Burhan Arpad

Burhan Arpad

YazarÇevirmen
8.4/10
180 Kişi
·
454
Okunma
·
5
Beğeni
·
854
Gösterim
Adı:
Burhan Arpad
Unvan:
Türk Yazar ve Çevirmen
Doğum:
Mudanya, Bursa, Türkiye, 19 Mayıs 1910
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 3 Aralık 1994
19 mayıs 1910’da Mudanya’da doğup, 3 aralık 1994’te İstanbul’da ölen Burhan Arpad, Ahmet Hisarlı ile Birisi imzalarını da kullandı. Rehberi Tahsil Numune Mektebi ve Orta Ticaret Mektebi’nde okuduktan sonra babasının erken ölümü üzerine genç yaşta hayata atılan Burhan Arpad, sinema makinistliği (1925-1928), Tekel Cibali Tütün Fabrikası’nda muhasebe memurluğu (1928-1935) yaptı, Tekel Genel Müdürlüğü’nde mutemet (1936-1943) olarak çalıştı. Salah Birsel ve İhsan Devrim’le birlikte ABC Kitabevi’ni (1943) daha sonra da tek başına Arpad Yayınevi’ni (1945-1946) kurdu. "Memleket", "Hürriyet" ve "Vatan" gazetelerinde muhabirlik yaptı, röportaj ve fıkra yazarı olarak çalıştı (1947-1962). Gazetecilikten ayrıldıktan sonra yaşamını serbest yazar ve çevirmen olarak sürdürdü; "Cumhuriyet" gazetesinde köşe yazıları yazdı. 
İlk yazıları "Güzelhisarımda" başlığıyla "Servetifünun-Uyanış" dergisinde çıktı (1936). Öykü, gezi günlüğü, eleştiri türündeki yazıları ise "İnanç", "Yığın", "Adımlar", "Yurt ve Dünya", "Yürüyüş", "Yeditepe", "Türk Dili" ve "Varlık" dergilerinde yayımlandı. Değişik dönemlerde Alman ve Avusturya edebiyatlarından 30’un üzerinde kendi adıyla, 10’a yakın da Ahmet Hisarlı takma adıyla çeviri yaptı.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
223 syf.
·Beğendi·9/10
Stefan Zweig tartışılmaz bir yetenek.
Stefan Zweig, kılcallara kadar inen gerçekçi ayrıntı yeteneğiyle ruhunuzu esir alacak.

‘Kitapçı Mendel’, Stefan Zweig’in ‘Satranç’ kitabından sonra en beğendiğim hikayesi oldu.

Hikaye, Yahudilere yapılan Nazi zulmüne müthiş bir örnek teşkil etmekte.

Kitapçı Mendel, eski kitaplardan başka bir şey bilmeyen küçücük veya kocaman dünyasında kitapların arasında kaybolmuş bir karakter; onunla sizler de kitaplara tekrar aşık olabilirsiniz. Tam tekrar aşık olmuşken, aşkla dolu hayal dünyanızı yerle bir eden dehşetli bir zulüm karşısında tüyleriniz diken diken olacak belki de bir kaç damla gözyaşıyla ağlayacaksınız...

Başka hikayeler de var hem de harika hikayeler var ama Kitapçı Mendel hikayesi bambaşka bir hikaye; o kadar gerçek ki kitabın sonuna kadar diğer hikayeleri okumaya çalışsanız bile aklınızın bir köşesi hala Kitapçı Mendel’de kalacak ve hüzünle onu merak edeceksiniz!..

Mutlaka okumalısınız.

Keyifli okumalar...
328 syf.
·42 günde·Puan vermedi
Proleterya, Propaganda, Faşist Dönem İtalya.

Pastörize edilmiş halkların, harmanlanırken birbirlerini bir kez de kendilerinin ezdiğini, sistemin üç ayaklı çiğneyicileriyle de bu işi pekiştirdiğini gösterir kitaptır. Faşist devirde İtalyan köylülerinin hoşnutsuzluktan hoşnutluk duymaya geçiş evreleri anlatılırken, arada sesi klise tarafından kıstırılmış fakir köylülerin şaraba ekmek banışlarının hikayesi.
Nitekim her ülke ve her yerde olduğu gibi sistemlerin ezici gidişine dur diyen, demek isteyen insanlar çıkıyor elbetteki.
Don Paolo ya da gerçek adıyla Spina bu gençlerden biri, genç denebilirse... Tanınmamak için suratını yaşlandırıp devrim hareketlerine rahip elbisesiyle devam eden, bir bakıma kiliseyi de devrimin içine yerleştiren devrimci. Yazarın o kadar samimi bir anlatımı var ki kitabı bir an elinizden bırakırsanız bunun o devrimcilere ayıp olacağını düşünmeye başlıyorsunuz. Hele ki Burhan Arpad' a çeviri için hakkını teslim etmek şart.

Savaşların her zaman bir yıkım barındırması kaçınılmaz ve yazar "" Savaş zamanlarinda evlenmek, dikenler arasına tohum ekmeye benzer "" (syf 11) diyor.
Günümüze bunu uyarlarsak doğan her çocuk, dikenler arasında bir gül, bir çiçektir. Öyle ki ""tek dişi kalmış canavar" ülkelerin barış götürme adına gittikleri yerlerde o çocukların geleceğini çaldığı bilinmektedir. Emperyalizmin had sahfaya çıktığı tarih belki de şu AN yaşadığımız çağa gelmektedir. Her tarafta evrensel dilin sömürge fareleri varken ve onlar suçsuz coğrafyaların eksenlerini kemirirken o yerlerin çocuklarına bakıp nasıl gülebilir insan. Nitekim Mustafa Kemal Atatürk ne güzel sòylemiş:

"Bir ulus kendi gücüne, yalnız kendi gücüne dayanmazsa, şunun bunun oyuncağı olur."

Bugün içinde savaş barındıran tüm ülkeler ulusunun gücünden uzaktadır. Toplum olarak bir olunmadığı müddetçe de bu sömürülüş her zaman devam edecektir.

Yarının ve bugünün çocukları adına, dünya savaşların olmadığı bir yer olsun.
Bu nadir bulunabilecek güzellikteki kitabı herkese tavsiye edebilirim.
Saygılarımla....
420 syf.
·7 günde·9/10
İsmi olmayan biri hakkında ne düşünürdünüz? Sadece numarasıyla bilinen bir kişi hakkında ve sürekli çizgili pijamalar giyen biri hakkında?!...
Alman Nazi toplama kampındayız. Bize yoldaşlık edecek olan 509 karşılıyor, taa ilk sayfadan. İsmini sonraları öğreniyoruz.. Bir insan hayat kıvılcımını yakalayarak 12 yıl toplama kampında nasıl sağ kurtulabilir diye düşünürken her gün gördüğü vahşetle öldüğünü unutuyoruz. Bir siyasi mahkumun dostu ve sonra düşmanı olan kamp kıdemlisi Werner'in zulmüne şahit oluyoruz sayfalar boyu. Ve mahkumları ekmek,et ve suyla(tüm kamp mahkumları için tehlikeli sözcükler) kandıran doktorun insaniyetten uzak deneyleri pek çok şeyi sorgulatıyor ama önce insanlığı..
Alman Nazi ırkçılığının küçük bir prototipi bu kitap. Tecrit edilen tüm ötekilerin maruz kaldığı zulmün gerekçesi pek acınası!
Şehir yandığında da kurtuluş ümidini sesli bir şekilde dile getirmek mümkün .. Yaşama tutunmak için, hayat kıvılcımı şart. Umuttan bahsedilince rahatsız olan mahkumların duygu dünyaları hep yenilgilerle çevrili. Umut yalancı bir sözcükten başka ne anlama geldi ki onlar için bunca yıl.. taşlaşmış ekmekleri yemenin hazzını duyan mahkumların gözlerinden akan şükür ifadesi olan gözyaşları.. ekmeğini sevgilisi ile paylaşan ve ölümü göze alarak çitlerin ardında kopkoyu bir gecede fısıltıyla konuşmanın ve umut etmenin tahayyülü ne kadar zor?! ''Unutmayın'' diye birbirlerine telkinde bulunan mahkumların yalvaran gözlerinde okuyoruz tarihi ve de insanlığımızı.. ''Unutmayın''. Bir insan olarak kalmak için çırpınan mahkumların mücadelesinde düğüm düğüm nefesler eşliğinde remarque'nin kurgusunu okumuyoruz, aynı zamanda giyotinle katledilen kız kardeşine adanmış bir eser okuyoruz. Tüm eserleri yasaklanan ve ülkesinden kaçmak zorunda kalan bir vatan haininin bize ulaşan en nadide eserlerini okuyarak bir nebze vefa borcunu ödemek için... Unutmayın...
296 syf.
·8/10
I. Dünya Savaşı’nın son günleri, cephedekiler yıllarca süren savaştan sonra nihayet evlerine dönüyorlar. İnsan ilk başta bunun iyi bir şey olduğunu düşünüyor, sevdiklerine kavuşan roman kahramanları da. Ancak çok geçmeden buzdağının görülmeyen kısmı su yüzeyine çıkıyor ve herkes durumun hiç de görüldüğü gibi olmadığını anlıyor. Remarque, “Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” romanında bizlere cephedeki askerlerin durumunu, anların savaş hakkındaki düşüncelerini, savaşın kendisini anlatmıştı. (Okumayan varsa bu kitaptan önce onu okumasını salık veririm) Bu roman ise savaşın henüz bitmediğini, sadece cephelerin değiştiğini vurguluyor. Bu seferki savaş - ki geri dönebilenlere göre asıl savaş budur – topluma uyum savaşıdır. Olaylar daha tüyü bitmemiş, lise eğitimlerini yarım bırakmak zorunda kalıp askere çağırılan gençlerin gözünden anlatılıyor. Her türlü iğrençliği görmüş, arkadaşlarının vahşice, gaddarca ölümüne şahit olmuş, hiç tanımadığı kişilerin beynini çıkarmış, karınlarını deşmiş, onların kanıyla yüzlerini temizlemiş 17-18 yaşındaki çocukların tekrar hiçbir şey olmamış gibi toplumda herkesin yaşadığı gibi yaşamasını ne derece bekleyebiliriz? Bu mümkün müdür? Remarque ve kahramanları bu soruya hayır cevabı veriyor. Toplumla tekrar kaynaşma ve bütünleşme sürecinde pek çoğu başarısız oluyor, hüsrana uğruyor, hatta tekrar cepheye dönmek isteyenler çıkıyor. Her şeyin vıcık vıcık yapaylık koktuğu bir dünyada, insanların sahte gülüşleri, tesellileri, kibarlıkları, sosyetik takıntıları askerlerin midesini savaştakinden daha çok bulandırmaya yetip artıyor. Geri dönenlerden neredeyse hiçbiri geride bıraktıkları yaşamı sürdürmeyi başaramıyor. Kimi bunalıma giriyor, kimi kendini öldürüyor, pek çokları savaşta mayınlardan, mermilerden, bombalardan kurtulmayı başarmışken, savaş görmemiş insanların savaş hakkında atıp tutmalarından, davranışlarından, yapaylıklarından kurtulmayı başaramıyor ve onları da asıl yaralayan ya da ölümlerine sebep olan bunlar oluyor. Savaş görmemiş, insan öldürmek zorunda kalmamış biri size savaştan söz etse ne hissedersiniz? Eminim pek çoğumuz “hadi be ordan, sen ne biliyorsun ki?” deriz. Bu romanı savaş görmemiş biri yazmış olsaydı ben de aynı cevabı verirdim muhtemelen. Ancak Remarque’ın kendisi bizzat 18 yaşında orduya katılıp I Dünya Savaşı’nda yer almış, şarapnel parçalarıyla vücudunun çeşitli yerlerinden yaralanmıştır. Savaşın dehşetini kendi gözleriyle görmüştür. Kitabın duygu yoğunluğu da bence buradan geliyor. Bu kitap da diğer kitapları gibi Nazi rejimi sırasında yasaklanmıştı.
NecmettiN
NecmettiN Doğunun ve Batının Büyük Ustaları - Remargue'yi inceledi.
191 syf.
·6/10
Bir yazarın başına gelebilecek en kötü şey herhalde ilk kitabıyla ünlenmektir. Bu konudan hoşnut olmayan Remarque: "İlk kitabının dünya çapında başarıya ulaşması bir müellif için çok kötü oluyor." diye yakınır. Remarque ister edebiyat çevrelerinde ister okurların dünyasında olsun "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok"un yazarı olarak kaldı. Yazdığı diğer kitaplar bu ilk romanının yanından bile geçemedi. Yazdığı 11 romandan 9 tanesini okumuş biri olarak bu görüşe tümüyle katılıyorum. Bana göre ilk romanının devamı niteliğindeki "Dönüş Yolu" yazarın en iyi ikinci romanıdır. Diğer romanlarında ise konular az çok birbirine benzemekle birbirlerinin tekrarıdır adeta.

Remarque'ın 6 romanını Türkçemize kazandıran Burhan Arpad bu kitapta Remarque ile tanışmasını ve birlikte geçirdikleri birkaç günden edindiği izlenimleri anlatıyor. Bunun yanında yazarın altı kitabı hakkında ufak tefek bilgiler veriyor ve kitaplardan bazı alıntılar yaparak okuru kitap için hazırlıyor. Bunlara ilaveten yazarın hayat hikâyesi ve edebi kişiliğine ait birtakım yararlı bilgiler vermekten de geri kalmıyor.

Nazilerin en nefret ettiği yazarların başında muhakkak Remarque geliyordu. Bundan dolayı 30 yıl süre sürgünde yaşamak zorunda kaldı. Çünkü Remarque'ın bütün kitapları Alman militarizmine ve savaş endüstricilerine karşı bir davranıştı. Ömrünü kalemiyle savaşarak, savaşların her çeşidinin insanlık için büyük yüzkarası olduğunu yığınlara anlatmakla geçirdi. Burhan Arpad'ın deyişiyle Remarque, sorumluluğunu bilen namuslu bir yazar olarak bunu 40 yılı aşkın bir süre yaptı. Yazarı ve eserlerini tanımak adına bu kitap iyi bir başlangıç olabilir kanaatindeyim. Remarque yetmiş iki yaşında öldüğünde Alman edebiyatında hiçbir yazarın ulaşamadığı büyük bir ün bıraktı.
520 syf.
·3 günde·9/10
Müzik merdivenlerden aşağıya pırıltılı bir derenin suları gibi akıyordu,
koridora yayıldıktan sonrada bir çağlayan gibi çıkış kapılarından dışarı fişkırıyordu.

Müzik fişkırarak akıyor ve merdivenlerin en alt basamağına gelip;

siyah bir topak olmuş, karanlık, renksiz, küçük bir vücudun, çaresiz, şaşırmış gözlerle bakan bir engelin üstünden aşıyordu.

Ve müzik renk renk ışıltılı çaglayanlar halinde,
hayatın kendisi gibi güç dolu
hayatın kendisi gibi aldırmaksızın
ve durmaksızın onun üstünden sıçrayıp oynaşarak yoluna devam ediyordu.

betimlemeleri çok iyi tek cümleyle her şeyi anlatıyor.
rüyalara girecek kadar etkili ve sürükleyici her sayfada birbirini takip eden ayrı bir olay...

Vatansız bir erkekle bir kızın ülkeler arasındaki kaçışlarını ve birbirlerine olan bağlılıklarını anlatıyor.
240 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Savaşa neden karşı olunması gerektiğini ve savaş halinin sadece o halk insanına değil, bütün insanlığa verdiği zararları doğru gözlemlerle anlatan bir yapıt.
1918 yılında ana karakter olan askerin olağanüstü gözlemlerle cephedeki hali, geçmişteki yaşantısını, yaşamının çeşitli zamanlarda kurduğu hayalleri ve o hayallere yaşadığı savaş halinde ne kadar uzak oluşunu anlatan yapıtta, çoğu yerde duygulandım. Faşizmin egemen olduğu cephe saflarında insanlığın halini tasvirle birleştirerek anlatan yazara hayranlık duydum. Askerin ölen arkadaşları için, kendi içinde tuttuğu yasa şahit olarak yapıtı sonlandırdım.
Çeşitli zamanlarda, yapıttaki notlarımı ve altını çizdiğim satırları birer kez daha okuyacağımı biliyorum. Kaliteli bir yapıttı. Herkese şiddetle tavsiye ederim. İyi okumalar diliyorum.
223 syf.
·6 günde·Puan vermedi
Bu kitapta ünlü yazar Stefan Zweing'in öykülerinden seçkiler sunuluyor.Yazar bu öyküler ile okurların ruhunu ayrı ayrı derinden etkilemiş.Beni en çok etkileyen öyküleri ise Kitapçı Mendel , Acaba O Muydu? ve Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu oldu.Öykülerinde aşkın kırılganlığı,tutku,hırs,kıskançlık,öfke ve savaşın açtığı derin yarlar gibi temalar ele alınmış.
Savaş karşıtı ve hümanist bir yazar olan Stefan Zweing birçok eseriyle olduğu gibi bu eseriyle de günümüz dünyasından kesitler sunarak, bizlere ışık tutarak unutulmaz bir yazar olduğunu bir kez daha kanıtlamış.
Tüm okurlara keyifli okumalar diliyorum:)
223 syf.
·2 günde·9/10
“Onun dünyasında paranın yeri yoktu. Mendel’i sırtında hep aynı eski, aşınmış giysisiyle görürdünüz. Sabah, öğle, akşam önünde bir bardak sütle bir iki dilim ekmek dururdu. … O yaşamazdı. Onda tek yaşayan gözlük camlarının ardındaki iki gözdü. Bu gözler Mendel’in gizem dolu beynini kelimeler, kitap başlıkları ve yazar isimleriyle sürekli doldururdu. … İnsan özellikleri arasında tek tanıdığı, her insanda görülen. gururdu. … Viyana’da ve Viyana dışında onun bilgilerine saygı duyan ve onlara gereksinimi olan birkaç düzine insanın yaşadığını bilmesi de onun gururuydu.” (sf:60), “Diğer müşterilerle hiç konuşmaz, günlük gazeteleri okumazdı. Dünyada neler olup bittiğinden habersizdi.”
102 syf.
·Beğendi·8/10
Yine güzel bir kitap güzel sürükleyici bir öykü. Zweig okuma etkinliğimi bugün bitiririm diye düşünüyordum ama çok ve birbirinden nitelikli bu eserleri okumak için birkaç güne ihtiyacım var. Şu Corana Virüsü tatilini en iyi şekilde değerlendirmeye çalışıyorum. Okumak için güzel bir fırsat.Boş vakitte okumak gibidir yok. İyi okumalar. Var olun

Yazarın biyografisi

Adı:
Burhan Arpad
Unvan:
Türk Yazar ve Çevirmen
Doğum:
Mudanya, Bursa, Türkiye, 19 Mayıs 1910
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 3 Aralık 1994
19 mayıs 1910’da Mudanya’da doğup, 3 aralık 1994’te İstanbul’da ölen Burhan Arpad, Ahmet Hisarlı ile Birisi imzalarını da kullandı. Rehberi Tahsil Numune Mektebi ve Orta Ticaret Mektebi’nde okuduktan sonra babasının erken ölümü üzerine genç yaşta hayata atılan Burhan Arpad, sinema makinistliği (1925-1928), Tekel Cibali Tütün Fabrikası’nda muhasebe memurluğu (1928-1935) yaptı, Tekel Genel Müdürlüğü’nde mutemet (1936-1943) olarak çalıştı. Salah Birsel ve İhsan Devrim’le birlikte ABC Kitabevi’ni (1943) daha sonra da tek başına Arpad Yayınevi’ni (1945-1946) kurdu. "Memleket", "Hürriyet" ve "Vatan" gazetelerinde muhabirlik yaptı, röportaj ve fıkra yazarı olarak çalıştı (1947-1962). Gazetecilikten ayrıldıktan sonra yaşamını serbest yazar ve çevirmen olarak sürdürdü; "Cumhuriyet" gazetesinde köşe yazıları yazdı. 
İlk yazıları "Güzelhisarımda" başlığıyla "Servetifünun-Uyanış" dergisinde çıktı (1936). Öykü, gezi günlüğü, eleştiri türündeki yazıları ise "İnanç", "Yığın", "Adımlar", "Yurt ve Dünya", "Yürüyüş", "Yeditepe", "Türk Dili" ve "Varlık" dergilerinde yayımlandı. Değişik dönemlerde Alman ve Avusturya edebiyatlarından 30’un üzerinde kendi adıyla, 10’a yakın da Ahmet Hisarlı takma adıyla çeviri yaptı.

Yazar istatistikleri

  • 5 okur beğendi.
  • 454 okur okudu.
  • 12 okur okuyor.
  • 461 okur okuyacak.
  • 1 okur yarım bıraktı.