Cahit Koytak

Cahit Koytak

YazarÇevirmen
8.8/10
233 Kişi
·
768
Okunma
·
47
Beğeni
·
3212
Gösterim
Adı:
Cahit Koytak
Unvan:
Yazar / Şair
Doğum:
Erzurum, 29 Ocak 1949
29 Ocak 1949 yılında, Erzurum’da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini aynı şehirde gördü. Yüksek öğrenimini İstanbul Teknik Üniversitesi Kimya Fakültesinde tamamladı ve bu fakülteden 1974 yılında kimya yüksek mühendisi olarak mezun oldu. Kısa bir süre mühendislik, sonra uzun yıllar serbest ticaret yaptı. 1994 yılından itibaren 15 yıl bir özel TV kuruluşunda, sinema yayınını yönetti. İngilizceden, Fransızcadan kitaplar çevirdi. Şiirlerini Diriliş, Kelime, Yöneliş, Yedi İklim, Kayıtlar, Gergedan, Defter, Kaşgar, Hece, Yansıma, Le Poete Travaille, Kitaplık, Kırklar, Merdiven Şiir, Anlayış, BirNokta, Yeniyazı vb. dergilerde yayınladı.
YOL

" Yolun hep bozkırdan mı geçiyor senin,
hikayen yavan,hayatın yaşanmasa da olur
gibi mi gözüküyor gözüne ;

o zaman, ta başından yeniden anlatmayı dene,
bir daha,bir daha bir daha anlat
hikayeni,oturup,kendi kendine!

hatırlamaya çalış,yol üzerinde aklınla gördüklerini,
ruhunla duyduklarını,kalbinle dokunduklarını
ve bunların sende yol açtığı titreşimleri!

geri sar rüzgarı,yağmuru,tozu toprağı,
insanın yüzünü, Homer'in ya da Yunus'un yüzü gibi
yeryüzüne benzeten çilelerini yolun...

erişemesen de ezgilerinin görkemine,çağıltısına
senden önce şarkı söyleyenlerin,
o şarkılardan seninkilere karışan hüznü hatırla."
Kırk yıl
Ve yedi yıl
Seni kuğular çağırdı yolu bitirdin
Sen güvey müthiş kanatlı Çocuklara âhenk
Ve sancı dağıtan
Ormanı gezmeye çıkan ağaç
Büyük kardeş Koş artık uykular tutamaz seni
Menziller tutamaz
Ne güzel sözlerin cinleri
Ne Strasburg ne Baden Ne beşyıldızlı moteller çarmıhlar
İmza günleri
Kırk yıl
Ve yedi yıl Kimse senin kadar yakıştıramadı
Gurup rengi bir fular gibi
Boynuna ölümü
Sen uçurtmasıyla cenge katılan Göğsünde âhenkler akrepler
Yıkıldın - korkma!
Yine göklerde uçurtman
Kırk yıl Ve yedi yıl
Tanrı denedi
Ve içlerine 'kartal sürüleri' saldığın
Küçük oğlanlara bıraktı seni Güvercin sekişli küçük kızlara
Sen avcı leopar yürekli
Tüfeğinden tüyler üveyikler fışkıran
Valsler borazan çiçekleri Gittin ve birlikte götürdün sırrını
Yürüyüp ormandan içeri
Cahit Koytak
Sayfa 137 - Timaş Yayınları
herkes söylenecek ne çok şey buldu
ve söyleceğini ne güzel söyledi
ya ben? ben ne aptım, peki?
konuşma sırası bana gelince,
ters çevrilmiş tespih böceği gibi, önce
kollarmıın, bacaklarımın kalabalığında
güç bela dilimi arayıp buldum
sonrada ya evet, evet dedim,
her şey ytıpatıp sizin dediğiniz gibi
her şey tıpatıp sizin bildiğiniz gibi,
siz aramasanız da, bayanlar, baylar
siz aramasanız da, gerçeği
ona götüren yol, döne kıvrıla
sizin ayaklarınız altından geçiyor.
öyle değil mi ama, öyle değil mi

bana gelince, ben yolun kıyısında,
bu kayanın altında ve ucunda kalemin
öyle kıvırlmış düşünüyorum,
düşünüyorum da,

yol öyle olmuş böyle olmuş,
fark eder mi diyorum, kendi kendime,
fark eder mi, sen duruyorsan
ve yol senin kıyından geçiyorsa
dükkanını, tezgahını dağıtmış,
kaderinin çullarına sarınmışsın.
dünya senin evin
ve çıkınındaki hiçbir şey
satılık değil..
Herkes için en az bir defa en korkulan şey başa gelmeden oyun bitmeyecek.
Herkes için en az bir defa en istenen şey başa gelmeden oyun bitmeyecek.
78 syf.
Sizde yapar mısınız? Kitaplarınızı okurken aralarında menekşe, gül, papatya, sümbül ya da kopardığınız bir yaprağı kurutur musunuz?

Ben çok yaparım, özellikle baharda ve güzün okuduğum kitapları, kitaplarımı şöyle bir karıştırsanız anlarsınız hangisini ne zaman okumuşum. Ya bir dal papatya, ya sararmış bir çınar yağrağı...

Baharda özellikle akasya çiçekleri kurutmayı severim kitaplarımda. Baharın en sevdiğim kokularından biridir akasya kokusu... Diğeri de yağmur sonrası toprak kokusu.
Bu zamanda gördüğüm her akasya ağacının altında bekler, deriinn bir nefes alırım, hele de yağmur yağmış yaprakları çiliyse...
Bazen ufak muziplikler yaparım, gücümün yeteceği kadar olan ağacın altına geçer ağacı sallarım. Sallanan ağaçtan hem yağmur gibi damlalar, hem de kopan akasya çiçekleri düşer, o an her şeyden uzaklaşırım... (Küçüklüğümden beri yaptığım en tatlı çılgınlığımdır bu..)

Kuruyan çiçekler, kitaba hoş bir koku verir aynı zamanda... Ara ara da çiçeğin yerini değiştirince kokulu bir kitap olur elimizde...
(En güzel kokuyu veren çiçeklerse menekşe, sümbül, şeftali (ama onu çok koparmam çünkü şeftaliyi kokusundan daha çok seviyorum ;)) ve akasyadır..)
...
Böyle bir girişim olsun dedim. Neden mi? Çünkü...
Cibran'ın bu kitabının her sayfası miss gibi akasya kokacak, mor, beyaz...

Kitap çabuk bitiyor ama cümlelerin güzelliği ebedi... Bir de düşüncem ki tam zamanında ve yerinde okudum bu kitabı... Cibran'ın doğa sevgisini, doğa tabirlerini her kitabında ayrı ayrı görüyorum ve etkileniyorum... Şöyle bir ortamda kitabın kapağını kapatmak düşünün ki nasıl bütünleşti bende..
https://i.hizliresim.com/9mk44o.jpg

https://i.hizliresim.com/2JGggL.jpg

Kitapla kalın, mutlu kalın...
274 syf.
·8 günde·10/10
SİYAH DERİLİ KARDEŞLERİMİN GAZABINI ÜZERİME ÇEKSEM DE SÖYLEYECEĞİM: SİYAH İNSAN İNSAN DEĞİLDİR! (FRANTZ FANON)

İnsan kozmik bir titreşim içinde titreşip duran bir EVET’tir.Kökünden koparılan,kovalanan,yokuşa sürülen ve kendi varoluş sorunsalı içinde bulup çıkardığı gerçeklerin birbiri ardından yokolup gittiğini görmeye mahkum edilen insanın,kendisiyle birlikle var olan bir zıtlık,bir çelişki çıkarmaktan vazgeçmesi beklenir.(Fanon) Peki o halde bu çelişkiler nasıl bir arada olabilir.Buna sadece diyalektik deyip geçecek miyiz? Hegel’in “Tin ancak negatifin yüzüne dimdik baktığında ,yuvasını orada kurduğunda bir güç haline gelir” önermesi bu noktada işimize yarar.Fakat son kertede bizi yarı yolda bırakabilir.İnsan bir varolmama uğraşının içinde konumlandırıyor kendisini.O halde negatif de kendine dayatılan pozitifin yüzüne dimdik baktığında bir güç haline gelir. Peki insan derisinin negatifliğinin sembolize eden kara derililer niçin pozitifine(üstüne basarak söylüyorum ona dayatılan) dimdik bakmaz da kendi kendine dimdik bakar,kendine konum alır,kendine yabancılaşır,kendi karşısında konum olur.Siyah adamın amacı nedir? Tek bir amacı vardır;Beyaz olmak?

Peki niçin Beyaz olmak ister? Onu kendine yabancılaştıran,kendinden tiksindiren,onu tıp diliyle derealizasyona,depersonalizasyona sürükleyen nedir? Sebepleri çok fazla bir kısmını kendimce yorumlayacağım…Zaman zaman Fanon’dan biraz kopmam gerek,sebepleri daha iyi açıklamak adına kendi dilimden,kendi ülkemdeki zenci algısından da bahsedeceğim.İnceleme biraz öznel,bazen akademik,bazen duygusal olacak.Zaman zaman dekonstrüktif taraflara da kayma olabilir.Dolayısıyla sıkıcı olacak.Zaten çoğunun okumaya tahammül edeceğini düşünmüyorum.

BENSE BU KİTAPTA SİYAH ADAMIN YARASINA EN ZAYIF YANINA DOKUNMAYA AZLETMİŞ GÖRÜYORUM KENDİMİ.NEŞTERLE VE BELKİ BİRAZ ACITARAK,DUYGUSAL YAKINLIĞI ELDEN BIRAKMADAN(Fanon)

Siyah insanların bir çoğu zamanında Avrupalılar ve Amerikalılar tarafından yerinden yurdundan edilmiştir.Bir çoğu da sömürgeleştirilmiş,kendi vatanlarında gurbette gibi yaşamışlardır.Bazıları avrupaya göç etmiş,oraların dilini öğrenip bir Avrupalı olma(daha doğrusu beyaz olma) mücadelesi vermişlerdir.Fakat ne mümkün? Efendileri hiçbir zaman buna müsaade etmemiştir.Onların zenciliğini her zaman bir tokat gibi yüzlerine çarpmıştır.Zenci vazgeçmemiştir,evet kapkaradır.Zifir gibidir,bok gibidir,böcek gibidir.Efendisinin gözüne girmeli ve ondan aferin almalıdır.Bu aferinler onun için beyaz olmaya giden bir yoldur.

ZENCİ VE ÇOCUK

Faşizmin kol gezdiği tüm ülkelerde azınlıklar küçük bir çocuk gibi görülür.Bu çocuk görme asla masum değildir.Deliliğin Tarihindeki “deli” imgesiyle benzer minvaldedir.Çocuk buralarda akıl dışını,akıl eksikliğini gösterir.Zencilere bu yüzdendir ki hey babalık denir filmlerde.Adeta bir çocukmuş gibi konuşulur.Onların bozuk Amerikan aksanı taklit edilir,sözde onlara hoşgörü gösterilir,çocukla çocuk olunur.Benzeri ülkemizde Kürtlere de yapılır.Bir Kürtle bozuk bir Türkçeyle konuşmak onu verilen bir imtiyazmış gibi düşünülür.Esasında onun dil yetisi gelişmemiş bir çocuk yerine konduğunun birçoğu farkına varmaz.Nasıl ki bir yetişkin bir “çocukla şen yokmuşun şennn” demesi çocukla çocuk dilinden konuşmaksa bir Kürde “Çevayi başe” demek de aynı kapıya çıkar.Ya da bir Erzurumluya “Neydirsen Gardaş” demek de.Üç davranış türünde de aynı lütufkar bakış aynı riyakar gülümseme…Mantıksız geldiyse gözünüzde canlandırın,anlarsınız..İki tarafta da hem söyleyen hem söylenen,hem imleyen hem imlenen,hem bilgi-iktidar mekanizması hem sözce kendiliğinden,adeta itkisel olarak bunu yapar.Irkçılık sıradan bir olgu gibi,fark ettirmeden işler…

Elbette zenci olayı bunun çok ötesindedir.Her dilde tüm kötücül çağrışımla siyah rengiyle özdeşleşir.Şiire sanata dahi bu şekilde yansır.(Savaşın kartalı(siyah) Barışın güvercini(beyaz) Beyaz bayrak barışı temsil eder,beyaz en hızlı kirlenen renktir.Yani hızlı siyahlaşan.Beyazın beyazlığı beyaz olmasından değil siyaha en uzak renk olmasından gelir ve bu yüzden değerlidir.Bilinçdışı bir dil gibi yapılanmıştır.Dil ise zaten kendiliğinden yapılanmıştır.Dilin kurmaca gerçekliğinden çıksak dahi Saussurecü yaklaşımla düşünürsek başka bir dile,başka bir bilgi-iktidar mekanızmasına çarpar başka bir (F)aşist imleme ekonomisine çarparız..Çünkü zencinin derisini soyan bir zımpara değil,beyaz gözlerdeki beyaz bakışlardır.Ama asla siyah değil,siyah rengini bu incelemede hiçbir kötücül anlamda kullanmamaya gayret edeceğim.

Peki zenci bu durumda ne yapar.Fanon’a göre o da kendi bakışıyla kendi derisini soyar.Siyahlığından iğrenir,bir beyaz olmak ister.Bir beyaz gibi hür ve temiz.Bunun olmayacağını bilir,beyazlardan aldığı her aferin onu biraz beyazlaştırır.Bu yüzdendir ki tüm kameraların kadrajları 32 dişini gösterip bir Çocuk(!) gibi sırıtan zenciyi göstermeye her daim hazırdır.Çünkü bir çocuktur neticede,her şeye rağmen hiçbir şeyin farkına varmaksızın acı acı gülen bir çocuk..Hiçbir zaman kirlenme lüksü yoktur zencinin,çünkü zaten pistir.Çünkü zaten en kirli renge sahiptir…Beyaz olmak ister,ne kadar olabilirse o kadar beyaz.Çünkü vazgeçmenin renginidir kahverengi.(Hüseyin Köse) Vazgeçer zenci,derisinden,onunla aynı deriye sahip olan kendi soydaşlarından utanır.Bir zenci bir zenciyi arzulamaz,ancak ötekinin arzuladığı beyazı arzular bu yüzden.Bu yüzdendir zenci film izlerken beyazı öldürmek için gelen zenciden nefret eder.Ölmesini ister,kendini beyazla özdeşleştirir,onunla katarsis yaşar..

ZENCİ VE CİNSELLİK

Zenci penisinin büyük olduğunu hepimiz bir yerlerden duymuşuzdur.Ya da zihnimiz bizatihi bu nicelikselliği siyahlığın çağrıştırdığı vahşet yoluyla algılarımıza zerketmiştir.(araştırmalar bunun böyle olmadığını gösterse de) Örneğin zenci futbolcular için sık sık şu espriler yapılır; “O zaten her zaman 30cm ofsaytta” Buradaki 30cm her nedense birçoğunun diline dolanmıştır.Sanırım ülkemizin Weber Eşiği 30cm’den başlıyor.Bunu kolektif bilinçdışıyla bağdaştırmak saçma olur,niteliksel olarak belki ama niceliksel olarak kolektif bilinçdışının rolüne inanmıyorum.Evet siyahlık çağrışımları;siyah-kötü-karanlık-vahşet-acı-seks-bozma-büyük penis…Belki Jung böyle bir serbest çağrışım yöntemi izleyebilirdi,geçelim.. Hikayenin bir kısmı gerçek bir kısmı uydurmadır.Şimdi büyük penis imgesi esasında alıştığımız bir imge. Fakat bir gün öyle bir şey oldu ki bu büyüklük imgesinin kadın zencinin beyazın zihnindeki fenomeni karşısında dehşete düştüm.Arkadaşım bir gün abisinin bir seks macerasını anlatıyordu,hikayeye göre abisi zenci ile girdiği ilişkide zencinin vajinası adeta vakum gibi penisi içeri doğru çekiyormuş.Bu hikaye bana başlangıçta saçma gelmişti,şimdi ise gelmiyor.Şu anda olayın maiyetini daha iyi anlıyorum.Zenci kadın-derinlik-siyah vajina-kuyu-düşme-çekme…İşte bu olayın bilinçdışındaki birkaç imgesi.İlk defa siyah derili bir ilişkiye girecek beyaz bir erkekte olması muhtemel sanrılar.Çünkü zenci Fanon’un deyimiyle insan değildir(insanlara göre) Erkeğin zihnindeki meşhur mağara imgesi bu kez en yüksek dozda kendini var ediyordu.Adeta erkeğin dışarıdanlığını bir vakum gibi hem kendi azametine çekiyor hem de felaketiyle beyaz adamı zelzeleye tutuyordu.Bu arzunun bilinçdışındaki kaynağı nedir;”Negrofobi!” Belki fakat sadece bu değil…Hikayeye devam ediyorum(buradan sonraki olaylar o anda bizle beraber aynı odada bulunan olayı dinleyen bir arkadaşın sonradan bize anlattıklarından derlenmiştir) Bu olaya kadar zencilere yönelik hiçbir fantezim yoktu.Hatta olayı şaşkınlıkla dinledim,daha önce kendimi bir zenciyle hayal dahi etmemiştim.Fakat vakum hikayesi beni gerçekten çekti.Freud’un deneylerinde zencilerden korkup histeri krizine tutulan fakat zenci kelimesi geçtiği anda dahi çağrıştırdığı vahşi fantezilerle orgazm olan kadındaki gibi bir çeşit “Vahşetin Çağrısı”nı duyumsadığımı hatırlıyorum..Vakum,kuyu,bir kadında kaybolmak,içe çekilmek,içkinleşmek,bir kadın tarafından kadın organıyla becerilmek..Zihnim gerçekten beni yanıltıyor muydu bilmiyorum ama o anda hiç duymadığım bir hisse kapıldığımı hatırlıyorum.Aradan birkaç gün geçti.Bütünlemelerde bir zenci kadın bana sınavla ilgili yarım-yamalak bir Türkçeyle bir şeyler sordu. Sınavın başlamasına az kalmıştı,çalışmamıştım ama ona nedense bilmediğim halde bir şeyler söylemeye başladım.Biliyormuş gibi davrandım,arkama oturup kopya vereceğimi söyledimNedeni bir zenci tarfından bilgisiz görülmeme isteği mi,yani bir ego mücadelesi mi olduğunu bilmiyordum.Diğer taraftan ona kur yapmak için,iyi görünüp onu kendimce avlamak için mi olduğunu da bilmiyordum.Sınavda ara ara kağıdımı açtım,zenci kıza kur yaptım.O beni vakum gibi çekiyordu,bense bu sam yeline kapılıp gidiyordum.Sınav bitti teşekkür etti,elimi sıktı.Eli terliydi.Düşündüm niçin? Niçin terlemişti,o bir kadındı ve zenciydi.Değil mi ki derisi güneşi emmek için siyahtı? Onlarda ter bezi daha fazlaymış.Google’dan aradım ve buldum.Fakat niçin aradım.Aramamın sebebi zenci olması mıydı? Terlemesi mi? Bu pislik tiksintisi nereden geliyor? Diyordu Artaud? Yoksa Foucaltcu deyimle histerikleşmiş sekssiz bir seksin bilgi istencinden mi? Ya da Proust’taki entegre olmuş sekslerin altında fokurdayan cinsellikten mi? Bilemiyorum.

ZENCİ VE PORNO

Pornolardaki zenci imgesine girmek istiyorum.Fanon yaşadığı dönemde hem porno sektörü,hem pornolardaki hayal gücü bu kadar gelişmediğinden konuya dahil etmemiş.Fanon’un siyah erkek,beyaz kadın ve beyaz erkek siyah kadın imago’sunun ters yüz edilişini faklı bir şekilde ele almak istiyorum.Pornolarda en sık duyduğumuz cümlelerden biri “so big”dir. Hemen her pornoda penis boyu küçük de olsa bu cümleyi duyarız,fakat bunun zenci erkek beyaz kadın pornolarında müsavi derecede olmadığını söyleyebilirim.Beyaz erkeğin penisine atfedilen “çok büyük” iltifatı esasında onun bir penis boyu saplantısını gözler önüne serer.Neticede pornolar beyazların ülkesinde çekilir,beyazların büyüklük algısı normal bir penis boyu algısının dönüştürülmesi yoluyla beyaz adamın saplantılarını azaltacak şekilde inşa edilir.Peki ya siyah adamın pornodaki yeri nedir.Beyaz kadın siyah adamın penisiyle karşılaşır ve yüzünde sadece ufak bir gülümseme vardır;”Zaten bunu bekliyordum” Çünkü zenci onun gözünde yürüyen bir penistir.Zaten penisi olması gerektiği gibidir.Çünkü Fanon’un dediği gibi batının gözünde zenci yürüyen bir fallustur.Bir organdır sadece.Bir büyüklüktür,bir vahşettir,acılı seks fantezilerinin bir nesnesidir.Siyah bir dildodur sadece.Araştırmalar her ne kadar zencilerin penis boyunun beyazlarla eşit olduğunu gösterse de beyaz adam buna asla inanmaz.Çünkü kendi bilincinde vahşeti çağrıştıran bu insanın penisi elbette bir “eşeğinki” kadar olmalıdır.Çünkü zenci yarı homo sapienstir.Maymundan sonraki evredir onun gözünde.Evrim şemasının insandan birkaç basamak öncesine aittir o…İşte Fanon “Zenci insan,insan değildir” derken tam da bunu kasteder.Zaten batı erkeğinin onu iğdiş etmesindeki temel sebep penisindeki büyüklüktür.Çünkü her zenci iflah olmaz bir erkeklik salgılar beyaza göre.Onunla asla penis boyunu yarıştıramaz,zenciye göre yarı erkektir o..Bu yüzdendir nefretinin en büyük sebebi,bu yüzdendir ki onu sürekli iğdiş etme telaşesi içindedir.Bu yüzden “Bafetimbi Gomis” her daim 30cm ofsayttadır der Bein Sports’un kahvehane halkı..Onları, onlarda en kıskandıkları yönleriyle vururlar.Begsoncu deyimle Gülme’nin tüm kötücül eylemleriyle gülerler onların üzerine.Esasında dalga geçtikleri yalnızca kendi penislerinin küçüklüdür,lakin onların penis büyüklüğü bir bozukluk,bir vahşilikmiş gibi dalga geçerler..

LACAN VE FANON

Fanon her nedense Lacan’a çok az değinmiş.Değindiği yerlerde ise esasında doğru yerde durup Lacan’a yanlış bir gözle bakmış.Halbuki Lacan’ın Freud’un terimlerini yeniden yorumlayıp geliştirmesi gibi bir girişime,kendisi Lacan terimleri üzerinden zenci sorunsalına giden biraz çetrefilli de olsa bir yol yapabilirdi.O halde ben bu iki değerli düşünürü bir araya getirmeye çalışacağım,bu noktada ikisinin de kavramlarını aşındıracağım;Öyleyse Lacan’ın ruhsal yaşamın üç psişik düzlemini ele alarak başlayalım;
İmgesel Zenci: insan kendini ancak dilde,
yani Öteki'nin nezdinde gene Öteki tarafından ona
dayatılan bu yabancı ortamda, kendine yabancılaşmış)
olarak imleyebilir, Fanon buna katılmaz.Çünkü ona göre zenci sorunu diğer öteki sorunlarından çok farklıdır.Yahudiler,eşcinseller,trans bireyler şüphesiz bu yabancılaşmanın başat öznesi,gerçek öznenin de başat ötekisi olarak imlenebilir.Onlar bu toplumda kendilerine dayatılan düzeni kabul etmedikleri için ötekileştirilmiş,sonrasında “dil”in bilinçdışı işleviyle kendilerine yabancılaşmışlardır.Burada söz konusu olan virtüel bir yapı vardır,bir yapaylık,kısmen bilinçli bir süreç.Oysa zenci sadece dilde değil görünüşü itibariyle (ötekinin bilinçdışında)oluşturduğu imgesiyle doğal bir ötekileşmenin kısmi bir nesnesi olmuştur.Zenci sadece kelimelerle ve sadece özne tarafından değil;mensup olduğu zenci topluluklar ve hatta kendisi tarafından da (pis)zenci olarak görülür.Ve siyah olsun beyaz olsun her insan onları gözleriyle bir nevi rendeler,derisini söküp atmak ister.Bu imgeler de yine yine Lacan’ın deyimiyle bilinçdışında bir dil gibi yapılanıp adeta insan zihnindeki(insan çünkü zencilerde de böyledir) tüm kötücül çağrışımlarla bir dil gibi baştan başa kuşatılmıştır. Bu hem içeriden hem dışarıdan bir kuşatmadır.Deleuze’cu çokluk kavramında olduğu gibi bu ötekileşme bizatihi ortadan başlar.Ne belirli bir sistematiğin ürünüdür;ne de salt kendiliğinden oluşan bir negrofobluk..Burda öteki salt öteki tarafından değil,zencinin kendi kendine dayatmasından bahsedersek Lacan’cı kuramın Fanon tarafından yıkılmasa dahi oyulduğunu söyleyebiliriz.Zihin salt beyazın karşısına siyahı dikerek orada konumlanmış,öteki değil adeta bir “ var olmayan” fenomenine dönüşmüştür. Lacan’ın Kadın Yoktur’una binaen;Zenci yoktur! Yine Lacancı kuramın en çok ses getiren “Ayna Evresi” kuramından yola çıkabiliriz. Lacan’a göre bir yetişkin aynaya baktığında kendinin farkındadır.Fakat bir çocuk aynadaki varlığın başka bir varlık olduğunu düşünür.Ayna ile bütünleşmez.İşte zenci tam da bu noktadadır.Ve tüm ömrü boyunca bu noktada kalacaktır.Aynayla tüm ömrü boyunca bir kez bile özdeşleşmez,çünkü bedeni ve rengi bir beladır.Aynada tek gördüğü şey beyaz olmamanın yarattığı hezeyan,onun ruhuna giydirilmiş çürük bir kılıftır.Kendi bedeni değildir,aynadaki kendi değildir.

İşte beyaz maske olayı budur.Maske için ne Jung’un Personasına başvurmaya ne tiyatro terimleriyle konuşmaya gerek var..Oscar Wilde’e kulak vermek yeterlidir;”Hayat zaten bir tiyatrodur,roller kötü dağıtılmıştır” Zenciye kötü bir rol düşmüştür,siyah olmanın cezasını çekecektir..Peki bu roller nasıl değişir? Nasıl yaşanabilir bir dünya yaratılabilir.Biraz bunun üzerine düşünelim…

DÜNYAYI BİLMEK DEĞİL DÜNYAYI DEĞİŞTİRMEK! MESELE BU!(FANON)

Bilmek elbette ki yetmez.Bildikçe ölüyoruz hem niçin bilelim.Bilinçte bir kez var olan bir daha asla yok olmaz diyor Bergson.Peki vaz mı geçeceğiz? Üzerini m örteceğiz,görmezden mi geleceğiz? Elbette hayır.Unutmak asla insanın elinde değil.Siyahın anlamlarını değiştirmek,yeni bir bilinçdışı yaratmak da..Yine de çıkış yolunu yine Bergson gösteriyor.İnsanlar artı ve eksi terimlerle düşünmeye meyillidir.Bunu öncelikle aşmak gerek,düşünceyi bir çokluğa yaymak zaman zaman Spinoza gibi etrafından dolaşmak gerek.Bergsona göre insanlar doğa farkının olduğu yerlerde derece farkları görürler.Zenci meselesi tam da böyle bir meseledir.Zenciyle beyaz arasında derece farkı değil yalnızca doğa farkı vardır.Burada yanılsamanın kaynağı yine zekanın derinliklerindedir.Yok edilemez ancak bastırılabilir. Bu eğilime ancak “Sezgi” ile karşı koyabiliriz.Çünkü sezgi doğru ve yanlışı ayıracak ölçütleri zekaya iletir.Zeka ise problemi ortaya koyar.Problemi bulunca gerisi eminim ki kolay olacaktır ve insanlar bununla başa çıkabilcek,yaşanabilir bir dünya yolunda ilk adımı atacaklardır.Zencilere siyahi demek lütfunda bulunmak,engellilere engelsiz diyip riyakarlıklarını gizlemek,yüreğimiz kömür “KARA”sı ya da bugün “AN KARA” demek yerine gerçek “AN”ı yakalayıp akla karayı doğa farkı bakımından ayırmasını öğreneceklerdir..

Yazının yetersiz ve kopuk olduğunun farkındayım.Bu sadece bir kısmıdır.Kaynakça vereceğim,gerisini size bırakıp bu yazıyı bitirme tezi yapmak için devam edeceğim…
KAYNAKÇA
SİYAH DERİ BEYAZ MASKELER/FRANTZ FANON
BERGSONCULUK/GİLLES DELEUZE
ŞAİR VE TAİFESİ/HÜSEYİN KÖSE
FOUCAULT/GİLLES DELEUZE
FALLUSUN ANLAMI/JACQUES LACAN
488 syf.
·6 günde·Beğendi·10/10
Bugün bu incelememi yazmıyacaktım ama kafam dağılsın diye yazıyorum.Bu kitabı ben bi gün okuldayken koridarda nöbetçi masasının sandalyesinde otururken bi hocamın gelip bana sen mi nöbetçisin diye sordu .Bende yalan söyledim ve ben nöbetçiyim dedim.Ve benden arabasına gidip bi kitap getirmemi istedi .Arabanın anahtarını verdikten sonra gidip kitabı aldım .Kitaba bi dakikalığına inceledim .İçimden diyorum bu kitabı acaba nerden bulabilirim.Her neyse kitabı götürüp hocaya verdim. Kitapla ilk tanışıklığımız böyle başladı .(tabi hocama nöbetçi olmadığım gerçeğini söyledim).Bu karantina günlerinde elime bi çok kitap aldım ama bu kitap kadar beni hiç bi kitap cezbedmedi.Kitapı okurken sanki bende onunla beraber olayları yaşıyomuşum gibi hissettim.Muhammed Esed hemen herşeyi olduğu gibi kabul etmeyen bi insan .Araştıran ve öğrenmeyi seven biri .Zaten müslüman olmayıda müslüman olanların yaşam tarzından etkilenerek oldu.Her neyse uzun lafın kısası bu kitabı okumanızı tavsiye ediyorum .☺
64 syf.
·2 günde·Beğendi
Konu Halil Cibran olunca defalarca, tekrar tekrar okumaktan bıkmam ama aynı yayınevinden çıkan iki farklı kitapta, aynı hikayenin bulunması bence çok hoş olmadı.
İşte o kitaplar Vadinin Perileri ve Gönlün Sırları
Bu kitapta en sonda yer alan hikaye hem çok derin hem de çok doğru. Dediğim gibi tekrar tekrar okumalık. Ama burada yayınevine kızıyorum. Acaba iki farklı kitabın baskılarında aynı hikaye olduğunu bilmediler mi? Ki bu da büyük hata! Ya da bir kitap daha çıkmış olsun, sayfa dolsun diye yaptılar. Sebep her ne ise can sıkıcı bir olay...
Benim bu olumsuz yorumum tamamiyle yayınevi için geçerli. Halil Cibran kalemi, derinliği ve büyüsü takdiri sonuna kadar hak ediyor. Halil Cibran okuyunuz efendim.
280 syf.
·2 günde·Beğendi
Bir kitap düşünün ve bitmesini istemediğiniz bir kitap. Okurken kendimizi geliştirebileceğimiz, törpüleyeceğimiz, eksiklerimizi görebileceğimiz bir kitaptı. Okuduğum her cümleden etkilendim ve her cümlenin altını çizmek, aklıma kazımak istedim. Kitabı o kadar çok benimsedim ki bir an yaşanılan her şeyi yaşadım. Ezilen, dışlanan, kabullenilmeyen halkları gördüm. Kitabı çoğu zaman okurken soluklanıp, derin düşüncelere dalıyordum. Karşımızda ki insanları neden kategorilere ayırıyoruz? İnsanlığı bizi ilgilendirmiyorsa; dili, dini, ırkı, rengi bizi neden ilgilendirsin? Acizlikten başka nedir bu...
“Ben, derisi kara adam, sadece şunu istiyorum: Hiç bir araç insana hakim olmasın. İnsanın insana kulluğu son bulsun. Yani ne ben başkasının kulu olayım, ne de ben başkasını kulluğa zorlayayım. Nerede olursa olsun, hangi görünüş altında olursa insanı keşfetmeme ve onu sevmeme izin verilsin.” Özellikle bunu okurken içimde ki acının tarifi yoktu. İnsanlığı reddetmeye hakkımız yok ve sadece beyaz bir dünya da yok!
Ve son olarak:
“ Hayata evet, sevgiye evet. Cömertliğe ve diğerkâmlığa evet.
... Horgörüye hayır. Nefrete hayır. İnsanın insan tarafından sömürülmesine hayır. İnsanın insana kulluğuna hayır. Ve insanın en insan yanının, yani özgürlüğünün yok edilmesine de hayır.”
264 syf.
·14 günde·8/10
İncelemeye başlamadan once kısaca Frantz Fanon kimdir bir bakalım.

1925 yılında bir Fransız sömürgesi olan  Martinikte dünyaya gelmiştir. Bir melez olan Fanon 8 kardeşten en Siyah'ıdır.(Beyaz olmaya en uzak olanı)tam bir "Beyaz" olarak büyütülen Fanon Fransa' ya ilk geldiğinde ırkçı tavırlarla karşılaştığında aslında bariz ortada olmasına rağmen reddettiği Siyahlığını yüzünde sert bir tokatla hissetmiştir.
İlk kitabı olan Siyah Deri Beyaz Maske Fransa'da insanları kışkırttığı iddiasıyla yasaklanmış ve kitap toplatılmıştır.

Fanon Aralık 1961'de hayata gözlerini yumduğunda, 36 yılda yapılabilecek en iyi şekilde düşüncelerini yansıtan sayılı insandan biri olmuştur.


Siyah Deri Beyaz Maske
Bir dışlanmanın,iğdiş edilmenin, ırkçı saldırılara  maruz kalmanın iç yakan öyküsü var bu kitapta.  Siyah, Beyaz, soylu,köle diye ayrıştırılan insanların aslında birleştiği tek bir ortak payda vardır o da özgür insan olmak. Hayattaki tek gaye bu olmalıdır. 

       Ancak Siyahlar  derilerinin renkli olmasından dolayı bunun üstüne eklemeleri gereken baska özellikler de taşımak zorunda bırakılmışlardır. Çünkü derisinin rengi yüzünden hayata zaten bir sıfır geride başlamıştır. Bu yüzden "Siyahlar, ne pahasına olursa olsun düşünce zenginliklerini göstermek istiyorlar Beyazlara. Sık sık, akıl ve zekaca onlardan geri kalmadıklarını kanıtlama hevesine kaptırıyorlar kendilerini." Diyor Fanon.

Siyah insan(Zenci) kendini kabul ettirme çabasıyla ordan oraya savrulup o kılıktan o kılığa girerken ne o hayalini kurduğu beyazliga kavusmustur ne de Zenci olarak kalabilmistir. (Burada aklıma nedense Michael Jackson örneği geldi. 100' ün üzerinde estetik geçirdikten sonra o hayalini kurduğu beyazlığa ulaştı  ancak ruhu istediği beyazliğa ulaştı mı orası şüpheli.)
  Zencinin bu umutsuz halini Fanon şöyle tanımlıyor: "Çok zaman Zenci ruhu diye adlandırdığımız şey, aslında Beyaz adamın marangoz kalemiyle yontulmuş bir tahta kukladan, bir 'pinokyo'dan başka bir şey değildir."

... Zenciye her fırsatta haddini bildirme yönelimi gösteren Beyaz insan onunla onun diliyle konuşmaya özen gösterir. Çünkü ona göre Zenciler kaba saba, nezaketten anlamayan, her fırsatta toplumda huzursuzluk yaratan bir tiptir. Onun diliyle konuşmak aslında onun nerden geldiğini unutturmama çabasıdır.
Farkında olmadan hayatımızın her alanında bu durumla karşı karşıyayız aslında. Buna kendi ülkemizden de bir örnek verebiliriz.

 Örneğin, Anadolu kültürüyle harmanlanmis bir teyzemiz şalvarıyla herhangi bir bankaya girdiğinde tam anlamıyla bir dışlama yapmasak da en azından o görünüşü yadırgarız. Çünkü bize dayatılan belli başlı bir giyinme, bir güzellik kriteri vardır. Ve teyze şalvarıyla buna meydan okumuştur.
Aynı bir Fransız'ın Zenciyle 'hey ahbap' şeklinde onun diliyle konuşması gibi, o bankada görevli kişinin teyzeyle onun şivesiyle konuşmaya çalışması tam olarak olmasa da benzer bir durumdur. Ona nereden geldiğini unutturmama çabası.
Fanon'un cinsiyet bazında ele aldığı ilişki de aslında yine kökeninden kopma üzerinedir.
Siyah kadın ne olursa olsun Beyaz erkekle özellikle "ırksal bir kurtuluş" için evlenmek ister. Bu hayattaki en büyük amacı budur. Çünkü ancak bu yolla karanlık ırkından kurtulabilir.
Aynı şekilde Siyah erkek de Beyaz olma çabasıyla Beyaz bir kadınla evlenme hayalleri kurar. Burada sindirilmiş bir eziklik ve eksiklik duygusuyla kendi ırkından uzaklaşma çabası içinde bir arayışa girer.

Zenciler tarih boyunca kafamızda hep köle rolüyle yer etmiştir. Fanon her ne kadar Martinikli Zencilerle sınırlı tutmaya çalışsa da incelemesini, aslında dünya tarihinde bu durum her zaman söz konusu olmuştur.

  Bu durum, zamanın Istanbul'unda da böyleydi. Istanbul'da yılda sadece bir kere, Mayıs ayının son cuması bütün Afrikalı kölelerin buluştuğu bir yer vardı Çamlıca Tepesi. Sadece bir gun onların kendi dillerinde kendi şarkılarıyla eglenmelerine izin verilirdi.

 Hepimizin küçükken söylediği bir tekerleme vardı." Yağmur yağıyor seller akiyor Arap kızı camdan bakıyor." Arap kızının neden aramıza katılamadığını Sunay Akın anlatıyor bize. Çünkü o bir köle çocuğu aramıza katılamaz. Bir tekerlemenin ardındaki köle tarihini Sunay Akın'dan dinlemek isteyenlere link bırakıyorum.
https://youtu.be/vWKLzZnN1hA

Kitap 8 bölümden oluşuyor. Fanon ırkçılığı, kimi bölümlerde felsefeyle, şiirle, kimi bolumlerde ise psikanalizle anlatmaya çalışmıştır. Kendisi de bir Siyah(Zenci) olduğu için birinci ağızdan ne hissettiğini daha da iyi anlıyoruz.

Iyi okumalar, keyifli okumalar diyemeyecegim çünkü okuyacaklarınız pek de keyifli sayılmaz.
122 syf.
·2 günde·Beğendi
Cibran'ım yine yapacağını yapmış. İnsanda gizli olan, gönlüne kazınmış sırları bir bir dökmüş ortaya. Ama ne döküş. Bunlar öyle sırlar ki; çoğu aşkla ilgili ve örneklerini çok gördüğümüz, okuduğumuz türden. Ama onları yazan kalem Cibran olunca sarsıcı ve bambaşka bir görüş veriyor insana.
Kitap üzücü ve hüzünlü bir öykü ile başlayıp; okuru, normal bir vazgeçiş gibi görünen fakat tam tersi yıkım yapmak amacı taşıyan bir eylemi anlatıp, sarsıyor. Kitapta gönlün en büyük sırrı aşkın yanı sıra dine de yer vermiş Halil Cibran. Ve de Hristiyanlığın kurtarıcı peygamberi İsa'nın, farklı insanların gönüllerinde nasıl yer edindiğini ve özellikle bazı din adamlarının ikiyüzlülüğünü anlatan hikâyeleri okura sunmuş. Bir nevi görünmeyeni, görülmek istenmeyeni, perde arkasındakini kaleme almış. Aynı zamanda öyküler arasına serpiştirilen üç şiiri ile de gönle ayrı bir doyum sunuyor.
Halil Cibran şiirleriyle, kalemiyle ilk tanıştığım zaman çok sevdim. Hatta yıldırm aşkına tutulup kendisine 'ruhyazarım' dedim. Ve her kitabında bu duygu ve düşüncem güçleniyor. Derinliği karşısında her defasında hayranlığım artıyor. Bu kadarın üzerine de 'tavsiye ediyorum' demek basit kaçacağı için sizlere güzelliklerle beraber, keyifli okumalar diliyorum.
146 syf.
·Puan vermedi
Ne zaman bir Cibran kitabı okusam, sonunu hemen hemen aynı hislerle getiriyorum. “Ben bu cümleleri daha önce okumuştum”.. Ne yazık ki, bu denli sevilmesine rağmen benim hala sevememe sebebim, bu özgünlükten çok uzak satırlar ve soru cevap anketvari üslubu. Ucuna sıfat iliştirilmiş bir dış ses, o an hangi kitabında olursa olsun, karaktere sorar, karakter de yanıtlar. Lakin o yanıtlar, pek çok kadim ve dini kitaplarda zaten vardır. Özel kılan bu özenilmiş birleştirme hali midir? Sevenlerine sormalı, zira benden “bir kez daha, geçer not almadı” Tavsiye listeme eklemiyorum.
483 syf.
·10/10
Muhammed Esed kendi hayatını, müslüman oluşunu, öncesini ve sonrasını muhteşem bir uslubla anatmış. Hayatımda okuduğum en sürükleyici, en etkileyici kitaplardan biri diyebilirim. Tekrar tekrar okunabileceklerin arasındadır.

Yazarın biyografisi

Adı:
Cahit Koytak
Unvan:
Yazar / Şair
Doğum:
Erzurum, 29 Ocak 1949
29 Ocak 1949 yılında, Erzurum’da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini aynı şehirde gördü. Yüksek öğrenimini İstanbul Teknik Üniversitesi Kimya Fakültesinde tamamladı ve bu fakülteden 1974 yılında kimya yüksek mühendisi olarak mezun oldu. Kısa bir süre mühendislik, sonra uzun yıllar serbest ticaret yaptı. 1994 yılından itibaren 15 yıl bir özel TV kuruluşunda, sinema yayınını yönetti. İngilizceden, Fransızcadan kitaplar çevirdi. Şiirlerini Diriliş, Kelime, Yöneliş, Yedi İklim, Kayıtlar, Gergedan, Defter, Kaşgar, Hece, Yansıma, Le Poete Travaille, Kitaplık, Kırklar, Merdiven Şiir, Anlayış, BirNokta, Yeniyazı vb. dergilerde yayınladı.

Yazar istatistikleri

  • 47 okur beğendi.
  • 768 okur okudu.
  • 95 okur okuyor.
  • 625 okur okuyacak.
  • 32 okur yarım bıraktı.