Ayşe Düzkan

Ayşe Düzkan

YazarÇevirmenEditör
7.3/10
161 Kişi
·
489
Okunma
·
2
Beğeni
·
868
Gösterim
Adı:
Ayşe Düzkan
Unvan:
Gazeteci
Doğum:
1959
1959 doğumluyum. 1970'lı yılların başında solcu, 1980'li yılların başında feminist oldum. demokrat gazetesi, feminist, kadınlara mahsus gazete pazartesi, radikal, milliyet, pişmiş kelle, hayalet gemi, expres, kırmızı alarm, kaosgl, 2000'de yeni gündem ve özgür politika gibi yayınlarda vehttp://www.gazetem.net'te yazdım, bir dönem pazartesi'nin genel yayın yönetmenliğini yaptım. şamdan plus, sabah gazetesi hafta sonu eklerinde çalıştım, halen star gazetesi hafta sonu eklerinde çalışıyorum, gazetenin kitap eki editörüyüm. çalar saat, erkekliğin kitabında yazmaz bu ve behiç aşçı kitabı adlı üç kitabım, çevirilerim ve 24 yaşında bir kızım var.
Kimse, bir zamanlar sevmiş de olsa, kendi isteğiyle birlikte olmuş da olsa, bir erkekten kurtulmak için bedel ödememeli, kimse bir erkekten kurtulmak için ölmemeli...
yani mesela işçi sınıfı baskı ve sömürüyü toplu halde göğüsler, toplu halde direnir, örneğin patronun zam yapmaması üzerine bütün fabrika şalteri indirirken bir kadın kendisine el kaldıran kocası karşısında yalnız oluyor.
duygusal şiddetle ilgili şunu anlatmak istiyorum. ben bunu ilk bir karikatürle kavradım. atletli, pijamalı bir adam, masanın başında, televizyon açık, kadın sofra kuruyor, karısı belli ki. adam kadına dönmüş ve şunu diyor: "bak ajda pekkan'la aynı yaştasın, o kendine ne kadar iyi bakıyor." bunu görünce "tamam," dedim "anladım mevzuyu!"...
Hak mücadelesi, kadınlar ve erkekler arasındaki çelişkinin sonuçlarına müdahale etmeye çalışır. Devrimci feminizm ise çelişkinin kendisini ortadan kaldırmaya. Bunun tek yolu kadın ve erkeğin birer toplumsal kategori olarak ortadan kalkması. Bu ancak bir toplumsal devrimle mümkün olabilir.
92 syf.
·2 günde·Puan vermedi
Böyle bir kitaba nasıl yorum yapılır, nereden başlanır ki? Günlerdir okuduklarımı sindirmeye, kafamda bir yerlere oturtmaya çalışıyorum olmuyor. Aklımın almadığı şeyler var. Çok küçükken babasının tacizine uğrayan bir kız çocuğunun psikolojisini anlamaya çalışmak mesela. Hiç kolay değil. Ya da 5 yaşındayken kendi düğününde uyuyakaldığı için amcasının omzunda kocasının evine taşınan çocuğun psikolojisini anlayamayacağım gibi. Dedesi ve nenesi tarafından büyütülmüş olan şu çocuktan bahsediyorum, 5 yaşında olan. En çok dedesi tarafından sevilirmiş. Öyle ya çok iyi bir damat bulmuş dedesi de. (National Geographic Haziran 2011 Sayısı)
Başka nasıl göstersin ki sevgisini? Valerie'nin dedesi gibi itaatsizlik etti diye kırbaçlasın mı yani? Nereden nereye atlıyorum. Olmamış, yine toparlayamamışım kafamı. Hepsi birbirine giriyor. Erkekler tarafından, özellikle de en yakınları tarafından zulüm görmüş tüm kadınlar birleşip üstüme geliyorlar. Birini diğerinden ayıramıyorum. Küçücük bir çocuktum; komşumuzun, kocası tarafından bıçaklanıp öldürüldüğü noktadaki kurumuş kan lekelerini yıkamayan çalışan annemi izlerken. Nasıl kazınmış beynime. Ben sadece kan lekelerini gördüm, bir de son nefesindeki seslerini duydum. Bende bıraktığı iz silinmez. Peki ya bütün bunları yaşayanlar?

Bir katil ile empati kurabilir miyiz? Ayraç Dergi Sayı 89/Mart 2017'de Gökhan Özcan yazıyor: "Kieslowski'nin Öldürme Üzerine Kısa Bir Film'ini hatırlatmama müsaade edin. Sebepsiz yere birini öldüren Jacek'in asılmadan önceki sarsıcı iniltileri ve haykırışları, bizi o çok insani yerimizden vururken, onulmaz bir çelişkiyi de açık eder: Jacek'i anlayabilir miyiz? Onu anlamamız, onunla empatik olabilmemiz, onun yaptığı katliama hak vermek anlamına mı gelir? Eğer öyleyse, Jacek ile empatik olmak vicdani anlamda, doğru değildir. Ama empati de doğru değilse doğru olan nedir?" Doğru olan nedir sahiden? Küçük bir kız çocuğu iken en güvendiğin, tüm dünya üstüne gelse gözünü kırpmadan koşup sığınacağın kişinin istismarına uğramış, sonra çevresindeki diğer 'yakınları' tarafından farklı şekillerde şiddete maruz kalmış (şiddet de istismardır!), evden kaçmış ve daha 15 yaşında iken bir de hamile kalmış bir kadından bahsedeceğiz. Hayatı boyunca yaşayacağı travmaların başlangıcıdır bunlar. Devamı da geliyor elbette. Onu anlayabilmemiz elbette mümkün değil. Empati kurabilir miyiz? Bilemiyorum. O nefret dolu söylemlere katılıyor muyum? Mutlu bir ailede büyümüş, mutlu bir çocuk olarak baktığım sürece olaya; hayır katılmıyorum. Benim gözümde babam hâlâ en süper kahramanım. Ama bu demek değil ki herkes baba olabiliyor. Nasıl doğurmak ile anne olunmuyor ise baba olmak da kolay değil. Üstelik öyle bir çağda yaşıyoruz ki çıkan fetvalara bile yorum yapamaz hale geldik. Bu yüzdendir "bilinçlenmemiz lazım!!!" diye çırpınışlarım. Ayşe Arman, babası tarafından tecavüze uğramış bir kız ve annesi ile röportaj yapmıştı. Bir süre önce okumuştum ama annenin kurduğu şu cümleler asla çıkmaz aklımdan: "Nişanlıyken bana da tecavüz etmişti. Utancımdan kimseye söyleyememiş ve evlenmek zorunda kalmıştım. Beni sevdiğine bu yüzden böyle davrandığına inandırmaya çalıştım kendimi. Kızımıza olan sevgisini de fark ediyor ama toz konduramıyordum. Böyle olacağını düşünmemiştim." Acının acısının da acısı değil mi? Yüreğini yakmıyor mu insanın? İstismar ile sevgiyi birbirine karıştırmamak gerekiyor. Sevgi bu değil! Asla değil.. Ah, çok yolumuz var! Çocuklarımıza öğreteceğimiz çok şey var!

--Buradan sonra kitaptan alıntılar içerir fakat sürpriz bozacağını, okuma tadını kaçıracağını sanmıyorum. Yine de bilginize.--

Gelelim manifestoya. Okuduğum en nefret içerikli metin olduğunu söylememe gerek var mı, bilmiyorum. Kitabı okurken yanımda bulunan bir arkadaşıma bir paragrafı okuttum da bir türlü kendisinden bahsettiğine inanmak istemedi. "Bizden, erkeklerden mi bahsediyor şimdi bu?" diye sordu. Valerie'ye göre eriller tamamlanamamış bir X kromozumundan dolayı yanlışlıkla ortaya çıkmış bir tür. Bu da her daim dişilere benzemeye çalışmalarıyla sonuçlanmış bir evrime yol açmış. "Tamamen benmerkezci, ilişkilenmekten, empati kurmaktan ya da özdeşlemekten âciz olup engin, istilacı ve yaygın bir cinsellikle dolmuş olan eril, fiziksel olarak edilgendir. Kendi edilgenliğinden nefret eder, bu yüzden de bunu kadınlara yansıtır ve erili etkin olarak tarif eder, sonra o olduğunu ispatlamaya (bir Erkek olduğunu ispatlamaya) koyulur." diyor sayfa 25'te. Tüm kitabı da bu tezi kanıtlamak üzerine kurguluyor aslında. Tamamen bir savunma mekanizması yarattığını düşündürüyor bu da bana. Haklı olduğu noktalar olsa da tamamen dayanaksız bilgiler üzerinde ısrarla durduğu da oluyor. Fakat genel anlamda düşündürüyor. Bol bol ironi yapıyor. Ne olursa olsun haklı aslında diye düşündüğünüz noktalar veriyor size. "Erkek, dişinin bireyselliğinin pekala farkındadır" diyor Valerie sayfa 40'ta. Benim ısrarla bunu kabullenmemiz lazım çığlıklarımı duymuş gibi. "ama bunu algılayamaz ve bununla kendini ilintilendirmekten ve duygusal olarak bunu kavramaktan acizdir: bu onu korkutur,sıkar ve kıskançlıkla doldurur. O yüzden bunu reddeder, herkesi işlevi ve kullanımıyla tanımlamaya devam eder, tabii bu arada kendisine en önemli işlevleri -doktor,başkan,biliim insanı- seçmeyi de ihmal etmez, böylece kendisine bir bireysellik değilse bile bir kimlik sağlamış olur, böylece kendini ve kadınları (en çok kadınları ikna etmekte başarılı olur) dişilerin işlevlerinin çocuk doğurup yetiştirmek, eril egoyu pohpohlamak, rahatlatmak ve gevşetmek olduğuna inandırmaya çalışır; yani öyle ki dişi, başka herhangi bir dişi ile yer değiştirebilir. Ama gerçeklikte, dişinin işlevi, ilişki kurmak, sevmek, haz almak ve kendisi olmaktır ve başka kimsenin bunun yerini tutması mümkün değildir." diye de devam ediyor ve "Tanrım, ne kadar haklısın Valerie! Ne kadar haklısın" diye bağırası geliyor insanın. Ayrıca yine devamında söylediği şu sözleri zihinlere kazımak şart oluyor: "Gerçeklikte dişinin işlevi keşfetmek, bulmak, sorunları çözmek, espri patlatmak, müzik üretmek ve bunların hepsini de aşkla yapmaktır. Diğer bir deyişle dişinin işlevi bir sihir dünyası yaratmaktır."

İşte böyle nefret dolu söylemlerin yanında oldukça güzel felsefik yaklaşımları da olan Valerie'nin zihninde bize yol gösterecek çok daha önemli şeyler olduğuna eminim fakat ölümünden sonra tüm özel eşyaları yakıldığı için yazdığı onca şeyden çok azı günümüze gelebilmiş. Çevirmen Ayşe Düzkan bana kalırsa kitabın anlaşılabilirliğini ve değerini kat kat arttıran önsözde "Yazdıklarını okumak, Valerie'nin bu kadınlara nasıl haklı bir güç ve ilham verdiğini ortaya koyuyor çünkü Valerie kadınların en az bildiği şeyi yapmış, öfkelenmiş, bunu öğrenmeye ne çok ihtiyacımız var; kendimizden utanmadan, öfkemizi karşılayacaklardan korkmadan, çıplak, derin ve ateşli bir öfkeyle sarsılmak, bizi ve başkalarını incitenlere karşı sadece sabırla değil öfkeyle de karşı durmak." diyor ve ben de önünde saygıyla eğiliyorum.
92 syf.
·1 günde·Beğendi·8/10
Erkek Doğrama Cemiyeti Manifestosu çeşitli başlıklar altında toplanmış erkeklerin kanını donduracak türden maddeler, çok kaba ve iddialı yorumlar içeren bir metindir.

Korkunç kin ve nefretin dışa vurumu olarak değerlendirebileceğim bu kitabın yazılış hikayesi, sebebi acaba nedir? Bu olumsuz duygulara sebep nedir?

Okuduğum yüzlerce kitap üzerine diyebilirim ki; ben böyle kötücül bir metne daha önce hiç denk gelmedim. Kafamda oluşan soruların cevaplarını bulmak için Valerie Solanas’ın hayat öyküsünü araştırdım, onlarca sayfa okudum.

Bu okumalar, araştırmalar neticesinde, şahsi düşüncelerim ve yaşantım ile hiçbir benzerlik göstermeyen çok çok farklı bir bilinç ve hayat hikayesi ile karşılaştım. Sizinle paylaşmak istiyorum, ama yine de çok etkim altında kalmadan kitap değerlendirmesini de kendiniz yapın diyorum.

Tam şurada, asıl konumuza geçmeden önce küçük bir not düşmek istiyorum; Dünyada Radikal Feministlerin el kitabı olarak kabul gören bu metne Türkiye'deki feminist çevrelerin ne kadar ilgi gösterdikleri konusunda ne bir bilgi ne bir yorum bulamadım. Ama eğer yazılanları uygulamaya koyarlarsa vay erkeklerin haline… 

-“Bu toplumda hayat, en iyi halinde bile can sıkıntısından ibaret olduğundan, toplumun hiçbir tarafı kadınlara uygun olmadığından, uygar kafalı, sorumlu, heyecan arayan dişilere, hükümeti yıkmak, para sistemini bertaraf etmek, her alanda otomasyonu kurumlaştırmak ve eril cinsi yoketmekten başka çare kalmıyor.”

-“Artık erillerin (hatta dişilerin) katkısı olmaksızın üremek ve yalnızca dişiler üretmek teknik olarak mümkün. Hemen bunu yapmaya başlamalıyız. Eril olmak kifayetsiz olmak, duygusal olarak sınırlı olmak demektir; erillik bir noksanlık hastalığı, eriller de duygusal sakatlardır.”

-“Aşk ve şefkat vermekten aciz olan eril para verir. Bu onun kendisini anaç hissetmesine yol açar. Anne süt verir; erkek de ekmek. Anın tadını çıkarmaktan aciz olan erilin önüne koyacak bir şeye ihtiyacı vardır ve para ona ölümsüz, bitimsiz bir hedef sağlar.

-“Eril üretip üretmeme meselesine gelince böyle bir soru yoktur çünkü eril tıpkı bir hastalık gibi hep aramızda varolmuştur ve varolmaya devam etmelidir. Hatta dişiler bile niye üretilsin ki? Neden gelecek nesiller olsun? Bunların amacı nedir? Yaşlanma ve ölüm bertaraf edildiğinde neden üretilsin? Biz öldükten sonra ne olacağını niye umursayalım? Bizi takip edecek bir genç nesil olmaması neden umrumuzda olsun ki?”

-“Olayların doğal akışı ve toplumsal evrim, zaman içinde dünyanın tamamen dişiler tarafından denetlenmesini ve bunun bir sonucu olarak erillerin üremesinin son bulmasını ve nihai olarak, dişilerin üremesinin de son bulmasını getirecektir.”


Valerie Solanas 9 Nisan 1936'da New Jersey'de dünyaya geldi. Çocukken babasının tecavüzüne uğradı. Bir süre sonra, yani 1940'larda anne ve babası boşandı. Valerie annesi ile birlikte Washington'a taşındı. Ailesine sürekli karşı geldi ve Katolik okulunda okumayı reddetti. Bu olay büyükbabasının onu kırbaçlamasıyla sonlandı.

1951 yılında 15 yaşına geldiğinde kendi başına yaşıyordu. Bir denizciyle beraberdi. 1954 yılında üniversiteyi bitirmeyi başardı. Minnesota Üniversitesi Psikoloji Bölümü'nde yaklaşık bir yıl ihtisas yaptı.

Bundan sonraki yaşamını bir süre fahişelik yaparak kazandı. Ülkeyi dolaştı ve 1966 yılında Greenwich'e yerleşti. Orada 'Up Your Ass' (https://www.youtube.com/watch?v=iDOl5jUjWqs) adlı oyunu yazdı. Oyun erkeklerden nefret eden bir fahişeyi konu alıyordu. Bir 1967 yılının başlarında Andy Warhol'a (https://www.youtube.com/watch?v=pDtF6M6Bx2w) giderek oyununun bir kopyasını incelemesi için verdi. 1967 yılında Solanas, Scum Manifesto'yu yazdı.

SCUM Manifesto'yu yazdığı 1967'nin sonlarına doğru Warhol çıktığı bir geziden geri döndüğünde Solanas ona verdiği 'Up Your Ass'in kopyasını geri istedi. Warhol onu kaybettiğini söyledi. Solanas ısrarla onu aramaya devam etti ve Warhol'dan oyunu için para talep etmeye başladı.

3 Haziran 1968'de Solanas, Warhol'la karşılaştı. 3 kez ateş etti. İlk iki atış boşa gitmişti ama üçüncüsü Warhol'un sol tarafında ağır bir yara bırakmıştı. Warhol kanlar içinde yere düştükten sonra Solanas iki kez de orada bulunan küratör ve sanat eleştirmeni Mario Amaya'ya ateş etti. Solanas o akşam polise teslim oldu ve şöyle dedi: ‘‘Andy Warhol'u vurdum. Hayatımı fazlasıyla kontrol altına almıştı”. Sonrasında ise bunu neden yaptığı sorularına şu cevabı verdi: ‘‘Pek çok nedenim vardı. Manifestomu okuyun, orada ne olduğum yazıyor.’’

Valerie Solanas 26 Nisan 1988 tarihinde San Francisco'da yoksulların kaldığı bir otelde beş parasız ve yalnız öldü.

http://www.hurriyet.com.tr/...ti-manifestosu-87459

Birçok insan Valerie Solanas'ı değerlendirdiğinde, “deli, şiddetli, katil, saçma kadın, huysuz, palyaço” gibi kelimeler kullanmış. Heteroseksüel çiftler, mutlu yeni evliler vb. tarafından Erkek Doğrama Cemiyeti Manifestosu’su kışkırtıcı olarak bulunmuş, ülke çapında kanlı bir feminist cinayet çılgınlığında sebep olabileceği bile öne sürülmüş. Çok gerçek, ciddi bir metin olarak yorumlanmış.

Medyada ve kolektif bilinçte ise; Solonas değersiz bir sanatçı olarak değerlendirilmiş ve sadece Andy Warhol'a karşı şiddet eylemi nedeniyle hatırlanmıştır.

William S. Burroughs sarhoşken, “William Tell” adını verdikleri bir oyunu oynayarak karısının kafasına bir elma koydu ve vurdu, öldürdü. Onu sevdi,özledi ve öldürdü, daha sonra onun hakkında yazdı. Bu katliam için sadece iki hafta hapis yattı. Burroughs, elbette, hala büyük bir yazar olarak anılmakta. Amerikan Sanat ve Edebiyat Akademisi üyesi olarak görev de yaptı.

Pablo Neruda, ülkesini diplomat olarak ziyaret ederken bir hizmetçiye tecavüz etti. Anılarında “Yaşadığımı İtiraf Ediyorum”dedi ve yayınladı:

-“O kadar güzeldi ki alçakgönüllü işine rağmen beni rahatsız etti. Sanki vahşi bir hayvan, başka bir varoluşa, ayrı bir dünyaya ait ormandan çıkmış gibi. Sonuç vermeden onu aradım.”…

-“O zaman yolunda biraz hediye, ipek veya meyve bırakardım. Duymadan veya bakmadan geçecekti. Karanlık güzelliği, bu sefil geziyi kayıtsız bir kraliçenin zorunlu törenine dönüştürdü.”…

-“Bir sabah herkes için gitmeye karar verdim ve onu bileğinden yakaladım ve yüzüne baktım. Onunla konuşabileceğim bir dil yoktu. Gülümseyerek beni yanımda götürmesine izin verdi ve yakında yatağımda çıplaktı. Son derece ince bel, dolgun kalçaları, göğüslerinin taşan bardakları onu tam olarak Hindistan'ın güneyindeki binlerce yıllık heykeller gibi yaptı. Karşılaşma bir insan ve bir heykel gibiydi. Gözlerini açık tuttu, hareket etmedi. Beni hor görmeyle haklıydı. Deneyim tekrarlanmadı.”

Kimse onu bunun için hatırlamıyor.

Charles Bukowski, bir yazısıyla ilgili yaptığı bir röportaj sırasında kız arkadaşını tekmeler, yumruklar ve birden fazla kadın partnerine fiziksel olarak kötü muamele ettiğini söylemektedir. Halen dünya çapında büyük bir şair olarak kabul edilmektedir.

Louis Althusser “Marksizm’in teorik temellerine saldırırken gördüğü tehditlere karşı argümanları ve tezleri bilinen bir Fransız Marksist filozofu” olarak tanımlanıyor. “Althusser'in hayatı yoğun zihinsel hastalık dönemleri ile lekelendi. 1980'de karısını sosyolog Hélène Rytmann'ı boğarak öldürdü.” Yaygın olarak anılır ve karısını öldürmesinden sadece mağduru olduğu akıl hastalığının neticesi olarak bahsedilir.

Öte yandan Valerie Solanas, Andy Warhol'u vurdu, onu öldürmedi, ağır yaraladı. Yirmi yıl sonra, muhtemelen yaralanma ile hızlanan sağlık komplikasyonlarından ve bir haz bağımlılığından öldü.

Valerie Solanas, Şizofreni hastasıydı. Ayrıca çocuk yaşta ensestinin kurbanı oldu. Babası defalarca ona tecavüz etti, büyükbabasıyla birlikte yaşamaya gönderildi, bu kapıda da aynı muameleye maruz kalınca evden kaçtı ve seks işçisi oldu. Sık sık fiziksel ve sözsel olarak taciz edildi ve defalarca değersiz, öfkeli, çılgın bir insan olarak tasvir edilir. Belki bu incelememde çok tarafsız olamamakla beni suçlayacaksınız ama; Erkek sanatçılar için bu “şefkat” gösterisi nerede?

Andy Warhol'u vurduktan sonra Solanas kendini polise teslim etti. Cinayet, saldırı ve yasadışı silah bulundurma girişimi ile suçlandı, suçunu kabul etti ve bir psikiyatri hastanesinde tedavi de dahil olmak üzere üç yıl hapis cezasına çarptırıldı. Evsiz kaldı ve başka bir eser yayınlamadı.

Bütün bunlar bana bir erkek yazar, oyuncu ya da şarkıcı, ressam kısacası toplumun gözü önünde olan bir erin bu değer kaybına uğramak için daha neler yapmalı diye düşünmüyor değilim açıkçası. Bir Ayrımcılık kokusu aldım gibi.

İnsanların Valerie Solanas'ı bir suçludan çok bir kurban olarak görmesi gerektiğini düşünüyorum. Tamam, kitabın korkunç bir dille, çok saldırgan bir üslup ile yazılmış olduğunu kabul etmemek mümkün değil, ama her şeyin bir sebebi var…

Okuyun, kendiniz değerlendirin.
92 syf.
·3 günde·Puan vermedi
Erkek Doğrama Cemiyeti Manifestosu, orijinal adıyla Society For Cutting Up Men, Valerie Solanas’ın tek kitabıdır. SCUM Manifesto’da yatan fikirlerin nedenine nasılına ulaşmak için yazarın hayatı hakkında okuduklarımdan yola çıkarak başlamak istiyorum.

Valerie Solanas 9 Nisan 1936’da New Jersey’de doğmuş, 20. yüzyılın önemli feminist yazarlarındandır. Çocuk yaşta babasının tacizine ve dedesinin şiddetine maruz kalır. Bu yüzden olacak, “babasının kızı” ve “baba” üzerinde yaptığı tespitler yer yer aşırıya kaçsa da, haklılık payı yok değildir. Tabi haklı olmayı mı, yoksa bunları yaşamamayı mı tercih ederdi, bilinmez. Yaşadıkları neticesinde 15 yaşında evden kaçar ve liseyi bitirip Maryland Üniversitesi’nde psikoloji okur. Bu esnada bir hayvan laboratuvarında çalışır ve biyolojiyi keşfeder.

Okul biter, geçim kaygısı bitmez. Valerie, sokaklarda dilenerek, seks işçiliği yaparak kazanır artık hayatını. Böyle bir kadın hakkında yazılan biyografilerde, “seks işçisi” değil de “fahişe”, “hayat kadını” gibi ifadeler kullanılması, SCUM Manifestoda eril zihniyet hakkındaki uç fikirleri benimsetmiyor değil insana. Elbette ki burada, seks işçiliğine bir güzelleme, özendirme yapacak değilim. Fakat kadını buna mahkûm eden de ataerkil sistemin kendisidir. Zira insanın saygın bir mesleğinin oluşu da ahlaklı bir yaşam sürdüğüne yeter delil olmamakla birlikte, dünyadaki bütün ahlaksızlıkları topluma verdikleri zarar oranında sıralayacak olursak, kadının seks işçiliği yaparak geçimini kazanması ön sıraları işgal etmez takdir edeceğiniz üzere.

SCUM Manifesto’yu hayatının işte bu dönemlerinde yazan Valerie, “Up Your Ass” isimli tiyatro oyununu ilgileneceği düşüncesiyle Andy Warhol’e verir. Sorumluluk sahibi canım erkek Andy Warhol oyunun tek kopyasını kaybeder. Bizim deli kadın çeker vurur kendisini, son derece orantılı bir tepki vererek. Başarısız olması üzerine, “Bu işe girişmeden önce atış talimi yapmalıydım.” der. Zira Andy Warhol’un iç organlarının dağılması tatmin etmez kendisini.

Yazar hakkında bu yüzeysel bilgilerin şimdilik yeterli olacağına inanarak, hayatının daha kapsamlı bir anlatımını kitabın önsözünde bulabileceğinizi eklemek istiyorum.

SCUM Manifesto’ya dönecek olursak, öncelikle şunu söylemek isterim ki, korkmayın sevgili erkekler, hepinizi öldürmeyeceğiz elbette! Sadece çığlıklarımız duyulsun istedik, o kadar. SCUM Manifesto, etkiye karşı tepki bir bakıma. Babası tarafından taciz edilen bir kadının yollarımıza güller dökmesini bekleyemezdik değil mi?

Zaten ataerkil bir sistemin içinde yaşıyoruz.

Zaten duyulmuyor sesimiz.

Zaten her alanda ikincil tanımlamalara maruz kalıyoruz.

O yüzden bu kitabı olması gerekenden epey fazla bir hoşgörüyle okumalı herkes. Neden mi? ÇÜNKÜ BİZİ SİZ DELİRTTİNİZ!

Ne diyor SCUM Manifesto?

Savaşlara sebep, erildir. Yalan mı?

Aşk ve şefkat vermekten aciz olan eril para verir. Yalan mı?

Baba sisteminden kaynaklanan özgüven eksikliği, bir sürü yetenekli kızı, biliminsanı olmaktan alıkoyar. Yalan mı?

Tamam, eril yürüyen bir vibratördür de diyor.

Eril, tabiatı itibarıyla bir kene, bir duygusal parazittir de,

Eril kaypaktır da…

Hoşgörü kanallarınızı açık tutmanız gerektiğini hatırlatmak isterim. Aslında ne var biliyor musunuz? Hoş görmeseniz de olur. Kadın tarih boyunca hor görüldü, o yüzden, şimdi deli dahi bir kadının sözlerini hoş görmeseniz de olur… Sevgiler.
92 syf.
·4 günde·5/10
Kitap okurken  hissettiğim https://youtu.be/D8ELDwmxJVI gibi bir şey olsa da, bitince "hadi bakalım erkekleri öldürcez hazır olunn!!!" Gibi bir moda da geçmedim tabiki. :D
Zira ne hem cinsime ne de karşı cinse bir düşmanlığım yok. Herkes kimseye ilişmeden kendi halinde takılsın :D

Bir çok yer çizdim ilgimi çeken, birazını paylaştım, çoğunu kendime sakladım :D
Zaten bir ara sitede bayaa popülerdi geç de kaldım okumak için. O yüzden hala "okuyalım mı?" Diye soran kaldı mı bilmiyorum ama varsa şayet söyleyeyim:
SİZ BİLİRSİNİZ :D
İlle de okuyacam derseniz tabi satın almak yerine pdf olarak okumanızı önerebilirim. Evdeki kitaplık da böyle bir kitabın bulunması çok hayırlı sonuçlara vesile olmayabilir ((:

Kitap ile alakalı söyleyebileceğim şey sadece; yazarın yaşadıklarından ötürü nefretini ve isyanını kelimelere dökülmüş hali diyebilirim. Yazdıklarının hepsine olmasa da bir kısmına ve hislerine de hak verdim.

Bu kadar şey bir kitabı (ilginç, garip, değişik... uygun kelimeyi bulamadım) yazan kişi ne yaşamış acaba diye merak ettim ve çıkan sonuç kitabın içeriğinden daha ilgi çekici ve hüzünlüydü malesef. Bakmak isterseniz de şöyle bırakıyorum.
 https://listelist.com/valerie-solanas-kimdir/

Sevgi, saygı, anlayış ve kitap ile kalın ^_^
92 syf.
·2 günde·9/10
Cemiyetimizin ennn nadide üyeleri KADINLAR :) Hadi biraz karşı cinse işkence uygulayalım da stres atalım.

Tırnaklarını falan çekelim mesela kerpetenle ya da kafalarına balyoz indirip beyinlerinin pekmezini akıtalım :) Hattaaa deneysel ne yapılacaksa onlar üzerinde test edip, hayvan haklarını koruma üzerine bir devrim gerçekleştirelim :) Yok yok kesmedi bunlar.. Hepsini gaz odalarına doldurup kökten yok edelim. İşte bahar temizliği hissi veren o his :)

Tamam tamam. Ciddi oluyorum.
Valerie Solanas, Amerikalı, feminist ve biraz da haklı gerekçeleri olan bir yazarımız.

Haklı dememin sebebi benim de erkek düşmanı olmam ya da 'tek cinsiyet'ten oluşan bir dünya hayalimin olması falan değil. Çünkü 'çok şükür' ki ben küçükken baba tacizine uğramadım ya da itaatsiz, haşarı bir çocuk olduğum için dedemden kırbaç yemedim. 15 yaşında evden kaçmadım ya da adamın birinden hamile kalıp annelik denen kutsal duyguyu hiçe sayarak dünyaya bir çocuk getirmedim. Hatta çok çok başarılı bir öğrenci olmama rağmen sırf yaşamak için dilencilik ve fahişelik yapmak zorunda kalmadım. Tüm bunları yaşarken üstüne edebiyat ve sanata dair çalışmalar içinde olmadım.

Bunları okumak bile insanı kötü etkiliyor di mi? Peki tüm bunları yaşamış olmak bir kadına neler hissettirir? Hangi empati taşıyabilir bunca yükü?

Ben aşırı uç fikirleri savunan ya da seven biri değilim ama insan ister istemez düşünüyor, yaşadıklarımız bizi günün birinde katil olmaya iter mi ya da insanlara (cinsiyet farketmeksizin) karşı acımasız duygular beslemeye yönlendirir mi?

Kesinlikle evet. Kimse doğuştan gelen bir can alma dürtüsüyle ya da birine zarar verme arzusuyla yaşamıyor. Eğer bu derece keskin duygulara sahip olmuşsa bir insan hayatına bakmak yeterli olacaktır.

Tabi ki bu sav katilleri, canileri, tacizcileri haklı çıkaracak bir gerekçe değildir. Kimse bir bahanenin ardına sığınmasın. Fakat suç oranlarının giderek arttığı şu zamanda, bunun önüne geçmenin tek önemli yolu cezaların ağırlaştırılması değildir. Suçu ortadan kaldıracak merciden ziyade suça meydan bırakmayacak, doğmasının önüne geçecek bir toplum oluşturmak gerekir. Toplumda temelde ailelerden doğduğuna göre işin çekirdeğine inmek gerek. Sağlıklı bireyler, sağlıklı bir toplum döngüsü içinde suça yer bırakmayacaktır. Sağlıktan kastım da tabi ki ağzımızda maskeler tentürdiyot içen bir nesil değil. Her anlamda doygunluğa ulaşmış bir nesilden bahsediyorum. Bunun içinde başta sağlık, barınma, ekonomi ve cinsellik gibi temel ihtiyaçların giderildiği bir nevi Maslow'un piramidini tamamlamış en üstte de kendini gerçekleştirmiş bir insan modeli düşünün.

Düşünemediniz tabi çünkü bu da ütopik bir sav olarak sadece bu incelemede yer alacak :) Çünkü her şey birbiriyle o kadar bağlantılı ki, beynin kılcal damarları gibi bozuk olan bir alan beyinde hemen bir arızaya sebep oluyor ya da tamamen beyin ölümüne sebep oluyor. Toplumun ölümü de bunun gibi. Eğitimi, ekonomisi, sağlığı ya da herhangi başka bir alanda olan bozukluk aslında tüm sistemi kötü etkileyen bir hastalık doğuruyor. Nihayetinde her gün cinayet, tecavüz, hırsızlık, sahtekarlık gibi nice haberler duyuyoruz.

Velhasıl Valerie Solanas, bu kitapta ziyadesiyle asıp kesmiş ama ben onu bu düşüncelerinden dolayı suçlu göremiyorum. Doğduğumuz aileyi, toplumu, coğrafyayı ne yazık ki seçemiyoruz. Hoş seçiyor olsaydık bu sefer de başka sorunlar olurdu. Canımız sıkılır çünkü :)...

Merak eden olursa diye Valerie Solanas'ın hayat hikayesine dair kısmı da şuracığa bırakıyorum:

"""valerie solanas, 9 nisan 1936'da, new jersey'de, louis ve dorothy bondo'nun kızı olarak dünyaya gelmiş, talihsiz bir çocukmuş, çok küçükken babasının cinsel tacizine uğramış, annesiyle babası 1940'lı yıllarda tam olarak bilinmeyen bir tarihte boşanmışlar, valerie annesiyle birlikte washington'a taşınmış, annesi 1949'da red moran'la evlenmiş, valerie, katolik okuluna gönderilmiş ancak buraya devam etmek istememiş, isyanı ve itaatsizliği yüzünden dedesi onu kırbaçlamış.
1951'de, henüz 15 yaşındayken, evden kaçmış, bir denizciden hamile kalmış, bu çocuğun bir kız olarak doğduğu biliniyor, bütün bunlara rağmen valerie 1954'de liseyi bitirmeyi başarmış ve üniversiteye girmiş; college park'taki maryland üniversitesi'nde psikoloji okumaya başlamış.
valerie'nin üniversitede çok parlak bir öğrenci olduğu biliniyor, bu yıllarda geçinmek için bir hayvan laboratuvarının psikoloji bölümünde çalışmış, daha sonra minnesota üniversitesinde yine psikoloji üzerine bir yıla yakın çalışmış.

okulu bitirdikten sonra fahişelik yaparak ve dilenerek hayatını sürdürmeye başlamış, bu sırada sokakta yaşıyormuş, onu o döneminde tanıyan fahişeler, emektar daktilosuyla damlarda uyuduğunu anlatıyorlar, bir yandan da yazdığı oyunları arkadaşlarıyla kahvelerde oynuyormuş.
bunlar, sanatta yeni yeni ortaya çıkan çeşitli modern eğilimleri yansıtan oyunlarmış, bu arada da a.b.d.'yi dolaşıyormuş. 1966 yılında greenwich'te kıçınıza girsin adlı oyununu yazmış, oyun, kendi ifadesiyle, "erkek-düşmanı bir fahişe ve dilencinin yaşadıklarını" anlatıyor, "bir versiyonunda, kadın adamı öldürür, bir diğer versiyonunda anne oğlunu boğazlar."

1967'nin ilk aylarında valeriescum manifesto'yu yazar. scum, erkek doğrama cemiyeti (society for cutting-up men)'nin başharflerinden oluşur...
valerie bir yandan fahişelik yapıp dilenirken, bir yandan da scum manifesto'nun el yazması kopyalarını satıyormuş."""
92 syf.
Dili sivri, teşhisler oldukça radikal, okuyucuyu ya güldürecek ya da sinirlendirecek bir üsluba sahip Valeria Solanas manifestosu.

Solanas'ın bu tarzı aslında anlatmak istediği konuyu başka bir duygu ve düşünce çerçevesinde değerlendirilmesine sebep olduğu için ekseriyetiyle manifesto niteliğine göre pek bir kaçık* diyebilirim.

Solanas'ın, üzerine bol bol tartışma yapılacak pasajlarından çıkıp felsefi altyapısını anlatmak istiyorum. Çünkü toplumsal gelişim ancak değindiği felsefi yoldan geçmektedir. O yol da yozlaşmanın teşhisi, kabulü ve yok edilmesi üzerine bireyin, grubun ve toplumun alacağı tavırla alakalıdır.

Hayata dair her ama her şey, yozlaşma seviyesiyle doğru orantılı olarak nitelikli bir değer kazanır ya da kaybeder. Örneğin tamamen fanatiklikle ve algıyla kolayca yönetilen bir toplum/insan; bilinç seviyesi düşürülmüş ve haliyle yaşam alanı ve tarzı olarak da oldukça sığ bir alana çekilmiş o alanda işlenmektedir. Böyle bir toplumun/insanın sanatta, edebiyatta, sporda, düşüncede, hatta hepsini bir kenara bırakayım sadece bir kez yaşadığı şu hayattan 'gerçekten' zevk alma konusunda bile ciddi eksiklikleri barındırır da farkında olmaz. İşte böyle bir toplumsal ortamda kadın-erkek ilişkisi de, kadın da ciddi problemler altında kalmış demektir. Öğrenilmiş çaresizlik terimini insanlık diline kazandıran bu sistem süreklilik sağlayabilmek adına bu farkında olmadan edinilmiş yozlaşmayı işleyip durmaktadır. Bu noktada Solanas, eril söylemi, eril yaşam şeklini ve dayatmacılığını çok ağır bir şekilde eleştirerek devam ettirilen bu algıyı parçalama çalışmıştır. -ki bence (çok hatalı teşhisler yapmış olsa da yer yer) isabetli bir tavır takınmıştır.

Okuduğunuz zaman kendinizi bir tartışmanın içinde bulabilirsiniz. Buna düşmeden kitabın felsefesini kavrayın derim. Eril söylem üzerine, (erkek) Pierre Bourdieu'nün harika eleştirisini paylaşarak bitireyim; ''Sonuç olarak "Cesaret" denilen şeyin kökü çoğu zaman bir tür korkaklıktadır. Buna ikna olmak için erkekleri cinayete, işkenceye ya da tecavüze iten tüm o durumları hatırlamak yeterlidir. Zira tahakküm, sömürü veya baskıya yönelik istek, içinde zayıflığa yer olmayan "erkekler" dünyasından dışlanmaya dair o erkeksi korkuya dayalıdır.''
92 syf.
·1 günde
Offf çok sert... Valerie erkekleri doğramamış; ezmiş, çiğnemiş, yere atıp orangutanları üzerlerinde tepindirmiş. Tüm erkek cinsini aynı kefeye koyup, taş bağlayıp okyanusa atmış. Sadece SCUM yan örgütüne katılan erkekler hariç. Geri kalanlar öldü gitti. SCUM yani; Egemen, emniyetli, kendine güveni tam, berbat, vahşi, bencil, bağımsız, gururlu, heyecan peşinde, bildiğini okuyan, küstah ve kendisini evreni yönetmeye layık gören, bu topluma sınırlarına kadar özgürce gitmiş ve onun sunabildiklerinin ötesinde bir şey aramaya hazır olan dişiler.
İşte böyle...
Erkeklerden gerçekten nefret eden yazar çok küçükken babası tarafından cinsel tacize uğramış, itaatsizlik ettiği için dedesi tarafından kırbaçlanmış, 15 yaşındayken evden kaçıp hamile kalmış. Fakat daha sonra lise ve üniversiteyi bitirmiş. Bu sırada dilencilik ve seks işçiliği yapmak zorunda kalmış. Bu sırada birkaç oyun ve kitap yazmış. Tüm bu yaşadıklarından sonra lezbiyen ve daha sonra aseksüel olmuş, cinayete teşebbüs etmiş, akıl hastanesine yatırılmış ve çok zor bir hayat geçirmiş. Hâl böyle olunca da uçlardaki bir feministten, müthiş ağır ve yaşanmışlığın nefreti ile bezeli satırlar ortaya çıkmış. Nasıl ki dünya varolalı beri kadınlar erkekleri, erkekler de kadınları; ilişkideki her olumsuzlukta suçlamaya hazırdır, yazarımız da dünyadaki tüm olumsuzlukları erkeklere yıkmış. Yaşadıklarının ağırlığını bekli de bu satırları yazarak hafifletmeye çalışmıştır, bilemeyiz...
92 syf.
·1 günde·Beğendi·8/10
Tamam biraz ütobik, biraz çılgınca ama... Acıdan evrilmiş gülümsemeler yaşattı bana. Kahkaha atmama sebep olan çok hoşuma giden cümleler oldu. Altını çize çize okudum. Benim için güzel ve eğlenceli bir deneyim oldu.

Yazarın biyografisi

Adı:
Ayşe Düzkan
Unvan:
Gazeteci
Doğum:
1959
1959 doğumluyum. 1970'lı yılların başında solcu, 1980'li yılların başında feminist oldum. demokrat gazetesi, feminist, kadınlara mahsus gazete pazartesi, radikal, milliyet, pişmiş kelle, hayalet gemi, expres, kırmızı alarm, kaosgl, 2000'de yeni gündem ve özgür politika gibi yayınlarda vehttp://www.gazetem.net'te yazdım, bir dönem pazartesi'nin genel yayın yönetmenliğini yaptım. şamdan plus, sabah gazetesi hafta sonu eklerinde çalıştım, halen star gazetesi hafta sonu eklerinde çalışıyorum, gazetenin kitap eki editörüyüm. çalar saat, erkekliğin kitabında yazmaz bu ve behiç aşçı kitabı adlı üç kitabım, çevirilerim ve 24 yaşında bir kızım var.

Yazar istatistikleri

  • 2 okur beğendi.
  • 489 okur okudu.
  • 9 okur okuyor.
  • 338 okur okuyacak.
  • 4 okur yarım bıraktı.