Giriş Yap

Beşir Ayvazoğlu

Yazar
Derleyen
Çevirmen
8.8
671 Kişi
Unvan
Edebiyatçı, Şair, Yazar, Gazeteci
Doğum
Sivas, Türkiye, 11 Şubat 1953
Yaşamı
Beşir Ayvazoğlu (1953 Zara, Sivas), edebiyatçı, şair, yazar, gazeteci. Asıl ismi "Beşir Ayvaz" olup 11 şubat 1953 tarihinde Sivas’ın Zara ilçesinde doğmuştur. Sivas 'ta ilk ve orta öğreniminin ardından 1975'te Bursa Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümünü'nü tamamlamıştır. Çeşitli liselerde Türkçe ve edebiyat öğretmenliği yapmış, TRT’de uzman olarak çalışmıştır. Lise yıllarında mahallî gazetelerde amatör olarak yürüttüğü gazetecilik mesleğine Hergün, Tercüman, Türkiye, Zaman ve Yeni Ufuk gazeteleriyle, Aksiyon dergisindeki köşe yazarlığı ve yöneticilik ile devam etmiştir. 1985-1991 yılları arasında Tercüman gazetesinin “Kültür-Sanat” yönetmenliği yapmıştır. Yeni Ufuk gazetesinde ise genel yönetmen olarak çalışmıştır. Dergâh, Kubbealtı Akademi, Hareket, Hisar, İzlenim, Türk Edebiyatı, Türkiye Günlüğü, Yeni Türkiye gibi dergilerde birçok deneme ve makale yayımlamışltır. Bir ara Kültür Bakanlığı danışmanı olarak görev yapmıştır.[1] ADTYK Atatürk Kültür Merkezi, İstanbul Şehir Tiyatroları Repertuar Kurulu, TDV İslâm Ansiklopedisi Türk Dili ve Edebiyatı Merkez ilim ve Redaksiyon Kurulu üyeliklerinde bulunmuştur. Ayrıca CNN Türk’te Hilmi Yavuz’la birlikte iki yıl “Gökkubbemiz” adlı kültür programını hazırlamış ve Kasım 2001-Temmuz 2005 tarihleri arasında Radyo ve Televizyon Üst Kurulu üyesi olarak görev yapmıştır.[2] TRT 2’de “Bir Tepeden” adlı bir kültür programı hazırlayan yazar, halen Türk Edebiyatı Dergisi’nin genel yayın yönetmenliğini yürütmekte ve Zaman gazetesinde köşe yazarlığı yapmaktadır. Türkiye Yazarlar Birliği, iLESAM, Çocuk Vakfı ve Sezer Tansuğ Kültür ve Sanat Vakfı’nın kurucu üyeleri arasında yer alıp Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'in de üyesidir. Şiir, deneme, araştırma, inceleme ve biyografi alanında yayımlanmış çok sayıda kitabı bulunmaktadır.

İncelemeler

Tümünü Gör
260 syf.
Hassasiyet Sanatı
“Gönül gözü görmeyince hiç baş gözü görmeyiser"
Yunus Emre
** Söze nasıl başlanır diye söze girmek klişe olmasının yanı sıra uhdesinde ufak bir yalan barındırdığı da söylenebilir. Çünkü sözün hangi yolla neşet edeceği içten içe bilinir ve fakat esasında zaman kazanma amaçlanır. Bu kazanım söz sahibinin cümleleri toparlamasından ziyade söz muhatabının kendini birazdan gelecek olana hazır tutması içindir. Burada tam şuanda yaptığım da bundan farklı değil zira söze aşkla başlıyorum. Kopan her takvim yaprağıyla beraber insanlığın daha ileriye gittiğine düşünenlerin söz sahibi olduğu bir devirde değil geçmişi övmek, onun bir parçasına özlemle nazar etmek dahi kınanıyor. Çünkü geçmiş geçmişte kalmıştır ve geçmişte kalan öldüğü için onu övene ölü sevici denir. Halbuki basitçe geçmişle gelecek arasındaki köprü olarak tanımlanabilecek gelenek, isminden de anlaşılacağı üzere sürekli eklemlenen bir yapıdır. Elbette köprüsü yıkılmış bir millet bunu pek anlayamaz. Diğer yandan, köprüsünü kendi yıktığı için geride kalanların kokuşmuş olarak tanımlanması da bundandır ve muhtemel ilginin başlamadan kesilmesinin amaçlanması şaşırtıcı değildir. ** Ayvazoğlu daha otuzunda değilken yazdığı bu kitabında köprünün ardında çürümeye itilen ama bir şekilde yaşayan yapıların, yazıların, melodilerin, minyatürlerin ardındaki kuvvetli nefesi arıyor. Aşk Estetiği ile, Sinan’a Selimiye’yi diktiren, Fuzuli’ye Su Kasidesi’ni yazdıran, Dede Efendi’ye “Zülfündedir benim baht-ı siyâhım” bestesini yaptıran etkiyi arıyor. Bunu kısa yoldan tasavvuf olarak açıklıyor. Mevzu derin olduğundan da konuya temel düşünceden giriyor. Pek çok sufiden ve düşüncelerinden bahsediyor. İlk olarak eşrefi mahlukat insanın yaratılışı var. Şeytanın, insana toprak mefhumundan bakıp ona secde etmeyişi surette kalışın ifadesi olarak okunabilir. Başlangıç böyle yapılınca gerisi görece rahat bir şekilde geliyor. İnsan şeytan gibi olmamalı, yani surette kalmamalı. Görünmeyene bakmalı, onu aramalı. O Allah’tır ki gözler onu göremez fakat yine aynı gözler kudretini temaşa edebilir. İslam sanatkarları da bu kudreti yerdeki taşından gökte uçan kuşuna değin aramış. Aramış ve anlatmış. Sadece kudret mi? Daha doğrusu ilk sebep kudret mi? Hayır. Tasavvufta çok önemli bir hadis-i kutsi vardır; “Ben gizli bir hazine idim; bilinmek istedim, mahlukatı yarattım.” (Acluni, Keşfü'l-Hafa, II/132) Önce ve ilk olarak güzellik çünkü yaratıcı güzeldir. Sanatçı güzeli yaratan değil, güzeli açığa çıkarandır, diyor Ayvazoğlu. Güzel oradadır ve açığa çıkması için insan, kulluğunun gereğince ona bakmalıdır. Bu şiir olur, minare olur, yol olur, ev olur, beste olur, giyim olur, minyatür olur, hat olur vesaire… Şimdiki zamanın sanatının temelleri olan Yunan sanatı Aristo’nun Poetika’sından hareketle kurulmuştur. İslam felsefesinde muallim-i evvel olarak bilinen Aristo, estetiği transcendant olarak bilmez. Yani güzellik ideası aşkınlık taşımaz. Asırlarca Aristo mantığını medreselerde okutan Müslümanlar onun bu görüşünü kabul etmez çünkü güzellik tek başına orada değildir, sırdır, hazinedir. Bu sebeple senaryosu belli tiyatro değil, konuşmaları doğaçlama akan gölge oyunları ve orta oyunu vardır; giriş-gelişme-sonuç şeklinde ilerleyen roman değil, ne zaman ne olacağı kestirilemeyen şifahi masal ve destanlar vardır. ** Yine Yunan sanatında mihenk taşı durumunda olan heykelcilikten bahis açılınca İslam’daki tasvir yasağı akla gelir. Aslında bu yasak semavi dinlerde hep olmuştur fakat zamanla tahrife uğrayan kutsal kitaplar gibi bu anlayış da bozulmuş ve insanlar ikonolara tapmaya başlamıştır. 745 yılında tüm kiliselerdeki resim ve heykellerin imha edilmesi tarihte İkonoklazm olarak bilinir. İslamiyet’te temel olarak putlaştırmak yasaktır. Bu heykel anlamında olmak durumunda değil; kişi, kurum, takım, para vs artık adı her ne ise onu tek gaye bilmek yasaktır. Bunu ve surette kalmama düsturunu anlayınca tasvir yasağını benimsemek daha da kolaylaşacak; Ayvazoğlu’nun da dediği gibi sanatın “seyredilen değil, yaşanan” durumuna nasıl geldiği görülecektir. Ayvazoğlu, Müslüman sanatçıların başlangıçta sadece itikadi endişelerle figürden kaçındığını söyledikten sonra bunun –putlaştırmamak gerektiğinin- temel bir ilke olduğunu idrak edip estetik anlayışlarını bunun üzerine bina ettiklerini söylüyor. Tabiidir ki bu zamanla oluyor çünkü coğrafi olarak gelişen İslam toprakları yeni kültürlerle de hemhal oluyor ve hiçbir millet makasla kesercesine geçmişini bırakamaz. Selçuklu mimarisinde görülen aslan, kartal, tavus kuşu gibi detayların Osmanlı zamanında terk edilmesi bu zamanı açıklamaktadır. Terk etmek bu işi hepten bırakmak anlamına gelmiyor; formda bir değişiklik oluyor. Heykel sanatı kendini taş oymacılığında ve envai çeşit mezar taşlarında kendini gösteriyor. Zaten Yunan anlayışında olduğu gibi tanrıları çıplak insan şeklinde tasvir eden bir zihniyetin İslam sanatında kendine yer bulması kabul edilemez. Kısaca İslam’daki tasvir yasağı esasında putlaştırma yasağıdır ve bunun heykeli olmadığı gibi, tiranı, parası, partisi de yoktur. ** Merhum mimar
Turgut Cansever
’le olan yakınlığının da sayesiyle şehir ve medeniyet hakkında yorumlarda bulunan Ayvazoğlu, “kent” kelimesinin “şehir” kelimesini def etmek adına icat edildiğini söylüyor. Yine de tanımlamak adına yardım alıyor ve Ankara gibi yeni kurulan şehirler için kent sözünün kullanılması gerektiğini; İstanbul, Konya, Bursa gibi tarihi dokusu olan şehirlerse kent değil, şehirdir. İslam diyarında Batılı manada şehirleşme olmaması normaldir fakat şimdiki Roma’nın kuş uçuşu görünümüne ideal şehir diye hayıflanmak yazı boyunca temas edilen çarpık/yanlış düşüncenin doğal ürünüdür. Hâlbuki İslam şehri tabiatın doğal bir uzantısıymışçasına büyüyen müstakil yapılar halindedir. Bunun en temel belirtisiyse evlerin kolayca sökülüp takılabilir malzemelerden yapılmasıdır. Kerpiç, ahşap gibi malzemelerden yapılan evler faniliği imlerken, camilerin taştan yapılması baki olanın insan olmadığını göstermiştir. Şuara suresinde geçen "Siz her yüksek yere bir alamet bina yapıp boş şeylerle eğleniyor musunuz?" ayetiyle yüksek bina yapmaktan da çekinildiği malumdur. Şimdiki İstanbul ise Avrupa’nın en uzun binalarına sahip şehri konumunda yer alıyor. Cam, çelik ve beton yığınları arasındaki insanların neyi ne kadar samimiyetle yaşadıkları ortadadır. ** Sözü burada bitirirsek evet, başlangıçta aşk vardı. O aşk ki elbisesinden kuş yuvalarına, kitap cildinden yapılarına hep olacak. Bakmayı bilenler her şeyde onu görecek, her zamanda onu yaşatacak. Burada “Pencere Önü Çiçekleri” adlı kısa bir tarihi tanıtım filmi var. Bu inceliği neyin yaptırdığını artık siz biliyorsunuz. Belki zaten biliyordunuz, hatırlatma olsun. youtube.com/watch?v=vIeoWWFKRpU... Okuyanlara teşekkür ediyor ve kitabı ısrarla tavsiye ediyorum.
Aşk Estetiği
8.7/10 · 353 okunma
·
2 yorumun tümünü gör
Reklam
Reklam
2
4
50 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.
©2022 · 1000Kitap Web Uygulaması · 2.26.42