Ataol Behramoğlu

Ataol Behramoğlu

YazarDerleyenÇevirmen
8.0/10
1.193 Kişi
·
3.706
Okunma
·
323
Beğeni
·
9.124
Gösterim
Adı:
Ataol Behramoğlu
Unvan:
Şair, Yazar, Çevirmen, Edebiyatçı
Doğum:
Çatalca, İstanbul, 13 Nisan 1942
Ataol Behramoğlu (d. 13 Nisan1942, İstanbul), şair, yazar, çevirmen, edebiyatçı.

Edebiyat ve kültür üzerine yazdıkları, antoloji ve diğer çalışmalarıyla kuşağının önde gelen yazarları arasında yer alan bir edebiyatçıdır.

1942'de babasının askerlik görevini yaptığı Çatalca'da dünyaya geldi. Azerbeycan kökenli olan ailesinin soyadı “Gürus” idi. Aile,soyadını daha sonra Behramoğlu olarak değiştirmiştir. Babası yüksek ziraat mühendisi Haydar Behramoğlu, annesi İsmet Hanım’dır. “Nihat Behram” olarak tanınan gazeteci ve şair Mustafa Nihat Behramoğlu’nun ve avukat Namık Kemal Behramoğlu’nun ağabeyidir.

İlkokul üçüncü sınıfa kadar Kars’ta öğrenim gördükten ilk, orta ve lise öğrenimini babasının Ziraat Müdürü olarak görev yaptığı Çankırı’da tamamladı. İlk şiirleri "Ataol Gürus" adıyla Yeni Çankırı, Yeşil Ilgaz, Çağrı gibi yerel gazete ve dergilerde yayınlandı.

1960 yılında lise öğrenimini tamamlayan Ataol Behramoğlu, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde Rus Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden 1966 yılında mezun oldu. 1962'de üyesi olduğu Türkiye İşçi Partisi'nin (TiP) örgütlenme çalışmalarına katıldı. Yükseköğrenimi sırasında Yapraklar, Dost, Evrim, Ataç gibi dergilerde çıkan şiirleriyle dikkat çekti. Bu dönemin şiirlerini biraraya getiren ilk şiir kitabı "Bir Ermeni General", 1965'te Ankara'da Toplum Yayınevi'nce basıldı. Gençlik dönemi şiirlerinde Orhan Veli, Attilâ İlhan ve İkinci Yeni şiirinin ortak özellikleri etkindir.

Gerçek şiir kimliği 1965-1971 arasında Papirüs, Şiir Sanatı, Yeni Gerçek, Yeni Dergi ve Halkın Dostları'nda çıkan şiirleriyle oluştu. Bu şiirlerde toplumcu, etkin bir edebiyat anlayışının örnekleri yer aldı. 1965'te yayımlanan “Bir Gün Mutlaka” adlı kitabı 60’lı yıllar toplumcu kuşağının manifestosu niteliğindeki şiirlerden oluşmaktaydı[2]. Kitaplaşan ilk çevirisi “İvanov” (Anton Çehov) 1967'de basıldı. Mihail Yuryeviç Lermontov'dan ilk şiir çevirilerini de bu dönemde yaptı.

1970 yılında siyasi nedenlerle yurtdışında çıkan Behramoğlu, 1972'ye kadar Londra ve Paris’te yaşadı. Paris’te Louis Aragon ve Pablo Neruda ile tanıştı. Aragon’un yönetimindeki "Les Lettres Françaises"de, Abidin Dino çevirisiyle, "Bir Gün Mutlaka" dan bir bölüm yayımlandı. 1971’de Paris’te Théatre de Liberté’nin kuruluş çalışmalarına katıldı. İlk oyun "Légendes à Avénir / Geleceğe Masallar" için bölümler yazdı.
Sovyet Yazarlar Birliği’nin davetlisi olarak 1972'de gittiği Moskova’da yaklaşık iki yıl kaldı. Bu dönemde Moskova Devlet Üniversitesi'nde stajyer olarak Rus Edebiyatı üzerine çalıştı. Daha önceki dönemin ürünü çevirileri (Puşkin, Bütün Hikâye ve Romanları, 1972) ve yurtdışı dönemin ürünü şiirlerden oluşan üçüncü şiir kitabı "Yolculuk, Özlem, Cesaret ve Kavga Şiirleri" 1974'te Türkiye'de yayımlandı.

1974'te af yasasından yararlanarak ülkeye dönen Behramoğlu, Muhsin Ertuğrul yönetimindeki İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları'nda dramaturg olarak çalışmaya başladı. 1975'te kardeşi Nihat Behram ile çıkardıkları edebiyat-kültür dergisi “Militan” büyük ilgi gördü.[2] Bu dönemde Ataol Behramoğlu’nun "Ne Yağmur…Ne Şiirler…(1976)", “Kuşatmada (1978)”, “Mustafa Suphi Destanı" (1979), "Dörtlükler" (1980) adlı kitapları yayımlandı.
1979'da Türkiye Yazarlar Sendikası genel sekreteri oldu. Rus aslıllı Ludmila Denisenko ile evliliğinden kızı Barış o yıl dünyaya geldi.

1980 darbesi sonrasında dramaturgluk görevinden ayrılmak zorunda kaldı. "Ne Yağmur…Ne Şiirler…"'in yeni basımının mahkemece “toplatılması ve imhası”na karar verilen Ataol Behramoğlu bir hafta göz hapsinde tutuldu; kitap daha sonra beraat etti.[2] 1981'de "İyi Bir Yurttaş Aranıyor" başlığı altında topladığı şiirler Türkiye’de “siyasal kabare” türünün ilk örneklerinden biri olarak birçok kez izleyiciye sunuldu. Aynı yıl Yunanistan’da şiirlerinden seçmeler "Türkiye, Üzgün Yurdum, Güzel Yurdum" adıyla yayımlandı. Dünya şairlerinden Rusça, İngilizce, Fransızcadan yaptığı çevirileri "Kardeş Türküler" adlı bir kitapta topladı (1981). "Son Yüzyıl Büyük Türk Şiiri Antolojisi"'nin ilk çalışmalarına başladı.

1982'de Barış Derneği kurucu ve yöneticisi olarak tutuklandı, on ay tutuklu kaldı. Cezaevinde bulunduğu sırada, Asya-Afrika Yazarlar Birliği 1981 Lotus Ödülü'nü kazandı.1983'te 8 yıl hapse mahkum edildi. 1984'te ülkeden gizlice ayrılarak Fransa'ya gitti. Bir süre sonra pasaport verilmeyen ailesini de gizlice yurtdışına çıkardı.

Hayatının 1989 yılında kadar süren bu döneminde Paris Sorbonne Üniversitesi'nde Rus edebiyatı ve karşılaştırmalı edebiyat konularında lisans üstü bir çalışma yaptı. 1986'da Paris’te ressam Yüksel Aslan ile birlikte Fransızca Türk edebiyatı dergisi “Anka”yı kurdu ve yönetti. Birçok ülkede katıldığı toplantılarda konuşmalar yaptı, şiirlerini okudu.

Almanya’da "Kızıma Mektuplar (1985)", "Türkiye, Üzgün Yurdum, Güzel Yurdum" (1985) adlı şiir kitapları ve "Mustafa Suphi Destanı"nın yeni bir basımı yayımlandı. Şiirlerinden Macarcaya yapılan bir seçmeler 1988’de Budapeşte’de “Europa” yayınevince yayımlandı Antoloji çalışmalarına da devam eden Behramoğlu bu dönemde "Son Yüzyıl Büyük Türk Şiiri Antolojisi"; "Dünya Şiiri Antolojisi" (Özdemir İnce ile birlikte); "Çağdaş Rus Şiiri Antolojisi"'ni yayımladı. Ayrıca “Çehov-Bütün Oyunları (1. Cilt)”, şiir üstüne yazılarını biraraya getiren “Yaşayan Bir Şiir” (1986) ile “Eski Nisan”, “Bebeklerin Ulusu Yok” adlı şiir kitapları yayımlandı. Hakkındaki davaların beraatla sonuçlanması üzerine Haziran 1989’da Türkiye’ye döndü.

Türkiye’ye dönüşünden sonra Pendik Belediyesi’nde kültür danışmanlığı, ardından Simavi Yayınları’nda editörlük yaptı. 90’lı yıllarda “Sevgilimsin” (1993) adlı şiir kitabını ve çeşitli yazılarını biraraya getiren, "İki Ateş Arasında" (1989), "Nâzım'a Bir Güz Çelengi" (1989), "Mekanik Gözyaşları" (1990), "Şiirin Dili-Ana Dil" (1997) yayımlandı. Aziz Nesin ile ilgili anılarını "Aziz Nesin'li Fotoğraflar" (1995); yurt dışı gezi yazılarını "Başka Gökler Altında" (1996) adlı kitaplarda topladı. Vera Tulyakova’nın anılarından ve Nâzım Hikmet'in şiirlerinden oluşturduğu "Mutlu ol Nâzım" adlı bir oyunu; belgesel bir oyun çalışması olan "Lozan” adlı eseri vardır.

1995’te Türkiye Yazarlar Sendikası Genel Başkanı seçilen şair; bu görevi 1999’a kadar iki dönem sürdürdü. 2002’de Türkiye P.E.N. Yazarlar Derneği "Dünya Şiir Günü Büyük Ödülü"'nü aldı. 2008 yılında şiirlerinden geniş bir seçmeler Amerika Birleşik Devletlerinde yayınlandı. Aynı yıl kendisine Rusya Federasyonunca uluslararası Puşkin Nişanı verildi.

1992’de İstanbul Üniversitesi'nde başladığı Rus Dili ve Edebiyatı öğretim üyeliğini 2003'te aynı üniversitede doçent, 2009'da Beykent Üniversitesi'nde profesör olarak sürdürdü. Şimdi İstanbul Aydın Üniversitesi öğretim kadrosundadır. Cumhuriyet Gazetesi’nde köşe yazarlığı yapmaktadır.
Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği

İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
Kopmaz kökler salmaktır oraya

Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin

İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına

İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına

Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiç bir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın

Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara,göğe,bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana
...
Kimi insan otların kimi insan balıkların çeşidini bilir
Ben ayrılıkların
Kimi insan ezbere sayar yıldızların adını
Ben hasretlerin
...
Ataol Behramoğlu
Sayfa 171 - Nazım Hikmet - Otobiyografi
"İnsanlar
Ölüyorlar.
Gepgenç
Sımsıcak
Ölüyorlar
Sanki
Ölmüyorlarmış gibi.
Bir yandan sürüp gidiyor
Hayat."
Öğrendim ki, kimseyi sizi sevmeye zorlayamazsınız.
Kendinizi sevilecek insan yapabilirsiniz, Gerisini karşı tarafa bırakırsınız.
Burası dalyan kahvesi
Ortalık süt liman mavisi
Apostol bu ne biçim meyhane
Tabağımda bir bulut
Kadehimde gökyüzü

Oktay Rıfat
Ama artık gitmek geliyor içimden. Bir sabah masmavi bir bulutun peşinden, dönüşü olmayan yerlere...
Artık teslim ol, yüreğim,
Yeterince savaştık.
Ve dur, yaşamım, sen de
Korkaklık etmedik.
Elden geleni yaptık.

De bakalım, ruhum,
Gidecek misin, kalacak mısın,
Ver kararını.
"Cezaevinin Bahçesine Ayva Ağacı Diken Bir Şair ve Gözyaşını Kahkaya Çeviren Bir SİMYACININ Anıları ...

"12 Eylül sabahını (F. Otyam , Y. Özkan vb arkadaşlarla) Kuşadası'ndaki kültür gecesinde karşılamıştık. Gece yarısı , kaldığımız otelin lobisinden Fikret Otyam' ın telefonuyla uyanmıştım.Cümle aynen aklımdadır. "Aşağı gel, Evren yönetime el koydu." Bu iki küçük cümledeki gerçeğin hayatlarımızı nasıl derinden etkileyeceğini o anda kestirebilmek kolay değildi."

Bu satırların sahibini 30 küsür sene evvel Maltepe Cezaevine koymuşlardı .. Bedenen oradaydı belki ama düşünceleri hapsedemezsiniz..Ve ne diyor Bertolt Brecht Beş Paralık Roman adlı kitabında , "İnsan hapishane duvarları içinde de özgür olabilir." Düşüncelerine zincir vuramadıkları için tuttu şu satırları yazdı..

Maltepe askeri cezaevinin avlusunda
Sisler içindeki Büyükada’nın karşısında
Oturmuş yazarım bu şiiri

Eylül başlarında bir cumartesi sabahı
Lodos titretiyor ağaçları
Yağmur geceden yıkamış çiçekleri

Gökyüzü mavi, bulutlar beyaz
Ardından baharın geçti koca bir yaz
Hapisteyiz hâlâ ve güzün ilk serinlikleri

Avlunun dört yanı dikenli teller
Tellerin gerisinde nöbetçiler bekler
Kapanır uykusuzluktan gözleri

On gündür çocuk sesi duymadım
Özledim “baba” deyişini kızımın
Özledim beni görünceki sevincini...

Hayatım benim, kırk yıllık hayatım
Seni başarabildiğimce dürüst yaşadım
İçim burada da pırıl pırıl şimdi

Geçer, güzelim, bu günler de geçer
Sökülüp atılır dikenli teller
Koparır halk bir gün zincirlerini...

Diyorum ya dört duvar arasındaydı..Kim bilir başını kaldırdığında ranzasını , görüş gününde gri bulutlu gökyüzünü görüyordu .. İnsanlığını da elinden alamamışlardı yaa .. Kalktı cezaevinin bahçesine bir de AYVA AĞACI dikti.. Öyle bir ayva ağacı ki onun gölgesine kimler kimler , nice isimler konuk oldu sonrasında ..Sevdiklerine bu ağacın gölgesinde mektuplar gönderdiler yazıp yazıp.. İsmi Ataol Behramoğlu bu güzide şahsın , bu değerli şairin .. Ben şahsım adına ne şiirden anlarım, ne de öyle pek fazla şair bilirim .. Odun - kereste aromalı bizim bünye .. Pekte dingin bir ruhum yok şiir okuyacaklık .. Nerden tanıyorum kendisini derseniz Aziz BABA' dan .. Köşe yazılarını takip ederim ..Sık sık anar kendisini yazılarında , tv lerdeki sohbetlerde .. Bu kitabı öylesine çok aradım ki size anlatamam .. Bizimkisi manyaklık tabi .. Kişisel bir hayranlığın da ötesi..Bir saplantı .. N'apayım ben de böyleyim.. Kitabın baskısı uzun bir müddet yoktu.. Geçen Ankara okuma grubu ile Liman Kitap Cafe' ye gidince sorayım dedim .. Şansıma 1 tane varmış ..Aldım hatmettim ve bu büyük adamlarla ilgili bilmediğim pek çok yeni şey öğrendim .. Sizlerle de paylaşayım eğer isterseniz..

Aldım açtım ilk sayfayı .. Bu tekin yayınlarında 4. basım imiş .. 2016 basımı .. Sonra bir otobiyografi Ataol Behramoğlu' na dair.. Bir sayfa daha çeviriyorum , şaşırtan bir başlık.. "En Çok Sevdiğim ve En Çok Çatıştığım Yazar..." Açıklayayım. Kendisi , bilenler bilir ama bilmeyenler için söyleyeyim asker kökenli bir yazar ..Askerle niçin ilişiğinin kesildiğini bir başka incelememde ayrıntısıyla anlatırım .. Konu uzamasın..Dolayısıyla subaylıktan gelme olduğu için korkunç derecede otoriter , çalışkan ve disiplinli bir insan .. Bunun böyle olduğunu sadece kendisini okuyarak değil aynı zamanda karşılaştığım onu tanıyan insanlara da sorarak teyit ettim.. Oğlu Ateş Nesin' in anıları var ki onlar yeter..İnanılmaz otoriter bir şahsiyet .. Hal böyle olunca 1970 lerin başında halen daha bir sendikaları olmayan yazarları bir çatı altına getiren isim oluyor Aziz Nesin ve Yaşar Kemal (ki bu ikilinin arasında da inanılmaz bir savaş var normalinde ) İnanılmaz çalışkan , inanılmaz girişimci ama bir nebze dediğim dedik bir isim Aziz Nesin diyorum yaa..Yazarlar da esasen çalışkanlığından şikayetci değiller ..Çünkü ilkin kendilerine verilen bir "umumi heladan" yola çıkıp onlara başını sokabilecekleri bir yapı sunuyor kendisi .. Kendinden başka başkanlık edecek aday yok ama etkisini sürekli kısıtlamaya çalışıyorlar =)) En sonunda ismi otodidakta çıkıyor sendikada ..Ataol Behramoğlu da pek çok çatışmış olacak ki , şunları demiş bu konuda :

"Yakından ve kişisel olarak tanıdığım hiçbir yazarı Aziz Nesin ' i sevdiğim kadar sevmedim . Hiçbirine Aziz Nesin' e kızdığım kadar kızmadım.Hiçbir yazar konusunda Aziz Nesin konusunda olduğu kadar çelişkiye düşmedim.Hiçbiriyle Aziz Nesin' le çatıştığım kadar çatışmadım.Hiçbiri beni Aziz Nesin' in etkilediği kadar etkilemedi.Ve hiçbirine Aziz Nesin' e duyduğum kadar hayranlık duymadım.

Kendisi de tıpkı benim gibi Bir Sürgünün Anıları kitabıyla tanışmış onunla ."Gülmekten çok gözlerimin yaşardığını anımsıyorum" diyor GÖZYAŞINI KAHKAHAYA ÇEVİREN SİMYACI için .. Çok uzatmamak adına kısa kesiyorum .. Kitapta bir otel odasında atlet fanila ile arzı endam eden Aziz Nesin ve davudi sesi ile karşısında sinirden kırılan Yaşar Kemal' i, onları ayırıyım derken arada kaynamamak için en sonunda bu iki dev yazarı Fareler ve İnsanlar' daki Leni ile George benzetmek suretiyle ortamdaki gergin havayı almaya çalışan Ataol Behramoğlu' nun çareziliğini (YALNIZ ŞU SAHNENİN EPİCLİĞİNİ BİR AKLINIZA GETİRİN !!! O ANI GÖRMEK İÇİN GÖZÜMÜ DAHİ KIRPMADAN TÜM ARŞİVİMİ VERİRDİM.. PLAKLARIM DA DAHİL =)) ) , 70 lerin 80 lerin siyasi havasını , Ataol ve Nesin arasındaki mektuplaşmaları ve bu mektuplar arasındaki çok ilginç bazı olguları okuyacaksınız ..Çehovdur, Puşkindir, Gogoldur, Mayakovskidir, Sokratestir bunlar da işin bonusu..Herkes okusun mu ? Karar sizin .. Sıkılmayacağınızın garantisini veriyorum .. Şuraya da bir telefon konuşması bırakayım Aziz BABA' dan ..Niye "BABA" diyoruz anlaşılsın .. İyi oku POKE TOPU!! =))

"Aziz Ağabey" demiştim , "sizce yazarlarımız için bu kadar uğraşmaya değer mi?"

"Aslında," diye yanıtlamıştı beni ,"sen şimdi yine bir takım vatanseverlik söylevleriyle bana karşı çıkarsın ama , bu soru VATANIMIZ İÇİN DE sorulabilir... Çünkü vatanımız bok içinde ve daha da çok boka gitmekte...AMA MARİFET , GÜLLÜK GÜLİSTANLIK BİR VATAN İÇİN DEĞİL , BOK İÇİNDEKİ VATAN İÇİN BİRŞEYLER YAPABİLMEYE ÇALIŞMAKTIR..NEDEN? ÇÜNKÜ ""BİZİM"" VATANIMIZDIR DA ONDAN..."

Unutulan ve şahsım tarafından şu an eklenen , last but NOT LEAST isim , sitemizin yeni "BABA" sı, sevgili arkadaşım Necip G. .. Bu fırsatı gole çevirmemize ön ayak olduğun için pek çok ama pek çok teşekkür ederim sana .. Selam ve bitmek tükenmek bilmez bir İŞSİZLİKLE !! =))

Bu da "bebişin" bonusu olsun =)) uyurken kısık sesle veriver arkaya =))

https://www.youtube.com/watch?v=yUxb139X-N4
Bol gökgürültülü, yağmaya öfkeli seslerle hazırlanan bir göğün altında, hem de zifiri karanlıkta bitirdim kitabı. Edebiyat insanı iyileştirir, teselli eder, deyip duruyorum, bakalım bu gerçek miymiş, yoksa süslü ve güzel bir cümle miymiş diye de okumadım değil. Evdeki ölüm havası, Trabzon'dan beklenen kara haber, ve artık zorla yaşamaya çalışan bir ölü gibi görünen zavallı Dodim herşeyin daha da kötü olduğunu düşündürüyor bana. Haftalarca süren bir hastalıkla uğraştım; tansiyon hastası olmak sıradan birşey, önemli olan o değil ki ama, artık vücudun sana birşeyler söylüyor, ben yoruldum diyor, beni yordun ve hırpaladın diyor; artık yavaşla, ne olur artık yavaşla, diyor. Ne yaptım ki ben sana? 45 sene, renkli renkli duvarlarıyla şu koca evde, şu aşağıdaki güzel ağaçlara bakarak, nice güzel yavruyu gömerek bahçeye ve daha nicesinin sevgisiyle gayret ederek, çok eskilerden o incir ağacının hatırası bile hâlâ tazeyken, ne yaptım ben sana? Şu dümdüz sahile inen yol, şu koca binalar, artık dev gökdelenlere dönüşen bütün o eski konutlar... ağaçlarla süslü sokağımızın eski zamanlarda hiç de haz edilmeyen o havasından geriye ne kalmış? Dut ağacından üzerimize işerken ağaçtan düşen Murat; tembelliği süslü, ve asla bir baltaya sap olamayan, şimdi çocuğu, eşi ve koca göbeğiyle mahalleden geçerken bana el sallayan Tatü, içine kapanık ve ta o zamandan kaderi teslim edilmiş Kız İsmet, parmaklarını makineye kaptırıp parçalatan melü jane- ki on beş sene bitti sen gideli, bizlere nice güzel hikâyeler anlatan Aynur abla, bakkal Nahit amcanın oğlu Vedat, kaçamakların sonunda yediğin onca dayak, her zaman kaprisli ve şımarık bir başkası, kaderleri sade yollardan karmaşık ve sapa uçurumlara dönüşen nice insan..bu mahallede bunca birikmiş hatırayı parça parça, kısım kısım alıp değiştirirken bu yeni insanlar, bu çoluk çocuğa karışmış, değişik bir şekilde yabancı ve artık paralı insanlar, birisinin ölüm haberiyle kısa süreli bir şaşkınlıkla yerinde duran ama sonra hayatla beraber koşmaya devam eden bütün o eski insanlar, benim sırlarımı da nice sır gibi bana söylemeyen ama kendi aralarında paylaşan o eski insanlar, şimdi karşı karşıya geldiğimizde nadiren, daha paralı ve daha güzel bir hayata bakıyoruz: güzel, yüksek, temiz binalar, yollar, daha az ağaçlı veya yenisi dahi ekilebilen ama artık hatırasız, ya da şimdiki çocukların hatıralarına dönüşecek olan bu yeni ağaçlar..yeni bir mahalle..ama bir yandan da kamburlaşan annem...her gün ölen dodim...tansiyon haplarımla hırpalanmış vücudumla orta yaş sakini ben..işte bu yüzden soruyorum, ne yaptım ben sana? Eskisini yıkıp yenisini inşa ettikleri sokağımız, bütün hatıralarımız, eskilerin ağlayışları, ya da sızlanışları, içli ya da sessiz ama yine de serzenişleri ağır ağır duyulmazken bile, sesi kulakları eskide kalanlara duyulurken bir tek, ne yaptım ben sana diye soruyorum, sana, sana ne yaptım da böyle oldun, bu kadar yoruldun, yorgun oldun? Hasta olarak yaşamak mümkün, hem yaşıyoruz zaten. Peki edebiyatla iyileşiyor muyuz sahiden? Kötü kitaplar, sığ kitaplar okuyunca, ya da çok iyi edebiyat eserlerine doyarken ziya'nın baktığı dağlardaki o karaltıyı seçmeyebiliyor muyuz? Edebiyat okumak iyileştirir mi insanı, bir teselliyle, bir ümitle yeniden canlanabilir mi insan, edebiyat insana teselli verir mi, ona hayata tutun diyebilir mi, gidenler için bir dua gibi insanı acıtmamayı başarabilir mi? Yoksa insanın ruhu kesiklerle dolu bir bilek gibi mi, her kesikte bir iz, daha az hissedebilen ten gibi mi, bu yüzden mi sürekli ama sürekli aynı yere bakmaya devam edişimiz? Belki de en büyük sırrı hayatımızın, ölecek olmamız. Bizden önce her gidenle parça parça hakikate ısınırız, gülümseyerek, içten ya da korkan bir tebessümle ölüme selâm etmeye çalışırız: Zeze Portugasını acıyla, ama bir yandan gülerek hatırlar; Gabriel karlar bütün yaşayanların ve ölülerin üzerine yağarken Greta'ya sarılıp uykuya dalar, Hakkı Celîs hiç sevilmez sevdiği tarafından, Martin Eden okyanusa bakar ve hakikati kabullenir, Ziya ise o karaltıya takılı kalır, dağlardaki... Edebiyat yani, o halde, iyileştirir mi? Çehov bu anlamda çok güzel bir cevap veriyor bize: teselli hakikatin kendisi değildir, hakikate katlanabilmenin, onunla barışık yaşayabilmenin, o karaltının ne olduğunu anlayacağımız âna dek, hakikati yumuşatmanın, verdiği sıkıntı ve acının, üzerimizdeki ağırlığın rahatsızlığını hafifletmenin yöntemini söyler bize: geleceğe güvenle bakabilmeliyiz, yaşanan nice kötü olay ve tecrübelerimiz bize bizden sonra yaşayacakların yine de umut ve mutluluk dolu bir hayat süreceğinin işareti gibidir..bütün bu karanlıkta, fırtınada ve borada, gök acımadan gürlerken, okyanusta sıkışıp kalmış kader sandalımızla, ümit ederek deniz fenerinin ışığına bakıyoruz, bir teselli umuduyla.. Çehov'un umut dolu, ama yine de buruk çağrısı o deniz feneri işte,evet, ama bu fırtınada, bu kasırgada gözlerimiz yanılıyor, sessiz ve sonsuz kumsallara dolu bir kıyıya değil, karanlığı daha koyulmuş bir dibe doğru bindiriyoruz kayalıklara... çünkü edebiyat bir teselliyse bile, hakikatin kendisi değildir. Çehov'un dört perdede anlattığı gibi, kesilmeden akan, güzel ve taze başlangıçlara kapı aralayan zaman, biz sandaldakilere o kayalıklardan korkmamamız için sevgiyle hikâyeler anlatır; binlerce hikâye arasında debelenir, yaşar ama nihayetinde aynen Gusev gibi, ağır ağır, usul usul, tereddütsüz, ve bîçare okyanusun diplerine doğru ineriz, kayalıkların dibine, hiç birimizin görülmediği derinlere. Bizler kayboluruz hatıralarımızla, bir müddet hatırlanır ve sonra ebediyen unutuluruz. Ama edebiyat yaşar: sonsuz tesellilerle, sonsuz göz boyamalarla, sonsuz küçüklü büyük deniz fenerleriyle yaşar edebiyat ve her kader yolcusuna teselli ve ümit verir, onu oyalar, korkularını dindirir, bin türlü masalı ve hikâyesiyle bizi nihayetimize alıştırır, son ânımızda bizden önce ölen ve adı ve hayatı içimizde kalmış, bizden ve bizim olmuş nice kahramanla o kayalıklara biz de cesaretle ve kabullenerek bakarız eğer ki alışabildiysek, ve korkmuyorsak eğer, ve batarız. Sonra herşey yeniden başlar, yeniden hikâyeler ve masallarla teselli eder edebiyat bizi ve hayat böyle devam eder.

Yani; evet, edebiyat teselli eder ama, hakikat değişmez: çünkü hepimiz bir gün, oraya, o derinlere diplere, ne kadar masal ve hikâye ile geçse de ömrümüz o kayalıklara, çaresiz, hiç kaçamadan varacağız... o halde o güne dek küreklere asılmaya devam. Edebiyat insanı iyileştirmese bile Çehov'dan güzel merhem olmaz. Teselli olarak da Çehov yeter... ne mutlu Çehov okuyana ve Çehov sevenlere...
Edebiyatçılar ve kalem sahibi olma yolunda ilk adımlarını atmak isteyenler için çok faydalı, yön verici, vazgeçilmez bir eser olduğu kanaatindeyim.

Biri genç, diğeri ona nisbeten daha yaşlı olan iki yazarın ana karakter olarak karşılaştırıldığı dört perdelik piyestir. Genç Treplev yazmaya hevesli, yeni biçimler arayışında olan dekadan bir yazardır. Ona göre daha yaşlı olan (tam belli değil 35-40 yaş arası) Trigonov ise dünyaca ünlü, kendini kanıtlamış, hiçbir edebi akımı önemsemeden özgürce yazabilmeyi savunan yazardır. Bu iki yazar karakter üzerinden 19. yüzyılda Avrupada ortaya çıkan Dekadanlık, Sembolizm ve Naturalizm gibi edebi akımlara işaret edilerek genel değerlendirilmesi yapılmıştır. Bu akımları eleştirmiş ve Trigonov karakteri üzerinden kendi görüşünü ortaya koymuştur. "Martı" Anton Çehov kaleminden edebiyat ve sanat değerlendirmesidir.

Kısacası Çexov'un "Martı"sından aldığım mesaj şöyle:
Edebiyat(Sanat) biçimlerle, akımlarla sınırlandırılmamalı, özgürlük alanı olmalıdır. Düşünce kalıplaştırılmamalıdır. İçinden geldiği gibi, hangi biçim ve türde yazdığını düşünmeden özgürce yazmalıdır. Zamanın nabzı tutulmalı, bilim takip edilmeli, canlı karakterler oluşturlmalı ve karakterini yaşamalıdır.

"Martı"ya doyamadım; üst üste iki kez okudum, altını çizdiğim yerleri defalarca okudum. İmkanım olsa ezberlerim. Edebiyat nasıl değerlendirilir veya değerlendirilmeli ben bunu Anton Çehov'dan öğrendim.
Shakespeare ve Becket'ten sonra epeydir oyun okumuyordum.  Hakan S. Bey'in önayak olduğu Anton Çehov okuma etkinliği sayesinde kimilerine göre sıkıcı, imgesel ve okuması zor olan oyunlara dönüş yapmış bulundum. Aslında iyi de oldu. Beynimin ve ruhumun ihtiyacı varmış. :) Hiç aklımda yokken bu oyuna inceleme yazmamı isteyen Diotima kardeşimi de üzmeyeyim dedim. Bu saatte çalışmaya ve okumaya ara verip beynimi başka tarafa yönlendirmem de iyi oldu, sağolsun.

Oyuna gelince, evet zordur oyun okumak. Bir nevi beyin cimnastiği derim ben. Özellikle yabancı bir eserse isimlere dönüp dönüp bakmak zorunda kalırsınız. Kişilerin dediklerini zihninizde role dönüştürürsünüz zira romanda olduğu gibi açık seçik verilmez. Anton Çehov bir de her insanı farklı telden konuşturur oyunlarında. Siz sanırsınız ki aklı beş karış havada yazmıştır oyunu. Aslında aklı beş karış havada olan ordaki kişilerdir. Bunu vurgulamak ister. Aynısını Martı oyununda da yapmıştır mesela. Rusya'da sosyo-ekonomik değişim döneminde doğal olarak insan ilişkileri de yozlaşmıştır. Herkes daha çok kendini düşünür olmuştur. O yüzden oyunda biri kendi sorunundan bahseder, diğeri de kendi kafasındaki sorunla karşılık verir. Kim kime, dum duma yani...
Bir de sık sık aydınları, felsefe yapanları eleştirir ya oyunda; ayrı bir keyif de verdi bana. Kendilerini aydın olarak gördüklerini ama aslında ne kadar yontulmamış odun olduklarını ifade eder. Bu da Çehov'un görüp de yermek istediği ayrı bir yozlaşmadır.

Vişne Bahçesi, o güzel beyaz çiçekleriyle betimlenir oyunda.  Aslında bir imgedir. Rusya Çarlık Döneminin çöküş zamanlarının olduğu, köleliğin yeni kalktığı, ekonomik olarak da sosyal olarak da Rusya'da değişimlerin olduğu bir zamanda aristokrat bir ailenin evindeki sıkıntılı günleri anlatır. Sıkıntılıdır, zor zamanlardır ama yine de burunlarından kıl aldırmazlar. Hanedeki çalışanların karınlarını doyuracak metelik bulamazlarken, şaşaalı parti vermekten geri durmazlar.  Sürekli geçmişi yadederek, ellerinden kayıp gidecek olan anıların yeisi içinde yaşarlar ama onlara sahip çıkmak için bir adım dahi atmazlar. Sonuç olarak, önceden kendilerine köle olarak seçtikleri, köylülükleriyle dalga geçtikleri bir ailenin ferdi gelir ve son golü atar. Bu da ayrı bir traji-komik olur oyunda.

Kitabı bitirip son sahnesini gözümün önüne getirince, istemsiz ilk aklıma gelen şu çok bilindik atasözü oldu:

"Sular yükselince, balıklar karıncaları yer…
Sular çekilince de, karıncalar balıkları yer…
Kimse bugünkü üstünlüğüne ve gücüne güvenmemelidir…
Çünkü kimin kimi yiyeceğine 'suyun akışı' karar verir…"

* SPOILER olabilir:

O değil de, gitti güzelim vişne bahçesi... O balta sesleri kulaklarıma kadar geldi.
" Bir mezar taşının, yol üstünde durdurması gibi bir yabancıyı."

Yabancıyım Lermontov ben buralara, kendime, dünyaya.. Durdurdun beni ama kimin mezar taşıydı beni durduran. Bir yerlerde ölmüş ve kendimi ararken kendi mezar taşımı mı bulmuştum ve bir yabancı gibi adımı zorlanarak mı okumuştum ...?

Hiç şüphesiz Lermontov sadece eserleri ile değil devrimci kişiliği, dönemin (1814- 1841) baskıcı Rusya' sına karşı da kesin tavrıyla örnek olmuştur. Nitekim Puşkin' in komplo düelloda öldürülmesinden bir gün sonra "Şairin Ölümü " adlı devasa kütleli olduğuna inandığım ve çokça sevilen şiiri kaleme almıştır. Kendisi de Çarlık dönemi Rusya' nın baskısından nasibini almış ve eserlerinde çokça dile getirdiği Kafkasya' ya sürülmüştür. Ve malesef dört yıl sonra benzeri bir düelloda dünyanın kirli ellerinden kayıp gitmiş ve ölmüştür. ( özetle değinecek oldum)

Kitapta en beğendiğim yan şüphesiz Lermontov' un devrimci kalemi ve bu kalemi kirli elleri hareket ettiren kalplere ölesiye değdirmesidir. Ve pek tabiki " İblis ile Tamara" nın manzumesi. Bir an iblisi gerçekten ne kadar doğru anlamış olabiliriz diye sorguladım. Yaw bu nasıl iblis bir kurlar yapıyor ki tutsak edilmiş Tamara' ya hayret ettim. Kız Tamara dedim he de şu iblise bir tanı belki o kadar da kötü değildir diye. Devamı kitabı okuyacak olana kalsın..:)
Tamara ya bende aşık oldum.
Sırf bu yüzden üstüme ceket almıyorum bu ayaza çalan yarı gecede. Üşürsem belki hissedersin Tamara...
Ah Tamara seni anlamak anlamları başka bir anlamaktır.
Ve sen Lermontov her sayfasında kirli ruhlara indirdiğin hançerin bir başka şairin ruhunda yaşayacak.
Güzel Devrimci... Yazdıkların bir ömür, yüzüm güneşe dönükken sana ayırdığım yarı zifiri gölgem olacak...
Çok uzattım farkındayım. Affola...
Saygılarımla...
Kasım ayının on biri. Aramıza hoş geldin Vanya dayı. Gusev'in, Gabriel'in, yanına kurul sen de hadi. Ağlamak isteye isteye okudum hikâyeni. Yirmi sene önce bugün terhis olmuştum askerden. Geriye dönük düşünmeden yaşamak mümkün değil benim için. Bu saatlerde, yirmi sene önce, uçaktaydım, yanımda arkadaşım. Dönüyor olmak ne güzeldi geriye, hayata, eve. Yirmi sene sonra, artık yarı kelli felli, çalışma hayatı şükür ki bitmek üzere olan bir başka vanya dayı olarak, ben de gönül rahatlığıyla Sonya'nın oyunun sonunda söylediği sözleri söyleyebilirim kendime: bütün bunlar, bütün bu olup bitenler, yazgımızdı hepimizin. Üzülecek birşey de olmayacak, hepsi bittiğinde. Bitecek olması da, eğer Eyüp'teki mezarlara bakarak buraların defalarca dolup boşaldığını düşünen o zâtı hatırlarsak, bir ikramdır, hep yaşamak diye birşey yok çünkü, nihayetinde bu da bir terhis olacak hepimiz için. Olsun, "alınyazımızın bütün sınavlarına sabırla katlanacağız", ruhumuz kerpetenle sıkılır gibi acısa da içimiz, kaybettiğimiz herkese bir gün kavuşacağımız bir ânı hatırlayacağız, ümitle. "Ecel gelip çatınca da uysalca öleceğiz ve orda, mezarın ötesinde, çok acı çektik, gözyaşı döktük, çok acı şeyler yaşadık, diyeceğiz". Hayatımızın Kurtz'ünki gibi "dehşet... dehşet!" sözleriyle bitmemesi ümidine sımsıkı sarılıp, irlanda'nın mezarlarına usul usul yağan kar tanelerinin ufak sesleri kulaklarında, greta'ya sarılıp uykuya dalan gabriel gibi olacağız; hepimiz ağır ağır, usûl usûl gölgelere dönerken, isim ve esamemiz silinip giderken yeryüzünden, hep birlikte, bir hayâl ya da hakikat farketmez, "tanrı da acıyacak bize" ve biz hepimiz "parlak, güzel, sevimli bir hayata kavuşacağız ve burdaki mutsuzluklarımıza sevecenlikle, hoş görüyle gülümseyeceğiz ve dinleneceğiz".

Burada herşey aynı: yıkılan mahallemiz; güneşsiz ve gölgeli, huzur dolu bir gün, bahçede koca göbekli kediler ve her yeri, bütün bahçeyi kaplamış sarı yaprakları ağaçların. Bahçede yatan oğlum, ve diğerleri... şimdi bu sarı yaprakların, güzel renklerle süslenmiş ömürlük ağaçların, çiçeklerin arasında geçen gün kaybettiğimiz küçük öğrencimizi de görmek isteyerek bakıyorum. Sefer, Selçuk, Melek, Şengül, Mustafa, Oğuz ve diğerleri, daha niceniz, ve dodim, siz hepiniz, o âna dek ayrıyız diye düşünüp ümit edip sadece, ben de Vanya gibi, Sonya'nın yanı başında gözyaşı döküşü gibi heba olan ömrüne, işte ben de teselli bulmak istiyorum.
"Yaşayacağız Vanya dayı. Çok uzun günler, boğucu akşamlar geçireceğiz". Acelesiz, sakin sakin nihayetimize yürüyeceğiz. Bizler de Sonya gibi, Vanya gibi, koca ömrün üzerine, merhametle, özlem gidererek, dinleneceğiz.

Vanya gibi insanlar edebiyatın güzelliğini çok güzel anlatıyor. Vanya'nın döktüğü gözyaşları edebiyatın insana anlatmaya çalıştığı en güzel şeylerden birisi bence.

Kesinlikle okuduğum en güzel eserlerden birisiydi. Kitabı ve elbette Çehov'u herkese..herkese öneririm.
Bu adam tam bir coğrafi ve epik edebiyat ustası dostum. Puşkin'in şimdilik en sevdiğim eseri kesinlikle bu oldu.

Çocukken bir türlü sevemediğim tarih derslerine girdiğimde hep böyle bir eser okumayı hayal ederdim, bugüne kadar bize sürekli Osmanlı Devleti ve Türklerin kazandığı ya da kaybettiği savaşlar salt bilgiye dayatılarak anlatılmıştı ama hiç Rus bakış açısından ya da başka herhangi düşman bir milletin bakış açısından bu savaşları dinlememiştik. İşte Puşkin sayesinde en azından dönemin Rus bakış açısını dinlemiş oluyoruz.

Puşkin, kendi gözlem yeteneğiyle birlikte tamamen realist bir üslupla yazdığı 1829 Seferi Sırasında Erzurum'a Yolculuk kitabında epik ve pastoral unsurları edebiyatıyla harmanlayarak yazın kronolojisinin sonlarını gayet makyajsız ve olabildiğine gözlemlerine bağlı kalarak getirmiş. 1829lu yıllardaki Osmanlı-Rus Savaşı'nı kendi gördükleriyle ve Rus bakış açısından anlatan Puşkin aslında Rusya, Kafkasya ve Doğu Anadolu Bölgesi coğrafyasını, Kafkasya kültürünü ve bölgenin yerel insanlarının sahip olduğu gelenekleri de bu bağlamda okuruna çok iyi yansıtmış.

İçeriğin beraberinde Puşkin'in diğer öykü ve romanlarında ön plana çıkan Rus milliyetçiliği bu eserinde hiç de belirgin değil. Olabildiğince objektif bir şekilde savaş görüntülerini bize sunan Puşkin, kitabın çevirmeni olan Ataol Behramoğlu'nu da aynı benim gibi etkilemiş :

"Yolda yanlamasına uzanmış yatan genç bir Türk'ün cesedi önünde durdum. 18 yaşlarında bir delikanlıydı bu. Bir kızınkini andıran solgun yüzü henüz tazeliğini yitirmemişti. Sarığı tozlar içinde, yatıyordu. Tıraşlı ensesinde bir kurşun yarası vardı..." Bu tümceler, bütün tarih kitaplarından çok daha belirgin ve elle tutulurcasına gözlerimizin önünde canlandırmaktadır bir savaş alanı görüntüsünü." demiş Ataol Behramoğlu.

Evet, bu kitap ne ATV'nin yaptığı gibi kendini bir milletin milliyetçiliğini basın yoluyla göstermesi konusunda bir iddiada bulunuyor ne de çöpten çıkarılan GTA oyunu şifrelerini FETÖ'nün şifreleri olarak göstermeye çalışıyor. Tamamen saf, realist ve makyajsız bir savaş anlatımına sahip. Puşkin, Rus Edebiyatı, coğrafya ve savaş alanı anlatımı severler kesinlikle okumalı.
Antolojiler birer seçkidir. Dolayısıyla her türlü eleştiriye açıktır. Fakat Ataol Behramoğlu ve Özdemir İnce'nin bu ortak çalışması; Kabartey Özerk Cumhuriyeti'nden Uruguay'a, Hindistan'dan Finlandiya'ya kadar toplam 103 ülkeden gayet geniş bir şair ve şiir yelpazesi sunuyor ki, bu bulunmaz bir nimet.

Uzun uzadıya bütün ülkeleri değerlendirip kafa açmak istemem. Ancak birkaç ülkeye özellikle değinmek istiyorum. Bunlardan ilki Amerika Birleşik Devletleri. 1700'lerde İngiltere'ye karşı bağımsızlığını kazanmasına rağmen, 19. yüzyıl ortalarına kadar kendine has bir şiir anlayışı geliştirememiş. Herkesin yakından tanıdığı ya da isimlerini bir şekilde duyduğu Edgar Allan Poe, Walt Whitman, Ezra Pound ve T.S. Eliot bu konuda öncü olmuşlar. Sonrasında T.S. Eliot'un Avrupa'ya yerleşmesine Amerika'nın bu kısır kültürünün sebep olması ilginç bir nokta.

En ilginç şiir hatta sanat ülkelerinden biri şüphesiz Fransa. Fransa kendine has olmayan şairleri ve şiir akımlarını benimseyerek ve geliştirerek tekrar ihrac etmesiyle biliniyor. Şöyle ki; ünlü Fransız şairlerden Arthur Rimbaud aslen Uruguaylı, Trintan Traza Romanyalı, Apollinaire ise Polonyalıdır. Asıl Fransız şairler Baudelaire ve Mallarme'nin ise Edgar Allan Poe'dan etkilendiği bilinen bir gerçektir. Kaldı elimizde Louis Aragon reyiz :)
Tüm bu öykünme, etkilenme ve devşirmeye rağmen geliştirdikleri anlayış ve akımlarla da tüm dünyayı etkilemeyi başarmışlardır. Hatta Türkiye'de gelişen İkinci Yeni akımının Fransız gerçeküstücülüğünden etkilendiği söylenir.

Tüm bu ülkeler arasında beni en çok etkileyen şiirler, yıllarca beyaz ırk tarafından sömürülen Afrika ülkelerinin şiirleri oldu. Hemen hepsinde maruz kaldıkları acılar vurgulanmış ve bağımsızlık özlemi işlenmiştir. Tam bu noktada iz bırakan 3 şairden bahsetmek isterim.
1. Angolalı şair Agostino Neto
"Biziz umudu Angola'nın
Ve bizim savaşımız
Sana mutluluğu getirecektir!" (s.18)

2. Kongolu şair Patrice Emery Lumumba
"Binlerce yıl, Afrika'm, hayvanlar gibi acı çektin
Barbarların yumruğu, beyazların kırbacına karşı
Yalnız ölmekti senin hakkın, bir de ağlamak.
...
Hür ve şen bir Kongo doğacak kara topraktan."(s.50)

3. Senegalli şair Leopold Sedar Senghor
"Yeniden çiçeklenecek bahar
Aydınlık ayaklarımızı bastığımız her yerden." (s.83)

Bu üç şairin ortak özelliği yalnızca umut dolu bağımsızlık şiirleri yazmak değil. Her biri ülkelerinin bağımsızlığı için bizzat mücadelenin içinde bulunmuş hatta başrol oynamışlar ve bağımsızlıklarını kazandıklarında ilk devlet başkanlıklarını da kendileri yapmıştır. Bu şairlerin şiirlerinin özellikle bu bilinçle okunmasını şiddetle tavsiye ediyorum.


Gelelim Türk şairlere... Aslında kitapta Türkiye için bir bölüm ayrılmamış. Fakat kitaba da bağlı kalarak iki şairimize değinmek istiyorum.
Macar şair Laszlo Benjamin'in, Nâzım Hikmet'in ardından kaleme aldığı şu dizeler;

"Ayrıldın, bir veda sözü mırıldanmadan Nazım
Ve bir kez daha acılar eklendi hayata
Ve bir dost eksildi ondan."

ve Azeri şair Nigar Refibeyli'nin

"Goyup gittin ışığı insanlara
Yazıp yarattığın eserlerinle
Garıştın ebedi bahara." dizeleri Nâzım'ın başka coğrafyalarda da derin izler bıraktığını açıkça gösteriyor.

Bir parantez de Cahit Sıtkı Tarancı'ya açmak gerekir ki, Kolombiyalı şair Oscar Echeverri Meija bir şiirine başlarken Tarancı'nın "Alıştığımız bir şeydi yaşamak" dizesini aynen alıntılamıştır. Bu da şiirimizin ulaştığı noktaları tahayyül etmeye yeter.

Herkese iyi kitaplar.
*Spoiler barındırır*
Evet kitabımızın adı Vişne Bahçesi kısa bir kitap dün sabah uyanıp, pazar günü uykucuları uyurlarken okuyup bitirdiğim kitabım :)
Çocukluğun bütün saf ve temiz duyguların geçtiği anılarla dolu güzel bir çiftlik. İflasın eşiğine gelmiş eli bol mu bol bir çiftlik sahibi kadın. Ve biraz boşvermişlik ile gitti güzelim ağaçlar, çiftlik... Biraz buruk güzel bir kitaptı, motive edecek, hemen bitecek bir kitap...
Uzun zaman önce bir internet sitesi testinde "hangisi sizin yazariniz" başlığını görmüştüm ...aramızda kalsın severim testleri ,anketleri :) yılmadan soruları cevapladım ,cevapladım, cevapladım .

Sonuç Anton Çehov..üstelik hiç okumadığı bir yazar ...sonra araya bir kaç mevsim girdi ben hep Çehov 'u görmezden geldim .
Iteledim ,zamanın bilinmeyen yerlerine yolladım ..sonra bir gün yine benzer konulu bir test daha çıktı karşıma ...onuda yaptım bıkmadan ,usanmadan ,ve merakla ..
Sonuç : Anton Çehov :)
Ve artık yazgımdan kacamayacagımı anladim :) ...bir hışımla girdim is/kültüre kaptım 3 adet Çehov kitabını (daha da soyleniyorum ne ara okuyacaksin acaba bunları diye )... .ki öyle etli-butlu kitaplar da değil kısacık öykü kitapları kıvamında .
Bu sabah martı ile Çehov turuna başladım ..martı beni çok etkilemedi sadece bir bölümü akılda kalıcı idi benim için o da Trigorin in "bakın insanın gece gündüz aklından çıkmayan saplantıları vardir" dediği bölümüdür. .ordaki yazarın yazma saplantısının bende okuma saplantısı halinde yaşandığını tespit ettim ...gerçekten bu böyleydi ...gece yatıp o gün ne okuduğum , yarın sabah hangi kitabı alacağım ( hemen hemen her gün kitap almaktayim ve aşağı yukarı 300 adet okunmamis kitaba sahibim ) bir ayı kaç kitap okuyarak geçirdiğim ,bir sonraki ay hangi kitapları okuyacağım diye düşünen ..bir kitap delisine dönüştüğümü fark ettim :)
Bu delirmelerim beni fazlasıyla mutlu etsede ,sinsice evin salonu kitap istilasına uğrarken eşimin ve oğlumun yaşam alanını ele geçirmenin :) bana geri dönüşümünün pek hayırlı olmayacağı kanaatindeyim :)
An itibarı ile Vanya dayı ile Çehov turuma devam ediyorum :) not:Vanya dayı "martı "dan daha iyi :)


Sevgiyle kalın :) hepimize keyifli okumalar dostlarım. ...

Yazarın biyografisi

Adı:
Ataol Behramoğlu
Unvan:
Şair, Yazar, Çevirmen, Edebiyatçı
Doğum:
Çatalca, İstanbul, 13 Nisan 1942
Ataol Behramoğlu (d. 13 Nisan1942, İstanbul), şair, yazar, çevirmen, edebiyatçı.

Edebiyat ve kültür üzerine yazdıkları, antoloji ve diğer çalışmalarıyla kuşağının önde gelen yazarları arasında yer alan bir edebiyatçıdır.

1942'de babasının askerlik görevini yaptığı Çatalca'da dünyaya geldi. Azerbeycan kökenli olan ailesinin soyadı “Gürus” idi. Aile,soyadını daha sonra Behramoğlu olarak değiştirmiştir. Babası yüksek ziraat mühendisi Haydar Behramoğlu, annesi İsmet Hanım’dır. “Nihat Behram” olarak tanınan gazeteci ve şair Mustafa Nihat Behramoğlu’nun ve avukat Namık Kemal Behramoğlu’nun ağabeyidir.

İlkokul üçüncü sınıfa kadar Kars’ta öğrenim gördükten ilk, orta ve lise öğrenimini babasının Ziraat Müdürü olarak görev yaptığı Çankırı’da tamamladı. İlk şiirleri "Ataol Gürus" adıyla Yeni Çankırı, Yeşil Ilgaz, Çağrı gibi yerel gazete ve dergilerde yayınlandı.

1960 yılında lise öğrenimini tamamlayan Ataol Behramoğlu, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde Rus Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden 1966 yılında mezun oldu. 1962'de üyesi olduğu Türkiye İşçi Partisi'nin (TiP) örgütlenme çalışmalarına katıldı. Yükseköğrenimi sırasında Yapraklar, Dost, Evrim, Ataç gibi dergilerde çıkan şiirleriyle dikkat çekti. Bu dönemin şiirlerini biraraya getiren ilk şiir kitabı "Bir Ermeni General", 1965'te Ankara'da Toplum Yayınevi'nce basıldı. Gençlik dönemi şiirlerinde Orhan Veli, Attilâ İlhan ve İkinci Yeni şiirinin ortak özellikleri etkindir.

Gerçek şiir kimliği 1965-1971 arasında Papirüs, Şiir Sanatı, Yeni Gerçek, Yeni Dergi ve Halkın Dostları'nda çıkan şiirleriyle oluştu. Bu şiirlerde toplumcu, etkin bir edebiyat anlayışının örnekleri yer aldı. 1965'te yayımlanan “Bir Gün Mutlaka” adlı kitabı 60’lı yıllar toplumcu kuşağının manifestosu niteliğindeki şiirlerden oluşmaktaydı[2]. Kitaplaşan ilk çevirisi “İvanov” (Anton Çehov) 1967'de basıldı. Mihail Yuryeviç Lermontov'dan ilk şiir çevirilerini de bu dönemde yaptı.

1970 yılında siyasi nedenlerle yurtdışında çıkan Behramoğlu, 1972'ye kadar Londra ve Paris’te yaşadı. Paris’te Louis Aragon ve Pablo Neruda ile tanıştı. Aragon’un yönetimindeki "Les Lettres Françaises"de, Abidin Dino çevirisiyle, "Bir Gün Mutlaka" dan bir bölüm yayımlandı. 1971’de Paris’te Théatre de Liberté’nin kuruluş çalışmalarına katıldı. İlk oyun "Légendes à Avénir / Geleceğe Masallar" için bölümler yazdı.
Sovyet Yazarlar Birliği’nin davetlisi olarak 1972'de gittiği Moskova’da yaklaşık iki yıl kaldı. Bu dönemde Moskova Devlet Üniversitesi'nde stajyer olarak Rus Edebiyatı üzerine çalıştı. Daha önceki dönemin ürünü çevirileri (Puşkin, Bütün Hikâye ve Romanları, 1972) ve yurtdışı dönemin ürünü şiirlerden oluşan üçüncü şiir kitabı "Yolculuk, Özlem, Cesaret ve Kavga Şiirleri" 1974'te Türkiye'de yayımlandı.

1974'te af yasasından yararlanarak ülkeye dönen Behramoğlu, Muhsin Ertuğrul yönetimindeki İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları'nda dramaturg olarak çalışmaya başladı. 1975'te kardeşi Nihat Behram ile çıkardıkları edebiyat-kültür dergisi “Militan” büyük ilgi gördü.[2] Bu dönemde Ataol Behramoğlu’nun "Ne Yağmur…Ne Şiirler…(1976)", “Kuşatmada (1978)”, “Mustafa Suphi Destanı" (1979), "Dörtlükler" (1980) adlı kitapları yayımlandı.
1979'da Türkiye Yazarlar Sendikası genel sekreteri oldu. Rus aslıllı Ludmila Denisenko ile evliliğinden kızı Barış o yıl dünyaya geldi.

1980 darbesi sonrasında dramaturgluk görevinden ayrılmak zorunda kaldı. "Ne Yağmur…Ne Şiirler…"'in yeni basımının mahkemece “toplatılması ve imhası”na karar verilen Ataol Behramoğlu bir hafta göz hapsinde tutuldu; kitap daha sonra beraat etti.[2] 1981'de "İyi Bir Yurttaş Aranıyor" başlığı altında topladığı şiirler Türkiye’de “siyasal kabare” türünün ilk örneklerinden biri olarak birçok kez izleyiciye sunuldu. Aynı yıl Yunanistan’da şiirlerinden seçmeler "Türkiye, Üzgün Yurdum, Güzel Yurdum" adıyla yayımlandı. Dünya şairlerinden Rusça, İngilizce, Fransızcadan yaptığı çevirileri "Kardeş Türküler" adlı bir kitapta topladı (1981). "Son Yüzyıl Büyük Türk Şiiri Antolojisi"'nin ilk çalışmalarına başladı.

1982'de Barış Derneği kurucu ve yöneticisi olarak tutuklandı, on ay tutuklu kaldı. Cezaevinde bulunduğu sırada, Asya-Afrika Yazarlar Birliği 1981 Lotus Ödülü'nü kazandı.1983'te 8 yıl hapse mahkum edildi. 1984'te ülkeden gizlice ayrılarak Fransa'ya gitti. Bir süre sonra pasaport verilmeyen ailesini de gizlice yurtdışına çıkardı.

Hayatının 1989 yılında kadar süren bu döneminde Paris Sorbonne Üniversitesi'nde Rus edebiyatı ve karşılaştırmalı edebiyat konularında lisans üstü bir çalışma yaptı. 1986'da Paris’te ressam Yüksel Aslan ile birlikte Fransızca Türk edebiyatı dergisi “Anka”yı kurdu ve yönetti. Birçok ülkede katıldığı toplantılarda konuşmalar yaptı, şiirlerini okudu.

Almanya’da "Kızıma Mektuplar (1985)", "Türkiye, Üzgün Yurdum, Güzel Yurdum" (1985) adlı şiir kitapları ve "Mustafa Suphi Destanı"nın yeni bir basımı yayımlandı. Şiirlerinden Macarcaya yapılan bir seçmeler 1988’de Budapeşte’de “Europa” yayınevince yayımlandı Antoloji çalışmalarına da devam eden Behramoğlu bu dönemde "Son Yüzyıl Büyük Türk Şiiri Antolojisi"; "Dünya Şiiri Antolojisi" (Özdemir İnce ile birlikte); "Çağdaş Rus Şiiri Antolojisi"'ni yayımladı. Ayrıca “Çehov-Bütün Oyunları (1. Cilt)”, şiir üstüne yazılarını biraraya getiren “Yaşayan Bir Şiir” (1986) ile “Eski Nisan”, “Bebeklerin Ulusu Yok” adlı şiir kitapları yayımlandı. Hakkındaki davaların beraatla sonuçlanması üzerine Haziran 1989’da Türkiye’ye döndü.

Türkiye’ye dönüşünden sonra Pendik Belediyesi’nde kültür danışmanlığı, ardından Simavi Yayınları’nda editörlük yaptı. 90’lı yıllarda “Sevgilimsin” (1993) adlı şiir kitabını ve çeşitli yazılarını biraraya getiren, "İki Ateş Arasında" (1989), "Nâzım'a Bir Güz Çelengi" (1989), "Mekanik Gözyaşları" (1990), "Şiirin Dili-Ana Dil" (1997) yayımlandı. Aziz Nesin ile ilgili anılarını "Aziz Nesin'li Fotoğraflar" (1995); yurt dışı gezi yazılarını "Başka Gökler Altında" (1996) adlı kitaplarda topladı. Vera Tulyakova’nın anılarından ve Nâzım Hikmet'in şiirlerinden oluşturduğu "Mutlu ol Nâzım" adlı bir oyunu; belgesel bir oyun çalışması olan "Lozan” adlı eseri vardır.

1995’te Türkiye Yazarlar Sendikası Genel Başkanı seçilen şair; bu görevi 1999’a kadar iki dönem sürdürdü. 2002’de Türkiye P.E.N. Yazarlar Derneği "Dünya Şiir Günü Büyük Ödülü"'nü aldı. 2008 yılında şiirlerinden geniş bir seçmeler Amerika Birleşik Devletlerinde yayınlandı. Aynı yıl kendisine Rusya Federasyonunca uluslararası Puşkin Nişanı verildi.

1992’de İstanbul Üniversitesi'nde başladığı Rus Dili ve Edebiyatı öğretim üyeliğini 2003'te aynı üniversitede doçent, 2009'da Beykent Üniversitesi'nde profesör olarak sürdürdü. Şimdi İstanbul Aydın Üniversitesi öğretim kadrosundadır. Cumhuriyet Gazetesi’nde köşe yazarlığı yapmaktadır.

Yazar istatistikleri

  • 323 okur beğendi.
  • 3.706 okur okudu.
  • 75 okur okuyor.
  • 2.614 okur okuyacak.
  • 29 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları