk tohumu atan kadını, öğrenmeyi hayal edin dostlarım, bilgisayar ekranına hapsolmuş, yapay zekaya mahkum geleceğimizi düşünün. İlk buharli makineyi, ilk otomobili, uçağı, dikiş makinesini, çatalı düşünün... Dünya ve zaman algıladığımız gibi mi gerçekten ? Murathan Mungan' in o mükemmel dizelerinde ki gibi " saatler ve dakikalar bu kadar yavasken, nasıl oluyorda aylar ve yıllar bu kadar hızlı geçiyor ?"...
Uzayin oluşumunu sağlayan Bing Bang in 13.8 milyar yıl önce gerçekleştiği öngörülüyor. Güneş sistemi ve dünya henuz 4.5 milyar yaşında. İnsan dünya üzerinde 160 bin yıldır var. Sanayi inkılabı ise henüz 130-140 yıl önce başladı. Bundan sonra yani 140 yılda yakılan fosil yakıtlar gezegeni koca bir seraya çevirdi, toprağın üstü altı her yeri atıklarla doldu. Yüzlerce canlı nesli tukendi. Ormanlar yok oldu, iklim bozuldu, buzullar eridi. İnsan özünden ve doğal yaşamından, adalet eşitlik duygularından koptu bunun yerini rekabet eden savaşan ve paranin statüye, yalan dolan ve kalpazanligin erdeme dönüştüğü bir dünya ortaya çıktı.
Bize geçmiş nesillerden yani 160 bin yıl önceki atalarimizdan çok sey kaldı. Lakin bizden bir 20 yil sonraki nesile bıraktığımız tek şey CO2 ve SO2...
Tanrı, doğa, kozmoz her nerdeseniz deyin tüm bunları bir yerlerden görüyor olmalı. İçine atıldığımiz bu karanlık kuyudan bir gün muhakkak çıkacağız. Vücudumuzda bulunan 118 element doğadaki 118 elemente katılıp hesabını görecek. Bir tavşan yada bir solucan kadar değerimiz olmadığını, vucutta yaşayan parazitleri kadar gereksiz olduğumuzu ve bu saçma sapan mutualist yaşamımızın dramatik bir şekilde son bulacağını göreceğiz.
Tüm bunları bugün bana bu bilim kurgu kitabi hatirlatti.
Dün bi felsefe kitabı uyarmıştı
Belki yarin bir şiir okurken veyahut bir şarkı dinlerken yıldızlara bakıp ardındaki sırları düşünürüm. Sonra aşağı sokakta savaştan kaçıp gelmis çöpten kağıt toplayan bir Suriyeliyi düşünerek bir sigara içerim.
Öyle ya geçen aylarda bir Suriyeli baba çocuklarını doyuramadigi ve ailesinin çoğu uyesini kaybettiği için kendisini lağım çukura atarak boğuldu ve öldü.
Neden lağım çukuru ? Neden gökdelenden aşağı değil, yada köprüden mavi ve serin sulara değilde lağım çukuruna ?
Çünkü insanoğlu artık dünyada vadesini tamamladı. Homo Sapiens çürümüş bir topluluğa dönüşmekten başka bir halta yaramadı. Milyonlarca yildiz ve galaksi içinde müthiş egomuz, kibrimiz, patolojik kimliklerimiz uzaydan bakinca asla görünmeyecek sürüngen bedenlerimiz atalarımızı hayal kırıklığına uğrattı.
Bu yüzden belkide başka yerlerden uzanacak bir yardım eline ihtiyaç vardır
Belkide bu gezegenin yok olmasi gerekir.
Belkide uzaysal bir faşizm burayı yok edip ortadan kaldırmalidir.
İşte bu kitap tüm bunları düşündüren. 200 sayfa civarı bir bilim kurgu kitabı ama insanı, dünyayi, evreni gezintiye çıkartan güzel bir eser. Tavsiye olunur...

Yazarın biyografisi

Adı:
Arthur C. Clarke
Unvan:
İngiliz Şövalyelik Nişanı'na Sahip İngiliz Mucit ve Bilimkurgu Yazarı
Doğum:
Somerset, 16 Aralık 1917
Ölüm:
19 Mart 2008
Yazdığı bilimkurgu romanı 2001: A Space Odyssey ve yönetmen Stanley Kubrick ile birlikte çalıştığı aynı isimli film ile meşhurdur. Aynı zamanda Mysterious World adlı İngiliz televizyon serisisin yapımcılığını ve sunuculuğunu da yapmıştır. Clarke, Robert A. Heinlein ve Isaac Asimov'la birlikte, bilimkurgunun "üç büyük yazar"ından biri olarak kabul edilmektedir.

Clarke 1941–1946 yılları arasında Kraliyet Hava Kuvvetleri'nde radar eğitmeni ve teknisyeni olarak çalıştı. 1945 yılında teklif ettiği "uydu iletişim sistemi" önerisinden dolayı 1963'de Franklin Institute Stuart Ballantine'den altın madalya kazandı.1947–1950 yılları arasında ve daha sonra tekrar 1953'te "British Interplanetary Society" (İngiliz Gezegenlerarası Topluluğu) başkanlığı yaptı.

Clarke dalışa olan merakından dolayı 1956 yılında Sri Lanka'ya yerleşti ve ölümüne dek orada yaşadı. 1998 yılında İngiliz Krallığı tarafından şövalye ilan edildi ve 2005 yılında Sri Lanka'nın en yüksek sivil onuru Sri Lankabhimanya ile onurlandırıldı.

Yazar istatistikleri

  • 100 okur beğendi.
  • 747 okur okudu.
  • 20 okur okuyor.
  • 1.040 okur okuyacak.
  • 15 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları