Bediüzzaman Said Nursî

Bediüzzaman Said Nursî

Yazar
9.3/10
2.400 Kişi
·
7.394
Okunma
·
1.009
Beğeni
·
14.166
Gösterim
Adı:
Bediüzzaman Said Nursî
Tam adı:
Said Okur
Unvan:
Kürt İslam Alimi
Doğum:
Hizan, Bitlis, 12 Mart 1878
Ölüm:
Şanlıurfa, 23 Mart 1960
Bediüzzaman Said Nursî, 1878'de Bitlis vilayetine bağlı Hizan ilçesi Nurs köyünde dünyaya geldi. Çocukluğunda çevresindeki medreselerde eğitim gördü. Kendisinde görülen harikulade zeka ve hafıza sebebiyle önceleri Molla Said-i Meşhur diye tanındı. 15 yaşında bir medrese öğrencisi iken hocası tarafından verilen Bedîüzzamân (zamanın güzelliği) lakabı ismiyle birlikte kullanılır. Kendisinin "Bediüzzaman" isminin yanı sıra "Said-i Nursî" ve "Said-i Kürdî" gibi isimler kullandığı da bilinmektedir.

Talebelik yıllarında temel İslamî ilimlerle ilgili 90 kitabı ezberledi. Her gece bunlardan birini tekrar ediyordu. Bu tekrarlar O'nu, Kur'an ayetlerini derinlemesine anlamasına birer basamak oldu ve her bir Kur'an ayetinin bütün kâinatı ihata ettiğini gördü.

1900'lü yılların başında, doğuda Medresetü-l Zehra adında, din ve fen ilimlerinin birlikte okutulduğu bir İslam Üniversitesi kurmak fikriyle ülkenin yönetim ve hilafet merkezi olan İstanbul'a geldi ve hayatı boyunca bu fikrini gerçekleştirmek için gayret gösterdi. Doğrudan istediği şekilde bir üniversite kuramamakla birlikte dünyanın her tarafına uzanan ilim evleri açılması ile Bediüzzaman'ın hayalini kurduğu ilim yuvaları farklı bir şekilde vücud buldu.

1. Dünya Savaşı yıllarında doğu cephesinde gönüllü alay komutanı olarak hizmet etti. Savaş esnasında yaralanıp 2,5 yıl Rusya'da esir kaldı. 1917'deki Bolşevik İhtilali esnasındaki kargaşadan yararlanıp esaretten kurtuldu. Dönüşte, Genelkurmay'ın kontenjanından Osmanlı'nın en üst düzey dinî danışma merkezi olan Dar-ül Hikmet-il İslamiyye'de görev yaptı. İngilizlerin İstanbul'u işgali yıllarında onların aleyhinde Hutuvat-ı Sitte adıyla bir risale neşretti. 

Anadolu'da başlatılan İstiklal mücadelesine destek verdi.

1925 yılında Van'da eğitim faaliyetlerinde bulunurken, o sırada meydana gelen Şeyh Said hareketi sebebiyle, bu harekete karşı çıktığı halde tedbir olarak önce Burdur'a, ardından Isparta ve Barla'ya gönderildi. Burada 8 yıl kaldı. Risale-i Nur isimli Kur'an tefsirinin çoğu bölümlerini burada yazdı. Eserleri ve fikirleri sebebiyle Eskişehir Mahkemesine sevk edildi.

Sürgüne gönderildiği Kastamonu'da eserlerini yazmaya devam etti. 1943'te Denizli Mahkemesi'ne, 1948'de Afyon Mahkemesi'ne sevk edildi. Mahkemeler beraatla neticelendi.

1950'de çok partili hayata geçildiğinde dini hak ve hürriyetler genişledi. Bediüzzaman, bu dönemde eserlerini matbaalarda bastırdı.

Bediüzzaman Said Nursi, 23 Mart 1960'ta Hakk'ın rahmetine kavuştu.
Böyle dehşetli bir asırda, insanın en büyük mes'elesi: İmanı kurtarmak veya kaybetmek davasıdır.
Bediüzzaman Said Nursî
Sayfa 752 - KONFERANS/4. Sü
Bir köy muhtarsız olmaz. Bir iğne ustasız olmaz, sahibsiz olamaz. Bir harf kâtibsiz olamaz, biliyorsun. Nasıl oluyor ki, nihayet derecede muntazam şu memleket hâkimsiz olur?
Dünya madem fânidir. Hem madem ömür kısadır. Hem madem gayet lüzumlu vazifeler çoktur. Hem madem hayat-ı ebediye burada kazanılacaktır. Hem madem dünya sahibsiz değil. Hem madem şu misafirhane-i dünyanın gayet Hakîm ve Kerim bir Müdebbiri var. Hem madem ne iyilik ve ne fenalık, cezasız kalmayacaktır. Hem madem

لَا يُكَلِّفُ اللّٰهُ نَفْسًا اِلَّا وُسْعَهَا

sırrınca teklif-i mâlâyutak yoktur. Hem madem zararsız yol, zararlı yola müreccahtır. Hem madem dünyevî dostlar ve rütbeler, kabir kapısına kadardır.

Elbette en bahtiyar odur ki: Dünya için âhireti unutmasın, âhiretini dünyaya feda etmesin, hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın, malayani şeylerle ömrünü telef etmesin, kendini misafir telakki edip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etsin, selâmetle kabir kapısını açıp saadet-i ebediyeye girsin.
Bediüzzaman Said Nursî
Sayfa 472 - Rnk yayınları
"Biz ki hakiki müslümanız, aldanırız, fakat aldatmayız.
Bir hayat için; yalana tenezzül etmeyiz!"
insan fıtraten gayet zayıftır .Halbuki her sey ona ilişir , onu müteessir ve müteellim eder.Hem gayret acızdır .Halbuki belaları ve düşmanları pek çoktur.Hem gayet fakirdir.Halbuki ihtiyacatı pek ziyadedir.Hem akıl ona yüksek maksatlar ve baki meyveler gösteriyor. Halbuki eli kısa , ömrü kısa , iktidarı kısa , sabrı kısadır...
Öncelikli olarak okuduğum en kıymetli, en faydalı, en güzel kitap olduğunu ifade etmeliyim.

Bu sitenin üyeleri olarak okuyan bir kitleyiz. Bu en büyük ve önemli ortak noktamız. Zira bizleri burada buluşturan da bu okuma sevgimiz. Fakat okuduğumuz kitaplar ile bazen buluşuyor, bazen ayrılıyoruz. Tabiki içeriği düzgün, eğlenceli kitaplar da okumalıyız fakat bize faydalı olacak, dünya hayatımızı güzelleştirecek, ahiret hayatımıza yararı olacak eserler de mutlaka okumalıyız. İşte bu açıdan bu muhteşem eseri herkes mutlaka okumalı, okurken istifade etmeye çalışarak okumalı ve etrafımızdaki insanlara okutturmalıyız.

Eser içerisinde eski Osmanlıca kelimeler çok olduğu için anlaşılması biraz zor. Lugat gereksinimi oluyor. Benim tavsiyem ışık yayınlarından okumanız. Herbir sayfanın alt kısmında o sayfada geçen kelimelerin anlamları verilmiş. Bazen kelimelerin anlamlarına baksanız bile bazı yerlerde anlamakta zorlanabilirsiniz. Fakat asla pes etmeyin. Çünkü bir anda karşınıza o kadar net, duru, berrak, enfes bir ifade çıkıyor ki, hayran oluyorsunuz. Zira bu eser insanın aklına hitap ettiği gibi kalbine ve ruhuna da hitap eden bir eser.

Bu kitap kominizimin etkisiyle yurdumuzda ve dünyada dinsizliğin çok yaygınlaştığı bir dönemde yazılmış. Bu sebeple kitapta en çok açıklanan mesele iman meselesi. Allah'a iman, ahirete iman. Daha sonra besmele, namazın önemi, şükür, kanaat, ibadet, doğruluk, tevazu, cömertlik, cesaret gibi konular geliyor. Üslup çok sağlam olduğu için sıkılmıyorsunuz. Üstad Bediüzzaman ile beraber kainat kitabını okuyor, ayetlerde, hadislerde verilen manaları anlamaya çalışıyor, bahara, ağaçlara, çiçeklere bakıp tekrar dirilmeyi düşünüyorsunuz. Okurken düşünceden düşünceye, bir alemden başka bir aleme geçiyor, kelimelerin, cümlelerin verdiği o eşsiz hazzı kalbinizde, aklınızda, ruhunuzda hissediyor, huzur buluyorsunuz...
Uzun yıllar aradan sonra, risale bahçesinden tattığım ilk risale. Ama bu defa yavaş, yavaş… Kelime kelime… Hikmetini sorgulayarak, tefekkürler eşliğinde.

Yeri geldi denizlerin, rüzgarın, şimşeğin, rengarenk çiçeklerin, envai çeşit hayvanların; yeri geldi Peygamberlerin, evliyaların, sıddıkların, nurani kalplerin lisanıyla ve şehadetiyle Tevhid hakikatini dinledim. Yeri geldi, kitapta geçtiği tabirle
-seyahat-ı fikriyeye alışan o mütefekkir misafir- misal bir seyyah oldum, tek tek alemlerce nazar edip, sual ettim risale syfalarında. Kan hücrelerinden, yağmur damlalarına, hidrojen ve azot arasındaki aşkı kimyeviden, dağlarda gizli madenlerden, okyanuslardaki acayip balıklara…

Yeri geldi kainat sarayını seyrederken, ölüm hakikatiyle durdum öylece. Ve ne de çok geçiyor âlem kelimesi risalelerde de. Ben neden bilmem çok seviyorum âlem kelimesini. Koskoca âlemler. Yerine başka kelime gelemiyor sanki, kapsayamıyor ki, öylesine derin. Mikroplar âlemi, hücreler âlemi, hava âlemi, deniz altı âlemi, gökyüzü âlemi, hayvanat, nebatat âlemi, çeşit çeşit insanlar âlemi - ki insanın yüreği bile küçük kainatken-. Âlemler içinde âlemler :)

Her bir zerresi Rabbini tesbih eden, sayısını dünyevi rakamlarla sınırlandıramayacağımız âlemler. Koskocaman zikirhane.. Âlemlerin Rabbi'nin varlığını ispat için âlemlerde gezdirirken okuyanı Said Nursi, kendimi hem öyle küçük hissettim zerre misal yaratılanlar içinde; hem de ‘’ KAİNAT sarayının en mükerrem misafiri derken insana ’’ öylesine mutlu oldum, ‘değerliyim be’ diye sayıklayarak…

Çok tekrarlarla kainatın ahenginin düzenini, intizamını, kolaylılığını, çeşitliliği içindeki israfsızlığını tasvir ederken; israf eden, bozan , yıkan insanoğlunu tefekküre davet ediyor Bediüzzaman Hz. O koca ahengin en değerlisiyken, halifesiyken, bunca âlemler onun için dönerken, bu düzen içinde meylettiği her israfı yüreğim sıkışarak hayal ettim ben de.

‘’Sermayeyi ömrünü imha etme’’ diye okurken vaktini,
‘’İnsanın en kıymetli ve üstünde titrediği malı, onun ruhudur ’’ diye okurken ruhunu, Ve dahi bedenini, hissiyatını, duygularını israf eden insanoğlunu…
Hayal ettim işte kendimi ‘ Bil ey nefsim ‘’ demeye çalışarak, önce kendime seslenebilme niyetiyle...

Bir de zevali elem veren lezzetler fanidir deyip geçmiyor yazar; aciz, hassas beşerin en cüzi dünyevi ayrılıklarındaki kalbi sızısını cümlelerle resmediyor sanki. Okurken öylesine hissetiriyor, öylesine yüreğini sıkıyor okuyanın, devamında da ahiret var diye haykırıyor binbir delillerle..

En çok da yıldızların diliyle Allah'ın varlığını haykıran şiiri… Semanın yıldızlarını temaşa eden ne güzel gözler.. tekrar tekrar okudum.. Nette de var, ne güzel okumuşlar:))

"Dinle de yıldızları şu hutbe-i şirinine
Name-i nurîn-i hikmet, bak ne takrir eylemiş.
Hep beraber nutka gelmiş, hak lisanıyla derler:
Bir Kadîr-i Zülcelal'in haşmet-i Sultanına
Birer bürhan-ı nur-efşanız vücud-u Sânia
Hem vahdete, hem kudrete şahidleriz biz.
Şu zeminin yüzünü yaldızlayan
Nazenin mu'cizatı çün melek seyranına.
Bu semanın arza bakan, cennete dikkat eden
Binler müdakkik gözleriz biz
Tûbâ-i hilkatten semavat şıkkına, hep kehkeşan ağsanına
Bir Cemil-i Zülcelal'in, dest-i hikmetle takılmış pek güzel meyveleriyiz biz.
Şu semavat ehline birer mescid-i seyyar, birer hane-i devvar, birer ulvî âşiyane,
Birer misbah-ı nevvar, birer gemi-i cebbar, birer tayyareleriz biz.
Bir Kadîr-i Zülkemal'in, bir Hakîm-i Zülcelal'in birer mu'cize-i kudret
Birer hârika-i san'at-ı hâlıkane; birer nadire-i hikmet, birer dâhiye-i hilkat, birer nur âlemiyiz biz.
Böyle yüzbin dil ile yüzbin bürhan gösteririz, işittiririz insan olan insana.
Kör olası dinsiz gözü, görmez oldu yüzümüzü, hem işitmez sözümüzü, hak söyleyen âyetleriz biz.
Sikkemiz bir, turramız bir, Rabbimize müsahharız. Müsebbihiz, zikrederiz abîdane.
Kehkeşanın halka-i kübrasına mensub birer meczublarız biz..."

Yapılacaklar listesine ekledim ben de – Rabbim Lütfederse elbet- ; alacağım teleskopla semanın süslerini seyran ederken, açıp dinleyeceğim bu şiiri tekrar tekrar diye …

Keyifli okumalar, bereketli tefekkürler, latif seyirler efenim...
Hastalar Risâlesi, hastalara 'Geçmiş olsun' makâmında yazılıp;  aynı zamanda onlara, bir merhem, bir teselli, bir mânevî reçete, bir huzûr, bir kalp ferahlığıdır.

Evet, artık sağlığına kavuşmaktan tamâmen ümidini kesen bir insana, bâzen olur ki, ne  doktorların, ne de ilaçların bir faydası, bir yardımı, bir tesiri olmaz, fayda etmez. Çünkü, hastalığın arkasında saklı olan faydaları, hikmetleri, güzellikleri görmediğinden, düşünmediğinden ve anlamakta zorluk çektiğinden; kalbi ve ruhu öylesine derin hüzünlerle âlûde olmuştur ki, sağlığına kavuşmanın neredeyse imkansız olduğu düşüncesine kapılarak, günden-güne hayatla olan bağlarını koparmaya başlamıştır.

Yalnızca hastalar değil, hayâtın her sahasında böyle insanlara rast gelinir. Hayattan, yaşamdan, yaşamaktan ümidini kesen bir insanın; ayak üstünde yürüyen cenâzeden pek bir farkı yoktur aslında. Tek düşündüğü şey, "Bir ân önce ölüm gelse de, kurtulsam bu sıkıntılı dünyâdan" düşüncesidir..

İşte hayâtın en gerçekçi sahnelerinden biriyle karşı karşıyasınız. Maddî imkanların beş para etmediği, mâl-devletin, şân-şöhretin yetersiz kaldığını gösteren bir gerçekle.. böyle bir manzarayı gözünüzle gördüğünüz ân; tüm ömrünü maddîyat bataklığında çürüterek geçiren birinin; hayattan, yaşamaktan tamâmen ümidini kesen meyyît-i müteharrik (yürüyen cenâze) bir insandan pekte farklı olmadığını görmüş olursunuz.

İşte tam o ânda devreye -maddî ilaçlardan ziyâde- mânevî ilaçlar girmeğe başlar..

Hayâtın sâdece sağlamlıktan, maddîyattan, maldan, mülkten, şândan, şöhretten ibâret olmadığını anlatarak, onlardan daha önemli şeylerin olduğunun bilincine varmasına yardım etmek, kalbini ferahlatmak, hoşnût etmek, motive etmek; doktorların tavsiye ettiği (en çokta doktorların okuması gereken bir kitap) ilaçlardan bin defa daha büyük fayda ettiğini, tesirini gösterdiğini, tekrardan hayâta  tutunmasına yardımcı olduğunu, gitgide solmakta olan letâiflerinin, duygularının, hissiyatlarının yeniden yeşermeğe başladığını, kalbini kaplayan kara bulutların, esmekte olan mânevî rüzgârlar sâyesinde çekilerek yok olmağa doğru hareket ettiğini kendi gözlerinizle görmüş olursunuz..

İşte sırf bu yüzden, hasta olan bir insana verilebilecek en iyi, en tesirli ilaç; o insanın ümitsizliğe düşmesinin karşısını almaktır.

Hastalarınıza, sağlam olanlarınıza ve hattâ kendinize bir ilaç, bir yardım kaynağı, bir mânevî doktor ararsanız,  "Hastalar Risâlesi" size bu konuda yardımcı olacaktır..

Şunu da söylemeden geçemiyeceğim: Bu Risâle, sâdece dört buçuk saatte yazılmıştır.
Yürüyen risaleler vardır etrafınızda. Çokturlar hem de. Papatyalar gibi her bir yerde. Hastanede, yolda, otobüste, durakta. 1000 kitapta da elbet. Sevgili Murat Suha mesela, Sevgili Rojhılat.. Beyamca.. Sevgili Hakan mesela..

Hal diliyle okuyandır onlar. Bakışları risale konuşur sessizce, buram buram risale kokarlar. Bakarsınız ciddiyet, heybet, basiret… Bir o kadar da merhamet. Rahlesinde yetiştiği Koca Alim’in haliyle hemhal. Manen sessizce der ki; terki dünya. Bakışları burada da değildir zaten. Ahirete hasret, ukbaya müştak. Bu dünyada sıkıntılıdırlar da, bedenine hapsolmuş gibi özlerler öteleri.

İşte bu yürüyen risalelerden; tertemiz, safi genç bir üniversite talebesiydi yıllar önce poliklinikten içeri giren. Her adımın hesabını verecek olmanın ciddiyetiyle, aynı zamanda dünya denen ağaç gölgesinde nefes alır misal sakin, koşturmacasız, sessizce girdi içeri.

‘’Ne şikayetiniz var’’ diye sordum. ‘’ Estağfirullah ne şikayeti abla. Şikayet değil elbet, lakin şedid karın ağrım var ‘’ dedi isyanın tozuna tahammül edemezcesine. Aynı sahneyi okumuştum önceleri. Zübeyir Gündüzalp ‘ti sanırım aynı cümlelerle doktora cevap veren??. Bana onun bu cümleleri taklidi ya da yapmacık gelmedi zerrece. Aynı ilmin aynı haliyle boyandıklarından muhtemel.

İşte sonraları da çok gördüm onu. Lenfoma tanısıyla çok defalar kemoterapi için yatmıştı hastaneye. Onun yerine ben üzülüp endişelenirken; her uğradığımda yanına, mütebessim risale okuyordu teslimiyetle. Hatta o beni teselli etmek için muhtemel, bir gün polikliniğe geldi ziyaretime. Elinde de ‘’hediyeleşmek sünnettir abla ‘’derken uzattığı ‘’Hastalar Risalesi’’ . Aslında kendi reçetesini uzatmıştı bana mütevazice. Evet manevi reçete. İşte tam da sayfalarca-- saatlerce -- günlerce gözlerim kıpkırmızı ders çalışmaya çalışırken, tıp ilminin zerresini hecelemeye gücüm yetmezken … Daha satırları okuyup sıkılmaktan şekva ederken -ki başkaları bu satırlardaki hastalıkları yaşayıp imtihan olurken-… Ve dahi hastalıkları sadece okumakta bile zorlandığım bu kitapların her bir satırında bilmediğimiz âlemlerce ilim yüklüyken...Tesirim, kudretim zerreyken… Kendimi öylesine aciz, yorgun hissederken… Kütüphanemde bana gülümseyen bu manevi reçeteyi tekrar okumak için aldım elime bugün:)

Derler ya risaleler meyve bahçesi gibidir, herkes istidadına göre nasiplenir elbet. Kimisi en yüksek dallara ulaşırken... Hani kİtabın yazarı der ya; ’’ Allah a giden yollar mahlukatın, yaratılmışların nefesleri adedincedir’’ diye. İşte, o yolların belki de zerresine, etrafımda O’na davetiye veren şahit olduğum yollara uğramaya çalışırken, yoruldum da. Karar verdim risale bahçesinde nefes almaya. Ve her hayrın başı BİSMİLLAH diyerek, yerdeki meyveleri toplarım belki diye açtım tekrar kitabının sayfalarını….

Hayırlı ve bereketli cumalar efendim…
.. Her insan aynı değil, olamaz da. İnsanlar birbirinden farklı olduğu gibi, görüşleri, fikirleri, düşünceleri de farklı farklıdır. Kimseye zorla bir fikri kabul ettiremezsin. Fikirlerin senin için var. Başka insanları, senin fikirlerine katılmıyor diye dışlayamazsın. Senin fikirlerin veya yaptığın mesleğin daha güzel olabilir ama, en güzel benim fikrimdir, benim mesleğimdir.. benim.. ben.. ben.. diyemezsin.

   Haklı olabilirsin ama, haklı olmak, her zaman kurtarmıyor insanı. Senin haklı olman, karşındaki insanın haksız olduğu anlamına gelmiyor. Onunla alay etmene, onu dışlamaya olanak sağlamıyor. Herkes kendince haklıdır zâten.

   Ne var ki, herkesin kendine âit fikirleri, kendine has düşünme tarzı, kişiliğine has görüşleri, aklına uygun bakış açıları var. İster katılırsın, ister katılmazsın, istersen de redd edersin.. ama küçümseyerek, dışlayarak, alay ederek yaklaşamazsın kimseye. Birinde kusur arayacaksan, önce kendine bakmalısın.. kusursuz musun? Değilsin.. kimse kusursuz değildir. Birilerine bir şeyler söyleyeceksen, söylemeden önce, kendini onun yerine koy, bin kere düşün, ona göre davran, ona göre söyle....

   Yukarıda yazılanların muhâtâbı kendi nefsimdir. Kimse üzerine alınmasın, "Acabâ bana mı diyor" diye :)

   İsminden de görüldüğü üzere mu'minler arasındaki uhuvvetten, kardeşlikten bahseden bu muhteşem kitap; Bediuzzaman hazretlerinin "Mektubat" eserinden alıntı olup, Yirmiikinci Mektubun Birinci ve İkinci Mebhas'larının broşür hâlinde neşrolunmuş versiyonudur.

   "Hak yalnız bizim tuttuğumuz yoldur, diğer yolların hepsi yanlıştır" gibi kalbe gelen şeytâni düşüncelerden sakınmak için bu kitabı okumanızı, okutmanızı cân-ı gönülden tavsiye ederim..

   Üstad, Uhuvvet Risalesiyle ufkumuza yeni yeni pencereler açıyor; mu'minler arasındaki birliğin, uhuvvetin, kardeşliğin, saygının, sevginin, ihlâsın ne olduğunu, nasıl yaşandığını öyle güzel bir üslûb kullanarak dile getiriyor ki; okudukça, ne kadar noksan kaldığımı görmemek için, "Hayır ben öyle değilim, bana demiyor, başkaları için söylüyor" gibi düşüncelere kapılsamda, nihâyetinde noksanlığımın parlak bir şekilde gün yüzüne çıkarılıp,  gözüme gözüme sokulmasından kendimi kurtaramamış ve iknâ olmaya mecbur kalmıştım desem yeridir..

  Ek olarak kitapta, "Hırs" ve "Gıybet" hakkında da çok geniş açıklamalar yer almıştır..

  Üstad, Hırsın sebeb-i mahrûmiyet olduğunu, yâni insanın bir şeyi hırs ile talep etmesinin, o şeyden mahrum kalmasına sebep olduğunu; küçük, lâkin küçük olmasıyla berâber, içinde çok büyük hakikatleri barındıran, herkesin kolaylıkla anlayabileceği misâllerle öylesine güzel izâhlar vererek isbât ediyor ki, okurken zerre kadar da olsa insanı incitmiyor, kırmıyor, dökmüyor, âsi olan nefis bile bu hakikatler karşısında teslîm-i silâh etmeğe mecbur kalıyor.

  Gıybete âit küçük bir yer var kitapta. O küçük yerde, gıybet hakkında merâk edilen her şeyden bahsediliyor. Meselâ, bu alıntıdaki gibi:

  "Gıybet odur ki: Gıybet edilen adam hazır olsa idi ve işitse idi, kerâhet edip darılacaktı.
Eğer doğru dese, zâten gıybettir.
Eğer yalan dese; hem gıybet, hem iftirâdır.
İki katlı çirkin bir günahtır."

   Her ehl-i îmanın okuması, okutması gereken kitaplardandır "Uhuvvet Risalesi" .......

   Son olarak Bediuzzaman Said Nursî hazretlerinin, kendisine kardeş olarak görüp de, ehl-i îman'a hitâben söylediği, kitabın son kısmında yer alan küçük fakat kalbinin ne kadar geniş olduğunu gösteren sözlerini, sizlerle paylaşarak, incelemeyi hitâma erdirmek istiyorum..

  "Kardeşlerimden rica ederim ki:

   "Sıkıntı veya ruh darlığından veya titizlikten veya nefis ve şeytanın desiselerine kapılmaktan veya şuursuzluktan, arkadaşlardan sudûr eden fenâ ve çirkin sözleriyle birbirine küsmesinler ve "Haysiyetime dokundu" demesinler.
Ben o fenâ sözleri kendime alıyorum.
Damarınıza dokunmasın.
Bin haysiyetim olsa, kardeşlerimin mâbeynindeki muhabbete ve samimiyete fedâ ederim."

  Said Nursî
... Bediuzzaman Said Nursî'nin, "Sözler" kitabından Otuzuncu Söz'ün broşür hâlinde neşr olunan "Ene ve Zerre" Risalesi bize, Cenâb-ı Allah tarafından verilen "Benlik", "Enâniyet" hissini nasıl ve hangi istikamette istimâl etmemiz gerektiğini gösteriyor.

  Şöyle ki, Ene'yi yani enâniyet hissini, düzgün yolda kullanınca, ne kadar harika bir ni'met olduğu; yanlış yolda istimâl edince, ne kadar kötü, olanaksız sonuçlar doğurduğunu bu kitap, apaçık delillerle gözüme soktu desem yanlış etmiş olmam..

  Üstad Ene'yi, kâinatın tılsımlarını açacak bir anahtar olarak görüyor ve o anahtarı, anahtar sahibinin, yani Cenâb-ı Allah'ın yolunda sarfedince çok kapalı pencerelerin açılabileceğini ve açılmasının mümkün olduğunu söylüyor.. ki kendi hayâtına nazar edersek buna en büyük şahidin de yine kendisi olduğunu görmüş oluruz.

  Uzun lafın kısası, herkesin okuması, okutması gereken kitaplardan bir tânesi de bu "Ene ve Zerre" Risalesidir. Okuyanlara tekrar okumasını, okumayanlara da, en kısa zamanda okuyup istifâde etmelerini cân-ı gönülden tavsiye ediyorum.. keyifli okumalar.
Bir arkadaşımın üniversite yıllarında iken "Al oku! Kafandaki sorulara cevap olacak!" diyerek verdiği ama ısrarla 2 sene kütüphanemde gözüme çarptığı halde okumadığım, 2 sene sonra bir bakayım diye aldığım ve Osmanlıca terimlerden dolayı ürktüğüm bir kitap.

Bediüzzaman ismi bile nedense o dönemde bana hep ürkütücü gelmişti. "Acaba bu cemaat yanaklarına şiş sokuyorlar mı?" diye düşündüğüm bile oldu. Nihayet rüyamda gördüğüm uçan kırmızı kitaplardan birini yakaladım ve bir daha da Risale-i Nur eserlerini elimden bırakamadım.

Hayatıma huzur, bereket ve suhulet getirdi. Bana kim olduğumu, nereden gelip, nereye gittiğimi öğretti bu eserler.

Allah Üstad Bediüzzaman ve talebelerinden ebeden razı olsun.

Saygılarımla...
Bediüzzaman Said-i Nursi Hazretleri en büyük müfessirlerden biri olmakla beraber,O'nun tefsirlerini her açıp okuduğunuzda daha evvel görmediğiniz bambaşka bir buutla hakikatin keşfine mazhar olur,sonunu getiremeyeceğiniz bir ilmin nuruyla serfiraz olursunuz.
Lemalar, Otuzüç Lema ve Münacaat'tan oluşan,pek çok meselenin bir bütün içinde sırt sırta verdiği bir hazine...

Hz. Yunus'un (a.s.) kıssası ile başlayan eser,Hz. Eyyûb'un (a.s.) duasının tefsiriyle devam ediyor.

Bediüzzaman Hazretlerinin risalelerini ve diğer eserlerini okuyanların aşina oldukları 'nükteler' ve 'sırlar' la genişletilen mevzularda ki örgü ve belâgat hayret uyandırıcıdır.

Lemalar'dan birkaçı Sözler ve Şualar eserlerinde de neşredilmiş.

Böyle muhteşem bir ilim membagını tahlil etmek şöyle dursun,tedrisine mazhar olmak en büyük temennimdir.

Yalnız bir paragrafı bile üzerinde günlerce mütalaa gerektirir ki,ayrı bir kitap konusudur.

"Ey hadsiz acz ve nihayetsiz fakr içinde yuvarlanan bîçare insan! Rahmet ne kadar kıymetdar bir vesile ve ne kadar makbul bir şefaatçi olduğunu bununla anla ki: O rahmet, öyle bir Sultan-ı Zülcelal'e vesiledir ki, yıldızlarla zerrat beraber olarak kemal-i intizam ve itaatle -beraber- ordusunda hizmet ediyorlar. Ve O Zât-ı Zülcelal'in ve o Sultan-ı Ezel ve Ebed'in istiğna-i zâtîsi var ve istiğna-i mutlak içindedir. Hiçbir cihetle kâinata ve mevcudata ihtiyacı olmayan bir Ganiyy-i Alel-ıtlak'tır. Ve bütün kâinat taht-ı emir ve idaresinde ve heybet ve azameti altında nihayet itaatte, celaline karşı tezellüldedir."

Bu kısmı anlıyabilmek için dimağlarınızı,
kâinatın bütününü ve içinde ki en küçük misgâl zerrelerini (ki bu bilinen en küçük ağırlık birimidir.),atomu ve atomun içindeki çekirdeği, elektronu, nötronu,güneşi,ayı, gezegenleri yekün tefekküre davet ediyorum,aralarında öyle bir yardımlaşma, dayanışma, bütünlük, haberleşme ve birbirini koruma altında, emniyette tutma vardır ki,hiçbir ordu donanımıyla,hiçbir birim iştiyâkıyla,hiçbir harekât proğramıyla bu aksamayan teşkilâta misâl teşkil edemez.Örneğin çekirdek elektronu ve protonu şevkâtle kollamasa atomda işler karışır,şimdi uzay boşluğunu düşünelim, sayısız göktaşı,sayısız gezegen,sayısız yörünge,birbirine dostluk ve vefa sunmasa, yeryüzü kendini koruyabilir mi? Ve atmosferin katmanları bu müthiş kenetlenmeyi stâbil ve dengeyi aksatmadan yürütebilir mi?Peki Rahman'ın bu olağanüstü işbirliğine ihtiyâcı var mı?Kainatla birlikte 70 bin âlemi ve içindekileri Rabb'im şefkâtinden ve Rahmetinden nâsipdar etmese,onlara kim merhamet edebilir.Onları kim helâk olmaktan kurtarabilir.

Bu Rahmetin sahibi Allah (c.c),hem mükemmel yaratılışımızın bütün tasarrufunu, kullanma hakkını elimize veriyor,hem de benim dostluğum senindir, dilersen yakınlığım senindir,hem de bunun için söze gerek yok,hissetmeyi dilemen yeter, perdeler,engeller,koşullar hiçbiri aramızdaki konuşmayı ve buluşmayı engelleyemez diyor. Yani uyuman gerekmez,uyanman gerekmez,yol yürümen,bedel ödemen gerekmez,yeter ki beni bulmak için dön kalbine,ritmini ve işleyişini sonsuzmuş gibi varettiğim kalbin,sonsuz lezzetleri yâlnız haz duygusunu yaradana,emrine verene,seni nefes nefes kuşatana tâlip olursan beni sana getirir diyor.Ben meselâ en aciz anlarımda,elimin kulağımın, gözümün, bütün uzuvlarımın silindiğini hissederim, sanki sadece ilticâ makamı ve benim tâkâtsiz ruhum kalır,demek ki sâdece ruhtan ve O'nun ünsiyetinden ve dostluğundan ibâretiz.Madde âleminde ise toprağın içine akıtılan bir damlanın güneşin mevcudiyetine yakın olabilmesi nasıl izafiyete sığmaz,akla aykırıdır,öyle de Mevlâ yalnız bize kendini Esması,isimleri ve şefkâtiyle gösterebilir.

Rabbim'in rahmeti üzerinize olsun...
Feyizli okumalar...
Benim hayatıma bakış açımı değiştiren ve İmanımı taklidden tahkike çıkarmaya vesile olan büyük Üstad’ım.. Her eseri altın değerinde.. Sözler eseri ilk 8 söz ile hikaye tarzında çok güzel anlatımlarla bizi 8 ayeti anlatıyor. •10. Söz ile bize “Ahiretin varlığını” •19.Söz ile “Peygamber Efendimiz(SAS) hak Peygamber oluşunu” 25.Söz ile “Kuran’ın hak kitap olduğunu” 26.Söz ile “Kader’in varlığını” 33.söz ile “33 Pencere” ile bize Allah’ın varlığını ispat ediyor..
Şöyle ki aslında uzun bir inceleme yapamayacağım çünkü yarın sınavım var ve içinde bu kadar yoğun içerik olan bir risaleyi anlatmaya çalışsam ki anlatamam oyüzden hiç yazmamanın daha doğru olduğunu düşündüm... Bu benim ilk risale okuyuşumdu. O sebeble heyecanlıydım ve çok şükür ki bir tanesini bitirmek nasip oldu. Aslında dil olarak beni yoran başka kitap olsa bitirmeye çalışmazdım ama okuyan kişilerin cümle kuruş şekline, anlatım tarzına ve kelime dağarcıkları başta olmak üzere ki bu şeklen gözüken bir faydası baktığımda ve ilmen, fikren ve elbetteki manen de şifa bulduklarına inandığım ve ben de "onlar" gibi olmak onlara yetişebilmek gayesiyle okudum. Ve faydasını da biraz biraz görmeye başladım. En basitinden ufak bir sohbette verdiğin örneklere bile yansımış olması bilgilerin hafizana yerleştiğinin kalıcılaştığının göstergesi. Bu bakımdan somut örnekler içermesi de bunu kolaylaştırıyor diyebilirim.
Dediğim gibi ilk risale okuyuşumdu. O yüzden pek bir altyapıya sahip olduğum söylenemez bu incelemeden de anlaşılıyor :) Lakin risale okumaya devam etmek istiyorum inşallah da edeceğim.
İman ve küfür muvazenelerinden başladım ama ikinci olarak ne okunması gerektiğini bilmiyorum pek fazla. Belirli bir sıralaması ya da okuma kolaylığı açısından bir işleyişi var ise risale-i nur okuyanlardan tavsiyelerini beklerim.
Hayırlı geceler dilerim.

Yazarın biyografisi

Adı:
Bediüzzaman Said Nursî
Tam adı:
Said Okur
Unvan:
Kürt İslam Alimi
Doğum:
Hizan, Bitlis, 12 Mart 1878
Ölüm:
Şanlıurfa, 23 Mart 1960
Bediüzzaman Said Nursî, 1878'de Bitlis vilayetine bağlı Hizan ilçesi Nurs köyünde dünyaya geldi. Çocukluğunda çevresindeki medreselerde eğitim gördü. Kendisinde görülen harikulade zeka ve hafıza sebebiyle önceleri Molla Said-i Meşhur diye tanındı. 15 yaşında bir medrese öğrencisi iken hocası tarafından verilen Bedîüzzamân (zamanın güzelliği) lakabı ismiyle birlikte kullanılır. Kendisinin "Bediüzzaman" isminin yanı sıra "Said-i Nursî" ve "Said-i Kürdî" gibi isimler kullandığı da bilinmektedir.

Talebelik yıllarında temel İslamî ilimlerle ilgili 90 kitabı ezberledi. Her gece bunlardan birini tekrar ediyordu. Bu tekrarlar O'nu, Kur'an ayetlerini derinlemesine anlamasına birer basamak oldu ve her bir Kur'an ayetinin bütün kâinatı ihata ettiğini gördü.

1900'lü yılların başında, doğuda Medresetü-l Zehra adında, din ve fen ilimlerinin birlikte okutulduğu bir İslam Üniversitesi kurmak fikriyle ülkenin yönetim ve hilafet merkezi olan İstanbul'a geldi ve hayatı boyunca bu fikrini gerçekleştirmek için gayret gösterdi. Doğrudan istediği şekilde bir üniversite kuramamakla birlikte dünyanın her tarafına uzanan ilim evleri açılması ile Bediüzzaman'ın hayalini kurduğu ilim yuvaları farklı bir şekilde vücud buldu.

1. Dünya Savaşı yıllarında doğu cephesinde gönüllü alay komutanı olarak hizmet etti. Savaş esnasında yaralanıp 2,5 yıl Rusya'da esir kaldı. 1917'deki Bolşevik İhtilali esnasındaki kargaşadan yararlanıp esaretten kurtuldu. Dönüşte, Genelkurmay'ın kontenjanından Osmanlı'nın en üst düzey dinî danışma merkezi olan Dar-ül Hikmet-il İslamiyye'de görev yaptı. İngilizlerin İstanbul'u işgali yıllarında onların aleyhinde Hutuvat-ı Sitte adıyla bir risale neşretti. 

Anadolu'da başlatılan İstiklal mücadelesine destek verdi.

1925 yılında Van'da eğitim faaliyetlerinde bulunurken, o sırada meydana gelen Şeyh Said hareketi sebebiyle, bu harekete karşı çıktığı halde tedbir olarak önce Burdur'a, ardından Isparta ve Barla'ya gönderildi. Burada 8 yıl kaldı. Risale-i Nur isimli Kur'an tefsirinin çoğu bölümlerini burada yazdı. Eserleri ve fikirleri sebebiyle Eskişehir Mahkemesine sevk edildi.

Sürgüne gönderildiği Kastamonu'da eserlerini yazmaya devam etti. 1943'te Denizli Mahkemesi'ne, 1948'de Afyon Mahkemesi'ne sevk edildi. Mahkemeler beraatla neticelendi.

1950'de çok partili hayata geçildiğinde dini hak ve hürriyetler genişledi. Bediüzzaman, bu dönemde eserlerini matbaalarda bastırdı.

Bediüzzaman Said Nursi, 23 Mart 1960'ta Hakk'ın rahmetine kavuştu.

Yazar istatistikleri

  • 1.009 okur beğendi.
  • 7.394 okur okudu.
  • 417 okur okuyor.
  • 2.001 okur okuyacak.
  • 92 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları