Ayşe Gül Altınay

Ayşe Gül Altınay

Yazar
8.2/10
26 Kişi
·
60
Okunma
·
8
Beğeni
·
705
Gösterim
Adı:
Ayşe Gül Altınay
Unvan:
Akademisyen ,yazar
Çocukluğunu Diyarbakır'da, gençliğini ise İstanbul'da geçirdi. Boğaziçi Üniversitesi'nde Siyaset Bilimi ve Sosyoloji okudu. Kültürel Antropoloji doktorasını Duke Üniversitesi'nden (ABD) aldı. Sabancı Üniversitesi'nde öğretim üyesi olan Ayşe Gül Altınay, antropoloji, kültürel çalışmalar ve toplumsal cinsiyet üzerine dersler veriyor. Kitapları arasında Vatan-Millet-Kadınlar (der., İletişim, 2000), The Myth of the Military-Nation: Militarism, Gender, and Education in Turkey (Palgrave Macmillan, 2004), Ebru: Kültürel Çeşitlilik Üzerine Yansımalar (der., Metis, 2007) ve işte böyle güzelim (Hülya Adak, Esin Düzel ve Nilgün Bayraktar ile birlikte, Sel, 2008) bulunan Ayşe Gül Altınay, Türkiye’de Kadına Yönelik Şiddet (Yeşim Arat ile birlikte, 2007) çalışması ile 2008 PEN Duygu Asena Ödülü’nü kazandı.
... çocukken tanık olunan şiddet, erkeklerin şiddet uygulama olasılığını kadınların da şiddete maruz kalma olasılığını iki kat artırıyor.
200 syf.
·2 günde·Beğendi·Puan vermedi
Sen kadınsın sus...
Sen kadınsın evde otur...
Sen kadınsın çocuk bak...
Sen kadınsın çamaşır yıka...
Sen kadınsın yemek yap...

Kadın erkekten fazla kazanır, dayak yer!
Kadın sevdiği adama kaçar dayak yer!
Kadın çarşıya, pazara gider dayak yer!

Erkeksen el üstünde tutulursun.
Kızsan bir kenara atılırsın.
Erkeksen küçük yaşta evin kralısın.
Kızsan küçük yaşta evin külkedisisin.

Erkek küçük yaşta babasının attığı dayağa şahit olur. Şahit oldukça güç bende der. Büyüdükçe o da babasından gördüğünü yapar.
Kız küçük yaşta annesinin yediği dayağa şahit olur. Şahit oldukça siner. Erkektir döver der.

Yapmayın anneler, yapmayın babalar. Kız da bizim, erkek de bizim. Onları doğru yetiştirmek bizim elimizde. Onları yetiştirirken bildiğimiz doğruyu değil, doğru olan doğruyu yapalım. Doğru bildiğimiz yanlışları bir kenara atalım.

Çocuklarımıza küçük yaşta rol biçmeyi bırakalım artık. Erkek çocuklarına araba sürmeyi öğretirken, kız çocuklarına yemek yapmayı öğretmeyelim.

"Kadına Şiddete Hayır" ve "İstanbul Sözleşmesi Yaşatır" Okuma etkinliği #80024404 kapsamında okuduğum bir kitap, Türkiye'de Kadına Yönelik Şiddet

Kitap, 2006 - 2007 yılları arasında yürütülen ve TÜBİTAK tarafından desteklenen bir araştırmayı kapsıyor. Türkiye'de Kadına Yönelik Şiddet çeşitli illerde yapılan alan araştırmalarını istatistiksel bir şekilde bizlere sunuyor. Şiddetin tarihçesini, şiddetle mücadele için kurulan dernekleri anlatıyor. Yapılan anketler tablolarla bizlere sunuluyor.

Bir katılımcının anlattıkları, kadınlarımızın çektiği çileyi çok net bir şekilde gözler önüne seriyor. KAMER'in (Kadın Merkezi) çalışmalarına katılmasıyla hayatının değiştiğini, kendinin farkına vardığını anlatıyor. Yok olmaktan KAMER aracılığıyla kurtuluyor. O artık kendine güvenen, ayakları üstünde duran bir birey.

"Doya doya yaşadım, doya doya acı çektim ama her şeyi her şekilde fark ettim. “Ben varım ve her şeyi yapabilirim,” demeye başladım."

"HAKLI ŞİDDET YOKTUR , ŞİDDETİN HİÇBİR HAKLI DAYANAĞI YOKTUR."
200 syf.
Türkiye’de Kadına Yönelik Şiddet, Ayşegül Altınay ve Yeşim Arat’ın 2007 yılında yaptığı bir alan araştırmasıdır. En büyük sosyal problemlerimizden bir olan kadına yönelik şiddetle ilgili yapılan araştırma sayısının azlığı sebebiyle, bu araştırmanın önemli bir araştırma olduğunu düşünüyorum. Üzerinden 13 sene geçmiş, günümüze daha yakın bir tarihli araştırma daha bulup kıyaslamak isterdim ama şimdilik bir kaynak bulamadığım için yapamıyorum.


Bir kişiye veya kişilere yapılan sözel, fiziksel, cinsel, psikolojik, ekonomik zarar verici her türlü hareket şiddettir. Fiziksel şiddet, bir kimsenin başkası tarafından fiziksel saldırıya uğramasıdır. Ekonomik şiddet, kişinin çalışmaya zorlanması, gelirlerine el konulması ya da gelir sağlama özgürlüklerinin elinden alınmasıdır. Cinsel şiddet, kişinin rızasının baskı yoluyla alınmasıyla veya rızası dışında ilişkiye zorlanmasıdır. Psikolojik şiddet ise kişinin ruh sağlığını bozucu davranışlarda bulunulmasıdır.


“Toplumsal cinsiyete dayalı şiddet, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının var olan potansiyellerini gerçekleştirmelerinin önündeki en önemli engellerden birisi olmaya devam etmektedir. Özellikle kız çocukları ve kadınları çekirdek aile içinde, geniş aile bağlamında, sokakta, okulda ve iş hayatında fiziksel, ekonomik, psikolojik ve cinsel şiddete maruz kalmakta; yaşanan şiddetin kız çocuklarının okuyamamasından kadınların toplumsal hayata etkin katılamamalarına, kadınların çocuklarına uyguladıkları şiddetin artmasından istenmeyen evliliklere, sakatlıklardan ölümlere kadar çok kapsamlı sonuçları olmaktadır.”


Toplumsal cinsiyete dayalı şiddet, aile içi şiddet özellikle koca şiddeti araştırmanın da sonuçlarında gördüğümüz gibi kadınların hayatında belirleyici bir rol oynuyor maalesef.


Araştırma 3 bölümden oluşuyor. İlk bölümde toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin Türkiye’de nasıl tanımlandığı, ikinci bölümde “koca şiddeti” ile ilgili alan araştırması ve bulguları sunuluyor. 3. bölümde ise ilk iki bölümden çıkarılan sonuçlar değerlendirilerek şiddetle mücadele konusunda öneriler sunuluyor.


Araştırma ilk bölümünde toplumsal cinsiyet çalışmalarının geçmişinden de bahsettiği için 2007 yılına kadar bu alandaki gelişmeleri görebiliyoruz. Mesela günümüzde gündelik hayattaki tartışmalarda bile sık sık kullandığımız “cinsel taciz” kavramı, 90’lı yılların başında çok yabancı bir kavrammış ve “aile içi cinsel taciz” kavramını kabul etmek doğal olarak hiç kolay olmamış.


Yine ilk bölümde niteliksel araştırmalarda, çokça hukuksal boyuta ve 2007 yılına kadar bu alanda yapılan hukuksal değişikliklere ve gelişmelere de değinilmiş. Bu gelişmelerde sivil toplum kuruluşlarının etkisi ve bazı sivil toplum kuruluşlarının yaptığı çalışmalar detaylı olarak açıklanmış. Sonucunda kadın örgütlerinin desteklenmesinin ne kadar önemli olduğu ve bu konuda devlet ve sivil toplum kuruluşlarının birlikte mücadele edilmesi gerektiği vurgulanmış.


İkinci kısımda ülkenin çeşitli yerlerindeki kadınlara uygulanan 1800 anketin tüm detayları istatiksel olarak açıklanmış. Hangi illerde kaç kişiye anket uygulandığından, kadınların dini durumları, etnik kimlikleri, gelir durumları, daha önce babasından veya annesinden şiddet görüp görmediği, kadınların dayağı haklı bulup bulmadığı gibi soruların yanıtları detaylı olarak tablolandırılmış.

Sonuç olarak bir kadının eşinden dayak yeme riskini en çok arttıran etkenlerden birisi, kadının daha öncesinden anne babasından dayak yemiş olması. Çocukluğunda veya gençliğinde anne babası tarafından dövülen kadınların %48’i ve eşlerinin geçmişte anne babası tarafından dövüldüğünü söyleyen kadınların %47’si eşlerinden şiddet görüyor.

Her on kadından dokuzu haklı dayak olmadığını düşünmesine ve eşitlikçi değerleri savunmasına rağmen 2007 yılındaki bu araştırmanın sonuçlarına göre Türkiye’de her 3 kadından biri fiziksel şiddete maruz kalıyor.

Çocukken tanık olunan veya maruz kalınan şiddet, erkeklerin kadına şiddet uygulama olasılığını ve kadınların şiddete maruz kalma olasılığını 2 kat arttırıyor.

Okuma yazma bilmeyen kadınların arasında en az bir kere şiddet gördüğünü söyleyenlerin oranı %43’ken bu oran yüksek öğrenim görmüş kadınlar arasında %12’ye düşüyor. Bu da bize eğitimin ne kadar önemli olduğunu ve eğitimle şiddetle mücadele arasındaki olumlu ilişkiyi bir kez daha göstermiş oluyor.

Araştırmanın değindiği noktalardan birisi de “Doğulu kadın daha çok eziliyor” anlayışı. Bunun en büyük sebebi ise Doğu'da daha fazla gerçekleşen namus cinayetleri. Doğuda ve batıda dayağın meşru görülmemesi konusunda kadınlar aynı fikirde: “Haklı dayak yoktur.” diyenlerin oranı Doğu örneklerinde %86, Orta/Batı örneklerinde ise %89 olmuş. Doğu bölgelerinde kadınların %39’unun, Orta/Batı bölgelerde kadınların %33’ünün fiziksel şiddete ve hem doğuda hem batıda kadınların %14’ünün cinsel şiddete maruz kaldığı gözlemlenmiş. Fiziksel ve cinsel şiddet görülmesi bağlamında pek fark görülmese de Doğu’da kadınların şiddete maruz kalmaları durumunda çok daha az bir kısmının polise ya da mahkemelere başvurduğu sonucuna varılmış.


Aile içi şiddetle mücadele konusunda hükümete, yerel yönetimlere, devlet kurumlarına ve mahkemelere önemli sorumluluklar düşmektedir. Devletin aile içi şiddeti engellemesi ancak erkekleri ve kolluk görevlilerini eğitmek, gerekirse caydırıcı cezalar vermek, bu konuda çalışan kuruluşları desteklemek, sığınma evleri açmak ve sığınma evlerinin aktifliğini desteklemek suretiyle mümkün olacaktır. Araştırma da gösteriyor ki aile içi şiddet aile içinde çözülmesi gereken bir sorun değildir. Ve şiddete uğrayan bir çok kadın da aile içi şiddeti aile içinde çözülmesi gereken bir sorun olarak görmemektedir. (Ne kadar bu konuda yapılan düzenlemelerin, bir kesim tarafından sürekli aile yapısını bozduğu ileri sürülse de.)


“Yakıcı bir sorun olan aile içi şiddetle etkin mücadele ancak devlet kurumlarının ve hükümetlerin kararlılığı ve kaynak aktarımı ile kadın örgütlerinin mücadele deneyimlerinin bir araya gelebildiği noktada mümkün olacaktır.”
200 syf.
·14 günde·10/10
Kadına şiddet... Gözümüzün önünde yaşanan, bir çoğumuzun direkt ya da dolaylı olarak hayatını etkilemiş/etkileyen ve hepsinden önemlisi toplum olarak geleceğimizi belirleyen en büyük yaramız... Ve maalesef hala şiddetle kanayan yaramız...

Babamın mesleği dolayısıyla tüm okul hayatım küçük kasabalarda geçti; peş peşe 3 yılı aynı okulda okumuşluğum yoktur. Türkiye'nin farklı bölgelerinde, farklı etnisite ve kültüre sahip bu topluluklarda ortak olan önemli noktalardan biri idi kadına şiddet. Geçmişimde, hayata bakışımda, psikolojiye merakımda ve iş hayatına bağlanışımda etkisi çoktur.

Apartmanda her gece bağırış çağırışlarını, vurulan kapıların, kırılan eşyalarının sesini duyduğumuz arkadaşım ile ertesi gün okula beraber yürüyerek gitmek mesela... Konuyu hiç açmaz, sanki hiçbir şey olmamış gibi davranırız; ama onun yüzünden ve bakışlarından anlarım, merakla bakar bana: Duydum mu acaba? Duyduğumu zaten bilir ama bir ümit işte; gözleri hüzünlü, sesi titrer, sürekli başka konulardan konuşarak o hissettiği derin utançtan kurtulmanın bir yolunu arar çaresizce; sanki yaşanan onun suçu, onun utancıymış gibi... Annesi oturmaya gelir ve yalvarır, polise başvurmayalım diye; sokağa düşmemek, çocuklarını kaybetmemek için.

Karşı komşumuzun oğlu ile aynı sınıfa gideriz, arada matematik çalıştırırım ona. Sessiz, titiz, iyi yürekli, hanımefendi annesi bu küçücük desteğin karşılığında kekler, börekler taşır bize; zanneder ki bu sayede oğlu okur, adam olur, büyük şehirde iş bulur, ona da bakar. İkisinin de yere göğe koyamadıkları yakışıklı, tatlı dilli babanın kasabanın başka bir köşesinde başka bir evi ve orada sırayla ziyaret ettiği bir kuması olduğunu öğrenmem epeyce geç olur bu yüzden; zira söyleyenlere inanmam. Bu iyi görünümlü babanın bir gün kucağında bir yaşında erkek çocukla gelip eşine emanet etmesi ile anlarız ki pavyonda tanışıp ev açtığı kumasından 3 çocuğu vardır, ama erkek olanı nikahlı eşinin üzerine yapmak, böylece hep gözü önünde tutmak ister. Bir anda eve gelen bu bebek hakkında hiç konuşulmaz, sessiz bir mutabakat olur tüm komşular arasında. Bir yandan gelen bebeğe sevgiyle bakarken titizlik hastalığının arttığını gözleriz komşumuzun; gece yarısı kalkıp süpürgeliklerin altını silmeye kadar varır bu çılgınlık. Sınıf arkadaşım olan oğlu derslerden iyice kopar, sokaklara vurur kendini, hayaller çöpe gider. Kumanın da, bebeğinden ayrılmanın acısıyla kahrolduğunu duyarız. Ama sessizliğimiz baki kalır.

Çocuğunu kendi büyütmek istediği için işten ayrılan eğitimli ve başarılı arkadaşımdan duyarım ki, o beyefendi eşi kısa sürede değişir; daha havalıdır artık, daha kendine güvenlidir; geç gelir, açıklamak istemez, ev işlerine, bebek bakımına hiç yardım etmez. Para konusu hep sorun olur; yıllarca çalışmış ve ev bütçesini eşiyle beraber yönetmiş bir kadın bir anda her gün para dilenir duruma düşer. Doğum sonrası hormonal değişimin üstüne gelen ve kalıcı görünen bu huzursuzluk çaresizliği tetikler, şiddetli bir depresyon içine düşer. Yıllar boyu bir yandan çocuğunu yetiştirirken bir yandan da ilaçlarla kendini tedavi etmeye çalışır ama fayda etmez; cesaretini toplayıp boşanma kararı vermesi çok geç ve zor olur.

Kitap, bizlerin günlük hayatımızda sayısız benzerini gördüğümüz ya da tahmin ettiğimiz "koca şiddeti"ni masaya yatırıyor ve geniş bir alan çalışması ile sorunları tespit ediyor. Çok değerli istatistiksel analizler var kitapta, bu yüzden okumanızı şiddetle tavsiye ederim. Beni en çok etkileyen üç tespiti ise özellikle yazmak istedim:

1. Sorunun kökeni, kimilerinin diline pelesenk olduğu üzere, etnik köken, kültürel farklılıklar, inanç, vs... değil. Kendimizi kandırmayalım. Konu en çok eğitim ile ilişkili; devletin eğitim hizmeti bir bölgede ne kadar zayıf ise kadınlar o kadar sıkıntı çekiyor, aile birlikteliği ve çocuklar o kadar sorunlu oluyor.

2. Sivil toplum örgütlerinin sürece pozitif katkısı çok büyük, takdire şayan ve yadsınamaz. Ancak sivil toplum örgütlerinin siyasi duruşu ön plana çıkarması -diğer tüm benzer sivil toplum örgütlerinde olduğu gibi- faydayı kısıtlıyor. İnancı, siyasi duruşu, sosyal statüsünden bağımsız olarak her kadını ve her türlü desteği kabul eden ve paydasını büyüten sivil toplum örgütleri, çözümde devletin hantal organizasyonundan çok daha etkin oluyor.

3. Devletin hantal işleyişi, süreci hep kadınlar aleyhine işletiyor. Kanunlarla yapılan düzenlenme ile devletin işi bitmiyor; kanunların her yerde ve standart şekilde uygulanmasının takibi gerekiyor. Aksi takdirde belki kendisi de evde eşine şiddet uygulayan polisten, hakimden yapılan başvuruya adil davranmasını bekliyorsunuz; ki beklenti gerçekçi değil.

Velhasıl hep birlikte, el birliğiyle topu taca atmaktan vazgeçip farkındalık yaratmamız ve katkıda bulunmamız gerekiyor ki bu kanayan yaraya kalıcı çözümler bulabilelim. İstenenin sadece kadınların huzuru olmadığını, toplum olarak geleceğimize umutlu bakmanın yolunun genç kuşakların bu tarz sorunlu ortamlarda yetişmekten ve çaresizlik hissinden kurtarılması olduğunun da ayırdına varalım.

Bu farkındalık için canla başla çalışan ve kitap ile tanışmamı sağlayan Adem Yüce'ye teşekkürü bir borç bilirim.
200 syf.
“Haklı görülebilecek dayak yoktur.”

Kitap üç bölümden oluşuyor,"TÜRKİYE’DE KADINA YÖNELİK ŞiDDETLE MÜCADELE:
NİTELİKSEL ARAŞTIRMA,TÜRKİYE’DE KADINA YÖNELİK ŞİDDET: ALAN ARAŞ TIRMASI ve SONUÇ VE ÖNERİLER,ayrıca Tablolardan da faydalanılıyor ve KAMER'den bahsediliyor.

Şiddet nedir önce onu bilmek gerekiyor,şiddetin tanımını biliyor muyuz?

*"Şiddet, bireyin fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik yönden zarar görmesiyle ya da acı çekmesiyle sonuçlanan veya sonuçlanması muhtemel hareketleri, buna yönelik tehdit ve baskıyı ya da özgürlüğün keyfi engellenmesini de içeren, fiziksel, cinsel, psikolojik, sözlü veya ekonomik her türlü tutum ve davranıştır." Şiddetin tanıma baktığımızda tek bir dayakla değil bütün fiili durumda oluyor.


İlk önce şunu belirteyim.2006-2007 yılları arasında yürütülen ve toplam 18 ay süren bu araştırma , TÜBİTAK’ın Sosyal ve Beşeri Bilimler Araştirma Grubu (SOBAG) tarafından desteklenmiş bu araştırma.

Peki bu araştırma neler Yapılıyor?

Türkiye’de kadına yönelik şiddetin nasıl tanımlandığını nasıl algılandığını ve
gerek sivil toplum gerekse devlet düzeyinde ne tür mücadele yöntemleri geliştirildiğini inceleniyor. Araştırmaların niteliksel bölümünde ise, 27 ilden yaklaşik 50 kadın kuruluşundan 150’ye yakın kadınla görüşme yaparak kadın kuruluşlarının ve devletin kadına yönelik şiddeti sorunsallaştırmalarını, mücadelelerinin zaman içinde gelişmesini ve bunun sonuçlarını inceleyerek bu deneyimlerin güçlü ve zayıf noktalarını değerlendiriyor bütün bu araştırmalarda.

Peki KAMER'in ne faydası oluyor bizlere.


"KAMER, kadına yönelik siddete karşı mücadelenin ana eksenini, kadınların yaşadıkları şiddeti “fark ederek güçlenmeleri,” önce kendi hayatlarını sonra da çevrelerini şiddetten arındırmaları olarak çizmiştir. Bu bağlamda dünyada ve Türkiye'de ikinci dalga kadın hareketinin en önemli yeniliklerinden biri olan bilinç yükseltme/farkındalık yaratma grup çalışmasını sistematikleştirmiş ve yaygınlaştıŕmıştır. KAMER, çalışmalarını sürdürdüğü yer-lerde önce gönüllüler arasında “farkındalık yaratma grupları” yapmakta, ye-rel örgütlenmenin tamamıyla o il veya ilçedeki kadınların inisiyatifiyle başlatılmasına önayak olmaktadır. Diyarbakır'daki Vakıf merkezi bu yerel ör-gütlenmelere onların talepleri çerçevesinde destek vermekte, bilgi ve dene-yim aktarımında bulunmaktadır. Böylece yukarıdan aşağıya doğru yayılan bir örgütlenme yerine bir “yerinden örgütlenme modeli” geliştirilmiştir.
KAMER, 1990'ların başında İstanbul ve Ankara'da gelişen kadına yönelik şiddetle mücadele hareketinin yaygın bir taban hareketine dönüşmesinde öncü bir rol oynamıştır. Aynı zamanda KAMER, şiddeti her alanda dönüştürmeyi hedefleyen dili ve çalışmalarıyla toplumsal cinsiyet alanının ötesinde bir etkiye sahiptir."(sayfa-23)


Son olarakta kitabı okurken,Şiddet ilgili bulgular ortaya konuyor özet kısmında diğerleri bir kaç tane yazacağım sizde diğerlerini okursunuz ve şiddet deneyimleyen kadınların bulguları...

•Her üç kadından biri eşinden dayak yediğini söylüyor.
• Eşinden dayak yiyen kadınların yarısı bu durumdan daha önce kimseye bahsetmediklerini ifade ediliyor.
• Yükseköğrenim görmüş altı erkekten biri eşine fiziksel şiddet uyguluyor.
• Kadınların aileye kocalarından daha çok gelir getirmesi, dayak riskini en az iki misli artırmakta, bu durumda olan her üç kadından ikisi fiziksel şiddete maruz kalıyor.


Türkiye 'de kadınların ne kadarı eşinden şiddet görüyor? Eğitim ve gelir düzeyi ile aile içinde fiziksel şiddet arasında nasıl bir ilişki var gibi bir çok sorunun cevabını bu anket araştırmalarında okuyabilir siniz. Tavsiye ederim. Ne kadar keyif alarak okuyacaksınız bilemem ama bilinçlenmek şart. Böyle kitapları okumaya devam edeceğim...


"Kadına Şiddete Hayır" ve "İstanbul Sözleşmesi Yaşatır" Okuma Etkinliği kapsamında bilinçlendiğim güzel etkinlik oldu Adem Yüce'ye çok teşekkür ederim. :)

İstanbul Sözleşmesi Tam:
Metin: https://rm.coe.int/1680462545
Mutlaka okuyun önemli..


Not:
Kaynakça:
*https://www.google.com/...5NmBO7ExzKdW2nk0_fD7
125 syf.
·1 günde·4/10
Farklı yaş grubu ve sosyo-kültürel seviyedeki kadınlarla yapılan röportajları içeriyor. Her bireyin kendi cinsellik algısı yansıtılmış. Pek çok farklı hayattan örnek içeriyor.
125 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
Türkiye'de ilk ve tek olması özelliği barındıran bence çok kıymetli bir çalışma. Güzel düşünülmüş, çok vurucu sonuçlar elde edilmiş. Okuma kolaylığı adına okuma tiyatrosu şeklinde, birçok farklı kadının sesinden dinliyorsunuz okurken. Eğitim seviyesi en alttan en üste kadar çok çeşitli, ortak nokta: cinsel cehalet. Amaç da güzel: "Kadınların kendi cinsellik hikâyelerinin başka kadınların seslerinden dillendirilmesi ve bunun üzerine konuşulması, aslında başka bir tabu alanı yıkacak, söz dile döküldüğü anda paylaşılacak, çoğalacak ve yalnızlık hissi azalacak…"
Umarım güzel amaçlara hizmet eder.
Tavsiye ederim.
240 syf.
·21 günde·Puan vermedi
Kimine göre soykırım,kimine göre savaş,kimine göre çatışma .Her ne olursa olsun tarihte yaşanmış bir olay.Ne yazık ki bu tip olayların bir daha yaşanmaması için mücadele edeceğimize bunları bir intikam aracı olarak da kullanan vardır.

Yazarın biyografisi

Adı:
Ayşe Gül Altınay
Unvan:
Akademisyen ,yazar
Çocukluğunu Diyarbakır'da, gençliğini ise İstanbul'da geçirdi. Boğaziçi Üniversitesi'nde Siyaset Bilimi ve Sosyoloji okudu. Kültürel Antropoloji doktorasını Duke Üniversitesi'nden (ABD) aldı. Sabancı Üniversitesi'nde öğretim üyesi olan Ayşe Gül Altınay, antropoloji, kültürel çalışmalar ve toplumsal cinsiyet üzerine dersler veriyor. Kitapları arasında Vatan-Millet-Kadınlar (der., İletişim, 2000), The Myth of the Military-Nation: Militarism, Gender, and Education in Turkey (Palgrave Macmillan, 2004), Ebru: Kültürel Çeşitlilik Üzerine Yansımalar (der., Metis, 2007) ve işte böyle güzelim (Hülya Adak, Esin Düzel ve Nilgün Bayraktar ile birlikte, Sel, 2008) bulunan Ayşe Gül Altınay, Türkiye’de Kadına Yönelik Şiddet (Yeşim Arat ile birlikte, 2007) çalışması ile 2008 PEN Duygu Asena Ödülü’nü kazandı.

Yazar istatistikleri

  • 8 okur beğendi.
  • 60 okur okudu.
  • 5 okur okuyor.
  • 62 okur okuyacak.