Beşir Ayvazoğlu

Beşir Ayvazoğlu

YazarDerleyenÇevirmen
8.7/10
340 Kişi
·
1.301
Okunma
·
144
Beğeni
·
4967
Gösterim
Adı:
Beşir Ayvazoğlu
Unvan:
Edebiyatçı, Şair, Yazar, Gazeteci
Doğum:
Sivas, Türkiye, 11 Şubat 1953
Beşir Ayvazoğlu (1953 Zara, Sivas), edebiyatçı, şair, yazar, gazeteci.
Asıl ismi "Beşir Ayvaz" olup 11 şubat 1953 tarihinde Sivas’ın Zara ilçesinde doğmuştur. Sivas 'ta ilk ve orta öğreniminin ardından 1975'te Bursa Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümünü'nü tamamlamıştır. Çeşitli liselerde Türkçe ve edebiyat öğretmenliği yapmış, TRT’de uzman olarak çalışmıştır. Lise yıllarında mahallî gazetelerde amatör olarak yürüttüğü gazetecilik mesleğine Hergün, Tercüman, Türkiye, Zaman ve Yeni Ufuk gazeteleriyle, Aksiyon dergisindeki köşe yazarlığı ve yöneticilik ile devam etmiştir. 1985-1991 yılları arasında Tercüman gazetesinin “Kültür-Sanat” yönetmenliği yapmıştır. Yeni Ufuk gazetesinde ise genel yönetmen olarak çalışmıştır. Dergâh, Kubbealtı Akademi, Hareket, Hisar, İzlenim, Türk Edebiyatı, Türkiye Günlüğü, Yeni Türkiye gibi dergilerde birçok deneme ve makale yayımlamışltır. Bir ara Kültür Bakanlığı danışmanı olarak görev yapmıştır.[1]
ADTYK Atatürk Kültür Merkezi, İstanbul Şehir Tiyatroları Repertuar Kurulu, TDV İslâm Ansiklopedisi Türk Dili ve Edebiyatı Merkez ilim ve Redaksiyon Kurulu üyeliklerinde bulunmuştur. Ayrıca CNN Türk’te Hilmi Yavuz’la birlikte iki yıl “Gökkubbemiz” adlı kültür programını hazırlamış ve Kasım 2001-Temmuz 2005 tarihleri arasında Radyo ve Televizyon Üst Kurulu üyesi olarak görev yapmıştır.[2] TRT 2’de “Bir Tepeden” adlı bir kültür programı hazırlayan yazar, halen Türk Edebiyatı Dergisi’nin genel yayın yönetmenliğini yürütmekte ve Zaman gazetesinde köşe yazarlığı yapmaktadır. Türkiye Yazarlar Birliği, iLESAM, Çocuk Vakfı ve Sezer Tansuğ Kültür ve Sanat Vakfı’nın kurucu üyeleri arasında yer alıp Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'in de üyesidir. Şiir, deneme, araştırma, inceleme ve biyografi alanında yayımlanmış çok sayıda kitabı bulunmaktadır.
Osmanlı şehirlerinde, taş, sadece ibadet yerlerinde ve hayrın gözetildiği han, hamam, medrese, kütüphane, imaret gibi kamu yararına yapılan binalarda kullanılmıştır.
Mimarinin nazarında ahşap faniliğin, taş ise ebediyetin sembolüydü.
" Şeytan insanın kulağına hep yaşamasını fısıldamakta, geçici şeylere bağlanmasını ve şekillerin baki kalmasını istemektedir."
304 syf.
·3 günde·Beğendi·Puan vermedi
Hem edebiyat tarihi için, hem de kültür ve sosyal tarih için oldukça eğlenceli makalelerden oluşan bir eserdi. Sevdiğiniz edebiyatçıların sokak aralarında dolaşırken, onların hiç bilmediğiniz yönlerini keşfediyorsunuz. "Kim kedileri sever?", "Hangi yazarın yemeklerle arası iyidir?", "Kimler cin çağırma seansları düzenlemiştir?" gibi konulara magazinsel bir bakış atıyorsunuz. Elbette daha önce aşina olduğumuz eserleri bir de bu kitaptan sonra okuma hevesi uyanıyor insanın içinde.
316 syf.
·2 günde·9/10
İncelemeye Mustafa Kutlu'nun bu kitap hakkındaki birkaç cümlesini yazarak başlamak istedim: "Etrafımız çelik ve beton yığınları ile kuşatılmışken, her yerde plastik egemenliği sürüp giderken, her sabah silah sesleri ve bomba gürültüleri ile uyanırken, baskı ve zulmün yaygınlaştığı bir dünyada çiçeklerden bahsetmenin ne alemi var diyeceksiniz. Cevaben şu söylenebilir: çiçeklerin ve çocukların kaale alınmadığı bir dünya nasıl tasavvur olunabilir, bu dünyada insanlar nasıl yaşayabilir?"
Beşir Ayvazoğlu, Güller Kitabında Türk çiçek kültürünü, çiçeğin kültürümüzü nasıl etkilediğini, sanatımıza nasıl yansıdığını ve bize özgü bahçe mimarisini anlatıyor. Kitap göçebe kültürün çiçeğe yaklaşımından modern zamanda plastik çiçeklerin çoğalmasının sebeplerine kadar uzanıyor. Göçebe hayatta daha çok hayvanlara önem verilmiş, hatta çiçekler hayvanlardan esinlenilerek isimlendirilmiştir; devetabanı, öküzgözü, katırtırnağı, kuzukulağı gibi. Türkler tarımla tanışıp yerlesik hayata geçtiklerinde ise çiçekler önem kazanmıştır. Orhun Kitabelerinde ve Oğuz Kağan Destanında çiçekten hiç bahsedilmemiş, ilk defa Dîvânü Lugati't-Türkte bahsedilmiş ancak onda da çiçek isimleri hiç geçmemiştir. Dede Korkud kitabında da çiçek kelimesi geçmiş ve atalarımız çiçekleri merhem olarak görürlermiş. Divan şairleri çiçeklerden genel olarak değil isimleri vererek söz etmişlerdir. Divanda daha çok bahar kış savaşları işlenmiştir. Gül tek başına baharı tasvir edebilecek güce sahiptir. Ve bu savaşları kazanan hep bahar olmuştur. Baharın galibiyetini de, Osmanlı ordusunun bahar mevsiminde sefere çıkması ve o seferlerden galibiyetle dönmesi ile bağdaştırmış Ayvazoğlu. Nevruz ve Erguvan Bayramlarının nasıl ortaya çıktığından da bahsetmiştir. Bunlar dışında çiçeklerin halk edebiyatındaki ve masallardaki yerinden, ne anlam ifade ettiklerinden de söz etmiştir.
Kısacası Güller Kitabı birçok çiçeğin kültürümüzle yaşayışımızla alakasını anlatıyor. Ayrıca kitapta çiçekler hakkında birçok mısraya yer verilmiş. Bu mısraların açıklamaları da kitapta yer alıyor. Bu sebeple konuya uzak olanların da okurken zorlanmayacağını düşünüyorum.

Gül devri ayş eyyâmıdır zevk u safâ hengâmıdır
Âşıkların bayramıdır bu mevsim-i ferhunde-dem (Nefî)
Günümüz Türkçesi:
Çiçeklerin açtığı gül devri, yaşama yiyip içme günleri, zevku sefa zamanıdır, Bu mutlu mevsim, âşıkların bayramıdır.
544 syf.
HAYATIYLA ROMAN YAZAN TRAJİK KAHRAMAN: PEYAMİ

Beşir Ayvazoğlu’nun Peyami Safa’nın doğumunun yüzüncü yılına armağan ettiği Peyami biyografisi, yazarı her önüyle tanımamızı sağlayacak bir hacme sahip. Ayvazoğlu’nun "Peyami Hayatı Sanatı Felsefesi Dramı" başlığını uygun gördüğü kitap, Peyami Safa’nın hayatının her safhasını en ince ayrıntılarına kadar gözler önüne seriyor.
Bizde pek fazla önemsenmeyen biyografi türü, Ayvazoğlu’nun kalemiyle hakiki fonksiyonunu yakalamış görünüyor. Stefan Zweig’ın Üç Büyük Usta’ sını hatırlıyorum da Dostoyevski’yi okurken yazarın sancılarını ben de birlikte yaşamıştım. Peyami Safa’nın romanlarından daha fazla roman olan hayatı Beşir Bey’in kalemiyle titiz bir araştırmanın neticesinde oluşturulmuş uzun soluklu bir romana dönüşmüş adeta. Kitap zihinlerimize öyle yerleşiyor ki , bitirdiğimizde zihnimizi her yönüyle kuşatan bir romanı bitirdiğimizde hissettiğimiz o mahrumiyet duygusunu yaşıyoruz.
Babasını iki yaşında kaybeden , çocuk yaşta sağ kolunda başlayan mafsal iltihabının acılarını hem psikolojik hem de biyolojik olarak ömrü boyunca hisseden , altı yaşında kendisine hediye edilen Petit Larousse’dan Fransızca öğrenmeye başlayan, on bir yaşında ilk hikayesini , on üç yaşında ilk roman denemesini yazan, on beş yaşında Posta Telgraf Nezareti’ne memur, on sekiz yaşında Rehber-i İttihad’a öğretmen olan , hızlı yaşadığı hayatını gittikçe artan bir tempoyla devam ettiren çok yönlü bir şahsiyet Peyami Safa.
Kitap yirmi iki bölümden oluşuyor. Her bölümün bir başlığı var ve her başlığın altına da epigraflar konulmuş. Bu epigraflar okuyucunun daha başlangıçta ilgisini çekerek konuya adapte olmasını sağlıyor. Ayvazoğlu’nun bu tarzı, Peyami Safa’nın Dokuzuncu Hariciye Koğuşu romanını da çağrıştırıyor. Bunun yanında, her bölümün sonunda ustalıkla seçilmiş fotoğraf ve karikatürler de yer alıyor. Fotoğraflar, Peyami Safa’nın hayat macerası içindeki farklı görünüşlerini aksettiriyor.
Kitabın önemli bir hususiyeti de Peyami Safa’nın yazı macerasını bütün ayrıntılarıyla aksettirmesi. Hayatını sadece kalemiyle kazanan, para kazanmak için yazdıklarını Server Bedi imzasıyla yayınlayan ve böylece edebi ve popüler eserlerini kendince bir ayrıma tabi tutan Peyami Safa’nın yazı hayatı da en az özel hayatı kadar çeşitlilik arz ediyor. Ve biz görüyoruz ki aslında Peyami Safa, hayatıyla ve acılarıyla en büyük romanı yazıyor. Kitabı okuduğumuzda Peyami Safa’nın romanlarındaki pek çok otobiyografik noktayı da keşfediyoruz.
Peyami Safa’nın hayatını bütünüyle okuduğumuzda hayretler içinde kalıyoruz. Bazen büyük bir şahsiyetin kendisini bitirircesine daldığı bohem hayatını tenkit ediyorsunuz. Bir an geliyor annesi Server Bedia Hanım’ın endişelerine ortak oluyorsunuz. Gece boyu kitap okuduğu için uykusuz kaldığını görüyor, hastalıklarına karşı gösterdiği inat ve iradeyi şaşırarak müşahede ediyorsunuz. Yine de ondaki bitmez tükenmez yazma aşkına imrenerek bakıyorsunuz. Kavgalarını okurken bazen Peyami’ye kızıyorsunuz ama yine de kızdığınız halde aşık olduğunuz bir sevgili gibi içten içe onun tarafını tutuyorsunuz. Aykırı düşüncelerini onaylamıyorsunuz, ama fikri derinliği ve farklı konulardaki vazıh bilgisi karşısında bir dehanın karşısında olduğunuzun ayrımına varıyorsunuz.
“Peyami” çarpıyor, sürüklüyor, düşündürüyor ve inandırıyor ve zaman zaman duygulandırıyor. Peyami’nin oğlu İsmail Merve’nin ölümü karşısındaki metaneti gözlerimizi yaşartırken, altmış iki yıllık bir hayatın kareleri bir bir zihnimizden geçiyor. Ayvazoğlu’nun "Peyami" kitabı, uzun soluklu bir roman, her karesi zihne nakşolmuş bir film, diyalogları ezberlenmiş bir tiyatro tadı bırakıyor zihinlerde.
Kitabı bitiriyorum ama zihnim hala Peyami'yle meşgul. Kalem kavgasına giriştiği nice insan tarafından bile faziletleri inkar edilemeyen Peyami Safa beni de tesiri altına almış görünüyor. Ayvazoğlu’nun sayesinde artık ben de kendimi Peyami Safa’ya "Peyami" diyecek kadar yakın hissediyorum ve dahası ömrü çalkantılar içinde geçen bu şahsiyetten çok şey öğrenmenin zihnimde bıraktığı o eşsiz tadla Peyami’yi kapatıyorum.
262 syf.
Beşir Ayvazoğlu, tam manasıyla kahvenin kitabını yazmış. İlginç olan ise şu, benim gibi ömrü hayatında içtiği kahve sayısı belki on fincan bile olmayan bir adamın bunu okuması!

Kahve kokusuyla, tadıyla hatta görünümüyle benim damak tadıma hiç uygun bir şey değil. Tabii bu kahvenin bir kusuru sayılmaz; sonuçta beğeniler farklı farklıdır. Buna rağmen bir kahve kültürü, adabı, geleneği olduğu çok açık. Mesela ben ilk kahvemi Bosna'da içtim. Boşnak kahvesi dediğimiz şey aslında Türk kahvesi. Onunla ilgili çok şey öğrendim orada. Kahvenin Balkanlardaki yerini bizzat gördüm.

Ayvazoğlu kitabına ilk kahve çekirdeklerinin Yemen illerinden Osmanlı döneminde İstanbul'a gelişiyle başlıyor. Sonrasında kahve müptelaları ile kahve(hane) düşmanları arasındaki çekişme ve kahvenin bütün bir ülkedeki yayılışını anlatıyor. Divan şairlerinden devlet adamlarına, kahvecilerden ecnebi seyyahlara kadar bir yığın örnekle donatmış kitabını... Kahve ve kahvehane geleneğine dair ne varsa anlatmış aslında.

Benim gibi kahveye uzak bir adam bile ilgiyle okumuşsa eminim kahve düşkünleri çok büyük lezzet alacaktır bu kitaptan; belki de bir fincan sade Türk kahvesi içmiş kadar hem de...
176 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10
Turgut Cansever bir mimar, şehir planlayıcısı,  entelektüel ve  mütefekkir. Gayesi "Dünyayı Güzelleştirmek" İnsani bir yaklaşım ile değil, gerçek anlamda dünyayı güzelleştirmek. 2001 yılı başlarında Cansever Hoca ile bir röportaj yapmaya başlayan Beşir Ayvazoğlu bu okyanus kadar derin şahsiyetin anlattıkları içinde kaybolduğunu fark ediyor, araya giren başka meşgalelerle birlikte ne yazık ki röportajlar dizisini çok fazla devam ettiremeden sona erdiriyor.

Kitabın başlangıcında Beşir Ayvazoğlu' nun  "Turgut Cansever kimdir?" " Gayesi nedir?" niteliğinde kısa bir yazısı var.

" Cansever Hoca kaynağını çok aradığı bir hadis- i şerife dayanarak sanatın asıl vazifesinin dünyayı güzelleştirmek olduğunu söyler, estetiğini ve mimari felsefesini bu görüşe dayandırırdı. İçinde mutlu bir hayat sürebileceğiniz güzel dünyanın, avutucu eğlencelerle değil, şehirleri ve konutları insanın "eşref-i mahlûkat" olduğu göz önüne alınarak yeniden inşa etmek suretiyle kurulabileceğine inanmıştı. Meskenin insanları sadece yağmur ve soğuktan koruyan barınaklar olarak görüldüğü, insanın güzel bir dünyada yaşama ve çevresinin oluşmasına katılma hakkı ve sorumluluğu kabul edilmediği sürece, Cansever Hoca' ya göre asıl manasında beşerî  ve güzel bir çevre meydana getirmek mümkün değildi. "

Bu paragraf aslında yapılan röportajların ana fikri niteliğinde.

Cansever Hoca Antalya doğumlu, ancak büyüdüğü ve en çok etkilendiği şehir Bursa. Bursa' ya olan sevgisini ifade ettiği şu cümleler gerçekten hem tarihimize,  hem de şehrin çoğunlukla mazide kalmış haline  ışık tutacak nitelikte: " Bursa inanılmaz bir şehirdi; hafif malzemeyle, ahşapla inşa edilmiş evlerin, her biri bir ziynet olarak küçük sokaklarda yan yana gelip şehri oluşturduğu, narinliğin yanında vakarın ve yüceliğin her köşesinde yaşandığı bir şehirdi, insanlığa Osmanlılar tarafından hediye edilmiş bir cennetti. "

Bursa diyince Tanpınar' dan bahsetmemek olmaz. Hemen Bursa bahsine bakıyoruz ve " Cedlerimiz inşa etmiyor, ibadet ediyorlardı. Maddeye geçmesini ısrarla istedikleri bir ruh ve imanları vardı. Taş ellerinde canlanıyor, bir ruh parçası kesiliyordu." cümleleri çıkıyor karşımıza. Yeşil' den, Muradiye' den, duvardan, kubbeden bahseden Tanpınar' ın gördüklerini Cansever Hoca' nın da gördüğü çok açıkça bu cümlelerle birlikte anlaşılmaktadır.
1967 yılında Cansever Hoca' nın arkadaşı Aydın Germen' in Amerikalı bir misafiri de Bursa  ve Floransa' nın dünyanın en güzel iki şehri olduğunu, ancak Bursa' nın yanında Floransa' nın karanlık, pis ve iç karartıcı bir şehir olduğunu söyler."

"Ş ve L harfleri daima en güzel terkipleri yapar. Yeşil dediğimiz zaman adeta bir çimen tazeliğini, bir palet üzerinde ezilmiş bir renk gibi, günün ve saatin bir tarafında bir bahar müjdesiyle toplanmış buluruz. Fakat Bursa' da yeşilin manası çok başkadır, o ebediyetin rahmanî yüzü, bir mükafata çok benzeyen bir sükûnun fânî bir saate sinmiş manasıdır. " diyerek Yeşil ve Bursa kelimelerini adeta  birbiriyle eşleştiren yine  Tanpınar' dır.

Cansever Hoca' ya göre mimari bir sanattır ve sanatın gayesi dünyayı güzelleştirmektir. Bu güzelliği varlığın kanunlarına uyumla mümkün olduğunu söyleyen Hoca' ya göre dünyayı öncelikle insanın yaratılmışların en şereflisi( eşref- i mahlukat) olduğu göz önünde tutalarak düzenlemek gerekmektedir. Bu düzenleme eski İslam şehirlerinde olduğu gibi sadeliği, insani ölçüyü, tevazuyu, geçiciliği ve güzelliği sinesinde barındırmalıdır.

Ve Bursa' nın merkez alanında takriben 120 metrekarelik bir ev ve 50 metrekarelik evin bahçesi ailenin tabiatla olan tüm ilişkisini ve bahsedilen tüm bu özellikleri sağlamaktadır.

Yılda ortalama olarak 97 milyon kişinin aramıza katıldığı dünya nüfusunun barınma ihtiyacı için ortaya atılan Soleri' nin "Tutumlu Kent" projesini de Cansever Hoca yanlış bulmaktadır. 100 katlı dikey yerleşimli mekanlar tasarlayan ve bu tasarılarını Arizona' da inşa ettiği Arcosenti kentiyle hayata geçirmeyi deneyen Soleri' nin yanlışı 100 katlı binanın gölge uzunluğunu hesaba katmamasından kaynaklıdır. Gölgede tarım yapılamaz ve tarım yapılamayan boş arazi, yine istenilen arsa tasarrufunu sağlamayacaktır.
Arkadaşı Aydın Germen ile "Ankara civarında kuzey güney istikametinden çizgi çekip, Ege Denizi' yle bu çizgi arasındaki dağları da ova farz ederek, her evin beş dönüm bahçesi olması kuralını da uygulamak suretiyle bütün dünya nüfusunu bu alana yerleştirdik" diyen de yine Cansever Hoca' dır.
" Sizce cedlerimiz apartman inşa etmeyi bilmiyorlar mıydı?" soruna alternatif olarak şu soru belki de sorulmalıdır: " Neden inşa etmiyorlardı? "
Yükseklik fikri ile inşa edilen apartmanlar gölgesiyle diğer insanların yaşadığı evleri yaşanmaz hale getirebilir.
Süleymaniye' yi daha büyük göstermek için Süleymaniye çevresindeki evlerin pencerelerini şehrin vasatî pencere ölçeğinden daha küçük ölçekte imal eden, Üsküdar Mihrimah Sultan Camii' nin arkasındaki sadrazam konaklarında pencere ölçülerini 90 santim yerine 75 santimetre olarak imal eden  üstad elbette apartman yapabilecek yetenekte fakat yapmayı tercih etmemektedir. Osmanlı tecrübesinde ve İslam' ın ruhunda bir başkasının hayatına müdahale edilemez.  Ve Cansever' e göre de akıl almaz bir  zenginliğe  sahip olan tarihi tecrübemiz; sürekli oluşum halindeki dünyada, iradesine sahip insanın bir başkasının iradesine mahkum edilmeden yaşaması için, evin ölçülerinden inşasına, oturma biçiminden oturulacak yerin tasarımına, evin ve şehrin oluşmasına varıncaya kadar birçok konuda tutumlu bir çözümlemeyi nasıl ortaya koyacağımızın ipuçlarını vermektedir.

Şehir- medeniyet, yaşam, Türk evi ve özellikleri gibi pek çok konuya değinen Cansever Hoca tarihi tecrübeden ilham almak gerektiğini ve bir sanat olan mimarinin de bu minvalde ilerlemesi gerektiğini ısrarla savunmaktadır.
" Türk evi hem heyet- i umumiyesiyle, hem de bütün unsurlarıyla, Hz. Peygamber' in ifade ettiği şekilde insanın aslî vazifesi olan dünyayı güzelleştirme görevini gerçekleştirme bilincinin ve iradesinin yansımasıdır." diyerek Türk evini ve vasıflarını özetleyen Cansever Hoca' yı her mimar adayı arkadaş bir kez okumalı. Belki de bu okuma
Cihan Aktaş Şirin'in Düğünü romanındaki sadece ahşap ev yapan mimar karakterler gibi mimarlar yetiştirir ve dünya daha da güzelleşir.
515 syf.
·8 günde
Ateş Denizi, Güller Kitabı, Kahveniz Nasıl Olsun ve Divanyolu gibi kitapların yazarı olan Beşir Ayvazoğlu'nun kaleminden çıkmış ve kapı yayınlarından basılmış olan roman türünde bir kitap. Neler ve kimler yok ki kitapta? Tanburi Cemil Bey'den Peyami Safa'ya, Necip Fazıl Kısakürek'ten, Mesud Cemil'e onlarca yazar ve musiki erbababına değinen kitap ayrıca o dönemlerin Türkiye'sinde yaşanan sanat, edebiyat ve musiki alanında ki değişikliklere de değiniyor. Elinizi aldığınız zaman kolay kolay bırakamayacağınız nadide bir eser. Galip Tahiroğlu'nun Tanburi Cemil Bey'in hayatını yazmak için giriştiği serüven karşınıza hiç beklemediğiniz kişileri ve o dönemlerin acısını ve tatlısını çıkarıyor.

Matruşka gibi hikaye içinde hikayesi var Ateş Denizi’nin. Tarihin sadece bir dönemine değil, bir kaç dönemine dokunuyor kitabın sayfaları ve de nasıl incelikle… Cibali yangını, Hüsn-ü Aşk, Cemil Bey’in hikayesi, Devran’la Galip’in bitmeyen senfonisi ve daha neler neler.. Kitabın en güzel taraflarından biri de yazılanların kurgu olmaması, o zamanda yaşamış insanların kaleminden çıkması. Beşir Ayvazoğlu’nun da evraklarda sözü geçen makalelere ve gazete haberlerine kitabın arkasında yer vermesi iyice zenginleştirmiş kitabı. Cumhuriyetin ilanından sonra yaşanan tüm sallantılar, insanların yaşananlara verdikleri tepkiler, değişimin nasıl karşılandığı, o zamanki elit kesimin, yazarların ve şairlerin olanlar karşısındaki tutumu bir bir anlatılmış ve tekrar ediyorum kurmaca değil.

Şiir var kitapta, İstanbul var, tarih var, mutlu sonla bitmeyen aşklar, güzel adamlar, tambur çalan hüzünlü kadınlar, tekke ve zaviyelerin kapatılıp şapka kanunun çıkmasıyla, başlarına küçük gelen fötr şapkalarıyla, sinek kaydı sakal traşı ve takım elbiseleriyle hayatta kalmaya çalışan, eski heybetinin yerinde yeller esen sufiler, dervişler var.

Tarih, özellikle de yakın tarih çokça irdelenmeli ve bence Ateş Denizi iyi bir başlangıç olabilir bu noktada.
360 syf.
·4 günde·Beğendi·8/10
Beşir Ayvazoğlu'nun adını çok duymama karşın, yazdığı hiç bir kitabı okumamıştım. Bu art niyet ya da tarafgirlikten ziyade konularımızın farklılığından dolayı diyebilirim. Bu kitabı da tesadüf bir şekilde keşfettim. Arka kapak yazısında İstanbul'u anlatıyordu. Hızlı bir şekilde kitap sayfalarını karıştırıp satın aldım.

Bir yere bir işe aidiyet duygusu ile bağlanırsanız o yerden o işten daha çok keyif alarak hayatınızı idame ettirebilirsiniz. Bir yere giderken boş boş bakmak yerine, o şehrin keşmekeşi içinde bir güzelliği bulup çıkartmak yine kişinin elindedir. Yıllar önce bir arkadaşımın küçük bir projesi vardı: İstanbul'a Mektuplar adını taşıyacaktı. Ben de bu kitapta ona benzer duygu hissettim. Belki de onun da etkisiyle kitaba sarıldım.

İstanbul devasa bir şehir. Curcuna, trafik, kalabalık, gürültü, eğlence, kültür, sahaf vb. şeylerin yoğun olduğu bir yer. İstanbul içinde yaşayıp Beşir Ayvazoğlu'nun da haklı olarak belirttiği gibi, şehrin içinde yaşayıp şehre uzak duran binler, on binler ve milyonlar var. Kitapta adını saydığı yerlere ve daha fazlasına hatıra kalacak şekilde de olsa gidilmesi, gelecek zaman için kişinin belki de duygu dünyasına ya da bilinç altına işlenecek hoş bir görüntü olarak kalabilir.

Yazarın deneme olarak yazdığı bu kitap ile Cumhuriyet öncesi ve sonrası yazarların edebiyatla vurguladığı İstanbul; yaşam, kültür, dil, sanat, yaşayış, dinler, efsaneler, hurafeler edebiyatçıların kaleminden derlenerek bir potada eritilip önümüze getirilmiş.

Namık Kemal'in bir romanında geçen İstanbul'da var, Recaizade Mahmut Ekrem'in Araba Sevdası'da, Abdülhak Hamid de var, Mizancı Murat da, Ahmet Mithad Efendi'den Tevfik Fikret'e, Yahya Kemal'e, Mehmet Akif'e, Ahmet Rasim'e, Peyami Safa'ya, Hüseyin Rahmi Gürpınar'a kadar çeşitli isimler arzıendam ediyor.

İnsanların yaşadıkları şehre daha yakından bakmaları ve bu kültürü, tarihini özümsemeleri gelecek için de bir kapı aralar. Rutinin dışında bir hayat olduğu; zamanın göreceliği ile zamansızlığın olmayacağına, insanın isterse şehrin tüm duygusunu içinde hissedebileceği ve şehre kendisinden de bir şeyler verebileceği yaşanırken hayata yazılır.

Bir Ateşpare Bin Yangın ile 'Edebiyat Penceresinden İstanbul' anlatılıyor. Edebiyat içinde İstanbul'un sokakları, erkekleri, kadınları, hurafeleri, üfürükçüleri, yemesi, içmesi yazar ve şairlerin kendi zaman dilimi içinde kağıda nakşedilip bu zamana aktarılmış halinden pasajlar okuyoruz.

Belki daha önce az veya hiç duymadığınız çeşitli anekdotlar eşliğinde İstanbul'un şu an ki çetrefilli ve cafcaflı dünyasına farklı bir gözle bakmayı da sağlıyor. Eskiye götürüyor bizleri. Ama bu dönüş kadim uygarlıklardan başlamıyor, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemimden hikayeler bizlere sunuluyor.

Beşir Ayvazoğlu, İstanbul'un bazı sembol binalarını, Yıldız Sarayını, kütüphaneleri, Suriçi'ini, Boğaziçi'ni, suyunu, vapurunu, havasını, ağaçlarını, rüzgarını ve büyük yangınlarını edebiyatçıların gözünden bizlere aktarıyor. Bunu yaparken de dönem edebiyatçılarını, tarihçilerini ve seyyahları da kullanıyor.

Edebiyat ve tarih iç içe geçerek konular anlatılmış. Bu yüzden edebiyat ve tarih severlerin hoşuna gidebilecek bir çalışma. Ayrıntılı araştırma ile bir bütünlük sağlanarak eski İstanbul'un edebiyat dünyasındaki görüntüsü çizilmiş. Tabi her şey bu kitap içinde anlatılmıyor ama araştırma yapacak kişilere de güzel kaynakça sağlıyor. Bu kitabın denemelerden oluşmuş bir yapı olduğu da unutulmasın.

Not: Anlamadığım nokta ise Mustafa Kutlu'dan neden alıntı yapıldığı ve dinlendiği. Çünkü yazarın kendisi de yakın zaman tanığı olması sebebiyle bu kısmı 'aykırı' görüyorum.

Bu kitabı 6 - 9 Aralık 2019 tarihleri arasında okuyup inceleme yazısı ise 12 Şubat 2020 tarihinde 1000Kitap sitesine eklenmiştir.
351 syf.
·14 günde·Beğendi·9/10
Edebiyat ders kitaplarında rastladığım, en aşinası olduğum simanın Âkif' e ait olduğu bir fotoğraf karesinin hikayesi. Şimdinin aksine fotoğrafların zorlukla çekildiği ve bir anlam ifade ettiği 1924 yılı. Fotoğraf denilince aklıma Ziya Osman Saba ve onun gülümsemek ve mutlu olduğunu gösterebilmek  için fotoğrafçıya gidişi geliyor. Bu fotoğraf karesinde yer alan şairler Saba' nın aksine gülümsemek için girmemişler bu fotoğraf karesine. Veya mutlu olup olmadıklarını kanıtlamak için.

Dediğimiz gibi. Tarih 1924 Eylül'ü. Eylül perşembelerinden biri. Ayvazoğlu' nun dediğine göre de tarih; 4, 11, 18 veya 24. Safahat'ın altıncı kitabı olan Âsım' ın çıkışı şerefine, Midhat Cemal Kuntay Mısır Apartmanı'nda bir ziyafet veriyor. Ve fotoğraf karesinde birbirinden kıymetli şairler... Cenap Şehabettin, Abdülhak Hamid, Süleyman Nazif, Mehmed Âkif, Sami Paşazade Sezai, Midhat Cemal. Yemeğin tertiplenme sebebi Asım' ın çıkışı olduğu için sayın Ayvazoğlu kurgunun ortasına Mehmed Akif' i alıyor. fotoğraf karesi içindekiler ve  karenin ardında kalanlar... Faruk Nafiz, Abbas Halim Paşa, Fuad Şemsi Bey, "Zeytindağı" yazarı Falih Rıfkı Atay... Hepsinin birbirleriyle olan ilişkisi, Cumhuriyet' in ilanı öncesi ve sonrası, Akif' in  Mısır' a gidişi, fotoğraf karesindenki şairlerin ömürlerinin son demleri... Hepsi çok güzel bir üslup ve olay örgüsü ile anlatılıyor. Kitapla ilgili zorlanılacak kısım ise dönemin dili. Yine de sözlük yardımı ve cümlenin gidişatı bu sorunu azaltıyor. Bir başka zorlanılabilecek kısım isimler. İsimlerin birbirlerine olan yakınlığı ve bir sayısal öğrencisi olarak Tanzimat Dönemi ve sonrası şair ve yazarlarına aşina olmamam sebebiyle takip etmem biraz zor oldu. Ama çok güzel bilgiler, anekdotlar okudum. Daha önce okuduğum Ertuğrul Düzdağ' a ait " Mehmed Akif ve Kuran meali" eserinden farklı olarak Mehmed Akif' in Mısır' daki hayatı değil, ömrünün son demlerinde büyük bir hasret çektiği İstanbul var. Paris, İstanbul, İstanbul' un semtleri... Hepsi birlikte 1924 ve bu altı şairin bir araya gelebildiği son birliktelik. Bir fotoğrafın uzun hikayesi...
226 syf.
·2 günde·Beğendi·8/10
Bir kuğu ölmeden önce en güzel sesini aşikar edermiş...
Şeyh Galib'in çağdaşlarıyla birlikte (dede, rakım, halet) ele alınan romansı biyografisi. Ne güzel okundu, nasıl bitti anlamadım. İçinde Galip'in Beyhan sultana aşkı ve bu aşkın yankıları da bulunmakla birlikte birçok bilgi de vardır. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Huzur romanındaki Mümtaz karakterinin Şeyh Galip hayranlığı gibi. Ya da yazarın kitapta anlattığına göre, Şeyh Galip',in Hüsn-ü Aşk'ında bahis olunan ,o pek meşhur "alev denizini mumdan gemilerle geçme" sahnesi,genç şairi ilk gençlik yıllarında fazlaca etkileyen ve hemen hemen bütün İstanbul'u kül eden cibali yangını etkisinde yazılmış olması gibi.

Hüsn-ü Aşk'a yolu düşen, yolu düşüp de içine tam anlamıyla bu eseri sindirmek isteyen tüm okurlara tavsiyemdir.

Yazarın biyografisi

Adı:
Beşir Ayvazoğlu
Unvan:
Edebiyatçı, Şair, Yazar, Gazeteci
Doğum:
Sivas, Türkiye, 11 Şubat 1953
Beşir Ayvazoğlu (1953 Zara, Sivas), edebiyatçı, şair, yazar, gazeteci.
Asıl ismi "Beşir Ayvaz" olup 11 şubat 1953 tarihinde Sivas’ın Zara ilçesinde doğmuştur. Sivas 'ta ilk ve orta öğreniminin ardından 1975'te Bursa Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümünü'nü tamamlamıştır. Çeşitli liselerde Türkçe ve edebiyat öğretmenliği yapmış, TRT’de uzman olarak çalışmıştır. Lise yıllarında mahallî gazetelerde amatör olarak yürüttüğü gazetecilik mesleğine Hergün, Tercüman, Türkiye, Zaman ve Yeni Ufuk gazeteleriyle, Aksiyon dergisindeki köşe yazarlığı ve yöneticilik ile devam etmiştir. 1985-1991 yılları arasında Tercüman gazetesinin “Kültür-Sanat” yönetmenliği yapmıştır. Yeni Ufuk gazetesinde ise genel yönetmen olarak çalışmıştır. Dergâh, Kubbealtı Akademi, Hareket, Hisar, İzlenim, Türk Edebiyatı, Türkiye Günlüğü, Yeni Türkiye gibi dergilerde birçok deneme ve makale yayımlamışltır. Bir ara Kültür Bakanlığı danışmanı olarak görev yapmıştır.[1]
ADTYK Atatürk Kültür Merkezi, İstanbul Şehir Tiyatroları Repertuar Kurulu, TDV İslâm Ansiklopedisi Türk Dili ve Edebiyatı Merkez ilim ve Redaksiyon Kurulu üyeliklerinde bulunmuştur. Ayrıca CNN Türk’te Hilmi Yavuz’la birlikte iki yıl “Gökkubbemiz” adlı kültür programını hazırlamış ve Kasım 2001-Temmuz 2005 tarihleri arasında Radyo ve Televizyon Üst Kurulu üyesi olarak görev yapmıştır.[2] TRT 2’de “Bir Tepeden” adlı bir kültür programı hazırlayan yazar, halen Türk Edebiyatı Dergisi’nin genel yayın yönetmenliğini yürütmekte ve Zaman gazetesinde köşe yazarlığı yapmaktadır. Türkiye Yazarlar Birliği, iLESAM, Çocuk Vakfı ve Sezer Tansuğ Kültür ve Sanat Vakfı’nın kurucu üyeleri arasında yer alıp Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'in de üyesidir. Şiir, deneme, araştırma, inceleme ve biyografi alanında yayımlanmış çok sayıda kitabı bulunmaktadır.

Yazar istatistikleri

  • 144 okur beğendi.
  • 1.301 okur okudu.
  • 57 okur okuyor.
  • 874 okur okuyacak.
  • 26 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları