Bilge Karasu

Bilge Karasu

8.2/10
237 Kişi
·
864
Okunma
·
220
Beğeni
·
11.363
Gösterim
Adı:
Bilge Karasu
Unvan:
Türk öykü, roman, deneme yazarı
Doğum:
İstanbul, 9 Ocak 1930
Ölüm:
Ankara, 13 Temmuz 1995
Bilge Karasu (1930, İstanbul - 13 Temmuz, 1995), Türk öykü, roman, deneme yazarıdır. Aynı zamanda felsefeci yanı olan Karasu, metinlerinde felsefi sorunları işlemiş ya da onun metinleri felsefi incelemenin konusu olarak görülmüştür.Postmodern romanınTürkiye'deki önemli isimleri arasında değerlendirilmektedir.

Yaşamı

Bilge Karasu 1930'da İstanbul'da dünyaya geldi. Genellikle sanıldığının aksine, Musevi asıllı Osmanlı siyasetçi Emanuel Karasu ve onun yeğeni dünyaca ünlü yoğurt şirketi Danone Grubu'nun kurucusu İzak Karasu ile herhangi bir akrabalık ilişkisi bulunmamakla birlikte, Bilge Karasu'nun daha sonra Müslümanlığı seçmiş bulunan anne ve babası da Musevi asıllıdır. Şişli Terakki Lisesi'nde ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nde öğrenim gördü. 1963 yılında, Rockfeller bursuyla gittiği Avrupa'dan 1964'de dönerek çevirmenliğe başladı. Basın-Yayın ve Turizm Genel Müdürlüğü'nde ve Ankara Radyosu dış yayınlar servisinde çalıştı. Ankara Radyosu içn radyo oyunları yazdı. 1974 yılından ölümüne kadar Hacettepe Üniversitesi' Felsefe bölümünde öğretim görevlisi olarak çalıştı. Ankara'da Nilgün Sokak'ta yıllarca küçük bir bodrum katında yaşadı. 14 Temmuz 1995'de pankreas kanseri tedavisi sürerken Hacettepe Üniversitesi Hastanesi'nde öldü. Cebeci Asri Mezarlığı’na gömüldü.

Çalışmaları

Yazmaya 17 yaşında başladı. İlk yazısı 1950'de, ilk öyküsü de 1952'de Seçilmiş Hikâyeler Dergisi'nde yayımlanan Bilge Karasu, bireyin sorunlarına ağırlık veren, onun günlük hayatındaki açmazlarını işleyen bir yazardır. Her insanın hayatında en az birkaç kere kafasından geçirdiği ya da yaşadığı "sevgi", "dostluk", "yalnızlık", "tutku", "inanç/inançsızlık", "korku" ve "ölüm" gibi kavramları imgesel bir dille anlatır. Okuyucu günlük hayatına tanıklık ettiği hikâyedeki kahramanda ya da kişilerde kendinden parçalar bulur. Böylece kullanılan imgeleri de rahatlıkla bilinçaltında kendi yaşamına göre şekillendirip yorumlar, hikâyeyle okur arasında bir bağ oluşur. Çünkü Karasu, insanla/insanüstüyü, olağanla/olağanüstüyü yapaylığa düşmeden, metnin doğal akışı/hayatın da kurgusal akışı içinde verir. Okurun hayal gücünü bir noktaya kadar özgür bırakır. Karasu kelimelerini özenle seçer. Dili işlenmiş, üzerinde çok çalışılmış, oynanmış bir dildir. Kullandığı arı Türkçe başka yazarlarda yapay ve zorlama dururken, onun metinlerinde hoş bir tat bırakır. Çünkü ritim düşünülerek, ses düşünülerek, görsellik düşünülerek kurulmuş, kurgulanmış, kusursuz olması istenmiş bir dille yazılmıştır.

Türkçe edebiyatın en özgün kalemlerinden biri olan Karasu "Gece" adlı kitabıyla Amerika'da verilen "Pegasus Ödülü"nü kazanan tek Türk yazardır; bu ödülle birlikte kitapları İngilizceye çevrilmiş ve ABD'nin çeşitli üniversitelerinde romanı Türk edebiyatı üzerine konferanslar vermiştir.

Ölümünden önce yayınlanan kitabı Narla İncire Gazel (1995), ölümünden sonra 1996'da yayınlanan son kitabı ise Altı Ay Bir Güzdür.

Anısına

Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Merkezi 13-14 Aralık 2010 tarihlerinde Bilge Karasu’nun doğumunun 80, ölümünün 15.yılı dolayısıyla "Altı Ay Bir Güz" başlığı altında Uluslararası Bilge Karasu Sempozyumu düzenledi. Başkanlığını Talat Halman'ın yaptığı sempozyuma Bilge Karasu'dan ingilizceye yaptığı çevirilerle 2004’te ABD’nin en önemli çeviri ödülünü (National Translation Award) kazanan Aron Aji ve kimi kitaplarını Fransızcaya çeviren Alain Mascarou ile edebiyat dünyasından isimler katıldılar.
Vakit bol bundan sonra. Vakit çok. Ölmek için de, bir şeyler yapmak için de, vakit bol, çok, çok bol. Bolluğun değeri, anlamı olmayacak ölçüde bol. Ne yapmalı bu vakti? Bir şeyler yapmalı, bir şeyler kurmalı. Ama kurmak... Kurmak için, kurmak gücünü bulmak için...
Ama arada bir, inanılmaz şeyler de oluyor; olmasa, umut diye bir şey kalır mıydı zaten?
Okumak istediğim kitapları ölmeden okuyabileceğimi sanmıyorum ya, durmadan yeni kitaplar alıyorum, dayanamıyorum onlara; okuyorum ama, isteğimce okumak için günümün altı saatini, gözüm kapalı, bu işe verebilmem gerek.
Kitap aracılığıyla zenginlik ya da beğeni inceliği gösterisi, kitap dışında yaşam bilmemek (kitap dışında bir yaşamı unutmak), bilgililiğiyle övünmek... Pek anlamsız göründü bunlar bana.
Bilge Karasu
Sayfa 11 - Metis Yay. 1994
" Demin sokaktan geçerken bir adam gördüm. Kaldırımın kıyısında oturmuş bir kirpinin dikenlerini törpülüyordu.
Kirpi de enayi mi enayi. Manikür yapılıyormuş gibi tatlı tatlı gözlerini yumuyordu.. "
Durmadan okumaktan söz ediliyor. Evet, ben de bir ömür boyu bunu yaptım, (gülerek) durmadan okudum, okudum ama, şimdi düşünüyorum, durmadan okumak, yani birtakım kitapları okumuş olarak rafa kaldırmak, bir yerlere yerleştirmek, şunları okudum demek mi amaç? Olmasa gerek. Bütün bunlar bize bir şeyler düşündürecek, bir şeyler gösterecek, bir şeyler anlatacak, kendi kendimizi belki daha iyi anlayacağız, hem kendimizi belki daha iyi tanıyabileceğiz, kendi kendimizi derken ille kendimizden söz etmek de istemiyorum, kendimizi, dünyamızı, dünyayı, insanları, oyunları, ilişkileri başkalarının aracılığıyla ya da başkalarının yardımıyla tanımlamak çok önemli; tabii bunun için de buna dikkatimizi çevirmemiz gerekiyor. Yetkin davranmamız gerekiyor okumamızda, bakmamızda, dinlememizde.
Bilge Karasu
Sayfa 58 - Kırmızı Kedi Yayınları
Arabanın penceresinden gördüğüm sokaklar, evler, hem bildiğim yerlerdi, hem de ilk kez görüyor gibiydim onları. Yıllardır gitmemiştim o yana. Şehir ne kadar büyümüş, değişmiş!
Bilge Karasu
Sayfa 38 - Metis Yayınları
Yazar bu eserinde 'gece' metaforundan hareketle kendi iç dünyasını, yalnızlığını, sıkılmışlığını ve tekdüzeliği imgesel bir anlatımla harmanlayarak zaman zaman ekspresyonist bir bakış açısıyla zaman zamansa nihilizm kokan izlenimleriyle okuru, gerçekle gerçeküstü bir dünya arasında sıkışmış soyut bir buhranı keşfetmeye davet ediyor...
---------------------
Bu kitabın incelemesine böyle bir cümle ile başlayıp aynı kulvardan devam ederek sonunu getirmeyi inanın çok isterdim. Ancak böyle birşey yapsaydım hem kendimi hem de sizi kandırmış olacaktım ki, aramızdaki güzel ilişkinin hiç de hak etmediği bir son olurdu bu durum. O yüzden müsadenizle fularımı çıkarıp yola o şekilde devam etmek istiyorum...

Tahmin ettiğiniz gibi tam bir kitap incelemesi olmayacak bundan sonraki kısım. Daha çok, kitabı neden yarım bıraktığımın incelemesi şeklinde devam edecek. Baştan uyarayım, devam edip etmemeye siz kendiniz karar verin...

Bendeniz, bedenini yaşatmak için bir işte çalışan, ruhunu yaşatmak içinse okuyan sıradan bir insanım. Bir metropolde, trafiğin, keşmekeşin, yalanın, dolanın ve sahte ilişkilerin arasında ömür tüketiyor, günümün dörtte üçünde çalışarak ve uyuyarak bedenime, kalan zamanda ise okuyarak ruhuma hizmet etmeye gayret ediyorum... O yüzden çok önemsiyorum bu bana kalan kısıtlı zamanı... Kitaplarımı, yarın ölecekmişim gibi okumaya çalışıyorum. Onları, düğünde takılan altınlar gibi kitaplığıma sıra sıra dizip, titizlikle saklıyorum... Çünkü o kitaplar, iç dünyamla gerçek dünya arasındaki Berlin Duvarı gibi... Beni bir yandan gerçek dünyaya hazırlarken bir yandan da beni gerçek dünyadan koruyorlar. Gerçek dünyanın daha tahammül edilebilir bir yer olmasını biraz da bu kitaplara borçluyum.

1000Kitap 2. İstanbul buluşmasında postmodernizm üzerine yaptığımız uzun ve keyifli tartışma, sonunda bu kitabı 3. buluşmanın ortak kitabı olarak tayin etti desem yalan olmaz. Ben de postmodernizmle aramdaki mesafeyi belki daraltır, en azından vizesiz geçiş hakkı doğar ümidiyle oylamada bu kitaba destek verdim. Çünkü bu tip eserlere kendi irademle gitmeyeceğim için böyle bir 'mecburiyetin' bana kendimi yeniden test etme konusunda katkı sağlayacağını düşündüm. Pişman da değilim açıkçası. Neticede kitabı yarım bıraksam da, önümüzdeki süreç için kendi adıma bir sonuca varmış oldum. Yarım bırakış hikayesine gelin kitaptan bir alıntı ile devam edelim;

"Bildikleri, anımsadıkları oyun alanlarının, kışlaların, bahçelerle parkların, mahallelerle sokakların yerinde, başka insanların (bu "başka insan" deyimi, kaypak bir anlam taşır onlar için; özlerinden başkası da demektir, kendileriyle bir tuttukları ya da kendilerinin bir yansısı saydıklarından başkası da demektir) başka insanların varlığının, gelmiş geçmişliğinin tek izi olarak -örneğin-bir taş parmaklığın seçilebildiği bir ettopraklık görürler; anlamsız, işlevsiz kalmış bu taş parmaklık ettopraklığı boydan boya kesmektedir. Düş görenin gözü bunu yavaş yavaş seçer. (Sayfa 36)"

Bu alıntıyı, okuduğum bölümler içerisinde rastgele bir sayfadan seçtim. Kitabı tamamlayanlarla aramdaki ayrım noktasını somutlaştırabilmek için belki bir örnek olur diye düşündüm...
------------------------------
Evet değerli 1k dostları... Bu bir yazar veya kitap eleştirisi değil. Tamamıyla bir kitaptan ne beklediğinizle alakalı bir durum. Bir tercih meselesi... Yani az önce de dedim ya, ben zaman zengini bir insan değilim. Bu cümlelerle boğuşmak, arkasındaki gizemi aramak, buradan yeni anlamlar çıkarmak, kısacası bu bulmacayı çözmeye çabalamak için ne zamanım ne de bu yönde bir hevesim var. Belki böyle bir okuma için fazla kapalıyım ya da çok sığ bakıyorum... Bunların hiçbirine itirazım yok... Lakin bu tip bir kitapla, Kiril alfabesiyle yazılmış bir kitap arasında benim açımdan çok bariz bir fark yok. Çünkü birini okurken dilini bilmediğim için anlamıyorum, diğerinin ise dilini biliyorum ama o dilin anlatmak istediği anlam hakkında hiçbir fikrim yok. Eğer yazar bu kitabı anlaşılmamak için yazmış ise o zaman tebrik ediyorum onu, çünkü kendisini anlamayan iyi bir okur daha kazandı... Ancak tam tersi, yazar kitabı vasıtasıyla bir fikri, bir duyguyu, bir hatırayı ya da toplumsal bir meseleyi okura aktarmak derdindeyse o zaman da, elimde decoder olmadığı için bu fikir ve duygulardan mahrum kaldım maalesef. Bu yüzden, özür diliyorum kendisinden.

Postmodernizm benim için tek katlı, bahçeli, verandalı, çitlerle çevrili sıcacık bir evi yıkıp yerine 5 katlı apartman dikmek gibi birşey... Tıpkı kırsalın kentleşmesi gibi, sekreterliğin yönetici asistanı, kapıcılığın da apartman görevlisi olması gibi birşey... Ya da küçükken annemizin pazardan alıp hazırladığı kahvaltının, büyüdüğümüzde açık büfe organik kahvaltı+sınırsız çay=kişi başı 30 TL olması gibi birşey... Yani gerçek ve hesap verilebilir olandan kaçmak, ona imgelerden bir kılıf uydurup sözümona gerçeği özgür bırakmak... Evet, yazar için de okur için de daha özgür bir ortam sağladığı kesin; ama doğallığını yitirmiş bir özgürlük. İlk kural, kuralsızlık... Kural yoksa, kaide yoksa hesap verme, eleştirilme gibi bir derdi de olmuyor insanın... Çünkü eleştirmek için ortada somut gerçeklerin, açık bir dilin, bir üslubun, bir anlatımın olması gerekiyor. Oysa siz postmodern bir eseri nasıl eleştireceksiniz? Zaman yok, mekan yok, metaforlar ve imgeler kol geziyor, istediğin kelimeye veya cümleye istediğin anlamı yükle; tutarsa 'vay ne kadar derin bakmışsın', tutmazsa 'kardeşim sen hiç okuduğundan birşey anlamamışsın...' Yani postmodernizm, sonunda yazarın hiç kaybetmediği hileli bir rulet oyunundan farksız benim için... (Linç için gelenler, montunuzu buraya bırakıp sağdan yorum bölümüne geçebilirsiniz, teşekkürler)

Nihayetinde 'Gece' herkes için pek çok anlama gelebilecek bir metafordu. Gece'nin benim için anlamı ise yarım kalan bir hikaye oldu...

Herkese keyifli okumalar dilerim. Sağlıcakla kalın...
BİR DERİN OKUMA DENEMESİ

Georges Perec’in Kayboluş’undan söz edilmişti. Hiç E harfi kullanmamış diye. Niyeyse aklıma geldi. Ardında Bilge Karasu varmış meğer. Perec bulanıklaşınca anladım. Kılavuz. Asıl oymuş aklımda. Zaten ne olacaktı ki ya Gece ya Kılavuz.

Bilge Karasu da hiçbir eserinde VE bağlacını kullanmamış ya, Perec işte onu hatırlatmıştı. Bilen bilir. Çok dillendirilmez ama. Belki de meziyet sayılmaz. Kim bilir?

Bu bol kedili adamın Kılavuz’u.

Murakami doğduğunda o liseyi bitirmişti muhtemelen. Kediler önce BK’yu sevdi anlayacağınız. Uzun uzun yaptığım bir incelemesi vardı. Bunu sitede paylaşayım istedim. Üstünde biraz daha çalıştım. Site okurlarına dönük bazı değişiklikler. Tahlil değil. Tek yönlü bir derin okumaydı. Rene’ye de buradan selam olsun. Tahlil öyle siteye yazılacak bir şey değildir. Çünkü çok yönlü bir tahlil bir edebiyatçının çok ama çok zaman ayırması gereken bir iştir. Meslektir aslında. Tefsir etmektir. Neyse.

Uğur asıl kahramanımız. Onun yaşadıklarını onun gözüyle görüp onun ağzından dinliyoruz. Rüyalarla başlıyor hikayesi. Rüya muhabbetine paralel bir iş arama çabası da var. Bir gazete ilanıyla ilk kontağı kuruyor. Yaşlı bir adama refakatçi arıyorlar. Bu yaşlı adama (Mümtaz bey) bakan yeğeni Yılmaz bey bir süreliğine olmayacağından, refakatçi aramaktadır. İş başvurusu kabul oluyor Uğur’un. Bir de Mümtaz bey’in taksicisi İhsan var. Zamanla Uğur, Mümtaz ve İhsan arasında güzel bir dostluk oluşuyor.

Uğur bir kitap sever. Ayrıca rüyasında gördüklerini kaleme almasını da seviyor. Bu metinleri Mümtaz ve İhsan’la da paylaşıyor. Roman gerilimini bu üçlünün tedirgin, üstü kapalı konuşmasıyla arttırıyor. Gerilim kitabın sonunda çözülüyor. Anlıyoruz ki girift rüyaların sebebi bir suçlulukmuş. Meğer Uğur, birkaç yıl önce hayata küsüp Amerika’ya göçen eski arkadaşı Bülent’in ölümüyle alakalı bir vicdan azabı içindeymiş. Kanserden ölen Bülent de, kanser olmasına sebep olarak, zamanında Uğur’a yaptığı haksızlıktan çektiği vicdan azabını görüyormuş. Ve anlıyoruz ki Uğur’u işe alan Yılmaz da ölen Bülent’in abisiymiş. Gazeteye ilan verilmesine rağmen, işe alma süreci aslında tesadüf değil, kurguymuş. Ama bu okuru pek tatmin etmiyor. Bazı boşluklar oluşuyor kafasında yine de. Tam bunların cevabını alacağını düşünürken bir de trafik kazası giriyor işin içine. Uğur’da kazanın ilk 2 gününü hatırlamasına engel bir amnezi oluşuyor.

Bitti mi roman? Bitti. Rahatladınız mı? Hayır. Neden? Bu sorumun cevabı için sitede kitaba yapılan incelemeleri okumanızı salık veririm. Genel hava bir doyumsuzluk hâkim olduğu. Bir okur olarak kitap bittiğinde ben de aynı şeyleri hissettim.

Devamında yapabileceğim iki şey vardı. Rafa ya da derin okumaya. Şöyle bir muhasebe oldu içimde. <<<<<değişik üslup, kelimelerle alakalı kendi kafana göre takılmışsın. ben bunu sevmem. Ulamaları değiştirmek sana mı kaldı Karasu. Ne adamsın be. Sen önce kurguna bak. anlayamadım işte. Hata bende değil. Bak bir ben de değilim. Bir sürü okur da memnun değil. Sen kedilerle uğraşacağına güzel kurgu yapsaydın. Ya adam felsefeci be. Sıkı bir entelektüel. Dönüp okumaz mı. Elli defa okumuştur. Bir şeyler mi kaçırıyorum. kesin. bi daha oku. >>>>> Metinleri taramaya mı başlamalı? Yarım kalmışlığın sebebi ben miydim yazar mıydı? Ya bismillah dedim ve taramaya başladım.

İsim seçimlerini anlamaya çalıştım. Bükönü, Turunçlu, Teber. Hepsi uyduruk. Eser için uydurmuş. De neden? Kenara koydum.

Olaylar aktarılırken bir şeyler eksik. Gizleniyor. Üstü kapatılıyor. Uğur güvenilmez bir adam. Neden böyle? Sanki korkuyor. Romanda derin bir korkunun hakim olduğunu fark ediyorum. Neden anlamadım bunu? Çünkü romanın başında elimize bir rüya verdi. Bu ustaca düşünülmüş bir Çehov silahıydı. Bu silahı kullanmasını bekledim. Kullandı. Bülent’in ölümüyle. Ama yine doyurmadı bizi. Simgeler mi aramalıyım? Galiba.

Hemen hemen hiç simge yok gibi. Belki iki üç şey. Hatta tesadüf de olabilir. Yani simge olmayabilir. Biz yine tedbirli davranalım. İlki, Verdi’nin Un ballo in maschera-Maskeli balo uvertürü. Niye dinledi bunu? Ne yani dinlemek yasak mı? Doğru. Ama yine de bunu da bir kenara koyayım.

İkincisi, Goya’nın, El sueno de la razon-Aklın uykusu canavarlar yaratır, tablosu. Tabloyu açıyorum. Yazan birisi var. Masasında uykuya dalmış. Kabus görüyor. Yarasaların bakışları korkunç. Kedi var. O da korkunç bakıyor. Ve acz içinde. Sahibine yardım edemiyor. Yılmaz bu tabloyu Uğur’a hediye ediyor. İlerleyen sayfalarda İlk net ipucunu veriyor Uğur. Anlıyorum ki yazar boşuna seçmemiş isimleri. Uğur- Kedi-Uğursuzluk. Metinleri, diyalogları daha, çok daha dikkatli okuyorum.

Gerisi ip söküğü gibi geliyor. Bir kısmını sizle paylaşacağım cümleleri dikkatle okuyun!


“Yoksa ben onu bir yerlerden bildiğim duygusuna kapıldığım kadar, o da ... Gene de, çocukluğumdan bu yana hatırı sayılır bunca karabasanla boğuştum; bunların onlara bir benzemezliği var sanıyorum. Yılgı değil, korku değil asıl nitelikleri; her şeyden önce, ne olduğunu pek kestiremesem de, kaçınılmaz, defedilmez bir belanın gelmekte olduğu duygusunu veriyorlar.”

Uğur burada, hazmedilmiş, alışıldık bir korku tarifliyor. Uğur bu duyduğu korkuyla hem tedirgindir hem de en çok ondan faydalanır. Çünkü asıl korkusu toplumdur. Bu barışılmış kendi korkusu toplumun kahramanı yok etmesini önlüyor. Kendi korkusuyla ondan barışıktır. Depremden korkmayın, binanızdan korkun gibi.

Düşlerde görülen yüzler hep tanıdık olur. Bu bir apriori değil elbet ama genel bir kanı var bu konuda. Bu durumda anlatılmak istenen başka bir şey. Düşlere ortaklık eden bir psikoloji kahramanı korkutan. Bir şey var gelen. Bakalım ne geliyor?

Taksicinin yani İhsan’ın, Uğur’un dolmuştan henüz indiğini bildiği halde, taksi lazım mı, diye sorması normal. Ama Uğur’un sanki taksiyi tutmuş gibi kurduğu hayal saçma. Ve hayalini, kullandığı dille gargaraya getirmek istiyor. “Ossaat taksicinin banyo yapmak isteği varmış gibi düşleme.” İşte sır aralanmaya başlıyor.

“Çıplaklığından sıkılmıyordu, çıplaklığını sergilemiyordu. Denize çıplak arkadaşlarıyla birlikte, çıplak giren bir çocuk gibiydi. Üzerimden sular akıta akıta aşağıya inecek değildim. "Sen de gel diyeceğim ama burası pek dar," dedi suyun altından.”

Taksici İhsan Türk değil sanki? Devam ediyorum.

“Uzandım. Yüzümde böceksi bir şey geziniyordu. Gözlerimi açtım. Parmağıymış. "Hava kararmağa başladı. Dönelim mi yavaş yavaş?" O an birbirimize ne kadar yakındık! Küçük evdeki gibi ... Üstelik yolun başında değil, çok, çok ötelerde ...”

Erkekler birbirlerinin omuzunu dürterek uyandırır. Yüzlerini asla okşamazlar. Ve bir tane daha.

“Yatar yatmaz uyumuş olacağız. Kuşların cıvıltısıyla uyandım. Saatim 6:20'de kıpışıyordu. Elimi İhsan'ın alnında gezdirdim. Gözünü açtı, pancurlara baktı. Saati sordu. "İki saatimiz var daha," dedi. Yüzünü yüzüme yaklaştırdı.”

Artık eminim. Bunlar yan yana yatıyor. Aynı yatakta.

“İhsan'la musluk başında, duş altında, ocak ya da buzdolabı önünde çarpışa tokuşa bitirdik hazırlığımızı.”

Neden eminim? Uğur’un homoseksüel olduğundan.

İhsan’ın adının da tesadüf olmadığını anlıyorum. Uğur’a “ihsan-bağış” edilmiş. Kenara aldığım diğer isimlerin sırrı da çözülüyor.

Teber’e gidiyorlar hep. Teber’in bir anlamı da bir dil. Alevi topluluklar, abdalla kullanıyor. Neden, çünkü Sünnilerden korkuyorlar. İster homoseksüellik için düşünün ya da isterseniz Bilge Karasu’nun atalarının Musevilikten dönme olduğuna bağlayın.

"Maskeli" balo uvertürü- Bükönü-Turunç ve Goya tablosunun yorumunu sizlere bırakıyorum. Siz yorumlayın. Bulmak isterseniz çok şey var. Rahmetli çok çırpınmış.
Ve ismi kitabın neden Kılavuz, düşünün.


Derin okumamızı finaline götürelim şimdi.

Bir yazar bir homoseksüeli kahraman yapamaz mı? Elbette yapar. Buna hakkı vardır. Böyle çok roman var. Uğur homoseksüel diye Bilge Karasu’yu suçlayabilir miyiz? Saçma olur bu. Ama homoseksüelliğin bunca gizlenmesi, hatta okurun romanı anlamasını engelleyecek kadar konunun etrafında dönülmesi niye?

Acaba yazarın bir korkusu mu var? Okurun Uğur-yazar özdeşleştirmesinden mi korkuyor? Olabilir mi bu? Yok, olamaz. Olsaydı ve isteseydi bu özdeşleşmeyi önleyebilirdi. 1. Tekil şahıs değil de 3. Tekil şahıs anlatıcı seçildiği an bu problem yok olurdu. Niye yok etmemiş? Çünkü otobiyografik olsun istemiş. Uğur aslında Bilge’dir demek istemiş. Ben, yani Bilge Karasu bir homoseksüeldir, demek istemiş. Lütfen derin okuyun, sırrımı öğrenin. Artık dayanamıyorum. Kimliğim bu benim. Tıpkı Sait Faik gibi.

https://www.youtube.com/watch?v=EgS-7-sjxCk

http://desmotivaciones.es/...El-sueno-de-la-razon

Diliyle alakalı bir şeyler yazacaktım, lehinde ve aleyhinde. Çok uzun oldu.

İyi okumalar.
Bu inceleme hayatımda varlığıyla beni onurlandıran değerli Hocam, Dostum ve Ağabeyim Metin T. ‘a ithaf edilmiştir.

Kitabın karanlığından mı ismi “Gece” acaba ya da karakterlerin karanlığından mı? Sahi karakter var mı bu kitapta? Zor kitap. Zorluğu okunmasında değil de anlamasında ve zihninde bir yerlere koyabilmesinde. Anlatmaya çalışayım.

Okumaya başladıktan bir süre sonra okuyucu içene düştüğü belirsizlikten rahatsız olup anlamlar çıkarmaya ve tanımlar çıkarmaya çalışsa da anlatıda mekan ve zaman belirsiz. Hatta karakterler ve bizzat anlatının kendisi belirsiz. Okuyucu neresinden tutsa elinde kalıyor, bir garip anlatı. Yazar okuyucuyu da yazımı da savurup duruyor sürekli, bir şekilde dalga da geçiyor hem yazıyla hem okucuyla hem de kendi yazımıyla, ben böyle anladım. Eğer okuyucu yazımı kendi mantığında ve usunda biryerle yerleştirmeye çalışırsa harap oluyor, dedik ya neresinden tutsanız elinizde kalıyor diye. Okunacaksa bu kitap, okuyucu kendisini yazarın yazımına bırakmalı ki keyfine varabilsin bu edebi anlatının.

Çok katmanlı roman diyorlar, katmanlı olması doğru da roman olduğundan pek emin değilim, okuduktan sonra siz karar verin. Postmodern nedir diye sorarlar bazen ya işte bu anlatı postmoder. Gerçek yok, doğru ve yanlış, hayal-rüya birbirinin içinde, yazarın bilinç akışında kaybolup yol bulmaya çalıyor okuyucu. Bir de kurmaca ekleyin. Zor, değil mi? Evet zor ama bir o kadar da keyifli. Geçen gece bayağı sorhoş olduğum bir anda bir dostuma yazmıştım; “işte bu düşünce halime edebiyatta postmodernizm deniyor, gerçek hayatta ise hass... “ diye. Neyse, öyle işte.

Kitap dört ana bölüm ve yüz on alt bölümden oluşuyor. Alt bölümlere ayrılmasa okunabilirliğini kaybederdi zaten anlatı, yazar işi biliyor. Bu alt bölümlerinin kimisi dipnot şeklinde ipuçları veriyor okuyucuya. Yani ilerleyen bölümlerde yapacaklarını sezdiriyor önceden diyebiliriz. Örneğin 27. Sayfada “ 1.Dipnot .... Benim dilim çiçek dermek üzere eğilip kalkan bir gövdenin yumuşaklığına, dalgalanışına ulaşmalı” Haydi bakalım. Bir anlatım, bir yazım bu benzetmeyle nasıl açıklanır? Diğer bir örnekle ip uçlarına devam edelim. “ 2. Dipnot .... Dağınıklığı taparlamak gereği var, her şeyin ardındaki yazar ben miyim, benim bir yaratığım mı, kararlaştırmak gereği var.” Diyor. Yazının muğlaklığı yetmedi yazarın da muğlaklığı sözkonusu şimdi. Bitmedi daha yeni başlıyor kitap, daha başımıza gelecek var. İşte buyrun bakalım “3.Dipnot ... Kişileri de hem var kılmalıyım, hem de belirsizlik içinde bırakmalıyım. Öyle düşünüyorum ya, gerçekten ne demek bu? Öznenin ara ara belirsizleşmesi.” Haaaahhh işte tam oldu. Haydi kolay gelsin okuyucuya şimdi. Bu kadar ipucu yeterli sanırım, bundan sonrasını güzel okuyucunun güzel düş gücüne bırakalım.

İnsan kendi bilinç akışında kayboluyorken başka birinin bilincini takip etmesi ve anlamlandırması çok zor zaten. Ama anlatının ya da yazarın deyimiyle “yapıntının” okuyucunun zihniyle kendini karşı karşıya getirebilme gibi bir yeteneği de olabilir kim bilir. Kendi zihninin karanlıklarında kalmış, unutulmuş korkular ve ihtiraslar gün yüzüne çıkabilir “gece” de.

Keyifli inceleme oldu, okuması da keyifliydi benim için. Okuyacaklara kolay gelsin. Çok koşulacak konu var bu kştap için, söylenecek çok söz var ya bunları kitap toplantısına bırakalım.
Kitabın ismiyle başlayalım. Hafızalarımızı, edebiyat tarihine adlarıyla damga vurmuş kitaplar için yoklayalım istiyorum. Gün Olur Asra Bedel , Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku , Bir Tereddüdün Romanı… Bunlar benim aklıma gelenler ama yazımı okuyanların hafızalarında yer eden kitap isimlerini de merak etmiyor değilim. (Yoruma ekleyebilirsiniz.) “Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı” eserini de bu gruba ilave etmek gerek değil mi sizce de! Kitabın ismini okur okumaz zihnimizde bir şeyleri kurcalamıyor muyuz yahut zamanın teklediği hatta duraksadığı günlerimiz hatırımıza gelmiyor mu, geliyor da sorgulamalarla, düşüncelerle boğuştuğumuz akşamların hayatlarımıza ne derece yön verdiğinin mi farkında değiliz yoksa?

Kitabımız esasen bir kaçışı anlatmaktadır. Kaçışı… ama sonra kendine varışı yani bir anlamda karakterin iç dünyasına yolculuğunu… 3 hikâye mevcut; Ada, Tepe ve Dutlar.

“Ada” öyküsü, Andronikos’un geçmişinden kaçışına ev sahipliği yapıyor. Kilisede kendi halinde bir keşiş olan Andronikos, kiliseye dış müdahalelerin olduğu gerçeğini fark ettiği zaman aslında kutsal addettiği ve asla sorgulamadığı ritüellerini, alışkanlıklarını ve davranışlarını artık sorgulamaya karar veriyor. Tek tek her bir şeyi sorguluyor da. Kendi gerçeklerini bulan ana karakterimiz, geçmişinde kendine inandırdığı yalanların aydınlığa kavuşması ile ne yapıyor dersiniz? Yeni yalanlar mı üretiyordur yoksa bu yalanlar silsilesine bir son mu veriyordur?

Karakterimizin inancını sorgulaması ile müthiş aforizmalara da şahit oluyoruz;

*Düşüncesinin sınırlarını çizen, öteden beri çizmiş olan birtakım kavramlar var. Şimdi farkına varıyor.

*Baş kaldırmak içinse, bir şeyi benimsemek, ciddiye almak, ona bağlanmak, o bağlılığın yükünü duymak gerekmez mi?

“Tepe” öyküsü araya zaman girmiş haliyle “Ada” öyküsünü tamamlar nitelikte. Burada da İoakim’in sorgulamalarına tanıklık ediyoruz. Bir diğer yandan Andronikos’un akıbetini de öğreniyoruz.

“Dutlar” ise diğer iki öyküden tamamen bağımsız olmakla beraber dış güçlerin arsız etkisini, karanlık siyasi zamanların atmosferiyle öykülüyor. Biraz, “Gece” kitabını anımsattı.

Sıra geldi Bilge Karasu’nun diline. Bana göre dil estetiği açısından bakıldığında Türk Edebiyatında çok ayrı bir yeri olması gereken yazardır Karasu. Şu yoruma dikkat buyurur musunuz;

“Bilge Karasu'nun diline, dünyasına ilişkin yeterince yazılıp çizilmedi. O'nun, modern Türk edebiyatının en zengin yazarının dili kullanış biçimi, nesneleri, onlarla ilişkisini, nesnelerin arasındaki ilişkiyi adeta bir dalgıç gibi derinlerde seyrederek anlatması bana daima ilginç görünmüştür. Bu dil, çok katlıdır, uzantıları, kapsadıkları ve öteledikleri bakımından üzerinde dilbilimsel çalışmaları gerekli kılar.

Karasu'nun 'kapalı' metinlerin yazarı olduğu kanısı yaygın olmakla birlikte, böylesi derin bir yazar üzerinde yeterince durulmamış oluşu, bana, edebiyat düşünürleri açısından ne denli çorak bir toprakta bulunduğumuzu da düşündürmektedir. Dilden, dilin gövdesinden, o gövdeden göğeren filizlerden, onlardan uç veren dallardan, kökenden, köklerden, kökün kılcal uçlarından, dil oyunlarından, olayın dilde nasıl olup bittiğinden söz edilmesi gerektiğinde, bence karşımıza ilk çıkan yazar Bilge Karasu olmalıdır.”

--------------------------------------------------------------------

Şöyle Necip Gerboğa Hocam gibi incelemeye set çekeyim de biraz kitabın dışına çıkalım konusundan çok fazla uzaklaşmadan. Konu, inancın sorgulanmasıydı değil mi? Bugün bir video izledim; “Neden Müslümansın sorusu temalı.” (https://www.youtube.com/watch?v=yC07HDurvAw) Cevaplar ne kadarda vahim ne kadarda sorgulamadan uzak ve ne kadarda geleneksel…

Halk böyle inanırsa, inanç üzerinden propaganda haliyle kaçınılmaz olur. Bir zaman sonra artık inandığın şeyin arkasında ne var merak etmezsin bile çünkü bir kere ipleri vermişsin bir başkasının eline. Bu iplerinden kurtulan kaç kişiyiz? Kaçımızın gerçekten kabul edilebilir gerekçekleri var? Kaçımız karşı düşünceleri saygıyla dinliyor veyahut korkmadan açıp okuyoruz?

Sorgulamaların sorgulandığı bu kitabın incelemesini de sorgulamalarla sonlandırmış olalım. Herkese keyifli okumalar dilerim. Öneririm.
Tamamlanmaya direnen Metin: “Kılavuz

İlk olarak Gece’de direnmişti metin. Okur, tamamlamak adına tuğla ekledikçe alttaki tuğlaları sarsılan bir inşaat veya bir ayağına çivi çaktıkça diğer ayağındaki çivinin gevşediği masa gibi asla nihayete ermeyecek bir süreç ile karşı karşıyadır.

Metin kendini kolay kolay ele vermediğinden okurun sabrı, çalışkanlığı ve uyanıklığı önemlidir. Bu sebeple Bilge Karasu okumaları, normal okumanın ötesinde derin okuma eylemine dönüşür, dönüşmek zorundadır. Sürekli kazmak, derinlere inmek aynı zamanda bir dedektif gibi iz sürmek, ayrıntıları yakalamak ve varsayımlar üretmek elzemdir.

Kılavuz gibi Postmodern eserlerin göz ardı edilmeyecek bir özelliği vardır. Her okur, kendi yaşanmışlığına yani hayat tecrübesine göre bu eserlerden farklı anlamlar çıkarabilir. Keza bende, Kılavuz’a getirdiğim yorumla esasen kendi deneyimimin sonuçlarını sergilemiş olacağım. Yine bu bağlamda yapılan her yorum doğru ya da yanlış olarak nitelendirilemez. Girizgah ve genel açıklamalar sonrası inceleme dilini “ben dili” olarak değiştirip yoruma geçiyorum.

Okur olarak, tüm gereklilikleri yüklenip kılavuz arayışına çıktım. Eserde boy gösteren 5 ana kahramana ayrı ayrı odaklandım lakin tahmin edeceğiniz üzere hangi karakter kılavuzdur karar veremedim. Okuru yönlendirmek adına Uğur desen tam bir hıyar; düşle gerçeği iç içe geçirip okuru dolandırmaktan başka yaptığı bir şey yok. Mümtaz Bey desen tam bir muamma üstü kapalı cümleleri, sırları ile bir kılavuz olmaktan çok uzakta. İhsan, kılavuzdan çok biz okurlar gibi bir şeyleri çözmeye çalışan garibanın teki. Yılmaz, zaten gizli kapaklı işler peşinde. Geriye tek Bülent kalıyor o da ölmüş, adı var sanı yok.

Karakterlere kızıyorum çünkü Bilge Karasu böyle istiyor. Okur olarak çözmeye çalış, tek tek hepsini analiz et, notlar al tam bir yere varacakken başka bir terane çıkar... Eminim yazarken, “Çok eğlenecuuk” falan da demiştir bu. Hoş zaten Bilge Karasu’yu bana sevdirende; eserlerindeki doyumsuzluk, tatminsizlik, muammalık… (Pis herif!) Sanırım o muamma bana da bulaştı hem kızıyorum hem seviyorum!

En son kılavuzu arıyordum. Bulabildim mi? Hayır ama günün sonunda her bir karakterin karşılaşmalarından önceki ile sonraki vaziyetlerinin değişimi göz önüne alındığında rahatlıkla diyebilirim ki; bu karakterler dolduramadıkları iç boşlukları için; birbirlerine “Kılavuz” oldular. Yani Uğur’un bilinçaltında yatan suçluluğun düşlerde yansımasının sonraları yok olmasından ya da Yılmaz’ın Uğur’u tanıma arzusunun gerçekleşmesinden veya İhsan’ın zihnindeki soruların açığa kavuşmasından bu sonuca varabiliyoruz.

Yazımın kurgusuna, vermek istediği mesajların derinliğine yahut diyalogların kalitesine bakıldığında ciddi bir emek harcanmış olduğunu görüyoruz. Ben özellikle durum geçişlerine hayran kaldım. Hatta konu buraya gelmişken o durum geçişini de alıntılamak istiyorum;

“İnsanın kafasını karıştıran, yüreğini ağzına getiren, içini kaygılara salan hiçbir şeyin kalmadığı bir geçitteydik. Geride kalan unutulmuştu sanki; ötede bekleyenin sesi henüz gelmiyordu. Altımızda bir iki küçük kaya bulunsa gerekti; denizin soluğu kırış kırıştı bir yerlerde.”

Yazarın dili oldukça farklı hatta yeni bir dil oluşturmuş bile diyebiliriz. Kelimelerin seçimi olsun kullanımı olsun mükemmel (görüyorsunuz anlatmaya gerek yok… Gene şelaledeki adama gittim pardon.) kaldı ki bazı sert sessizleri kendince yumuşatması (“Yemeğini, südünü vermeğe davrandığımda yanımda bitiverir.”) bile farklı bir hava katıyor yazıma. Ayrıca kitabın hiçbir yerinde “ve” bağlacı kullanılmış değil! Sözüm ona bende bu bağlacı kullanmayarak selam çakacaktım Bilge Karasu’ya lakin söz konusu, bu adamsa her şey elinizde patlıyor.

Her okurun en az bir defa olmak koşuluyla Bilge Karasu okuması gerektiğini düşünüyorum.

Son olarak 'Usun uykuya dalması...' diyordu resmin altında Goya, '... canavarlar üretir.' “

“Usun uykuya dalması canavarlar üretir.” adlı tablomuz;

https://artsandculture.google.com/...ht%22%3A1.2375%7D%7D
Geceye bir kitap bırak değil gece bana bir kitap bıraktı.

Bulanık?

Oldum olası geceye yüklenen anlamları sürekli takip ettim, bu takip beni gündüzlerdeki kalabalıktan ayırdı. Karasu'nun yapmaya çalıştığı üstü örtülü anlamlar dizisi bir bakıma kendi üstümü örttüğüm edebi battaniyelerin bir bir açılmasını sağladı. Üşüdüm, çünkü ısınmamı sağlayan onlardı fakat bu üşüme bana çok şeyin hatırlatmasını sağladı. Kitap hakkında bir şeyler yazmadan önce yazılmış incelemeleri okudum çünkü Gece kitabının hissettirdikleri diğer kitaplara yaklaştığım gibi yaklaşmamam gerektiğini söylüyordu.

İşe https://1000kitap.com/Martin_Eden'ın emek ürünü #26892038 incelemesini okumakla başladım. Post-modernizm kendim için de tanıdık bir kavramdı aslında. Mimarlıkta her ne kadar tarihi üslup ve standart kalıplar bu zamana kadar bir şekilde ayakta tutunabilmişse, modernizmin getirdiği tekdüzeliğe ve belirli ölçülere bağlı kalabilme duygusu da o kadar diri kaldı. Taluy'un da dediği gibi modernizmi anlamanın ve yorumlamanın şart olduğu bir dal olan post-modernizm, modernizmin getirdiği kalıpları eline aldığı görünmez bir saldırı tekniğiyle bir bir delerek geçti. Fakat varlığını bir bakıma modernizme borçluydu. Yorumlarında gördüğüm kadarıyla kitap için demiş olduğu kilitli roman tanımı tam oturmuştu. Zira kitap kilitli olduğu kadar içimizde kilitli kalmış bir uçarılığı, standart dışına çıkımını, algı sınırlarını zorlayan edebi bir bellek olmuştu.

Necip Gerboğa'nın yazmış olduğu ve bence çok özgün olan, içten incelemesinde #26781789 tek katlı, bahçeli, verandalı, çitlerle çevrili sıcacık bir evin yıkılıp yerine 5 katlı apartmanın dikilişini seyrettim. Fakat post-modernizm kenarda bütün bu olanları izliyordu aslında benim için. Onun ve Karasu'nun ne imar yapmaya ne de bu aydınlık diye düşünülen dünyaya yeni bir kalabalık getirmeye niyeti var gibiydi. 5 katlı apartman örneğini kabul etsek bile pencereleri baca, lambaları kapı, zeminini ise tavan kabul etmemiz gereken ön ve kabul edilemeyecek kadar karanlık koşulların saydamlığına göre imar edilmesi gerekirdi. İşte bu yüzden o tek katlı, bahçeli, verandalı eve sanırım ben bir Casa Batllo dikerdim. Çünkü Art Nouveau akımı da post-modernizmin modernizme dayalı geliş sebebi gibi makineleşmeye ve standardize olmuş her şeye karşı bir tepki olarak geliyordu.


Anıl'ın yazmış olduğu bana çok şey katan incelemesinde #26528295 zor matematik sorularını, karanlığın ellerini, insanlık vurgusunu ve dile getirilemeyen korkuları gördüm. Matematiği bir çözüme kavuşturmak gibi değildi aslında post-modernizm. Karasu da kitabında ucu açık bıraktığı sayısızca sonuç arasından matematiğin kısıtlarını aşarak kendi edebiyatının matematiğini oluşturmak istemiş gibiydi. 2 sayfa çözüm yapıp tekrar 2 sayfa çözüm yapmak gibiydi ve ondan sonra o çözümleri çöpe atıp onları çöpten alıp affedip onları ağaç olan hallerine geri döndürmek gibiydi. Cebren mi? Karasucul.

Muzaffer Akar'ın yazmış olduğu ustaca #26451390 incelemesinde "Eğer okuyucu yazımı kendi mantığında ve usunda biryerle yerleştirmeye çalışırsa
harap oluyor, dedik ya neresinden tutsanız elinizde kalıyor diye.
Okunacaksa bu kitap, okuyucu kendisini yazarın yazımına bırakmalı ki keyfine varabilsin bu edebi anlatının. " diye sarf ettiği cümleler her şeyi açıklıyordu. Belki de açıklamıyordu? İşte bu dilemma arasında kalındığı sürece post-modernizmini tanıtmaya fırsat buluyordu Karasu da. Sırf okurun beyninin kıvrımları arasında gezen hücreleri olağan akışına bırakmamak için onları dürtüyordu, olağanlıklarından sıyrılmalarını söylüyordu, gecenin işçilerinin oralara, buralara, her yere veya her yer olmayı başarmaya çalışan ve nihilist takılmaya zorlanan mekansızlıklara sirayet etmesini nasıl da arzuyla bekliyordu öyle!

Sitenin sağlam felsefik eser okurlarından Eyüp Tatar'ın yazmış olduğu kısa ama gayet yerinde olan #20266410 incelemesinde Karasu ve Gece kitabı kalem işçiliğinden çıkmış bir işçilik/felseformans ürünüydü. Çok çetin metinler silsilesinden çıkan okur balta girmemiş ormanlardan çıkan çetin savaşçı gibi çıkıyordu onun kitabından çünkü. İşte bu verdiği savaş zaten okurun kendini ve okumalarını sorgulamasına, onları diri tutmasına yol açan en önemli başatlardan biriydi. Sıradışılık ve eksperimentallik ise Eyüp'ün de dediği gibi eserdeki Karasu'nun bizdeki aynasıydı. Nereye bakmaya çevirirsek yüzümüzü o bizden kaçardı. Sonsuz döngüye girdiğimiz bakışımlarda her zaman kovalamayı seçtiğimiz olaylar silsilesinde bulurduk kendimizi.

Gece uzaklaşıyordu ve ben gittikçe daha çok ipucusuzlaşıyordum. Önceden gördüklerime benzemiyordu. Sonuna yaklaştığımı ne kadar hissedersem hissedeyim sanki görünmeyen bir Karasu eli beni alıyor kitabın en başındaki karton kapağın içerisine yerleştiriveriyordu. Olmaz öyle diyordu. İpucularının hepsi senin eseri nasıl alımladığına bağlı diyordu. Oyun sonu canavarı değil de oyun başı canavarının etleşmiş hali gibiydi bu adam.

Estetik miydi? Kesinlikle. Fonksiyonel miydi? Tartışılır. İşlevsel olmasına gerek var mıydı? Gece, her daim ardından gündüzün geleceğini bilerek kendini noktalıyorsa Karasu da bu kitabındaki her konudan sonra bambaşka aydınlıkta/karanlıkta bir konunun geleceğini bilerek kendini noktalamamış olabilir. Nokta koyan bir adam değil bu doğrusu. Nokta modernizm ise bulanıklık tam bir post-modernizmdir.

Karasu Gece'de şehirden ve onun getirdiği kıstasların bulanıklığının yoğunluğunu ne kadar hissederse kitap da o kadar silikleşiyordu. Hayatlarımız da bizi her daim bir yerlere çekip sürmeye çalışan duyguların esareti altında geçerdi. Sonuca ulaşmaya çalıştığımız her türlü olayın sürecinde başlangıcımızı unutur bir halde olayların en ortasında aval aval bakar dururduk kendimize. Böyle alıştırdık kendimizi standartların dışına itmeye, kendimizi sürreal bulmaya, kendimizin sınırlarını netleştirmemeye ve şehrin getirdiği kalıplardan uzaklaşmaya.

Sanmıyorum ki sonuçsuzlukların ve keskinliklerin oluşmasını sağlayan bulanıklıklar olmasın... Belki de bulanıklıkların birleşmeye devam ederek sonuçsuzlaşmaya başladığı o anlarda bir şeyler anladığımızı sandık biz de Gece gibi. Ama bu kitaba salt anlaşılmamak üzere yazılmış gibi bakmamalıydık. Anlam arayışı tehlikeliydi. Anlam varsa bile onlarca şeyin altında gizliydi. Raskolnikov'un çaldığı para gibi taşın altındaydı, sevgilimizin çaldığı kalp gibi tanımlanması ekspresyonist bir süreçler zinciriydi. Tanımlanması cesaret isteyen iş doğrusu.

Gece kitabı algılarımla oynadı, onların frekansını değiştirdi. En çok satan kitaplardan değil en çok alan kitaplardan oldu benim için. Beni benden aldı, tekrar aldığı yere koymaya çalıştı. Olmadı fakat denemeyi bırakmadı, tabii ben de bırakmadım denemeyi. Çaba göstermekten bıkmayan bir Gece vardı karşımda. İlk duyduğumda kadın sandığım Bilge Karasu ise bana bakıyor ve dalga geçiyordu yazdığı şeylerin kapalı anlamlarıyla. Açıklık onun mizacı değildi.

1000kitap 3. İstanbul Kitap Buluşması için seçilen kitap aslında seçilmemişti. Eminim ki Gece kitabı bunu duysaydı kendisini seçilmiş olarak görmezdi, çünkü o bizi seçmişti.
Bilge Karasu,
Sokaklarda, caddelerde ya da meydanlarda; cezalandırılmak için türlü işkenceler vasıtasıyla onarılmayacak ölçüde hırpalanmış bir bebek kımıltısızlığı içinde inleyen insanlar…
Yahut,
Binaların yüksek pencerelerinden sokağa fırlatılan kendisinden hoşlanılmayan insanlar...
Oradan gelip geçenlerin yalnızca tüylerini ürpertmekle kalıyorsa, bu kitap yazılmalı ve bitirilmelidir diyerekten kitabın yazılış amacını açığa vuruyor.

Bilge Karasu’nun ilk defa 1994 yılında yayınlanan bu kitabı, yayınlandığı yıldan günümüze ışık tutuyor. Gece’yle: Karanlığın, karanlığı kurgulayanların, faili meçhul ölümlerin, dayakların, dayatmaların sözüm ona insanlığın yaşaması kaçınılmaz olan ortak paydasıymışçasına bu korkunç gerçeği, biz okurların yüzüne bir kez daha vuruyor.

Bilge Karasu, çok aşina olmadığımız bir anlatımla karşımıza çıkıyor Gece’sinde. Anlatı, bir bütünlükten uzak, paradokslarla dolu bir labirent görünümünde. Lakin yine aynı anlatı; münferit olarak ele alındığında bir elmas gibi parıldıyor okur nezdinde ve ne bakmaya ne de okumaya doyuluyor.

Yazımıyla, günümüzü aydınlatıyor demiştik zannediyorum ki burayı ufaktan açmakta fayda var. Bilge Karasu, bilinçli bir vaziyetle karanlık ellerin, bizler için karanlık ve sahte bir yaşam kurguladığına parantez açıyor anlatısının münferit bir bölümünde. Çevremizdeki aynalara kızgınlığını dile getiriyor; “Hangi ayna kendimizi gösterecektir bize” sözleriyle. Aynaların (varın siz ona gazete, televizyon, radyo falan deyin) sahte avuntularla; yalanın bir düzen haline getirilmesiyle bizleri, o beklenen büyük Gece’de elsiz, kolsuz, kafasız, dirayetsiz ve parçalanmış bir halde bırakmayı amaçladığını sadece ufacık bir Gündüzcü tarafından fark edildiğini hatırlatıyor. Bu Gündüzcülerin (varın siz ona terörist, komünist falan deyin) akıbetini mi merak ettiniz? Hiç acele etmeyin…

Karanlık ilkin kasabanın çukurlarına ağır ağır yayılıyor, sonra ovalara daha sonra da tepelere ve karanlığıyla her şeyi boğuyor. İlk cinayetler çukurlarda yani ücra sokaklarda gerçekleşiyor. Akabinde meydanlarda ölümlere rast geliniyor. En nihayetinde insanların yüzlerinde, ortak sesin, tepkinin, direnişin esamesi okunmadığı fark edildiğinde ise bu cinayetler alenen yapılmaya başlanıyor. Ne kadar da tanıdık değil mi? Günümüzde hiç yabancısı olmadığımız olaylar! Suçlu olmadığını bildiğimiz insanların götürülmelerine en ufak bir ses çıkarmadık ve çıkarmıyoruz. Neden ses çıkarmadık peki?

Nedeni açık?
Geceyi yani karanlığı, kurgulayanların militanları olarak nitelendirilen gece işçileri; İnsanların içinde uyuklayan korkuları uyandılar ve o korkuyu her karanlık gecede bizlerin zihninde uyanık tuttular. Sonrasında korku, bizim tek gerçeğimiz oldu. Bir kere ölmek yerine her karanlık gecede ölmeyi yeğler olduk. Ne derler bu korkuya? Durun buldum; Patolojik korku yani dile getirilemeyen korku, bir gün bizi öldürecek olan korku!
“Bazen çok açık olduğunu sandığınız bir şey yazmışsınızdır. Okur sizin hiç aklınıza gelmeyen bir biçimde yorumlayabilir. Okur bu yorumu metnin bütününü göz önünde tutarak, birçok yerinden alacağı verilerle destekleyebiliyorsa, bambaşka bir okuyuş çıkar ortaya. Yazarın hiç düşünmemiş olabileceği, yazarın hiç amaçlamamış olabileceği birtakım şeyler de ortaya konabilir. En önemli nokta, bu okumanın, metince her an desteklenmesidir.” Böyle demiş Bilge Karasu.

Biz ( Yadigar Soydan , Metin T. ) de böyle yapmaya çalıştık. Amacımız kendi okumamızı yaparken yazarın gerçekliğini ortaya çıkartmaktı ve en önemlisi “bu okumanın, metince her an desteklenmesi”ydi.

Metnin serbest çağrışımlı, anlatıcıların güvenilmez olması, bolca kullanılmış imgeler yoluyla, ki bir deformasyona sebep oluyordu bu, ekspresyonist bir tarzda (Necip Gerboğa tespiti #26781789) yazarın kendi iç dünyasını dışa vurması, eseri oldukça zor bir hale getiriyordu. Bu eser otobiyografik bir dışavurum metnidir. Evet, biz böyle bir okuma yaptık. Yazar kendi iç dünyasını yoğun bir deformasyondan geçirip aktarıyordu. Amacı bir şey olduğunu göstermek değil, o şeyin bir varlık olduğunu göstermekti.

Alegorik anlatımıyla bu roman, bir roman a clef-anahtar romandır. Bir yazar “roman a clef” türünü girdiyse saklayacak şeyleri vardır. Yazar hem anlatmak ister hem de anlattıklarını örtmek.

Bir kişilik mücadelesi tüm metin boyunca kendini gösteriyor. Karakterleri bir türlü aklında canlandıramıyor okur. Karakterler sanki aynı karakterin ayna simetrisi gibiler. Her şeyi aynı ama yönleri farklı. Yani ben olma mücadelesinde iki parça olan bir ben.

Her insan doğduğundan itibaren kendini, kendisiyle mücadele içinde bulur. “İnsan olmak” dediğimiz kavram, işte bu kendisiyle yaptığı mücadele sonucu, üst yapı kurumlarıyla minimize ettiği çelişmeler yardımıyla kurduğu uyumdur. Çünkü her insan sosyal bir çevrede var olur. Toplumdur bu sosyal çevre. Toplumun da kuralları vardır. Kural koyucu devlet, din ve toplumsal geleneklerdir. İşte bu kuralların içinde ben, bir denge kurar kendisine. Dengeyi kendi aleyhine de lehine de bozması anormal karşılanır. Kural koyucular, benin dışındaki herkes, kişinin doğumundan itibaren, bu kuralları iyi-kötü, suç-ceza, günah-sevap, doğru-yanlış gibi dikotomiler üstünden tanıtırlar bireylere.

Zaman içinde bu toplumsal kurallar da değişir. Çünkü özneldir tüm bu kurallar. Toplumdaki değişimler aynı zamanda kurallarda da değişim demektir. Toplumdan topluma değişen bir yığın öğe taşırlar ayrıca. Son zamanlarda, globalleşme dediğimiz hal, ortak bir tanım oluşturma mücadelesi vermektedir. Orta çağda “cadı olmak” ne kadar ciddiye alınan bir kötü olma hali gelirken, bugün “cadı olmak” o kadar komik gelir insanlara. Bunun yanında “eşcinsel olmak” bazı toplumlarda normalin içine çekilmişken bazı toplumlarda hala “sapkın olmak” anlamına gelir. Çalmak ise hemen hemen tüm toplumlar da yanlıştır.

Gecede tariflenen gecenin işçileri, insanın varlığıyla beraber getirdiği, kendi lehine, diğerleri, en önemlisi toplum aleyhine davranışları denetleyen hem kendi dışındaki hem kendi içindeki denetleyici otoriteyi temsil eder. Unutmamak gerekir ki, gecenin işçileri de aynı mücadelenin içindedirler.

Kitabı baştan sona okuduğumuzda yazarın imgeleri okuru bir karmaşanın içine hapseder. Zeitgeist ise bir yanlış anlamayı adeta zorunlu kılar. Darbe ve darbenin getirdiği baskı söylemi, işte Zeitgeist’in okuru itelediği yerdir. Bundan kurtulmak için sondan başa okuma yapmak faydalı olabilirdi, onu denedik. Zaten metinin lineer olmayışı, katmanlı olması bu tür bir okumaya olanak veriyor.

Bir baba metaforu var. Üstyapı kurumlarının denetleyiciliğini üstlenmiş. Kahraman N. (normal) olsun, toplumla çelişmesin istiyor. Oysa kahraman kendisini aynanın kırılmasına dek, üç parça görüyor. Kendisi-Toplumun tanımladığı kendisi- birbirine geçen değişkenlik. Kişilik parçalanması. Parçalar birbirinin yerine geçiyor bazen. Kah Sevim kah N kah Sevinç oluyor. N ise, en büyük denetçi. Kahramanın benliği mücadelenin parçalaması sonucu oluşan diğer benlerle mücadele ediyor. Amaç tek benlik ama bu ben toplumun dayattığı, toplumun normali değil, kendi normali. Çünkü kahramanın kendiyle ilgili bir tanımı var. O da varoluş hali. Tüm üstyapı kurumlarıyla çelişse bile kendine doğru gelen bu benin mücadelesini ediyor. Oldukça zorlu bir mücadele. Mücadelesi hem kendiyle hem toplumla.

“Dünyaya kendi gönüllerindeki, kafalarındaki düzeni bir damga basar gibi kazımağı, nasıl istemezler? Nasıl anlamazlar ki bunun tek çıkar yolu, gerekirse öldürmek, öldürmek herhangi bir nedenle elverişli görünmüyorsa acı vererek, ezerek, isteneni koparmaktır. Aldatmaktır, yalan söylemektir... Nasıl anlamazlar bunu?...”

“Babam sabırsızlanıyordu. Günlerdir, neredeyse dolaba girip bir şeyler okuyordum; bunca şeyi açıkta okurken, nedense çekindiğim için, bir kitabı dolapta gizlediğim o kadar belliydi ki! Görmek istiyordu. Bin dereden su getiriyor, beceremediğim bir şey yapmağa çalışıyordum: Yalan söylemeğe çabalıyordum. Babam tokmağı tuttu, kapıyı sertçe açtı. Dirseğim boy aynasının orta yerine girdi. O noktadan başlayarak üç büyük çatlak hızla çerçeveye vardı dayandı. Babam dirseğimi merak bile etmedi, uzaklaştı. Dirseğime bir şey olmamıştı. Sonunda, kitaba da bakmamıştı. Kitap dolapta kaldı. İki yıl boyunca haftalığım verilmedi.
Ayna ancak ikinci yılın sonunda yenilendi. On beş yaşındaydım artık. Yeni aynayı yadırgadım; beni tek kişi gösteriyordu. Oysa iki yıl boyunca o aynada üç kişiydim. Çarpık da olsa...”

“İşin tuhafı (üstelik, işin doğrusu) ben sizden çok hoşlandım. Size her zaman saygı duydum. Kitaplarınızı okurken kimseye açamadığım şeyleri açıkça söyleyişiniz karşısında, benim de adıma konuştuğunuzu gördüğüm için, beni bilmediğiniz halde benim de yaşama hakkımı savunduğunuz için, saygı duydum size.”

“Işık yavaş yavaş kararırken ben, benim artık, kırılmış her parçanın içerisinde. Aynada tanıyamadığım ben. Binlerce parça. Artık ben de olmayan yüzbinlerce parça.”

“N. için bir hiçolum tasarladığımı yazmıştım. N. Kendiliğinden dağıldı gitti.”

“(kendi yaşayışımı değil, başkalarının istediğini yaşadığım kısa birtakım dönemler) Bir ben olma mücadelesi”

Metindeki eşcinsellik unsurlarını, şimdi, yazarın da dediği gibi, metinde bize verdiği destekleri aktaralım.

“Ekmeğiyle peynirini benimle paylaşan delikanlı döşeğinin de bir yansını verdi. İkimizin de pijamasız olmamız bir şeyler anımsattı sanki, ama üzerinde durmadım. Işık söndürüldü. Biribirimize değmekten çekinmeksizin yatıyorduk. Kulağıma "beni gerçekten tanımadınız mı?" diye fısıldadı. Bileğini sıktım ama bir şey söylemekten çekindim. O sırada, pek uzak sayılmayacak bir yerde korkunç bir fren sesi işitildi. Koşanlar oldu sokakta. Biri, beklenmeyen bir iç acının —örneğin, kırılan bir kemiğin acısının—denetlenemez çığlığıyla bağırdı, sustu. Döşeklerde bir kımıltı oldu. Sessizlik yeniden kapandı üzerimize. Ellerimizin biribirini tanıdığı kesindi. İsteğin sonu yoktur kimi kişi için. Ağır hasta olmadıkça.”

“Otel odasında, (en azından Sevinç diye birinin yatmayacağım kesinlikle biliyorum bu yatakta... diye düşünerek baktığım, şakacıktan, kimi yatıracaklar acaba burada, diye merak ettiğim) ikinci bir yatak vardı. Yıkanıp banyodan çıktığımda, o yatakta Sevinç yatıyordu.” Aynı belirsiz mekanlarda bir delikanlıyla paylaşılan yatağa karşın, Sevinç’e ayrı bir yatak serilir. Üstelik çıplak betimlenen Sevinç’e dönüp bakılmaz.

“Eli omuzuma uzandı. Tül perdenin önünden çekilmedim. Dışarıdan vuran hafif aydınlıkta görmek istiyordum bir kez daha —belki son kez— çıplaklığını. Çıplak olduğunu, kokusundan, sıcaklığından biliyordum."

“Kimin okuyacağını düşünmeden. Ya da, düşünerek: Başlanmış olan "kitabı" sürdürmeği düşünerek. Son birkaç sayfayı yırtmaksızın, daha önceki sayfalara bağlanabilecek biçimde yazıyı sürdürmenin yolunu bularak. Örneğin, şöyle bir şey yazarak:"

"Dördümüzü birden bir yatakta düşünmeğe çalışacağım. Dördümüzü birden bir yatakta, biribirimizi hırpalamadan, parçalamağa kalkışmaksızın, içimizde birikmiş bütün hınçları, öfkeleri, güdük bencillikleri sevgiye dönüştürerek sevişir durumda, gözümün önüne getirmeğe çalışacağım. Gülünçlüğümüzün büsbütün ortaya çıkması için. Durmadan, kendimize de, yakınlarımıza da —en yakınlarımıza, başta kendi kendimize— yalan söylemek zorunda kaldığımıza, her şeyin düzmece bir durum, bir duygu oluverdiği bir dünya kurduğumuza göre bu yalanlan sonuna dek götürmek, patlayacak kerteye vardırmak gerek. Öyle ki yalan söyleyemez olalım artık. Ya da ölelim."

“Çocukluğundaki umacılardan kurtulamayan, sevdiklerini gönüllerince saramayan, etlerini istedikleri etle birleştiremeyen insanlar mıdır hep, bu işçiler?”

“Beni susturmak istemiş gibi bir halin var. Daha doğrusu, kitabının dışına atmak istemiş gibi. Ne ki, kişilerin gerçek örnekleri ortaya çıkınca yazarların yapabileceği pek bir şey kalmıyor.”

“Düzeltmen, Yaratman, Yazar, kitabın en başında kaldı. Bu gidişle onu bir daha anmayacağa benziyorum. Oysa ilk günler onu kendi "avatara"larımdan biri diye düşünmüştüm.”

Nedir avatara? Avatar değil mi? Öyle evet. Yani “Sanal kimlik pazarından her oyuncunun kendini temsil etmesi için seçtiği grafik bir görüntü," diyor İstanbul Bilgi Üniversitesinden Yard. Doç. Dr. Aslı Tunç. Bir nevi maskeleme, gizleme durumu. Herkesin bir maskesi yok mudur?

“O arkadaşıma telefon da etmedim. Kim bilir, benim ardımdan öyle bağıranlar, onu o mahallede barınamaz duruma getirmiş de olabilirler. Oysa ikimiz de kimseye sataşmaz, kimsenin gocunabileceği işler yapmaz kişiler diye bilirdik kendimizi. Aynı varoluşun paylaşılması bile yeter dışlanmaya. Kimseye sataşmamak yetmez. Farklı olmanın hazmedilmezliği galebe çalar.”

“Setin üstünde oturup beklerken biraz ötedeki kalabalık bir masada oturanlardan biriyle göz göze geldik. İkimiz de, gözümüzü başka yere çevirmeği kendimize yedirememiş olacağız. Aradığım numara bir daha meşgul çıktı. Setin üstüne bir daha oturduğumda, yanı başımdaydı. Gülümsüyordu.

***
Telefon kapandı. Ağzımı açamamıştım bile. Yanımdakine anlattım. Güldü. "Bize gitmemiz on dakika bile sürmez," dedi. Yürümeğe başladık kapıya doğru. Demin oturduğu masanın yanından geçerken belli belirsiz el salladı arkadaşlarına. "Eve," dedi. Sesini değil, dudaklarının kıpırtısını algılamış olmalılardı. En güzel arabalardan birine bindik.”

Tüm bu betimlemeler bir erkeğe işaret ediyor gibi. Erkek olduğunu düşünerek bitirmek üzeresiniz metni hala. Ama,
“Yola çıkarken, motorun gürültüsü içinde: "Ben, Sevinç," dedi. "Siz?"

Kimliğimizi biz mi seçiyoruz ki, en doğru en ideal en "normal" kimlik bizim kimliğimiz demek kolay olsun? Kimliğiyle barışık olmak ne kadar doğruysa, nefret için bir öteki yaratmak da o kadar yanlış? Eğer aptalsak her şey mübah elbette.

Peki bu otobiyografik eserde yazarın gerçekliği nedir? Bizce, “Eşcinsel ben” olma mücadelesidir. Ta çocukluğundan itibaren yaşadığı var olma mücadelesini kullandığı bol imgeyle deforme edip dışa vurmuş, benzeri insanlara yol açmaya çalışmış yazar. Peki neden bu romanın temini, eşcinsel olma halini dile getirmek olarak aldık?

Birincisi, yazarın eşcinsel olduğunu biliyoruz. İkincisi, 1980 öncesi siyasal ortam, var olan siyasal baskıları hiç de bir alegori gerektirecek kadar ağır değil. 1971 muhtırası olmuştur fakat parlamento dahi feshedilmemiştir.

Romanın son kısımlarında aklımıza Edvard Munch'un Çığlık isimli, dışavurumcu resmin doruğu kabul edilen, belki de en yüksek fiyatla alıcı bulan resim çalışmasını hatırladık.

Siz de görün, siz de düşünün istedik.

https://upload.wikimedia.org/...ogle_Art_Project.jpg


İyi okumalar.
Dün değil, önceki gün. Dün de bir günlük geride…

Karasu dedikçe, kaz dediniz, derin okuma dediniz, ben de kazdım da kazdım derin inceleme yaptım. Bu sebepten bu "derin okuma" fikrini ortaya ilk atan Metin T. 'ye ithaf ediyorum bu incelemeyi.

Kazdıkça daha derine gittiği için mi nedir, Karasu'nun her kitabı üzerine tezler yazılmış, bir kitap kadar irdelemeler çıkarılmış. Ben zaten normal bir kitap okuduğumda incelemeyi kısa tutamayan birisiyim, kısa tutmaya çalıştığım nacizane incelemem için buyurun cenaze namazına… :)

Karasu için spoiler vermek mümkün mü bilmiyorum ama ben kitabın genel akışından birazcık bahsetmiş olabilirim. Fakat tamamı imgelerle, metaforlarla, sembolik anlatımla dolu bir kitabın okunmasından alınacak tadı kaçıracak bir bilgi vermedim diye düşünüyorum.

Kendisiyle bir “Ada”da tanıştığım, yazılmış en güzel karakterlerden birisi... Andronikos... Manastırda keşiş...

Bir gün bir karar alınır manastırda. İmparator’un buyruğuna göre, resimler karşısında tapınmak putatapıcılıktır, bu nedenle resimler kaldırılacak, bundan sonra inanç resimsiz olacaktır.

“Putlar, resimler kaldırılacak, putsuz, resimsiz tapınmaya dayanan bir din canlandırılacaktı. Dinin temeli buydu.”

Manastır yıllardır tapındığı dini reddedip yeni bir din benimsemek isteyince, istemekle kalmayıp baskıya başlayınca Andronikos sorgulamaya başlıyor; manastırdan kaçmayı düşünüyor, kaçmalı, kaçıyor... Çünkü yıllardır resimler karşısında tapınmıştır, yeni inancı kabul ederse yıllardır kendisini de kandırmış olduğunu kabul etmek zorundadır, kabul etmekle kalmayıp bu bilgiyle yaşamını sürdürmek zorundadır. Sonuçta inanç içsel bir şey, içten içe yanlışlığını bildiği şeye inanmayı nasıl devam ettirebilir?

İlk bölümde Andronikos'un manastırın baskısının yanlış olduğunu değerlendirmesini, doğru ve yanlışı gözden geçirmesini, kendisiyle ve öğretileri ile iç çatışmasını okuyoruz. Bundan önce neydi, ne kadarı kendi iradesi ne kadarı öğretilmiş yaşayıştı, bundan sonra neyi nasıl yapmalıydı. İnandıklarına gerçekten inanıyor mu, inanıyormuşçasına kendini mi kandırıyor, kendisine de yalan mı söylüyordu.

Hayatı ilk kez öğreniyor gibi etrafı incelemesini; çevresindeki dünyayı, kendisini, dini değerleri ve eski ile yeni ilişkisini irdelemesini gözlemliyoruz. Gözlemliyoruz diyorum çünkü Karasu'nun şiirsel anlatışı bizi de direk kitabın bir parçası haline sokarak, kurmacayı adım adım izlememize olanak sunuyor. Kürekleri Andronikos'la birlikte çekip kıyıya beraber varıp, izleyeceğimiz yola beraber karar veriyoruz. Karakter düşüncelerini, hislerini yol boyunca paylaşıyor bizimle. Karasu direk bizimle bağ kurarak, bizi yani okuru özne konumuna getiriyor. Böylece Andronikos aracılığıyla aslında kendimizi sorgular duruma geliyoruz.

Tıpkı “Gece” deki karakter gibi, Andronikos da gücü elinde tutan, buyurgan, dayatma yapan erklerle mücadele ediyor. Fakat bu mücadele eylemsel değil de içsel yine. Hatta kahramanlık sorgulanıyor, inancı sebebiyle zindana atılmaktan bile korkan, bu sebepten kaçan kişi kahraman sayılır mı? Bükemediği bilekten kaçan kahraman mı olur?

Gece kitabını deneyimleyen 1000Kitap İstanbul Okuma Grubu demek istediğimi daha iyi anlayacaktır. :) Karasu kitaplarında (en azından şimdiye dek okuduğum 3 kitabında) zaman tam belirgin değildir. Bu kitapta da yine iç içe geçmiş farklı zamanlar okuyoruz fakat yine belirgin bir zaman yok. Sanki geçmişten – bugüne, geçmişten-geleceğe, bugünden geleceğe, bugünden –geçmişe bakar gibiyiz okurken. (İyice Karasu’ya bağladım.) Andronikos bizi bir manastıra, bir kaçışına, bir içinde bulunduğu ana sürükler; hatta bazen belirsiz geleceğe… Öykünün başında bahsedilen bir olay öykü ilerledikçe, karakterler geçmişe dönüp baktıkça, zihninde sorgulamalar yaptıkça detaylanarak tamamlanır.

Kitabın ilk başında Andronikos’un tepeye tırmanırkenki sorgulamaları esnasında ağzının çarpılması ile manastırda bunun gülmek sayılacağını hatırlaması, yani yasak bir eylem sayıldığı kısım bana Gülün Adı’nı hatırlattı. Bu bölümde ilk kaçtığı sırada Andronikos “Her yer o kadar sessiz ki” diye geçiriyor içinden, ben de sorguluyorum etraftaki sesler olmayınca insanın düşüncelerinin gürültüsüne katlanması daha mı güçleşiyor Andronikos?

Ada bölümünün son kısmındaki Leylek göçü, Andronikos’un bununla kendi göçünü benzeştirmesi, yoldan çıkan leyleklerin yola sokuluşu ile verilen imge müthişti.

Bir “Tepe”ye tırmanırken rastladığımız Ioakim ise kabullenişi, susuşu temsil eder. Eski inanışın değiştirilmesine karşı çıkmamış, yeni inancı kabullenmiş, Andronikos’un yanında olmamıştır. Andronikos’a yapılan işkence karşısında sadece susması, masum olduğunu bildiği halde hiçbir şey yapmamış olması sebebiyle yıllardır vicdan muhasebesi yaptığını çıkartıyoruz, Tepe öyküsünü okurken. Artık 70 yaşında yaşlı bir adamın yaşadıklarını ve pişmanlıklarını gözden geçirmesini okuyoruz.

Andronikos, öldükten sonra resimli inanç geri gelmiş, bu sefer de buna dönülmesi için baskı başlamıştır. Bu noktada ise yine kaçışlar başlamış, Andronikos kaçmakla, kaçma fikrinin temsilcisi olarak kahraman haline gelmiştir. Kaçmasıyla, kaçanların kahramanı olmuştur diyebiliriz.

Bu kısımda yine Kılavuz’da olduğu gibi anıların üstü örtülü gibidir. Ioakim anılarını bir sisin içinde arar gibidir, bu yaşlanmış olmasından mı yoksa unutmak istemiş olmasında mı emin olamadım, zaten Karasu söz konusu olunca bir cümlenin altında 10 farklı anlam arayıp, 20 farklı anlam çıkarmak da mümkün. Yine dikkatimi çeken başka bir benzerlik Kılavuz’da Uğur, doğrudan bir bağlantısı olmasa da dolaylı yoldan sebep olduğu fikrinden dolayı, Bülent’in ölümüyle ilgili bir vicdan azabı içindeydi; USBGA’da da aynı vicdan azabı bağlantısını Ioakim ve Andronikos arasında görüyoruz. Bu olayın detayları da iki kitapta da zorlukla hatırlanıyordu. Kitabın içinde üstü kapalı anlatılmış, gizlenmiş homoseksüel ilişki de bir başka ana benzerlik.

Neyse ne diyordum. Ioakim kaçar, Bizans’tan Roma’ya gider, orada başpapazdan inancını sürdürmek istediği bir yer talep eder, otuz yıl kadar bu tapınakta çömezleriyle birlikte yaşar, bir gün Bizans’tan bir ulak gelir ve yeni imparatorun yasaları gevşetmekte olduğunu belki de kaldırılacağını haber verir. Sanırım bu haberle birlikte Andronikos’un yaptığı eylem aklına geliyor ve kahramanlık sorgulamasıyla geçmişini yeniden gözden geçiriyor. Çağrışımla sürekli farklı farklı zamanlara dair olayları okuyoruz, böylece ”Ada” kısmında ya da “Tepe” öyküsünün başlangıcında eksik kalan yerler bir bir tamamlanmaya başlıyor. Yani Andronikos’un geri dönüşünün sonrasında başına neler geldiği ve Ioakim’in geçmişten bu ana yaşadıkları, yaptıkları çerçevesinde toplumdaki değişimi gözlemliyoruz.

Bununla birlikte Ioakim birden eski inanç serbest hale gelince direniş simgesi olarak kendi tapınağının yükseltileceğini ve kahramana dönüşeceğini fark eder, üstelik kahraman olmaktan onca zaman kaçınmıştır.(Tilki’yi öldürmesinden bu zamana…) Ioakim geçmişini gözden geçirip, hesabını tamamladığında, yıllar önce Andronikos’un masumluğunu savunup kahraman olmak yerine susup korkak olmayı seçmenin verdiği ağırlığı kabullenir ve artık ölmeyi istemektedir. Böylece yıllardır taşıdığı bu yükün ağırlığından kurtulacaktır.

“Ölümün güçlüğünü biliyor. İnsan bütün suçlarının, günahlarının yükünü taşır da taşır. Üstelik, bu suçları, günahları, insanların da, Tanrının da bağışlamayacağını oldukça genç yaşta öğrenir ama neden sonra inanmağa başlar öğrendiklerine, neden sonra kabul etmeğe başlar öğrendiklerini. Ölmez. Ölemez. Yükünün altında ezilir utancından.
Güçsüzlüğünden.”

Ada ve Tepe bir nevi birbirini tamamlayan, aydınlatan öykülerdir diyebiliriz. Ada ile başladığımız manastır, kaçış, yol, arayış, inanç, sorgulama kavramları Tepe’de tamamlanır diyebiliriz. Hem Andronikos hem Ioakim kendi yolculuklarıyla, ki bu yolculuk hem gözlemlenebilen gerçek bir yolculuk hem de karakterlerin, onlar üzerinden kendimizin, kaçışların vardığı yolların, kaçışların etki ettiği olayların sorgulandığı bir yolculuktur. İki öykü de birbirlerine baskı açısından bakan iki farklı bakış açısıdır diyebiliriz.

Dutlar öyküsü ise manastırdaki kahramanlarımızdan bağımsız gibi gözükse de özünde yine baskı ve zulüm olması bakımından diğer öykülerle bağ kurar. Yüzyıllar sonrasında hala baskı, şiddet, zulüm kişi üzerinde etkisini sürdürmektedir. Tıpkı bir ay içinde iki kez yaprak veren Dut ağacı gibi.

Öyküde anlatıcı olayı yaşayan değil, gözlemleyendir. Acabalarımın üzerine ufak çaplı bir bakınma yapınca anlatılan 1960’lı yıllar, Demokrat Parti dönemi ve mekan da Ankara. Burada dutlar, tırtıllar, yağmur ve mazot hep metafor olarak kullanılmış, zaten Bilge Karasu’nun anlatım tarzından da beklenen bu olmalı.

Öykünün sonunda Andronikos’un kaçtığı zamanda Ada’daki tepeden yakılan resimleri görmesine atıfta bulunularak, dut ağacındaki tırtılların belki de mazotla değil ateşle temizlenebileceğini söylüyor.

Kitapta ara ara Gece kitabındakine benzer bir anlatıcı yöntemi var, yani anlatıcı karakterin kendisi mi, yoksa üçüncü bir dış gözlemci de onunla birlikte mi anlatıyor, hafızası onu yanıltıyor mu yoksa yazar bizimle oyun mu oynuyor birbirinde harmanlanmış.

Koca koca tarihsel olayları böyle ufak tefek metaforlarla ya da eşyalar üzerine yükleyerek (radyo, dut ağaçları gibi ya da çalan şarkının değişmesi gibi) anlatabilmesi Karasu’nun dile, tarihe ve yaşadığı çağın gündemine ne kadar hakim olduğunun göstergesi değil mi? Bir olayı öncesi, şimdisi ve muhtemel sonrası ile birlikte vermesi, bunu da şiirsel bir dille anlatması için bir şey dememe gerek yok. (Çooğ güzeeeğğll.)

“Yerde, çatlayan, çatlamış, çatlayacak kozalaklarla birlikte, toprağı örten iğnelerle birlikte düşünmeli çamı. Çam bir tek ağaç değil, bir doğa. Yerle gök arasında bir dizge, bir kurum. Dişleri dökülmüş, kararmış kozalaklarla nedense kopmuş, yerde yatan yeşil kozalaklar, kozalak başlangıçtan, kozalak düşleri, yan yana. Yeter ki yelden, güneşten başka bir şey düşürmesin bu kozalakları. Yeter ki bir el uzanmasın onları koparmak için...”

Kitapta zaman, her zaman düz bir çizgide ilerlemeyip, ani geçişlerle ve geriye-ileriye bakışlarla şimdiden geçmişe veya olaydan düşüncelere geçtiği için başlangıçta bu anlatım biraz zorlayabilir sizi, fakat bu anlatıma alıştığınızda Karasu okumak size soğuk bir kış günü sıcacık battaniyenin altında kitap okurken sizi saran rehavet gibi yumuşak ve tatlı bir duygu verecektir. Tadını çıkarın… :)

https://www.youtube.com/watch?v=PU3lHcKTXhY
Anahtar Kelimeler: Bilge Karasu, Kılavuz, Üstkurmaca, Düşsellik, Polisiye.

Bilge Karasu kendine özgü, simgesel diliyle bireyin iç dünyasını esas alan yazarlardan biridir. Genel olarak Postmodernizm ekseninde eser veren Karasu’nun eserlerinden anlam çıkarabilmek için okuyucunun bir madenci gibi daima derine kazması gerekir. Ne var ki, sadece bu yetmez. Aynı zamanda okuyucu, çıkardığı madeni ustaca işleyebilen bir kuyumcu gibi olmalıdır; ya da en başından beri, her şeyden kuşku duyan, her an her saldırıya açık bir dedektif edasıyla yaklaşmalıdır metne, tetikte olmalıdır. Bu bakımdan okur, Bilge Karasu’nun eserlerini okuma metni olarak seçtiğini sansa da aslında Bilge Karasu’nun metinleri okuru seçer.

Onun metinleri, bitiş çizgisine kadar okurun önüne engeller koyan zorlu bir maratondur. Bilge Karasu’nun eserleri, içinde barındırdığı unsurlarla okur aklının sınırlarını zorlayan, zaman zaman da bu aklı alaya alan eserlerdir. Dahası kendini kolay kolay ele vermeyen, çözümlenmesi için sadece donanımlı okura vize veren eserlerdir. Burada “donanım” ifadesinin genel edebiyat bilgisinden ziyade “Bilge Karasu bilgisi” olduğunu belirtmek gerekir.

Kılavuz, Bilge Karasu’nun 1990 yılında Metis Yayınları tarafından basılan son romanıdır. Eser, polisiye unsurlar ile gizem çizgisinde ilerleyen bir üstkurmacadır. Üstkurmaca, basit anlamda metin içinde metin olarak tanımlanabilir. Genel olarak yazarlar, kitaptaki metni bir yerden bulduklarını, bir anıttan çözdüklerini ya da birinin günlük, anı gibi özel notlarından oluşturduklarını söyleyerek üst kurmacayı verirler. Ya da Bilge Karasu gibi, kendi karakterlerini kendi metinlerinin yazarı yaparlar. Kılavuz romanının başkarakteri Uğur, metinde yazılanları kendisi yazarken bunu da metnin sonunda açıklayan yazar-karakterdir. Özetle okur, Kılavuz’da Bilge Karasu’nun metninin içinde Uğur’un metnini okur.

Romanda, Ankara’dan on beş günlüğüne bir tatil kasabasına gelen Uğur’un orada tanıştığı Mümtaz, Yılmaz, İhsan ile olan münasebetleri yer alır. Roman, aksiyonun son derece az olduğu bir sayıklama niteliğindedir. Uğur’un hem geçmişine hem de yaşanılan ana dair bölük pörçük sayıklamaları metne gizem katar. Bu gizemin çözümleniş şekli, her ne kadar ortada bir suç unsuru olmasa da bir polisiye roman gibidir. Uğur’un gördüğü rüyalarla gerçeğin ayrımını yapamaması da romana, gizeme ek olarak düşsellik katar. Ayrıca Ankara dışında, romanda adı geçen bütün mekânlar, tasvirlerden bir Ege ya da Akdeniz beldesini andırsa da gerçeklikle ilgisi olmayan hayal ürünü mekânlardır. Sayıklama, gizem, düşsellik, sembolik dil tam da Karasu’nun kimliği.

Romanda eşcinsellikle ilgili göndermeler de mevcut. Uğur’un İhsan’la olan ilişkisi açık bir şekilde itiraf edilirken, Bülent’le ilgili olan bölümlerden de eşcinselliğe dair yorumlar çıkarılabilir. Uğur’un Bülent’in ölümünden kendini sorumlu tutması, bu nedenle artık ölmesi gerektiğine olan inancı Bülent’in ölümünden duyulan sorumluluğa karşı bir günah çıkarma, bir bağışlanma talebidir.

Sahneler arasında ani geçişler yapılan Kılavuz, Karasu’nun Gece, Troya’da Ölüm Vardı gibi eserlerine göre daha anlaşılırdır. Metin adeta, yazarın kült eserlerinin içinden çıkamayıp lezzeti alamayan okura Karasu lezzetini tatması için verilen bir armağan gibidir. Bir fotoğraf flaşı gibi aniden parlayıp sönen anılar, rüyalar Karasu’nun diliyle birleşince yaşananların gerçek mi yoksa sanrı mı olduğu konusunda okuru şüpheye düşürür. Üstelik Karasu, zihninde geçirdiği anılara bir de devam senaryoları yazar ki bu da gerçeklikle hayalin birbiri içinde erimesine katkıda bulunur. Öyle ki, bir noktadan sonra okur hiçbir şeyin gerçekliğinden emin olamaz.

Eserde “uğurlamak” yerine “esenlemek”, “ahize” yerine “almaç” gibi eş anlamlı ancak kullanılırlığı sınırlı olan kelimelerin var olması, Karasu’nun dil konusundaki duruşunu son romanına kadar taşıdığını gösteriyor. Üslup, fazla yoruma gerek bırakmayan klasik bir Karasu üslubu.

Özet olarak Kılavuz, hem üslup hem de anlam kapalılığı açısından Karasu’nun edebi duruşuna uygun bir eser. Polisiye, gizem gibi unsurların üstkurmaca içinde verildiği, düşselliğin ağır bastığı eserde geçmiş ile şimdi arasında gidip gelen olay örgüsü yavaş yavaş çözülür. Roman, her parçası birbirine uyan bir “puzzle” gibidir. Verilen semboller okurun önünde sınırsız yorum sahası açarken okurda bu parçaları birleştirerek resmi istediği gibi tamamlayabilir.

Hâmiş: Bu incelemeyi Karasu okumalarımı ilgiyle takip eden aynı zamanda bu okumalarımı sonuçlandırmamı bekleyen Anıl Bey'e ithaf ediyorum.

Hâmiş-2: Edebi dünyam bir kovansa bu kovanın kraliçe arısı Samuel Beckett’dir. Samuel Beckett’in tahtını derinden derinden sallayan da Bilge Karasu’dur.

Hâmiş-3: Herkese, Bilge Karasu okuyarak zehri beyin kıvrımlarında dolaştırması için meydan okuyorum!

Hâmiş-4: İncelemeye eklediğim bu dört maddeyi “not” ya da “ek” yerine “hâmiş” sözcüğüyle vererek Bilge Karasu’yu selamlıyorum. Ayrıca dikkatlerden kaçmasın, hiç “ve” bağlacı da kullanmadım!

Yazarın biyografisi

Adı:
Bilge Karasu
Unvan:
Türk öykü, roman, deneme yazarı
Doğum:
İstanbul, 9 Ocak 1930
Ölüm:
Ankara, 13 Temmuz 1995
Bilge Karasu (1930, İstanbul - 13 Temmuz, 1995), Türk öykü, roman, deneme yazarıdır. Aynı zamanda felsefeci yanı olan Karasu, metinlerinde felsefi sorunları işlemiş ya da onun metinleri felsefi incelemenin konusu olarak görülmüştür.Postmodern romanınTürkiye'deki önemli isimleri arasında değerlendirilmektedir.

Yaşamı

Bilge Karasu 1930'da İstanbul'da dünyaya geldi. Genellikle sanıldığının aksine, Musevi asıllı Osmanlı siyasetçi Emanuel Karasu ve onun yeğeni dünyaca ünlü yoğurt şirketi Danone Grubu'nun kurucusu İzak Karasu ile herhangi bir akrabalık ilişkisi bulunmamakla birlikte, Bilge Karasu'nun daha sonra Müslümanlığı seçmiş bulunan anne ve babası da Musevi asıllıdır. Şişli Terakki Lisesi'nde ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nde öğrenim gördü. 1963 yılında, Rockfeller bursuyla gittiği Avrupa'dan 1964'de dönerek çevirmenliğe başladı. Basın-Yayın ve Turizm Genel Müdürlüğü'nde ve Ankara Radyosu dış yayınlar servisinde çalıştı. Ankara Radyosu içn radyo oyunları yazdı. 1974 yılından ölümüne kadar Hacettepe Üniversitesi' Felsefe bölümünde öğretim görevlisi olarak çalıştı. Ankara'da Nilgün Sokak'ta yıllarca küçük bir bodrum katında yaşadı. 14 Temmuz 1995'de pankreas kanseri tedavisi sürerken Hacettepe Üniversitesi Hastanesi'nde öldü. Cebeci Asri Mezarlığı’na gömüldü.

Çalışmaları

Yazmaya 17 yaşında başladı. İlk yazısı 1950'de, ilk öyküsü de 1952'de Seçilmiş Hikâyeler Dergisi'nde yayımlanan Bilge Karasu, bireyin sorunlarına ağırlık veren, onun günlük hayatındaki açmazlarını işleyen bir yazardır. Her insanın hayatında en az birkaç kere kafasından geçirdiği ya da yaşadığı "sevgi", "dostluk", "yalnızlık", "tutku", "inanç/inançsızlık", "korku" ve "ölüm" gibi kavramları imgesel bir dille anlatır. Okuyucu günlük hayatına tanıklık ettiği hikâyedeki kahramanda ya da kişilerde kendinden parçalar bulur. Böylece kullanılan imgeleri de rahatlıkla bilinçaltında kendi yaşamına göre şekillendirip yorumlar, hikâyeyle okur arasında bir bağ oluşur. Çünkü Karasu, insanla/insanüstüyü, olağanla/olağanüstüyü yapaylığa düşmeden, metnin doğal akışı/hayatın da kurgusal akışı içinde verir. Okurun hayal gücünü bir noktaya kadar özgür bırakır. Karasu kelimelerini özenle seçer. Dili işlenmiş, üzerinde çok çalışılmış, oynanmış bir dildir. Kullandığı arı Türkçe başka yazarlarda yapay ve zorlama dururken, onun metinlerinde hoş bir tat bırakır. Çünkü ritim düşünülerek, ses düşünülerek, görsellik düşünülerek kurulmuş, kurgulanmış, kusursuz olması istenmiş bir dille yazılmıştır.

Türkçe edebiyatın en özgün kalemlerinden biri olan Karasu "Gece" adlı kitabıyla Amerika'da verilen "Pegasus Ödülü"nü kazanan tek Türk yazardır; bu ödülle birlikte kitapları İngilizceye çevrilmiş ve ABD'nin çeşitli üniversitelerinde romanı Türk edebiyatı üzerine konferanslar vermiştir.

Ölümünden önce yayınlanan kitabı Narla İncire Gazel (1995), ölümünden sonra 1996'da yayınlanan son kitabı ise Altı Ay Bir Güzdür.

Anısına

Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Merkezi 13-14 Aralık 2010 tarihlerinde Bilge Karasu’nun doğumunun 80, ölümünün 15.yılı dolayısıyla "Altı Ay Bir Güz" başlığı altında Uluslararası Bilge Karasu Sempozyumu düzenledi. Başkanlığını Talat Halman'ın yaptığı sempozyuma Bilge Karasu'dan ingilizceye yaptığı çevirilerle 2004’te ABD’nin en önemli çeviri ödülünü (National Translation Award) kazanan Aron Aji ve kimi kitaplarını Fransızcaya çeviren Alain Mascarou ile edebiyat dünyasından isimler katıldılar.

Yazar istatistikleri

  • 220 okur beğendi.
  • 864 okur okudu.
  • 16 okur okuyor.
  • 908 okur okuyacak.
  • 22 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları