Barış Bıçakçı

Barış Bıçakçı

7.8/10
1.150 Kişi
·
3.365
Okunma
·
307
Beğeni
·
13.632
Gösterim
Adı:
Barış Bıçakçı
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
Adana, Türkiye, 1966
Barış Bıçakçı 1966'da Adana'da doğdu. Hüseyin Kıyar ve Yavuz Sarıalioğlu ile birlikte, Ocak 1994 ve Ekim 1997 tarihlerinde iki şiir kitabı yayımladı. İlk romanı Herkes Herkesle Dostmuş Gibi (2000) yılında İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. İletişim Yayınları'nca yayımlanan diğer kitapları: Veciz Sözler (2002), Aramızdaki En Kısa Mesafe (2003), Bizim Büyük Çaresizliğimiz (2004).
Birine aşık olunca, ömrün boyunca onu aramışsın da sonunda bulmuşsun gibi, geçmişini tekrar kurgularsın. Basit tesadüfler aşkın ilahi gücünün işareti olur çıkar. Şimdi buraya yazınca bak ne kadar gülünç olacak: Lise sonda aşık olduğum kızın ismi Zuhal’di, yirmi yıl sonra, Nihal, demek ki, tabi ya, büyük bir aşk bu, aşkın ilahi adaleti sonunda bizi buluşturdu vesaire..
''Bunca acıya rağmen hâlâ hayatta olduğumuza göre ya üçkağıtçıyız ya da umudumuz var.''
"Her şeyin geçip gittiğine, yaşadıklarımızın geçmişte kaldığına kim inandırabilir bizi? Anılarımızı avuç dolusu su gibi her sabah yüzümüze çarpmanın işe yaramayacağına kim inandırabilir?"
"..
Rene Char :
“Kırk yaşımızda, yüreğimize yirmimizde sıktığımız bir kurşunla ölüyoruz.”

Böyle bir cümleyi okuyup yıllarca aklınızda tutuyorsanız zaten ölüyorsunuz demektir.
Silaha gerek yok.."
“Hayat devam eder. Bazı çiçekler susuzluğa ve unutulmaya dayanır. Hayat her zaman devam eder, bunu herkes bilir.”
"Senden elli lira aldım, senden de elli lira aldım. Ne etti? Yüz lira. Bunun doksan lirasıyla gidip kendime bir ayakkabı aldım. Ne kaldı? On lira. Sana iki lira geri verdim, sana da iki lira geri verdim. Ne oldu? Sana borcum kırk sekiz lira, sana da borcum kırk sekiz lira. Toplam borcum doksan altı lira. Bende ne kaldı? Altı lira. Topla doksan altıyla altıyı. Ne eder? Yüz iki lira. Nereden geldi bu iki lira?"
Barış Bıçakçı
Sayfa 67 - İletişim Yayınları
Merhaba,

• Final haftam bittikten sonra kütüphanede ders çalışırken gözüme kestirdiğim kitaplardan biri olan “Bizim Büyük Çaresizliğimiz” ile başladım açlığımı gidermeye. O ya da bu sebepten ötürü okumaktan uzun bir süre ayrı kalınca özlem duygusu ile doluyorsunuz ya işte o zaman artık okumak bir ihtiyaç fark ediyorsunuz…Aslında, bahanelerimizi bir kenara koyup günde yarım saat ayırabiliriz. İnsan nelere vakit ayırmıyor ki… Hakikaten nelere üzülüyor, nelere şaşırıyor, nelere zaman harcıyor olduğuma üzülüyor, şaşırıyor ve zaman harcıyorum.
Kişi burada biraz kendisiyle yüzleşti, geçelim.
Bıçakçı’nın okuduğum ilk kitabı olmakla birlikte birilerinde ya da birileri aracılığıyla övgüsünü çok duyduğum “okumalıyım hissiyatı” oluşturan kitaplardandı. Elimde görüp, sıkılırsın ama sen diyen bir kesim olduğunu da söylemek isterim. Sıkılırsın diyenleri düşünüyorum, belki siz de haklısınız. Belki anlatılmak istenen haddinden fazla basit, belki sözcükler haddinden fazla yalın… Ama, insan bazen sakinleşmek,durup düşünmek istemez mi? Sizi uyarayım okuyucular, hareketlilik ve olaylar zinciri arıyorsanız yanlış yerdesiniz. Bizim Büyük Çaresizliğimiz, durum anlatıcılığı yapılmış bir eser.

• “Yaşamak aslında birbirinden kopuk yaşantılar arasında bağlantılar kurmaktır. Bir hatırayı diğerine bir fotoğraf albümü değil yaşayan bir insan bağlar.”

Kitabın sonlarında ki bu alıntıyı not alırken onlarca sayfayı düşünme imkanı buldum. Çetin, Ender ve Nihal...

Çetin ve Ender’i birlikte yazıp Nihal’i ayrı yazmam bile seni üzerdi değil mi Ender? Bir araya gelmeleri beklenmeyen, ummadığı ve karşı koyamadıkları duygulara sürüklenmiş üç insanın hikayesi. Genç bir kadın, orta yaşlı iki erkek... Bu üçlüyü okurken, aynı zamanda onları seyrediyor gibi hissediyorsunuz. Bu üçlüyü okurken dostluk tanımı üzerine kafa yoruyor belki kıskanıyor, belki uzaktaki birine selam ediyorsunuz. Belki hikayeye hiç hakim değilsiniz, belki hikaye “sıkıcı” ama Ender, ufak ayrıntılara öyle dikkat ediyor ve onları öyle tatlı sunuyor ki bize o fotoğraf albümündeki insanlarınızı hatırlıyorsunuz... Ne kadar çok “belki” dedim değil mi? Biliyorum.
Çünkü Ender de diyor ki: “İkimizde Nihal’in birimizden birini seçmesi gibi bir olasılığı hiç düşünmemiştik. Sanki ikimizi birden sevecekti, bu tek seçenekti. Böyle bir şeyin yaşanabilir olup olmadığı konusunu ise Fransız sinemacılara bırakıyorduk.”
**** İnceleme kitabın içeriği hakkında çok da önemli olmayan ufak bilgiler içeriyor olabilir.Okumanızın tadını kaçıracak kadar önemli bir bilgi yok yine de.****

Kitabımızın ana kahramanı Rıfat bir kitapçı ve Seyrek Yağmur da bu kitapçı dükkanının adı. Rıfat kitapçı olduğu için okumayı çok seviyor, şair ve yazarlarla da arası çok iyi.

100 sayfacık dolu dolu bir kitap.Çok sade olarak çok yoğun şeyler anlatmış bize Bıçakcı. Zarif göndermelerle dolu; aileye,gündelik yaşama,kitaplara,müziklere,insan psikolojisine ve son yıllardaki siyasi gündeme... Örneğin "Devlet on iki yaşındaki bir çocuğu öldürdüğünde Rıfat da ölmüş olabilir." diyerek inceden bir kalbimizi sızlatıyor.

O kadar çok kitap ve yazar var ki adı geçen ya da yazarın belirtmeyip okuyucunun araştırıp bulmasını istediği. Edip Cansever'den,Cemal Süreya'ya,Turgut Uyar'a dokunuyor. Oktay Rıfat'ı çok seviyor belli hatta kitap Oktay Rıfat tarafından Rıfat'a yazılmış bir mektupla bitiyor. Hatta oğlu olsun adını Oktay koysun ve baba oğul çok sevilen şairi anımsatsınlar,yaşatsınlar istiyor.

Kedisini Bilge Karasu'ya emanet etmek istiyor, hayatta olsa kedisi Hakkı'nın ona sığınacağını düşünüyor mesela.Bunun sebebini öğrenmek için de Bilge Karasu kimmiş,ne yapmış biraz oraya buraya bakınmanız gerekiyor. (Ne Kitapsız Ne Kedisiz). Kitapta kedisinden pek çok yerde bahsetmesini Murakami'ye benzetenler olmuş okuduğum çeşitli incelemelerde.

Malcolm Lowry, Flannery O'Connor, Alice Munro gibi pek çok yazardan, Nuri Bilge Ceyhan, Zeki Dumurkubuz, Robert Bresson gibi pek çok yönetmene selam çakıyor. Dönüyor mitolojiye dokunduruyor.(Pegasus,Orpheus...) Kitapçının kapısına dayanıp kitap isteyen evsiz "Deli"nin kitabı yakıp ısınmak istediğini düşünüyor ve ona Fahrenheit 451 kitabını hediye ediyor. :)

Yani kitabın her cümlesinden aforizma, her sayfasından yazarın ve pek tabii karakterin iç sesi yükseliyor. Rıfat karakteri çok karamsar, bıkkın, tükenmiş sanki. Bir nevi tutunamayan kitap karakterlerinden. Turgut Uyar'a selam gönderen yazar belki de Oğuz Atay'ı da anımsatmak isteyip böyle bir karakter yaratmıştır kim bilir.Herkese,her şeye isyan etmek istemenin en naif yolunun bu olduğuna karar verip oturup bu kitabı yazmış bence Barış Bıçakçı.

Ben böyle başka yazarları araştırmama vesile olan, yeni şarkılar-filmler keşfetmemi sağlayan kitapları çok seviyorum.Bu yönüyle biraz Hakan Günday'a benzettim ama ikisinin tarzı çok farklı aslında. Diğer kitaplarına göre olmamış diyenler olmuş ama benim şimdiye kadar okuduğum tek kitabı bu yazarın ve ikinci kez okunmaya değecek kadar güzel olduğunu düşünüyorum. İncelememi de yine kitapta geçen bir müzik grubunun, bir şarkısıyla bitiyorum. :)

https://www.youtube.com/watch?v=FhqkAhefKOk
Kitapçıdan aldım bir tane eve geldim bin tane. Bereketle açılıyor kitabın sayfaları önümde. Neden böyle söylüyorum ? Çünkü öyle hissettiriyor kitap. Barış Bıçakçı yine pişman etmedi beni. İlk sayfalarda anlayamadım tam olarak kurguyu. Kitabın kahramanı kim ? İsimler birbirine karıştı tam oturtamadım. Anlamamaya her insanın farklı bir tepkisi vardır. Ben öfkelenirim genelde. Yinede okudum daha başındaydım çünkü. Ve bu adamın kitapları her zaman insana ilham veren cümlelerle doludur.. Başta anlamamış olmama rağmen bu cümleler yüzünden bırakamadım.

Bir kaç sayfa sonra anladım olayı. Vay be akıllıca dedim :) Söylediklerimle Barış Bıçakçı’nın sırrını ele vermekte istemiyorum aslında. Yani bunu okuyanın kendi çözmesi büyük bir haz veriyor. Kimseyi bundan mahrum bırakmak istemem. Bir bulmaca çözerken ya da karmaşık bir şeyi çözerken duyduğunuz o, aferin bana hissi. Rengarenk bir yaylı oyuncağa benziyor kitap. (Bu yaylı oyuncağın başka ismi var mı bilmiyorum. 90’ların oyuncağıydı. Başka ismini bilen varsa bana da söylesin.)Yani aynı bütün içinde kıvrımlarla devam eden farklı renkler. Ama aynı bütün. Böyle bir kitap beklemediğim için belki de beni bu kadar heyecanlandırdı çözünce.

Birbirini durmadan teğet geçen bir sürü insan. Hepsi kendi hikayelerinin baş kahramanı. Bu kadar kısa bir kitaba bu kadar çok hikaye sığdırmak ustalık olsa gerek. Hemde o hayatları öyle bir yerinden yakalamış ki gözü hiç arkada kalmıyor insanın. En can alıcı noktasından o hayatın özeti sayılacak bir yerden yakalamış. Hepsini. Ve hiç tekrara düşmeden sıkmadan. Bunu yapabilmesi de ayrı bir güzellik.

Kitaba başlıyorsunuz. Kafanız karışıyor. Sonra anlamaya başlıyorsunuz. Çözmeye. Ve bir sürü insanın hayatına bakıp geçiyorsunuz. Ve sonunda başladığınız noktaya ustalıkla geri getiriyor sizi Barış Bıçakçı. Bir geziye çıkarıyor bizi ve aldığı yere geri bırakıyor. Bu kadarını söylememde sakınca yok diye düşünüyorum. Çok daha fazlasını yapabilirdi bu kitapta eminim. Daha çarpıcı okuyucuyu neye uğradığını şaşırtan, afallatan bir kitap olabilirdi. Ama nazikçe göstermiş ustalığını. Daha sonraki kitaplarında böyle çarpıcı olabileceğini düşünmek beni inanılmaz heyecanlandırıyor.

Daha önceki incelemelerde de söylemiştim, Onur Ünlü’ye benzeyen bir kafa yapısı var. Tarzları benziyor. Ama yine de ikisinin verdiği haz ayrı. Bu adamlar absürdü normalleştiriyor. Hiç gözüne batmadan ikna edilmeye gerek duymadan ne yazsalar büyük bir zevkle okuyorsun, izliyorusun. Bu kitabında absürt olaylar olmasa da bu yönünü es geçmek istemedim yazarımızın. Barış Bıçakçı’nın gerçek üstü dünyasını sizde seveceksiniz. Kitapla kalın.
Bu aralar bir şey yazabilecek durumda değilim aslında. Ne o gücü ne de doluluğu hissedebiliyorum kendimde. Ama incelememi görüp okuyacakları da kitaptan mahrum etmek istemedim. Az da olsa bir şeyler karalayayım dedim.

Kitabı okurken baş karakteri Leyla ile Mecnun dizisinin İsmail abisine çok benzettim ben. Büyümüş ama çocuk kalmış, hep o saflığı içinde taşımış. Öyle samimi. Büyüklerin (kendini büyük sananların) dünyasını, yaşadığı dünyayı anlamaya çalışan, her olaya farklı bir açıdan bakan.

Genel olarak çok güzel, keyifle okunabilecek bir kitap. Ben kütüphaneden almıştım, pişman oldum edinmediğime kesinlikle kitaplıklarda yer alması gereken bir eser. Öğreticiliği var elbette ama öğreticiliğinden ziyade baş karaktere duyulacak özlemden yer verilmesi gereken bir eser.

Herkese keyifli okumalar dilerim.
Ankara nın sokaklarında adım adım gezip kentin üzerine çöken keşmekeşlikten ruhen yorulmuşum gibi yığılmış vaziyette bitirdim kitabı..birer ikişer sayfa onlarca insanın hayatlarının özeti yada bi köşesine şahit olmanın verdiği yorgunluk...hoş hayatlar yada hoş anılar değiller o yüzden kekremsi bi mutsuzluk kaplıyor insanın içini. öylesine doğru ve olduğu gibi tabiri caizse kısa ve öz cümleler ile hem olay akışını hem duyguyu ancak bu kadar anlatabilirdi bir yazar.
Başta sanki çorba gibi olan birbirine teğet geçen bu kısa öz hayat geçişlerini toplayamıyorsunuz başınız dönüyor ağır geliyor aynı anda o kadar hayata temas etmek..hepsi de gerçek bunların diyorsunuz ve bu gerçekler bazen tiksindiriyor bazen buruyor bazen de kızdırıyor sizi..hepimizin ya bizzat yaşadığı yada etrafında şahit olduğu şeyleri bir ankara turu atarak okuyabilirsiniz.. absürd ve olur olmadık heryerde erkeklerin kadına nasıl baktığı kafasında nasıl hayaller fanteziler kurduğunu olanca açıklığıyla okuduğunuzda çok yerde iğreneceksiniz..zor ve basit hayatları farklı gözlerden okumak onları da gerçekliği ile kabul etmek adına gerçekten değişik hissediyor insan kendini.. çok şey eklenebilirdi belki ama herkes kendi baktığı yerden de görüyor aslında birnevi hayatı ve çevresini..ulusu anlatıp Hacı bayram a , hamamönü nü anlatıp Taceddin dergahina, opera yı anlatıp Karyağdı türbesine, Tunalı yı kuğuluyu anlatıp Kocatepe'ye Cinnah ve Atakule ye temas etmeyen yazar Ankara nın mabedsiz şehir ünvanını ve o kısmına kendinin de temas etmediğini ifşa ediyor aslında bir nevi..
Ben okuldan bir arkadaşıma (ki Ankara ya sık sık gelip bürokrasi vs ile daha sık karşılaşan Büyükelçilikler meclis vs ile haşırneşir olmaktan başka birşey yapmadan Ankara dan ayrılan) Ankara nın bu yüzünü de göstermiştim. Ruhunun kasvetinin arındığı ve huzur duyduğu bu yüzünü hayretle temaşa etmişti. Ben Ankara yı böyle bilmiyordum diyerek bensiz de gidip o mekanlarda bir gün daha dolaştığını itiraf etmişti.
Bu kitap ve Ankara için bunu söylemeden geçemedim açıkçası.. Hayatının bir köşesinde Ankara olanlara daha ilgi çekici gelebilir tabii kitap ama şahsi kanaatim bazı noktalarda kitabın bazı kısımlarının gerçek böyle denilerek edeben edep-iyat a uymadığı yönünde..yinede iç burkan kısımları belki de hayatını hiç merak etmediğimiz sıradan insanların da neler yaşadığını görmek lavaboya kusarken saçlarını içine atarken o tıkanıklığı temizleyen bir garibanı da düşünmek yada bir restoran da o kazanları yıkayan birinin de olduğu ve onunda insan olduğunu bilmek de gerek..hiçbirimiz bu da onun işi diyip bu sığlıkla hiçkimsenin hayatını işini zorlaştırmayı kendimize hak göremeyiz değil mi..
Kitabı okuyalı epey oldu ama kitaptan sahneler ara ara dönüp dolaşıp gelip aklımda takılı kaldıkça kitaba inceleme yazmak istedim.

Kitap bir insanı hamlıktan olgunluğa ulaştıran duyguların en büyük paydaya sahip olanı,en gaddarı ile yani ölümle başlıyor. Birisinin ölüm haberini almak ne denli yıkıcıdır,hele bu birisi ailemizden biriyse. O noktadan sonra hiç bir şey eskisi gibi olmayacakmış gibi hissederiz. Hiç gülemeyecekmişiz, bir daha mutlu bir an yaşayamayacakmışız gibi gelir.
Tabi ölüm haberini vermek de son saniyelerinden geriye doğru sayan bir bombayı izlemek gibidir. Haberi alan kişi de izlenen bomba gibi patlayabilir ya da tehlike imha edilerek savuşturulabilir.

Işte Nihan'la iki dostun durumu da böyledir. Ellerinde kendilerine emanet edilmiş,ölüm acısıyla yüklü, her an patlamasından korktukları bir genç kız vardır. Acısını paylaşsalar mı her şey normalmiş gibi devam mı etseler bocalar dururlar.


Sonra ne mi olur? " Ortada iki erkek ve bir kadın varsa, edebiyat ve sinema başımıza taş yağdırır,kolla kendini!" diyor Barış Bıçakçı. Bu tezi de kitaba yayıyor. Ikisi birden Nihal'e aşık oluyorlar ve bu durum onların büyük çaresizliği oluyor. Hop diyorlar tamam aşık olduk da durum nerden baksan racona ters. Kız arkadaşımızın kardeşi, bizden yaşca çok küçük , e sonra hadi hepsini oldurduk biz dostuz birbirimizden vazgeçemeyiz ama ikimizde aynı kişiye aşık olduk,dostluğumuzdan mı vazgeçeceğiz. Dostluğumuzdan vazgeçmiyorsak aşkımızdan mı vazgeçelim. Alın size çok bilinmeyenli denklem.

İşte böyle platonik platonik sancılar çekmeye devam ederler ama ikisi de açılmaz Nihal'e. E sonrasında da ben diyorum kollayın kendinizi. Ortada platonik bir aşk varsa, her zaman aşk acısı yanında bonus olarak gelir. :)

Aslında ben bu kitaptaki Ender ve Çetin'in dostluklarını bir parca, Tutunamayanlar'ın Turgut ve Selim'im dostluğuna benzettim.(Bana her şey seni hatırlatıyor.) Ama tersten... Yani bu ikisi de başka kimseye ya da başka bir şeye tutunamamış,hayat pek yüzlerine gülmemiş onlar da gidip birbirlerine tutunmuş. Ikisi de bir diğeri olmadan eksik gibi. Oğuz Atay'dan esinlenmiş olabilir yazar.

Çok yalın,çok samimi duygularla süslenmiş bir dostluk,biraz aşk, biraz hayat hikayesi. Şunu da belirteyim ki kitap herkesin sevebileceği bir kitap değil bence. Olay örgüsünü ve karakterleri başta takip etmekte biraz zorlanabilirsiniz. Bir eskiye bir şimdiye dönüşü alışana kadar biraz bocalatıyor.

Barış Bıçakçı'nın duyguları yansıtışı çok güzel,kelimeleri duygu yüklü. Melankolik bir mizahı var. Farklı kitap tarzları tatmayı seviyorsanız bu kitap tam size göre. Hem altı çizilip instagramda paylaşılacak epey söz de var içinde. :))
Barış Bıçakçı yine bu kitapta da farkını konuşturmuş. Her kitabın da farklı konulara değinip, üslubuyla her seferinde farklı bir şekilde etkilemeyi başarıyor. Bu kitapta ana karakter çok ilgimi çekti. Ve birazda tanıdık geldi :)) Neyse.. Ana karakterin analizleri hayata insana ve eşyaya yüklediği anlamlar çok özgün ve dikkat çekiciydi. Barış Bıçakçı beklemediğin yerde beklemediğin bir şeyden bahsetmeyi seviyor sanırım. Bu üslubu bende sevdim. Mesela yürüyüş yapılırken bir anda cezaevi aracını görmeleri ve cezaevi aracından inenlerin söyledikleri.. Bu işte birden yaralıyor okuru. O gözümüzü yumduğumuz acımasız gerçekleri, hissettirmeden sessiz sedasız karşınıza diki veriyor Barış Bıçakçı. Ve en önemli şeylerden biride kitapta bol bol yazar, şair, şiir, kitap, müzik önerileri var bu da çok hoşuma gitti.

Basılması beklenen roman için, yayın evinden aramalarına kadarki süreci anlatıyor zaten kitap. Bu bekleyişi anlatıyor daha çok. O kısmıda çok sevindim. Romanın ana karakteri için söylenenleri. Çok doğru ve çok hoşuma gitti. Okuduğunuzda göreceksiniz zaten neyden bahsettiğimi. Bu noktada şunu söylemek istiyorum sadece; Yaşamak kirlenmektir. Malesef..

Ve son olarak, o cinayet neyin cinayetiydi ? O kısmı anlamadım ben. Neden her yaşlanan cinayet diye tutturdu kitapta ? Çözemedim :)

Kitap genel olarak keyifli bir solukta okunabilecek bir kitap. Siz bana bakmayın ben fırsat bulamadım. İncelemeyi bile ancak paylaşabildim :)) Keyifli okumalar.

İncelemeyi buraya aktarırken hep bu şarkı vardı dilimde :) onuda ekleyeyim sizin için
https://youtu.be/iH1FL8kLpjQ
Bu kitap yazarın ilk kitabı. Bu kitabı diğer kitaplardan farklı kılan ise, yazarın bu ilk çıkardığı kitaptaki ,hemen hemen tüm karakterlerin uzun hikayelerini, daha sonra yazdığı tüm kitaplarında ayrı ayrı anlatılıyor olması.
Kitap aslında çok yoğun bir kitap. Neden mi?
Şöyle düşünün, siz bir parkta yürüyüş yapıyorsunuz, sizin bir hikayeniz var kitapta, sonra siz bir adama yanlışlıkla çarpıyorsunuz ve tabii ki onun da bir hikayesi var. Sonra o adam simitçiden bir simit alıyor ve tabii ki o simitçinin de bir hayat hikayesi, söylemek isteyip de söyleyemedikleri var...
Buna benzer, hayatları birbirlerine teğet geçen bir şehir insanın kısa hikayeleri bu kitapta:)
Sımsıcak samimi bir kitaptır. Hayatındaki olayları hikâyeler şeklinde yazmış yazar.

Kitapta en beğendiğim kısım yazarın müthiş edebi yeteneği. Çok güzel cümleler kurulmuş. Böyle her yere alıntı yapılası, boş gördüğün her deftere yazılası cümleler var...

Yanı kafanızı rahatlatacak bir kitap okumak istiyorsanız ideal bir kitap olur bu. Sakinleştirici, bir etkisi var.

Son olarak kitaptaki "kimya formülleri öğrenci olayları" bölümünde yazar öğrencilik yıllarını öyle güzel, öyle samimi, gerçek yazmış ki hatta okurken bu bölümü ben yazmış olabilirim dedirtiyor. O bölümde çok beğendiğim, hiç aşk ilişkilerine girmemiş, bulaşmamış olan beni bile derinden etkileyen, birisine aşık olma duygusu uyandıran bir cümle geçti: "seni yeniden bu kez ben doğurmak istiyorum" diye. Birisinin sevdiği kişiden bu şekilde bir cümle duyması... Tarifsiz olmalı?...

NOT: 15.04.2016 2. Defa okudum. Hala sıcacık. Sayfaların içindeki birkaç cümle için okuyorum bu kitabı tekrardan...
Ben , beni sarıp sarmayan bu kitabı çok sevmiştim.
Buradaki iki dostun birbirine olan eşsiz dostluğunu çok sevmiştim.
Ankara 'yı ise daha da çok sevmiştim.
Bir de Barış Bıçakçı gibi laf kalabalığı yapmayan, duyguları en saf hali ile bana sunan yazarı tanıdığım için , kitap okumayı bir kez daha sevmiştim.

Yazarın biyografisi

Adı:
Barış Bıçakçı
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
Adana, Türkiye, 1966
Barış Bıçakçı 1966'da Adana'da doğdu. Hüseyin Kıyar ve Yavuz Sarıalioğlu ile birlikte, Ocak 1994 ve Ekim 1997 tarihlerinde iki şiir kitabı yayımladı. İlk romanı Herkes Herkesle Dostmuş Gibi (2000) yılında İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. İletişim Yayınları'nca yayımlanan diğer kitapları: Veciz Sözler (2002), Aramızdaki En Kısa Mesafe (2003), Bizim Büyük Çaresizliğimiz (2004).

Yazar istatistikleri

  • 307 okur beğendi.
  • 3.365 okur okudu.
  • 36 okur okuyor.
  • 1.305 okur okuyacak.
  • 24 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları