Barış Bıçakçı

Barış Bıçakçı

YazarÇevirmen
7.9/10
1.300 Kişi
·
3.791
Okunma
·
333
Beğeni
·
14.499
Gösterim
Adı:
Barış Bıçakçı
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
Adana, Türkiye, 1966
Barış Bıçakçı 1966'da Adana'da doğdu. Hüseyin Kıyar ve Yavuz Sarıalioğlu ile birlikte, Ocak 1994 ve Ekim 1997 tarihlerinde iki şiir kitabı yayımladı. İlk romanı Herkes Herkesle Dostmuş Gibi (2000) yılında İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. İletişim Yayınları'nca yayımlanan diğer kitapları: Veciz Sözler (2002), Aramızdaki En Kısa Mesafe (2003), Bizim Büyük Çaresizliğimiz (2004).
Birine aşık olunca, ömrün boyunca onu aramışsın da sonunda bulmuşsun gibi, geçmişini tekrar kurgularsın. Basit tesadüfler aşkın ilahi gücünün işareti olur çıkar. Şimdi buraya yazınca bak ne kadar gülünç olacak: Lise sonda aşık olduğum kızın ismi Zuhal’di, yirmi yıl sonra, Nihal, demek ki, tabi ya, büyük bir aşk bu, aşkın ilahi adaleti sonunda bizi buluşturdu vesaire..
''Bunca acıya rağmen hâlâ hayatta olduğumuza göre ya üçkağıtçıyız ya da umudumuz var.''
"Her şeyin geçip gittiğine, yaşadıklarımızın geçmişte kaldığına kim inandırabilir bizi? Anılarımızı avuç dolusu su gibi her sabah yüzümüze çarpmanın işe yaramayacağına kim inandırabilir?"
“Hayat devam eder. Bazı çiçekler susuzluğa ve unutulmaya dayanır. Hayat her zaman devam eder, bunu herkes bilir.”
"..
Rene Char :
“Kırk yaşımızda, yüreğimize yirmimizde sıktığımız bir kurşunla ölüyoruz.”

Böyle bir cümleyi okuyup yıllarca aklınızda tutuyorsanız zaten ölüyorsunuz demektir.
Silaha gerek yok.."
Merhaba,

• Final haftam bittikten sonra kütüphanede ders çalışırken gözüme kestirdiğim kitaplardan biri olan “Bizim Büyük Çaresizliğimiz” ile başladım açlığımı gidermeye. O ya da bu sebepten ötürü okumaktan uzun bir süre ayrı kalınca özlem duygusu ile doluyorsunuz ya işte o zaman artık okumak bir ihtiyaç fark ediyorsunuz…Aslında, bahanelerimizi bir kenara koyup günde yarım saat ayırabiliriz. İnsan nelere vakit ayırmıyor ki… Hakikaten nelere üzülüyor, nelere şaşırıyor, nelere zaman harcıyor olduğuma üzülüyor, şaşırıyor ve zaman harcıyorum.
Kişi burada biraz kendisiyle yüzleşti, geçelim.
Bıçakçı’nın okuduğum ilk kitabı olmakla birlikte birilerinde ya da birileri aracılığıyla övgüsünü çok duyduğum “okumalıyım hissiyatı” oluşturan kitaplardandı. Elimde görüp, sıkılırsın ama sen diyen bir kesim olduğunu da söylemek isterim. Sıkılırsın diyenleri düşünüyorum, belki siz de haklısınız. Belki anlatılmak istenen haddinden fazla basit, belki sözcükler haddinden fazla yalın… Ama, insan bazen sakinleşmek,durup düşünmek istemez mi? Sizi uyarayım okuyucular, hareketlilik ve olaylar zinciri arıyorsanız yanlış yerdesiniz. Bizim Büyük Çaresizliğimiz, durum anlatıcılığı yapılmış bir eser.

• “Yaşamak aslında birbirinden kopuk yaşantılar arasında bağlantılar kurmaktır. Bir hatırayı diğerine bir fotoğraf albümü değil yaşayan bir insan bağlar.”

Kitabın sonlarında ki bu alıntıyı not alırken onlarca sayfayı düşünme imkanı buldum. Çetin, Ender ve Nihal...

Çetin ve Ender’i birlikte yazıp Nihal’i ayrı yazmam bile seni üzerdi değil mi Ender? Bir araya gelmeleri beklenmeyen, ummadığı ve karşı koyamadıkları duygulara sürüklenmiş üç insanın hikayesi. Genç bir kadın, orta yaşlı iki erkek... Bu üçlüyü okurken, aynı zamanda onları seyrediyor gibi hissediyorsunuz. Bu üçlüyü okurken dostluk tanımı üzerine kafa yoruyor belki kıskanıyor, belki uzaktaki birine selam ediyorsunuz. Belki hikayeye hiç hakim değilsiniz, belki hikaye “sıkıcı” ama Ender, ufak ayrıntılara öyle dikkat ediyor ve onları öyle tatlı sunuyor ki bize o fotoğraf albümündeki insanlarınızı hatırlıyorsunuz... Ne kadar çok “belki” dedim değil mi? Biliyorum.
Çünkü Ender de diyor ki: “İkimizde Nihal’in birimizden birini seçmesi gibi bir olasılığı hiç düşünmemiştik. Sanki ikimizi birden sevecekti, bu tek seçenekti. Böyle bir şeyin yaşanabilir olup olmadığı konusunu ise Fransız sinemacılara bırakıyorduk.”
**** İnceleme kitabın içeriği hakkında çok da önemli olmayan ufak bilgiler içeriyor olabilir.Okumanızın tadını kaçıracak kadar önemli bir bilgi yok yine de.****

Kitabımızın ana kahramanı Rıfat bir kitapçı ve Seyrek Yağmur da bu kitapçı dükkanının adı. Rıfat kitapçı olduğu için okumayı çok seviyor, şair ve yazarlarla da arası çok iyi.

100 sayfacık dolu dolu bir kitap. Çok sade olarak çok yoğun şeyler anlatmış bize Bıçakcı. Zarif göndermelerle dolu; aileye, gündelik yaşama, kitaplara, müziklere, insan psikolojisine ve son yıllardaki siyasi gündeme... Örneğin "Devlet on iki yaşındaki bir çocuğu öldürdüğünde Rıfat da ölmüş olabilir." diyerek inceden bir kalbimizi sızlatıyor.

O kadar çok kitap ve yazar var ki adı geçen ya da yazarın belirtmeyip okuyucunun araştırıp bulmasını istediği. Edip Cansever'den, Cemal Süreya'ya, Turgut Uyar'a dokunuyor. Oktay Rıfat'ı çok seviyor belli hatta kitap Oktay Rıfat tarafından Rıfat'a yazılmış bir mektupla bitiyor. Hatta oğlu olsun adını Oktay koysun ve baba oğul çok sevilen şairi anımsatsınlar, yaşatsınlar istiyor.

Kedisini Bilge Karasu'ya emanet etmek istiyor, hayatta olsa kedisi Hakkı'nın ona sığınacağını düşünüyor mesela. Bunun sebebini öğrenmek için de Bilge Karasu kimmiş,ne yapmış biraz oraya buraya bakınmanız gerekiyor. (Ne Kitapsız Ne Kedisiz). Kitapta kedisinden pek çok yerde bahsetmesini Murakami'ye benzetenler olmuş okuduğum çeşitli incelemelerde.

Malcolm Lowry, Flannery O'Connor, Alice Munro gibi pek çok yazardan, Nuri Bilge Ceyhan, Zeki Dumurkubuz, Robert Bresson gibi pek çok yönetmene selam çakıyor. Dönüyor mitolojiye dokunduruyor.(Pegasus,Orpheus...) Kitapçının kapısına dayanıp kitap isteyen evsiz "Deli"nin kitabı yakıp ısınmak istediğini düşünüyor ve ona Fahrenheit 451 kitabını hediye ediyor. :)

Yani kitabın her cümlesinden aforizma, her sayfasından yazarın ve pek tabii karakterin iç sesi yükseliyor. Rıfat karakteri çok karamsar, bıkkın, tükenmiş sanki. Bir nevi tutunamayan kitap karakterlerinden. Turgut Uyar'a selam gönderen yazar belki de Oğuz Atay'ı da anımsatmak isteyip böyle bir karakter yaratmıştır kim bilir. Herkese, her şeye isyan etmek istemenin en naif yolunun bu olduğuna karar verip oturup bu kitabı yazmış bence Barış Bıçakçı.

Ben böyle başka yazarları araştırmama vesile olan, yeni şarkılar-filmler keşfetmemi sağlayan kitapları çok seviyorum. Bu yönüyle biraz Hakan Günday'a benzettim ama ikisinin tarzı çok farklı aslında. Diğer kitaplarına göre olmamış diyenler olmuş ama benim şimdiye kadar okuduğum tek kitabı bu yazarın ve ikinci kez okunmaya değecek kadar güzel olduğunu düşünüyorum. İncelememi de yine kitapta geçen bir müzik grubunun, bir şarkısıyla bitiyorum. :)

https://www.youtube.com/watch?v=FhqkAhefKOk
Kitapçıdan aldım bir tane eve geldim bin tane. Bereketle açılıyor kitabın sayfaları önümde. Neden böyle söylüyorum ? Çünkü öyle hissettiriyor kitap. Barış Bıçakçı yine pişman etmedi beni. İlk sayfalarda anlayamadım tam olarak kurguyu. Kitabın kahramanı kim ? İsimler birbirine karıştı tam oturtamadım. Anlamamaya her insanın farklı bir tepkisi vardır. Ben öfkelenirim genelde. Yinede okudum daha başındaydım çünkü. Ve bu adamın kitapları her zaman insana ilham veren cümlelerle doludur.. Başta anlamamış olmama rağmen bu cümleler yüzünden bırakamadım.

Bir kaç sayfa sonra anladım olayı. Vay be akıllıca dedim :) Söylediklerimle Barış Bıçakçı’nın sırrını ele vermekte istemiyorum aslında. Yani bunu okuyanın kendi çözmesi büyük bir haz veriyor. Kimseyi bundan mahrum bırakmak istemem. Bir bulmaca çözerken ya da karmaşık bir şeyi çözerken duyduğunuz o, aferin bana hissi. Rengarenk bir yaylı oyuncağa benziyor kitap. (Bu yaylı oyuncağın başka ismi var mı bilmiyorum. 90’ların oyuncağıydı. Başka ismini bilen varsa bana da söylesin.)Yani aynı bütün içinde kıvrımlarla devam eden farklı renkler. Ama aynı bütün. Böyle bir kitap beklemediğim için belki de beni bu kadar heyecanlandırdı çözünce.

Birbirini durmadan teğet geçen bir sürü insan. Hepsi kendi hikayelerinin baş kahramanı. Bu kadar kısa bir kitaba bu kadar çok hikaye sığdırmak ustalık olsa gerek. Hemde o hayatları öyle bir yerinden yakalamış ki gözü hiç arkada kalmıyor insanın. En can alıcı noktasından o hayatın özeti sayılacak bir yerden yakalamış. Hepsini. Ve hiç tekrara düşmeden sıkmadan. Bunu yapabilmesi de ayrı bir güzellik.

Kitaba başlıyorsunuz. Kafanız karışıyor. Sonra anlamaya başlıyorsunuz. Çözmeye. Ve bir sürü insanın hayatına bakıp geçiyorsunuz. Ve sonunda başladığınız noktaya ustalıkla geri getiriyor sizi Barış Bıçakçı. Bir geziye çıkarıyor bizi ve aldığı yere geri bırakıyor. Bu kadarını söylememde sakınca yok diye düşünüyorum. Çok daha fazlasını yapabilirdi bu kitapta eminim. Daha çarpıcı okuyucuyu neye uğradığını şaşırtan, afallatan bir kitap olabilirdi. Ama nazikçe göstermiş ustalığını. Daha sonraki kitaplarında böyle çarpıcı olabileceğini düşünmek beni inanılmaz heyecanlandırıyor.

Daha önceki incelemelerde de söylemiştim, Onur Ünlü’ye benzeyen bir kafa yapısı var. Tarzları benziyor. Ama yine de ikisinin verdiği haz ayrı. Bu adamlar absürdü normalleştiriyor. Hiç gözüne batmadan ikna edilmeye gerek duymadan ne yazsalar büyük bir zevkle okuyorsun, izliyorusun. Bu kitabında absürt olaylar olmasa da bu yönünü es geçmek istemedim yazarımızın. Barış Bıçakçı’nın gerçek üstü dünyasını sizde seveceksiniz. Kitapla kalın.
Bu aralar bir şey yazabilecek durumda değilim aslında. Ne o gücü ne de doluluğu hissedebiliyorum kendimde. Ama incelememi görüp okuyacakları da kitaptan mahrum etmek istemedim. Az da olsa bir şeyler karalayayım dedim.

Kitabı okurken baş karakteri Leyla ile Mecnun dizisinin İsmail abisine çok benzettim ben. Büyümüş ama çocuk kalmış, hep o saflığı içinde taşımış. Öyle samimi. Büyüklerin (kendini büyük sananların) dünyasını, yaşadığı dünyayı anlamaya çalışan, her olaya farklı bir açıdan bakan.

Genel olarak çok güzel, keyifle okunabilecek bir kitap. Ben kütüphaneden almıştım, pişman oldum edinmediğime kesinlikle kitaplıklarda yer alması gereken bir eser. Öğreticiliği var elbette ama öğreticiliğinden ziyade baş karaktere duyulacak özlemden yer verilmesi gereken bir eser.

Herkese keyifli okumalar dilerim.
Kitabı okuyalı epey oldu ama kitaptan sahneler ara ara dönüp dolaşıp gelip aklımda takılı kaldıkça kitaba inceleme yazmak istedim.

Kitap bir insanı hamlıktan olgunluğa ulaştıran duyguların en büyük paydaya sahip olanı,en gaddarı ile yani ölümle başlıyor. Birisinin ölüm haberini almak ne denli yıkıcıdır,hele bu birisi ailemizden biriyse. O noktadan sonra hiç bir şey eskisi gibi olmayacakmış gibi hissederiz. Hiç gülemeyecekmişiz, bir daha mutlu bir an yaşayamayacakmışız gibi gelir.
Tabi ölüm haberini vermek de son saniyelerinden geriye doğru sayan bir bombayı izlemek gibidir. Haberi alan kişi de izlenen bomba gibi patlayabilir ya da tehlike imha edilerek savuşturulabilir.

Işte Nihan'la iki dostun durumu da böyledir. Ellerinde kendilerine emanet edilmiş,ölüm acısıyla yüklü, her an patlamasından korktukları bir genç kız vardır. Acısını paylaşsalar mı her şey normalmiş gibi devam mı etseler bocalar dururlar.


Sonra ne mi olur? " Ortada iki erkek ve bir kadın varsa, edebiyat ve sinema başımıza taş yağdırır,kolla kendini!" diyor Barış Bıçakçı. Bu tezi de kitaba yayıyor. Ikisi birden Nihal'e aşık oluyorlar ve bu durum onların büyük çaresizliği oluyor. Hop diyorlar tamam aşık olduk da durum nerden baksan racona ters. Kız arkadaşımızın kardeşi, bizden yaşca çok küçük , e sonra hadi hepsini oldurduk biz dostuz birbirimizden vazgeçemeyiz ama ikimizde aynı kişiye aşık olduk,dostluğumuzdan mı vazgeçeceğiz. Dostluğumuzdan vazgeçmiyorsak aşkımızdan mı vazgeçelim. Alın size çok bilinmeyenli denklem.

İşte böyle platonik platonik sancılar çekmeye devam ederler ama ikisi de açılmaz Nihal'e. E sonrasında da ben diyorum kollayın kendinizi. Ortada platonik bir aşk varsa, her zaman aşk acısı yanında bonus olarak gelir. :)

Aslında ben bu kitaptaki Ender ve Çetin'in dostluklarını bir parca, Tutunamayanlar'ın Turgut ve Selim'im dostluğuna benzettim.(Bana her şey seni hatırlatıyor.) Ama tersten... Yani bu ikisi de başka kimseye ya da başka bir şeye tutunamamış,hayat pek yüzlerine gülmemiş onlar da gidip birbirlerine tutunmuş. Ikisi de bir diğeri olmadan eksik gibi. Oğuz Atay'dan esinlenmiş olabilir yazar.

Çok yalın,çok samimi duygularla süslenmiş bir dostluk,biraz aşk, biraz hayat hikayesi. Şunu da belirteyim ki kitap herkesin sevebileceği bir kitap değil bence. Olay örgüsünü ve karakterleri başta takip etmekte biraz zorlanabilirsiniz. Bir eskiye bir şimdiye dönüşü alışana kadar biraz bocalatıyor.

Barış Bıçakçı'nın duyguları yansıtışı çok güzel,kelimeleri duygu yüklü. Melankolik bir mizahı var. Farklı kitap tarzları tatmayı seviyorsanız bu kitap tam size göre. Hem altı çizilip instagramda paylaşılacak epey söz de var içinde. :))
Barış Bıçakçı yine bu kitapta da farkını konuşturmuş. Her kitabın da farklı konulara değinip, üslubuyla her seferinde farklı bir şekilde etkilemeyi başarıyor. Bu kitapta ana karakter çok ilgimi çekti. Ve birazda tanıdık geldi :)) Neyse.. Ana karakterin analizleri hayata insana ve eşyaya yüklediği anlamlar çok özgün ve dikkat çekiciydi. Barış Bıçakçı beklemediğin yerde beklemediğin bir şeyden bahsetmeyi seviyor sanırım. Bu üslubu bende sevdim. Mesela yürüyüş yapılırken bir anda cezaevi aracını görmeleri ve cezaevi aracından inenlerin söyledikleri.. Bu işte birden yaralıyor okuru. O gözümüzü yumduğumuz acımasız gerçekleri, hissettirmeden sessiz sedasız karşınıza diki veriyor Barış Bıçakçı. Ve en önemli şeylerden biride kitapta bol bol yazar, şair, şiir, kitap, müzik önerileri var bu da çok hoşuma gitti.

Basılması beklenen roman için, yayın evinden aramalarına kadarki süreci anlatıyor zaten kitap. Bu bekleyişi anlatıyor daha çok. O kısmıda çok sevindim. Romanın ana karakteri için söylenenleri. Çok doğru ve çok hoşuma gitti. Okuduğunuzda göreceksiniz zaten neyden bahsettiğimi. Bu noktada şunu söylemek istiyorum sadece; Yaşamak kirlenmektir. Malesef..

Ve son olarak, o cinayet neyin cinayetiydi ? O kısmı anlamadım ben. Neden her yaşlanan cinayet diye tutturdu kitapta ? Çözemedim :)

Kitap genel olarak keyifli bir solukta okunabilecek bir kitap. Siz bana bakmayın ben fırsat bulamadım. İncelemeyi bile ancak paylaşabildim :)) Keyifli okumalar.

İncelemeyi buraya aktarırken hep bu şarkı vardı dilimde :) onuda ekleyeyim sizin için
https://youtu.be/iH1FL8kLpjQ
Kitabı çok sevdiğim, değer verdiğim bir arkadaşın “on kere okudum, hep baş ucumda durur” demesiyle aramaya başladım. Barış Bıçakçı bildiğim ve sevdiğim bir yazardı zaten ama bu kitabı o sözlerden sonra özellikle aramaya başladım. Bulduğumda elime almadan öyle baktım rafta incecik duran kitaba. Şimdi dedim Barış Bıçakçı şu incecik kitaba neler sığdırdı yine kim bilir. Kitaplarına genel olarak uzun ve garip isimler koymak konusunda usta bir yazarımız. Kitabın ismini içimden tekrarlamadan duramadım. Bana çağrıştırdıklarını düşündüm.

Bir süre yere paralel gitmek. Ne olabilir ? Benim ilk aklıma gelen, ilk yere paralel gidişim :D Benim için biraz trajikomik. Aylardan şubat, şehirlerden Sivas, yıllardan bundan üç yıl önce.. Şubat en kısa süren ay olduğundan son sürat akıp gidiyor. Derken 11’inde akmamaya başlıyor. Bir kız. Adı Özgecan. Onun başına gelenler, bize insanların ne kadar acımasız olabileceğini gösteriyor. Tüm olanlar yetmez gibi medyada süren dolmuş şoförüyle ilişkileri vardı iddiaları gece uykumu kaçırdı. Bu şekilde üzerini örtüp kapatacaklar bu konuyu diye içim içimi yiyor. Bir şey yapmalı diyorum. Bir şey yapmalı. Bir şey yaptık. Elimizden gelen en büyük şey neyse onu yaptık. Çoğu insan bizimle beraber ve bizden sonra da aynı şeyi yaptı. Ama bir şey fark ettim hiç biri bizim gibi yere paralel götürülmedi. Sanırım bunu yaşayan biz ikimiz olduk sadece. Evet sadece iki kişiydik.

Yere paralel gitme konusuna gelince, yani bir suç işlememişsin, bir suçluyu ifşa etmektesin ama suçlu muamelesi görüyorsun. O yüzden de bilinçli ya da bilinçsiz bir direngenlik oluşuyor. Sonra bakıyorlar kendin yürümüyorsun seni taşıyorlar götürmek istedikleri yere. Böylelikle bir süre yere paralel gidiyorsun. Gözünün önünden asfalt yakın markajdan akıyor. Sonra süre doluyor. Artık yere paralel değilsin. Ya yorulduklarından ya da sadece kendilerinin bildiği başka bazı sebeplerden seni biraz sarkıtıyorlar. Artık yere paralel değilsin. Asfaltı görmüyorsun çünkü asfaltla bir olmuşsun. Ellerinle yüzünü korumak istersin elbette. Ama ellerin. “Ellerin... Ellerin nerde?” Yılmaz Odabaşı’nın sorduğu gibi. Ellerin arkanda :) Anlıyorsunuz :D Sonra asfalt sana karışıyor sen asfalta. Elini siper edemediğinden kendi omzuna sığınıyorsun falan. Sonra işte o omuzdan 5-6 tane acısı büyük kendi ufak taş çıkarıyorlar :D Mesele uzun velhasıl. Öyle yere paralel giderken bir şeyler de anlatıyorsun. Yani haklısın ya bir de. Bir yanlış anlaşılma var zannediyorsun. Anlat anlat bakalım kime anlatıyorsun. Bakıyorsun olmuyor. Sesinin çıktığı kadar sonra. “İnsanlık onuru... “ diye başlıyorsun. Genelde cümleyi tamamlama olanağın olmuyor :D

Demek istediğim, yazarın dediği gibi bir süre yere paralel gittikten sonra anlamadıkları anlamak istemedikleri şeyler de anlatmaya çalıştım onlara. Uzaktan bakıp düşününce komik geliyor. Ama içindeyken komik değildi. Yine de güldüğümü hatırlıyorum bir kaç yerde bu da daha fazla sinirlenmelerine sebep oldu tabi ama, komik değildi. Bu yere paralel gidişle ilgili söyleyebileceğim çok şey var ama şimdi durup dururken tekrar bir süre yere paralel gidip, duymayan kulaklara bir şeyler anlat
manın lüzumu yok.

İşte böyle. Ben kitabın ismini okurken bunu düşündüm. Ama Barış Bıçakçı bambaşka bir yere paralel gidişi konu almış. Bunun yanısıra duyarsız kalmadığı bir çok konu var. Mesela en çok etkilendiğim ve anladığım kadarıyla bu ülkede olmuş ve yazarı en çok etkilemiş olay. ‘Hayata Dönüş’ Paramparça oldum bu kısmı okurken. Yeniden yaşandı sanki her şey gözlerimin önünde. Sonra insanlık anıtının önünde yaşanan insanlık ayıbı. Bunu da görmezden gelmemiş yazarımız. Çok kıymetli insanların orada günlerce herkesin gözü önünde eriyişini görmezden gelmemiş. Aslında hepimizin bilmesi gereken ama çoğumuzun bilmediği o kadını.. Görmezden gelmemiş. Hani şu imkansız aşklarınızı anmak için alıntılarını paylaştığınız “Milena’ya Mektuplar” O alıntıları onun sayesinde paylaştığınızı bilmeden tabi.

Barış Bıçakçı yine her şeye ve her yere dokunarak kısacık bir kitapta dünyaları anlatmış. Bir süre yere paralel gidilen dünyaları. Bu kitaba bambaşka bir inceleme yapmayı çok isterdim. Söyleyecek çok şeyim var aslında :) Ama koşullarımız bu kadarına müsade ediyor. Etmiyor da olabilir çok emin değilim :)) Barış Bıçakçı’nın cesareti ve duyarlılığı karşısında saygıyla ve sevgiyle eğiliyorum. Kitapla kalın efenim :)
Bu kitap yazarın ilk kitabı. Bu kitabı diğer kitaplardan farklı kılan ise, yazarın bu ilk çıkardığı kitaptaki ,hemen hemen tüm karakterlerin uzun hikayelerini, daha sonra yazdığı tüm kitaplarında ayrı ayrı anlatılıyor olması.
Kitap aslında çok yoğun bir kitap. Neden mi?
Şöyle düşünün, siz bir parkta yürüyüş yapıyorsunuz, sizin bir hikayeniz var kitapta, sonra siz bir adama yanlışlıkla çarpıyorsunuz ve tabii ki onun da bir hikayesi var. Sonra o adam simitçiden bir simit alıyor ve tabii ki o simitçinin de bir hayat hikayesi, söylemek isteyip de söyleyemedikleri var...
Buna benzer, hayatları birbirlerine teğet geçen bir şehir insanın kısa hikayeleri bu kitapta:)
Ben , beni sarıp sarmayan bu kitabı çok sevmiştim.
Buradaki iki dostun birbirine olan eşsiz dostluğunu çok sevmiştim.
Ankara 'yı ise daha da çok sevmiştim.
Bir de Barış Bıçakçı gibi laf kalabalığı yapmayan, duyguları en saf hali ile bana sunan yazarı tanıdığım için , kitap okumayı bir kez daha sevmiştim.
Sımsıcak samimi bir kitaptır. Hayatındaki olayları hikâyeler şeklinde yazmış yazar.

Kitapta en beğendiğim kısım yazarın müthiş edebi yeteneği. Çok güzel cümleler kurulmuş. Böyle her yere alıntı yapılası, boş gördüğün her deftere yazılası cümleler var...

Yanı kafanızı rahatlatacak bir kitap okumak istiyorsanız ideal bir kitap olur bu. Sakinleştirici, bir etkisi var.

Son olarak kitaptaki "kimya formülleri öğrenci olayları" bölümünde yazar öğrencilik yıllarını öyle güzel, öyle samimi, gerçek yazmış ki hatta okurken bu bölümü ben yazmış olabilirim dedirtiyor. O bölümde çok beğendiğim, hiç aşk ilişkilerine girmemiş, bulaşmamış olan beni bile derinden etkileyen, birisine aşık olma duygusu uyandıran bir cümle geçti: "seni yeniden bu kez ben doğurmak istiyorum" diye. Birisinin sevdiği kişiden bu şekilde bir cümle duyması... Tarifsiz olmalı?...

NOT: 15.04.2016 2. Defa okudum. Hala sıcacık. Sayfaların içindeki birkaç cümle için okuyorum bu kitabı tekrardan...

Yazarın biyografisi

Adı:
Barış Bıçakçı
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
Adana, Türkiye, 1966
Barış Bıçakçı 1966'da Adana'da doğdu. Hüseyin Kıyar ve Yavuz Sarıalioğlu ile birlikte, Ocak 1994 ve Ekim 1997 tarihlerinde iki şiir kitabı yayımladı. İlk romanı Herkes Herkesle Dostmuş Gibi (2000) yılında İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. İletişim Yayınları'nca yayımlanan diğer kitapları: Veciz Sözler (2002), Aramızdaki En Kısa Mesafe (2003), Bizim Büyük Çaresizliğimiz (2004).

Yazar istatistikleri

  • 333 okur beğendi.
  • 3.791 okur okudu.
  • 42 okur okuyor.
  • 1.504 okur okuyacak.
  • 30 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları