Cahit Koytak

Cahit Koytak

YazarÇevirmen
8.7/10
74 Kişi
·
242
Okunma
·
21
Beğeni
·
2.130
Gösterim
Adı:
Cahit Koytak
Unvan:
Yazar / Şair
Doğum:
Erzurum, 29 Ocak 1949
29 Ocak 1949 yılında, Erzurum’da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini aynı şehirde gördü. Yüksek öğrenimini İstanbul Teknik Üniversitesi Kimya Fakültesinde tamamladı ve bu fakülteden 1974 yılında kimya yüksek mühendisi olarak mezun oldu. Kısa bir süre mühendislik, sonra uzun yıllar serbest ticaret yaptı. 1994 yılından itibaren 15 yıl bir özel TV kuruluşunda, sinema yayınını yönetti. İngilizceden, Fransızcadan kitaplar çevirdi. Şiirlerini Diriliş, Kelime, Yöneliş, Yedi İklim, Kayıtlar, Gergedan, Defter, Kaşgar, Hece, Yansıma, Le Poete Travaille, Kitaplık, Kırklar, Merdiven Şiir, Anlayış, BirNokta, Yeniyazı vb. dergilerde yayınladı.
Kırk yıl
Ve yedi yıl
Seni kuğular çağırdı yolu bitirdin
Sen güvey müthiş kanatlı Çocuklara âhenk
Ve sancı dağıtan
Ormanı gezmeye çıkan ağaç
Büyük kardeş Koş artık uykular tutamaz seni
Menziller tutamaz
Ne güzel sözlerin cinleri
Ne Strasburg ne Baden Ne beşyıldızlı moteller çarmıhlar
İmza günleri
Kırk yıl
Ve yedi yıl Kimse senin kadar yakıştıramadı
Gurup rengi bir fular gibi
Boynuna ölümü
Sen uçurtmasıyla cenge katılan Göğsünde âhenkler akrepler
Yıkıldın - korkma!
Yine göklerde uçurtman
Kırk yıl Ve yedi yıl
Tanrı denedi
Ve içlerine 'kartal sürüleri' saldığın
Küçük oğlanlara bıraktı seni Güvercin sekişli küçük kızlara
Sen avcı leopar yürekli
Tüfeğinden tüyler üveyikler fışkıran
Valsler borazan çiçekleri Gittin ve birlikte götürdün sırrını
Yürüyüp ormandan içeri
Cahit Koytak
Sayfa 137 - Timaş Yayınları
önce alay konusu,
sonra köyün delisi,
sonra günah keçisi
yapacaklar, aldırma,
devam et düş kurmaya!
dükkanını, tezgahını dağıtmış,
kaderinin çullarına sarınmışsın.
dünya senin evin
ve çıkınındaki hiçbir şey
satılık değil..
Ben şairim, hayatın delisiyim, hayatın çömezi!
Ya siz, kimin yamağısınız, komutan,
Kimin uşağı, ölümün değilseniz!
''Aşk bir uçurum, a ruhum, dibi olmayan;
Yalnız kuşların, meleklerin değil, senin de
Kanatlarının olduğuna inandırır ilkönce seni,
Sonra, uçmayı öğretir sana;
Aşk bir ateştir, a ruhum, suyun içinde yanan;
Sevenlerin, balçıktan değil, balmumundan değil,
Sudan yaratıldığına inandırır ilkönce seni,
Sonra, akmayı öğretir sana;
Aşk bir sarhoşluktur, a ruhum,
Aklın sultanlığını vadeder iptida sana,
Sonra, deliliğin kulu, kölesi yapar seni;
Aşk bir muammadır, bir muamma, a ruhum,
Künhünü kavramayı öğretir sana, her şeyin,
Aşkın kendisinden başka.
Bütün iyi, güzel ve ulu şeyleri, yoksa,
Bizim zekamız, bizim ellerimiz,
bizim deneyimlerimizle,
Yaratmada Tanrıya yetişmek için
Şeytan mı esinliyor bize?

Önce O'na yetişmek,
Sonra da -yine bizim elimizle-
O'nu geçmek için mi
yapıyor bunu, peki?
Cahit Koytak
Sayfa 197 - Timaş Yayınları
Yeryüzüne inen sarhoş ruhlardan biri,
Yıllar, yıllar sonra afyonu patlayınca,
Bir gün aynanın karşısında,
"İnsan denen bu fani
Postun içinde benim ne işim var?"
Diye zor mu zor bir soruyla yüz yüze buluvermiş kendini...
SİYAH DERİLİ KARDEŞLERİMİN GAZABINI ÜZERİME ÇEKSEM DE SÖYLEYECEĞİM: SİYAH İNSAN İNSAN DEĞİLDİR! (FRANTZ FANON)

İnsan kozmik bir titreşim içinde titreşip duran bir EVET’tir.Kökünden koparılan,kovalanan,yokuşa sürülen ve kendi varoluş sorunsalı içinde bulup çıkardığı gerçeklerin birbiri ardından yokolup gittiğini görmeye mahkum edilen insanın,kendisiyle birlikle var olan bir zıtlık,bir çelişki çıkarmaktan vazgeçmesi beklenir.(Fanon) Peki o halde bu çelişkiler nasıl bir arada olabilir.Buna sadece diyalektik deyip geçecek miyiz? Hegel’in “Tin ancak negatifin yüzüne dimdik baktığında ,yuvasını orada kurduğunda bir güç haline gelir” önermesi bu noktada işimize yarar.Fakat son kertede bizi yarı yolda bırakabilir.İnsan bir varolmama uğraşının içinde konumlandırıyor kendisini.O halde negatif de kendine dayatılan pozitifin yüzüne dimdik baktığında bir güç haline gelir. Peki insan derisinin negatifliğinin sembolize eden kara derililer niçin pozitifine(üstüne basarak söylüyorum ona dayatılan) dimdik bakmaz da kendi kendine dimdik bakar,kendine konum alır,kendine yabancılaşır,kendi karşısında konum olur.Siyah adamın amacı nedir? Tek bir amacı vardır;Beyaz olmak?

Peki niçin Beyaz olmak ister? Onu kendine yabancılaştıran,kendinden tiksindiren,onu tıp diliyle derealizasyona,depersonalizasyona sürükleyen nedir? Sebepleri çok fazla bir kısmını kendimce yorumlayacağım…Zaman zaman Fanon’dan biraz kopmam gerek,sebepleri daha iyi açıklamak adına kendi dilimden,kendi ülkemdeki zenci algısından da bahsedeceğim.İnceleme biraz öznel,bazen akademik,bazen duygusal olacak.Zaman zaman dekonstrüktif taraflara da kayma olabilir.Dolayısıyla sıkıcı olacak.Zaten çoğunun okumaya tahammül edeceğini düşünmüyorum.

BENSE BU KİTAPTA SİYAH ADAMIN YARASINA EN ZAYIF YANINA DOKUNMAYA AZLETMİŞ GÖRÜYORUM KENDİMİ.NEŞTERLE VE BELKİ BİRAZ ACITARAK,DUYGUSAL YAKINLIĞI ELDEN BIRAKMADAN(Fanon)

Siyah insanların bir çoğu zamanında Avrupalılar ve Amerikalılar tarafından yerinden yurdundan edilmiştir.Bir çoğu da sömürgeleştirilmiş,kendi vatanlarında gurbette gibi yaşamışlardır.Bazıları avrupaya göç etmiş,oraların dilini öğrenip bir Avrupalı olma(daha doğrusu beyaz olma) mücadelesi vermişlerdir.Fakat ne mümkün? Efendileri hiçbir zaman buna müsaade etmemiştir.Onların zenciliğini her zaman bir tokat gibi yüzlerine çarpmıştır.Zenci vazgeçmemiştir,evet kapkaradır.Zifir gibidir,bok gibidir,böcek gibidir.Efendisinin gözüne girmeli ve ondan aferin almalıdır.Bu aferinler onun için beyaz olmaya giden bir yoldur.

ZENCİ VE ÇOCUK

Faşizmin kol gezdiği tüm ülkelerde azınlıklar küçük bir çocuk gibi görülür.Bu çocuk görme asla masum değildir.Deliliğin Tarihindeki “deli” imgesiyle benzer minvaldedir.Çocuk buralarda akıl dışını,akıl eksikliğini gösterir.Zencilere bu yüzdendir ki hey babalık denir filmlerde.Adeta bir çocukmuş gibi konuşulur.Onların bozuk Amerikan aksanı taklit edilir,sözde onlara hoşgörü gösterilir,çocukla çocuk olunur.Benzeri ülkemizde Kürtlere de yapılır.Bir Kürtle bozuk bir Türkçeyle konuşmak onu verilen bir imtiyazmış gibi düşünülür.Esasında onun dil yetisi gelişmemiş bir çocuk yerine konduğunun birçoğu farkına varmaz.Nasıl ki bir yetişkin bir “çocukla şen yokmuşun şennn” demesi çocukla çocuk dilinden konuşmaksa bir Kürde “Çevayi başe” demek de aynı kapıya çıkar.Ya da bir Erzurumluya “Neydirsen Gardaş” demek de.Üç davranış türünde de aynı lütufkar bakış aynı riyakar gülümseme…Mantıksız geldiyse gözünüzde canlandırın,anlarsınız..İki tarafta da hem söyleyen hem söylenen,hem imleyen hem imlenen,hem bilgi-iktidar mekanizması hem sözce kendiliğinden,adeta itkisel olarak bunu yapar.Irkçılık sıradan bir olgu gibi,fark ettirmeden işler…

Elbette zenci olayı bunun çok ötesindedir.Her dilde tüm kötücül çağrışımla siyah rengiyle özdeşleşir.Şiire sanata dahi bu şekilde yansır.(Savaşın kartalı(siyah) Barışın güvercini(beyaz) Beyaz bayrak barışı temsil eder,beyaz en hızlı kirlenen renktir.Yani hızlı siyahlaşan.Beyazın beyazlığı beyaz olmasından değil siyaha en uzak renk olmasından gelir ve bu yüzden değerlidir.Bilinçdışı bir dil gibi yapılanmıştır.Dil ise zaten kendiliğinden yapılanmıştır.Dilin kurmaca gerçekliğinden çıksak dahi Saussurecü yaklaşımla düşünürsek başka bir dile,başka bir bilgi-iktidar mekanızmasına çarpar başka bir (F)aşist imleme ekonomisine çarparız..Çünkü zencinin derisini soyan bir zımpara değil,beyaz gözlerdeki beyaz bakışlardır.Ama asla siyah değil,siyah rengini bu incelemede hiçbir kötücül anlamda kullanmamaya gayret edeceğim.

Peki zenci bu durumda ne yapar.Fanon’a göre o da kendi bakışıyla kendi derisini soyar.Siyahlığından iğrenir,bir beyaz olmak ister.Bir beyaz gibi hür ve temiz.Bunun olmayacağını bilir,beyazlardan aldığı her aferin onu biraz beyazlaştırır.Bu yüzdendir ki tüm kameraların kadrajları 32 dişini gösterip bir Çocuk(!) gibi sırıtan zenciyi göstermeye her daim hazırdır.Çünkü bir çocuktur neticede,her şeye rağmen hiçbir şeyin farkına varmaksızın acı acı gülen bir çocuk..Hiçbir zaman kirlenme lüksü yoktur zencinin,çünkü zaten pistir.Çünkü zaten en kirli renge sahiptir…Beyaz olmak ister,ne kadar olabilirse o kadar beyaz.Çünkü vazgeçmenin renginidir kahverengi.(Hüseyin Köse) Vazgeçer zenci,derisinden,onunla aynı deriye sahip olan kendi soydaşlarından utanır.Bir zenci bir zenciyi arzulamaz,ancak ötekinin arzuladığı beyazı arzular bu yüzden.Bu yüzdendir zenci film izlerken beyazı öldürmek için gelen zenciden nefret eder.Ölmesini ister,kendini beyazla özdeşleştirir,onunla katarsis yaşar..

ZENCİ VE CİNSELLİK

Zenci penisinin büyük olduğunu hepimiz bir yerlerden duymuşuzdur.Ya da zihnimiz bizatihi bu nicelikselliği siyahlığın çağrıştırdığı vahşet yoluyla algılarımıza zerketmiştir.(araştırmalar bunun böyle olmadığını gösterse de) Örneğin zenci futbolcular için sık sık şu espriler yapılır; “O zaten her zaman 30cm ofsaytta” Buradaki 30cm her nedense birçoğunun diline dolanmıştır.Sanırım ülkemizin Weber Eşiği 30cm’den başlıyor.Bunu kolektif bilinçdışıyla bağdaştırmak saçma olur,niteliksel olarak belki ama niceliksel olarak kolektif bilinçdışının rolüne inanmıyorum.Evet siyahlık çağrışımları;siyah-kötü-karanlık-vahşet-acı-seks-bozma-büyük penis…Belki Jung böyle bir serbest çağrışım yöntemi izleyebilirdi,geçelim.. Hikayenin bir kısmı gerçek bir kısmı uydurmadır.Şimdi büyük penis imgesi esasında alıştığımız bir imge. Fakat bir gün öyle bir şey oldu ki bu büyüklük imgesinin kadın zencinin beyazın zihnindeki fenomeni karşısında dehşete düştüm.Arkadaşım bir gün abisinin bir seks macerasını anlatıyordu,hikayeye göre abisi zenci ile girdiği ilişkide zencinin vajinası adeta vakum gibi penisi içeri doğru çekiyormuş.Bu hikaye bana başlangıçta saçma gelmişti,şimdi ise gelmiyor.Şu anda olayın maiyetini daha iyi anlıyorum.Zenci kadın-derinlik-siyah vajina-kuyu-düşme-çekme…İşte bu olayın bilinçdışındaki birkaç imgesi.İlk defa siyah derili bir ilişkiye girecek beyaz bir erkekte olması muhtemel sanrılar.Çünkü zenci Fanon’un deyimiyle insan değildir(insanlara göre) Erkeğin zihnindeki meşhur mağara imgesi bu kez en yüksek dozda kendini var ediyordu.Adeta erkeğin dışarıdanlığını bir vakum gibi hem kendi azametine çekiyor hem de felaketiyle beyaz adamı zelzeleye tutuyordu.Bu arzunun bilinçdışındaki kaynağı nedir;”Negrofobi!” Belki fakat sadece bu değil…Hikayeye devam ediyorum(buradan sonraki olaylar o anda bizle beraber aynı odada bulunan olayı dinleyen bir arkadaşın sonradan bize anlattıklarından derlenmiştir) Bu olaya kadar zencilere yönelik hiçbir fantezim yoktu.Hatta olayı şaşkınlıkla dinledim,daha önce kendimi bir zenciyle hayal dahi etmemiştim.Fakat vakum hikayesi beni gerçekten çekti.Freud’un deneylerinde zencilerden korkup histeri krizine tutulan fakat zenci kelimesi geçtiği anda dahi çağrıştırdığı vahşi fantezilerle orgazm olan kadındaki gibi bir çeşit “Vahşetin Çağrısı”nı duyumsadığımı hatırlıyorum..Vakum,kuyu,bir kadında kaybolmak,içe çekilmek,içkinleşmek,bir kadın tarafından kadın organıyla becerilmek..Zihnim gerçekten beni yanıltıyor muydu bilmiyorum ama o anda hiç duymadığım bir hisse kapıldığımı hatırlıyorum.Aradan birkaç gün geçti.Bütünlemelerde bir zenci kadın bana sınavla ilgili yarım-yamalak bir Türkçeyle bir şeyler sordu. Sınavın başlamasına az kalmıştı,çalışmamıştım ama ona nedense bilmediğim halde bir şeyler söylemeye başladım.Biliyormuş gibi davrandım,arkama oturup kopya vereceğimi söyledimNedeni bir zenci tarfından bilgisiz görülmeme isteği mi,yani bir ego mücadelesi mi olduğunu bilmiyordum.Diğer taraftan ona kur yapmak için,iyi görünüp onu kendimce avlamak için mi olduğunu da bilmiyordum.Sınavda ara ara kağıdımı açtım,zenci kıza kur yaptım.O beni vakum gibi çekiyordu,bense bu sam yeline kapılıp gidiyordum.Sınav bitti teşekkür etti,elimi sıktı.Eli terliydi.Düşündüm niçin? Niçin terlemişti,o bir kadındı ve zenciydi.Değil mi ki derisi güneşi emmek için siyahtı? Onlarda ter bezi daha fazlaymış.Google’dan aradım ve buldum.Fakat niçin aradım.Aramamın sebebi zenci olması mıydı? Terlemesi mi? Bu pislik tiksintisi nereden geliyor? Diyordu Artaud? Yoksa Foucaltcu deyimle histerikleşmiş sekssiz bir seksin bilgi istencinden mi? Ya da Proust’taki entegre olmuş sekslerin altında fokurdayan cinsellikten mi? Bilemiyorum.

ZENCİ VE PORNO

Pornolardaki zenci imgesine girmek istiyorum.Fanon yaşadığı dönemde hem porno sektörü,hem pornolardaki hayal gücü bu kadar gelişmediğinden konuya dahil etmemiş.Fanon’un siyah erkek,beyaz kadın ve beyaz erkek siyah kadın imago’sunun ters yüz edilişini faklı bir şekilde ele almak istiyorum.Pornolarda en sık duyduğumuz cümlelerden biri “so big”dir. Hemen her pornoda penis boyu küçük de olsa bu cümleyi duyarız,fakat bunun zenci erkek beyaz kadın pornolarında müsavi derecede olmadığını söyleyebilirim.Beyaz erkeğin penisine atfedilen “çok büyük” iltifatı esasında onun bir penis boyu saplantısını gözler önüne serer.Neticede pornolar beyazların ülkesinde çekilir,beyazların büyüklük algısı normal bir penis boyu algısının dönüştürülmesi yoluyla beyaz adamın saplantılarını azaltacak şekilde inşa edilir.Peki ya siyah adamın pornodaki yeri nedir.Beyaz kadın siyah adamın penisiyle karşılaşır ve yüzünde sadece ufak bir gülümseme vardır;”Zaten bunu bekliyordum” Çünkü zenci onun gözünde yürüyen bir penistir.Zaten penisi olması gerektiği gibidir.Çünkü Fanon’un dediği gibi batının gözünde zenci yürüyen bir fallustur.Bir organdır sadece.Bir büyüklüktür,bir vahşettir,acılı seks fantezilerinin bir nesnesidir.Siyah bir dildodur sadece.Araştırmalar her ne kadar zencilerin penis boyunun beyazlarla eşit olduğunu gösterse de beyaz adam buna asla inanmaz.Çünkü kendi bilincinde vahşeti çağrıştıran bu insanın penisi elbette bir “eşeğinki” kadar olmalıdır.Çünkü zenci yarı homo sapienstir.Maymundan sonraki evredir onun gözünde.Evrim şemasının insandan birkaç basamak öncesine aittir o…İşte Fanon “Zenci insan,insan değildir” derken tam da bunu kasteder.Zaten batı erkeğinin onu iğdiş etmesindeki temel sebep penisindeki büyüklüktür.Çünkü her zenci iflah olmaz bir erkeklik salgılar beyaza göre.Onunla asla penis boyunu yarıştıramaz,zenciye göre yarı erkektir o..Bu yüzdendir nefretinin en büyük sebebi,bu yüzdendir ki onu sürekli iğdiş etme telaşesi içindedir.Bu yüzden “Bafetimbi Gomis” her daim 30cm ofsayttadır der Bein Sports’un kahvehane halkı..Onları, onlarda en kıskandıkları yönleriyle vururlar.Begsoncu deyimle Gülme’nin tüm kötücül eylemleriyle gülerler onların üzerine.Esasında dalga geçtikleri yalnızca kendi penislerinin küçüklüdür,lakin onların penis büyüklüğü bir bozukluk,bir vahşilikmiş gibi dalga geçerler..

LACAN VE FANON

Fanon her nedense Lacan’a çok az değinmiş.Değindiği yerlerde ise esasında doğru yerde durup Lacan’a yanlış bir gözle bakmış.Halbuki Lacan’ın Freud’un terimlerini yeniden yorumlayıp geliştirmesi gibi bir girişime,kendisi Lacan terimleri üzerinden zenci sorunsalına giden biraz çetrefilli de olsa bir yol yapabilirdi.O halde ben bu iki değerli düşünürü bir araya getirmeye çalışacağım,bu noktada ikisinin de kavramlarını aşındıracağım;Öyleyse Lacan’ın ruhsal yaşamın üç psişik düzlemini ele alarak başlayalım;
İmgesel Zenci: insan kendini ancak dilde,
yani Öteki'nin nezdinde gene Öteki tarafından ona
dayatılan bu yabancı ortamda, kendine yabancılaşmış)
olarak imleyebilir, Fanon buna katılmaz.Çünkü ona göre zenci sorunu diğer öteki sorunlarından çok farklıdır.Yahudiler,eşcinseller,trans bireyler şüphesiz bu yabancılaşmanın başat öznesi,gerçek öznenin de başat ötekisi olarak imlenebilir.Onlar bu toplumda kendilerine dayatılan düzeni kabul etmedikleri için ötekileştirilmiş,sonrasında “dil”in bilinçdışı işleviyle kendilerine yabancılaşmışlardır.Burada söz konusu olan virtüel bir yapı vardır,bir yapaylık,kısmen bilinçli bir süreç.Oysa zenci sadece dilde değil görünüşü itibariyle (ötekinin bilinçdışında)oluşturduğu imgesiyle doğal bir ötekileşmenin kısmi bir nesnesi olmuştur.Zenci sadece kelimelerle ve sadece özne tarafından değil;mensup olduğu zenci topluluklar ve hatta kendisi tarafından da (pis)zenci olarak görülür.Ve siyah olsun beyaz olsun her insan onları gözleriyle bir nevi rendeler,derisini söküp atmak ister.Bu imgeler de yine yine Lacan’ın deyimiyle bilinçdışında bir dil gibi yapılanıp adeta insan zihnindeki(insan çünkü zencilerde de böyledir) tüm kötücül çağrışımlarla bir dil gibi baştan başa kuşatılmıştır. Bu hem içeriden hem dışarıdan bir kuşatmadır.Deleuze’cu çokluk kavramında olduğu gibi bu ötekileşme bizatihi ortadan başlar.Ne belirli bir sistematiğin ürünüdür;ne de salt kendiliğinden oluşan bir negrofobluk..Burda öteki salt öteki tarafından değil,zencinin kendi kendine dayatmasından bahsedersek Lacan’cı kuramın Fanon tarafından yıkılmasa dahi oyulduğunu söyleyebiliriz.Zihin salt beyazın karşısına siyahı dikerek orada konumlanmış,öteki değil adeta bir “ var olmayan” fenomenine dönüşmüştür. Lacan’ın Kadın Yoktur’una binaen;Zenci yoktur! Yine Lacancı kuramın en çok ses getiren “Ayna Evresi” kuramından yola çıkabiliriz. Lacan’a göre bir yetişkin aynaya baktığında kendinin farkındadır.Fakat bir çocuk aynadaki varlığın başka bir varlık olduğunu düşünür.Ayna ile bütünleşmez.İşte zenci tam da bu noktadadır.Ve tüm ömrü boyunca bu noktada kalacaktır.Aynayla tüm ömrü boyunca bir kez bile özdeşleşmez,çünkü bedeni ve rengi bir beladır.Aynada tek gördüğü şey beyaz olmamanın yarattığı hezeyan,onun ruhuna giydirilmiş çürük bir kılıftır.Kendi bedeni değildir,aynadaki kendi değildir.

İşte beyaz maske olayı budur.Maske için ne Jung’un Personasına başvurmaya ne tiyatro terimleriyle konuşmaya gerek var..Oscar Wilde’e kulak vermek yeterlidir;”Hayat zaten bir tiyatrodur,roller kötü dağıtılmıştır” Zenciye kötü bir rol düşmüştür,siyah olmanın cezasını çekecektir..Peki bu roller nasıl değişir? Nasıl yaşanabilir bir dünya yaratılabilir.Biraz bunun üzerine düşünelim…

DÜNYAYI BİLMEK DEĞİL DÜNYAYI DEĞİŞTİRMEK! MESELE BU!(FANON)

Bilmek elbette ki yetmez.Bildikçe ölüyoruz hem niçin bilelim.Bilinçte bir kez var olan bir daha asla yok olmaz diyor Bergson.Peki vaz mı geçeceğiz? Üzerini m örteceğiz,görmezden mi geleceğiz? Elbette hayır.Unutmak asla insanın elinde değil.Siyahın anlamlarını değiştirmek,yeni bir bilinçdışı yaratmak da..Yine de çıkış yolunu yine Bergson gösteriyor.İnsanlar artı ve eksi terimlerle düşünmeye meyillidir.Bunu öncelikle aşmak gerek,düşünceyi bir çokluğa yaymak zaman zaman Spinoza gibi etrafından dolaşmak gerek.Bergsona göre insanlar doğa farkının olduğu yerlerde derece farkları görürler.Zenci meselesi tam da böyle bir meseledir.Zenciyle beyaz arasında derece farkı değil yalnızca doğa farkı vardır.Burada yanılsamanın kaynağı yine zekanın derinliklerindedir.Yok edilemez ancak bastırılabilir. Bu eğilime ancak “Sezgi” ile karşı koyabiliriz.Çünkü sezgi doğru ve yanlışı ayıracak ölçütleri zekaya iletir.Zeka ise problemi ortaya koyar.Problemi bulunca gerisi eminim ki kolay olacaktır ve insanlar bununla başa çıkabilcek,yaşanabilir bir dünya yolunda ilk adımı atacaklardır.Zencilere siyahi demek lütfunda bulunmak,engellilere engelsiz diyip riyakarlıklarını gizlemek,yüreğimiz kömür “KARA”sı ya da bugün “AN KARA” demek yerine gerçek “AN”ı yakalayıp akla karayı doğa farkı bakımından ayırmasını öğreneceklerdir..

Yazının yetersiz ve kopuk olduğunun farkındayım.Bu sadece bir kısmıdır.Kaynakça vereceğim,gerisini size bırakıp bu yazıyı bitirme tezi yapmak için devam edeceğim…
KAYNAKÇA
SİYAH DERİ BEYAZ MASKELER/FRANTZ FANON
BERGSONCULUK/GİLLES DELEUZE
ŞAİR VE TAİFESİ/HÜSEYİN KÖSE
FOUCAULT/GİLLES DELEUZE
FALLUSUN ANLAMI/JACQUES LACAN
Lübnanlı şair,yazar ve ressam...Göç edebiyatının akla gelen ilk ismi...
Kitap bir kaç öykü ve şiirden oluşmuştur.Şiir diliyle yazılmış felsefi öykü ve şiirlerdir.Uslubu ve tarzı büyüleyici.Yazdıkları ruhumuza dokunur ve bir ruha sahip olduğumuzu hatırlatır.Halil Cibran mutlaka okunması gereken bi yazar...
Yürekleriniz susuzluktan kuruyor,
bunu anladık,tamam.
Ama şu da ayan beyan
gözünüzün önünde.
Hayatın dereleri,ırmakları
Evinizin önünden geçiyor,
Niçin uzanıp içmiyorsunuz?
Muhammed Esed kendi hayatını, müslüman oluşunu, öncesini ve sonrasını muhteşem bir uslubla anatmış. Hayatımda okuduğum en sürükleyici, en etkileyici kitaplardan biri diyebilirim. Tekrar tekrar okunabileceklerin arasındadır.
Halil Cibran bu kitapta isminde olduğu gibi kalemini Gönlünün Sırlarına şahit tutmuş. Kitap birkaç kısa öykü ve şiirden oluşuyor. Bu öyküler ya da şiirler içinizi ısıtacak kalp emojileri ile dolu, burnunuzun ucunda sevgi baloncukları patlacak (!) türden değil. Aksine bu kitabı okurken bir aşığın hasret dolu yakarmalarına ve kavuşamamış olmanın verdiği bitip tükenmek bilmeyen elemine şahit olacaksınız. Bir yurttaşın halkı için duyduğu derin kederine ve onların eleştirel bir dille yargılamasına kulak vereceksiniz. Bir filozofun zihni ve ruhi sancılar arasında örselenmiş haline tanık olacaksınız. Gönlü yüce bir dindarın softaları yermesine ve onların düzenine bir baş kaldırı da bulunmasını seyredeceksiniz. Bütün bunları Halil Cibran'ın eşsiz anlatım gücüyle okuyacaksınız. Kesinlikle okunmaya değer bir kitap.

Not: Eyyyy Kapı Yayınları! Bu kitap zaten  121 sayfa. Sen al onun 33 sayfasınada Vadinin Perileri kitabındaki bir hikayeyi tekrar bas. Olacak iş mi soruyorum sana?! Gerçi en beğendiğim hikaye olduğu için tekrar okuma isteğime engel olamadım ama yine de hiç hoş değil. Kınıyorum!
Kısa bir eser ama okumaya değer. eserdeki cümleler insanı düşünmeye ve bildiklerimizi tekrar sorgulamaya sevk ediyor, güzel bir eser. İsmi kaçık kendi akıllı bir insan. İyi okumalar.
'Arayanlar bulamaz, bulanlar hep arayanlardır' denir ya: aranan bulunurmuş! Bazen Zeyd'i özlüyorum. Çölü sevdim. Bilmesem de. Yola revan olmak istedim. O Asr'a doğru...
Mekkeye giden yol aslında bir biyografi romandan öte arap kavimlerinin yaşam şekillerini yaşadıkları coğrafi şartlarını en önemlisi de yaşanmış bir cin olayını anlatması ve Ömer Muhtarlar buluşup beraber İtalyanlara karşı savaşması....Çoktan okumuştum bir solukta bitirmiştir.
Uzun zamandır okuduğum en iyi roman yazımı, konu olarak da en sürükleyici roman.
Avrupa'dan Kudüs'e oradan Kahire'ye oradan da Mekke'ye uzanan bir hidayet yolculuğu..
Etkileyici betimlemeleri ve adeta sizi de çölün içine, o yolculuğa dahil eden üslubuyla bir solukta okunası bir roman. Yazarın İslam olmadan önce Kudüs'te tanışıp konuştuğu ve İslam hakkında sorular sorduğu Araplar'a bakış açısı ve sempatisi, siyonistleri ve Kudüs'teki ahvali o zamanlar kendisi de bir Yahudi olmasına rağmen objektif bir şekilde yorumlaması, şimdilerde Batı özentisi bir ülke olan Ürdün'ün o zamanlarda henüz altı bin nüfuslu, çadırlarda yaşayan bedevileri barındıran şehri Amman'ı anlattığı kısım(şimdilerde siyonistlerin faaliyetlerine ses çıkarmayan, kardeşlerine yapılan zulme sessiz kalmayı tercih eden Ürdün o zaman daha basiretliymiş) beni en çok etkileyen kısımlardır.
Yazarın kitaba bariz yansıttığı gezgin yönü ise kendimi bulduğum ve kitapta çok etkilendiğim detaydır. İnsanda bir çöl yolculuğuna çıkıp, Arap kahvesi içme isteği uyandırıyor adeta.
iyi bir inceleme en az iki cümleden oluşan, kitap hakkinda biraz da olsa
bilgi veren, spoiler varsa spoiler uyansl içeren özgün cümlelerden
oluşmalıdir.!
Okuduğumda çöle sevdalandığım, çölde sabahlamayı, çöl kahvesi yudumlamayı şiddetle arzuladığım bir kitaptır benim için. Bir hidayet öyküsü... her açıdan etkileyici bir üslup.

Yazarın biyografisi

Adı:
Cahit Koytak
Unvan:
Yazar / Şair
Doğum:
Erzurum, 29 Ocak 1949
29 Ocak 1949 yılında, Erzurum’da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini aynı şehirde gördü. Yüksek öğrenimini İstanbul Teknik Üniversitesi Kimya Fakültesinde tamamladı ve bu fakülteden 1974 yılında kimya yüksek mühendisi olarak mezun oldu. Kısa bir süre mühendislik, sonra uzun yıllar serbest ticaret yaptı. 1994 yılından itibaren 15 yıl bir özel TV kuruluşunda, sinema yayınını yönetti. İngilizceden, Fransızcadan kitaplar çevirdi. Şiirlerini Diriliş, Kelime, Yöneliş, Yedi İklim, Kayıtlar, Gergedan, Defter, Kaşgar, Hece, Yansıma, Le Poete Travaille, Kitaplık, Kırklar, Merdiven Şiir, Anlayış, BirNokta, Yeniyazı vb. dergilerde yayınladı.

Yazar istatistikleri

  • 21 okur beğendi.
  • 242 okur okudu.
  • 13 okur okuyor.
  • 254 okur okuyacak.
  • 8 okur yarım bıraktı.