Bekir Yıldız

Bekir Yıldız

Yazar
8.0/10
217 Kişi
·
605
Okunma
·
61
Beğeni
·
3.784
Gösterim
Adı:
Bekir Yıldız
Unvan:
Türk Öykü Yazarı
Doğum:
Urfa, Türkiye, 1933
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 8 Ağustos 1998
Bekir Yıldız (d. 1933 - ö. 8 Ağustos 1998), Türk öykü ve roman yazarı.
1933 yılında Urfa'da dünyaya geldi. Matbaa'cılık okulunu bitirerek, işçi olarak Almanya'da çalışmaya gitti. Yurda döndüğü zaman, Asya Matbaası'nı açan Bekir Yıldız, hikâyelerinde Güney Doğu insanlarının yaşamlarını anlattı. Hikâyelerinden bazıları senaryolaştırıldı ve filme alındı. May, Halkın Dostları, Yeni a, Yazko Edebiyat dergilerinde görev aldı. Birçok yazısı "Zaman İçinden" adlı kitapta toplanmıştır.1971 yılında Kaçakçı Şahan eseri ile Sait Faik Hikâye Armağanı'nı aldı. 11 Ağustos 1998 yılında geçirdiği kalp krizi sonucunda hayatını kaybetti. Karacaahmet Mezarlığı'nda defnedilmiştir.
Bana dediler ki, "Çalışan demir ışıldar." Doğru sandım. Oysa ki, körü-körüne çalışan insan, ışıldamaz, çürür... Kimin hesabına çalışırsan, o ışıldar... O kuvvetlenir...
Bekir Yıldız
Sayfa 83 - DD Yayınları
"...Hala umut mu bekliyorsun onlardan? Üç günlük, beş günlük kız çocuklarının nüfus kağıtlarına "Bakire" diye yazdırıp, her şeyden habersiz minnacık omuzlarına yıllarca sorumluluk yükleyen, toplum mudur yoksa umut beklediğin?.."
'Bilir misin senin bir gözün neden kör?' Bilmem ana, dedim. 'Benim de bir gözüm kördür yavru' dedi. 'Cıncık gibi görürdü' dedi. 'İnsanın insana ettiklerini gördüm de, görüp ağlamaktan kör oldu.'
Bekir Yıldız
Sayfa 57 - Cem Yayınevi
80 syf.
·2 günde·Beğendi
Yüksek dozda uzunluk ve yazar sevgisi içerir.

Bekir Yıldız, toplumdaki sorunları iyi görmüş, gurbete çalışmaya giden insanların hallerini ve arkalarında bıraktığı ailelerinin durumlarını gayet yalın ama çarpıcı bir dille kaleme almış bir yazar, diyerek incelemeye çok hızlı bir giriş yapmış olurdum. Onun için kitap ve yazardan önce başka bir yazarın Bekir Yıldız ile anısından bir iki kelam etmek istiyorum. Bu yazar: Hasan Ali Toptaş. Bazılarının çok şişiriliyor dediği, bazılarının da yere göğe sığdıramadığı bir yazar kendileri. Harfler ve Notalar kitabının incelemesinde okuduğu yazar ve kitaplarından kısaca bahsetmiştim ki Bekir Yıldız da bunlardan biriydi. Toptaş yazmaya yeni yeni başladığı dönemlerde Bekir Yıldız’ın şehrine geleceğini öğreniyor. Bu vesileyle hem yazdığı hikâyeleri Bekir Yıldız’ın beğenisine sunmak hem de Kaçakçı Şahan kitabını imzalatmak istiyor. Güç bela da olsa bir görüşme ayarlamayı başarıyor. Bundan sonrasını kendi dilinden nakletmek istiyorum. Özet defterime olduğu gibi geçmişim, şimdi kısalta kısalta yazıyorum: “Bekir Yıldız’a okutmak üzere, yazdığın hikâyelerin içinden birini seçip özene bezene daktiloya çekiyorsun bu arada. Sonra, okunmuşunu imzalatmak herhalde ayıp olur diye, kitapçı dükkânlarından birine gidip Cem Yayınları tarafından yayımlanan Kaçakçı Şahan’ın yenisini satın alıyor ve elinde kitap, Kuyumcu Oteli’nin önünde saatlerce volta atıyorsun. Buluşma saati gelip çatınca da, korka korka giriyorsun kapıdan içeri… Çaylarınızı yudumlarken, o büyük bir sabırla okuyor verdiğin hikâyeyi. Sen nefesini tutmuş, bekliyorsun. Güzel, diyor Bekir Yıldız… Sen, imzalatmak üzere Kaçakçı Şahan’ı uzatıyorsun ona. Bekir Yıldız, “Yeni bir umudun sevinciyle merhaba!” cümlesini yazıp imzaladıktan sonra, hangi kitaplarımı okudun, diye soruyor birden. Afallıyorsun tabii ve teessüf edercesine, hepsini üstat, hepsini okudum, diyorsun… Bekir Yıldız, beklemediğin bir şey söylüyor o sırada, gözlerinin içine bakıyor ve artık beni okuma, diyor, hiç okuma. Sen, onun neden böyle söylediğini o an anlayamıyorsun tabii… Gerçek, aylar geçtikçe, yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Dergi yöneticileri, tıpkı Bekir Yıldız gibi yazıyorsun diye hikâyelerini geri çeviriyorlar…” İşte bu kitabın ve yazarın Toptaş ile ilgisi. Eğer böyle bir yazı okumasaydım yine Bekir Yıldız okur muydum? Hayır, okumazdım. Çünkü adını ilk defa duydum. Ne kimse bahsetmişti ne de ben araştırma gayretinde bulundum. Sonra işte böyle okuyunca da pişkin pişkin “kıyıda köşede kalmış nice yetenekli yazarlar varmış” diyorum.

Şimdi gelelim Bekir Yıldız ve kitaba. Bekir Yıldız Urfa’da doğup büyümüş. İnsan nasıl doğal olarak çevresinin özelliklerini ediniyor ve onu farklı mecralarda yansıtıyorsa Bekir Yıldız’ın da doğup büyüdüğü yerin özelliklerini, insan ilişkilerini eserlerinde yansıtması bir nevi doğaldır. Bu kitapla birlikte 4 kitabını okumuş oldum. Kitabı okuduktan sonra kitabın arkasına 4 tane de cümle düşmüşüm yazarla ilgili: “1-Güneydoğu insanının kendine haslığını, sadece bu değil zalım ağa-maraba ilişkilerini, kan davalarını, geçim sıkıntılarını kendince bir üslup geliştirerek okuyucusuna yansıtıyor. 2-Almanya’ya giden ya da orada olan Türk vatandaşlarının çektiği yabancılığı, gâvur karşında yaşadıkları sıkıntıları samimi ve biraz da iç burkan bir anlatımla yine okuruyla buluşturuyor. 3-Çoğu hikâyesinin sonunda oluşan kekremsilik diğer kitaplarının okunması için başlı başına bir sebep. 4-Toplumsal sorunları bazı yazarlar gibi sadece birilerini eleştirmek için değil insana hissettirmek için yazıyor.” Acar tazı çullu da belli olur, çulsuz da, derler ya benim için de Bekir Yıldız da ister iyi yazsın ister kötü. Okumuşum artık. Saydığım cümleler hangi kitabını okursam okuyum okurunu hep doğrulayacak nitelikte. Yazar hakkında söyleyeceklerim şimdilik bu kadar. Kitapta 5 hikâye var. Her biri birbirinden güzel, her biri birbirinden anlamlı. Zaten en çok bu kitaptaki hikâyelerini sevdim. Hikâye okumayı sevdiğimden midir nedir bazı okurların çok saçma bulduğu hikâyelere ben ayılıp bayılıyorum. Bu kitap Türk Edebiyatı’nın bana göre en büyük hikâyecisinin adına verilen ödülü, 1971 Sait Faik Hikâye Ödülü’nü, kazanmış. Bu bakımdan da okunabilecek bir kitap.

Bu kitabın ve yazarın önemi başta da yazdığım gibi Hasan Ali Toptaş’ın anılarına yer etmiş olmasıydı. Hem çok sevdiğim bir yazarın sevdiklerini okuyorum, hem yeni yazarlar ve kitaplar keşfetmenin mutluluğunu yaşıyorum hem de Bekir Yıldız gibi yazarlar hakkında farkındalığımı geliştiriyorum. Bilmiyorum ben mi olaya çok duygusal yaklaşıyorum ama öyle. Şimdilik Toptaş’ın sevdiklerinden daha az kapsamlı olanlarını okuyorum. Ama zamanla, belki bir iki yıl içinde, Proustların, Joyceların, Borgeslerin kitaplarını da okuyup bitirmek istiyorum. Bu iki Türk yazar da katiyen okunabilir. Minnetle…
145 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10
Yazarın ilk olarak Halkalı Köle kitabını okumuştum. Orada da toplumsal gerçekleri gözler önüne seriyordu. O kitapta kelimeleri kullanış biçimi çok fazla dikkatimi çekmemişti, ancak bu kitapta gerçekten kelimelerin farklılığı dikkat çekiyor.
Açıkcası bu kitabı okuduktan sonra Hasan Ali Toptaş'ın, Bekir Yıldız'a "Benim gözümde Tanrı gibiydi" benzetmesini neden yaptığını daha iyi anlayabilidim. Kurduğu cümlelerin önünde diz çökerim dediği bir yazar. Yazarlık hayatına büyük etkisi olduğu çok belli oluyor.

Gerçekten sanki bir Hasan Ali Toptaş kitabı okuyormuşum hissi vardı. Tabi tam tersi bir durum geçerli. Yazardan etkilenen kendisi ama önce Hasan Ali Toptaş okuyunca ister istemez böyle bir his oluşuyor.
Hasan Ali Toptaş okuma etkinliğinden önce böyle bir kitabı okumak benim içinde bir şans oldu.

Neyse kitaba gelecek olursa Darbe.
Bizim bildiğimiz darbelerin dışında hayatın Ali'ye vurmuş olduğu bir darbe ile başlıyor kitap. FELÇ!
.
Bütün vucudu felç olan ve sadece beyni ile var olmaya çalışan bir adam Ali. Var olurken o beyninde başkalarını da var ediyor. Hamdullah Şimşek, Yavuz Aslantürk, Narin, Selim ve Kamer Can.

Detaya girmeden konudan bahsetmekte fayda var.

Hamdullah Şimşek darbeden sonra itirafçı oluyor ve serbest kalıyor. Bundan sonraki hayatına Yavuz Aslantürk olarak devam etmek zorunda. Narin ve oğlu Selim kocasının bir devrimci gibi öldüğünü sanıyor. Ama tabi gerçekler çok farklı. Gerisini yazmıyım. Okuyup acı gerçeklerle yüzleşmelisiniz.

Kamer Can davasından hiçbir zaman vazgeçmeyen, ucunda ölüm dahi olsa hiç kimseyi satmayan bir adam. Darbeden sonra cezaevlerindeki işkenceler, zulümler... O dönemlerin gerçeğini yazar yüzümüze bir kez daha tüm çıplaklığıyla haykırıyor.

Çok fazla içerikten bahsetmek istemiyorum. Yazar olayları, kişileri, varlık ve yokluk durumlarını çok güzel şekilde, kelimelere çok güzel anlamlar yükleyerek anlatıyor. Adalet kavramını, güçlü güçsüz dengesini, dengesizliğini ve daha nicelerini sunuyor bize. Keyifli okumalar...
162 syf.
·3 günde·Beğendi·8/10
Kitap aslında toplumsal bir gerçekliği de gözler önüne seriyor. Evlilik kurumunu, tabiri caizse evlenmek için, yuva kurmak için oluşturan insanların, sevgiden bihaber olarak kurduklarında sonuçlarının ne denli acı olabileceğini anlatıyor. Tek kendilerini değil, çocuklarınında sevgisizlik ortamında büyüyüp sonrasında sıkıntılarla boğuşacağına değiniyor.

Aile baskısından sıkılıp çözümü evlenmekte bulan -evlenip kurtulayım- diyen insanların sonrasında nasıl daha büyük sıkıntılara girebildiğini anlatıyor.

Evlilik ne kadar doğalsa, boşanmanın da o kadar doğal olması gerektiğini savunuyor. Kitapta da dediği gibi iki insan arasında "düşünsel bütünlük" yoksa hep çekişme, üstün gelme çabası varsa boşanmanın doğal olduğunu ancak yasaların bu konuda katı olduğuna değiniyor.

Tabii bütün bunların altında sebep olarak yoksulluk temasının işlendiğini belirtmekte fayda var.
Kitap zamanında kadınlar tarafından aşırı eleştirilmiş ancak cinsiyetçi bakmayıp o şekilde okunursa toplumsal gerçekliği görebilirsiniz.
75 syf.
·7/10
Bekir Yıldız 1971 Sait Faik Ödülü almış bir yazar. Çok fazla adı duyulmamış, eserleri pek bilinmiyor. Beyaz Türkü 11 hikayeden oluşan bir eser. Doğu'nun acı yüzünü, töreleri, Almanya'ya giden işçileri, zor şartları kendine has diliyle hikayeleştirmiş. Birbirinden farklı ama içinizi burkan hikayeler hepsi. Hamuş ve Maria Otuz İki Yaşında hikayeleri ayrı güzel. Bir sahafta bulup merak edip aldığım bu kitap, açıkçası beklentimin çok üzerinde çıktı. Daha fazla duyulması ve okunması gereken bir yazar diye düşünüyorum. Herkese tavsiye eder, iyi okumalar dilerim.
62 syf.
·1 günde·8/10
Sekiz yaşındaki kuzenime hediye alacaktım. Kitap istedi. Biz bakınırken kitapçı tavsiyelerde bulunmaya başladı. Bu kitabı eline alıp dedi ki: “Bak bu kitabı okursan gelip bana teşekkür edeceksin.” Kuzenimi bilmem ama benim gözlerim parlamıştı. Aldık ve hemen okumaya başladım. Gerçekten benim için tatlı bir yirmi dakikaydı, şimdi de o okuyor :) Tam olarak bu yaşlarda okunması gereken bir hikayesi var üstelik. Bayıldım!
96 syf.
Sırtımda çantam,
Elimde bavulum zor güç iniyorum yola.
Yarım saat kadar bekledikten sonra otobüs geliyor.
Muavin iniyor otobüsten, açıyor bagajı,
-Kaç numara?
-Sekiz
Yerleştiriyor bavulumu bagaja.
Otobüse biniyorum. Koltuğumu bulup oturuyorum yerime, yanım boş, nereye kadar olduğunu bilmeden seviniyorum çantamı yan koltuğa bırakıp.
Muavin de bagajın kapısını kapatıp geçiyor otobüse, devam ediyor şoför yolculuğa. Ben de iyice yerleşiyorum koltuğa kulaklığımı çıkarıyorum çantamdan, telefonumu alıyorum. Bir yandan denizi, bir yandan iki koltuğun arasından şoförü seyrederek ve kulağımda https://youtu.be/WJqnUplyatU tınısıyla uzunca bir yolculuğa başlıyorum.

Deniz bu yolculuklar sırasında farklı güzel geliyor gözüme, bir yanda batan güneşin kızıllığı, bir yandan top top martıların dansıyla başka güzel, belli,özleyeceğimi bildiğim için.
...
Bakıyorum saatime haylice vakit geçmiş duruyoruz bir yerde, muavin diyor, "Hediyelik ekmek almak isteyen, ihtiyacı olanlar inebilir, 10 dakika mola."
Buradan memlekete ekmek gitmiyor, denedim, o yüzden inmiyorum. Bir de memlekete varınca yufka ekmekten başkasını gözüm görmüyor.
Camdan, inen yolcuları seyrediyorum, iner inmez birer sigara yakıyorlar. Şoför sigarasını bitirince, "haydi", diyor, "gidiyoruz." Sigarasını yarıda söndürüp atanlar oluyor, biniyorlar otobüse.
Yeniden başlıyoruz harekete, otobüsün içi de bu sıra buram buram(!) sigara kokuyor. Bir zaman sonra muavin anons ediyor, "Füff füff, değerli yolcularımız koltuklarınızı lütfen dik konuma getiriniz. İkram saatimiz."
İstifimi de bozmuyorum, müziğimi son ses açıp çeviriyorum kafamı yaslıyorum cama, deniz hayli kararmış. Uyumayı deniyorum başaramıyorum, açıyorum yeniden gözlerimi.
...
Başka bir otogarda duruyoruz. Yarım saat kadar kalacağız burada, iniyorum otobüsten, akşam ezanı yankılanıyor şehirde. Bir yandan martı sesleri, bir yandan ezan sesi öyle güzel geliyor ki kulağa. Gözlerimi kapatıp ezan bitesiye kadar açmıyorum. Binecek olan yolcular tamam olunca geçiyoruz yerlerimize. Yanıma,
-sanıyorum ki o da öğrenci- biri gelmiş alıyorum çantamı ayak ucuma koyuyorum, hafiften gülümseyip hayırlı yolculuklar diliyorum.
Devam ediyoruz yolculuğa uzunca bir süre mola vermeden. Başım hâlâ camda, gözlerim yolu seyretmekte. Hava karardı, göremiyorum artık dışarısı deniz mi, dağ mı, bina mı...
...
Otobüsün ışıkları yanıyor, gözlerim istemsiz kısılıyor karanlığa alıştığından. Muavin anons ediyor. " Değerli yolcularımız yarım saatlık mola yerimize gelmiş bulunmaktayız, lütfen değerli eşyalarınızı yanınızdan ayırmayınız." İniyorum otobüsten önce lavaboya gidiyorum üstümü başımı düzeltip, elimi yüzümü yıkıyorum çıkışta bi lira(şimdilerde bi buçuk). Saatlerdir bir şey yemedim, mercimek çorbası alıyorum sıcacık, iyi geliyor. Hesabı ödeyip dışarı çıkıyorum. Üşütmeyen ama esen bir hava var, babamı arıyorum, merak eder. Otobüs'ü yıkıyorlar,
-içimden diyorum bunlar hiç uyumuyorlar mı her durduğumuz yerde varlar çünkü- toz toprak olmuş..
Bakıyorum şoför geçiyor koltuğuna bende geçiyorum yerime. Yeniden başlıyor karanlık geceye yolculuk. Hafif yatırıyorum koltuğumu arkaya, bakıyorum arkamda ki yolcu derince bir uykuda. Mırıltılar geliyor arka taraflardan. Şiveli şiveli konuşuyorlar. Diyorum kesin Adanalı bunlar. Daha fazla dinlemeyip takıyorum kulaklığımı https://youtu.be/fYOXs7pjirA
Tek tek ışıklar var karanlığı deşip gelen. Nerede olduğumuzu tam kestiremiyorum fakat Anadolu'ya dönmüşüzdür hesap ediyorum. Yozgat yolu olsa olsa, yakında yine mola veririz. Gece olmuş saat iki. Daha gözümü kapamamışım, televizyonu açıyorum izleyemiyorum, yanıma bakıyorum mışıl mışıl uyuyor. Tekrar eski halime dönüyorum. Takıyorum kulaklığımı yaslıyorum başımı cama...
...
Sabah saat altı buçuk. Pozantı. Bir mola daha veriyoruz. Hemen iniyorum. Memleket havası bir başka, iyi gelir. Doyasıya içime çekiyorum çam korkularını. Yolculuk boyunca üşümediğim kadar üşüyorum ve anlıyorum ki memleketimin sıcağı da soğuğu da bir başka, hiç bir yerde yok. Tekrardan başlıyoruz şimdi daha heyecanlıyım bir buçuk iki saat sonra evime gitmek için başka bir minibüse bineceğim. Bunları düşünürken bir bakmışım gelmişiz Adana Otogara. İniyorum, "muavin, diyorum şu bavul." Alıyorum elime bavulumu bir uçtan öte uca gidiyorum.
Saatçi amca geziyor orta yerde artık yüzü o kadar tanıdık ki, yolcu toplamak için bağırıyor dolmuşçular "Kadirli Kozan, Kadirli Kozan..." Kumrular da uyanmış korkusuzca dolanıyorlar yerde. Geçiyorum minibüse ve birazda orda bekliyorum. Saati dolunca çıkıyoruz otogardan ilçeye. O kadar kendimdeyim ki tam yerimdeyim. Dolmuşcu amca telefonla konuşuyor. Konuşmasına gülümsüyorum kimse onun gibi konuşmuür çünkü, konuşamuür. Bende alışıyorum başlıyorum şive ye... Ablamı aruürüm, gelüurüm diyuürüm...



Ve Bekir Yıldız... Senin gibi anlatabilir miyim ben yolculuğumu, senin gibi yazabilir miyim.
Bir gün inşallah Urfa'ya gidersem elimde bu kitabınla gireceğim. Harran'a senin gözünle bakacağım. Hani diyorsun ya burası Harran mı? Şimdi daha da farklıdır ben de diyeceğim burası Harran mı?
78 syf.
·2 günde·Puan vermedi
Kitap iyi mi kötü mü karar veremedim. Tavsiye etsem mi etmesem mi ona da karar veremedim. Yazıldığı zamandan beri çok büyük tartışmalara gebe olmuş konusu itibariyle.
Hee yazılanlarda yanlış bir şey var mı derseniz evliliğe bakışınıza göre değişebilir bu. Zaten bundan dolayı da tartışma konusu olmuş yıllardır. Yazarın okumuş olduğum Halkalı Köle kitabında da evlilik konusu işlenmiş ancak burada tamamen derinlemesine girilmiş konunun içine. Evli çiftler okursa sonrası ne olur kendileri için bilemiyorum. Belki burada olan soruları kendi kendilerine soruyor ancak bir türlü karşı tarafa soramıyorlardır bilemiyorum. Farklı bir kitap ve sanki evlilik kurumu ağır bir şekilde mi eleştirilmiş acaba içinde olmadığım için bilemedim :)
96 syf.
·2 günde·9/10
1979 yılı basımlı bir yol hikâyesi ile çıktı karşıma bu defa Bekir Yıldız. Daha önce de Dünyadan Bir Atlı Geçti isimli hikâye kitabını okumuştum. O kısa öykülerden oluşuyordu, Harran ise bir romandan çok uzun öykü aslında. İstanbul’dan düşüyor yola, Harran’a gidene kadar geçtiği yollar, tanık olduğu sohbetler, gördüğü insanlar, çeşit çeşit yaşantılara tanık oluyoruz. Memleketin o yıllardaki halini tanıyabilmek için en samimi yerlere; otogarlara bakıyoruz. 1150 kilometrede yalnızca İstanbul-Antep arasını değil, tüm Anadolu’yu geçiyoruz sanki. Yalnızca geçip gitmiyor, aynı zamanda da hayatlara konuk oluyoruz. Tüm yalınlığı ile sunuyor önümüze yazar o dönemin yaşantısını.

Yazarın anlatım diline henüz çok hâkim olamadığım için genel bir açıklama yapamayacağım ama bu kitapta kullandığı dili çok sevdim. Gereksiz anlatımlardan kaçınması önceki kitabında da dikkatimi çekmişti zaten. Burada, kısa öykülerinden farklı olarak dış sesleri çok fazla dâhil etmiş öyküye. Bu da bazı yerlerde kopukluklar yaşamama sebep oldu. Arka arkaya çok fazla konuşmalar veriliyor, hangisi anlatıcının sorusuna cevap, hangisi diğerlerinin konuşması bazen anlayamıyorsun. Ama bu yönüyle fazlasıyla gerçekçi görünüyor. Yaptığı tespitler, açıklamaktan çekinmediği bakış açıları da dikkatimi çekti.

Bölüm bölüm ayrılıyor öykü. Bir-iki sayfada yeni bir bölüme geçiyor. Bu sayede de okumayı ve akılda kalmasını kolaylaştırıyor bana göre. Her bölümün ayrı başlıklı olması da sevdiğim bir diğer ayrıntılardan.
159 syf.
·4 günde
Bir Türk entelektüeli düşünün ki devrimci bakış açısı İle toplumun dönüşeceğini, iyiye doğru evrileceğini, faşizmden uzaklaşacağını, kadının da üretime katılması gerektiğini, dini inancın yerini alacak başka düşünce sistemlerini düşlüyor. Anasını, karısını, çocuklarını hiç kimseye muhtaç etmeden yaşatmak için üretime katılarak canla başla çalışıyor. Gerektiğinde anavatanından ayrılmak zorunda kalarak Almanya'lara giderek üretime orada da devam ediyor para kazanabilmek, insan gibi yaşam şartlarını ailesine sunabilmek adına.

Bir Türk entelektüeli düşünün ki Doğu kültürü İle yetiştirilmiş, anasının secdeden kalkmayan başına hayran, çocuklarına bakılması için annesi olmazsa karısı haricinde kimseyi kabullenmeyen, doğum kontrol yöntemlerine yabancı, parasıyla ailesi üzerinde güç dengesini kendisinden yana büken, sorumluluk kadar ataerkillik de taşıyan, karısını defalarca aldatan ama en sonunda birisine gerçekten aşık olup bunun ailesi tarafından kabullenilmesi gerektiğini savunan, karısını kötüleyen ve tüm evlilik içi anlaşmazlıkları ona yükleyen bir adam.

Bu iki adam da aynı kişi! Düşünce adamlığı yönünden çıkarımlarına hayran kalınan bu adam, yaşam tarzı yönünden özellikle kadınların kabullenemeyeceği bir yaşam tarzının güzellemesini yapmakta.

Modern çağın sorunu olan evliliğin olumsuz taraflarını, evliliklerin en başında nasıl yanlış yargılarla yapıldığını, Anadolu'da başta olmak üzere insanların şiddetten ve sevgisizlikten kaçarak, daha özgür olmak adına nasıl birer " halkalı köle"ye dönüştüklerini çok iyi anlatmakta.

Yabancılaşmanın olduğu yerde hiçbir bağın kalmayacağı mesajıyla son nokta konulabilir.

Yazarın biyografisi

Adı:
Bekir Yıldız
Unvan:
Türk Öykü Yazarı
Doğum:
Urfa, Türkiye, 1933
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 8 Ağustos 1998
Bekir Yıldız (d. 1933 - ö. 8 Ağustos 1998), Türk öykü ve roman yazarı.
1933 yılında Urfa'da dünyaya geldi. Matbaa'cılık okulunu bitirerek, işçi olarak Almanya'da çalışmaya gitti. Yurda döndüğü zaman, Asya Matbaası'nı açan Bekir Yıldız, hikâyelerinde Güney Doğu insanlarının yaşamlarını anlattı. Hikâyelerinden bazıları senaryolaştırıldı ve filme alındı. May, Halkın Dostları, Yeni a, Yazko Edebiyat dergilerinde görev aldı. Birçok yazısı "Zaman İçinden" adlı kitapta toplanmıştır.1971 yılında Kaçakçı Şahan eseri ile Sait Faik Hikâye Armağanı'nı aldı. 11 Ağustos 1998 yılında geçirdiği kalp krizi sonucunda hayatını kaybetti. Karacaahmet Mezarlığı'nda defnedilmiştir.

Yazar istatistikleri

  • 61 okur beğendi.
  • 605 okur okudu.
  • 3 okur okuyor.
  • 253 okur okuyacak.
  • 1 okur yarım bıraktı.